Zuhruf Suresine Dön

Zuhrufالزخرف

13. Ayet

13Zuhruf Suresi

لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِه۪ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذ۪ي سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِن۪ينَۙ

Onların sırtlarına kurulmanız ve yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nimetini hatırlayıp, “Bunu hizmetimize sunan Allah tüm eksikliklerden münezzehtir. (Aksi hâlde) bizim buna gücümüz yetmezdi.”

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

12,14. “Her sınıf çifti yaratan O’dur. Gemiler ve hayvanlardan binesiniz diye size binekler var etmiştir. Sırtlarına kurulasınız, sonra üzerlerine oturunca Rabbinizin nî-metini anarak, “Bunları buyruğumuza veren ne yücedir, zaten bizim takatimiz bunlara yetmezdi; şüphesiz Rabbi-mize döneceğiz” demeniz içindir.” Her sınıf varlığı yaratan, hem de her şeyi çift yaratan Allah’tır. Tüm çiftleri yaratan Allah’tır. Zaten kendisinin dışında her şey çifttir. Tatlı-ekşi, yağlı-tuzlu, siyah-beyaz, iyi-kötü, erkek-dişi tüm sınıf ve türleri yaratan Allah’tır. Buradaki "Ezvâc", çiftler ifadesiyle kastedilen sadece erkek ve dişi değildir. Allah, tüm mahlukâtını böyle çift çift yarat-mıştır. Binesiniz, taşınasınız diye denizlerde gemileri, karalarda da bi-nit hayvanlarını yaratıp hizmetinize sunan da yine Allah’tır. Sırtlarına binmeniz, etlerinden yemeniz, sütlerinden istifade etmeniz için onları yaratıp, sizin için zelil kılan, emrinize âmâde eyleyen Allah’tır. Rabbimiz, yeryüzünün efendisi ve halifesi olarak yarattığı insana verdiği nîmetlerden söz ettikten sonra, kendisine verilen bunca nîmet karşısında insanın takınması gereken tavrı anlatmaya başlıyor. Nîmet, nîmetin sahibini hatırlatır. Her nîmet bir şükür gerektirir. Onların sırtlarına binip yerleştiğiniz zaman Rabbinizin nîmetlerini anarak ya da nîmetleriyle Rabbinizi anarak şöyle deyin: “Bunları bize boyun eğdiren, bunları bizim emrimize âmâde kılan Rabbimiz ne yücedir! Bunları bize ihsan eden Rabbimizi tesbih ve tenzih ederiz. Eğer Rabbimiz bütün bunları bize vermeseydi, bunlara bizim gücümüz yetmezdi. Rabbimiz o kadar yüce, o kadar lütuf ve merhamet sa-hibidir ki, bizler onun bize lütfettiği nîmetlere misliyle mukabele etmek şöyle dursun, hakkıyla teşekkür bile edemeyiz,” dememizi istiyor. Biz-den çok daha güçlü bir hayvan nasıl oluyor da bize itaat ediyor? Bu gemiler denizde nasıl yüzüyorlar? Bu suya kaldırma gücünü kim veriyor? Bütün bunları düşünmeden, bütün bu nîmetleri bahşeden, bağışlayan Allah’ı tanımadan, Allah’a tevekkül etmeden bir hayat yaşamamızı istemiyor Allah. Bu akıl ve vicdan sahibi bir varlığın işi değildir. “Allah’ın Resûlü bineceği binite ayağını koyunca “bismillah” der, sonra hayvanın üzerine bindiği zaman da “Elhamdülillah alâ külli hâl” diyerek yukarıdaki âyeti o-kurdu. Arkasından üç tekbir alır, üç de tehlil getirirdi.” (Ebu Dâvûd, Cihad 72) Seferden döndüğü zaman da “Âyibûne tâibûne li Rab-binâ hâmidûn” “Biz Rabbimize tevbe ve hamd ederek dönüyoruz,” derdi. (Buhârî) Bütün dönüşlerimiz, bütün hareketlerimiz O’na doğrudur, eninde sonunda biz O’na varacağız. Müslüman, tüm yolculuklarını Rabbine gidiş olarak değerlendirmeli ve ona göre hareket etmelidir. Tüm yolculukları, tüm biniş ve inişleri meşrû olmalıdır. İbni Ömer’in rivâyet ettiği bir hadiste anlatıldığına göre, Allah Resûlü sefere çıkarken üç defa “Allahu ekber” der ve bu âyeti okuduktan sonra şöyle buyururdu: “Allah’ım! Bu seferimde bana hayır ve takva nasip eyle. Sevdiğin amelleri işlememe yardım et. Allah’ım! bu seferi benim için kolaylaştır. Allah’ım bu seferde benim yanımda bana yol arkadaşı ol, ardımda bıraktığım ailemi koru.” “Şüphesiz ki biz Rabbimize dönüyoruz.” Biz Rabbimize dönüyoruz. Her sefere çıkarken, o seferin bizim son ve en büyük seferimiz olduğunu unutmayacağız. Bu seferde bir trafik kazasıyla, yahut başka bir sebeple Rabbimizin huzuruna gidebileceğimizi hatırımızdan çıkarmayıp, ahit yenileme adına böyle diyeceğiz. Biliyoruz ki, en büyük ve en son yürüyüş hıyn-i seferimizde Allah’a yürüyüşümüzdür. Dünyadaki yürüyüşlerimizin, dünyadaki seferlerimizin tümünde Allah’a doğru yürüdüğümüzü, Allah’la karşı karşıya geleceğimizi asla unutmamalıyız. Nitekim bakın Bakara sûresinde Rabbimiz Hacca doğru yürüyen Müslümanların, yanlarına yiyecek-içecek almalarını tavsiye ederken, aynı zamanda takva azığı da almalarını tavsiye etmektedir. “Ey mü'minler (hacca giderken) azıklarınızı almayı ihmal etmeyin! Ama takva azığı azıkların en hayırlısıdır, onu da ihmal etmeyin!” (Bakara 197) Her sefere çıkışında Allah’ın huzuruna gitme şuuruyla dirilen ve ürperen bir mü'minin kalbi, her an Rabbinin murâkabesi altında bulunma alışkanlığı kazanacaktır. Böyle düşünen bir adam, asla günâh işleyemez ve hayırlı amelleri gerçekleştirmek adına da acele eder. Dikkat ederseniz, Rabbimiz, “binitlerin üzerine bindiğiniz zaman nîmeti hatırlayın ve böylece dua ederek Rabbinize şükredin,” bu-yuruyor. Karada ve denizde Allah’ın takdir buyurduğu ve nîmet olarak kullarına sunduğu binitler vardır. Denizde yürünme imkânı olmadığı için Allah’ın nîmet olarak yarattığı gemilere binmek zorunluluğu vardır. Ama dikkat ederseniz âyet-i kerîmede o yüzücülerin hepsine değil sa-dece bir kısmına binebiliyoruz. Allah sadece onların bir kısmını bizim emrimize vermiştir. Bakın âyet-i kerîmede Rabbimiz: Buyuruyor. Yâni o yüzücülerden ve hayvanlardan bir kısmını binmeniz için yarattık, diyor. Değilse meselâ bakın Yâsîn sûresinde anlatıldığına göre daha başka pek çok yüzücüler vardır ama onlara binemiyoruz: Ay, güneş, yıldızlar ve diğer gezegenler de kendi yörüngelerinde yüzüp gitmektedirler ama bu yüzücülere binemiyoruz. Bunlardan bir kısmını, Rabbimiz bizim emrimize musâhhar kılmıştır. Karada-ki hayvanların da tamamını değil, belli bir kısmını binmek için yarat-mış ve bizim emrimize vermiştir. Karadaki hayvanların tamamına da binemiyoruz. İşte bunların nîmet oluşu buradadır. Binit olarak Rabbi-miz tarafından bizim emrimize verilişi nîmettir. Bunları anladık da, şimdi acaba araba bir binit midir ve bir nîmet midir onu bilmiyorum. Benim bildiğim binit attır, merkeptir, devedir ve bunun gibi binit hayvanlarıdır. Yâni yeryüzündeki hayvanların tamamına değil, sadece bu iş için yaratılmış olanlara binebiliriz. Bir adam, Rasûlullah’ın yanında ineğe binmek ister. İnek der ki, “yapma! Ben bunun için yaratılmadım!” Faydalanmamız için yaratılan bu binitlerin üzerlerine binerken bu nîmeti hatırlayıp, bu nîmetin vericisine teşekkür edeceğiz de acaba arabaya binerken onu da nîmet mi bileceğiz, bilemiyorum. Binlerce insanın iş gücünü, emeğini, zamanını, alın terini mekânikleştirip araba yapmışlar. Bizler de binlerce insanın üzerine biniyoruz aslında. Kimi insanlar, daha pahalı arabalar alarak daha fazla insan emeği, daha fazla insan üzerine binmeye çalışıyor. Deve öyle değildir aslında. Deve ot yiyor, su içiyor, öylece besleniyor. Sadece Allah’ın yarattığı tabiattaki nîmetlerle besleniyor. Yâni ona sarf edilen emek yok. Sonra de-ve öyle bir nîmet ki, etinden istifade ediliyor, süt veriyor, yün veriyor, gölgesinden istifade ediliyor. Deve öyle bir nîmet ki, bir yıl sonra bir deve daha veriyor. Peki hangi araba bir yıl sonra kendisi gibi bir araba daha verebilir? Sonra arabaya binişle deveye biniş biçimi de farklıdır. Deveye binen insan, yol boyunca emr-i bil ma’ruf yapabiliyor, yolda gördüğü mü'minlerin derdiyle ilgilenebiliyor, mü'minlere selâm verebiliyor. Ama arabaya binen insan, bunların hiç birisini yapamadığı gibi, yerdekilere karşı da bir nevi tekebbür ifadesi çağrıştıran bir tavır takınıyor. Halbuki Rabbi-miz İsrâ sûresinde şöyle buyurur: “Yeryüzünde böbürlenerek yürüme, çünkü sen ne yeri delebilir ve ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsrâ 37)