Zuhruf Suresine Dön

Zuhrufالزخرف

42. Ayet

42Zuhruf Suresi

اَوْ نُرِيَنَّكَ الَّذ۪ي وَعَدْنَاهُمْ فَاِنَّا عَلَيْهِمْ مُقْتَدِرُونَ

Ya da onlara vadettiğimiz (azabı) sana gösteririz. Şüphesiz ki biz, onlara güç yetirenleriz.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

41,42. “Seni onlardan uzaklaştırsak bile, doğrusu Biz kendilerinden öç alırız; yahut onlara vaadettiğimizi sana gösteririz. Çünkü onlara karşı gücü yetenleriz.” Bu âyetlerin geldiği dönemi ve o dönemdeki ortamı düşünüyoruz. Mekke’de Allah’ın bu âyetlerine ve onun elçisine gönül açmış bir avuç Müslüman vardı. Bu âyetler, başlarında Allah’ın Resûlü olduğu halde, bu bir avuç Müslümanın işkencelere maruz kaldığı, horlandığı, dışlandığı, hakaretlere maruz kaldığı ve Mekkeli müşrikler tarafından her yönden takibe alındıkları bir dönemde geliyordu. Terörün, işkencenin kol gezdiği bir ortam… Müslümanların bir kaşık suda boğulmak istendikleri bir ortam… Hattâ Mekkeli müşrikler, gece-gündüz Rasu-lullah’ın vücudunu ortadan kaldırmanın planlarını yapıyorlardı. Onun vücudunu ortadan kaldırıp, varlığına son verdikleri zaman rahat bir nefes alabileceklerini, kurtulacaklarını düşünüyorlardı. Peki bunun sebebi neydi? Niye böyle düşünüyordu bu kâfirler? Çünkü yeryüzünde hiç değişmeyen bir yasadır bu. Tarihin her döneminde, körler görenlerin varlığını bir türlü hazmedemezler. Sağırlar, işitenleri bir türlü hazmedemezler. Hakikati reddetmiş insanlar, hakka gönül vermiş insanları bir türlü kabul edemez. Kâfirler, mü'min-lerin varlığına bir türlü tahammül edemez. “Bu adamlar ortadan kaldırılmalıdır. Bu adamları yurdumuzdan, vatanımızdan, okullarımızdan, dairelerimizden uzaklaştırılmalı ya da bu adamlar tümüyle yok edilmelidir.” Hep dertleri budur kâfirlerin. Mü'minleri yok etmedikçe gözlerine uyku girmez. Tarihin her döneminde bu hiç değişmemiştir. Çünkü bir toplumda peygamber ve peygamber yolunun yolcuları kıstastır, denge unsurudur. Onlar varlıklarıyla, hayatlarıyla, yaşantılarıyla sürekli Allah’ı hatırlatırlar. Allah buyurur ki, “ey peygamberim! Senin hayatta kalıp kalma-man, onlar için hiçbir şey değiştirmeyecektir. Seni yok etmeyi becerseler de, beceremeseler de onlar için bir şey değişmeyecektir. Eğer sen yaşarsan, onların sana ve senin mesajına karşı gelmelerinin karşılığı olarak hak ettikleri azabın bizzat hayatta iken onların başlarına geldiğini ve bizim onlardan nasıl intikam aldığımızı göreceksin. Yok eğer sen bizzat dünya gözüyle bunu görmeden vefat ettirilirsen, bilesin ki bu onların başlarına gelecek olanı asla engellemeyecektir.” Yâni eğer onlardan intikam almadan önce seni vefat ettirirsek bilesin ve üzülmeyesin ki, sen görmesen de biz onlardan intikamımızı alırız, alacağız. Ya bundan önce seni öldürürüz yahut da onlara vaa-dettiğimiz azabı senin hayatında, sana dünya gözüyle gösteririz. “Peygamberim! Sen bunu kafana takma! Sen bu konuda hiç endişe etme! Bizim buna gücümüz yeter.” İbni Abbas Efendimiz der ki, “Allah bunu Bedir günü peygamberine göstermiştir. Bedir’de kâfirlere vaad ettiği azabı dünya gözüyle bizzat peygamberine göstermiştir.” Hattâ Allah’ın Resûlü Kalib-i Bedir denen çukura doldurulan kâfirlerin cesetlerinin üzerinde bir hutbe îrad ederek şöyle buyurmuştur: "Ey kâfirler! Ben Rabbimin bana vaadini hak buldum! Siz de Rabbinizin sizin için vaadettiklerini hak buldunuz mu? Nasıl, doğru muymuş Rabbinizin dedikleri? Buldunuz mu şimdi Rabbinizin azabını? Nasıl? Yapar mıymış Allah dediklerini? Hani yalan sayıyordunuz bu azabı, şimdi tattınız mı onu?” “Peygamberim! Sen hiç üzülme! Öyle de olsa, böyle de olsa, onlar kesinlikle Allah’ın azabından kurtulamayacaklardır.” Halbuki dün de, bugün de kâfirler kendilerini kurtarmaya gelmiş Allah elçilerini, kendilerinin kurtuluşu için çırpınan peygamber yolunun yolcuları olan mü'minleri, kendileri için helâk sebebi zannediyorlardı. Çünkü kâfirin mantığı hep ters işlemektedir. Kâfirin gözü şaşıdır. Hakkı bâtıl, bâtılı hak görmektedir. Bâtıldan hoşlanıp haktan nefret etmektedir. Halbuki peygamberin varlığı, bir toplum için en büyük nîmet ve rahmettir. Yeryüzünde mü'minlerin varlığı, onlar için en büyük nîmettir. Peygamberler, yeryüzünde toplumlar için rahmettirler. Allah’ın tüm kutlu elçileri, insanlara Allah’ın rahmet kapılarının açılışı konusunda birer vasıta, birer sebeptirler. Allah, onları toplumlarının kurtuluşu adına seçmiş, onlara kendi bilgisinden bilgi göndermiş ve onlar aracılığıyla insanlara rahmetini ulaştırmıştır. Meselâ bazan koskoca bir toplumda sadece bir tek kişinin kurtuluşu için şerefli bir Nuh peygamberini 950 sene tebliğle görevlendirmiştir. Şimdi nasıl oluyor da bu kâfirler kendilerinden bir tek insanı kurtarabilmek için bu kadar sıkıntılara katlanmış, kendilerinin kurtuluşu için gelmiş, kendilerinden gelebilecek her türlü sıkıntılara, yalanlamalara göğüs germiş, kimisi memleketinden sürgün edilmiş, kimisi belinden testereyle biçilmiş, kimisi değişik işkencelere göğüs germiş bu peygamberlerin ortadan kaldırılmasını isteyebilmektedirler? Nasıl oluyor da bu insanlar kendilerinin kurtuluşu, kendilerinin cenneti için gelmiş bir vahyin, bir kitabın ortadan kaldırılmasını istemektedirler? Nasıl oluyor da böyle bir peygamberin sünnetini ortadan kaldırmak için çabalıyorlar? Ya da nasıl oluyor da, kendileri için denge unsuru olan, kendilerinin kendilerine bakarak yanılgı noktalarını anlayacakları, hayatlarında kıstas olan mü'minlerin ortadan kaldırılmalarını isteyebilmektedirler? Bunu anlamak, buna hayret etmemek mümkün değildir. Yeryüzünde vahyin ortadan kaldırılmasını istemek, yeryüzün de peygamberin yolunun, anlayışının, sünnetinin ortadan kaldırılmasını istemek, yeryüzünde varlıkları rahmet olan mü'minlerin varlıklarının ortadan kaldırılmasını istemek, en büyük ahmaklık, en büyük aptallıktır ve bunu kâfirlerden başkası da istemez.