37. “Ey Muhammed! Allah'ın nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin kimseye: “Eşini bırakma, Allah'tan sakın” diyor, Allah'ın açığa vuracağı şeyi içinde saklıyor-dun. İnsanlardan çekiniyordun oysa Allah'tan çekinmen daha uygundu. Sonunda Zeyd eşiyle ilgisini kestiğinde onu seninle evlendirdik, ki, evlâtlıkları eşleriyle ilgilerini kestiklerinde onlarla evlenmek konusunda mü'minlere bir sorumluluk olmadığı bilinsin. Allah'ın buyruğu yerine ge-lecektir.” Ey peygamberim, sen Allah’ın kendisine nimet verdiği ve senin de nimetlendirdiğin Zeyd’e diyordun ki. Allah’ın kendisine hidâyet nasip buyurduğu, senin de kendisini kölelikten âzâd edip hürriyetine kavuşturduğun, kendisine çok iyi davrandığın Zeyd’e nasihat ediyordun. Gerçekten de Rasûlullah efendimiz Zeyd’e çok iyi davranmıştı. Bir savaşta ailesi tarafından kaybedilen, sonra köle olarak satılan ve Hatice anamız tarafından Rasûlullah’ın hizmetine intikal eden Zeyd’e Allah’ın Resûlü çok büyük ikramlarda bulundu. Hattâ yıllar sonra bir gün ailesi Zeyd’i Mekke’de bulurlar ve geri götürmek için gelirler. Allah’ın Resûlü babasına ve amcasına der ki buyurun kendisi sizinle gitmeyi isterse alın götürün der. Sorarlar Zey-d’e, ey oğlum bizimle gelir misin dediler. Zeyd der ki hayır, vallahi ben hiç kimseden görmediğimi Muhammed’de gördüm, ben onun yanında kalmayı tercih ederim. Henüz Muhammed (a.s) peygamber değildi. Babası ve amcası onun durumunun çok iyi olduğunu görünce bırakıp gittiler. Zeyd’in Rasûlullah’ın yanında kalması gerçekten çok iyi oldu. Bir kaç yıl sonra Muhammed (a.s) Allah’ın elçisi olunca Hatice anamızdan sonra belki kendisine ilk iman etme şerefine erenlerden oldu Hz. Zeyd. Ve Kur’an’da hiçbir kimseye nasip olmayan büyük bir şeref Zeyd’e nasip oluyordu. Zeyd Kur’an’da Rabbimizin ismini zikrettiği tek sahâbedir. Evet Allah’ın böylece nimetlendirdiği, senin de kendisine nimet verdiğin o Zeyd’e nasihat ederek diyordun ki ey peygamberim: Ey Zeyd zevcini tut. Sakın onu boşama. Allah’tan ittika et. Aman dikkat et, sakın onu boşamaya kalkışma diyordun. Anlıyoruz ki artık bu evliliğin tadı kaçmış, geçimsizlik hat safhaya varmış ve Zeyd de Zeynep te boşanmadan söz eder olmuşlardı. Çünkü bıraktığı anda Muhammed (a.s) onunla evlenmek zorundaydı. Allah böyle istemişti. Allah’ın yasası buydu. Yine sen ey peygamberim, nefsinde olanı gizliyordun, halbuki Allah onu açıklayacaktı. Allah’ın açıkladığını, açığa çıkaracağını sen nefsinde saklıyor, gizliyordun. İnsanlardan korkuyordun. İnsanlardan korkarak içindekini gizliyordun. Yâni evlâtlığımın hanımıyla nasıl evleneceğim? Böyle bir yasağı nasıl işleyeceğim? Bunu insanlara nasıl anlatacağım? Dedikoduların önüne nasıl geçebileceğim? Evet gerçekten de bu çok zor bir işti ve o gün de, bugün de Rasûlullah efendimizin Zeynep anamızla gerçekleştirdiği bu izdivacını hâlâ diline dolayan insanlar varlıklarını devam ettirmektedirler. Evet ey peygamberim, sen o zaman insanlardan çekinip korkuyordun. Halbuki: Allah korkulmaya insanlardan daha lâyıktır. Korkma diyordu Rabbimiz. O boşayacak ve sen onu alacaksın. Bunda bir sakınca yoktur. Biz artık evlâtlığın evlâtlık olmadığını, evlâtlığın geçersizliğini ortaya koyduk. Bu yasayı belirttik. Her ne kadar önceki bir yanlış gelenekten dolayı bu sana zor gelse de, toplum senin yapacağın bu devrimi yadırgasa da, senin hakkında olmayacak sözler söylese de Biz bunun pratiğini bizzat senin üzerinde uygulayacak ve kıyâmete kadar bu bir örnek olacak diyordu Rabbimiz. Ne zaman ki Zeyd onunla ilişkisini kesince, yâni karısı Zey-neb’i boşayınca: Onu, Zeyneb’i sana nikâhladık, onu sana zevce olarak takdir ettik. Âyetin bu ifadesinden ötürü Zeynep anamız diğer analarımıza karşı övünüyordu. Benim nikâhımı Rabbim kıydı diye. Sizin nikâhlarınızı peygamber kendisi kıydı, ama benimkini Rabbim kıydı diye diğer hanımlarına karşı iftihar ediyordu. Gerçekten de sevinilecek, övünülecek bir şerefti bu onun için. Niye böyle yapmış Rabbimiz: Artık müslümanlar üzerine şu zorluk olmasın diye. Evlâtlıklarının boşadıkları hanımlarıyla evlenmelerinde bir zorluk olmasın diye işte bunu ilk önce senin üzerinde uyguladık diyor Rabbimiz. Zaten sûrenin ilk âyetlerinde yasasını ortaya koymuştu Rabbimiz, bundan sonra artık evlâtlık anlayışı bitmiştir. Evlâtlığın boşadığı kadınla, ya da evlâtlığın ölümüyle boşa çıkan dul kadınla daha önce onu evlâtlık edinen kimsenin evlenmesinde hiçbir sakınca yoktur. Allah’ın emri, Allah’ın yasası işte böylece gerçekleşmiş oldu. Rabbimizin kendisine daha önce vahiy yoluyla bildirdiği bu eylemi gerçekleştirmesi gerçekten Rasûlullah efendimize biraz zor geldi. Boşandıktan sonra Zeyd’i gönderdi Zeynep anamıza dedi ki git onu bana iste Zeyneb’i. Zeyd haberci olarak Zeyneb’e gitti, gerçekten çok enteresan bir hadise. Daha önce onun hanımıydı, boşadı onu ve şimdi peygamber (a.s)’a onu istemeye gidiyordu. Bizim için çok zor bir şey gibi ama Allah ve Resûlü bir şeye karar verdikten sonra artık ne geleneklerin, ne törelerin, ne de başka şeylerin bir anlamı kalmı-yor. Allah yasası her şeyin önüne geçecektir. Karar büyük iradenindir ve onun önüne geçebilecek hiçbir şey yoktur. Zeyd de Zeynep de ar-tık buna boyun eğecektir. Ayrılmışlardı ve bundan sonra Zeynep anamız bizim anamız olacaktır, olmuştur. Rasûlullah efendimizin değerli eşlerinden bir eştir. Ve yine hiçbir problem yok, Zeyd’le Zeynep yine kardeştirler. Karıkoca değiller ama müslüman kardeşler olarak kardeşlikleri devam edecektir, tüm boşanmış müslümanlara bir örnek olarak. Evet tüm boşanmış erkek ve kadınlar birbirleriyle kardeştirler, kardeşlik ilişkilerini zedelememelidirler. Nasıl ki evlenmeden önce kardeşlerse, boşandıktan sonra da bu kardeşlikleri devam edecektir. Birbirlerine düşman olmayacaklardır.
38. “Allah’ın Peygamberlere farz kıldığı şeylerde ona bir güçlük yoktur. Bu, Allah’ın öteden beri, gelmiş geçmişlere uyguladığı yasasıdır. Allah’ın emri şüphesiz gereği gibi yerine gelecektir.” Allah’ın Peygamber’e (a.s) farz kıldığı şeylerde peygambere bir güçlük yoktur. Allah’ın istediği bir konuda hiç kimsenin peygambere bir söz söyleme hakkı da, yetkisi de yoktur. Bu bizzat Allah’ın Ra-sûlullah efendimize farz kıldığı bir evliliktir ve sadece Peygamber efendimiz için değil, tüm mü’minler için caiz olan bir iştir. Rabbinin farz kıldığı bir konuda peygamberin onu yerine getirmesinde bir güçlük yoktur. Bunu Allah emretti, Zeynep’le nikâhını bizzat Allah kıydı. Rablerinin istediği bir şeyi peygamberlerin yerine getirmeleri mutlak bir kanundur. Ne peygamberin böyle bir emri yerine getirmeme yetkisi vardır, ne de bir kimsenin Allah emrini icrâ eden bir peygambere söz söyleme hakkı vardır. Kimse peygamberi bu konuda kınayamaz. Kim-se bu konuyu diline dolayamaz. Yok efendim peygamber Zeyneb’i görmüştü de, beğenmişti de onu boşatmıştı da, onunla evlenmişti de gibi zırvaların hiçbir anlamı yoktur. Allah zaten problemi biliyordu, Zeyd’le Zeynep zaten geçinememişlerdi ve boşandıktan sonra da Rabbimiz ikisini evlendirecekti. Allah’ın bu yasası sadece Rasûlullah efendimizle ilgili değil: Daha önce gelip geçmiş ümmetlerde de Allah’ın uyguladığı bir yasadır bu. Allah kararını verir ve verdiği kararını peygamberine mutlaka uygulatır. Allah önceki tüm peygamberlerine mübah kıldığı şeylerde rahat hareket etme ruhsatı vermiştir. Nitekim Dâvûd ve Süleyman’a (a.s) uyguladığı çok kadınla evlenme ruhsatını Rasûlullah efendimize de vermiştir. Allah’ın takdiri her şeyin üzerindedir, Allah’ın emri ezelde takdir edilmiş bir kaderdir, ne değiştirilebilir, ne de bozulabilir; mutlak yerine getirilmelidir.
39. “Allah’ın göndermiş olduklarını tebliğ edenler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar. Allah hesap gören olarak yeter.” Yine o peygamberler Allah’ın risâletini, Allah’ın emir ve yasaklarını tebliğ ediyorlar, tebliğ edenlerdir onlar. Ve sadece Allah’tan haşyet duyan, sadece Allah’tan korkan, sadece Allah hatırını güden kimselerdirler onlar. Yalnız Allah emrine boyun eğen, yalnız Allah’ı dinleyen, O’ndan başkalarını asla hesaba katmayan kimselerdir onlar. İşte bu peygamber özelliğidir ve müslümanlar da bu peygamber özelliğine sahip olmalıdırlar. Yasa neyi gerektiriyorsa, Allah neyi emretmişse, nasıl yapmamızı istiyorsa öylece yapmalıyız ve onu yap-mamıza hiçbir şey engel olmamalıdır. Çünkü hesap görücü olarak, hesaba çekici olarak Allah yeter, başka hiç kimseye ihtiyacımız da, minnetimiz de yoktur. Başka hiç kimseye hesap ödemeyeceğiz. Kabirde bizi insanlar karşılamayacak, dirilince bizi insanlar hesaba çekmeyecekler ki onları da hesaba alalım. Mahşerde, mahkeme-i küb-râ’da büyük hesap görücü sadece Allah’tır. Öyleyse niye Allah’tan başkaları için bir hayat yaşayalım? Niye Allah’tan başkalarını memnun etme yoluna girelim?
40. “Muhammed içinizden herhangi bir adamın babası değil, o Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi bilendir.” Muhammed sizden hiçbirinizin babası değildir, lâkin o Allah’ın elçisi ve elçilerinin sonuncusudur. O hiçbirinizin babası olmadığı için sizden birinin boşadığı hanımlarını, ya da sizden birilerinin kızlarını almaya hakkı vardır. Peygamber ümmetin babası makamında değildir. O, Allah’ın peygamberidir ve peygamberlerin de sonuncusudur, ondan sonra da hiçbir Nebî ve Resul gelmeyecektir. Allah her şeyi bilendir, bilgisi tam olandır, bilgi kendisinden olandır ve her şeye en güzel karar veren de O’dur. İşte bu sözler, bu âyetler, bu yasalar, bu sûreler de O’ndandır. Bize düşen işte her şeyi en iyi bilen, mutlak bilen Allah’ın âyetlerine, Allah’ın sözlerine, yasalarına, dinine teslim olmaktır. Sadece O’nu gündeme almak, sadece O’nu yüceltmek ve sadece O’nun istediği bir hayatı yaşamaktır.
41, 42. “Ey İnananlar! Allah’ı çok anın. O’nu sabah akşam tesbih edin.” Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin. Allah’ı çokça gündemlerinize alın. Gündeminizi hep Allah belirlesin. Hep Allah’la, Allah’ın kitabıyla ve Resûlünün sünnetiyle beraber olun. Hareket noktanız hep vahiy olsun. Diliniz hep Allah’ın sözcülüğünü yapsın. Hep vahyi konuşun. Kalbinizin güveni, bağlılığı hep sadece Allah’a olsun. Azalarınız hep Allah adına hareket etsin. Gözünüz hep Allah için baksın. Kulaklarınız hep Allah için işitsin. Allah’ın bak dediği yere bakın, Allah’ın işit dediklerini işitin, O’nun yap dediklerini yapın, yapma dediklerinden kaçının. Tüm hayatınızda sadece Allah etkili olsun. Hep O desin, siz yapın. Konuşmanızdan işitmenize, yemenizden içmenize, ticaretinizden yatmanıza, kalkmanıza kadar her şeyinizde Allah adı yücelsin. Tüm hayatınızda Allah’la şereflenin. Allah’ın istediği şekilde hayat sürün. Evinizde, ailenizde, mektebinizde, ticarethanenizde, sosyal ha-yatınızda, hukukunuzda, ekonominizde, nikâhınızda, talâkınızda, savaşınızda, barışınızda hep Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah’ın âyetleri kafanızda canlı olsun. Rabbinizi zikretmekle birlikte, Rabbinizin istediklerini hafızalarınızda canlı tutup ona göre bir hayat yaşamakla birlikte aynı zamanda sabah-akşam O’nu tesbih edin. O’nu, O’nun istediği gibi tanıyın. Allah kendisini hangi sıfatların sahibi olarak tanıtmışsa, O’nu öylece kabul edin. Onu, O’na ait olmayan tüm noksan sıfatlardan tenzih edin. O nasıl yüceltilecekse, öylece yüceltin. Nasıl tenzih edilecekse, öylece tenzih edin. Allah sizi nerede görmek istiyorsa orada bulunarak O’nu tesbih edin. Allah sizden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece bir kulluk yaparak O’nu tesbih edin. Hep O’nu anın, hep O’nu yüceltin, hep O’nun istediklerini açığa çıkarın. O Allah ki:
41, 42. “Ey İnananlar! Allah’ı çok anın. O’nu sabah akşam tesbih edin.” Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikredin. Allah’ı çokça gündemlerinize alın. Gündeminizi hep Allah belirlesin. Hep Allah’la, Allah’ın kitabıyla ve Resûlünün sünnetiyle beraber olun. Hareket noktanız hep vahiy olsun. Diliniz hep Allah’ın sözcülüğünü yapsın. Hep vahyi konuşun. Kalbinizin güveni, bağlılığı hep sadece Allah’a olsun. Azalarınız hep Allah adına hareket etsin. Gözünüz hep Allah için baksın. Kulaklarınız hep Allah için işitsin. Allah’ın bak dediği yere bakın, Allah’ın işit dediklerini işitin, O’nun yap dediklerini yapın, yapma dediklerinden kaçının. Tüm hayatınızda sadece Allah etkili olsun. Hep O desin, siz yapın. Konuşmanızdan işitmenize, yemenizden içmenize, ticaretinizden yatmanıza, kalkmanıza kadar her şeyinizde Allah adı yücelsin. Tüm hayatınızda Allah’la şereflenin. Allah’ın istediği şekilde hayat sürün. Evinizde, ailenizde, mektebinizde, ticarethanenizde, sosyal ha-yatınızda, hukukunuzda, ekonominizde, nikâhınızda, talâkınızda, savaşınızda, barışınızda hep Allah’ın istediği gibi hareket edin. Allah’ın âyetleri kafanızda canlı olsun. Rabbinizi zikretmekle birlikte, Rabbinizin istediklerini hafızalarınızda canlı tutup ona göre bir hayat yaşamakla birlikte aynı zamanda sabah-akşam O’nu tesbih edin. O’nu, O’nun istediği gibi tanıyın. Allah kendisini hangi sıfatların sahibi olarak tanıtmışsa, O’nu öylece kabul edin. Onu, O’na ait olmayan tüm noksan sıfatlardan tenzih edin. O nasıl yüceltilecekse, öylece yüceltin. Nasıl tenzih edilecekse, öylece tenzih edin. Allah sizi nerede görmek istiyorsa orada bulunarak O’nu tesbih edin. Allah sizden nasıl bir kulluk istiyorsa öylece bir kulluk yaparak O’nu tesbih edin. Hep O’nu anın, hep O’nu yüceltin, hep O’nun istediklerini açığa çıkarın. O Allah ki:
43. “Karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için size rahmet ve istiğfar eden Allah ve melekleridir. İnananlara merhamet eden O’dur.” Size merhamet ediyor. O Allah ki size acıyor. Melekler de Allah’ın rahmetinin, Allah’ın bereketinin, Allah’ın acımasının size ulaşması için Allah’a yalvarıp duruyorlar. Ayrıca Allah ve meleklerinin duası sizin karanlıklardan, zulumatlardan aydınlığa çıkmanız içindir. Sizi küfür ve şirk karanlıklarından, bilgisizlik ve isyan karanlıklarından iman ve hidâyet aydınlıklarına ulaştırmak için Rabbinizin rahmeti size böylece ulaşıyor. Allah’ın meleklerinin duaları da böylece gerçekleşmiş oluyor. Şimdi sizler bunu nasıl unutursunuz? Nasıl göz ardı edersiniz? Bu nimetin, bu hukukun kadri ödenir mi? Size sizden çok merhamet eden, sizi sizden çok düşünen, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için vahiy gönderen, kitap ve peygamberler gönderen, sonsuz merhamet sahibi bir Allah zikredilmez mi? Gündeme alınmaz mı? Tesbih edilmez mi, yüceltilmez mi? Kulluk O’nun hakkı değil mi? İtaat O’nun hakkı değil mi? Üstelik O’nun istediği böyle kolay bir kulluk değil de gece-gündüz alnımızı secdeden kaldırmasak, gece-gündüz O’na hamd etsek, şükretsek bile O’nun hakkını ödeme imkânımız yoktur. O’nun nimetlerinin karşılığını verme imkânımız yoktur. Bu hayatı bize veren, bizi yoktan var eden O değil mi? Hayatımızı O’na borçlu değil miyiz? Kendisine şükretme nimetini de, kendisini tesbih etme nimetini, kulluk etme nimetini veren de O değil midir?
44. “O’na kavuştukları gün mü’minlere yapılacak dirlik temennileri “Selâm” demek olacaktır. Onlara cömertçe verilecek ecir hazırlanmıştır.” Evet Onunla karşılaştıkları gün, O’na kavuştukları gün mü’-minlerin dirlik temennileri selâmdır. Yâsîn sûresinin beyanına göre yaşadıkları müslümanca bir hayatın karşılığı olarak kendilerine mükemmel bir cennet ve mükemmel bir cennet hayatı hazırlayan Rableri o mü’minlere orada selâm diyecektir. Ey kullarım sizin için burada selâmet var buyuracaktır. Rabbimiz bizzat cennette mü’min kullarını, cennetin sohbetçilerini selâmlayacaktır. Ne büyük bir devlet ya Rabbi! Cennette Rabbimiz bizi selâmlayacak, bize selâm verecek, bize selâmet ve esenlik dileyecek. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Ve lillah’il hamd! Bundan daha büyük bir saadet olur mu? Bizzat Rabbimizin sesini, sözünü duyacağız. Şu anda Rabbi-mizin sözünü benden dinliyorsunuz. Bu âyetleri şu anda ben okuyo-rum. Ama orada Rabbimizin sözünü bizzat kendisinden duyup dinleyeceğiz. Burada Allah sözlerini duymaktan, dinlemekten zevk alanların hakkıdır bu. Veya o mü’minler orada, o cennet ortamında birbirlerini selâmlayacaklar, birbirlerine selâmet ve esenlik dileyecekler. Birbirlerine karşı dilekleri hep selâm olacaktır. Ve Rabbimiz orada onlara kerim bir mükâfat hazırlamıştır. Yâni zatına yakışır cömert bir ikram hazırlamıştır Rabbimiz. Böyle bir cenneti, böyle bir mükâfatı ancak Allah verebilir. Öyleyse:
45,46. “Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah’ın izniyle O’na çağıran, nûrlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.” Ey peygamberim, Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı kıldık. Sen bu ümmet için, bu müslümanlar için bir şahitsin, bir müjdeci ve uyarıcısın. İşte senin görevin, fonksiyonun, misyonun budur. Ve Rasûlullah Efendimiz Rabbimizin kendisine yüklediği bu görevlerini en güzel bir şekilde yerine getirmiştir. Görevine asla ihanet etmemiştir. İnsanlara şahitlik etmiştir Allah’ın Resûlü. Allah’ın Resûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyetlere Allah’ın istediği şekilde iman edip o âyetlerin istediği müslümanca bir hayatı yaşama konusunda, gerekse o Allah âyetlerini tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden insanlara, ashabına tebliğ etme konusunda şahitliğini yerine getirmiştir. Allah’ın Resûlü Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşayarak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuştur. Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu en güzel bir şekilde göstermiştir. Allah’ın dinine en güzel bir şekilde şahitlik yapmıştır. Tıpkı Rasûlullah efendimizin bu ümmete şahitliği gibi bizler de İslâm ümmeti olarak tüm dünya insanlığına şahitler olmak zorundayız. Bizler müslümanlar olarak, şahit bir ümmet olarak hayatımızla tüm dünya insanlığına Allah’ın istediği müslümanlığa, Allah’ın istediği kulluğa şahitler olmalıyız. Bizler de şu anda müslümanlar olarak tıpkı Peygamber Efendimiz gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorundayız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Allah’ın âyetlerini bütün insanlara ulaştırmak, dünya üzerinde Allah’tan ve O’nun âyetlerinden, cennetten, cehennemden habersiz bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar etmek zorundayız. Allah’ın Resûlü insanlara şahitlik yaptı, insanları müjdeledi. Tıpkı kendisi gibi, Allah’a teslim olup Allah’ın istediği gibi müslümanca bir hayat yaşadıkları takdirde Allah’ın cenneti ve kerim mükâfatlarının olacağıyla müjdeledi onları. Sonra yine Allah’a isyanı tercih ettikleri taktirde dayanılmaz bir cehennem azabıyla uyardı onları. Sonra Allah’ın izniyle Allah’a dâvet eden bir dâvetçidir peygamber. Aydınlatan bir çerâğ, nûr saçan bir ışık, aydınlatan bir güneştir o. O bir güneş olarak insanların ufkunda doğmasaydı, Rab-bimiz onun aydınlığı ile bizi aydınlatmasaydı, onun hidâyetiyle, onun rehberliğiyle bizi şereflendirmeseydi bizi kim karanlıklardan aydınlığa çıkaracaktı? Bize kim rehberlik edecekti? Allah’ın istediği kulluğu bize kim örnekleyecekti? Dünyada güzel bir hayata, öteler âleminde de cennetlere bizi kim ulaştıracaktı? Bize böyle bir rahmet kapısı açmasaydı biz ne yapardık? Rabbimiz bize karşı, biz kullarına karşı çok büyük lütûf ve rahmet sahibidir. İşte bize örnek olarak, nûr olarak, ışık olarak, aydınlatıcı olarak seçip gönderdiği elçisi bizim için en büyük nimetlerinden birisidir.
45,46. “Ey Peygamber! Biz seni şahit, müjdeci, uyarıcı; Allah’ın izniyle O’na çağıran, nûrlandıran bir ışık olarak göndermişizdir.” Ey peygamberim, Biz seni bir şahit, bir müjdeci, bir uyarıcı kıldık. Sen bu ümmet için, bu müslümanlar için bir şahitsin, bir müjdeci ve uyarıcısın. İşte senin görevin, fonksiyonun, misyonun budur. Ve Rasûlullah Efendimiz Rabbimizin kendisine yüklediği bu görevlerini en güzel bir şekilde yerine getirmiştir. Görevine asla ihanet etmemiştir. İnsanlara şahitlik etmiştir Allah’ın Resûlü. Allah’ın Resûlü gerek kendisine Allah’tan gelen âyetlere Allah’ın istediği şekilde iman edip o âyetlerin istediği müslümanca bir hayatı yaşama konusunda, gerekse o Allah âyetlerini tebliğ etme konusunda, onun bir harfini bile gizlemeden insanlara, ashabına tebliğ etme konusunda şahitliğini yerine getirmiştir. Allah’ın Resûlü Allah’ın insanlardan istediği kulluğu bizzat yaşayarak ashabına tam ve mükemmel bir örnek olmuştur. Allah’ın insanlardan istediği kulluğu tüm dünya insanlığının gözleri önünde yaşayıp pratikte onu en güzel bir şekilde göstermiştir. Allah’ın dinine en güzel bir şekilde şahitlik yapmıştır. Tıpkı Rasûlullah efendimizin bu ümmete şahitliği gibi bizler de İslâm ümmeti olarak tüm dünya insanlığına şahitler olmak zorundayız. Bizler müslümanlar olarak, şahit bir ümmet olarak hayatımızla tüm dünya insanlığına Allah’ın istediği müslümanlığa, Allah’ın istediği kulluğa şahitler olmalıyız. Bizler de şu anda müslümanlar olarak tıpkı Peygamber Efendimiz gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını, pratiğini göstermek zorundayız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Allah’ın âyetlerini bütün insanlara ulaştırmak, dünya üzerinde Allah’tan ve O’nun âyetlerinden, cennetten, cehennemden habersiz bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar etmek zorundayız. Allah’ın Resûlü insanlara şahitlik yaptı, insanları müjdeledi. Tıpkı kendisi gibi, Allah’a teslim olup Allah’ın istediği gibi müslümanca bir hayat yaşadıkları takdirde Allah’ın cenneti ve kerim mükâfatlarının olacağıyla müjdeledi onları. Sonra yine Allah’a isyanı tercih ettikleri taktirde dayanılmaz bir cehennem azabıyla uyardı onları. Sonra Allah’ın izniyle Allah’a dâvet eden bir dâvetçidir peygamber. Aydınlatan bir çerâğ, nûr saçan bir ışık, aydınlatan bir güneştir o. O bir güneş olarak insanların ufkunda doğmasaydı, Rab-bimiz onun aydınlığı ile bizi aydınlatmasaydı, onun hidâyetiyle, onun rehberliğiyle bizi şereflendirmeseydi bizi kim karanlıklardan aydınlığa çıkaracaktı? Bize kim rehberlik edecekti? Allah’ın istediği kulluğu bize kim örnekleyecekti? Dünyada güzel bir hayata, öteler âleminde de cennetlere bizi kim ulaştıracaktı? Bize böyle bir rahmet kapısı açmasaydı biz ne yapardık? Rabbimiz bize karşı, biz kullarına karşı çok büyük lütûf ve rahmet sahibidir. İşte bize örnek olarak, nûr olarak, ışık olarak, aydınlatıcı olarak seçip gönderdiği elçisi bizim için en büyük nimetlerinden birisidir.
47. “İnananlara, Rablerinden büyük bir lütûf olduğunu müjdele.” Haydi sen o en büyük müjdeci, en büyük uyarıcı ve en büyük rahmetimiz olan peygamberim, insanlara müjde ver. Mü’minler için, Bana Benim istediğim gibi iman eden ve hayatlarını bu imanla yaşayan kullarım için hazırladığım o büyük lütûflarımı, büyük mükâfatlarımı haber ver onlara. Ey peygamberim, müjdeni güzel yap mü’minlere. Mü’min oldukları sürece, mü’min kalma kavgası verdikleri sürece, müslümanca bir hayatı sürdürebilmenin derdinde oldukları sürece onların karşılaşacakları mükâfatları iyi hatırlat onlara. Ve sen asla:
48. “İnkârcılara, ikiyüzlülere itaat etme; eziyetlerine aldırma; Allah’a güven, güvenilecek olarak Allah yeter.” Kâfirlere ve iki yüzlü münâfıklara itaat etme. Fıtratlarını, insan olma özelliklerini örterek bir hayat yaşayan kâfirlere, Allah ve Resûlüne karşı retlerini, inkârlarını açıktan açığa ortaya koyan kâfirlere ve içlerinden, kalplerinden kâfir oldukları halde dışarıdan müslüman görünen, müslümanları aldatmaya çalışan münâfıklara sakın itaat etme. Onlardan yana bir tavır belirleme. Onlardan gelebilecek eziyetlere aldırma. Bırak onları da sadece Allah’a tevekkül et, sadece Allah’a güven ve dayan. Vekil olarak, yardımcı olarak Allah sana yeter. Allah’tan başka güvenip dayanacağın hiçbir kimse yoktur.
49. “Ey İnananlar! Mü’min kadınlarla nikâhlanıp, onları, temasta bulunmadan boşadığınızda, artık onlar için size iddet saymaya lüzum yoktur. Kendilerine bağışta bulunarak onları güzellikle serbest bırakın.” Ey iman edenler diyerek şimdi sadece Rablerine güvenmeleri, sadece Rablerini dinlemeleri gereken mü’minlerden bir şey isteyecek Rabbimiz. Madem ki vekil sadece Allah’tır, madem ki mü’minlerin gü-venip dayanmaları gereken varlık sadece O’dur, madem ki mü’minler adına karar verme yetkisi sadece O’na aittir, öyleyse müslümanlar Rablerinin kendileri adına aldığı bir kararını uygulamak zorundadırlar. Neymiş bu uygulamaları gereken karar? Mü’min kadınlarla evlendiğinizde, onları nikâhlayıp sonra da onlara dokunmadan, onlarla beraber olmadan, cinsel ilişkiye girmeden onları boşadığınızda onlara ait bir iddet saymanıza gerek yoktur. Boşanmış kadınlar üzerine saydığınız iddeti onlara saymanıza bir sorumluluk yoktur. Biliyorsunuz ki boşanmış bir kadın üç hayız, üç temizlik müddeti beklemeden bir başka müslümanla evlenemez. Bu süre iddet beklemek zorundadır. Bu iddetin bitimiyle dilediği kimseyle evlenebilir. Ama düşünün ki bir müslüman erkekle bir müslüman kadın arasında nikâh kıyıldı, ama aralarında zifaf gerçekleşmedi. Henüz birleşmeden o erkek o kadını boşadı. İşte böyle bir kadın için üç ay iddet bekleme sorumluluğu yoktur. Yalnız onları yararlandırın buyuruyor Rabbimiz. Yâni boşamanızın karşılığında onlara mehirlerinden bir şeyler verin. Güzellikle onları salıverin buyuruyor Rabbimiz. Yâni onları boşadıktan sonra kendilerine eziyet etmeye kalkışmayın. Böyle zifaftan önce boşanmış kadınların mehirleriyle alâkalı Bakara sûresinde, nikâh kıyılmış, ama mehir tayin edilmemiş ve kendisiyle zifafa girilmediği halde boşanan kadınlara boşayan koca tarafından maruf ölçüler içinde, yâni kocanın ekonomik durumuna göre Mut’a vermesi emredilir. Ama eğer nikâh kıyılmış, mehir de tayin edilmiş olduğu halde zifaf öncesi boşanmışsa o kadınlara da tayin edilen mehrin yarısının verilmesi emredilmektedir. Ama eğer o kadın kendisi bunu istemezse veya nikâhı elinde tutan koca ben ona meh-rinin tamamını ödemek istiyorum derse, daha güzel ve takvaya daha uygundur diyor Rabbimiz.
50. “Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah’ın sana ganimet olarak verdiği câriyeleri, seninle beraber hicret eden amcanın kızlarını, hâlâlarının kızlarını, dayının kızlarını, teyzelerinin kızlarını ve peygamber nikâhlanmayı dilediği takdirde mü’minlerden ayrı, sırf sana mahsus olmak üzere kendisinin mehrini peygambere hibe eden mü’min kadını almanı helâl kılmışızdır. Bir zorluğa uğramaman için mü’minlerin eşleri ve câriyeleri hakkında onların üzerine neyi farz kılmış olduğumuzu bildirmiştik. Allah bağışlayandır, merhamet edendir.” Ey Peygamberim, Biz gerçekten sana mehirlerini, ücretlerini verip de kendine aldığın, kendine nikâhladığın hanımları ve ayrıca sağ elinin mâlik olduğu câriyeleri de sana helâl kıldık. Onlarla Allah’ın gösterdiği sınırlar içinde dilediğin şekilde bir hayat sürebilirsin. Ayrıca amcanın kızlarını, halalarının kızlarını, dayılarının, teyzelerinin kızlarını da sana helâl kıldık. Seninle birlikte hicret eden hâlâ, dayı, teyze, amca kızlarını da sana helâl kıldık. Sonra mehirsiz olarak, hiç bir me-hir istemeden nefsini sana hibe eden bir mü’min kadını da sana helâl kıldık. Mehirsiz olarak beni nikâhlayabilirsin diyen mü’min kadını da sana helâl kıldık. Bu sadece Rasûlullah Efendimize aittir, sadece onun için geçerlidir. Peygamber eğer onu nikâhlamak istiyorsa, Rab-bimiz onu da helâl kılmıştır. Peygamberin dışındaki müslümanlara bu helâl değildir. Mehrini vermek zorundadırlar. Müslümanların evlenmek istedikleri kadınlarla nasıl evleneceklerini, kadınlarına ve câriyelerine karşı nasıl davranacaklarını biz sana bildirdik. Tâ ki bu konuda senin üzerine bir zorluk olmasın diye. Allah Gafûr’dur, Rahîmdir. Mağfiret sahibidir, bağışlayandır. Evet, Peygamber’in (a.s) ayrıcalığı bildirildi. Diğer müslümanlara da bu ayrıcalığın dışında, peygamberin bu ayrıcalığının dışında evlenme hukuku açık bir şekilde belirtildi. Câriyelerin hukuku da ayrıca beyan edildi. Allah vahyi ışığında Rasûlullah insanlara bunu pratikte nasıl uygulayacaklarını bildirdi. İşte böylece bu dünyada güzel bir hayat yaşama imkânına sahip olan müslümanlar vekil kabul ettikleri Rablerinin yasalarını çok rahat uygular oldular. Kimlerle evlenebileceklerini, kimlerle evlenmelerinin yasak olduğunu, nasıl evleneceklerini, nasıl boşanacaklarını bildiler ve hayat bundan sonra Allah’ın istediği şekilde devam eder oldu.
51. “Ey muhammed! Bunlardan istediğini bırakır, istediğini yanına alabilirsin. Sırasını geri bırakmış olduklarından da arzu ettiğini yanına almanda sana bir sorumluluk yoktur. Bu onların gözlerinin aydın olmasını, üzülmemelerini, hepsine verdiğin şeylere razı olmalarını daha iyi sağlar. Allah kalplerinizde olanı bilir; Allah bilendir, Halîm olandır.” Ey Peygamberim, o eşlerinden dilediğini bırakma, dilediğini de yanına alabilme özgürlüğüne sahipsin. Hanımlarından ayrıldıklarından istek duyduklarına dönmende senin için bir sakınca yoktur. Analarımız, Rasûlullah efendimizin hanımları, Rasûlullah Efendimizle bir problem yaşadılar. Rabbimiz, Rasûlullah Efendimizi serbest bıraktı. Önceki âyetlerde gördük. Rabbimiz, peygamberine ey peygamberim söyle onlara eğer dünyayı istiyorlarsa, dünyanın süsünü, ziynetini, lüksünü, refahını istiyorlarsa güzellikle onları boşayıver. Ama yok Allah’ı, Allah’ın hoşnutluğunu, âhireti ve senin hoşnutluğunu, senin ailenin bir üyesi olma şerefini istiyorlarsa bilsinler ki onlar için çok büyük mükâfatlar var buyurmuştu. Bu konuda hem onları, hem de Rasûlullah Efendimizi muhayyer bırakmıştı. İşte bakın burada da Rabbimiz peygamberini muhayyer bırakıyor. Ey Peygamberim onlardan istediklerini seçer, dilediğini seçmeme konusunda serbestsin. Hattâ bu arada bir aylık bir ayrılık dönemi geçmiştir. 29 gün sonra Rasûlullah eşlerine dönünce eşleri dediler ki, “Ey Allah’ın Resûlü hani bir ay buyurmuştun?” Rasûlullah Efendimiz buyurdu ki, “Ayların bazısı 29, kimisi de 30 gündür.” Bu olay “ilâ olayı” diye de anılmaktadır. Rasûlullah Efendimiz böylece kendilerine dönüşünde bir yanlışın, bir hatanın olmadığını ortaya koyuyordu. İşte Rabbimiz peygamberine bunu söylüyordu. O kadınlarından bu bir aylık ayrılıktan sonra dilediklerine tekrar dönebilirsin. Böylece o kadınlarının gözlerinin aydın olması için daha güzeldir buyuruyor Rabbimiz. Evet demek ki analarımızın gözlerini daha bir aydın edecek, gönüllerini alacak bir hadise olmuştur bu. Bu olay onların mahzun olmamalarını, üzülmemeleri, gamlanmamaları içindir. Kendilerine verdiklerin ile sevinmeleri, mutlu olmaları, hoşnut olmaları için bu hadise daha güzel olmuştur. Buyur ey peygamberim, onlardan istediklerini seç, istediklerinle birlikte ol, seçimini yap, istediklerini bırakabilir, istediklerini alabilirsin buyurdu Rabbimiz, Rasûlullah Efendimiz de Rabbimizin verdiği bu özgürlüğü hanımlarının tamamını geri almakla yerine getirmiş oldu. Unutmayın ki Allah kalplerinizde olanları en iyi bilendir. Allah Alîm’dir, Halîm’dir. Rabbimizin bu ifadelerinin yol göstermesiyle Ra-sûlullah Efendimiz hanımlarının tamamını geri aldı. Hattâ Sevde anamız kendi sırasını Ayşe anamıza devretti ve yeniden tüm hanımları Efendimizle barıştı. Bu yasa böylece belirlendikten sonra Nisâ sûresi ile Peygamber Efendimizin dışındaki diğer müslümanlar için dört hanımdan başka alamayacakları, bu işin ancak dört kadınla sınırlandırılmış olduğu da Rabbimiz tarafından yasaya bağlanmıştır. Bu âyet geldiği zaman toplum içinde dörtten fazla kadınla evli olanlar çoktu. Rabbimizin bu âyetinin gelişiyle Rasûlullah Efendimiz şöyle emretti: “Herkes bu kadınlarından Rabbimizin izin verdiği dördünü seçsin ve fazlasını boşasın.” Evet o anda dörtten fazla kadınla evli olanlar dörde indirecek, yeni evlenecek olanlar da ancak dört kadınla evlenebileceklerdir. Tabii bu âyetler indiği zaman Rasûlullah efendimizin dokuz tane hanımı vardı. Rabbimiz bu dört yasasından onu istisna etti.
52. “Ey Muhammed! Bundan sonra sana hiçbir kadın, câriyelerin bir yana, güzellikleri ne kadar hoşuna giderse gitsin, hiçbirini boşayıp başka bir eşle değiştirmen helâl değildir. Allah her şeyi gözetmektedir.” Ey Peygamber, bundan sonra sana hiçbir kadın helâl değildir. Şu anda nikâhın altında bulunan eşlerinden bir kısmını boşayıp da onların yerine bir başkasını almak ta sana helâl değildir. Yâni şu andaki 9 hanımından bir iki tanesini boşayıp ta, onlar yerine bir başkasını alman sana helâl değildir. Onların yerine o alacağın kadının güzelliği hoşuna gitmiş olsa da. Artık bundan sonra bu eşlerinden ne birini bırakıp bir başkasıyla evlenmeye, ne de bir kaç tane hanım daha almaya hakkın yoktur. Bu senin için helâl değildir. Ancak sağ elinin sahip olduğu, savaşlardan elde ettiğin câriyelerinden beraberliği kabul ettiklerin hariçtir. Allah her şeyi gözetleyendir, her şeyi denetleyendir. Böylece Rabbimiz, Resûlünün evlenmesine, nikâhına, talâkına da bir yasa koydu ve bu yasa Rasûlullah Efendimizin vefatına kadar uygulandı. Rasûlullah Efendimizin vefatından sonra da artık Rasû-lullah Efendimizin hanımları, bizim değerli analarımız anamız olmaları sebebiyle hiç bir müslüman erkekle evlenmediler. Onların hayatları da işte böylece Rabbimizin istediği gibi bir imtihanla devam etti. Bunu belirleyen, bu konuda hüküm koyan Allah’tır. Allah’ın koyduğu yasaları hiç kimsenin değiştirme yetkisi de, hakkı da yoktur. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz müslümanların uygulamaları gereken bir başka yasasını da şöylece bildiriyor:
53. “Ey İnananlar! Peygamberin evlerine, yemeğe çağırılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin; fakat dâvet edilirseniz girin ve yemeği yiyince, dağılın. Sohbet etmek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygamberi üzüyor, o da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez. Peygamberin eşlerinden bir şey isteyeceğinizde onu perde arkasından isteyin. Bu sayede sizin gönülleriniz de, onların gönülleri de daha temiz kalır. Bundan sonra ne Allah’ın peygamberini üzmeniz ve ne de O’nun eşlerini nikâhlamanız asla caiz değildir. Doğrusu bu, Allah katında büyük şeydir.” Rasûlullah Efendimiz, Zeynep anamızla evlenir. Bu evliliği es-nasında Peygamberimiz bir yemek veriyor. Sahâbe-i kiram efendilerimiz dâvet edilmişler, Peygamberin evinde yemeklerini yemişler, işleri bittiği halde kalkıp gitmemişler, hâlâ oturmaktadırlar. Rasûlullah Efendimiz evlendiği anamız Zeynep’le, karısıyla beraber olacak, ama sahâbe evi terk etmiyor. Kimse yerinden kalkmıyor. Onlara karşı son derece şefkat ve merhamet sahibi olan Allah’ın Resûlü edebinden, hayâsından dolayı onlara kalkın gidin de diyemiyor, utanıyor. Ama ba-kın Rabbimiz sahâbe-i kiram efendilerimizi çok hoş bir şekilde uyarıyor: Ey İnananlar! Peygamberin evlerine, yemeğe çağırılmaksızın vakitli vakitsiz girmeyin. Ancak çağrıldığınız zaman, dâvet edildiğiniz zaman, size girmeniz konusunda izin verildiği zaman girin. Yemek vaktini beklemeyin. Yemek beklemek üzere bir beklenti içine girmeyin. İzin verildiği zaman girin ve yemeği yiyince de dağılın. Sohbet et-mek için de girip oturmayın. Bu haliniz Peygamberi üzüyor, o da size bir şey söylemeye çekiniyordu. Allah gerçeği söylemekten çekinmez. Allah’ın elbette onlardan çekinecek bir yanı yoktur. Çekinmediği için de bakın diyor ki ey müslümanlar, haydi çekin gidin, ne duruyorsunuz? Yemeği yediniz, işiniz bitti, hâlâ ne diye oturuyorsunuz? Ne diye peygamberi meşgul ediyorsunuz? Peygamberi böyle bir durumda ra-hatsız etmeye hakkınız yoktur. Yemeğinizi yedikten sonra dağılın. Uzun uzun laflara dalarak peygamberi meşgul etmeyin. Tabii bu sadece Peygamber’le (a.s) sınırlı değil, işi yoğun olan, ümmetin işleriyle uğraşan, ilimle, tebliğle meşgul olan müslü-manları da meşgul etmemek lâzımdır. Onların yanına gittiğiniz, davet edildiğiniz zaman eskiden yeniden, saptan samandan konuşmalara dalıp onları meşgul etmeyin. İşte Allah’ın Resûlü, Peygamberiniz Zeynep’le nikâhlanmış. Yeni evlendiği eşiyle beraber olacak. Sizin o ortamda oturup kalmanız onu sıkıntıya sokuyor. Eziyet veriyorsunuz ona. Utandığı için de size bir şey diyemiyor. Artık ferâsetli olup hemen kalkmanız gerekiyor. O sıkılıyor, ama Allah asla sıkılmaz. Allah hiçbir hakkı açıklamakta, hiçbir gerçeği ortaya koymakta utanmaz, çekinmez. İşte böyle. Rabbimizin tüm hayata müdahale hakkı vardır. Günlük işlere varıncaya kadar, düğündeki bir bozukluğu düzeltmek üzere hemen müdahale ediyor. Yanlışı düzeltiyor, doğruyu gösteriyor, güzeli tasdik ediyor. İşte Medine’deki müslümanların hayatı hep böyle Allah kontrolünde, Allah rehberliğinde bir hayat oluyor ve gerçekten güzel bir örnek hayat olarak bize kadar ulaşıyor, kıyâmete kadar da bu kitapla beraber olanlara ulaşmaya, insanların hayatlarını güzelleştirmeye devam edecektir. Peygamber hanımlarından, analarınızdan bir şey istediğiniz, bir eşya, bir metâ isteyeceğiniz zaman da perde arkasından isteyin. Kesinlikle bilin ki böyle yapmanız sizin için de, peygamber hanımları için de temiz kalabilmeniz, sıkıntıya girmemeniz için bu daha güzeldir, daha hayırlıdır. Yine unutmayın ki, sizin için Allah Resûlü’ne eziyet yakışmaz. Sizin Allah Resûlü’ne karşı eziyet vermeniz sizin için hiç te hoş bir davranış değildir. Yakışmaz size böyle bir şey. Çünkü onlar sizin analarınızdır. Onlarla ebediyen sizlerin evlenmesi yasaktır. Onun içindir ki sizin böyle bir şeyi istemeniz, gerçekten Allah katında büyük bir vebâl ve günâhtır. Peygamber’e (a.s) ve dolayısıyla bize yönelik bir emirle karşı karşıyayız. Peygamber’e (a.s), onun etrafındaki müslümanlara hitap eden bu âyetlerin artık şu anda uygulamadan kalktığını, bu âyetlerin sadece onları, o dönem insanlarını bağladığını, bizi bağlamadığını hiçbir zaman söyleyemeyiz. Eğer bu âyetler sadece Muhammed’le (a.s) ilgili olsaydı, sadece o dönem insanlarına hitap etmiş olsa, bizi bağlamıyor olsaydı, elbette bu âyetler sadece o gün uygulanır ve şu elimizdeki kitaba geçmez ve kıyâmete kadar insanların önlerine su-nulmazdı. Ama eğer bu âyetler şu anda önümüzdeki Ahzâb sûresinin âyetleri olarak karşımızda duruyorsa, elbette bunlar bizim ve kıyâmete kadar ki insanlığın uygulayacakları kurallar, emirler ve yasalardır. O zaman bize düşen iş, bu âyetleri kendimize uyarlamak, bu âyetlerle sorumlu olduğumuzun bilinci içinde müslümanca bir hayatı yaşama kaygısı taşımaktır. Böyle bir düğün ortamında yemek yendikten sonra haydi dağılıp gidin, uzun uzun laflara dalarak gerdeğe girecek olan ev sahibini meşgul edip sıkıntıya sokmayın diyorsa Rab-bimiz, bunu öyle bir ortamda kendimize söylenmiş bilecek ve aynen Rabbimizin buyurduğu gibi hareket edeceğiz. Gerek Peygamber’in (a.s) evinde, gerekse bugün bir başka müslümanın evinde de aynı şekilde davranılması gerektiğine inanacağız. Gittiğimiz ev sahibi izin verirse gireceğiz, bir yemek için gitmişsek yemeği yer yemez, bir iş için gitmişsek işimiz biter bitmez hemen kalkıp gideceğiz. Ne peygamberin hanesini, ne de bir başka müslümanın hanesini rahatsız et-meyeceğiz. Peygamber hanımlarından bir şey isterken de, diğer müs-lümanların hanımlarından bir şey isterken de o hanımlar bize perde arkasından söyleyeceklerini söyleyecekler, iffet ve hayâlarını koruyacaklar. Yâni kılık kıyafetlerine, mahremiyetlerine dikkat edecekler. Hitap şekillerine, konuşma tarzlarına dikkat edecekler. Sûrenin önceki bölümlerinde anlatıldığı gibi yumuşak, cazip bir ses tonuyla konuşmayacaklar. Bir kadının kocasıyla konuşması gibi konuşmayacaklar. Yâni Efendimizin hanımlarından böyle bir şey isteniyorsa, elbette kıyâmete kadar tüm hanımların bu kurala uymaları gerekecektir. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki, bu hem erkekler olarak sizin için, hem de hanımlar için daha iyi ve daha hayırlıdır. Evet burada öğrendik ki, Rasûlullah Efendimizin hanımlarının bir başka müslümanla evlenmeleri yasaktır. Rabbimizin bu yasasını duyan münâfıklar Rasûlullah efendimiz hakkında onu üzecek laflar söylüyorlar. Dedikodular üretiyorlar. Hattâ münâfıkların reisi Abdullah bin Übeyy bin Selül alçağı Muhammed vefat ettiği zaman, “Ben Ayşe ile evleneceğim” gibi lakırdılarda bulunuyordu. Onların bu sözleri Ra-sûlullah Efendimizin kulağına kadar geliyor, Allah’ın Resûlü çok üzülüyordu. Ama Allah’ın takdiri her şeyin üzerindedir. Bakıyoruz ki Rasûlullah’ın vefatından önce o alçak geberiyor. Rabbimiz buyuruyor ki:
54. “Bir şeyi açıklasanız da gizleseniz de Allah şüphesiz hepsini bilir.” Ey insanlar, kalplerinizdekileri, niyetlerinizi gizleseniz de, açığa vursanız da Allah şüphesiz onların hepsini bilmektedir. Yâni Rasû-lullah’ın (a.s) hanımlarıyla alâkalı düşündüklerinizi, onlarla evlenme niyetlerinizi, ya da onlarla alâkalı ileri geri sözler söylemenizi Allah bilmektedir. İster açıkça söyleyin, ister gizli tutun Allah hepsinden ha-berdardır. Öyleyse aklınızı başınıza alın da, ne yaptığınızın, kiminle karşı karşıya bulunduğunuzun bir farkına varın. Unutmayın ki her davranışınızdan, her sözünüzden, her niyetinizden sizi hesaba çekecek olan Allah’tır. Biraz önce okuduğum hicap âyeti, perde âyeti gelince, kendilerinin bu âyetin muhatabı olduklarını bilen müslümanlar gerçekten sıkıntı çektiler. Ama Rabbimiz bu konuda hemen bir açıklamada bulundu. Bakın şöyle buyurdu:
55. “Kadınların; babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, hizmetçi kadınları ve câriyeleri hakkında bir sorumluluğu yoktur. Ey kadınlar! Allah’tan sakının, çünkü Allah her şeye şahittir.” Müslüman hanımların babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, yâni yeğenleri, kız kardeşlerinin oğulları, hizmetçi kadınları ve câriyeleri konusunda bir sorumluluk yoktur. Yâni müslüman kadınlar babalarıyla, oğullarıyla, yeğenleriyle, amcalarıyla, dayılarıyla görüşmelerinde bir beis olmadığını açıkladı Rabbimiz. Ve buyurdu ki, ey hanımlar muttakî davranın. Allah’la korunun, Allah yasalarının bilincinde olun. Allah’a kulluğunuzun şuuruna erin. Hayatınızı Allah için yaşayın, Allah’ın sınırlarına riâyet edin. Allah’ın rızasını düşünerek bir hayat yaşayın. Unutmayın ki Allah yaptığınız her şeye şahittir. Her yaptığınızı Allah kontrolünde yapmaktasınız ve yaptığınız her şeyden yarın hesaba çekileceksiniz. Rabbimiz 53. âyette müslümanlara Peygamber Efendimizin evine izinsiz girmemeleri gerektiğini, izin verildiği takdirde girmeleri ve işleri biter bitmez hemen ayrılmaları gerektiğini anlatmıştı. Bir yemeğe dâvet edildikleri zaman yemeği yer yemez hemen oradan ayrılmaları gerektiğini öğretmişti. Yine ondan sonraki âyetlerde müslümanlara ve analarımıza şunu öğretmişti. Onlardan bir şey isteyeceğiniz zaman perde arkasından konuşun. Onlar sizin karşınıza istenmeyen bir şekilde çıkmasınlar, sizler de onları istemediğiniz bir şekilde görmeyin. Bu hem erkeklerin, hem de kadınların kalplerinin güzel olmasını sağlayacak buyurmuştu. Ana bildiğiniz o Resul hanımlarıyla evlenmeniz yasaktır buyurmuştu. Bütün bu hudutlarını, bütün yasalarını bize takdim buyuran Rabbimiz idi. İşte bu yasalar böyle ortaya konunca, yâni peygamber eşlerinden bir şey isteneceği zaman perde arkasından isteme emri gelince gerçekten analarımız ve müslüman hanımlar bu konuda çok dikkatli ve titiz davrandılar. “Peki” dediler, “o zaman babalarımız oğullarımız, kardeşlerimiz, yeğenlerimiz, kardeşlerimizin çocukları, amcalarımız, dayılarımız ne olacak? Onlara karşı nasıl davranacağız?” diye telaşa düşünce 55. âyet geldi ve o konuda bir sıkıntılarının olmadığı bildirildi. Kendilerinden böyle bir tavır istenen insanlar sahâbedir. Nesillerin en hayırlısı olan bir toplumdur. Dikkatli davranmaları gerekenler kimlerdir? Rasûlullah’ın hanımları. Yeryüzünün en temiz ailesinin en temiz üyeleri. Müslümanların anaları. Peki ne anlatır bu bize? Bu bize şunu anlatır: Sahâbe neslinin bile analarına karşı böyle titiz davranmaları gerekiyorsa, bizim anamız olmayan müslüman kadınlara karşı nasıl davranmamız gerektiğini anlayın. Şu anda insanların anlayışlarının, değer yargılarının değiştiği bir ortamda, yâni efendim kalplerimiz temizdir, bizler karşımızdaki bir kadına, yahut erkeğe hemen meyledecek, farklı duygular içine girecek değiliz diyerek kendilerini sahâbe neslinden daha temiz takdim etmeye, Allah’ın ahlâk yasalarını çiğnemeye hiç kimsenin hakkı da yoktur, yetkisi de. Eğer Peygamber’in (a.s) terbiyesinde yetişmiş, onun rahle-i tedrîsinden geçmiş o mübârek insanlar hakkında böyle bir söz söyleniyor, onlardan böyle bir titizlik isteniyorsa, bizden haydi haydi isteniyor demektir. Bu sizin kalpleriniz için de o karşınızdaki kadınların kalpleri için de daha temizdir diyor Rabbimiz. Rabbimiz böyle diyorsa bu kıyâmete kadar bütün müslüman erkekler ve kadınlar için geçerlidir. İşte kendilerine serbestçe görüşme izni verilenlerin dışında yalnız başına hiçbir kadının ve erkeğin baş başa kalamayacağı ve birbirlerinden bir şeyler isterken de yalnızlığın, kimsesizliğin getireceği ortamlardan da sakınmaları gerekmektedir. Buna titizlikle uymak zorundayız. Siz bilirsiniz. Eğer bu Allah yasasını beğenmeyerek, kendi hevâ ve heveslerimizle bir yoruma gidersek, hesabı yarın Allah’a ödeyeceğimizi de unutmayalım.
56. “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’i överler; ey inananlar! Siz de O’nu övün, O’na salât ve selâm getirin.” Muhakkak ki işte bu yasalarını bize belirleyen Allah ve kendisine asla isyan etmeyen, sürekli itaat eden melekleri Peygamber (a.s) üzerine salât ediyorlar. Allah O’na rahmet ediyor, rahmetini indiriyor, melekler de Allah’ın rahmetinin Resul (a.s) üzerine olması için dua ediyorlar. Öyleyse ey iman edenler, sizler de o peygambere salât edin. Salavat getirin. Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun deyin. Sizler de Rabbinizin ve O’nun meleklerinin yaptığını yapın diyor Rabbimiz.
57,58. “Allah’ı ve peygamberi incitenlere, Allah, dünyada da âhirette de lânet eder; onlara alçaltıcı bir azap hazırlar. İnanan erkek ve kadınları, yapmadıkları bir şeyden ötürü incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günâh yüklenmiş olurlar.” Kim de Allah ve Resûlü’ne eziyet verirse, Allah ve Resûlü’nü üzer, incitirse, Allah ve Resûlü’nün hukukunu, sınırlarını çiğneyerek, Allah ve Resûlü’nün arzularına, onların istediği bir hayata karşı gelerek, Allah’ın âyetlerine ve Resûl’ün (a.s) sünnetine boyun eğmeyerek eziyet ederse, unutmasın ki Allah ona hem dünyada, hem de âhirette lânet eder ve yarın onun için alçaltıcı bir azaba gönderir. Öyleyse kesinlikle Allah ve Resûlünü incitmeyelim. Allah ve Resûlü’nü üzmeyelim. Tercihimiz daima Allah ve Resûlü olsun. İtaatimiz daima Allah ve Resûlüne olsun. Dünyada da âhirette de lânetlenenlerden olmayalım inşallah. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden ötürü eziyet edenlere, suç isnat edenlere gelince onlar da gerçekten açık bir bühtan, açık bir iftira ve günâh yüklenmişlerdir. Ne Allah ve Resûlü’nün sınırlarını çiğnemeye, ne de inanmış erkek ve kadınların hukuklarını ihlâl etmeye hakkımız yoktur. Ne Allah ve Resûlü’ne eziyet etmeye ne de, müslümanları üzmeye hakkımız vardır.
57,58. “Allah’ı ve peygamberi incitenlere, Allah, dünyada da âhirette de lânet eder; onlara alçaltıcı bir azap hazırlar. İnanan erkek ve kadınları, yapmadıkları bir şeyden ötürü incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günâh yüklenmiş olurlar.” Kim de Allah ve Resûlü’ne eziyet verirse, Allah ve Resûlü’nü üzer, incitirse, Allah ve Resûlü’nün hukukunu, sınırlarını çiğneyerek, Allah ve Resûlü’nün arzularına, onların istediği bir hayata karşı gelerek, Allah’ın âyetlerine ve Resûl’ün (a.s) sünnetine boyun eğmeyerek eziyet ederse, unutmasın ki Allah ona hem dünyada, hem de âhirette lânet eder ve yarın onun için alçaltıcı bir azaba gönderir. Öyleyse kesinlikle Allah ve Resûlünü incitmeyelim. Allah ve Resûlü’nü üzmeyelim. Tercihimiz daima Allah ve Resûlü olsun. İtaatimiz daima Allah ve Resûlüne olsun. Dünyada da âhirette de lânetlenenlerden olmayalım inşallah. Mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara yapmadıkları bir şeyden ötürü eziyet edenlere, suç isnat edenlere gelince onlar da gerçekten açık bir bühtan, açık bir iftira ve günâh yüklenmişlerdir. Ne Allah ve Resûlü’nün sınırlarını çiğnemeye, ne de inanmış erkek ve kadınların hukuklarını ihlâl etmeye hakkımız yoktur. Ne Allah ve Resûlü’ne eziyet etmeye ne de, müslümanları üzmeye hakkımız vardır.
59. “Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve mü’minlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle; bu onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.” Ey Peygamber, hanımlarına söyle, kızlarına ve mü’minlerin hanımlarına söyle, ilân et ki onlar dış elbiselerini üstlerine giysinler. Giysinler cilbablarını üzerlerine. Öyle bir giyinsinler ki, dışardan bakanlara vücut hatları belli olmasın. Elbiseleriyle üzerlerini tepeden tırnağa kapatsınlar. Böyle yapmaları, böyle giyinmeleri onların özgür, iffetli olduklarının bilinip tanınmaları içindir. Onların eziyet görmemeleri, eziyete maruz kalmamaları içindir. Allah Gafûr’dur, Rahimdir. Böylece Allah yasalarına riâyet ederek, Allah’ın istediği gibi giyinerek kendilerini de Allah’ın koruması altına almış olurlar, ahlâkî boyutu düşük olan insanların eziyetlerinden de korunmuş olurlar. Hem kendileri korunmuş olurlar, hem de insanların hevâ ve heveslerine engel olmuş olurlar. Nûr sûresindeki âyetlerle birlikte düşünecek olursak, eğer müslüman hanımlar, biz müslümanız diyen kadınlar eğer gerçekten Rablerinin emirlerine boyun eğmek, Rablerinin istediği gibi tertemiz bir hayat yaşamak istiyorlarsa, unutmasınlar ki onların kılık ve kıyafetlerini Allah ve Resûlü belirleyecektir. Yaşadıkları ortam, bulundukları şartlar ve coğrafya ne olursa olsun, hangi zaman diliminde bulunurlarsa bulunsunlar, yaşadıkları çağın ismi ne olursa olsun, insanların benimseyip kabullendikleri hayat tarzı ne olursa olsun hiçbir şey Allah’ın onlar üzerindeki haklarını düşürebilecek değildir. Her ne kadar Allah’ı tanımayan, Allah’a inanmayan, Allah’ın kitabını, Allah’ın isteklerini, Allah’ın arzu ve emirlerini tanımayan ya da bildikleri halde inanmayan insanlar “bizler bu dünyada özgürüz” di-yorsa da, “biz bu dünyada dilediğimiz şekilde yaşama, dilediğimiz şe-kilde giyinme hakkına sahibiz” deseler de, “ama ben özgür irademle müslümanlığı seçtim, tercihimi, seçimimi Allah ve Resûlü’nden yana kullandım” diyen kimselerin artık hayat programları konusunda bir se-çim haklarının kalmadığını önceki âyetlerinde anlattı Rabbimiz. Artık müslüman olduğumuz andan itibaren, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu Rabbimizin eline verdiğimiz, irademizi Allah ve Resûlüne teslim ettiğimiz andan itibaren, Allah ve Resûlünün hükmettiği hiçbir işimizde muhayyerlik hakkımız, seçim hakkımız kalmamıştır. Hiçbir seçim hak-kımız kalmamıştır. Allah’ın bizim için seçtiğinin dışında seçim imkânımız yoktur. İşte bu âyetiyle Rabbimiz kadınlara seçtiği hayatı, kıyafeti bildiriyor. Ben sizin için bunu seçtim buyuruyor. Tepeden tırnağa kadar vücutlarınızın hiçbir tarafı görülmeyecek biçimde örtünmeniz gerekmektedir. Elleriniz, yüzleriniz, bedenleriniz belli olmayacak şekilde giyinmeniz gerekmektedir. Tüm bedeninizi bir örtü içine sokup, böylece müslümanların sizi hür ve iffetli olarak tanımaları ve eziyete uğramamanız için bu sizin hakkınızda daha hayırlıdır. Ben Allah’ın benim adıma seçtiğini kabul etmiyorum, ben Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyet’ini kabul etmiyorum diyenler elbette illa ki böyle bir kuralı kabul etmekle zorunlu tutulmayacaklardır. Kimse onları buna zorlamayacaktır. Ama bir toplum içinde ben müslümanım diyen, ben Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetini kabul ediyorum diyen müslüman kadınlar bu konuda zorlanacaklardır. Yâni müslümanım diyen insanların hayatına toplum değil, devlet değil, modacılar değil, işin sömürüsünden yana olanlar değil, toplumu sadece dünyacı yapmak isteyenler değil, sadece bizi yaratan, bizi bu dünyaya getiren Allah şekil verecektir. Biz sadece Allah’ın istediği şekilde bir hayat yaşamak zorundayız, sadece Allah’ı memnun etmek zorundayız. Bizim üzerimizde egemen olan sa-dece Rabbimizdir. Hayatımızı takvaya bina ederek yaşamak zorundayız. Üzerimize giyeceğimiz elbiselerimizi takvâya yönelik, takvâya uygun giymek, takvâya götürücü olarak giymek zorundayız. Yarışımız takvâ konusunda olmalıdır. Müslümanların imrenmeyeceği, yaşadıkları müslümanca bir hayattan aşağılık duygusu duymayacakları bir hayat yaşamak zorundayız. Rabbimizin temel bir dinî emri olan tesettürü başka türlü an-layarak yasaklamaya çalışıyorlar. Efendim, bu dinî bir özellik taşımı-yor, bu siyasî bir özellik arz ediyor diyorlar. Gerçekten bu, çok utandırıcı bir durumdur. Adamlar hem din adına konuşuyorlar, din adına hüküm veriyorlar, hem de dinden habersizler. Bakın işte bu sûrede, Nisâ sûresinde ve Nûr sûresinde son derece açık bir şekilde ortaya konmaktadır. Kimi zavallılar da; efendim, tesettür lâikliğe aykırıdır filan demeye çalışıyorlar. Halbuki lâiklik eğer din işleriyle devlet işlerinin birbirlerine karışmaması ise, elbette devlet bir müslümanın dinî inanışını koruması, ona baskı yapmaması gerekir. Öyle değil mi? Lâiklik dinsizlik değildir demiyorlar mı? Öyleyse devleti Allah ile kul arasına sokup bir müslümanın yapması gereken ibadetlerini devlet otoritesi ile engellemeye çalışmak lâikliğin ihlalinden başka neyle izah edilebilir? Şimdi Allah’ın emri gereği başını örten bir kızcağıza; eğer burada okumak istiyorsan başını açmak zorundasın demek, o müslümanı Al-lah’ın emriyle başkalarının emri arasında bir tercihle karşı karşıya ge-tirir. Böyle bir durumda Allah’a Allah’ın istediği gibi inanan, Allah’ın her şeye kadir olduğunu bilen, O’nun istediği gibi bir hayat yaşamadıkça mü’min olunamayacağının bilincinde olan bir mü’min nasıl olur da Allah’ın emrini terk edip bir Rektörün veya Dekanın emrini tercih edebilir? Peygamberinin; “Allah’a isyan olan hiçbir konuda bir beşere itaat edilmez” hadisini bilen hangi müslüman açabilir başını? Lâikler istedikleri kadar lâik hocalara fetvalar verdirsinler, hiçbir müslüman onların fetvalarına inanmayacaktır. Halbuki lâik devleti meselenin din yönü ilgilendirmemelidir. Çünkü o dinle ilgilenmeyen bir devlettir. Bıraksınlar da müslümanlar inandıkları gibi yaşasınlar. Medine yahudilerinin, İzmir’e çıkan Yunanlıların, Maraş’ı işgal eden Fransızların, Erzurum’u işgal eden Rumların yaptıklarını yapmak zorunda değilsiniz müslümanlara. Dine inanmayanların din adına fetva vermeleri çok namuslu bir şey değildir. Meselâ şu anda A.B.D devlet başkanı; ben dini papadan daha iyi bilirim dese, bütün Katolik dünyası ayağa kalkar, yer yerinden oynar. Ama bakıyoruz şu anda gazetecisinden simitçisine, dekanından profesörüne kadar herkes müftü kesildi. Herkes fetva ve-riyor, diyânet hariç tabii. Onlar ne zaman konuşacaklar bilmiyorum. Efendim, bu baş örtüsü dinî değil ideolojiktir. E ne olacaktı? Ben şahsen ideolojisi olmayan bir iman düşünemiyorum. Yâni eğer bir insanın bir hedefi, bir fikri, bir ideolojisi yoksa, o hayvandan farksızdır. Zira insanı hayvandan ayıran özellik onun ideolojik yönüdür. Düşünün, şu anda Ankara İlâhiyatta okumak isteyen bir yahudi, bir hıristiyan, bir de müslüman var. Kanun yahudiye de, hıristiyana da dinî ve milli kıyafetlerinizle okuyabilirsiniz diyor. Hıristiyan öğrenci eğer bir rahibeyse, ta-mamen kanmışsa, yahudi öğrenci dini inancı gereği başında bir takkeyle gelmişse herhangi bir zorlamayla karşılaşmaz. Ama dinî inancı gereği başını örterek gelen bir müslüman okula alınmaz. Peki acaba bu şartlar altında inanmış bir müslüman ne yapmalıdır? Ne yapalım, zaruret var, başımızı açmadan bu okullarda okuyamıyoruz, biz de başımızı açıverelim mi diyeceğiz? Hayır, bu şartlarda avret yerlerini açmak haramdır. Buna zaruret demiyor dinimiz. Zaruret; yasak bir şeyi yapmadığı takdirde helâki gerekli kılan şeydir. Yapmadığı zaman ölümle karşı karşıya kalacaksa kişi, o zaman zaruret var demektir. Değilse ileride İslâm’a hizmet ederiz gayesiyle bu okullarda baş açarak okumanın zaruret kabul edilmesi mümkün değildir. Çünkü emr-i bil’maruf farz-ı ayın olmadığı gibi, bir müslüma-nın itikadı ve ibadeti için gerekli olan ilimlerin dışındaki bilgileri tahsil etmesi de farz-ı ayın değildir. Kaldı ki mutlaka bilmeleri gereken farz-ı ayın ilimleri başlarını açmadan başka yerlerden de öğrenme imkânı vardır. İslâm’a hizmet mutlaka resmî bir okulda okumayı veya resmî bir dairede çalışmayı gerektirmez. Evet kadınların ilmi yönden yetişmeleri iyidir, ama bu bir haram işlemeyi asla tecviz etmez. Bilindiği gibi; “mazarratı def, menfaati celpten daha evlâdır”. Bu bir fıkıh kaidesidir. Dinimizde bir haramla bir emir karşı karşıya geldiği zaman, haram emirden önceliklidir. Allah’ın Resûlü bir hadislerinde bunu şöyle anlatır: “Ben size bir şeyi emrettiğim zaman, gücünüz yettiği kadarını yapın, bir şeyi nehyettiğim zaman da ondan kaçının.” Dikkat ederseniz emirler için “gücünüz yettiği kadar” ifadesi geçerli iken, yasaklar için kesinlik söz konusudur. Meselâ ilim öğrenin der İslâm, ne kadar? Gücünüz yettiği kadar, becerebildiğiniz kadar. Ama içki içmeyin der, ne kadar? Hiç içmeyin, bir damla bile içmeyin der. Evet, unutmayalım ki bir farzla, bir emirle bir yasak, bir haram karşı karşıya geldiği zaman, haram emirden önceliklidir. Bir harama düşmektense farz terk edilir. Avret yerini örtecek bir şey bulamayan kişi bir nehir kenarında bile olsa istincayı terk eder. Çünkü haram emre tercih edilir. Gusletmesi gerek bir kadın, eğer erkeklerden gizlenebilecek bir ortam bulamazsa guslü terk eder. Çünkü gusül farzdır, avret yerlerini başkalarına göstermesi ise haramdır ve harama düşmektense farz olan gusül terk edilir. Öyleyse velev ki şu anda bu okullarda öğrenilecek bilgiler farz-ı ayın bilgiler olsa bile, bir harama düşürecekse o ilimler terk edilir. Kaldı ki bu ilimler farz-ı ayın ilimler bile değildir.
60,62. “İkiyüzlüler, kalplerinde fesat bulunanlar, şehirde bozguncu haber yayanlar, eğer bundan vazgeçmezlerse, andolsun ki, seni onlarla mücâdeleye dâvet ederiz; sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar. Lânetlenmiş olarak, nerede bulunurlarsa yakalanır ve hem de öldürülürler. Allah’ın geçmişlere uyguladığı yasası budur ve Allah’ın yasasında bir değişme bulamazsın.” Eğer şu iki yüzlüler, eğer şu münâfıklar, eğer şu kalplerinde hastalık bulunanlar şu yapmakta oldukları bozgunculuktan, fesatlardan, şehirde kışkırtıcılık yapmaktan vazgeçmeyecek olurlarsa, yalan haber yayma eylemlerini sürdürecek olurlarsa andolsun ki Biz gerçekten seni onların üzerine süreceğiz, seni onların üzerine hücum ettireceğiz, sana güç vereceğiz de sonra orada seninle az bir süre komşu olabilirler. Çok yakın bir zaman içinde sen onların işlerini bitirir, defterlerini dürer, oradan sürer çıkarırsın. Senin o kutlu şehrinde, aydınlık şehrinde onlar bir daha hayat sürme imkânı bulamazlar. Rabbimiz Medine’de müslümanların Allah ve Resûlü egemenliğinde yaşadıkları güzel bir ortamda yaşayan müslümanların arasında huzuru, düzeni bozmak, fitne çıkarmak, kötülüklerin yayılmasına çalışanları uyarıyor Rabbimiz. Yapmayın böyle. Bozmayın müslüman-ların huzurunu, yaymayın kötülükleri, diyor. Eğer bu yaptıklarınıza bir son vermezseniz, Ben peygamberimi ve beraberindeki müslümanları sizin üstünüze süreceğim ve işinizi bitireceğim buyuruyor. Rabbimiz istiyor ki müslümanların yaşadıkları şehirlerde kötülükler yaygınlaştırılmasın. İnsanlar temiz ve güzel ahlâklı olacaklar. Çok nadir bir vakâ, bireysel bir suç hemen müslüman-ların gözlerinin önüne serilmeyecek. Şu anda münâfık medyanın yaptıkları asla yapılmayacak. Yaparlarsa derhal müslümanlar onların ü-zerlerine yürüyecek ve işlerini bitirecekler. Böyle hainlerin kötü haber yaymalarına asla müsaade edilmeyecek. Nûr sûresinde de bu konu çok hoş anlatılır. Gözleriyle görmedikleri şeyleri insanlar ulu orta konuşmayacaklar. Allah’ın örttüğünü insanlar da örtecekler. Köşede bucakta birkaç insan günâh işleyince herkes aynı konumdaymış gibi gösterilmeyecek, günâhlara prim verilmeyecek, insanlar günâhlara karşı teşvik edilmeyecek. İşte şu anda bu münâfık haber merkezlerine kulak verilince yeryüzünde sanki bir tek iffetli insanın kalmadığı düşüncesine kapılabiliyor insanlar. Sanki herkes gece-gündüz Allah’ın istemediği bir hayatı yaşıyor zannedersiniz. Zannedersiniz ki dünyada iman kalmamıştır, dünyada iffet kalmamıştır, herkes kâfir olmuştur. Haydi ey insanlar siz ne duruyorsunuz? Siz de bu hayata gelin dercesine, alçaklar insanların kötülüklere düşmesini istiyorlar. Halbuki şu anda iffet ve hayâsıyla hayat süren milyonlarca insan var bu dünyada, bu ülkede, bu şehirde bu köyde. Tertemiz müslüman erkekler vardır, tertemiz müs-lümanlar kadınlar vardır ve hep var olacaktır Allah’ın izniyle. Ama elbette bu yalan haber yayan münâfıklardan ve onların nifak ve fitne saçan haberlerinden, haber organlarından uzak durabilirsek kendimizi onların şerlerinden kurtarabileceğimizi unutmayalım. Ama eğer onların güdümüne girersek, onların ağlarına yakalanırsak, onların gözüyle bakmaya başlarsak kesinlikle bilelim ki, onların büyülemelerinden asla kendimizi kurtaramayacağız demektir Allah korusun. Onlar alabildiğine, güçleri yettiğince kötülüğü yayarlarken, Allah ve Resûlü’nün insanlara sunduğu din de iyiliği yaymaya devam edecektir. Müslümanlar da kötülükleri önleyip geceli gündüzlü bir eğitimle insanları kötülüklerden uzaklaştırmanın kavgasını vereceklerdir, vereceğiz inşallah. İşte böyle Medine’de, peygamber şehrinde ve tüm müslüman şehirlerinde kötülüğün yayılması için sa’y edenler mel’ûndurlar. Kalplerinde hastalık olanlardır, iffet ve hayâ yoksunu olanlardır, münâfıklardır. Bunlar Allah’ın lânetine uğramış kimselerdir. Böyleleri nerede bulunurlarsa yakalanacaklar ve işleri bitirilecektir. İşte Rabbimizin Peygamberine emri budur. Öldürülecekler onlar. Ey Peygamberim bak, eğer onlar kötülüklerini sürdürmeye devam ederlerse, sana ve müslümanların iffet ve hayâlarına kastederlerse, yakalanıp öldürülünceye kadar onlar takip edilecektir buyuruyor Rabbimiz. İşte bu Allah’ın daha önceki toplumlarda da uyguladığı değişmeyen bir yasasıdır. Allah’ın sünnetinde değişiklik bulamazsın. Allah Medine’de kötülüğün konuşulmamasını, kötülük yapanlar varsa bile bunların kapatılmasını, bitirilmesini istiyor.
60,62. “İkiyüzlüler, kalplerinde fesat bulunanlar, şehirde bozguncu haber yayanlar, eğer bundan vazgeçmezlerse, andolsun ki, seni onlarla mücâdeleye dâvet ederiz; sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar. Lânetlenmiş olarak, nerede bulunurlarsa yakalanır ve hem de öldürülürler. Allah’ın geçmişlere uyguladığı yasası budur ve Allah’ın yasasında bir değişme bulamazsın.” Eğer şu iki yüzlüler, eğer şu münâfıklar, eğer şu kalplerinde hastalık bulunanlar şu yapmakta oldukları bozgunculuktan, fesatlardan, şehirde kışkırtıcılık yapmaktan vazgeçmeyecek olurlarsa, yalan haber yayma eylemlerini sürdürecek olurlarsa andolsun ki Biz gerçekten seni onların üzerine süreceğiz, seni onların üzerine hücum ettireceğiz, sana güç vereceğiz de sonra orada seninle az bir süre komşu olabilirler. Çok yakın bir zaman içinde sen onların işlerini bitirir, defterlerini dürer, oradan sürer çıkarırsın. Senin o kutlu şehrinde, aydınlık şehrinde onlar bir daha hayat sürme imkânı bulamazlar. Rabbimiz Medine’de müslümanların Allah ve Resûlü egemenliğinde yaşadıkları güzel bir ortamda yaşayan müslümanların arasında huzuru, düzeni bozmak, fitne çıkarmak, kötülüklerin yayılmasına çalışanları uyarıyor Rabbimiz. Yapmayın böyle. Bozmayın müslüman-ların huzurunu, yaymayın kötülükleri, diyor. Eğer bu yaptıklarınıza bir son vermezseniz, Ben peygamberimi ve beraberindeki müslümanları sizin üstünüze süreceğim ve işinizi bitireceğim buyuruyor. Rabbimiz istiyor ki müslümanların yaşadıkları şehirlerde kötülükler yaygınlaştırılmasın. İnsanlar temiz ve güzel ahlâklı olacaklar. Çok nadir bir vakâ, bireysel bir suç hemen müslüman-ların gözlerinin önüne serilmeyecek. Şu anda münâfık medyanın yaptıkları asla yapılmayacak. Yaparlarsa derhal müslümanlar onların ü-zerlerine yürüyecek ve işlerini bitirecekler. Böyle hainlerin kötü haber yaymalarına asla müsaade edilmeyecek. Nûr sûresinde de bu konu çok hoş anlatılır. Gözleriyle görmedikleri şeyleri insanlar ulu orta konuşmayacaklar. Allah’ın örttüğünü insanlar da örtecekler. Köşede bucakta birkaç insan günâh işleyince herkes aynı konumdaymış gibi gösterilmeyecek, günâhlara prim verilmeyecek, insanlar günâhlara karşı teşvik edilmeyecek. İşte şu anda bu münâfık haber merkezlerine kulak verilince yeryüzünde sanki bir tek iffetli insanın kalmadığı düşüncesine kapılabiliyor insanlar. Sanki herkes gece-gündüz Allah’ın istemediği bir hayatı yaşıyor zannedersiniz. Zannedersiniz ki dünyada iman kalmamıştır, dünyada iffet kalmamıştır, herkes kâfir olmuştur. Haydi ey insanlar siz ne duruyorsunuz? Siz de bu hayata gelin dercesine, alçaklar insanların kötülüklere düşmesini istiyorlar. Halbuki şu anda iffet ve hayâsıyla hayat süren milyonlarca insan var bu dünyada, bu ülkede, bu şehirde bu köyde. Tertemiz müslüman erkekler vardır, tertemiz müs-lümanlar kadınlar vardır ve hep var olacaktır Allah’ın izniyle. Ama elbette bu yalan haber yayan münâfıklardan ve onların nifak ve fitne saçan haberlerinden, haber organlarından uzak durabilirsek kendimizi onların şerlerinden kurtarabileceğimizi unutmayalım. Ama eğer onların güdümüne girersek, onların ağlarına yakalanırsak, onların gözüyle bakmaya başlarsak kesinlikle bilelim ki, onların büyülemelerinden asla kendimizi kurtaramayacağız demektir Allah korusun. Onlar alabildiğine, güçleri yettiğince kötülüğü yayarlarken, Allah ve Resûlü’nün insanlara sunduğu din de iyiliği yaymaya devam edecektir. Müslümanlar da kötülükleri önleyip geceli gündüzlü bir eğitimle insanları kötülüklerden uzaklaştırmanın kavgasını vereceklerdir, vereceğiz inşallah. İşte böyle Medine’de, peygamber şehrinde ve tüm müslüman şehirlerinde kötülüğün yayılması için sa’y edenler mel’ûndurlar. Kalplerinde hastalık olanlardır, iffet ve hayâ yoksunu olanlardır, münâfıklardır. Bunlar Allah’ın lânetine uğramış kimselerdir. Böyleleri nerede bulunurlarsa yakalanacaklar ve işleri bitirilecektir. İşte Rabbimizin Peygamberine emri budur. Öldürülecekler onlar. Ey Peygamberim bak, eğer onlar kötülüklerini sürdürmeye devam ederlerse, sana ve müslümanların iffet ve hayâlarına kastederlerse, yakalanıp öldürülünceye kadar onlar takip edilecektir buyuruyor Rabbimiz. İşte bu Allah’ın daha önceki toplumlarda da uyguladığı değişmeyen bir yasasıdır. Allah’ın sünnetinde değişiklik bulamazsın. Allah Medine’de kötülüğün konuşulmamasını, kötülük yapanlar varsa bile bunların kapatılmasını, bitirilmesini istiyor.
60,62. “İkiyüzlüler, kalplerinde fesat bulunanlar, şehirde bozguncu haber yayanlar, eğer bundan vazgeçmezlerse, andolsun ki, seni onlarla mücâdeleye dâvet ederiz; sonra çevrende az bir zamandan fazla kalamazlar. Lânetlenmiş olarak, nerede bulunurlarsa yakalanır ve hem de öldürülürler. Allah’ın geçmişlere uyguladığı yasası budur ve Allah’ın yasasında bir değişme bulamazsın.” Eğer şu iki yüzlüler, eğer şu münâfıklar, eğer şu kalplerinde hastalık bulunanlar şu yapmakta oldukları bozgunculuktan, fesatlardan, şehirde kışkırtıcılık yapmaktan vazgeçmeyecek olurlarsa, yalan haber yayma eylemlerini sürdürecek olurlarsa andolsun ki Biz gerçekten seni onların üzerine süreceğiz, seni onların üzerine hücum ettireceğiz, sana güç vereceğiz de sonra orada seninle az bir süre komşu olabilirler. Çok yakın bir zaman içinde sen onların işlerini bitirir, defterlerini dürer, oradan sürer çıkarırsın. Senin o kutlu şehrinde, aydınlık şehrinde onlar bir daha hayat sürme imkânı bulamazlar. Rabbimiz Medine’de müslümanların Allah ve Resûlü egemenliğinde yaşadıkları güzel bir ortamda yaşayan müslümanların arasında huzuru, düzeni bozmak, fitne çıkarmak, kötülüklerin yayılmasına çalışanları uyarıyor Rabbimiz. Yapmayın böyle. Bozmayın müslüman-ların huzurunu, yaymayın kötülükleri, diyor. Eğer bu yaptıklarınıza bir son vermezseniz, Ben peygamberimi ve beraberindeki müslümanları sizin üstünüze süreceğim ve işinizi bitireceğim buyuruyor. Rabbimiz istiyor ki müslümanların yaşadıkları şehirlerde kötülükler yaygınlaştırılmasın. İnsanlar temiz ve güzel ahlâklı olacaklar. Çok nadir bir vakâ, bireysel bir suç hemen müslüman-ların gözlerinin önüne serilmeyecek. Şu anda münâfık medyanın yaptıkları asla yapılmayacak. Yaparlarsa derhal müslümanlar onların ü-zerlerine yürüyecek ve işlerini bitirecekler. Böyle hainlerin kötü haber yaymalarına asla müsaade edilmeyecek. Nûr sûresinde de bu konu çok hoş anlatılır. Gözleriyle görmedikleri şeyleri insanlar ulu orta konuşmayacaklar. Allah’ın örttüğünü insanlar da örtecekler. Köşede bucakta birkaç insan günâh işleyince herkes aynı konumdaymış gibi gösterilmeyecek, günâhlara prim verilmeyecek, insanlar günâhlara karşı teşvik edilmeyecek. İşte şu anda bu münâfık haber merkezlerine kulak verilince yeryüzünde sanki bir tek iffetli insanın kalmadığı düşüncesine kapılabiliyor insanlar. Sanki herkes gece-gündüz Allah’ın istemediği bir hayatı yaşıyor zannedersiniz. Zannedersiniz ki dünyada iman kalmamıştır, dünyada iffet kalmamıştır, herkes kâfir olmuştur. Haydi ey insanlar siz ne duruyorsunuz? Siz de bu hayata gelin dercesine, alçaklar insanların kötülüklere düşmesini istiyorlar. Halbuki şu anda iffet ve hayâsıyla hayat süren milyonlarca insan var bu dünyada, bu ülkede, bu şehirde bu köyde. Tertemiz müslüman erkekler vardır, tertemiz müs-lümanlar kadınlar vardır ve hep var olacaktır Allah’ın izniyle. Ama elbette bu yalan haber yayan münâfıklardan ve onların nifak ve fitne saçan haberlerinden, haber organlarından uzak durabilirsek kendimizi onların şerlerinden kurtarabileceğimizi unutmayalım. Ama eğer onların güdümüne girersek, onların ağlarına yakalanırsak, onların gözüyle bakmaya başlarsak kesinlikle bilelim ki, onların büyülemelerinden asla kendimizi kurtaramayacağız demektir Allah korusun. Onlar alabildiğine, güçleri yettiğince kötülüğü yayarlarken, Allah ve Resûlü’nün insanlara sunduğu din de iyiliği yaymaya devam edecektir. Müslümanlar da kötülükleri önleyip geceli gündüzlü bir eğitimle insanları kötülüklerden uzaklaştırmanın kavgasını vereceklerdir, vereceğiz inşallah. İşte böyle Medine’de, peygamber şehrinde ve tüm müslüman şehirlerinde kötülüğün yayılması için sa’y edenler mel’ûndurlar. Kalplerinde hastalık olanlardır, iffet ve hayâ yoksunu olanlardır, münâfıklardır. Bunlar Allah’ın lânetine uğramış kimselerdir. Böyleleri nerede bulunurlarsa yakalanacaklar ve işleri bitirilecektir. İşte Rabbimizin Peygamberine emri budur. Öldürülecekler onlar. Ey Peygamberim bak, eğer onlar kötülüklerini sürdürmeye devam ederlerse, sana ve müslümanların iffet ve hayâlarına kastederlerse, yakalanıp öldürülünceye kadar onlar takip edilecektir buyuruyor Rabbimiz. İşte bu Allah’ın daha önceki toplumlarda da uyguladığı değişmeyen bir yasasıdır. Allah’ın sünnetinde değişiklik bulamazsın. Allah Medine’de kötülüğün konuşulmamasını, kötülük yapanlar varsa bile bunların kapatılmasını, bitirilmesini istiyor.
63. “Ey Muhammed! İnsanlar senden kıyâmetin zamanını soruyorlar; de ki: “Onun bilgisi ancak Allah katındadır; ne bilirsin belki de zamanı yakındır.” Ey Peygamberim, insanlar sana kıyâmetten sorarlar. Sana saati soruyorlar. Sen de ki onlara, onun ilmi, onun bilgisi ancak Allah katındadır. Sen ne bilirsin? Sana ne bildirdi ki belki onun gelmesi çok yakındır. Belki de hemen geliverecek, sen bilir misin? Gerçekten Allah’ın Resûlü de dahil hiç kimse onun zamanını bilmiyor, bilemez; bilmesi mümkün değildir. Hattâ kıyâmetin kopuşunu ilân edecek olan İsrâfil’in (a.s) da kıyâmetin zamanından haberi yoktur. Allah’tan başka kimse bilmese de onun yakın geleceği kesindir.
64,66. “Allah şüphesiz, inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün: “Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik!” derler.” Muhakkak ki Allah kâfirlere, kıyâmeti, hesabı, kitabı örterek, örtbas ederek bir hayat yaşayanlara lânet etmiştir. Ne zamanmış bu kıyâmet? Sen onu bizim külahımıza anlat ey peygamber diyerek Rasûlullah’ı sıkıştırmaya çalışanlara Allah lânet etmiştir. Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan tüm kâfirlere Rabbimiz çılgın, alevli, da-yanılmaz bir Sair azabı, ateş azabı hazırlamıştır. Onlar orada çıkmamacasına ebediyen kalacaklar ve orada onlar ne dost, ne velî, ne de yardımcı bulabileceklerdir. Onlar yüzüstü cehenneme atılırlar, tepe-taklak atılırlar. İşte o ortamda derler ki, “bize yazıklar olsun, keşke bizler Allah ve Resûlü’ne itaat etseydik. Keşke kendi hevâ ve heveslerimizi din kabul ederek bir hayat yaşamasaydık. Keşke kendi tanrılığımız is-tikâmetinde değil de, Allah ve Resûlü’nün gösterdiği şekilde bir dünya yaşasaydık. Keşke Rabbimizin kitabını ve elçisinin sünnetini diskalifiye etmeseydik!” Yüzleri kömür olmuş, akılları başlarına gelmiş böyle diyorlar. Geçmiş olsun, bunu bugün diyeceklerdi, bugün anlayacaklar ve ona göre bir hayat yaşayacaklardı. Öyle değil mi? Bugün geriye dönme imkânımız var, bugün müslümanca bir hayat yaşama imkânımız, bugün Allah ve Resûlü’ne itaat imkânımız vardır. Ama bugün Allah’ın bu âyetleriyle beraber olup aklımızı başımıza almazsak, yarın bunu diyenlerden olacağız Allah korusun.
64,66. “Allah şüphesiz, inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün: “Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik!” derler.” Muhakkak ki Allah kâfirlere, kıyâmeti, hesabı, kitabı örterek, örtbas ederek bir hayat yaşayanlara lânet etmiştir. Ne zamanmış bu kıyâmet? Sen onu bizim külahımıza anlat ey peygamber diyerek Rasûlullah’ı sıkıştırmaya çalışanlara Allah lânet etmiştir. Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan tüm kâfirlere Rabbimiz çılgın, alevli, da-yanılmaz bir Sair azabı, ateş azabı hazırlamıştır. Onlar orada çıkmamacasına ebediyen kalacaklar ve orada onlar ne dost, ne velî, ne de yardımcı bulabileceklerdir. Onlar yüzüstü cehenneme atılırlar, tepe-taklak atılırlar. İşte o ortamda derler ki, “bize yazıklar olsun, keşke bizler Allah ve Resûlü’ne itaat etseydik. Keşke kendi hevâ ve heveslerimizi din kabul ederek bir hayat yaşamasaydık. Keşke kendi tanrılığımız is-tikâmetinde değil de, Allah ve Resûlü’nün gösterdiği şekilde bir dünya yaşasaydık. Keşke Rabbimizin kitabını ve elçisinin sünnetini diskalifiye etmeseydik!” Yüzleri kömür olmuş, akılları başlarına gelmiş böyle diyorlar. Geçmiş olsun, bunu bugün diyeceklerdi, bugün anlayacaklar ve ona göre bir hayat yaşayacaklardı. Öyle değil mi? Bugün geriye dönme imkânımız var, bugün müslümanca bir hayat yaşama imkânımız, bugün Allah ve Resûlü’ne itaat imkânımız vardır. Ama bugün Allah’ın bu âyetleriyle beraber olup aklımızı başımıza almazsak, yarın bunu diyenlerden olacağız Allah korusun.
64,66. “Allah şüphesiz, inkârcılara lânet etmiş ve onlara içinde sonsuz olarak temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün: “Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke peygambere itaat etseydik!” derler.” Muhakkak ki Allah kâfirlere, kıyâmeti, hesabı, kitabı örterek, örtbas ederek bir hayat yaşayanlara lânet etmiştir. Ne zamanmış bu kıyâmet? Sen onu bizim külahımıza anlat ey peygamber diyerek Rasûlullah’ı sıkıştırmaya çalışanlara Allah lânet etmiştir. Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan tüm kâfirlere Rabbimiz çılgın, alevli, da-yanılmaz bir Sair azabı, ateş azabı hazırlamıştır. Onlar orada çıkmamacasına ebediyen kalacaklar ve orada onlar ne dost, ne velî, ne de yardımcı bulabileceklerdir. Onlar yüzüstü cehenneme atılırlar, tepe-taklak atılırlar. İşte o ortamda derler ki, “bize yazıklar olsun, keşke bizler Allah ve Resûlü’ne itaat etseydik. Keşke kendi hevâ ve heveslerimizi din kabul ederek bir hayat yaşamasaydık. Keşke kendi tanrılığımız is-tikâmetinde değil de, Allah ve Resûlü’nün gösterdiği şekilde bir dünya yaşasaydık. Keşke Rabbimizin kitabını ve elçisinin sünnetini diskalifiye etmeseydik!” Yüzleri kömür olmuş, akılları başlarına gelmiş böyle diyorlar. Geçmiş olsun, bunu bugün diyeceklerdi, bugün anlayacaklar ve ona göre bir hayat yaşayacaklardı. Öyle değil mi? Bugün geriye dönme imkânımız var, bugün müslümanca bir hayat yaşama imkânımız, bugün Allah ve Resûlü’ne itaat imkânımız vardır. Ama bugün Allah’ın bu âyetleriyle beraber olup aklımızı başımıza almazsak, yarın bunu diyenlerden olacağız Allah korusun.
67,68. “Ve yine derler ki, ey Rabbimiz, doğrusu biz sâdât ve küberamıza itaat ettik te onlar bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânetle, lânetle.” Yine diyecekler ki, Rabbimiz, biz Seni bırakmış da efendilerimize, büyüklerimize, siyasîlerimize itaat etmiştik. Biz örnek olarak Re-sûl’ünü bırakmıştık ta kendimize başka örnekler arayışı içine girmiştik. Büyük bildiğimiz, önder bildiğimiz, lider tanıdığımızı bulmuş, bizi Seninle çatışmaya sevk eden, bizi Sana kulluktan koparıp kendilerine kulluğa çağıran, bizi Senin yasalarına uymaktan uzaklaştırıp kendi yasalarına itaate zorlayan kimselere itaat etmiştik. Aksi takdirde insanları Allah’ın yoluna çağıran, Allah ve Resûlü’ne itaate çağıran kim olursa olsun, bir çocuk bile olsa ona itaatte bir sakınca yoktur. Bizi Allah’ın emirleriyle, Rasûlullah’ın istekleriyle karşı karşıya getiren her müslümanın uyarısına kulak vermek zorundayız. Bizi Allah ve Resûlüyle karşı karşıya getiren kim olursa olsun, ne olursa olsun onlara itaat etmemeliyiz. Böylelerine itaat ettiğimiz zaman cehennemle karşı karşıya kalacağımızın uyarısını alıyoruz bu âyetlerde. Allah ve Resûlü’nü bir tarafa bırakıp ta böylelerine itaat edenlerin serzenişlerini duyuyor ve şahit oluyoruz. Bakın iki şey söylüyorlar: Birincisi, “keşke Allah ve Resûlüne itaat etseydik. Keşke Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine tâbi olsaydık.” İkinci serzenişleri de, “keşke sadat ve kübaralarımıza itaat etmeseydik. Keşke efendilerimize, seyyidlerimize, liderlerimize, büyüklerimize, hahamlarımıza, papazlarımıza itaat etmeseydik. Biz onlara itaat ettik, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Biz ya Rabbi, Senin ve Resulünün istediği şekilde bir hayat yaşamak istedik, ama onlar bizi Sana ve Resûlü’ne alternatif bir yola götürdüler. Ey Rabbimiz, onlara, o bizi azdıranlara, saptıranlara azaptan iki kat ver ve onlara büyük bir lânetle lânet et ya Rabbi!” diyorlar. Öyleyse gelin akıllarımızı başlarımıza alalım da ne biz başkalarına lânet okuma durumunda olalım, ne de birilerinin lânet okuyacağı bir duruma düşelim. Gelin bugünden aklımızı başımıza alalım da, Allah ve Resûlü’ne itaat edelim. Allah ve Resûlü’nden başkalarına itaat edip te cehennemle karşı karşıya kalanlardan olmayalım. Biz in-sanları Allah ve Resûlü’nün yolundan saptıranlardan olmayalım ki bi-ze bunlar denmesin, insanlar yarın bize lânet etmesinler. Ya da başkaları bizi saptırmasınlar, sapanların, sapıkların peşinden gitmeyelim ki, biz onlara lânet okuyacak bir duruma düşmeyelim inşallah. Akıllı olan insan “keşke, keşke” demez, diyeceğini bugünden der, bugünden Allah ve Resûlü’ne itaat eder ve yarın lânet okuyacağı insanların peşine bugünden düşmez.
67,68. “Ve yine derler ki, ey Rabbimiz, doğrusu biz sâdât ve küberamıza itaat ettik te onlar bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânetle, lânetle.” Yine diyecekler ki, Rabbimiz, biz Seni bırakmış da efendilerimize, büyüklerimize, siyasîlerimize itaat etmiştik. Biz örnek olarak Re-sûl’ünü bırakmıştık ta kendimize başka örnekler arayışı içine girmiştik. Büyük bildiğimiz, önder bildiğimiz, lider tanıdığımızı bulmuş, bizi Seninle çatışmaya sevk eden, bizi Sana kulluktan koparıp kendilerine kulluğa çağıran, bizi Senin yasalarına uymaktan uzaklaştırıp kendi yasalarına itaate zorlayan kimselere itaat etmiştik. Aksi takdirde insanları Allah’ın yoluna çağıran, Allah ve Resûlü’ne itaate çağıran kim olursa olsun, bir çocuk bile olsa ona itaatte bir sakınca yoktur. Bizi Allah’ın emirleriyle, Rasûlullah’ın istekleriyle karşı karşıya getiren her müslümanın uyarısına kulak vermek zorundayız. Bizi Allah ve Resûlüyle karşı karşıya getiren kim olursa olsun, ne olursa olsun onlara itaat etmemeliyiz. Böylelerine itaat ettiğimiz zaman cehennemle karşı karşıya kalacağımızın uyarısını alıyoruz bu âyetlerde. Allah ve Resûlü’nü bir tarafa bırakıp ta böylelerine itaat edenlerin serzenişlerini duyuyor ve şahit oluyoruz. Bakın iki şey söylüyorlar: Birincisi, “keşke Allah ve Resûlüne itaat etseydik. Keşke Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün sünnetine tâbi olsaydık.” İkinci serzenişleri de, “keşke sadat ve kübaralarımıza itaat etmeseydik. Keşke efendilerimize, seyyidlerimize, liderlerimize, büyüklerimize, hahamlarımıza, papazlarımıza itaat etmeseydik. Biz onlara itaat ettik, onlar da bizi yoldan saptırdılar. Biz ya Rabbi, Senin ve Resulünün istediği şekilde bir hayat yaşamak istedik, ama onlar bizi Sana ve Resûlü’ne alternatif bir yola götürdüler. Ey Rabbimiz, onlara, o bizi azdıranlara, saptıranlara azaptan iki kat ver ve onlara büyük bir lânetle lânet et ya Rabbi!” diyorlar. Öyleyse gelin akıllarımızı başlarımıza alalım da ne biz başkalarına lânet okuma durumunda olalım, ne de birilerinin lânet okuyacağı bir duruma düşelim. Gelin bugünden aklımızı başımıza alalım da, Allah ve Resûlü’ne itaat edelim. Allah ve Resûlü’nden başkalarına itaat edip te cehennemle karşı karşıya kalanlardan olmayalım. Biz in-sanları Allah ve Resûlü’nün yolundan saptıranlardan olmayalım ki bi-ze bunlar denmesin, insanlar yarın bize lânet etmesinler. Ya da başkaları bizi saptırmasınlar, sapanların, sapıkların peşinden gitmeyelim ki, biz onlara lânet okuyacak bir duruma düşmeyelim inşallah. Akıllı olan insan “keşke, keşke” demez, diyeceğini bugünden der, bugünden Allah ve Resûlü’ne itaat eder ve yarın lânet okuyacağı insanların peşine bugünden düşmez.
69,70,71. “Ey İnananlar! Mûsâ’yı incitenler gibi olmayın. Nitekim Allah onu, söylediklerinden beri tutmuştu. O, Allah’ın katında değerli bir kişiydi. Ey İnananlar! Allah’tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlediklerinizi kendinize yararlı kılsın ve günâhlarınızı size bağışlasın. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” Ey iman edenler, sakın sizler Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayınız. Peygamberinize karşı dürüst söz söyleyin. Onlar peygamberleri Mûsâ’ya (a.s) karşı eksiklik nispet ediyorlardı, bir beşer olarak Allah onun tüm bu eksikliklerden uzak olduğunu ortaya koyuverdi. O, Allah yanında gerçekten seçkindi, seçkinlerden ve kurtuluşa erenlerdendi. Öyleyse ey iman edenler, Allah’a karşı takvalı olun, Allah için muttakî olun, hayatınızı Allah için yaşayın. Nasıl giyineceksiniz? Nasıl evleneceksiniz? Nasıl dâvet yapacaksınız, dâvete nasıl gideceksiniz? Orada ne yapacaksınız? Ne kadar kalacaksınız? Analarınızla, diğer kadınlarla nasıl konuşacaksınız? Tüm bu konularda Allah’la yol bulun, Allah’ın istediği gibi davranın. Tüm hayatınızı Allah belirlesin. Allah buyursun siz yapın, Allah yasaklasın siz kaçının! Allah vekildir. Allah sizin adınıza en güzel kararlar alandır. Allah hak bir dosttur. Ondan daha güzel sizin hakkınızda karar verecek yoktur. Onun için doğru söz söyleyin, güzel söz söyleyin. Doğru söz, hak söz O’nun kitabının sözleridir. Öyleyse konuştuğunuz zaman O’nun kitabıyla konuşun. O’nun âyetlerine uygun konuşun. Kendi hevâ ve heveslerinize göre konuşmayın. Allah’ın her an sizi görüp gözettiğini, her an Allah’ın imtihanında olduğunuzu unutmayın. Allah’ı unutmuş, Allah’ın kitabını terk etmiş, Allah’la savaşanlarla karşı karşıya olduğunuzu da unutmayın. Allah’ı diskalifiye etmek isteyen, Allah’a yetki sınırlaması getirmek isteyen bir dünyayla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Bu dünya bizimdir, bu dünyada yetki bizdedir diyen tağutlarla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Gelin tercihimizi güzel yapalım. Gelin tercihimizi Allah ve Resûlünden yana yapalım. Allah karşıtı güçlerin gücü, hükmü bu dünyada bitecektir. Yarın Allah’ın hükmüyle, Allah’ın sorgulamasıyla karşı karşıya geleceğiz. Herkes hesaba çekilecek, ama kimse Allah’ı hesaba çekemeyecektir. Güç ve kudret sahibi O’dur. Sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak sadece O’dur. O’na kulluk edenler, O’nu dinleyenler, O’nun istediği gibi bir hayat yaşayanlar yarın birbirlerini lânetlemeyecekler. Allah’ın dostlarının şikâyet edileceği başka hiçbir mercî de yoktur. Aman ha çabuk bitecek şu dünya sebebiyle Allah ve Resûlü’ne itaatten uzaklaşmayalım. Böylece dünyamızı da âhiretimizi de karartmayalım. Hayatınızı Allah için yaşayın, doğru söz söyleyin, hak söz söyleyin de, Allah’ın ve Resûlü’nün sözcüsü olun da Allah sizin amellerinizi ıslah etsin, Allah sizin amellerinizi başarıya ulaştırsın. Allah sizi kendinizle, amellerinizle barışık hale getirsin. Sizin kusurlarınızı, günâhlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Resûlü’ne itaat ederse, muhakkak ki o büyük bir başarıyla başarmış demektir, kurtuluşa ermiş de mektir. Başarılı olma yolu Allah ve Resûlü’ne itaatten geçmektedir. Eğer Allah ve Resûlü’ne itaat edersek, kesinlikle bilelim ki başaranlardan, kurtulanlardan olacağız. Aksi takdirde kesinlikle kaybedenlerden olacağız Allah korusun.
69,70,71. “Ey İnananlar! Mûsâ’yı incitenler gibi olmayın. Nitekim Allah onu, söylediklerinden beri tutmuştu. O, Allah’ın katında değerli bir kişiydi. Ey İnananlar! Allah’tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlediklerinizi kendinize yararlı kılsın ve günâhlarınızı size bağışlasın. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” Ey iman edenler, sakın sizler Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayınız. Peygamberinize karşı dürüst söz söyleyin. Onlar peygamberleri Mûsâ’ya (a.s) karşı eksiklik nispet ediyorlardı, bir beşer olarak Allah onun tüm bu eksikliklerden uzak olduğunu ortaya koyuverdi. O, Allah yanında gerçekten seçkindi, seçkinlerden ve kurtuluşa erenlerdendi. Öyleyse ey iman edenler, Allah’a karşı takvalı olun, Allah için muttakî olun, hayatınızı Allah için yaşayın. Nasıl giyineceksiniz? Nasıl evleneceksiniz? Nasıl dâvet yapacaksınız, dâvete nasıl gideceksiniz? Orada ne yapacaksınız? Ne kadar kalacaksınız? Analarınızla, diğer kadınlarla nasıl konuşacaksınız? Tüm bu konularda Allah’la yol bulun, Allah’ın istediği gibi davranın. Tüm hayatınızı Allah belirlesin. Allah buyursun siz yapın, Allah yasaklasın siz kaçının! Allah vekildir. Allah sizin adınıza en güzel kararlar alandır. Allah hak bir dosttur. Ondan daha güzel sizin hakkınızda karar verecek yoktur. Onun için doğru söz söyleyin, güzel söz söyleyin. Doğru söz, hak söz O’nun kitabının sözleridir. Öyleyse konuştuğunuz zaman O’nun kitabıyla konuşun. O’nun âyetlerine uygun konuşun. Kendi hevâ ve heveslerinize göre konuşmayın. Allah’ın her an sizi görüp gözettiğini, her an Allah’ın imtihanında olduğunuzu unutmayın. Allah’ı unutmuş, Allah’ın kitabını terk etmiş, Allah’la savaşanlarla karşı karşıya olduğunuzu da unutmayın. Allah’ı diskalifiye etmek isteyen, Allah’a yetki sınırlaması getirmek isteyen bir dünyayla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Bu dünya bizimdir, bu dünyada yetki bizdedir diyen tağutlarla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Gelin tercihimizi güzel yapalım. Gelin tercihimizi Allah ve Resûlünden yana yapalım. Allah karşıtı güçlerin gücü, hükmü bu dünyada bitecektir. Yarın Allah’ın hükmüyle, Allah’ın sorgulamasıyla karşı karşıya geleceğiz. Herkes hesaba çekilecek, ama kimse Allah’ı hesaba çekemeyecektir. Güç ve kudret sahibi O’dur. Sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak sadece O’dur. O’na kulluk edenler, O’nu dinleyenler, O’nun istediği gibi bir hayat yaşayanlar yarın birbirlerini lânetlemeyecekler. Allah’ın dostlarının şikâyet edileceği başka hiçbir mercî de yoktur. Aman ha çabuk bitecek şu dünya sebebiyle Allah ve Resûlü’ne itaatten uzaklaşmayalım. Böylece dünyamızı da âhiretimizi de karartmayalım. Hayatınızı Allah için yaşayın, doğru söz söyleyin, hak söz söyleyin de, Allah’ın ve Resûlü’nün sözcüsü olun da Allah sizin amellerinizi ıslah etsin, Allah sizin amellerinizi başarıya ulaştırsın. Allah sizi kendinizle, amellerinizle barışık hale getirsin. Sizin kusurlarınızı, günâhlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Resûlü’ne itaat ederse, muhakkak ki o büyük bir başarıyla başarmış demektir, kurtuluşa ermiş de mektir. Başarılı olma yolu Allah ve Resûlü’ne itaatten geçmektedir. Eğer Allah ve Resûlü’ne itaat edersek, kesinlikle bilelim ki başaranlardan, kurtulanlardan olacağız. Aksi takdirde kesinlikle kaybedenlerden olacağız Allah korusun.
69,70,71. “Ey İnananlar! Mûsâ’yı incitenler gibi olmayın. Nitekim Allah onu, söylediklerinden beri tutmuştu. O, Allah’ın katında değerli bir kişiydi. Ey İnananlar! Allah’tan sakının, dürüst söz söyleyin de Allah işlediklerinizi kendinize yararlı kılsın ve günâhlarınızı size bağışlasın. Kim Allah’a ve Peygamberine itaat ederse, şüphesiz büyük bir kurtuluşa ermiş olur.” Ey iman edenler, sakın sizler Mûsâ’ya eziyet edenler gibi olmayınız. Peygamberinize karşı dürüst söz söyleyin. Onlar peygamberleri Mûsâ’ya (a.s) karşı eksiklik nispet ediyorlardı, bir beşer olarak Allah onun tüm bu eksikliklerden uzak olduğunu ortaya koyuverdi. O, Allah yanında gerçekten seçkindi, seçkinlerden ve kurtuluşa erenlerdendi. Öyleyse ey iman edenler, Allah’a karşı takvalı olun, Allah için muttakî olun, hayatınızı Allah için yaşayın. Nasıl giyineceksiniz? Nasıl evleneceksiniz? Nasıl dâvet yapacaksınız, dâvete nasıl gideceksiniz? Orada ne yapacaksınız? Ne kadar kalacaksınız? Analarınızla, diğer kadınlarla nasıl konuşacaksınız? Tüm bu konularda Allah’la yol bulun, Allah’ın istediği gibi davranın. Tüm hayatınızı Allah belirlesin. Allah buyursun siz yapın, Allah yasaklasın siz kaçının! Allah vekildir. Allah sizin adınıza en güzel kararlar alandır. Allah hak bir dosttur. Ondan daha güzel sizin hakkınızda karar verecek yoktur. Onun için doğru söz söyleyin, güzel söz söyleyin. Doğru söz, hak söz O’nun kitabının sözleridir. Öyleyse konuştuğunuz zaman O’nun kitabıyla konuşun. O’nun âyetlerine uygun konuşun. Kendi hevâ ve heveslerinize göre konuşmayın. Allah’ın her an sizi görüp gözettiğini, her an Allah’ın imtihanında olduğunuzu unutmayın. Allah’ı unutmuş, Allah’ın kitabını terk etmiş, Allah’la savaşanlarla karşı karşıya olduğunuzu da unutmayın. Allah’ı diskalifiye etmek isteyen, Allah’a yetki sınırlaması getirmek isteyen bir dünyayla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Bu dünya bizimdir, bu dünyada yetki bizdedir diyen tağutlarla karşı karşıya olduğunuzu unutmayın. Gelin tercihimizi güzel yapalım. Gelin tercihimizi Allah ve Resûlünden yana yapalım. Allah karşıtı güçlerin gücü, hükmü bu dünyada bitecektir. Yarın Allah’ın hükmüyle, Allah’ın sorgulamasıyla karşı karşıya geleceğiz. Herkes hesaba çekilecek, ama kimse Allah’ı hesaba çekemeyecektir. Güç ve kudret sahibi O’dur. Sözü dinlenecek, yasaları uygulanacak sadece O’dur. O’na kulluk edenler, O’nu dinleyenler, O’nun istediği gibi bir hayat yaşayanlar yarın birbirlerini lânetlemeyecekler. Allah’ın dostlarının şikâyet edileceği başka hiçbir mercî de yoktur. Aman ha çabuk bitecek şu dünya sebebiyle Allah ve Resûlü’ne itaatten uzaklaşmayalım. Böylece dünyamızı da âhiretimizi de karartmayalım. Hayatınızı Allah için yaşayın, doğru söz söyleyin, hak söz söyleyin de, Allah’ın ve Resûlü’nün sözcüsü olun da Allah sizin amellerinizi ıslah etsin, Allah sizin amellerinizi başarıya ulaştırsın. Allah sizi kendinizle, amellerinizle barışık hale getirsin. Sizin kusurlarınızı, günâhlarınızı bağışlasın. Kim Allah ve Resûlü’ne itaat ederse, muhakkak ki o büyük bir başarıyla başarmış demektir, kurtuluşa ermiş de mektir. Başarılı olma yolu Allah ve Resûlü’ne itaatten geçmektedir. Eğer Allah ve Resûlü’ne itaat edersek, kesinlikle bilelim ki başaranlardan, kurtulanlardan olacağız. Aksi takdirde kesinlikle kaybedenlerden olacağız Allah korusun.
72. “Doğrusu Biz, sorumluluğu göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklenmiştir.” Muhakkak ki biz emâneti göklere, yere, dağlara sunduk, ar-zettik, teklif ettik. Onlar, o gökler, yerler, dağlar onu yüklenmekten, onu kabulden yüz çevirdiler. Ondan tedirgin oldular. Ondan korkup titrediler. Nasıl olur da biz bu ağır yükü, bu zor yükü yüklenebiliriz, nasıl olur da biz bu yükün altından kalkabiliriz, dediler. Ama insanoğlu onu yükleniverdi. Ey insanoğlu dikkat et! Ey insan cinsi iyi anlayın! Bakın göklerin, yerin ve dağların yüklenemediği, korkup kaçındığı bir yükü, bir sorumluluğu sen yüklenmişsin. Sen almışsın, sen kabullenmişsin. Peki insan oğlunun sırtına aldığı bu yük, bu sorumluluk nedir? Bu emânet iradedir, sorumluluktur, özgür bir şekilde hakla bâtıl arasından, imanla küfür arasından, kullukla, itaatle isyan arasından birini seçmektir. Müslüman ya da kâfirlikten birini tercih etmektir. Allah’a itaat ya da isyandan birini seçmektir. Zaten bu dünyanın, dünyadaki bu hayatın temeli de bunun üzerine bina edilmiştir. Eğer bizler de bunu kabul etmemiş olsaydık, bizler de tıpkı şu kabul etmekten çekinen varlıklar gibi iradesiz olurduk, sorumluluğumuz olmazdı, yükümüz olmazdı. Allah bizi niçin yaratmışsa, bize nasıl bir görev yüklemişse sadece onu bilir, sadece onu yapardık ve ondan başkasını tercih yetkimiz olmazdı. Secde halinde olurduk hep Rab-bimize. Ama şimdi öyle bir sorumluluk almışız ki, bu ya bizi göklerin, yerlerin, dağların, taşların ulaşamayacağı cennetlere götürecek, ya da bizi meleklerin bile bize secde etmelerine kadar götürecek. Tüm bu varlıkların bizi efendi bilip bize teslim olmasına kadar götürecek, ya da bu emânet bizi hayvanlardan, dağlardan, taşlardan daha aşağı mahlûklar yaparak cehennemin dibine kadar götürecektir. Unutmayalım ki bu durumu kendimiz seçtik, kabullendik. Herkese arz edilen bu yükü, bu sorumluluğu sadece insan kabul etmiş. Tabiî Allah bizi bunu kabul edecek şekilde yarattı, büyük irade O’dur ve biz de işte bu büyük iradenin doğrultusunda bu sorumluluğu yüklenmeyi kabul ettik. Evet ya Rabbi, bu yükü biz kabul ettik, İslâm yükünü, kulluk yükünü, risâlet yükünü, yeryüzünde senin halîfen olma yükünü ver bize, dedik. Eğer biz kendi irademizle kabullendiğimiz bu emânete riâyet edersek, irademizi, seçimimizi kulluktan yana, itaatten yana, İslâm-dan yana kullanır, Allah ve Resûlü’nün istediği bir hayatı, kendi irademizle aldığımız bu yükün bilincinde bir hayat yaşarsak, kesinlikle kazananlardan olacağız, dünyanın en şerefli, en akıllı konumunda olacağız ve sonuç dünyada güzel bir hayat, âhirette de cennet olacaktır. Ama Allah’ın göklere, yerlere, dağlara teklif ettiği bu emâneti yüklenmekle birlikte, bu sorumluluğun altına girmekle birlikte hain olur, emânete hıyanette bulunur, Allah’a isyanı tercih eder, Allah’ın verdiği bu iradelerimizle Allah’a savaş açar, yeryüzündeki hiçbir insana bile kafa tutmaya gücümüz yetmezken Allah’a kafa tutmaya kalkışırsak, o zaman da zalim, cahil oluruz ve kendi belâmızı kendimiz buluruz Allah korusun. (Burada irade ve emanetle ilgili dinleyicilerden bir soru soruldu) Arkadaşımızın sorduğu soruyla alâkalı şunları söyleyelim inşallah: Emanet; tekâlüf-i ilâhiyedir. Farz, vacip, sünnet, haram, mekruh gibi C. Hakkın dininin evamiri ve nevahisidir. Emanet; kulun mükellef olabilme özelliğidir. Emanet; esas itibariyle irade demektir, seçim gücü demektir. Çünkü irade kişinin sorumlu tutulmasının temel kaynağıdır. Yâni irade olmasa kişiyi yaptıklarından ve yapmadıklarından ötürü cezalandırmak veya mükâfatlandırmak abes olacaktır. Çünkü irade olmasaydı zaten yapmak zorunda olacaktı o yaptıklarını. Melek öyledir. Aslında insanın fiillerini yaratan, her şeyi yaratan Allah’tır, ama biz Allah’ın bizim adımıza neleri yaratmasını istememiz sebebiyle sorumluyuz. Meselâ namaz kılan bir mü’minin namaz kılma eylemini, gücünü yaratan da, içki içen birinin içki içme gücünü, eylemini yaratan da Allah’tır. Yâni günâhı da, sevabı da yaratan, bunları işleyen kişilere güç ve imkân veren Allah’tır. Lâkin insan kendisiyle alâkalı neyin yaratılmasını istemişse, iradesini ne tarafa kullanmışsa elbette onun karşılığını görecektir. Ondan sorumludur. Ama yine bilelim ki, bizim adımıza yaratılan her şey bizim ira-demizle olmamaktadır. Meselâ bizler iradelerimizle çocuğumuz olsun istiyoruz, çok malımız olsun istiyoruz, ama bazen bunlar verilmeyebiliyor. Ama eğer bu isteklerimiz hayırlı şeylerse elbette bu isteklerimizin sevabını göreceğiz. Meselâ irademizle aman çocuğumuz olmasın diye her türlü İslâm dışı tedbire baş vurup dururken, sonunda istemediğimiz halde çocuğumuz olmuşsa, istemediğimiz için onun sevabından mahrum kalacağız. Veya meselâ bir müslüman içki içmek iste-miyor. İradesini bu yönde kullanıyor. Ama buna rağmen birileri onun şakağına tabancayı dayayarak ölüm tehdidiyle zorla içirmişse, elbette o müslüman zoraki icra ettiği bu eyleminin karşılığını içki içmemiş olarak görecektir. Sorunun ikinci bölümü, emanetin kaldırılacağına dair hadisti değil mi? Benim bildiğim bu hadisi bize nakleden sahabe Huzeyfe efendimizdir. Resûlullah aleyhisselâmın mümtaz ashabından birisidir. Allah’ın Resûlü bu zata bazı sırları söylüyordu. Bu zat der ki; ben peygamberimize hep fiten konularından sorardım. İşte o hadislerinden birisi olarak Resûlullah efendimiz bana; “bir gün gelecek yeryüzünden emanet kaldırılacak” buyurdu der. Bunu nasıl anlayacağız? Sanki bir adam uyur ve onun kalbinden emanet duygusu kaldırılır. Sonra onu görürsün ve zannedersin ki onda emanet duygusu vardır. Halbuki zerre kadar bir emanet duygusu kalmamıştır onda. Ancak emanetten bir iz kalmıştır. Bundan sonra insanlar o hale gelmişlerdir ki; alış veriş ederler, fakat hiç birisinin emaneti eda etme niyeti yoktur. Öyle ki falan kabilede, filan şehirde emin birisi varmış denecek ve parmakla gösterilecek kadar az kalacak. İşte şu anda bakıyoruz, adam babasına bile kazık atıyor. Herhangi bir kimse hakkında; o adam ne kadar iyidir denir, halbuki kalbinde emanet duygusunun büyüklüğü şöyle dursun, varlığından bile söz edilemez. Dün; yahu filan şehrin valisi ne kadar iyi, benim hakkımı falanlardan alıverdi denirken, bakıyoruz bugün valisi hırsız, polisi hırsız, bekçisi hırsız. Hakkını alıvermek şöyle dursun, imkân bulsa kendisi yiyecek durumda. Öyle değil mi? Alış veriş müslümanla yapılır. Ama şu anda ciğeri beş para etmeyen yahudileri tercih ediyor insanlar. Bunun sebebi Müslümanlarda emanet duygusunun pörsümesi değil de nedir? Acaba Rabbimiz niye böyle yaptı? Niye bize özgürlük verdi? Niye bize diğer varlıklardan farklı olarak seçim hakkı tanıdı? Niye bu emâneti bize yükledi? Niye bu emânete biz talip olduk? Şunun için:
73. “Bunun sonucu olarak, Allah, ikiyüzlü erkek ve kadınlara, Allah’a ortak koşan erkek ve kadınlara azap verecektir. Allah inanan erkek ve kadınların tevbelerini kabul buyuracaktır. Allah bağışlar ve merhamet eder.” Münâfık erkekler ve kadınlar, iki yüzlü erkek ve kadınlar Allah tarafından azap görsünler diye. Müşrik erkekler ve müşrike kadınlar da bu cezayı görürlerken kimseyi suçlamasınlar, suçu kimseye atmasınlar diye. Mü’min erkek ve kadınların da tevbelerini, dönüşlerini, kulluklarını Allah kabul etsin diye işte Allah bu emâneti bize yüklemiştir, ya da kendi özgür iradelerimizle biz bu emâneti yüklenmişizdir. İşte hayat bu emânetin yükü üzerindedir. Bu emânetin yükü bizim belimizi çökertecektir. Eğer Rabbimiz yüklendiğimiz bu emânet yükünü bizim için kolaylaştırmazsa işimiz zordur. Ama Rabbimiz bize yardım eder de bu emânete riâyet ederek bir hayat yaşamaya muvaffak kılarsa o zaman bilelim ki melekler bizim önümüzde eğilecekler, meleklerden, dağlardan, taşlardan, göklerden, yerlerden üstün olacağız. Onların tamamı bizim emrimize verilmiş olacaktır. Aksini yaparsak da aşağıların aşağısına, esfel-i sâfilîne, hayvanlardan daha aşağılara inmiş olacağız. Bu yükü bize yüklerken Rabbimiz Gafûr ve Rahîmdir. Bize rahmetiyle, merhametiyle, mağfiretiyle muamele etmektedir. İşte böyle bir Allah’a ancak hamd edilir, böyle bir Allah ancak yüceltilir ve kendisine kulluk edilir. Büyük O’dur, Allahu ekber! Noksan sıfatlardan münezzeh O’dur, sübhanallah. Hamd O’nadır, velhamdü lillahi Rab-bi’l âlemin.