116. “İnkâr eden kimselerin malları ve çocukları, Allah'tan yana, onlara bir fayda vermeyecektir. İşte onlar cehennemliklerdir, onlar orada temellidirler.” Rabbimiz bu âyetlerinde Uhud’u gündem yapar. Daha önce Bedir’de Rabbimiz mü’minlere yardım ederek düşmanları karşısında çok açık bir zafer nasip etmişti. İşte bu Bedir zaferinden sonra Uhu-d’un değerlendirmesi yapılıyor. Uhud savaşında müslümanların kendi elleriyle, kendi yanılgıları sonucu düşmanları karşısında tattıkları bir yenilgi anlatılır. Bu yenilginin sebebinin kendi hataları olduğu vurgulanır. Evet kendi hataları sebebiyle Uhut’ta müslümanlar bir yenilgiyle karşı karşıya geldiler. Eğer Allah’ın yardımı ve koruması olmasaydı belki düşmanları karşısındaki bu yenilgi müslümanları çok büyük felâketlerin içine sürükleyecekti. Ama Allah korudu onları. İşte bundan sonraki bölümde Rabbimiz hakla bâtılın, imanla küfrün savaşlarından en önemlilerinden birisi olan Uhud savaşı sık sık kitabımızda irdelenerek gündeme getirilir. Rabbimiz Uhud savaşı çerçevesinde hem kıyâmete kadar gelecek müslümanlara hem de onların karşılarında yer alan kâfirlere mesajlar sunar. Kâfirlerin Allah-la girişecekleri bir savaşta ne mallarının, ne evlâtlarının, ne ekonomik güçlerinin ne de askeri ve siyasal güçlerinin kendilerine hiç bir fayda sağlamayacağı, Allah’a karşı bunların bir işe yaramayacağı, kâfirlerin müslümanlar karşısında hiçbir güç ve kuvvetlerinin olamayacağı, Müslümanlar karşısında hiçbir zaman zafere, başarıya ulaşma ihtimallerinin olmadığı, olamayacağı anlatılmaktadır. Böylece Uhud savaşı çerçevesinde yaptığı bu değerlendirmeleri, bu açıklamalarıyla Rabbimiz istiyor ki müslümanlar bu gerçeği iyi anlasınlar. Savaşı bu âyetlerle değerlendirsinler, o günden itibaren kıyâmete kadar yapılacak tüm iman küfür savaşlarında bu âyetler müs-lümanlara güç olsun, ışık olsun, yol göstersin. Müslümanlar kıyâmete kadar Allah düşmanı kâfirlerle giriştikleri bir savaşta sadece Allah’a güvensinler, sadece Allah’ı vekil bilsinler ve zinhar zaferi Allah’tan beklesinler. Allah’ın yardımı olmadan zafer kazanmalarının kesinlikle mümkün olmadığını bilsinler. Karşılarındaki kâfirler ne kadar da sayısal yönden kendilerinden çok fazla, ne kadar da ekonomik ve siyasal yönden kendilerinden çok güçlü, ne kadar da teknolojik yönden kendilerinden üstün olurlarsa olsunlar sonuçta zaferin, galibiyetin Allah’a ait olduğunu, göklerde ve yerde hiç bir gücün Allah’la baş edemeyeceğini anlasınlar, bilsinler, böylece inansınlar. İşte Rabbimiz bu âyetleriyle bunu anlatacak. Tabii müslüman-lar açısından böyle olduğu gibi onların karşılarında saf tutan kâfirler açısından da bu böyledir. Rabbimiz bu âyetleriyle kâfirlere de diyor ki, ey kâfirler, sizler kiminle savaştığınızın farkında mısınız? Bu iman küfür savaşında, bu hak bâtıl savaşında karşınızda kimin bulunduğunu anlayamadınız mı? Unutmayın ki müslümanlarla giriştiğiniz bir savaşta karşınızda önce beni bulacaksınız buyurarak onların da güçsüz-lüklerini, zayıflıklarını anlayarak müslümanlar karşısında daima bir ye-nilgiyi, daima bir ezikliği yaşayarak akıllarını başlarına almalarını, Allah’la savaşta ısrarlı olmamalarını, Allah’a teslim olup müslüman olmalarını istemektedir. Bu âyetin bir benzeri daha önce sûrenin 10. âyetinde geçmişti, orada epey bir şeyler demeye çalışmıştım. Rabbimiz müslümanlarla tutuştukları bir savaşta kâfirlerin malları ve evlâtları bir fayda sağlamayacak demiyor da, Allah’la giriştikleri bir savaşta diyor. Demek ki; kâfirler aslında müslümanlarla değil, Allah’la savaşmaktadırlar. Öyleyse müslümanları karşılarına alıp Allah’la giriştikleri bir kavgada onlar, asla başarıya ulaşamayacaklardır. Bilâkis onlar dünyada hezimet-ten hezimete sürüklenecekler ve âhirette de cehennemin, ateşin sohbetçisi olacaklardır. Orada ebediyen kalacaklar, hiç çıkmamacasına, hiç kurtulmamacasına cehennemde kalacaklar. Bir konuya daha dikkatinizi çekeyim. Arkadaşlar, dikkat eder-seniz âyet-i kerimede kâfirlerin malları ve evlâtları söz konusu edildiğine göre anlıyoruz ki kâfirler Allah’la, Allah safında yer almış Müslümanlarla giriştikleri savaşta mallarına ve evlâtlarına güvenmektedirler. Biraz önce de ifade ettiğim gibi mal, ekonomik gücü, evlât da askeri ve siyasal gücü anlatır. İşte kâfirler bunlara güvenirler. Hz. Nuh (a.s) döneminden bu yana ayrışan bu hak bâtıl savaşlarında bu yönden kâfirler hep güçlü, müslümanlar da hep zayıf olmuştur. İşte kâfirler bu tür güçleri ellerinde bulundurdukları için kar-şılarındaki müslümanlara karşı galip gelebileceklerini, onları ezip geçeceklerini düşünmüşler ve hep savaşı başlatan tarafı oluşturmuşlardır. Ekonomik ve askeri yönden, teknolojik yönden biz güçlü olduğumuza göre zafer bizim olacaktır diyerek hep savaşı tutuşturanlar onlar olmuştur. Ama bu kâfirler şunu hep unutmuşlar. Onlar Müslüman-larla karşılaştıkları her bir savaşta karşılarında sadece müslümanlar bulunmuyor. Bu savaşı, onların safında, onların desteğinde olan Allah’la veriyorlar. Müslümanların desteğinde Allah var. Bu gerçeği ne kadar bilirlerse, elbette bu onların kendi lehlerine olacaktır. Tabi müslümanlar da bu gerçeği ne kadar kavrarlarsa onların da lehlerine olacaktır. Yâni Allah istiyor ki herkes iman edip kendisine kulluğa yönelsin. Hiç kimse kendisiyle savaşa girişmesin. Çünkü Hz. Nuh (a.s) dan bu yana gerçekleşen hak bâtıl savaşının neticesi bellidir. Allah’ın mağlup edilmesi mümkün değildir. Peki o zaman işte bu âyetlerde gündeme getirilen Uhut sava-şında olduğu gibi zaman zaman kâfirler karşısında müslümanların yenilgisini neyle izah edeceğiz? Yâni zaman zaman bu kâfirlerin müs-lümanlar karşısında galibiyetinin izahını nasıl yapacağız? Eğer kâfirlerle giriştikleri bir savaşta müslümanlar mağlup, kâfirler de galip duruma gelmişlerse, kesinlikle bilelim ki, müslümanlar kendi elleriyle yaptıkları şeyler sebebiyle mağlup duruma düşmüşlerdir. Müslümanlar Allah’a ve elçilerinin emirlerine karşı gelmeleri, Allah’ın yasalarına riâyet etmemeleri, Allah’a tevekküllerinde, Allah’a güvenmelerinde sarsılıp şüpheye düşmeleri, zaferi Allah’tan başka şeylerden bekleme zaafına düşmeleri sebebiyledir. Onlar bu durumlara düşünce, Allah da onları yalnız ve yardımcısız bırakmış, kâfirlerle baş başa bırakmış, onlar üzerindeki desteğini kaldırıvermiş ve böylece sonuçta matematiksel güç kimdeyse o galip gelmiş, ötekisi mağlup olmuştur. Elbette böyle bir durumda ekonomik güç, askeri güç kimdeyse o galip gelecektir. Tabii ki kâfirler dünyacı olmaları, materyalist olmaları, dünyayı, hayatı çok sevmeleri, ölümden korkmaları, tüm yatırımlarını dünya adına yapmaları sebebiyle müslümanlardan daha çok mal mülk biriktirecekler, onlardan daha çok askeri güce sahip olacakları için Allah desteği olmayan savaşlarda galip gelebileceklerdir. Çünkü Allah’tan, Allah âyetlerinden, Allah desteğinden, güç kaynaklarından habersiz yaşayan müslümanlar elbette cahili güç anlayışlarına kapılarak, onların ellerindeki güçlerine bakarak onlar karşısında korku içine düşecektir. İşte şu anda olduğu gibi Allah korusun müslümanlar bu kadar askeri ve teknolojik güce sahip olan kâfirlerin bırakın kendileri tarafından hattâ Allah tarafından bile mağlup edilemeyeceği zaafına düşerlerse bu sonuç kaçınılmaz olacaktır. Bakın Rabbimiz bu duruma düşmüş müslümanları şu değer yargısıyla uyarmaktadır. Bakın ey müslümanlar, ey karşılarındaki Allah düşmanı kâfirlerin ellerindeki ekonomik ve siyasal güçlerinden, askeri ve teknolojik birikimlerinden korkan, ürken, güç ve kudret sahibi Rablerinden habersizce bir hayat yaşayan müslümanlar, o kâfirlerin, o Allah düşmanlarının dünya hayatındaki harcamaları, size karşı askeri ve siyasal güce ulaşmak için yaptıkları harcamalar, sizi yok etmek için, sizi yeryüzünden silmek için yaptıkları harcamalar, kurdukları düzenler, hazırladıkları komplolar şuna benzer:
117. “Bu dünya hayatında sarf ettiklerinin durumu, kendilerine zulmeden kimselerin ekinlerine isabetle kavurup mahveden soğuk bir rüzgarın durumu gibidir. Allah onlara zulmetmedi, onlar kendilerine yazık ettiler.” Kâfirlerin müslümanları yok etmek için yaptıkları harcamalarını, askerî ve savaş yatırımlarını Allah bir rüzgâra, bir rüzgâr ortamı-na benzetiyor. Son derece yakıcı, kavurucu bir rüzgar bir toplumun ekinine isabet eder ki; o toplum, o kavim kendilerine zulmediyordu. O toplum kendilerini Allah’a kulluk makamından indirmiş, hem kendilerine, hem Allah’a zulüm ortamında bulunuyordu. İşte böyle bir toplumun ekinlerine uğrayan o rüzgar tüm ekinlerini, tüm zenginliklerini, tüm ekonomik varlıklarını alt üst ediverdi. İşte kâfirlerin dünyadaki tüm harcamaları buna benzer. Bir gece ayazıyla meyveye durması beklenen tüm çiçeklerin bir anda sara-rıp, solup dökülmesi gibi kâfirlerin harcamaları da, müslümanları yok etmek üzere tüm yapıp ettikleri de savrulup yok olacak ve dünyada elleri boşa çıkacaktır. Allah onların tüm planlarını, tüm komplolarını bozacak, neticesiz bırakacaktır. Ama asla Allah onlara zulmetmiyor, Allah onlara haksızlık et-miyor. Çünkü onlar kendi kendilerine zulmediyorlar, zulüm işliyorlar ve zulmü kendileri hak ediyorlar. İşte Rabbimiz böylece o kâfirler karşısında, kâfirlerin ellerindeki güçleri karşısında zaafa düşmüş müslü-manları böylece uyarıyor, düştükleri zaaflarından onları kurtarmayı murad ediyor. Bakın bundan sonra biz müslümanlara bir uyarı daha geliyor:
118. “Ey İnananlar! Sizden olmayanı sırdaş edinmeyin, onlar sizi şaşırtmaktan geri durmazlar, sıkıntıya düşmenizi isterler. Onların öfkesi ağızlarından taşmak-tadır, kalplerinin gizlediği ise daha büyüktür. Eğer akledi-yorsanız, şüphesiz size âyetleri açıkladık.” Ey mü’minler, ey Allah’ın bu âyetleriyle yakından tanışıp, Allah’ın yasalarına, Allah’ın değer yargılarına muttali olup, Allah’ın bu uyarılarının bilincine erip kâfirlerin hiçbir güç ve kuvvetlerinin olmadığını anlayan müslümanlar, ey hadîselere Allah’ın âyetlerinin gözlüğüyle, peygamberin sünnetinin basiretiyle bakabilme becerisini elde eden mü’minler. Sakın ha sakın sizden olmayanları, sizin gibi inanmayan, sizin gibi düşünmeyen, sizin gibi yaşamayan kâfirleri dost ve sırdaş kabul etmeyin. Sakın dışınızdaki insanları yakınınız bilmeyin. Onlara gizli sırlarınızı açmayın. Onları dost bilip problemlerinizi onlara danışmayın. Onları örnek almayın. Çünkü onlar size kötülük etmekten çekinmezler. Onlar sizin dinlerinizi bozmaktan, hayatınızı ifsat etmekten, işlerinizi bozmaktan geri durmazlar. Ellerinden gelen her türlü kötülüğü size yapmaktan geri durmazlar. İsterler ki size kötülükler dokunsun. İsterler ki siz sıkıntıya uğrayasınız, başınız belâdan kurtulmasın, yüzünüz gülmesin. Öfkeleri, kinleri, ağızlarından taşmaktadır onların. Onların ağızlarından açıktan açığa size düşmanlıkları, kinleri, gayzları dökülüyor. Konuştuklarına bakarsanız size kin kustuklarını görürsünüz, duyarsınız. Halbuki alçakların sadırlarında, kalplerinde gizledikleri bu ağızlarından dökülenlerden çok daha büyüktür. Eğer siz akleder, akıllarınızı başlarınıza alırsanız, kalplerin içindekilerinin bilicisinin, kalplerin sahibinin mesajlarına kulak verirseniz Allah size böylece âyetlerini açıklayacak, beyan edecek ve sizi düşmanlarınız konusunda bilgilendirecek ve onların şerlerinden koruyacaktır. Burada her şeyi en iyi bilen, kalplerin hâsılasını en iyi bilen, müslümanların zaaf noktalarını en iyi bilen Rabbimiz gündeme getirdiği bu açıklamalarıyla müslümanları uyarıyor. Müslümanlar bazen kimin safında yer aldıklarını unutup, gerçek güç kaynakları olan Rablerinin kendilerine desteğinden gaflet edip, kitaplarından habersiz kaldıkları için Allah’ın bu değer yargılarını unutup, Allah’a olan tevekküllerini, güvenlerini kaybedip, kâfirlerin ellerindeki ekonomik ve siyasal güce aldanarak onlara meyletmiş olabilirler. Onların dostluğuna yönelmiş olabilirler. Onların mallarının mülklerinin, siyasal güçlerinin, medeniyet ve saltanatlarının ebedî olduğu zehabına kapılabilirler. Hattâ bu kâfirlerin ellerindeki teknolojik güçleriyle Allah’ı bile yenebilecekleri cehaletine düşebilirler. Veya bazen böyle Allah’a güvenleri, itimatları kalmadığı için, tevekkülleri sarsıldığı için, ya da Rabbimizin bir hikmeti gereği üzerlerinden desteğini çektiği için müslümanlar kâfirlerin ayakları altında ezilmişliği, kâfirlerin egemenlikleri altında köleliği solukladıkları dönem-lerde böyle düşünecek duruma gelmiş olabilirler. Veya işte şu anda olduğu gibi Allah’ın âyetleriyle bilgilenmekten uzaklaşıp şeytan vahiylerine teslim oldukları dönemlerde onların değer yargılarıyla hayatı değerlendirmeye başladığı dönemlerde, bu tür zaaflara düştükleri dönemlerde Rabbimiz bu tür âyetleriyle onları uyarır. Ey mü’minler, sakın bu kâfirleri sırdaşlar edinmeyin. Sakın bu kâfirlere güvenmeyin. Size düşmanlıklarını zaman zaman ağızlarından kaçıran bu kâfirlerin iç dünyalarında gizledikleri kinleri onlardan çok daha büyüktür diyor Rabbimiz.
119. “İşte siz, onlar sizi sevmezken onları seven ve Kitapların bütününe inanan kimselersiniz. Size rastladıkları zaman: “İnandık” derler, yalnız kaldıklarında da, size öfkelerinden parmaklarını ısırırlar. Deki: “Öfkenizden çatlayın” Allah kalplerde olanı bilir.” Evet, işte sizler, onlar sizi zerre kadar sevmezken onları seviyorsunuz. Siz öyle kimselersiniz ki, onları seviyorsunuz. Sizler kendi kitabınıza iman ettiğiniz gibi onların kitaplarına da iman ettiğiniz halde, onlar sizin kitabınıza iman etmezler. Sizler Allah tarafından gönderilmiş hak kitaplar arasında herhangi bir ayırımdan yana olmaya-rak, tümüne iman ediyorsunuz. Elinizdeki kitabın haber verip tasdik ettiği öteki kitaplara da iman edersiniz. Ama o alçaklar sizinle karşılaştıkları zaman derler ki; biz de iman ettik. Biz de mü’miniz, derler. Sizin iman ettiklerinizin biz de mü’miniyiz, derler. Ama kendi başlarına kaldıkları zaman, size olan düşmanlıkla-rından, kinlerinden, öfkelerinden sanki parmaklarını yiyecek bir duruma gelirler. Onlar delicesine size düşmanken, sizler onlara dostluk ve sevgi izhârında bulunuyorsunuz. Halbuki siz onlara iyi davranmaya çalışıyorsunuz. Siz kitaba inandığınız, onlar reddettikleri halde onları kendinize yakın görüyorsunuz. Onlara de ki; peygamberim: Gayzınızla, kininizle geberin alçaklar. Kahrolun düşmanlıklarınızla. Siz isteseniz de, istemeseniz de Allah mü’minlere karşı nimetlerini tamamlayacaktır. Siz çatlasanız da, patlasanız da Allah mü’minleri başarıya ulaştıracaktır. Allah kendi sözünü üstün kılacaktır, kendi dinini ve kendi dinine teslim olanları üstün kılacaktır. Geberinceye kadar sizin kininiz artıp dursun, artıp duracaktır. Muhakkak ki Allah sadırlarda olanların tümünü bilmektedir. İşte Rabbiniz onların kalplerinde olanları size anlatıyor. Onların düşmanlıkları konusunda sizi bilgilendiriyor ki; onları tanıyıp, onlardan korunasınız. Müslüman; uyanık ve akıllı davranan insandır. Müslüman, hayatı Allah âyetleriyle değerlendiren, hadîselere Allah’ın kendisine lütfettiği basiretlerle bakabilen, her şeyi bununla algılayan, her şeyi Allah’ın yasalarıyla, Allah’ın değer yargılarıyla değerlendiren insandır. Eğer müslüman Allah âyetleriyle düşünür, Allah âyetleriyle görür, Allah âyetleriyle dünyayı değerlendirebilirse, kitapla beslenebilir, kitapla bilgilenebilirse, dinlediği haber kaynağı Kur’an olabilirse,kesinlikle söyleyelim ki; onu hiç kimse saptıramaz. Tüm dünya birleşse bile Allah’ın kitabına sarılan müslüman hepsinin hakkından gelmeyi becerebilir. Tabii bu âyetler müslümanlara bunları tavsiye ederken kâfirlere de şunu söylüyor: Ey yeryüzünde bir tek müslüman bırakmayacak biçimde gece gündüz bir savaşın hazırlıkları içinde olan kâfirler! İç dünyalarınızda, kendi aralarınızda, gizli toplantılarınızda müslü-manların kökünü kesmeye yemin edip de, dışarıdan ağızlarınızla, beyanatlarınızla biz sizinle beraberiz diyerek müslümanları aldatmaya çalışan kâfirler! Bize olan kinlerinizle, düşmanlıklarınızla geberin! dedirtir Allah bize. Bunu dememizi istiyor Rabbimiz.
120. “Size bir iyilik gelse, onların fenasına gider; başınıza bir kötülük gelse buna sevinirler. Sabreder ve sakınırsanız, onların hilesi size hiçbir zarar vermez. Allah işlediklerinin hepsini ilmiyle kuşatmıştır.” Evet, ey kıyâmete kadar gelecek müslümanlar, kesinlikle bilesiniz ki; sizin, sizden başka dostunuz yoktur. Sizin gibi inanan müs-lümanlardan başka sırdaşınız yoktur. Size bir iyilik dokunduğu zaman, bir başarıya ulaştığınız zaman sevinen, başınıza gelen kötülük-lere üzülen sadece müslümanlardır. Sizin başınıza gelen kötülükler müslüman kardeşlerinizi de üzer. Sizin tasalarınız onların da tasalarıdır. Sizin sevinçleriniz onların da sevincidir. Ama sizlerin şu anda sev-diğiniz bu kâfirler var ya, sizin başınıza gelen tüm kötülükler onları se-vindirir. İşte gördünüz, Allah size Bedir’de iyilik verdi, başarı verdi, galibiyet verdi de sizin bu başarınız karşısında tüm müşrikler, tüm kâfirler, tüm yahudiler, tüm hıristiyanlar, tüm mecûsîler, sizin dışınızdaki tüm insanlar üzüntülerinden kahroldular. Sizin bu başarınız onları mahvetti. Dışınızdaki tüm kâfirler bekliyorlardı ki, siz müslümanlar mağlup olasınız, ezilesiniz, silinesiniz, yeryüzünde yok olup gidesiniz. Bunu bekliyorlar, buna sa’y ediyorlardı. Ama Allah size zafer nasip edince, Bedir’de kendinizin iki üç katı müşrikler ordusuna karşı başarı nasip edip, 70 kâfiri gebertip, 70 tanesini de esir alarak müşriklerin belini kırınca, üzüntülerinden mahvoldular. Müslümanlar karşısında müşriklerin yenilgisinden dolayı tüm yahudiler, tüm hıristiyanlar büyük bir üzüntü ve sıkıntıya düştüler. Halbuki bu yahudiler Allah’a inandıklarını iddia ediyorlardı. Za-man zaman müslümanların yanına gelip bizler de sizinle beraberiz diyorlardı. Bizler de sizin gibi Allah’a iman ediyoruz, bizim de Allah’tan gelme bir kitabımız var, bizler de Allah elçilerine inanıyoruz diyorlardı. Ama inandıkları Allah’ın safında Allah düşmanlarıyla savaşan müslü-manların galibiyete ulaşması onları derinden üzmüştü. Ama Bedir’de müslümanların galibiyetine üzülen bu insanlar Uhut’ta yine müşrikler karşısında küçük bir yenilgiye maruz kaldıkları zaman, müslümanlar müşrikler karşısında 70 kadar şehid verdikleri zaman da âdeta düğün bayram yapmışlardır. Tamam, artık bu Müslü-anarın beli kırıldı, defterleri dürüldü, artık bir daha asla bellerini doğrultamazlar, diyerek tüm yahudi ve hıristiyanlar bayram yaptılar. Sadece o dönemde değil, her dönemde bu böyle olmuştur. Her dönem-de müsümanların başarısına sevinen, derdiyle dertlenen sadece müslümanlar olmuştur. Müslümanların başına gelen belâlara sevinen-ler de müslümanların dışındaki dünya olmuştur. Meselâ bakın birinci dünya savaşı sırasında şahit olduğu bir hatırasını Mehmet Akif şöyle anlatır: O günlerde Akif Almanya’dadır. Aslında savaşla hiçbir ilgisi bulunmayan Osmanlı Almanya’nın isteğiyle ve bir oyunla Almanya saflarında savaşın içine girer. Karşı taraf-ta İngilizler, Fransızlar vardır. Osmanlı imparatorluğu savaşın tüm cephelerinde galip gelirken sadece bir cephede İngilizler karşısında mağlup olurlar. Kendi müttefikleri olan müslüman askerlerin o cephe-de İngiliz askerlerine mağlup olması karşısında Almanlar bayram ederler. Sokaktaki bayram sevincini gören Âkif ne var, ne oldu? diye sorar. Almanlar derler ki Osmanlı mağlup oldu, onun için bayram yapıyoruz derler. Evet İngilizler hıristiyan, Osmanlı da müslüman. Hıristiyanlar müslümanlara galip geldi diye adamlar bayram ederler. Halbuki bizi bu savaşa Almanlar sokmuştu, biz onlara yardım için bu savaşın içindeydik. Ama ne olursa olsun Almanlar hıristiyan’dır, İngilizler de hıris-tiyandır ve hıristiyanların galibiyeti, müslümanların mağlubiyeti onları sevindirmektedir. Dünya durdukça bu hep böyle olmuştur ve kıyâmete kadar da böyle olacaktır. Dünya üzerinde bir müslümanın ölümüne bir yahudi-nin, bir hıristiyanın, bir kâfirin üzülmesi mümkün değildir. Dünya üzerinde bir müslümanın doğumuna sevinmeleri de mümkün değildir. Yine dünya üzerinde bir yahudi’nin, bir hıristiyanın ölümüne bir müslü-manın üzülmesi, doğumuna sevinmesi de mümkün değildir. Müslüman olan müslüman ama. Yahudi ve hıristiyanlaşan, ya da Müslümanlığının farkında olmayan bir müslüman değil. Peki niçin bu böyledir demeye de hiç kimsenin hakkı yoktur. Hani bir hıristiyan atasözü vardır. “En iyi müslüman, ölü yüzünü gördüğümüz müs-lümandır” “Bundan daha iyisi de, benim öldürdüğüm müslümandır” Diyorlar. İşte görüyoruz Bosna’da, Somali’de, Irakta, Çeçenis-tan’da ve şu anda Kosova’da iyi müslüman görmeye çalışıyorlar. Evet hak bâtıl savaşlarının yeryüzünde başladığı günden bu yana müslü-manların iyiliğine sevinen, kötülüğüne üzülen sadece müslümanlar olmuştur. Ve işte en son körfez savaşında da bunun bir benzerine şahit olduk. Saddam İsrâil’e, ya da Amerikan askerlerinin bulunduğu bölge-ye göstermelik birkaç füze saldırısında bulunup da Amerikan ve İsrâil tarafından birkaç kişi öldüğünde onların safında savaşan Arap halkının tekbirler getirerek sevindiklerini gördük. Her zaman bu böyle olmuştur ve olacaktır. Bunun başka türlüsünü düşünmek mümkün değildir, çünkü bu, Allah’ın yeryüzünde koymuş olduğu bir yasasıdır. Bundan sonra Rabbimiz Uhud savaşının bir genel değerlendir-mesini yapacak.
121. “Ey Muhammed! Sen inananları savaş için duracakları yerlere yerleştirmek üzere, erkenden evinden ayrılmıştın. Allah işitir ve bilir.” Hani hatırlasana ey peygamberim, sabah erkenden evinden, ehlinden ayrılmış, mü’minleri savaş mevzilerine, stratejik bölgelere yerleştirmek üzere onları düzene sokuyordun. Allah işitendir, Allah her şeyi bilendir. Hicretin üçüncü yılında, Şevval ayında Allah’ın Resûlü müşriklerin 3000 kişilik güçlü bir ordu hazırlayıp Bedir’in intikamını almak üzere Medine’ye doğru hareket ettiklerini haber alır. Allah’ın Resûlü hemen ashabını yollayıp durumu değerlendirir. Rasûlullah kendisi görüşünü açıklar. Medine’de kalıp savunma savaşından yana olduğunu bildirir. Ama daha önce Bedir’de bulunamayan gençler şehâdet arzularını bildirerek Medine’nin dışında düşmanı karşılayalım, onlara karşı şanlı bir meydan savaşı verelim diye ısrar ederler. Nihâyet onların bu ısrarı üzerine Allah’ın Resûlü kendi fikrinden vazgeçip şehrin dışına çıkmaya karar verir. Daha sonra Rasûlul-lah’ın savunma arzusuna karşı çıktıkları endişesiyle gençler bu tekliflerinden vazgeçtiklerini söylemiş olsalar da Allah’ın Resûlü bir peygamber zırhını giyip de savaşa karar verdikten sonra asla geri dön-mez buyurur. Böylece 1000 kişilik bir orduyla Uhud’a doğru hareket eder. Fakat Medine’de münafıkların reisi olan Abdullah Bin Übey Bin Selül Rasûlullah’ın savunma savaşı teklifinden vazgeçildiği bahane-siyle 300 kadar arkadaşıyla birlikte yarı yolda müslümanları terk ederek geriye, Medine’ye döner. Tabi münafıkların geriye dönüşleri müs-lümanlar üzerinde çok büyük etki eder. Moralleri bozar. Ama Allah ve Resûlüne bağlılıkları tam olan 700 müslüman yollarına devam ederler. Nihâyet Medine’ye 4 mil uzaklıkta Uhud dağının eteğine kadar gelirler, Allah’ın Resûlü burada ordusunu yerleştirir. Uhud dağı arkalarına, müşrikleri de önlerine alacak biçimde saf tutarlar. Burada bir tehlikeli bölge vardır. Oradan düşmanın sızma ihtimaline karşılık Rasûlullah Efendimiz o tepeye de Abdullah İbni Cü-beyr komutasında 50 kadar okçu yerleştirir. Ve savaşı kazansalar da, kaybetseler de kesinlikle yerlerini terk etmemeleri konusunda sıkı sıkı onlara tembihte bulunur peygamberimiz. “Savaşı kaybedip de kuşların etlerimizi yediklerini görseniz bile burayı terk etmemelisiniz!” buyurur.
122. “Sizden iki takım bozulup geri çekilmek üzere idi; oysa Allah onların dostu idi, inananlar yalnız Allah'a güvensinler.” Evet az evvel ifade ettiğimiz gibi Übey Bin Selül 300 kadar arkadaşıyla savaş alanını terk edince, bu, müslümanlarda şok etkisi yaptı. Bu, ve gelen düşmanın çok güçlü görünmesi sebebiyle müslü-manların içinden iki taife tedirgin oldu. İki grup bozulup geri çekilmek üzereydi. Bunlar Evs ve Hazrec kabilelerinden iki gruptu. Hazrec kabilesinden Seleme oğulları, Evs kabilesinden de Harise oğullarıydı. Rabbimiz buyuruyor ki, işte o esnada, o kritik durumda içiniz-den bu iki taife, iki grup bozulup dağılmaya yüz tutmuş, çözülmeye başlamıştı. Halbuki Allah onların dostu idi. Allah onların velîleriydi. Onları kendilerinden çok seven, onlar adına en hayırlı, en güzel kararı alacak olan Allah’tı. Tabii onların durumlarını anlatan bu âyetin gelişiyle, keşke bizim hakkımızda böyle bir âyet inmeseydi diyemeyeceklerdi onlar. Çünkü durumlarını anlatan bu ifadelerin arasında Rab-bimiz kendisinin onların dostu ve velîsi olduğunu müjdeliyordu. Evet Rabbimizin yardımıyla onlar korundu. Allah’ın yardımıyla münafıkların oyunlarına gelmediler. Münafıklar gibi Rasûlullah’ı ve müslümanları kendi başlarına terk edip gitmediler. Mü’minler yalnız Allah’a güvenip dayansınlar, sadece Allah’a tevekkül etsinler. Başka hiçbir şeye güvenmesinler. Zaferi, yardımı sadece Allah’tan beklesinler. Bakın bu tevekkülünüz sebebiyle Bedir’de size zaferi nasip etmişti.
123. “Andolsun ki, siz düşkün bir durumda iken, Bedir'de Allah size yardım etmişti; Allah'tan sakının ki şükredebilesiniz.” Hatırlayın Allah size Bedir’de yardım etti. Bedir’de Allah sizi destekledi. Halbuki orada sizler düşmanınızdan daha zayıftınız. Düşmanlarınıza oranla daha güçsüz bir konumdaydınız. Gerek sayısal, gerekse silah ve mühimmat yönünden düşmanlarınız sizden daha güçlü bir durumdaydı. Böyle olduğunuz halde Allah size orada yardım etmişti de siz galip gelmiştiniz. Öyleyse Rabbinizi bilin de Ona karşı takvalı olun. Zaferin, ya da mağlubiyetin azlıkta çoklukta değil, güçlülükte güçsüzlükte değil, Allah’ın elinde olduğunu bilerek Allah’a güvenin. Hayatınızı Onun için yaşayın. Onun belirlediği biçimde yaşayın. Umulur ki Ona şükretmiş olursunuz. Zaten unutmamalısınız ki yalnızca Allah’ın rızasını kazanmak, yalnızca Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmek, yalnızca Allah’a güvenmek üzere yapacağınız bir savaş Allah’a şükür anlamına gelecektir. Allah için girişilen bir savaşta sabretmek, Allah’a güvenmek, döneklik yapmamak, Allah’ın koruması altına girerek takvalı davranmak şükür olacaktır.
124,125. “İnananlara: “Rabbinizin size gönderil-miş üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi? “diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle imdat edecektir.” Hani sen mü’minlere diyordun ki, yanındaki mü’minler 1000 kişiyle 3000 kişilik güçlü kâfir grubunun karşısına çıktıkları zaman sen onlara diyordun ki, ey mü’minler, Rabbinizin size indirilen 3000 melekle yardım etmesi size yetmez mi? Allah’ın 3000 Meleğiyle sizi desteklemesi sizin için yeterli değil mi? diyordun. Evet işte bir iman küfür savaşı. İşte bir hak bâtıl savaşı. Ve Allah taraftarlarıyla, Allah düşmanları arasında vuku bulan bir savaş ortamında sayısal, ekonomik ve askerî yönden çok güçlü kâfirler ve onlardan çok az sayıda mü’minler var. Ve işte önceki bölümlerde ifade ettiğimiz gibi, Allah’ın dostlarına yardımı söz konusu oluyor. Rabbimiz 3000 melekle inanmış kullarına destek veriyor. Rabbimizin bu desteği sonucu müslümanların sayısı bir anda kabarıyor, müslümanlar teyid ediliyor. Evet, eğer sabrederseniz, Allah için, Allah safında, Allah desteğinde çıktığınız bir savaşta Allah’ın istediği gibi dişinizi sıkar, Allah’a tam olarak güvenir, zaferin tümüyle Allah’a ait olduğunu bilir ve kaç-mayı, geri dönmeyi akıllarınızın ucundan bile geçirmezseniz, muttaki olursanız, hayatınızı Allah için yaşar, Allah’ın istediği gibi hareket ederseniz, savaşınızı barışınızı Allah’ın belirlemesine evet derseniz ve düşmanlarınız da ansızın size saldırırlarsa, ansızın size hücum ederlerse, o zaman Rabbinizin size şanlı, nişanlı, alâmetli, yâni sadece bu savaşta size yardım için görevlendirilmiş, savaşı çok iyi bilen, savaş için hazırlanmış 5000 melekle size yardım edip sizi destekler. Hz. Ali Efendimizin beyanına göre Bedir’de Allah’ın mü’minle-rin yardımına gönderdiği meleklerin işareti beyaz giyinmiş olmalarıydı. İbni Abbas Efendimizin beyanına göre de Bedir günü gönderilen meleklerin nişanı uçları sırtlarına doğru serbest bırakılmış beyaz sarıklarıdır. Evet siz sabreder Allah’ın dediğinden çıkmazsanız bunu da yapar Rabbiniz. Kaldı ki bir tek melek bile size yardıma yetecektir. Bir tek melek tüm dünyanın yerle bir edilip helâkine yeter. Lâkin mü’min-lere güven duygusu vermek için Rabbimiz bu miktar meleklerden söz ediyor. Bu yardımın gecikeceği konusunda da en küçük bir şüpheniz olmasın. Yâni bu meleklerin gelişi kâfirlerin size hücumundan sonraya kalabilir mi acaba? diye bir endişeniz de olmasın. Allah anında size yardımcılarını gönderir. Evet arkadaşlar, işte Allah için yapılan bir savaşın yasasıdır bu. Ne Allah adına kâfirlerin karşısına çıkan müslümanlar kâfirler karşısında yalnız olduklarını, korumasız ve yardımcısız olduklarını zannetsinler, ne de kâfirler böyle bir iman küfür savaşında karşılarında sadece müslümanların bulunduğunu zannetsinler. Kâfirler böyle bir savaşta sadece müslümanlarla değil Allah’la karşı karşıya bulunduklarının, Allah’la savaştıklarının farkına varmalıdırlar. Evet müslümanlar şartlarına riâyet edip Allah’a güvendikleri sürece müslümanlar kesinlikle bilmeliler ki meleklerini göndermeden de zaferi halk edendir Allah. Sayısal azlık çokluk, ekonomik ve siyasal güçlülük güçsüzlük hiçbir değer ifade etmeyecektir. İşte Bedir’de kâfirler müslümanların üç katıydı. Uhut’ta bu oran bire beş idi. Mûte’de 200.000’e karşı 3000 idi. Ama görüyoruz ki Allah’ın yardımıyla galip gelenler müslümanlardır. Peki acaba Rabbimiz niye melekleri gönderiyor mü’minlerin yardımına? Yâni acaba niye başka orduları değil de melekler? Meselâ niye ateş değil, niye rüzgar değil, niye başka ordular değil de melekler?
124,125. “İnananlara: “Rabbinizin size gönderil-miş üç bin melekle yardım etmesi size yetmeyecek mi? “diyordun. Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse Rabbiniz size, nişanlı beş bin melekle imdat edecektir.” Hani sen mü’minlere diyordun ki, yanındaki mü’minler 1000 kişiyle 3000 kişilik güçlü kâfir grubunun karşısına çıktıkları zaman sen onlara diyordun ki, ey mü’minler, Rabbinizin size indirilen 3000 melekle yardım etmesi size yetmez mi? Allah’ın 3000 Meleğiyle sizi desteklemesi sizin için yeterli değil mi? diyordun. Evet işte bir iman küfür savaşı. İşte bir hak bâtıl savaşı. Ve Allah taraftarlarıyla, Allah düşmanları arasında vuku bulan bir savaş ortamında sayısal, ekonomik ve askerî yönden çok güçlü kâfirler ve onlardan çok az sayıda mü’minler var. Ve işte önceki bölümlerde ifade ettiğimiz gibi, Allah’ın dostlarına yardımı söz konusu oluyor. Rabbimiz 3000 melekle inanmış kullarına destek veriyor. Rabbimizin bu desteği sonucu müslümanların sayısı bir anda kabarıyor, müslümanlar teyid ediliyor. Evet, eğer sabrederseniz, Allah için, Allah safında, Allah desteğinde çıktığınız bir savaşta Allah’ın istediği gibi dişinizi sıkar, Allah’a tam olarak güvenir, zaferin tümüyle Allah’a ait olduğunu bilir ve kaç-mayı, geri dönmeyi akıllarınızın ucundan bile geçirmezseniz, muttaki olursanız, hayatınızı Allah için yaşar, Allah’ın istediği gibi hareket ederseniz, savaşınızı barışınızı Allah’ın belirlemesine evet derseniz ve düşmanlarınız da ansızın size saldırırlarsa, ansızın size hücum ederlerse, o zaman Rabbinizin size şanlı, nişanlı, alâmetli, yâni sadece bu savaşta size yardım için görevlendirilmiş, savaşı çok iyi bilen, savaş için hazırlanmış 5000 melekle size yardım edip sizi destekler. Hz. Ali Efendimizin beyanına göre Bedir’de Allah’ın mü’minle-rin yardımına gönderdiği meleklerin işareti beyaz giyinmiş olmalarıydı. İbni Abbas Efendimizin beyanına göre de Bedir günü gönderilen meleklerin nişanı uçları sırtlarına doğru serbest bırakılmış beyaz sarıklarıdır. Evet siz sabreder Allah’ın dediğinden çıkmazsanız bunu da yapar Rabbiniz. Kaldı ki bir tek melek bile size yardıma yetecektir. Bir tek melek tüm dünyanın yerle bir edilip helâkine yeter. Lâkin mü’min-lere güven duygusu vermek için Rabbimiz bu miktar meleklerden söz ediyor. Bu yardımın gecikeceği konusunda da en küçük bir şüpheniz olmasın. Yâni bu meleklerin gelişi kâfirlerin size hücumundan sonraya kalabilir mi acaba? diye bir endişeniz de olmasın. Allah anında size yardımcılarını gönderir. Evet arkadaşlar, işte Allah için yapılan bir savaşın yasasıdır bu. Ne Allah adına kâfirlerin karşısına çıkan müslümanlar kâfirler karşısında yalnız olduklarını, korumasız ve yardımcısız olduklarını zannetsinler, ne de kâfirler böyle bir iman küfür savaşında karşılarında sadece müslümanların bulunduğunu zannetsinler. Kâfirler böyle bir savaşta sadece müslümanlarla değil Allah’la karşı karşıya bulunduklarının, Allah’la savaştıklarının farkına varmalıdırlar. Evet müslümanlar şartlarına riâyet edip Allah’a güvendikleri sürece müslümanlar kesinlikle bilmeliler ki meleklerini göndermeden de zaferi halk edendir Allah. Sayısal azlık çokluk, ekonomik ve siyasal güçlülük güçsüzlük hiçbir değer ifade etmeyecektir. İşte Bedir’de kâfirler müslümanların üç katıydı. Uhut’ta bu oran bire beş idi. Mûte’de 200.000’e karşı 3000 idi. Ama görüyoruz ki Allah’ın yardımıyla galip gelenler müslümanlardır. Peki acaba Rabbimiz niye melekleri gönderiyor mü’minlerin yardımına? Yâni acaba niye başka orduları değil de melekler? Meselâ niye ateş değil, niye rüzgar değil, niye başka ordular değil de melekler?
126,127. “Allah bunu, ancak size müjde olsun ve böylece kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. İnkâr edenlerin bir kısmını kesmek veya ümitsiz olarak geri dönecek şeklinde bozguna uğratmak için gereken yardım, ancak, güçlü ve Hakîm olan Allah katından olur.” Allah bunu sırf size bir müjde olsun, mü’minlerin kalpleri bununla yatışsın diye gönderdiğini söylüyor. Sadece sizin kalpleriniz yatışsın, kalpleriniz güvenle dolsun diyedir. Tabii insan olarak müslü-manlar yanı başlarında kendileri gibi savaşan insan sûretinde yardımcıları görünce kalpleri yatışacak ve güven duygusu içine gireceklerdi. İşte Rabbimiz buyuruyor ki burada biz bunu sırf sizin kalpleriniz yatışsın diye yapıyoruz, değilse zafer, yardım, galibiyet sadece Azîz ve Hakîm olan Allah’a aittir. Zafer sadece Allah katındadır, Allah tarafındandır. O dilediği takdirde melekler göndermeden de düşmanlarını helâk, dostlarını muzaffer etmeye muktedirdir. Çünkü O Allah Azîz ve Hakîmdir. Yenilmez ve yanılmazdır. Böylece kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin, helâk etsin, onların sayılarını azaltsın, güçlerini kırsın, zulümlerine engel olsun, veya onları hezimete maruz bırakarak, bir kısmını da rezil rüsva ederek bozguna uğrayıp dönüp gitsinler diye melekleri mü’minlerin yardımına gönderiyoruz.
126,127. “Allah bunu, ancak size müjde olsun ve böylece kalpleriniz yatışsın diye yapmıştır. İnkâr edenlerin bir kısmını kesmek veya ümitsiz olarak geri dönecek şeklinde bozguna uğratmak için gereken yardım, ancak, güçlü ve Hakîm olan Allah katından olur.” Allah bunu sırf size bir müjde olsun, mü’minlerin kalpleri bununla yatışsın diye gönderdiğini söylüyor. Sadece sizin kalpleriniz yatışsın, kalpleriniz güvenle dolsun diyedir. Tabii insan olarak müslü-manlar yanı başlarında kendileri gibi savaşan insan sûretinde yardımcıları görünce kalpleri yatışacak ve güven duygusu içine gireceklerdi. İşte Rabbimiz buyuruyor ki burada biz bunu sırf sizin kalpleriniz yatışsın diye yapıyoruz, değilse zafer, yardım, galibiyet sadece Azîz ve Hakîm olan Allah’a aittir. Zafer sadece Allah katındadır, Allah tarafındandır. O dilediği takdirde melekler göndermeden de düşmanlarını helâk, dostlarını muzaffer etmeye muktedirdir. Çünkü O Allah Azîz ve Hakîmdir. Yenilmez ve yanılmazdır. Böylece kâfirlerden bir kısmının kökünü kessin, helâk etsin, onların sayılarını azaltsın, güçlerini kırsın, zulümlerine engel olsun, veya onları hezimete maruz bırakarak, bir kısmını da rezil rüsva ederek bozguna uğrayıp dönüp gitsinler diye melekleri mü’minlerin yardımına gönderiyoruz.
128. “Allah'ın, onların tevbelerini kabul veya onlara azap etmesi işiyle senin bir ilişiğin yoktur; çünkü onlar zalimlerdir.” Ey peygamberim, senin bütün bu işler konusunda herhangi bir yetkin yoktur. Bu konularda sana bir iş, bir yetki, bir sorumluluk yoktur. İşin tamamı Allah’a aittir. Sen ancak bir kulsun. Allah’ın izni olmadan sen onlara karşı hiçbir şey yapamazsın. Rivâyetlere göre Allah’ın Resûlü Uhud savaşı esnasında kâfirlere bedduada bulunmuştu da Rabbimiz böyle buyurdu. Peygamberim onların, o kâfirlerin durumlarıyla alâkalı senin bir yetkin yoktur. Bedir’de olduğu gibi onların bir kısmının kökünü kesmek veya onlara tevbe nasip etmek Allah’a aittir. Allah diler, bu kâfirler akıllarını başlarına alıp tevbe ederler, küfürlerinden vazgeçerler, Allah da onları affeder, yahut da dilerse onlar zalimler oldukları halde Allah, zulümlerini onaylayıp onlara azap eder. Bu tamamen Allah’a ait bir iştir. Senin bu konuda sorumluluğun da, yetkin de yoktur. Nitekim öyle de olmuştur. Rasûlullah Efendimizin helâklerine beddua ettikleri bu kâfirlerden gebertilenler hariç ötekilerin hepsi tev-be edip sonradan müslüman olmuşlardır. Kendileri bilirler. Eğer tevbe edip müslüman olurlarsa kazanırlar, değilse tercihleri sonucunda zarara uğrayacak olanlar kendileridir.
129. “Göklerde olanlar da, yerde olanlar da Allahındır. Dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Allah ba-ğışlayandır, merhamet edendir.” Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Göklerin ve yerin sahibi olan, göklerde ve yerde yegâne egemen olan O Allah, mağfiret isteyen, bağışlanmak isteyen, buna sa’y eden, iradesini buna yönlendiren herkese mağfiret eder. Ama azap isteyen, iradesini hep azaptan yana kullananlara da, onların bu tercihlerini onaylayarak azap eder. Bu konuda tasarruf sadece Allah’a aittir. Hiç kimse bu konuda Ona etki edemez. Onun kararlarını hiç kimse sorgulayamaz. Kulları yaptıklarından sorumludur ama O yaptığı hiç bir şeyden sorumlu değildir. Allah iman etmek isteyenleri, bağışlanmak isteyenleri bağışlar, azap isteyenlere de azap eder. Bunun temel sebebi de insanların kendi iradeleri, kendi özgür tercihleri, kendi amelleri, kendi eylemleri, kendi inançlarıdır. Allah’ın gafur oluşuna güvenerek ona yönelen bir insana Allah mutlaka yardım edecek, imkân verecek, mağfiret edecek, hatalarını, kusurlarını, günahlarını örtecek, geçmişini sıfırlayacak ve rahmetiyle muamele edecektir. Ama Allah’ın rahmetine boyun bük-meyerek, müracaat etmeyerek Onunla savaşa tutuşanlara da azap edecektir. Yâni mağfirete ulaşanlar kendi iradeleriyle, azaba duçar olanlar da kendi tercihleriyle baş başa kalmışlardır. Bundan sonra Rabbimiz dikkatlerimizi fâiz üzerine, (riba) üzerine çekecek. Uhud’un değerlendirilmesinden sonra riba konusunun gündeme getirilişinin sebebini şöyle anlamaya çalışıyoruz. Uhut’ta müslümanlar bir yenilgi tatmışlardı. Bu yenilgilerinin sebebi onların mala meyilleri, mal mülk sevgileriydi. Mekkeli müşriklerin kaçtıklarını, arkadaşlarının da onların ganimetlerini paylaştıklarını gören okçular; “haydi biz de mallardan nasibimizi alalım” diyerek mevzilerini terk edip Rasûlullah’ın emrine karşı gelmişlerdi. Halbuki Allah’ın Resûlü; “bizler harbi kazansak da kaybetsek de, hattâ kuşların bizim etlerimizi yedik-lerini görmüş olsanız da, sakın bu yerinizden ayrılmayın” buyurmuştu. Ama okçular mala meyilleri sebebiyle mevzilerini terk ediverdiler. Tıpkı şu anda hacısıyla, hocasıyla tüm müslümanların mevzilerini terk edip geceli gündüzlü para kazanmanın peşine takıldıkları gibi. Halbuki bir kul olarak, bir müslüman herkes kitabını ve peygamberini tanıyıp ona göre bir kulluk yaşayacaklardı. Herkes kitabından ve peygamberinden haberdar olacaktı. Herkes birbirini kulluğa dâvet ve teşvik edecekti. Ama bakıyoruz hocasıyla, hacısıyla herkes bu kulluk görevini terk edip para kazanmanın, ekonomik güce ulaşmanın hesabına girdiler. Bu dini tanıyacak, anlatacak çok az insan kaldı meydanda. Evet, okçular yerlerini terk edince de arkadan düşman orduları saldırarak galip durumda olan müslümanları mağlup konumuna düşürdüler. İşte Uhut’ta mala mülke meyillerinden, tamahlarından ötürü hezimeti tattıklarını îmâ etmek üzere Rabbimiz bu konuya dikkat çekecek. Uyaracak bu konuda mü’minleri. Ve kıyâmete kadar kâfirlerle müslümanlar arasında gerçekleşecek tüm savaşlarda kâfirler karşısında müslümanların yenilgiyi tatmalarının ilk ana nedeninin dünyaya bağımlılıkları, dünyalıklara meyletmeleri ve Allah’ın kendileri için cennette hazırladığı gözlerin görmediği, kulakların duymadığı nimetlere değil de dünyadakilere değer vermeleri sebebiyle olduğunu anlatacak Rabbimiz. Bakın o yine buyurur ki:
130. “Ey İnananlar! Fâizi kat kat alarak yemeyin. Allah'tan sakının ki başarıya erişesiniz.” Ey iman edenler, kat kat artırılmış olarak fâizi yemeyin, ribayı yemeyin. Takvalı olun. Allah’ın istediği gibi yapın. Mala bakışınızı Allah’ın yasalarıyla belirleyin. Umulur ki dünyada da âhirette de başarılı olup cennete ulaşırsınız. Evet kat kat, katlaya katlaya fâizi yemeyin diyor Rabbimiz. Arkadaşlar, genel mânâda fâizin yasaklanması daha sonra gelecek. Ba-kara sûresinde gelecek, ama Rabbimiz bu kesin yasak gelmeden önce ara ara ileriki dönemlerde yasallaşacak bir yasağı gündeme geti-rerek böylece mü’minleri eğitecek ve sakınmaya ısındıracak. Arkadaşlar biliyorsunuz ki Rasûlullah Efendimizin vefatına yakın günlerde Bakara sûresinde nâzil olan fâizle ilgili âyetler bu muameleyi tamamen yasaklamıştır. "Fâiz yiyenler ancak şeytan çarpmasından dolayı ne yapacağını bilemeyen ve ayakta da duramayan kimsenin kalktığı gibi kalkacaktır." (Bakara 275) Fâiz yiyenler, fâiz yoluyla insanların mallarını yiyenler, fâiz yoluyla insanların kanlarını emen kimseler kıyâmet günü saraya tutulmuş, şeytanın messine (ilişmesine) maruz kalmış deli birinin doğru dürüst ayakta duramayışı biçiminde kalkacaklardır. Dünyada bile bunun örneklerini görüyoruz. İflas eden bankaların önünde insanlıktan çıkmış bir vaziyette etraflarına saldıracak şekilde delirmiş insanları gördükçe âyetin ne kadar da güzel anlattığını anlıyoruz. "Eğer böyle yapmazsanız Allah’a ve Resûlü’ne karşı savaş açtığınızı bilin. Eğer tevbe ederseniz ana sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş ve de haksızlığa uğramamış olursunuz." (Bakara 279) Evet, fâize devam edenler Allah ve Resûlüne karşı savaş açmış insanlardır. Ya da Allah ve Resûlü bu adamlara karşı savaş açmıştır. Allah ve Resûlüyle savaşa tutuşmuş insanların iflah olmaları mümkün müdür? Ya da durup dururken sadece kâfir olmaları sebebiyle kâfirlere bile savaş açmak caiz değilken bu fâizciler için her hâlükârda savaş açmak kayıtsız şartsız vacip kılınmıştır. Toplumda fâiz pisliğinin kökünü kazımak ve fâizcilerle sonuna kadar savaşmak tüm müslümanlar üzerine içtimaî bir farizadır. Çünkü fâiz öyle sârî bir mikroptur ki; onun yaşadığı toplumda tek tek müslümanların ondan kurtulmaları mümkün olmayacaktır. Günün birinde her biri bu pisliğe bulaşmak zorunda kalacaktır. Evet burada da Rabbimiz buyuruyor ki; ey müslümanlar, sakın ha sakın fâizci olmayın, sakın ha sakın dünyayı kıble edinmeyin, dünyayı ekonomiden ibaret değerlendirmeyin. Dünyada sadece mal mülk derdine düşmeyin. Dünyaya meyletmek dünya hayatının en büyük belâlarından biridir. Dünyayı kıbleleştiren, tek hedef olarak dünyayı seçen toplumlar dünyada da âhirette de felaha eremezler. Belki zengin olurlar, belki tüm dünyayı elde edebilirler, ama asla ölüme engel olamazlar. Unutmayın ki ölüm var, hesap kitap var. Tüm dünyayı karınlarına doldursalar da insanlar ölecekler ve hesaba çekilecekler. İşte hayatın hesabını buna göre yapmalıyız. Şu şehrin tümü sizin olsa, doymayıp öteki şehirlere de uzanmış olsanız, onunla da yetinmeyip tüm dünyayı elde etmiş olsanız, sonra öteki gezegenlere de el atsanız, söyleyin bir gün gelip yok olmayacak mı bütün bunlar? Her şey yok olup gitmeyecek mi? Öyleyse dün Uhut’taki müslümanların yenilgilerine sebep olan bu dünya hırsınız niye?
131. “İnkâr edenler için hazırlanmış ateşten sakının.” Muttaki olun! Korunun! Allah’la korunun! Allah’ın koruması altına girin! Şu ateş konusunda çok dikkatli olun ki; Bakara sûresiyle söyleyecek olursak; “yakıtı insan ve taşlardır onun” Dayanılması mümkün olmayan bir ateştir o. Öyleyse kâfirler için hazırlanmış böyle bir ateşten korkun, korunun.
132. “Size merhamet edilmesi için Allah'a ve Peygambere itaat edin.” Denileni yapmak üzere itaat edin Allah’a! İstediklerini yapmak üzere itaat edin Allah’a! Peki ne ister o Allah bizden? Ne diyor Allah bize? İşte bundan önceki âyetlerinde istediklerini bildirdi Rabbimiz. Dünyacı olmayın dedi. Ganimete, dünyalıklara meylederek mevzilerinizi terk etmeyin dedi. Allah’ın dinine hizmeti ikinci plana atmayın dedi. Kat kat artırılmış fâiz yiyerek insanların mallarına haksız yere el at-mayın, böylece benimle savaşa girmeyin dedi. Ben gafûrum dedi. Eğer bana kulluğa yönelirseniz, bağışlanma dilerseniz sizi bağışlarım, ama benim azabımı tercih ederseniz azap ederim dedi. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsi benimdir dedi. Göklere ve yere egemen benim dedi. Her konuda emir bana aittir dedi. Dilediklerimi yaparım, kimse bana hesap soramaz dedi. Benim yolumda, benim adıma, benim dinimin hâkimiyeti adına, sadece bana güvenerek kâfirlerle savaşırsanız meleklerimle sizi teyid edip mutlak zafere ulaştırırım dedi. Galibiyeti sadece benden bekleyin dedi. Başka ne diyorsa, sayamam şimdi onları. Sabah şöyle kalkın diyorsa, akşam şöyle yatın diyorsa, şunu giyinin, bunu giymeyin diyorsa, şunu için, bunu yemeyin diyorsa o konuda Allah’a itaat edin. Bir de peygambere de itaat edin. Yâni Allah ne demişse, Allah sizden ne istemişse Peygamber örnekliliğinde onu anlayın ve uygulayın. Allah ne demişse onu Peygamber örnekliğinde yapmaya çalışın. Çünkü model adam, motif adam, form dilekçedir peygamber. Peygamber Allah’ın istedikleri konusunda kendisine mutlak itaat edilmek üzere gönderilmiş yasal örnektir. Allah’ın bizden istediği her bir kulluk biriminde örnek alacağımız varlıktır Peygamber. Evet Allah’a ve peygambere itaat edin ki, rahmete eresiniz, Rabbinizin rahmetine, merhametine hak kazanasınız. Sizler Allah ve Resûlüne mutlak itaat edin ki, merhamet olunasınız. Allah size savaşın mı dedi? Hemen itaat edin. Rasûlullah sizden mal ve can mı iste-di? Hemen koşun emrine. Allah ve Resûlü din düşmanları karşısında direnin, dişinizi sıkın ve sabredin mi dedi? hemen itaat edin. Ötekiler gibi arkanıza dönüp kaçmayın, Allah ve Resûlünün emirlerine isyan etmeyin ki Allah’ın rahmetini ve cennetini kaybedenlerden olmayın. Amelleriniz boşa gitmesin. Allah ve Resûlü sizin menfaatinize sizden ne istediyse itaat edin ki hem bu dünyada hem de âhirette amelleriniz netice versin. Hem dünyada hem de ukbada mutluluğa ulaşın diyor Rabbimiz. Peki, buraya kadar anlatılanlardan anladık ki dünyacı olmayacağız, dünyayı kıble edinmeyeceğiz, sadece dünyada mal mülk derdinde olmayacağız. Peki o zaman bu geçliğimizi, bu zindeliğimizi, bu enerjilerimizi nerede kullanacağız? Şu zamanlarımızı, şu imkânlarımızı nerede harcayacağız? Şu mallarımızı, şu mülklerimizi nerede harcayacağız? Neyi hedefleyeceğiz? Hedefimiz, uğraşımız ne olacak? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bunu şöyle anlatıyor:
133. “Rabbinizin mağfiretine ve Allah'a karşı gel-mekten sakınanlar için hazırlanmış, eni gökler ve yer kadar olan cennete koşuşun.” Evet hedefiniz cennet olsun, uğraşınız cennet olsun. Tüm gücünüzü, tüm enerjinizi, tüm himmetinizi cenneti kazanmaya, cennete ulaşmaya teksif edip cennete koşun. Evet Rabbinizin mağfiretine, affına ve cennetine koşun. Öyle bir cennet ki, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, Allah’ın emir ve yasaklarına riâyet edenler, hayatlarını Allah için yaşayanlar, Allah’ın belirlediği yasalarla hayat yaşayanlar için hazırlanmış, ve de eni gökler ve yer arası kadar geniş bir cennettir o. Öyleyse koşanlar buna koşsunlar, yarışanlar bunun için yarışsınlar. Çünkü yarışmaya değer bu. Yarışacaksanız işte bunun için yarışın diyor Rabbimiz. Bir milyar daha, bin dolar daha, bir apartman da-ha, bir arsa daha, bir araba daha, bir derece daha, bir model daha a-dına değil. Veya bir kademe daha, bir model daha, bir makam daha, bir koltuk, bir rütbe daha, bir fakülte, bir doktora daha değil. Dünyada kalacaklar, ölürken terk edilecekler, öbür tarafa intikal etmeyecekler adına değil. Yarışacaksanız, koşturacaksanız işte bu cennet adına koşturun. Birbirinizle yarışacaksanız bunun adına yarışın. İnsanlar tam tersini yapıyorlar değil mi şu anda? Hacısı da, hocası da dünya ve dünyalıklar adına yarışıyorlar Allah korusun. Öyleyse gelin ey müslüman-lar, aklımızı başımıza alalım da mallarımızı cennet adına yarıştıralım, çocuklarımızı bunun adına yarıştıralım, ilmimizi, aklımızı, kalemimizi, gecemizi, gündüzümüzü, fırsatımızı, imkânımızı hep cennet adına seferber edip yarıştıralım. Bu konuda, cennet konusunda ben herkesten önce geçeceğim! Ben herkesten öne geçmeliyim! diyelim, öyle yaşayalım, öyle yarışalım inşallah. Çünkü cennet, uğrunda yarışmaya değer. Dünya ve dünyalık-lar adına yarışsanız, gecenizi gündüzünüze katarak dünyayı kazan-mayı planlamış olsanız, gece gündüz çalışıp çırpınsanız belki bir dünyaya sahip olamazsınız, olamayacaksınız ama eğer cennet için yarışırsanız, cennet için sa’y ederseniz, bu yarışta en sonuncu olsanız bile, cennete en son girecek olsanız bile Rasûlullah Efendimizin beyanıyla dünyanın on katı bir cennete ulaşabilirsiniz. Kaldı ki yine Rasû-lullah Efendimizin başka bir hadisinden öğreniyoruz ki, Buhârî’ hadislerinden birinde diyor ki: "Cennette kamçı kadar bir yer dünya ve içindekilerin tümünden daha hayırlıdır.” Yâni düşünebiliyor musunuz? Kamçı kadar bir yer ne olur? Hem inceciktir, hem düzensizdir, hem de kullanım alanı olmayandır. Ama cennette o kadarcık bir yer bile dünya ve içindekilerden çok daha hayırlıdır buyurur Allah’ın Resûlü. Yine aynı hadisin devamında diyor ki Rasûlullah: "Sizin akşam ve sabah Allah yolunda cihad için (cehd ü gayret için, İslâm’ın izzet ve şerefini, müslüman-ların namus, iffetlerini, neslini, aklını biraz gayret etmeniz, sizin için dünya ve içindekilerden size verilmesinden daha iyidir" Buyurur. Öyleyse aklımızı başımıza alalım da neyin peşinde olduğumuzu? Neyi hedeflediğimizi bir düşünelim. Eğer bu dünyada Allah’ın rahmetini ve cennetini hedeflediğimizde neleri kazandığımızı, dünyayı hedefleyerek bir hayat yaşadığımız zaman da neleri kaybettiğimizi bir düşünelim. Evet o cennet muttakiler için hazırlanmıştır buyurduktan sonra Rabbimiz, muttakilerin özelliklerini anlatmaya başlıyor. Eğer cenneti kazanmak istiyorsak bu aşağıda sayılan sıfatların sahibi olmak zorun-dayız. Neymiş o özellikler? Kimmiş muttakiler?
134. “Onlar bollukta ve yoklukta sarf ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever.” Evet o muttakiler, o hayatlarını Allah için yaşayanlar, bollukta ve darlıkta infak ederler. Sahip olduklarını Allah kullarıyla paylaşmanın kavgasını verirler. Elleri dar olduğu zaman da, geniş olduğu zaman da, hasta oldukları zaman da, sıkıntılı oldukları zaman da bütün hallerinde infak ederler. Gazaplandıkları zaman da gazaplarını yenenler. Öfkelendikleri zaman öfkelerini yutarlar. Öfkelendikleri zaman bağışlayanlardır onlar. Kin peşine düşmezler, Allah’ın kullarının kusurlarına, hatalarına noksanlıklarına karşı gazaplanmazlar, gazaplandıkları zaman da öfkelerini yenmesini bilirler onlar. Gazaplandıklarından intikam almaya kalkmazlar. Kötülük edenlere karşı afla muamele ederler. Evet bunlar günahlardan, hayasızlıklarsan sakınan ve de ga-zaplandıklarında da bağışlayanlardır. Kindar olmayan, kin ve intikam peşine düşmeyen, Allah kullarının hatalarının, noksanlıklarının ardına düşmeyen kimselerdir. Öfkelendikleri zaman öfkelerini yenmesini bilen insanlardır. Suçları örten, hataları bağışlayan kimselerdir. Bu konuda aklıma güzel bir örnek geldi, inşallah söyleyeyim. Allahu âlem Abdullah İbni Mübârek Efendimizin bir hizmetçisi bir gün bir ibrikle onun abdest suyunu dökerken bir kaza sonucu ibriği yü-züne çarpar ve Abdullah İbni Mübareğin yüzü kanar. Tam kızacakken hemen câriye bu âyetin “Vel kâzımiynel gayza” bölümü okur, İbni Mübarek Efendimiz gazabını yener. Câriye arkasından “Vel âfiyne anin nâs” bölümünü okuyunca İbni Mübarek Efendimiz tamam seni affettim buyurur. Arkasından câriye “Vallahü yühibbü’l muhsinîn” bölümünü okuyunca İbni Mübarek der ki “haydi git seni âzâd ettim”. Âyeti okuyan da yerinde okuyor, değerlendiren de yerinde değerlendiriyor. Gazap; insanın öfke ile insanlıktan çıktığı andır. İnsanlık, kişi-nin önündeki iki seçenekten, iki hadîseden birini seçme özelliğidir. Halbuki insan gazaplanınca seçme özelliği gider ondan. Dolayısıyla bu durumda insan insanlıktan çıkmıştır. Bundan sonra pek çok mu-harremat birbirini takip eder. Harpler, darpler, kavgalar, katl olayları, zulümler düşmanlıklar, kazf, yalan isnâdı, iftira, talâk ve tüm fuhşiyat-lar hepsi hepsi gazaplanmanın sonunda meydana gelir. İşte böyle gazaplandığı bir anda, gazap makamında bulunduğu bir durumda gazabına sahip çıkarak, kendisine sahip çıkarak gazabının gereğini yapmayan, Allah’ın kendisinden istediklerinin dışına çıkmayan kimse muttakidir ve Allah’ın cennetini hak etmiş kimsedir. Çünkü Allah muhsinleri sever. Allah kendisini görüyormuşçasına bir hayat yaşayanları sever. İnsanlara karşı tavırlarını, davranışlarını Allah huzurunda olduğunu unutmadan ayarlayanları, Allah huzurunda, Allah kontrolünde olma şuuru içinde gazabını yenerek Allah’a lâyık davranışlar sergileyenleri Allah sever. Ama tabi hiç öfkelenmeyeceğiz demek değildir bu. Öfkelenilmesi gereken yerlerde de mutlaka öfkelenmek zorundayız. Allah’ın âyetleri çiğnendiği zaman, Allah’ın diniyle, Allah’ın yasalarıyla, Allah’ın elçisiyle alay söz konusu olduğu zaman, Allah’a düşmanlık söz konusu olduğu zaman bir müslümanın öfkelenmesi vaciptir. İşte Rabbi-mizin insan fıtratına koyduğu gazap yasası burada geçerlidir. Böyle yerlerde müslüman gazaplanmalıdır. Diniyle alay edildiğini, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın şeriatıyla alay edildiğini gördüğü yerde bir müslü-manın yerinde duramaz hale gelip alaycıların beyinlerinde patlayacak bir bomba gibi gazaplanması gerekmektedir. Allah düşmanlarının suratlarında patlayacak bir şamar gibi gazaplanması gerekmektedir. Zaten böyle durumlarda gazaplanmayan bir kimsenin müs-lümanlığından da şüphe edilir. Gözlerinin önünde Allah’ın emirlerinin çiğnenmesi karşısında gazaplanmamak zilletin ta kendisidir. Hattâ İmam Şafiî Efendimiz kızılması gereken bir durum görüp de kızmayan kimsenin eşek olduğunu söyler. Evet Allah’ın gazabının olduğu yerde müslüman da gazaplanmak zorundadır. Mü’minler Rablerinin gazabıyla gazaplanan, rızası sebebiyle de razı olan insanlardır. Bakın A’râf sûresinin 154. âyetinde Allah’ın gazabını celp edecek bir konumda toplumunun kendisinin yokluğunda Allah’ı unutup onun yerine buzağıya tapındıklarını ve şirke düştüklerini görünce Hz. Mûsâ (a.s)’ın da son derece gazaplandığı, hattâ Tevrat levhâlârını elinden attığı ve gazabı dinince onları yeniden eline aldığı anlatılır. Elbette çevresindekilerin Allah’a kulluğu bırakıp da tâğutların peşine takıldıklarını, Allah yasalarını terk edip insan yasalarına kul köle olduk-larını, cennet yolunu terk edip süratlice cehenneme doğru gittiklerini gören bir müslümanın bu duruma gazaplanmaması mümkün değildir. Bir müslümanın böyle bir durumda rahat bir hayat yaşaması mümkün değildir. Bu durumu değiştirmek ve Allah’ın gazabından korunmak için bir müslümanın elinden ne geliyorsa yapması gerekmektedir.
135. “Onlar fena bir şey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. Günahları Allah'tan başka bağışlayan kim vardır? Onlar, yaptıklarında bile bile direnmezler.” Evet, muttakilerin, cennetliklerin özelliklerini saymaya devam ediyor Rabbimiz. Onlar bir fahşâ işlediklerinde, Allah’ın sevmediği bir kötülük irtikap ettiklerinde veya nefislerine zulmettiklerinde, kendilerini olmamaları gereken bir konuma düşürdüklerinde. Arkadaşlar buradan da anlaşılıyor ki muttakilerden de bazen fevahiş yâni kebâir de zuhur edebilir, nefislerine zulüm, yâni sağair de zuhur edebilir. Müslümanlar, müttakıler günah işlemeyen kimseler değildir. Bunlardan da günahlar sadır olabilir, lâkin onlar bunlar üzerine musır (ısrarcı) değillerdir. Yâni onlar günahlara ısrarla devam etmezler, hemen günahın akabinde Allah’ı zikredip istiğfar ederler. Günahlarının bağışlanmasını isterler Allah’tan. Evet Mü'minler de bazen bazen hata edebilirler. Bir anlık bir gaflet sonucu, bir anlık bir hata sonucu veya geçici bir duygu sonucu günah işleyebilirler, bir fahşaya düşebilirler, emre karşı gelebilirler. Ama ilk uyanışla ilk hatırlama ile hemen bundan vazgeçerler mü'min-ler. Fahşa, fuhuş; aşırılıklar demektir, haddi aşmak demektir. Han-gi konuda? Maddî manevî her konuda aşırılıklar. Meselâ eşya talebin-de aşırılık, mal talebinde aşırılık, rızık talebinde aşırılık, bilgi toplama konusunda aşırılık, mesken konusunda aşırılık, sevgi saygı konusunda insanları putlaştıracak biçimde aşırılık, on kişiyle devlet kurma hayallerine kapılarak hedefte aşırılık. Babaya anaya karşı, ya onların meşru isteklerini dinlememe hususunda aşırılıklar, ya da onların Allah’la çatışan her arzularını yerine getirerek onların putlaşmalarına imkân hazırlamak türünde çizgiyi aşma aşırılıkları veya rızık konusun-da Allah’a güvenmeyerek çocukları öldürme aşırılıkları. Ya da kadın erkek ilişkilerinde zina dediğimiz aşırılıklar. İşte bu aşırılıkların tümünden sakınırlar o mü’minler. Ama istemeyerek böyle bir fahşaya düşmüşlerse de hemen dönüp, tevbe edip Rablerine iltica ederler. Bilhassa kadın erkek ilişkileri konusunda aşırılık hususunda çok yanlışlarımız var. Meselâ bizim toplumda şu anda bu aşırılıkları kadınlar yaptığı zaman onlara fahişe denirken aynı şeyleri erkekler yaptıkları zaman onlara bir şey denmiyor. Halbuki bunları yapan kadına da erkeğe de fuhuş sahibi, yâni fahişe denir. Bugüne kadar fahşa (fuhuş) denildiği zaman sade-ce kadın erkek ilişkilerinde aşırılıklar, haddi aşmalar anlaşılmaktadır. Halbuki sadece bu konuda değil her konuda aşırılıklardan menediyor Rabbimiz. Evet, onlar işledikleri günahlara devam etmezler, hemen Rablerine yönelip tevbe ederler. Allah’tan başka günahları kim affedebilir? Allah’ı buna ehil göreceğiz. Kendisini bu işe ehil kabul etmemizi istiyor Rabbimiz. Bakıyo-ruz pek çok hadis-i kutside görüyoruz ki, Rabbimiz; “Kullarım bana yeryüzü dolusu günahlarla da gelse, ama, benim onların tamamını affedecek güçte olduğumu kabul eder, yâni benim huzuruma bana hiç bir şeyi şirk koşmamış olarak çıkarlarsa, elbette ben de onlara yeryüzü dolusu mağfiret ederim” buyurmaktadır. Evet şirk olmazsa tüm günahları bağışlayacağını haber veriyor Rabbimiz. Kul Rabbini, Rabbinin kendisini tanıttığı gibi kabul eder, kulluğu sadece ona tahsis ederek Rabbinin huzuruna gelmişse, sadece Allah’ı dinleyerek, sadece Allah’ı hesap ederek, sadece ona kulluk ederek, tüm hayatında sadece onu söz sahibi bilerek ve sadece onun yasalarını uygulayarak, ama bunun yanında cehaleti sebebiyle işledikleri konusunda da ondan af dileyerek gelmişse onun affına mazhar olacak ve cennetine girecektir.
136. “Onların hareketlerinin karşılığı Rablerinden bağışlanma ve altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetlerdir. İyi davrananların ne güzel ecri vardır!” Evet, işte böyle bir hayat yaşayanlara Rablerinden mağfiret vardır. Allah onların amellerini tam kabul edecek, eksikliklerini, kusurlarını görmeyecek. Peygamberinkine oranla çok eksik bile olsa Allah onların amellerini tam kabul edecektir. Yâni Allah onların bu dünyada işledikleri ufak tefek kusurlarını gündeme getirmeyecek, yüzlerine vurmayacak ve örtüverecek onların üzerlerini. Onlardan dolayı onların utanıp sıkılmalarını istemediği için, iştahlarının kaçmasına razı olmadığı için Rabbimiz onların üzerine bir perde çekiverecek ve onlara zeminlerinden ırmaklar akan, ya da kendi taht-ı tasarruflarında ırmaklar akan cennetler vardır. Oradan hiç çıkmamacasına, hiç kaybet-memecesine kalacaklardır onlar. Hayatlarını Allah için yaşayanların ecirleri ne güzeldir değil mi? Tabii bu, esas itibariyle işlenen amellerin karşılığı değil, Allah’ın bir lütfudur.
137. “Muhakkak ki sizden önce nice sünnetler (Şe-riatler, hadîseler) gelip geçmiştir. Yeryüzünde gezin de, yalancıların sonunun ne olduğuna bir bakın.” Sizden önce nice hadîseler geldi geçti. Allah’ın iradesi ve kudretiyle nice olaylara şahit oldu bu dünya. Allah’ın bu kanunlarını, bu sünnetini yakından görmek, anlamak istiyorsanız önce şu kitabın sayfaları arasında bir seyahate çıkın. Sonra da yeryüzünde gezin, dolaşın. Allah yolunda savaşanların ve Allah’ı, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçilerini, Allah’ın hayat programını yalanlayanların âkıbetleri nasıl olmuş bir görün. Güzel akıbet kimin olmuş? Allah taraftarları mı galip gelmiş? Yoksa Allah düşmanları mı bir bakın. Öyleyse ey müslümanlar, Uhut’ta küçük bir yara aldık diye niye üzülüyorsunuz? Niye gamlanıyorsunuz? Sizden önceki milletlerin tarihinde buna benzer nice hadîselerin Allah’ın takdiriyle, Allah’ın bir hikmetiyle gerçekleştiğini bilmiyor musunuz? Allah’ın böylece sizi eğittiğini, eksikliklerinizi, zaaflarınızı size göstererek sizi mükemmelleştirmeyi murad ettiğini anlamıyor musunuz? Allah’ın elçilerine kafa tutanların sonlarının nasıl olduğuna bakmıyor musunuz? Rabbimiz geçmişlerin hayatına bakıp ibret almamızı istiyor. Geçmişte hakkı yalanlayanların, dinin aleyhinde kıyam edenlerin akıbeti ne oldu? Allah’la savaşa tutuşanların hali ne oldu? Eyke’nin, as-hab-ı uhdûd’un, ashab-ı hûd’un, kavmi Lût’un, Sodam, Gomerin hali nice oldu? Bizans’ın, Roma’nın hali ne oldu? Onlar hakkı yalanlamış-lar, dini reddetmişler, kendileri rubûbiyet ve ulûhiyet iddiasında bulun-muşlar. Ya Rabbi her ne kadar da sen eğitiminiz şöyle olsun demişsen de, hukukunuz böyle olsun, ekonominiz şöyle olsun, ticaretiniz, aile hayatınız, sosyal düzeniniz, siyasal yapılanmanız şöyle olsun di-yorsan da biz böyle de yaparız diyenlerin akıbetleri ne oldu? Bir görün diyor Rabbimiz. Allah öyle dediği halde demedi diyerek, Allah’ın dediklerini de-medi diyerek, ya da Allah öyle demediği halde, Allah öyle buyurma-dığı halde Allah öyle dedi diyerek dediğini demedi, demediğini dedi diyerek yalan söyleyenler. Allah dünyayı yarattı ve işi bitti diyerek, yâni artık Allah hayata karışmıyor, Allah hayata karışmaz diyerek yalan söyleyenler. Allah dünyanın idaresini bize bıraktı diyerek yalan söyleyenler. İnsanlık için en ideal sistem insanların tespit ettikleri sistemdir, Allah sistem konusunda bilgisizdir, Allah bu konuları bilmez diyerek yalan söyleyenler. Tüm bu yalancıların akıbetleri nasıl olmuş bir bakın diyor Rabbimiz. Gezin, dolaşın ve onların akıbetlerine bir bakın diyor. Yeryüzü bunların enkazlarıyla doludur.
138. “Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, sakınan-lara yol gösterme ve bir öğüttür.” Allah’ın size gönderdiği bu kitapta sizin gerek duyacağınız her şey açıklanmıştır. Allah’ın yeryüzünde değişmez sünneti beyan edilmiştir. Bütün insanlara bir beyandır bu kitap, ama sadece muttakilere bir hidâyet, bir yol gösteri ve öğüttür. Yâni bu kitabın hidâyetinden sadece muttakiler, yâni bu kitapla yol bulmak isteyenler, yollarını bu kitaba sormaya, bu kitabın istediği gibi yaşamaya yönelenler istifade e-deceklerdir. Aslında Kur’an herkese genel mânâda hidâyeti göstermek için inmiştir. Ama herkes bu kitabın hidâyetini kabul etmede, isteyerek bu-nun hidâyetini seçmede eşit olmayacaktır. Kimileri bununla hiç ilgilen-meyecek, bunu anlamaya yanaşmayacaktır. Bakıyoruz hâdî kelimesi, hüden kelimesi Kur’an’da on beş ayrı mânâda kullanılmıştır. Allah hüdendir, Tevrat hüdendir, Kur’an hüdendir, Kâbe hü-dendir, Peygamberimiz hüdendir, başka hüdenler de vardır Kur’an’da. Buna göre hüden olarak ne peygamberimizin, ne Kâbe’nin, ne de Kur’an’ın bizzat kendisi birinin elinden tutup dini kabul ettirici olma derecesine vardıramaz meseleyi. Yâni gerek Kur’an ve gerekse Peygamberimiz bizzat insanların kalplerine imanı sokmakla değil, bu ima-nı insanlara tanıtmakla mükelleftirler. Öyleyse kimse Kur’an’a yanaş-madı mı Kur’an kimseye hidâyet edemez. Kur’an’a yaklaşan kişi eğer onunla yol bulmak isterse ancak o, o zaman hidâyet edebilir. Çünkü "Hüden linnas"dır Kur’an. Ama "Hüden lil mut-takîn" dir de aynı zamanda. Ne demek o? Yâni herkese yol gösterecek kapasitede değil. Yâni herkes bununla yol bulmak istemez, her-kes buna yol sormaya gelmezse o zaman, o sadece takvalılara yol gösterecek, sadece onlara hidâyet edecektir. Ötekiler için hattâ yine Kur’an’ın ifadesiyle bu kitap kimilerinin zararını, ziyanını artıracaktır. "Kur’an zalimlerin ancak zararını artırır." (İsrâ 82) Öyleyse ey müslümanlar, bu kitabın öncekilerin durumlarını beyanına ve hidâyetine teslim olarak:
139. “Gevşemeyin, üzülmeyin, inanmışsanız, mutlaka siz en üstünsünüzdür.” Gevşemeyin, Uhut’ta Rabbinizin bir imtihanı gereği başınıza gelenlere bakarak gevşeyip, korkup Allah yolunda cihaddan geri durmayın. Üzülmeyin, Allah yolunda başınıza gelenlere, verdiğiniz kurbanlara, cennete gönderdiğiniz şehidlerinize, kaçırdığınız fırsatlara, elde edemediğiniz zafere, elinize geçmeyen ganimetlere üzülmeyin. Gerçekten inanıyorsanız üstünsünüz. Mü’minseniz üstün olan sizlersiniz. Rabbimiz bu âyetiyle Medine’de bir avuç müslümana sesleniyordu. Medine’de Mekkeli Kureyş’i karşısına almış, Medineli yahudiler ve münafıklar tarafından düşman ilân edilmiş ve üstelik sadece o bölgeyle de sınırlı kalmayarak İran’ı, Bizans’ı ve tüm dünyanın kâfirlerini karşılarına almış, tüm dünya kâfirlerine meydan okumuş, tüm dünya kâfirleriyle savaşmak zorunda kalmış bir avuç müslüman. Düşünebiliyor musunuz, tüm dünya kâfirleri ve onların karşılarına aldıkları bir a-vuç müslüman. Böyle bir ortamda sayısal azlıklarına rağmen Rabbi-miz onlara diyordu ki: Ey müslümanlar! Sizler daha üstün olduğunuz halde, sizler daha azîz olduğunuz halde, sakın ha düşmanlarınız karşısında gevşemeyin, üzülmeyin. Düşmanlarınız karşısında sayısal azlığınıza bakarak, güçsüz olduğunuz zehabına kapılarak onlardan barış dilenmeye, onlarla savaşmaktan vazgeçmeye kalkışmayın. Unutmayın ki Allah sizinle beraberdir ve sizin işlerinizi asla sarpa sardırıp sizi zora sokmayacaktır. Unutmayın ki siz mü’minsiniz. Unutmayın ki Allah sizinle beraberdir. Unutmayın ki siz üstünsünüz. Unutmayın ki Allah sizinle beraberdir. Unutmayın ki siz Allah safındasınız veya sizin safınızda Allah vardır. Sizin azizle, sizin üstünle irtibatınız vardır. Siz üstünsünüz, çünkü azizle berabersiniz. Siz üstünsünüz, siz güçlüsünüz, çünkü sizler yalnız değilsiniz. Öyleyse sakın ha kâfirlerden, müşriklerden aman dileyip zillet içinde bir barışa razı olmayın. Zillet ve horluk içinde bir barıştan yana olmayın. İşiniz gücünüz hep barış içinde olmasın. Böyle zillet ve meskenet içinde kâfirlerle, müşriklerle, münafıklarla kol kola, keyf içinde, rahat içinde uzlaşmacı bir hayat içinde yaşayıp gidecek duruma düşmeyin. Yurtta sulh cihanda sulh teraneleriyle pis bir hayata razı olmayın diyor Rabbimiz. Bu âyetler müslümanların Allah tarafından desteklendiğini anlatan âyetlerdir. Yeryüzündeki tüm kâfirler, tüm zalimler, tüm tağutlar, tüm putlar ve putçular birleşip müslümanlara tuzaklar kurmaya, komplolar hazırlamaya ve müslümanlara göz açtırmamaya çalışsalar da yine de müslümanlar güçlüdür. Çünkü onların safında Allah vardır. Çünkü onlar Allah desteğindedirler. Çünkü müslümanların ellerinde kâfirlerin ellerinde olmayan silahlar vardır. Allah’a karşı hangi güç, hangi silah baş edebilir ki? Müslümanların desteğinde Allah’ın melekleri vardır, meleklere karşı hangi güç durabilecektir? Müslümanların desteğinde dağlar, taşlar, semalar, rüzgarlar vardır. Rüzgarlara karşı, depremlere karşı kim karşı durabilecek de? Suları kim durdurabilecek de? Önceki toplumları helâk etmek üzere Rabbimizin gönderdiği o müthiş helâk âyetlerinin önüne kim geçebilir? Kim geçebilmiş bugüne kadar? Rabbimizin bu âyetinde anlatılan üstünlük hem dünyada, hem de Yevm-i Mev’ûd’daki, kıyâmet günündeki üstünlüktür. Eğer mü’min-seniz gelecek günde, Yevm-i Mev'ûd’da mutlaka üstünsünüz. Yâni dünyada mağlup olsanız bile, dünyada kaybetseniz bile, dünyayı tümüyle kaybetseniz bile üstün olan sizlersiniz. Bir peygamber gibi kav-miniz tarafından testereyle belinizden biçilseniz bile, galip olan sizsiniz. Çünkü şurasını hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız ki, kâr ya da zarar dünya hesabına göre yapılmaz. Galibiyet ya da mağlubiyet, üstünlük ya da alçaklık, kâr ya da zarar dünya hesabına göre değil âhiret hesabına göre yapılır, cennet ve cehennem hesabına göre yapılır. Öyleyse ey müslümanlar! Ey inananlar! Kârınızı zararınızı, üstünlüğünüzü alçaklığınızı, galibiyetinizi mağlubiyetinizi dünya hesabına göre yapmayın. Dünyada mal mülk sahibi olunca, dünyada zafere ulaşınca, dünyada filân ya da falan makama gelince kazandık zan-netmeyin. Dünyayı kazanınca, arzla bütünleşince, arzdan bir parça el-de edince, çok paraya sahip olunca sakın kazandık zannetmeyin. Şu-nu kesinlikle bilin ki kişi dünyada neye sahip olursa olsun, hangi mülke, hangi makama, hangi saltanata sahip olursa olsun iman etmemiş-se, âhiret adına sa’y edip cenneti kazanmamışsa kesinlikle kaybetmiştir. Öyleyse:
140,141. “Eğer siz (Uhut'ta) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bugünleri bazen lehe, bazen da aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zulmedenleri sevmez. Allah, böylece iman edenleri günahlarından arıtmak, inkârcıları ise yok etmek ister.” Ey müslümanlar, Uhut’ta size bir yara dokunmuşsa, Uhut’ta bir kısmınız şehid düşerek bir kısmınız da yaralanmışsa, bir eziyete maruz kalmışsanız, unutmayın ki daha önce düşmanlarınız da sizin karşınızda bir yara almışlardı. Daha önce siz de Bedir’de onlara zarar vermiştiniz. Ama sizin Bedir’de onlara verdiğiniz zarar onların morallerini kırmamış, sizinle tekrar savaşmaktan onları alıkoymamıştır. O halde siz niye gevşemeye ve üzülmeye kalkıyorsunuz? Üstelik sizler mü’minlerken. Allah sizinle beraberken. Sizin şehidleriniz cennete, onların ölüleri ise cehenneme gitmişken. Sizler ebediyen ka-zanan, onlar da ebediyen kaybedenler iken. Buna rağmen onlar sizin karşınıza çıkma konusunda cesaretlerini yitirmezlerken size ne oluyor? Halbuki: O günler, o zafer günleri, üstün gelme günleri yok mu? Biz onu insanların arasında döndürüp duruyoruz. Evet bu iş aranızda mü-navebeyledir. Zafer bazen sizin tarafta, bazen da karşı taraftadır. Bazen siz galipsiniz, bazen de karşı taraf. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir sünnetidir. Akıbet, güzel sonuç kesinlikle müminlerin ol-makla birlikte Rabbimizin hikmeti gereği dünyada kimi zaman kâfirler, kimi zaman da mü’minlerin lehlerine döner bugünler. Yâni bir evde hep düğün bayram olmaz. Bazen düğün bay-ram, bazen da cenaze olur. Bazen ağlama dönemi, bazen de gülme dönemi yaşarsınız. Şu anda bizim evde cenaze var. İslâm dünyası ağlama dönemini yaşıyor. Küfür ve şirk dünyası da bayram dönemlerini yaşıyor. Ama kesinlikle bilelim ve üzülmeyelim ki bu böyle gitmeyecektir. İşte Rabbimizin beyanıyla bu daire dönmektedir, zaman sürekli dönmektedir. Yüz yıllık ağlama dönemi çok yakında bitecek, gülme sırası bize gelecektir. Bundan hiç kimsenin zerre kadar bir şüphesi olmasın. Dikkat ederseniz Uhut’ta düşmanları karşısında küçük bir hezimet yudumlayan, küçük bir yara alan o günün müslümanlarına Rab-bimiz Bedir’i hatırlatıyordu. Ne oluyor ey müslümanlar? Uhut’ta küçük bir yenilgi aldık diye niye gamlanıyorsunuz? Niye kendinizi koyuveri-yorsunuz? Daha önce Bedir’de onları siz yenmemiş miydiniz? Bedir-de galibiyet sizin değil miydi? Buyurarak onların yaralarını saran Rab-bimiz, bu âyetleriyle 20. asrın biz gariban müs’taz’aflarına da şöyle buyuruyor: Ne oluyor ey garibanlar? 100 yıldır küfür ve şirk dünyanın egemenliği altında inim, inim inliyoruz diye niye ümit inkisârına uğru-yorsunuz? Daha önce Osmanlılar olarak, Selçuklular olarak, Abbâsîler olarak, Emevîler olarak, Halîfeler dönemi olarak binlerce yıl dünyaya egemen olanlar sizler değil miydiniz? Unutmayın ki: Allah böylece içinizden iman edenleri açığa çıkarmak ve sizden şehidler edinmek ve iman edenleri seçmek, hatalarından arındırmak ve kâfirleri de eksiltip körlemek istiyor. Eğer böyle olmasaydı, yâni zafer bazen sizin tarafta, bazen da kâfirler tarafında olmasaydı o zaman gerçek mü’minler belli olmayacak, gerçek mü’minler münafık-lardan ayrışmayacak ve içinizden şehidler de edinilmeyecekti. Çünkü bâtıl bir davaya sağlam inanmış kâfirlerin mü’minlere karşı galip gelmeleri yine bir imanın galip gelmesi anlamına gelecektir ki o zaman mü’minler kendi hak davalarına onların bâtıl davalarına olan imanlarından daha kuvvetli bir imanla iman etmeleri gerektiğini, onlardan daha kuvvetli bir şekilde sarılmaları gerektiğini anlamalarına sebep olacaktır. Gerek Âl-i İmrân sûresinin bu âyetlerini, gerekse kitabımızın öteki âyetlerini okudukça ister istemez insanın hatırına şu soru geliyor. Rabbimiz bu ve benzeri âyetlerinde kâfirleri tek başına yok edeceğini, kâfirler karşısında mü’minlerin yanında, mü’minlerin safında olduğunu, kâfirlere karşı mü’minlere yardım edeceğini anlatıyor. Peki hal böyleyken acaba neden mü’minlerin onlarla savaşmalarını istiyor Rabbimiz? Acaba neden mü’minlerin kâfirlerle savaşa katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılar, çeşitli fedâkârlıklarla karşılaşmalarını istemektedir? Halbuki netice bellidir. Netice mü’min-lerin galibiyetidir. Öyleyse acaba niçin mü’min kulları ölmeden, öldürmeden Allah neticeyi gerçekleştirivermiyor? Acaba bunun hikmeti nedir? İşte bunun hikmeti bu âyet-i kerimede anlatılmaktadır. Bir kere Rabbimiz bu davayı omuzlayan mü’minlerin miskin ve uyuşuklardan olmasını istemiyor. Yan gelip yatarak zafer bekleyenlerden olmalarını istememektedir. Zaten böyle kolay kazanılmış zaferlerin kaybedilmeleri de çok kolay olacaktır. Allah birtakım mahrumiyetlere, birtakım sıkıntılara katlanarak zafere ulaşmalarını istemektedir. Bir de bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi Allah kimimizi kimi-mizle denemek ve bilemek istemektedir. Gerçekten de hikmet sahibi Rabbimizin mahza hikmet dolu müthiş bir yasasıdır bu. Rabbimiz bizi bilemek istiyor. Bizim bilenmemizi istiyor. Savaş insanların bilenmesi demektir. Herhangi bir aleti keskinleştirmek isterseniz bilersiniz onu. Herhangi bir aleti bilerken ondan bir şeyler götürürsünüz ama onu bilemiş olursunuz. Bilenen aletten bir şeyler gider, bir kısım parçalar kopar ondan ama artık o daha parlak ve daha keskin hale gelmiştir. İşte savaşlar da böyledir. Bir şeyler kaybeder müslümanlar sa-vaşta ama bununla bilenirler müslümanlar. Daha canlı, daha güçlü hale gelirler. Tıpkı her budanmanın sonunda daha gençleşen ağaçlar gibi. O savaşlar, biliyoruz ki, nice mü’minleri bilemiş, nice kâfirleri diriltmiştir. O savaşlarda nice mü’minler bilenirken nice kâfirler de İslâm’la buluşup diriliği yudumlamıştır. Mü’minleri bileyen savaşlar kâfirleri de uyandırmıştır. Nasıl? Kâfirler savaş meydanlarında kendilerinin dünyayı, hayatı, yaşamayı sevdiklerinden kat kat fazlasıyla karşılarındaki mü’minlerin ölüme ve şehâdete koştuklarını gören nice kâfirler İslâm’la tanışma imkânı bulmuşlar, nice kâfirler dirilişe ermişlerdir. Allah için nelerin fedâ edilebileceğini, nelerin göze alınabileceğini gören nice kâfirler hidâyete ermişlerdir.
140,141. “Eğer siz (Uhut'ta) bir yara almışsanız, (size düşman olan) o topluluk da (Bedir'de) benzeri bir yara almıştı. Böylece biz, Allah'ın gerçek müminleri ortaya çıkarması ve içinizden şahitler edinmesi için, bugünleri bazen lehe, bazen da aleyhe döndürüp duruyoruz. Allah, zulmedenleri sevmez. Allah, böylece iman edenleri günahlarından arıtmak, inkârcıları ise yok etmek ister.” Ey müslümanlar, Uhut’ta size bir yara dokunmuşsa, Uhut’ta bir kısmınız şehid düşerek bir kısmınız da yaralanmışsa, bir eziyete maruz kalmışsanız, unutmayın ki daha önce düşmanlarınız da sizin karşınızda bir yara almışlardı. Daha önce siz de Bedir’de onlara zarar vermiştiniz. Ama sizin Bedir’de onlara verdiğiniz zarar onların morallerini kırmamış, sizinle tekrar savaşmaktan onları alıkoymamıştır. O halde siz niye gevşemeye ve üzülmeye kalkıyorsunuz? Üstelik sizler mü’minlerken. Allah sizinle beraberken. Sizin şehidleriniz cennete, onların ölüleri ise cehenneme gitmişken. Sizler ebediyen ka-zanan, onlar da ebediyen kaybedenler iken. Buna rağmen onlar sizin karşınıza çıkma konusunda cesaretlerini yitirmezlerken size ne oluyor? Halbuki: O günler, o zafer günleri, üstün gelme günleri yok mu? Biz onu insanların arasında döndürüp duruyoruz. Evet bu iş aranızda mü-navebeyledir. Zafer bazen sizin tarafta, bazen da karşı taraftadır. Bazen siz galipsiniz, bazen de karşı taraf. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmeyen bir sünnetidir. Akıbet, güzel sonuç kesinlikle müminlerin ol-makla birlikte Rabbimizin hikmeti gereği dünyada kimi zaman kâfirler, kimi zaman da mü’minlerin lehlerine döner bugünler. Yâni bir evde hep düğün bayram olmaz. Bazen düğün bay-ram, bazen da cenaze olur. Bazen ağlama dönemi, bazen de gülme dönemi yaşarsınız. Şu anda bizim evde cenaze var. İslâm dünyası ağlama dönemini yaşıyor. Küfür ve şirk dünyası da bayram dönemlerini yaşıyor. Ama kesinlikle bilelim ve üzülmeyelim ki bu böyle gitmeyecektir. İşte Rabbimizin beyanıyla bu daire dönmektedir, zaman sürekli dönmektedir. Yüz yıllık ağlama dönemi çok yakında bitecek, gülme sırası bize gelecektir. Bundan hiç kimsenin zerre kadar bir şüphesi olmasın. Dikkat ederseniz Uhut’ta düşmanları karşısında küçük bir hezimet yudumlayan, küçük bir yara alan o günün müslümanlarına Rab-bimiz Bedir’i hatırlatıyordu. Ne oluyor ey müslümanlar? Uhut’ta küçük bir yenilgi aldık diye niye gamlanıyorsunuz? Niye kendinizi koyuveri-yorsunuz? Daha önce Bedir’de onları siz yenmemiş miydiniz? Bedir-de galibiyet sizin değil miydi? Buyurarak onların yaralarını saran Rab-bimiz, bu âyetleriyle 20. asrın biz gariban müs’taz’aflarına da şöyle buyuruyor: Ne oluyor ey garibanlar? 100 yıldır küfür ve şirk dünyanın egemenliği altında inim, inim inliyoruz diye niye ümit inkisârına uğru-yorsunuz? Daha önce Osmanlılar olarak, Selçuklular olarak, Abbâsîler olarak, Emevîler olarak, Halîfeler dönemi olarak binlerce yıl dünyaya egemen olanlar sizler değil miydiniz? Unutmayın ki: Allah böylece içinizden iman edenleri açığa çıkarmak ve sizden şehidler edinmek ve iman edenleri seçmek, hatalarından arındırmak ve kâfirleri de eksiltip körlemek istiyor. Eğer böyle olmasaydı, yâni zafer bazen sizin tarafta, bazen da kâfirler tarafında olmasaydı o zaman gerçek mü’minler belli olmayacak, gerçek mü’minler münafık-lardan ayrışmayacak ve içinizden şehidler de edinilmeyecekti. Çünkü bâtıl bir davaya sağlam inanmış kâfirlerin mü’minlere karşı galip gelmeleri yine bir imanın galip gelmesi anlamına gelecektir ki o zaman mü’minler kendi hak davalarına onların bâtıl davalarına olan imanlarından daha kuvvetli bir imanla iman etmeleri gerektiğini, onlardan daha kuvvetli bir şekilde sarılmaları gerektiğini anlamalarına sebep olacaktır. Gerek Âl-i İmrân sûresinin bu âyetlerini, gerekse kitabımızın öteki âyetlerini okudukça ister istemez insanın hatırına şu soru geliyor. Rabbimiz bu ve benzeri âyetlerinde kâfirleri tek başına yok edeceğini, kâfirler karşısında mü’minlerin yanında, mü’minlerin safında olduğunu, kâfirlere karşı mü’minlere yardım edeceğini anlatıyor. Peki hal böyleyken acaba neden mü’minlerin onlarla savaşmalarını istiyor Rabbimiz? Acaba neden mü’minlerin kâfirlerle savaşa katılarak ölümle, yaralanma ile, çeşitli sıkıntılar, çeşitli fedâkârlıklarla karşılaşmalarını istemektedir? Halbuki netice bellidir. Netice mü’min-lerin galibiyetidir. Öyleyse acaba niçin mü’min kulları ölmeden, öldürmeden Allah neticeyi gerçekleştirivermiyor? Acaba bunun hikmeti nedir? İşte bunun hikmeti bu âyet-i kerimede anlatılmaktadır. Bir kere Rabbimiz bu davayı omuzlayan mü’minlerin miskin ve uyuşuklardan olmasını istemiyor. Yan gelip yatarak zafer bekleyenlerden olmalarını istememektedir. Zaten böyle kolay kazanılmış zaferlerin kaybedilmeleri de çok kolay olacaktır. Allah birtakım mahrumiyetlere, birtakım sıkıntılara katlanarak zafere ulaşmalarını istemektedir. Bir de bu âyet-i kerimede ifade edildiği gibi Allah kimimizi kimi-mizle denemek ve bilemek istemektedir. Gerçekten de hikmet sahibi Rabbimizin mahza hikmet dolu müthiş bir yasasıdır bu. Rabbimiz bizi bilemek istiyor. Bizim bilenmemizi istiyor. Savaş insanların bilenmesi demektir. Herhangi bir aleti keskinleştirmek isterseniz bilersiniz onu. Herhangi bir aleti bilerken ondan bir şeyler götürürsünüz ama onu bilemiş olursunuz. Bilenen aletten bir şeyler gider, bir kısım parçalar kopar ondan ama artık o daha parlak ve daha keskin hale gelmiştir. İşte savaşlar da böyledir. Bir şeyler kaybeder müslümanlar sa-vaşta ama bununla bilenirler müslümanlar. Daha canlı, daha güçlü hale gelirler. Tıpkı her budanmanın sonunda daha gençleşen ağaçlar gibi. O savaşlar, biliyoruz ki, nice mü’minleri bilemiş, nice kâfirleri diriltmiştir. O savaşlarda nice mü’minler bilenirken nice kâfirler de İslâm’la buluşup diriliği yudumlamıştır. Mü’minleri bileyen savaşlar kâfirleri de uyandırmıştır. Nasıl? Kâfirler savaş meydanlarında kendilerinin dünyayı, hayatı, yaşamayı sevdiklerinden kat kat fazlasıyla karşılarındaki mü’minlerin ölüme ve şehâdete koştuklarını gören nice kâfirler İslâm’la tanışma imkânı bulmuşlar, nice kâfirler dirilişe ermişlerdir. Allah için nelerin fedâ edilebileceğini, nelerin göze alınabileceğini gören nice kâfirler hidâyete ermişlerdir.
142. “Yoksa içinizden Allah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” İmtihana tabi tutulmadan, denenmeden, elenmeden, içinizden Allah yolunda cihad eden, Allah için fedâkârlıkları göze alarak sabreden kimseleri belirtmeden öyle kolay kolay, elinizi kolunuzu sallaya sallaya cennete gireceğinizi mi zannediyorsunuz? Yâni Allah için Allah düşmanlarıyla cihad etmeden, savaşın zorluklarına sabredip mal ve candan geçmeyi göze almadan, bedelini ödemeden öyle kolayca cennete gireceğinizi mi hesap ediyorsunuz? Hayatınızı Allah için yaşamadan, Allah’ın tüm emirlerini tatbik etmeden, savaşta barışta, hayatınızın tümünde Allah’ın kulu olduğunuzu unutmayıp, Allah’ın tüm arzularını gerçekleştirmeden, Allah yolunda başınıza gelenlere grup grup katlanmadan cennete girebileceğinizi mi zannediyorsunuz? Cenneti kazanmak öyle kolay değildir. Hayatın tümünde Allah’ın kulu olmadıkça, kulluk yolunda önümüze çıkabilecek tüm zorlamalara göğüs germeden, malı ve canı Allah yolunda fedâ etmeden, Allah’ın mal, can ve çocuklarımıza verdiği musibetlere karşı sabretmeden cennet kazanılamaz. Demek ki kolay olmuyor bu iş yâni. Kolaylıkla olmuyor Cennete gidiş. Anlıyoruz ki Rabbimiz kendisine teslimiyet konusunda bizi denemektedir. Bizi cihad gibi, açlık gibi, kıtlık gibi, maldan candan eksiltmeler gibi bir kısım imtihanlardan geçirerek demekte ve elemektedir. Böylece içimizden saf madenle cürufu açığa çıkarmaktadır. Sağlam inanmışlarla cıvıkları ortaya çıkarmaktadır. İçimizdeki mücahidleri ve sabredenleri açığa çıkarmaktadır. Cennete lâyık olanlarla olmayanları açığa çıkarmaktadır. Böylece bir cihadla gerçek mü’minleri sahtelerinden, gerçek mücahidleri korkaklardan, sabırlıları sabırsızlardan ayırmaktadır. Ya da sizin muharebe meydanlarındaki destanlaşan sabırlarınızı, sebatlarınızı, benim için göze aldığınız fedâkârlıklarınızı, cesaret ve kahramanlıklarınızı tüm dünyaya gösterelim, tüm çağlara ilân edelim diye. Gelecek nesillere sizi örnek kahramanlar olarak sunalım diye bu imtihanı yapmaktayız diyor Rabbimiz. Hem içinizdeki gerçek mü-cahidleri gerçek kahramanları açığa çıkaralım, hem de içinizdeki cıvık imanlı münafıkların “İman ettik” ifadelerini açığa çıkaralım. Zira bu iddia hem mü’minlerden hem de münafıklardan sadır olan bir iddiaydı. Ancak bu konuda kimin sâdık, kimin kazip olduğu böyle Allah için fedâkârlık isteyen bir savaş ortamında açığa çıkacaktı.
143. “Andolsun ki, ölümle karşılaşmadan önce onu temenni ediyordunuz; işte onu gözlerinizle bakarak gördünüz.” Evet, dün gerçekten Allah yolunda şehâdeti isteyenler sizler değil miydiniz? Peygamber (a.s)’ın Medine’de kalıp müdafaa savaşı yapalım teklifine karşılık, hayır ey Allah’ın Resûlü, düşmanı şehrin dışında karşılayıp kahramanca bir meydan savaşı yapalım diyenler sizler değil miydiniz? Böyle bir savaş ve ölüm ortamıyla karşı karşıya gelmeden önce bunu şiddetle temenni etmiyor muydunuz? Eh işte isteyip durduğunuz karşınızda. Haydi savaşın öyleyse, sıkın dişinizi ve temenni ettiğiniz şey konusunda sabredin. Sizler onu gözlerinizle gör-dünüz. İşte savaş meydanında kardeşlerinizin doğranışına şahit oldunuz. İşte şehidler gözünüzün önünde. Ne duruyorsunuz? Neden önceki iddianızı yerine getirmekten çekiniyorsunuz? Hani şehâdet tutkunuz, peygamberi kendi fikrinden vazgeçirip şehrin dışına çıkmaya zorlamıştı. Savaş meydanında Rasûlullah’ın şehid edildiği haberinin yayılmasıyla birlikte müslümanlarda meydana gelen bir zaaf ve gevşeme üzerine gündeme geliyordu, Rabbimizin bu sorgulaması. Bundan sonraki âyet de zaten onu gündeme getirecek. Gençler savaşı temenni ediyordu. Ama ne zamanki istedikleri düşmanla karşı karşıya gelip de Allah’ın bir hikmeti gereği doğranma-ya başlayınca da korkuverdiler. Allah için girdikleri bir savaşta ölümden, yaralanmadan, sıkıntıya düşmekten korkuverdiler. Gerçekten zor bir imtihan değil mi? Ölüm korkusuyla savaşı kerih görüyorlar. Halbuki ölüm her zaman bizim için mukadderdir. Her zaman bizi takip eden, bizi hiçbir zaman bırakmayan ve hesap edemeyeceğimiz bir zamanda gelip bizi bulacak olan bir gerçektir. Öyle değil mi? İnsanlar savaş yapmadan da ölmüyorlar mı? Kurtulabilen var mı ölümden? Dünya üzerinde savaşan toplumlarda ölüm var da savaşma-yan toplumlarda yok mu? Şu anda dünya üzerinde yüz yıllarca ömür sürdükleri halde biz savaşmayacağız, yurtta sulh cihanda sulh içinde bir hayat yaşayacağız diyerek özgürlük ve şereflerini birilerine teslim edip zelilce bir hayata razı olan toplumlara ölüm gelmedi mi? Dünya tarihini gözden geçirin. Şereflice özgürlük savaşı verenler öldü de savaştan korkarak zillet içinde bir hayata razı olanlar ölmediler mi? Ölümü değil de yaşamayı seçenler ölümden kurtuldular mı? Cenneti seçenler öldü de dünyacı kesilenler kurtuldular mı? Allah için cennet için, ebedî hayat için gözünü kırpmadan savaşa atılanlar öldüler de Âd ve Semûd gibi âhireti unutup da dünyayı kıbleleştirenler, Firavunlar gibi dünyaya kazık çakma sevdasına kapılanlar ölmediler mi? Yeryüzünün en büyük saltanatına sahip Süleyman ve Dâvûd (a.s)’lar öldüler de Nemrutlar, Karunlar yaşamaya devam mı ettiler? Kim kurtulmuş ölümden? Hangi taraf olursa olsun, ister tercihini Allah’tan yana kullanan, hayatını Allah için yaşayan müslümanlardan ol-sun, isterse hayatlarına Allah’ı karıştırmayarak kendi hevâ ve heves-leri istikâmetinde bir hayat yaşamadan yana olan kâfir ve müşrik dünyadan olsun, ister savaşan isterse savaşmayan taraf olsun Allah herkes için ölümü yazmıştır, kimse bu yasanın dışına çıkma imkânına sahip değildir. Savaşanlar da ölecekler bu dünyada savaşmayıp barış taraftarı olanlar da. İşte madem ki hayat böyle devam edip gidiyor, Rabbimiz de yeryüzünde mutlak mânâda biz müslümanlara savaşı emrediyor. O halde ey müslümanlar! Yeryüzünde insanlara zulmeden, insanların özgürlüklerini ihlâl eden, insanları fitnelere düşürerek onları zorla Al-lah’a kulluktan koparıp kendilerine kul köle edinen ve insanları zorla kendi yasalarına uymaya çağıran kâfirlerin, zalimlerin, hıristiyanların, yahudilerin karşılarına geçip, egemenliği onların ellerinden alıp yeryüzünde âdil bir hayatı gerçekleştirmemizi istiyorsa Rabbimiz bunu gerçekleştirmek zorundayız. O zaman Rabbimizin bu emirleriyle karşı karşıya olan biz müslümanlar asla savaşı terk ederek kâfirin egemenliği altında zillet içinde bir hayata razı olamayız. Kâfirlerin, zalimlerin, müşriklerin egemenliği altında bir barışa bir müslümanın evet demesi mümkün değildir. Kaldı ki biz böyle bir hayata evet desek bile, dünya üzerindeki kâfirler hiçbir zaman savaşsız bir dünyaya evet diyememişlerdir. Dünyada böyle savaşsız bir hayata evet diyen tek tük felsefi ekoller çıkmış olsa da Hz. Adem’in oğlu Kabil’in Habil’i öldürdüğü o ilk günlerden bu yana dünyada hiçbir zaman savaş bitmemiş, bitmesi de mümkün değildir. Rabbimizin beyanıyla kâfirlerin yeryüzünde müslümalara karşı kıyâmete kadar amansız bir savaşı sürdürecekleri kesin olduğu gibi, kâfirlerin kendi aralarındaki savaşları da hiç kesilmeden devam edecektir. Her ne kadar kâfirlerin efendim işte İslâm savaş dinidir, müslü-manlar barbar insanlardır, onların işi gücü kılıç ve kandır, onlar bundan başkasını bilmezler gibi iddialarla müslümanları savaştan uzaklaştırmayı planlıyorlar ve kendi egemenlikleri altında köle bir hayata razı etmeye çalışıyorlarsa da ve bu alçakların propagandaları karşısında kimi zavallı müslümanlar da aman efendim İslam savaş dini değildir, İslâm barış dinidir filân diyerek köleliklerini ihraz etme, kulluklarını tazeleme sadedinde bir şeyler söyleyerek müslümanları uyutmaya çalışıyorlarsa da şunu kesinlikle bilelim ki dünya üzerinde hiçbir insan, hiçbir inanç mensubu, hiçbir din mensubu, eğer dininin bilin-cindeyse, inancının farkındaysa bir başka dinin, bir başka inancın egemenliği altında aşamaya razı olmaz. Bu bir gerçektir. Bu bir yasadır. Bu bir fıtrattır. Ne müslüman, ne kâfir, ne müşrik, ne putperest hiç kimse kendi inancının dışındaki bir inancın egemenliği altında yaşamaya razı olmaz. Herkes inancını yaşayabileceği bir dünya ister. Buna ulaşabilmek için insanlar her şeylerini fedâ ederler. Ama ne zamanki insanlar birtakım egemen güçlerin eğitiminden geçmişler, egemen güçlerin asimilesine uğramışlarsa, hafıza kaybına maruz kalmışsa ancak o zaman bu egemen-lerin köleliğinde yaşadıkları zillet içindeki bir hayatı cennet hayatı zan-nedebilirler. Çünkü artık egemen güçlerin elinde beyinleri dumura uğratıl-mış, kalpleri duygusuzlaştırılmış, hürriyetleri, özgürlükleri ellerinden alınmış, düşüncelerine ipotekler konulmuştur. İşte böyle toplumlar için fark etmeyecektir artık. Onlar yemesine, içmesine, plajına, pikniğine, zevkine, sefasına ulaştı mı fark etmez. Dünya değil mi? Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun. Ama gerçekten bir inancı olan, bir dini olan ve dininin, inancının bilincinde olan, fıtratı bozulmamış, özgür iradesiyle karar verebilecek bir durumda olan ne müslüman ne kâfir asla bir başka sistemin, bir başka dinin, bir başka inancın egemenliği altında zillet içinde bir hayata razı olmayacaktır. Buna hiç kimse evet demeyecektir. Mademki fıtrat bunu gerektiriyor, mademki insanı yaratan ve onun fıtratını en iyi bilen Rabbimiz de bize böyle bir savaş emri veriyor o zaman müslümanlar da yeryüzünün en şerefli insanları olarak, Allah’ın mülkünde Allah adına hareket eden Allah’ın kulları olarak tâ-ğutların, kâfirlerin, müşriklerin egemenliği altında bir hayata razı olmadıkları gibi, böyle bir hayata zorlanmış Allah kullarını da böyle zillet içinde bir hayattan, zalimlerin kulu kölesi olmaktan kurtarıp, özgür iradeleriyle Rablerine kulluğa yönelebilecekleri âdil bir dünyaya kavuşturabilmek için bu kâfirlerle savaşmak zorundadırlar. Bakın daha önce şehâdet isteyen, dışarı çıkıp kâfirlerin defterini dürelim diyen insanların şimdi isteyip durdukları bir savaş orta-mıyla karşı karşıya geliverince korkaklık ve gevşeklik göstermemeleri, Allah için sabredip dişlerini sıkmaları tembih ediliyor.
144. “Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler geçmişti. Ölür veya öldürülürse geriye mi döneceksiniz? Geriye dönen Allah'a hiçbir zarar vermez. Allah şükredenlerin mükafatını verecektir.” Muhammed (a.s) başka değil ancak bir peygamberdir. Onun sizden ayrıcalıklı yönü işte sadece budur. Allah onu peygamber seçmiştir. Değilse o da aynen sizin gibi bir beşer ve kuldur. O da aynen sizin gibi yer, içer, gezer, uyur, baba olur, hasta olur ve vefat eder. Evet onun sizden farklı yönü sadece bir peygamber olmasıdır. Ve bu iş sadece ona mahsus bir şey de değildir. Ondan önce de pek çok peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi bu peygamber hasbel kader ölür, ya da öldürülürse ökçelerinizin üzerinde gerisingeriye mi döneceksiniz? Peygamber öldü, yahut öldürüldü diye dinlerinizden dönüp irtidat mı edeceksiniz? Mürted mi olacaksınız? Uhut’ta Rasûlullah Efendimizin vefat ettiği haberinin yayılması üzerine Müslümanların içine düştükleri kötü durumu sorgulamak için böyle diyordu Rabbimiz. Hhayatta iken peygamber Efendimizin ölmesi, ya da öldürülmesini anlıyoruz. Bir insan olarak onun ölmesi, ya da öldürülmesi elbette mukadderdir. Onun içindir ki bunun farkında olan sahâbe-i kirâm efendilerimiz kendilerini ona siper yapmaya, onun etrafında nöbet tutmaya çalışıyorlardı. Tamam, sağken, hayattayken onun ölmesini, ya da öldürülmesini anlıyoruz ama, bugün bize ne diyor bu âyet acaba? Yâni bugün zaten Rasûlullah vefat etmişken, acaba şu anda onun ölmesini, ya da öldürülmesini nasıl anlayacağız? Arkadaşlar, her ne kadar Allah’ın Resûlü madde planında vefat etmişse de vücudu ortadan kalkmışsa da, yol olarak, sünnet olarak Rasûlullah Efendimiz hayattadır. Ama buna rağmen peygamberi yok farz eden, peygamberi ölmüş bilen bir toplum, peygamberin uygulamalarını bilmeyen insanlar elbette peygambersiz hayatlarını başka şeylerle doldurmak zorunda kalacaklardır. İsrâil oğulları Peygamberleri Mûsâ (a.s) kısa bir dönem arala-rından ayrılıp vahiy almak için Tur’a gidince hemen putlarına, putçu-luklarına dönüverdiler. Elbette peygamberi yok farz eden bir toplumun bundan başka yapabileceği bir şey de yoktu. Meselâ bakın hıristi-yanlar da Allah’ın peygamberi Hz. Îsâ’yı hayatlarından kovup o hale getirince rahat bir nefes alabildiler. Îsâ için Allah dediler, Allah’ın oğlu dediler, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık dediler, peygamberi insanlıktan, örneklikten çıkarıp gökyüzüne gönderince sonunda rahat bir nefes alma imkânını elde ettiler. Allah, insan, yarı Allah yarı insan karışımı bir varlık, bu bize örnek olamaz! Biz onun gibi olamayız! dediler ve ondan kurtuluverdiler. Evet peygamber azıcık yanlarından ayrıldı diye İsrâil oğulları Allah’ı, Allah’ın elçisini unutup Buzağıya tapmaya başlayıverdiler. Şimdiki insanlar da eğer peygamberi yok farz eder, peygamberi ölmüş kabul eder, peygamberin sünnetini, peygamberin uygulamalarını tanımazsa, eğer bizler onlara peygamber modelini, peygamber anlayışını tanıtamazsak elbette bu insanlar da peygambersiz, örneksiz, modelsiz hayatlarını kendi keyifleriyle dolduracaklar ve kendi putlarına tapınmaya devam edeceklerdir. Peygambersiz hayatlarını bir şeylerle doldurmaya devam edeceklerdir. Meselâ eğer yemek yeme-de sünnet modelini öğrenmemişse adam elbette bir başkasının yemek yeme modelini onun yerine ikâme edecektir. Veya meselâ giyim kuşamda peygamber modelini bilmiyorsa kişi onun yerine bir başkasının giyim kuşam modelini benimseyecektir. Peygamberimizin böyle bir hadisini hatırlıyorum: "Her sünnet ortadan kalkınca yerine bir bidat yerleşir." Mecburdur adam çünkü. Yâni eşyanın tabiatı bunu gerektirir. Eğer bir konuda peygamber tanınmıyorsa, peygamberin uygulaması bilinmiyorsa, yâni sünnet uygulamaya konulamıyorsa elbette onun yerine başka bir şey uygulamaya konulacaktır. Kaçınılmazdır bu. Çünkü o hayatın vazgeçilmez bir unsurudur.
145. “Hiç bir kimse Allah'ın izni olmadan ölmez; o belli bir vakte bağlanmıştır. Kim dünya nimetini isterse ona ondan veririz; ve kim âhiret nimetini isterse ona ondan veririz. Şükredenlerin mükafatını vereceğiz.” Ey müslümanlar, savaşta ölümden korkmanızın hiçbir anlamı yoktur. Çünkü herkes için takdir edilmiş bir ecel vardır. Evet Kâinatta her ümmet için, her fert ve toplum için, her varlık için her şey için belli bir ecel tayin buyurulmuştur. Her şeyin takdir edilmiş bir eceli vardır. Eceli geldiği zaman yapraklar düşer, eceli geldiği zaman taşlar yuvarlanır, eceli geldiği zaman dipdiri bedenler düşer, eceli geldiği zaman ruhlar bedenlerden ayrılır, eceli geldiği zaman güneşin defteri dürülür, yıldızlar yerlerinden sökülüp sağa sola atılır, dağlar yürütülür, eceli geldiği zaman dünya durur, hayat biter ve her şey yok olup gider. Evet her şey için bir zaman, bir ecel belirlemiştir Rabbimiz. Kendisinden başka her şey fânidir. Her şey eceli geldiği zaman yok olmaya mahkûmdur. Bâkî olan sadece bu kâinatın yaratıcısı ve yarattığı varlıkların yasalarının ve ecellerinin tayin edicisi olan Rabbimizdir. Fertlerin eceli olduğu gibi toplumların da ecelleri vardır. Rasû-lullah’ın bir hadislerinden öğreniyoruz ki bireysel ecel, bireysel kıyâmet, toplumsal ecel ve kevnî ecel vardır. Bireysel ecel fertlerin ecelidir. Toplumsal ecel de toplumların hayat sahnesinden silinip gitmesidir. Herhangi bir şehrin, herhangi bir ülkenin, herhangi bir toplumun tarih sahnesinden silinip gitmesidir. Kevnî kıyâmet de kâinattaki varlıkların tümünün yok edilmesidir. İşte gerek fertler için, gerek toplumlar için gerekse kâinat için Allah tarafından takdir edilmiş ecel geldi mi artık ne bir saat geciktirilebilir, ne de bir saat ileri alınabilir. Ama ecel gelmedikçe de hiç kimse kimseyi öldüremez. Bu ve benzeri âyetlerinde Rabbimiz ecelin kendi elinde oldu-ğunu ve insanlar ölümden ne kadar da kaçarlarsa kaçsınlar, ölmemek için ne kadar da tedbir alırlarsa alsınlar Allah’ın takdirini bozamayacaklarını anlatıyor. Ölüm korkusuyla cihaddan kaçanları cihada teşvik ediyor Rabbimiz. Ey mü'minler! Allah yolunda savaşın ve sakın ölümden korkmayın! İyi bilin ki Allah yolunda savaşmak sizin ecellerinizi kesinlikle kısaltmaz. Kişinin ölüm sebebi ecelinin gelmiş olmasıdır. Eceliniz gelmediği sürece kimse kimsenin kılına bile dokunamaz. Öyleyse ey müslümanlar, kesinlikle bilesiniz ki Allah için bir savaşa katılmak, hattâ savaşın en ön saflarında bulunmak ölüm sebebi olmayacağı gibi, savaştan kaçmak da ölümden kurtuluş anlamına gelmeyecektir. Öyleyse bu korkunuz niye? Rabbinizin bu beyanlarına inanmıyor musunuz yoksa? Sûrenin ileride gelecek bir âyetinde de Rabbimiz şöyle buyuracak: "Deki evlerinizde dahi olsaydınız yine üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar mutlaka vurulup düşeceği yeri boylardı." (Âl-i İmrân: 154) Yine Nisâ sûresinde de bu hususu şöyle anlatacak: “Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size yetişecektir.” (Nisâ 78) Her nerede olursanız olun, hangi durumda, hangi konumda bulunursanız bulunun mutlaka ölüm size ulaşacaktır. Ölüm sizi idrak edecektir. Siz ölüme doğru yol alıyorsunuz. Velev ki sağlamlaştırmış kaleler içinde, tahkim edilmiş surlar içinde, güçlendirilmiş bürolarınızın içinde, şatolarınızın, villalarınızın içinde, fabrikalarınızda, sığınaklarınızın, zırhlarınızın içinde olsanız bile ecel geldi mi sizi mutlaka yakalayacaktır. Öyleyse niye korkuyorsunuz savaştan? Allah için bir savaş ortamında ölüm size yakın da evlerinizde iken uzak mı? Halbuki bu konuda savaşın en ön safında yer alanla evinde oturanın hiçbir farkı yoktur. Mesele ecelin dolup dolmaması meselesidir. Eceli gelen evinde de olsa ölecek, gelmeyen savaşın en ön safında da olsa ölmeye-cektir. Bunu hiç bir zaman hatırınızdan çıkarmayın.
146. “Nice peygamberlerin yanında Rabb'e kul olmuş pek çok kimse savaşmıştır. Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdi. Allah sabredenleri sever.” Tarihi bir hatırlayın ey müslümanlar. Rabbinizin bu kitabında size anlattığı gibi nice Allah elçileriyle birlikte Rabbaniler, Allah taraftarları, Allah safında yer alan, Allah bilgisine sahip çıkan, Allah yasalarını bilen, Allah davasına gönül veren nice bilginler, nice âlimler savaşa girdiler de Allah yolunda kendilerine isabet eden sıkıntılardan dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de Allah düşmanlarına boyun eğdiler. Sayısal yönden, askeri ve siyasal yönden karşılarındaki düşmanlarından çok güçsüz oldukları halde Rablerine güvenleri, Rablerine tevekkülleri sebebiyle kâfirlere boyun eğmemişler, onların egemenliği altına girmemişler ve Allah da onları ya galip getirmiş, yahut da peygamberleriyle birlikte şerefle şehâdet şerbetini yudumlayıp hayatlarını bereketlendirmeyi, cennete uçmayı becermişlerdir. İşte böyle Allah için bir savaşta onlar asla yılgınlık göstermemişlerdir. Gözlerinin önünde peygamberlerinin şehid edilmesi karşısında yılgınlık gösterip cihadı terk etmemişlerdir. Can ciğer peygamberimizin şehid edildiği bir dünyada biz neyleyelim yaşamayı demişler ve onlar da peygamberlerinin gittiği yere gitmek için var güçleriyle savaşmışlardır. Şimdi size ne oluyor da peygamberin şehid edildiği haberini alınca yılgınlığa düşüyorsunuz? Onların sözleri şuydu:
147. “Dedikleri ancak şu idi: “Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla, sebatımızı arttır, inkârcı topluluğa karşı bize yardım et” Evet, o yiğit müslümanlar diyorlardı ki: Ey bizim Rabbimiz! Ey bizim hayat programımızı belirleyen Rabbimiz! Ey hayatımızı kendisi için yaşadığımız, seçimini kendimiz için seçim kabul ettiğimiz, uğrun-da grup grup kellerimizi kurban ettiğimiz Rabbimiz! Biz hayatımızda sadece seni Rab ve İlâh bilip senin arzun doğrultusunda düşmanla-rınla savaşa çıkıyoruz, senin yoluna mallarımızı ve canlarımızı fedâ ediyoruz! Ne olur ey Rabbimiz kusurlarımızı, sana kulluk sınırımızı aş-malarımızı bize bağışlayıver. Bize düşmanlarımız ve düşmanların kar-şısında sebat ver. Bize sabır ver, direnç ver ya Rabbi. Bize öyle bir dayanıklılık ver ki gözümüz de, gönlümüz de, ayaklarımız da azalarımızın tümü de sabırsızlanmasın! Sabırsızlık göstermesin ya Rabbi! Bir de ayaklarımızı çak yere ya Rabbi! Ayaklarımızı sabit kıl da geriye adım atmasın ya Rabbi! Bize düşen, bizim yapmamız gerekenler konusunda bize yardım ettiğin gibi, bir de: "Kâfir topluluk üzerine de bize yardım et!" Ayrıca bir de bizim bilmediğimiz konularda da kâfirler üzerinde bize yardım et ya Rabbi! Kalplerine korku salarak mı? yoksa melekler göndererek mi? O konuda da bize yardım et ya Rabbi! Dua budur işte. Allah’ın istediği ve kabul buyurduğu dua budur. Bunu günümüz müslümanlarının çok iyi anlamaları gerekiyor. Fiili teşebbüsten sonra, yâni kılıcı ele alıp Allah yolunda harekete geçtikten, düşman karşısında saf bağladıktan sonra yapılan dua. Yattığı yerden zafer beklemek yerine kılıçlara sarıldıktan ve yola koyulduktan sonra dua etmek. Hani Hz. Mûsâ (a.s)’ın su bulabilmek için asasıyla taşa vurma-sını anlatan âyetin muhtevası içinde dua etmek zorundayız ki duamız kabul buyurulsun. Eliyle asasını taşa vurarak, yâni sebebini işleyerek yapılacak bir dua. Elle dilin birleştiği bir dua. Değilse üst üste otuz zırh giyerek, başına miğfer takarak, göğsünü kurşunlarla süsleyerek evinden dışarı çıkmadan, ya da henüz kılıcı resimlerden tanıyan cihad edebiyatı yapan ve de bu haliyle dua dua yalvararak Allah’tan zafer bekleyenler bizler gibi değil. Dua ediyorlar, savaşıyorlar, dişlerini sıkıyorlar ve sonunda da Allah’ın izniyle galip geliyorlar. Allah’ın yardımıyla galip geliyorlar. Sebebe tevessülle galip geliyorlar. Maldan ve candan geçebilmekle galip geliyorlar. Karşılarındaki güç ne olursa olsun, kim olursa olsun Allah yardım ettikten sonra onların mağlup olmaları kesinlikle mümkün değildir. E! Böyle yaşayanlar ölse de galip, kalsa da galiptir zaten. Ne fark eder de? Hiç fark etmez.
148. Bu yüzden Allah onlara dünya nimetini de âhiret nimetini de fazlası ile verdi. Allah işlerini iyi yapanları sever.” Allah onlara dünya nimetlerini verdi, dünyada başarı verdi, zafer verdi, ganimetler verdi, dünyada egemenlik verdi, dünyada izzetli şerefli bir hayat verdi, âhirette de daha fazlasıyla onları mükafatlandırdı. Âhirette onlara mağfiret verdi, tüm hatalarını örtüverdi ve onları nimetlerinin en büyüğü olan cennetiyle şereflendirdi. Yâni Allah onlara hem dünyanın hem de âhiretin iyiliklerini, başarılarını birlikte lütfetti. Kaldı ki âhiret nimetlerinin yanında dünya nimetleri ne kadar olabilir de? Onun içindir ki âhiret nimetleri konusunda “Hüsn” ifadesi kullanılmaktadır. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz ehl-i kitap konusunda bizi bir daha uyaracak. Bakın şöyle buyuruyor:
149,
150. “Ey inananlar! İnkâr edenlere itaat ederseniz, sizi geriye döndürürler de kayba uğrarsınız. Halbuki Mevlâ’nız Allah'tır. O, yardımların en iyisidir.” Ey mü’minler sakın ha sakın kâfirlere, kâfirlerin her cinsine, yahudi’sine, hıristiyanına, ateistine, komünistine, laiğine, münafığına itaat etmeyin. Bundan önce geçen âyetinde Rabbimiz ehl-i kitaba itaat etmeyin buyurmuştu, burada ise tüm kâfirleri kast ederek mü’min-lerin dikkatlerini bir daha çekmektedir. Dikkat edin, eğer o kâfirlere itaat ederseniz onlar ökçelerinizin üzerinde sizi gerisin geriye döndürüp kâfir yaparlar da, hüsrana uğrayanlardan olursunuz. Kâfirler sizi kendi dünyalarına çekerler de dünyanızı da, âhiretinizi de kaybedersiniz. Unutmayın ki sizin velîniz, sizin dostunuz, sizin yardımcınız, sizin Mevlâ’nız Allah’tır. O yardımcıların en iyisidir. Evet kesinlikle kâfirlere itaat etmeyeceğiz. Hiçbir konuda onları velî ve dost bilmeyeceğiz. Hiçbir konuda onları örnek alıp, onlara benzemeye çalışmayacağız. Hiçbir konuda onlara güvenmeyeceğiz. Çünkü işte Allah buyuruyor, onlar bizi kâfir yapana kadar uğraşacaklardır. Sûrenin önceki âyetlerinde bu konuda epey bir şeyler demeye çalışmıştım. Öyleyse başka çaremiz yoktur. Ya kâfirleri düşman bilip onlara itaatten vazgeçeriz, ya onlarla tüm dostluk ilişkilerimizi keseriz ve sadece Allah’ın dostluğuna yöneliriz, ya onların velâyetleri altında, egemenlikleri altında zillet içinde bir hayattan vazgeçip Allah’ın velâyeti altına gireriz, ya bu kitaba evet deriz, ya bu kitapla birlikte oluruz, dostumuz, yardımcımız Allah olur. Ya da bu kitabı bıraktıktan, Allah’ı bıraktıktan sonra yeryüzünün tüm kâfirleriyle beraber olsak da cehenneme kadar yolumuz var demektir. O zaman hiç kimse de bizi bu cehennemden kurtaramaz. Zaten kâfirlerin bütün derdi bizi kendi cehennemlerine ortak etmek. Müslümanlar var oldukları ve İslâm’ı yaşadıkları müddetçe bu kâfirlerin aleyhinde delil vardır ve bu kâfirler bu delili yok etmek, kıstası yok etmek ve bizi de cehenneme sürüklemek için ellerinden gelen her şeyi yapacaklardır. İşte görüyoruz. Gerek yerli, gerek yabancı tüm kâfirler bizi kendileri gibi kâfir yapabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Eğitim kurumlarıyla, basın yayınlarıyla müslümanların üzerine çullanıyorlar. Dertleri nedir bu adamların? İşte Rabbimizin beyanıyla bu adamlar isterler ki kendileri gibi sizler de kâfir olasınız. Kendilerinin küfrettikleri gibi isterler ki siz de küfredin, siz de kâfir olun ve böylece onlarla birlik olun. Evet onlar isterler ki, sizler de onlar gibi kâfir olun ve onlarla birlik olun. Küfürde birlik, düşüncede birlik, anlayışta birlik, eylemde birlik, kılık kıyafette birlik, hukukta birlik, hayatta birlik, isyanda birlik, Allah’a kafa tutmada birlik, peygambere isyanda birlik, demokraside birlik, Allah yasalarını reddetmede, Allah’a ve peygambere kafa tutmada birlik, cehenneme gitmede birlik, birlik, birlik. İsterler ki her konuda sizinle birlik olsunlar. Yeryüzünde kâfirin tek hedefi işte budur. Çünkü kâfir kâfirliğinin ve yaşadığı bu küfür içindeki hayatın kendisini nereye doğru götürdüğünün farkındadır. Yaşadığı küfür içindeki bir hayatın kendisine cehennemi kazandırdığının kesin farkında olan ve zaten dünyada da cehennemi bir hayatın sahibi olduğunun mutlak bilincinde olan kâfir düşünür ki, mademki ben şu anda cehennemi bir hayat yaşıyorum, o halde benim yaşadığım bu hayata müs-lümanlar niye ortak olmasınlar? Niye bu müslümanlar göz göre göre dünyada cennet hayatı yaşıyorlar da, yaşadıkları bu hayatın sonunda göz göre göre cennete gidiyorlar da ben cehenneme gidiyorum? Niye onlar da benim gittiğim yere gitmiyorlar? Niye benim cehennemime onlar da ortak olmuyorlar? Tıpkı şeytan gibi. Zaten bunlar şeytanın çömezleridir. Evet tıpkı şeytan gibi onun aveneleri olan kâfirler de niye bu müslümanlar bizim cehennemimize gitmiyorlar? Düşüncesiyle müslümanları da kendi cehennemlerine, kendi hayatlarına, kendi küfürlerine ortak etmek istiyorlar. Mü’minleri kendi sapıklılarına, kendi nifaklarına, kendi cehennemlerine çekerek böylece müslümanlarla denk olmak istiyorlar. Madem ki biz kaybettik onlar da kaybetsinler, madem ki biz saptık onlar da sapsınlar diyorlar. Halbuki kesin biliyorlar ki müslümanlar kazançtadırlar. Kesin biliyorlar ki müslümanlar hak yoldadırlar, doğru yoldadırlar. Bunu bilen bu alçaklar, biz kaybettik onlar da kaybetsinler, biz kâfir olduk onlar da kâfir olsunlar diyeceklerine, madem ki onlar müs-lüman oldular biz de müslüman olalım, biz de onlar gibi Allah’a teslim olalım da biz de kazanalım, tıpkı onlar gibi biz de Allah ve Resûlüne itaat edelim de cennete gidelim, deyiverseler çok daha iyi olacaktı, onlar da kazanacaklardı ama öyle yapmıyor hainler. Öyleyse ey müslümanlar, sakın ha sakın onlara itaat etmeyin, onlardan dost ve velîler edinmeyin. Onları dost bilmeyin. Onların yoluna, yörüngesine girmeyin. Onların düşüncelerine, onların anlayışlarına kapılıp, onların girdikleri girdaplara girip onların kendilerini kaybettikleri anaforlara kapılıp tıpkı onların hayatlarını kaybettikleri gibi, hüsrana mahkûm olup dünyalarını da âhiretlerini de yitirdikleri gibi sakın sizler de dünyanızı ve âhiretinizi kaybetmeyin. Bu tehlikeyi çok iyi bilen Rabbimiz ısrarla bu konuda bizi uyarmaktadır. Uhut’ta müslümanların aldıkları küçük bir yara karşısında müslümanları gerisingeriye eski küfürlerine, eski şirklerine döndürmek için propagandalara girişen yahudilere, münafıklara dikkat çekiyordu bu âyetleriyle Rabbimiz. Diyorlardı ki ey müslümanlar, hani bu peygamberiniz Allah’ın elçisiydi? Hani Allah ona yardım edecekti? Hani ne oldu? Niye yenildiniz? Yalancı bir adamın arkasına düşerek bu kadar adamınızı niye telef ettiniz? Bizi dinleseydiniz, bize itaat etseydiniz başınıza bu felâketler gelmezdi diyerek müslümanları dinlerinden döndürmek, peygambere karşı kalplerinde şüphe uyandırmak, onları can evlerinden vurmak isteyen kâfirleri asla dinlememeleri, onlara asla itaat etmemeleri konusunda uyarıda bulunuyordu. O halde kâfirler dinlenmeyecek, kâfirlere asla itaat edilmeyecek. Gerek dünkü, gerekse bugünkü kâfirler, gerek yerli, gerek yabancı kâfirler. Hangi cinsi olursa olsun dinlemeyin onları. Onlar asla sizin hakkınızda hayır düşünmezler. Ama sakın ha bu kâfirleri bırakın-ca, bu kâfirlerin velâyetinden çıkıp Allah’ın velâyeti altına girince, bunları değil de sadece Allah’ı dinleyince bunların bize bir şey diyebile-ceklerinden filân korkmayalım. Bakın Allah diyor ki:
151. “Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmalarından ötürü, inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin durağı ne kötüdür!” Sakın kâfirlerden korkmayın, çünkü biz onların kalplerine korku salacağız diyor Rabbimiz. Kalplerine korku salıp onların morallerini kıracağız. Sizin karşınızda silahlarını bile kullanamaz hale getireceğiz onları. Ama bu sizin Allah’a karşı sarsılmaz imanınız, Allah’a karşı tam güveniniz, tevekkülünüz ve onların da şirklerinin karşılığıdır. Eğer sizler Rabbinize güven ve tevekkül konusunda onların seviyesine düşerseniz böyle bir vaadsöz konusu değildir. Böyle bir durumda Allah Müslümanlardan desteğini çekiverir. İşte sûrenin önceki âyetlerinde Bedir savaşı veya Hz. Adem-den bu yana tarihin her bir döneminde gerçekleşmiş bir iman küfür savaşında gerçekleşmiş bir yasadır bu. İmanla küfrün karşılaştığı her-hangi bir savaş. Bu iki grubun karşı karşıya geldiği her bir savaş ortamında Allah, kendisinin düşmanı olarak karşısında yer almış kâfir-lere karşılarındaki mü’minleri sayılarının, güçlerinin iki katı gösteriyor. Sayısal ve güç yönünden çok azınlıkta olan mü’minler kâfirlerin gözünde iki katı gösteriliyor. Aslında sayıları azdır mü’minlerin ama Allah kâfirlerin gözünde onları fazla gösteriyor. Ve müslümanlar da o kâfirleri mevcut sayılarından ve güçlerinden çok daha az görüyorlar. Allah onlara da kâfirlerin sayılarını az gösteriyor. Böyle bir savaş orta-mında Rabbimiz mü’minlerin kalbine cesaret verirken, kâfirlerin kalplerine de korku salıveriyor. Böylece Rabbimiz istediklerini az, istedik-lerini çok göstererek dilediklerini teyid edip güçlendiriyor. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Hz. Mûsâ ve kardeşi Harun karşısında Firavun ve ordusu korkuyordu. Düşünebiliyor musunuz? Dünyanın en süper gücüne, ordusuna sahip olan Firavun iki kişiden korkuyordu. Öyleyse ey müslümanlar, sizlerin de kâfirlerle karşı karşıya gelme konusunda herhangi bir sıkıntınız olmasın. Sakın ha biz onların karşısına çıkamayız, biz onlarla savaşamayız, biz onlardan zayıfız, biz onların hakkından gelemeyiz diyerek onlarla savaş konusunda gevşeklik göstermeyin. Eğer sizler savaş konusunda acı çekiyorsanız, savaşın acıları sizi sarmışsa, savaş korkusu içindeyseniz bilesiniz ki kâfirler de aynen sizin gibi savaş konusunda sıkıntı çekmektedirler. Savaştan sıkıntı duyanlar sadece sizler değilsiniz. Dolayısıyla savaşı sıkıntılı görüp de sakın kâfirlerin egemenliği altında zillet içinde bir hayata razı olmayın. Onlar savaş konusunda acı çektikleri halde bâtıl bir davaya sabır gösterirlerken size ne oluyor da hak davanız uğruna sabır göstermeyeceksiniz? Halbuki sabredip dayanmak onlardan çok size lâyıktır. Çünkü siz onlardan farklısınız. Sizler Allah desteğindesiniz. Halbuki Allah’ın kâfirlere hiçbir desteği yoktur. Onlar Allah’ın düşman-larıdırlar. Ama sizler onlardan farklı olarak Allah’ın dostlarısınız ve onlarla girişeceğiniz bir savaşta sürekli Allah desteğindesiniz. Allah’ın yardımı sizinle beraberdir. İşte bu sizin için, sizin lehinize en büyük avantajdır. Evet işte Rabbimizin müjdesi. Kâfirlerin, yahudilerin, hıristiyan-ların, müşrik dünyanın Allah’tan hiçbir yardım ve destekleri yokken size ayrıca Allah’ın yardımı da var. Eğer onlar eşit şartlar altında Müslümanlarla bir savaşa girmiş olsalar bile.
152. “Andolsun ki, Allah, size verdiği sözde durdu, Onun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz; sizden kimi dünyayı kimi âhireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki O sizi bağışladı. Allah'ın inananlara nimeti boldur.” Ey müslümanlar, Allah size verdiği sözünü tuttu. Muhakkak ki Allah size olan va’dini yerine getirmiştir. Peki hangi va’di idi bu Rab-bimizin? Nasıl bir vaatte bulunmuştu müslümanlara? Hani sûrenin 111. âyetinde: “Onlar, incitmekten başka size bir zarar veremezler. Sizinle savaşa koyulurlarsa, geri dönüp kaçarlar. Sonra kendilerine yardım da edilmez.” Ey müslümanlar, ey dostlarım, kesinlikle bilesiniz ki bu kâfir-lerin güçleri, kuvvetleri, sayıları ne olursa olsun asla size bir zarar veremezler. Sadece sizi incitmenin ötesinde hiçbir şey yapamazlar. Sizler benim desteğimde olduğunuz sürece onlar sizinle asla savaşa-mazlar, asla sizinle bir savaşı göze alamazlar. Bunlar korkaktırlar, tabansızdırlar, sizin karşınızda zinhar kaçarlar onlar. Eğer sizler onlar karşısında müslümanca bir tavır ortaya koyabilirseniz onların kaçmaktan başka yapabilecekleri bir şey yoktur buyurarak müslümanlara zafer va’dinde bulunmuştu Rabbimiz. Yine sûrenin 125. âyetinde: Ey müslümanlar, eğer sizler Allah için kâfirlerle tutuştuğunuz bir savaşta sabrederseniz, Allah yasalarına göre hareket ederek kâfirler karşısında dişinizi sıkar, Allah’a tam olarak güvenir, zaferin tümüyle Allah’a ait olduğunu bilir ve kaçmayı, geri dönmeyi akıllarınızın ucundan bile geçirmezseniz, muttaki olursanız, ve düşmanlarınız da ansızın size saldırırlarsa, o zaman kesinlikle bilesiniz ki Rabbinizin size şanlı, nişanlı melekler göndererek kesin yardım edecektir. Yâni böyle alâmetli, savaşçı, savaşı çok iyi bilen, savaş için hazırlanmış 5000 melekle size yardım edeceğim buyurmuştu. Yine biraz önce okuduğum 151. âyetinde: “Hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah'a ortak koşmalarından ötürü, inkâr edenlerin kalbine korku salacağız. Onların varacağı yer cehennemdir. Zalimlerin durağı ne kötüdür!” Buyurarak kesinlikle karşılarındaki kâfirlerin kalplerine korku atacağını, mü’minlerin kalplerine de cesaret vereceğini vaâdetmişti. İşte burada da bu ve benzeri mü’minlere zafer ve başarı va’dlerini hatırlatarak buyuruyor ki Rabbimiz, andolsun ki ben Uhud günü size vaat ettiğim yardım ve zafer sözümü yerine getirdim. Savaşın ilk dönemi sayısal azlığınıza rağmen kâfirler sizin önünüzde bozulup kaçmaya başladı da siz onları Allah’ın izniyle doğruyordunuz. Önünüze geleni, arkasından yetiştiklerinizi öldürüyordunuz. Böylece Allah size olan va’dini gerçekleştirmiş oldu. Allah size vaâdettiği galibiyeti, zaferi gösterdi, ama sizler Rab-binizin size vaâdettiği bu yardımının şartlarını terk ettiniz. Zaferin yardımın şartlarını bozdunuz. Neydi zaferin şartları? Savaşın sonuna kadar Allah yasalarına riâyet, Allah’ın emirlerinin dışına çıkmamak, sabır, sebat. Sizler bu şartları bozana kadar Allah’ın yardımı ve zaferiniz devam etti, ama: Ne zamanki sizler savaşta kalp zaafına düştünüz, ne zamanki ganimete meylettiniz, ne zamanki dünyalıklar karşısında yılgınlık gösterdiniz, ne zamanki emir ve kumanda konusunda münakaşaya başladınız, ne zamanki komuta merkezine karşı başkaldırdınız, yâni Ra-sûlullah’ın emirlerini uygulama konusunda çekişip ihtilâfa düştünüz, mevzilerinizi, konumlarınızı terk ettiniz işte o andan itibaren Allah size istediğiniz, beklediğiniz, sevdiğiniz galibiyeti, zaferi, arzuladığınız ganimeti gösterdikten sonra olan oldu. O zaman içinizden kiminiz dünyayı, dünyalıkları arzu ediyordu, Rasûlullah’ın yerleştirdiği mevzilerini terk edip ganimete koşuyordu, kimileriniz de âhireti, âhiretin mükafatını arzu ediyordu. Arkadaşlarının devşirmeye koyulduğu ganimetleri, dünyalıkları değersiz görerek Rasûlullah’ın yerleştirdiği mevzilerini terk etmemekten yana bir tavır alıyor, âhireti dünyaya, şehâdeti ganimetlere tercih ediyordu. Bu durum gerçekten sizler için yapılmaması gereken bir şeydi ama: Sonra Allah denemek için sizi ondan çevirdi. Sizi o zaferden çevirdi. Düşmanlarınızdan yüzünüzü çevirdi, ya da kâfirlere, düşman-larınıza karşı size lütfettiği yardımı, desteği geri çekti. Size o zaferin ucunu gösterdikten sonra onu sizden geri aldı. Ama bununla birlikte Allah yine sizi bağışladı. Pişmanlığınız sebebiyle sizi affetti. Yâni sizin bu davranışlarınız, bu sabırsızlığınız, ganimete meylederek Rasûlul-lah’a karşı gelmeniz, eğer Rabbiniz sizi affetmeseydi gerçekten topunuzun helâk olmasına sebep olabilirdi. Allah’ın yardımı ve affı sonu-cunda bu büyük felâketten döndürüldünüz. Karşınızda zafer kazan-mış olmalarına rağmen hem sizi, hem Medine’deki ailelerinizi bırakıp Mekke’ye dönüp gitti kâfirler. Galip gelmişlerken ya sizin üzerinize, ya da Medine’deki sahipsiz ailelerinizin üzerine yürüyüverselerdi ne olacaktı sizin haliniz? Rabbimiz bu âyetleriyle Uhut’ta müslümanların takındıkları tavırlarını sorgulayarak kıyâmete kadar yeryüzünde gerçekleşecek iman küfür savaşlarının yasasını ortaya koyuyordu. Kıyâmete kadar müslümanların kâfirler karşısında verdikleri savaşlarda Allah’ın yardı-mına ve zafere ulaşabilmek için dikkat etmeleri gereken hususlar per-çinleniyor. Bakın Allah ilk önce müslümanlara yardım ediyor ve zaferi onlara gösteriyor. Ama ne zamanki müslümanlar yılgınlık gösteriyorlar, Rasûlullah’ın emirlerine karşı geliyorlar, baş kaldırıyorlar işte o zaman Allah onlara karşı yardımını ve zaferini geri alıyor. Allah’ın Resûlünün tepeye yerleştirdiği okçular Rasûlullah Efendimizin emrine karşı geliyorlar. Düşmanın kaçıp da arkadaşlarının ganimet topladıklarını gören okçulardan bir kısmı Rasûlullah’ın ısrarla sakın yerlerinizden ayrılmayın buyruğuna karşı gelerek mevzilerini terk ediyorlar. Dünya malına meyilleri Rasûlullah’ın emrine galip geliyor. Ve işte Rabbimizin içinizden kimileri dünyayı istiyordu ifade-siyle zemmettiği bir davranışı sergiliyorlar ve Allah’ın yardımının kesilmesine sebep oluyorlar. Öyleyse unutmayalım ki yeryüzünde kıyâmete kadar zuhur edecek hak bâtıl savaşlarında ne zamanki müslü-manlar dünyaya, dünyalıklara meylederlerse savaşı kaybedecekler demektir. Allah desteğini kaybedecekler demektir. Yeniçeri rahatına meyledip, dünyaya meyledip bu ıssız çöller aşılmaz, bu sıkıntılar çe-kilmez diyerek kılıcını kınına soktuğu andan itibaren Osmanlının hayatında yenilgi başlıyordu. Bugün de âlimiyle, cahiliyle, kadınıyla erkeğiyle tüm Müslümanlar dünyaya, dünyalıklara meyledip, Allah’ın kendilerini görmek istediği kulluk mevzilerini terk edip, ilmi, tebliği, emri bil’marufu, cihadı bir kenara bırakıp ganimet sevdasına, mal mülk sevdasına kapıldıkları için kâfirler karşısında yenilgiyi yudumlamaktadırlar. Zillet ve meskenet içinde bir hayatı soluklamaktadırlar.
153. “Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz; kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah işlediklerinizden haberdardır.” Okçular Rasûlullah Efendimizin emrine muhalefet ederek yerleştirildikleri yerlerini terk ederek dünyalık peşine düşünce Halid Bin Velîd komutasındaki süvariler okçulardan geriye kalan birkaç kişiyi şehid ederek o boğazı geçip müslümanlara arkalarından ansızın saldırıya geçti. Müslümanlar neye uğradıklarını bilemediler. Tabii bu ara-da Halid’in müslümanları arkadan kuşattığını gören, kaçmakta olan müşrikler de geriye dönerek müslümanlara saldırıya geçince müslü-manlar iki ordu arasında kalıp bozguna uğradılar. İki ordu arasında Müslümanlar doğranıyorlardı. Bu arada Rasûlullah’ın şehid edildiği haberi de yayılınca müs-lümanlar tamamen bozguna uğrayıp bir kısmı Uhud’a doğru, bir kısmı da Medine’ye doğru kaçmaya başladı. Yaralı bir vaziyette Allah’ın Re-sûlü yanı başındaki birkaç müslümanla birlikte olduğu yerde kalıp kaçmakta olan müslümanlara çağırıyordu. Bakın Allah diyor ki: Hani siz kesin elde ettiğiniz zaferin yenilgiye dönüşmesi, peygamberin şehid edildiği söylentisinin yayılması, galip durumda olan müşrik ordusunun Medine’deki çoluk çocuklarınıza saldıracağı korkusuyla hiç kimseye bakmadan, kendi başınızın derdine düşmüş bir vaziyette alabildiğine kaçıyordunuz. Peygamber de arkanızdan sizi çağırıp duruyordu. Ey müslümanlar, kaçmayın! Kaçmayın! Bana doğru gelin! Bana doğru gelin! Ben buradayım! diye sizi çağırıyordu. Evet Peygamberi arkanızda bırakmıştınız. Peygamber arkada savaş meydanında kalmıştı. Savaş meydanında çakılıp kalan, kaçma-yı zerre kadar aklının ucundan bile geçirmeyen peygamber kaçanları çağırıyor ve yeniden düşmânâ hücuma geçmelerini emrediyordu. Evet zaferi bizzat gözlerinizle gördükten sonra sizler kaçıyordunuz. Peygamberi bile savaş alanında bırakıp kaçıyordunuz. Peygamberin çağrısına bile kulak vermeden, onun dâvetine bile icabet et-meden, peygamberin yanında kalan az bir grup müstesna kaçıyordunuz. Böylece Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah sizi gama karşı gamla cezalandırdı. Siz bu kaçışınızla peygamberinizi üzdünüz, Allah da sizi üzdü. Veya siz peygamberinize gam üstüne gam tattırdınız. Onun emrine muhalefet edip şehrin dışında müşrikleri karşılama isteklerinizle, o tepeye yerleştirilen okçularınızın yerlerini terk etmeleriyle, peygamberi geride bırakıp savaş alanından kaçmanızla siz peygamberi kederden kedere sevk ettiniz, Allah da sizi kederken kedere sevk etti. Yaralanmanız, şehid olmanız, ele geçirdiğiniz zaferi kaybet-meniz, avucunuzun içindeki ganimetlerden mahrum edilmeniz, bunlardan daha büyüğü peygamberin şehid edildiği yalan haberinin size ulaşması gibi gam üstüne gam tattırdı Allah size. Kaybettiklerinize, kaybettiğiniz fırsatlara ve de uğradığınız felâketlere, başınıza gelen musibetlere üzülmeyesiniz diye Allah böyle yaptı. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır. Evet anlıyoruz ki, bütün bunları müslümanları eğitmek için yapıyordu Rabbimiz. Allah yolunda başlarına gelenlere sabredip metin olmaları, Allah’a güvenlerini sarsmamaları gerekiyordu. Allah bu konuda onları yetiştirmeyi murad ediyordu. Çünkü biz biliyoruz ki acı acıyı unutturur, gam gama galip gelir. Allah bir saniye içinde galipleri mağlup, mağlupları galip getirebilir.
154. “Kederden sonra, birtakımınızı kendinden geçirecek şekilde size huzur ve emniyet indirdi; oysa birtakımınız da kendi dertlerine düşmüşlerdi. Haksız yere Allah hakkında, cahiliye devrinde olduğu gibi inanıyorlar, “Bu işte bizim bir fikrimiz var mı? “diyorlardı; Ey Muhammed! De ki: “Buyruğun hepsi Allah'ındır. “Sana açmadıklarını içlerinde gizliyorlar, “Bu işte bizim fikrimiz alınsaydı, burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki: “Evlerinizde olsaydınız haklarında ölüm yazılı olan kimseler, yine de devrilecekleri yere varırlardı. “Bu, Allah'ın içinizde olanı denemesi, kalplerinizde olanı arıtması içindir. Allah gönüllerde olanı bilir.” Evet bu sıkıntıdan, bu gam ve kederden sonra Allah size bir güvenlik, bir emniyet duygusu indirdi ki içinizden bir kısmınızı uyku sarıyordu. Hattâ silahlarını bile bırakacak şekilde kendilerini emin hissedip uyuyorlardı. İşte bunlar içinizden Allah’a güvenleri tam olan, Allah’a tevekküllerinden ötürü cesaretlerini hiçbir zaman kaybetmeyen kimselerdi ki böylece Allah onların savaş ortamındaki korkularını kaldırıp yardım ve desteğini ulaştırmıştır. Savaşın ikinci bölümünde galip duruma geçen müşrikler müslümanlara karşı yine geleceğiz tehdidinde bulununca, yeni bir saldırıya maruz kalmaktan veya müşriklerin korumasız bir durumda olan Medine’ye yürümelerinden endişelenenler vardı müslümanların içinde. Buna karşılık Allah’a teslimiyetleri tam olanlar Allah’ın kendilerine gönderdiği bir güven duygusu içinde savaşın tüm acılarını unutmuş biz vaziyette uykuya dalarlarken beri tarafta bir grup da kendi başının derdine düşmüş, kendi canlarından başka bir şey düşünmez oldukları halde Allah hakkında cahiliye zannında, kötü zanda bulunuyorlar ve tedirginlik içinde kıvranıyorlardı. Bunlar ne Allah’ın dinine, ne Allah’ın elçisine, ne de öteki müslümanlara değer vermeyen, kâfirlerin mü’minlere karşı galebesine aldırış etmeyen sadece kendilerini, kendi menfaatlerini düşünen münafıklardı. Belki müslümanlar aleyhine bir komplo niyetiyle veya sadece ganimet devşirmek maksadıyla savaşa katılmış kimselerdi bunlar. Übey Bin Selül’le birlikte yarı yolda kaçıp giderlerken bunlar bu cesareti bile gösteremeyen kimselerdi. Bunlar Allah hakkında cahiliye zannı besliyorlardı. Allah hakkında düşünülmemesi gereken kötü bir zanda bulunuyorlardı. Allah’ın yenildiği, mağlup olduğu, ya da artık peygamberine yardım etmediği, peygamberin işinin bittiği, eğer o hak bir peygamber olsaydı kendisine yardım edileceği kötü zanlarında bulunuyorlardı. Kâfirlerin mü’minler karşısında Allah’ın bir hikmeti gereği böyle geçici bir zafer kazanmalarını nihaî bir zafer olarak değerlen-direrek artık iman davasının bittiği zannında bulunuyorlardı. İşte imanı kökleşmemiş, Allah’a itimatları perçinlenmemiş kimseler her zaman böyle kritik durumlarda sarsıntı geçirirler. Allah yolunda eziyetlere katlanamazlar böyleleri. Azıcık bir zor karşısında hemen imanlarından, davalarından dönüverirler. Bakın bu adamlar şöyle diyorlardı: Bu işten bize düşen bir şey var mı? Bu savaş işinde bize düşen bir tedbir var mı? Bu zafer işinde bize bir pay, bir ganimet var mı? Veya bu konuda bize bir söz hakkı var mı? Eğer bu konuda bize de bir söz hakkı düşseydi kesinlikle şimdi burada pisipisine öldürülmezdik. Eğer işin başında bizim sözümüz dinlenseydi bunlar başımıza gelmezdi. Bizi değil de peygamberi dinlediğiniz için bunlar başımıza geldi. Ne olacaktı bu savaş? Ne olacaktı bu müslümanlık? Medine’de gül gibi geçinip giderken bir peygamber geldi, bir cihad işi icad etti, biz Mekkelilere düşman olduk ve işte sonunda bunlar başımıza geldi. Halbuki emir konusunda, yasa konusunda, hayat programımız konusunda bu peygamberi dinlemeseydik, kendi hayat programımızı kendimiz belirleseydik bütün bunlar başımıza gelmeyecekti. Bütün bunlar müslüman olduğumuz için başımıza geldi. Halbuki hayatımız konusunda kendimiz söz sahibi olsaydık bu belâlara duçar olmazdık diyorlar. Evet hayat programımız konusunda bize de bir söz hakkı var mı? Bundan sonra şu egemenlik konusunda bize de bir yetki var mı? Yasa belirleme konusunda bize de bir söz düşecek mi? şeklindeki sorularına karşılık bakın Allah buyuruyor ki: De ki; emrin tamamı Allah’a aittir. Egemenlik tümüyle Allah’a aittir. Sizin savaşınızı barışınızı ve tüm hayat programınızı belirleme hakkı sadece Allah’a aittir. Zafer de, hezimette, galibiyet de, mağlubiyet de sadece Allah’a aittir. O mutlak egemen olandır ve dilediğini galip getirir, dilediğini de mağlup eder. Allah’tan başka hiç kimse bu konuda söz sahibi değildir. Peygamberim, korkuları sebebiyle onlar içlerinde sana açmadıkları bir şeyleri gizliyorlar. Onlar kendi aralarında bir küfür, bir nifak gizliyorlar ki onu sana açmıyorlar. Onlar seninle ve müslümanlarla birlikte bu savaşa çıktıklarından bin pişmanlık duyuyorlar ama bunu sana açıkça söyleyemiyorlar. Az evvel de ifade ettiğim gibi: Eğer azıcık da bizim sözlerimize kulak verilseydi burada öldürülmeyecektik diyorlar. Sanki ecelin iki olduğunu söylemeye çalışı-yorlar hainler. Bir taraftan Übey Bin Selül münafığının Medineden dışarı çıkmayalım şeklindeki reyinin doğruluğunu, diğer taraftan da Ra-sûlullah Efendimizin ashabının istişaresine uyarak Medine’nin dışına çıkarak savaş verme kararının yanlışlığını vurgulamak istiyorlar. Böylece peygamberi değil de Übey Bin Selül’ün dinlenmesi gerektiğini iddia ediyorlar. Evet bizi dinleseydiniz burada ölmeyecektiniz diyorlar. Allah da buyurur ki bakın: De ki peygamberim, eğer sizler evlerinizde olsaydınız, Allah’ın üzerlerine ölümü takdir edip yazdıkları yine mutlaka devrilecekleri yere çıkıp gideceklerdi. Yâni eğer Allah adına bir savaşla Uhud’a kadar gelmeyip evlerinizde kalmış olsaydınız ölüm yazılmış olanlarınız mutlaka orada da öleceklerdi. Yâni ne savaşa iştirak etmeniz ölüm sebebidir, ne de evlerinizde kalmanız yaşama sebebidir. Allah ölümü takdir etmişse onu geri çevirmek mümkün değildir. Takdir etmemişse de kimse kimsenin kılına bile dokunamaz. Allah bütün bunları mü’minlere yardımı olmadığı için, mü’min-leri sevmediği için değil, dostlarını yardımcısız bırakmak istediği için değil, sizlerin göğüslerinizin içini yoklamak, göğüslerinizin içindeki ih-lâsı, nifakı açığa çıkarmak, kalplerinizdekini temizlemek için böyle yapmaktadır. Hem müslümanların kalplerini yatıştırıp bu tür mahrumiyetlere alıştırmak hem de müslümanların arasındaki münafıkları açığa çıkarmak için böyle yapar Allah. Allah kalplerin özünü bilendir.
155. “İki topluluğun karşılaştığı gün, içinizden yüz çevirenlerin, yaptıklarının bir kısmından ötürü şeytan ayaklarını kaydırıp yoldan çıkarmak istemişti. Allah, an-dolsun ki, onları affetti. Allah bağışlayandır, Halimdir.” Evet iki topluluğun karşılaştığı bu iman küfür savaşında, bu hak bâtıl savaşında Allah’a tam itimat edip yerlerinde çakılı kalan pey-gamber ve arkadaşlarının yanında kaçanlar vardı. İşte bu Medine’ye kadar kaçanların yaptıklarının bir kısmı sebebiyle, yâni kazandıkları hatalarının bir kısmı sebebiyle şeytan onların ayaklarını kaydırmak, hak yoldan çıkarmak istemişti. Geçmişte, ya da o anda işledikleri bazı günahları sebebiyle ki bu günahların neler olduğu burada açıklanmamaktadır, şeytan onları Allah ve Resûlüne itaatten çıkarıp kâfir yapmaya çağırmıştı. Yâni burada kast edilen günahları Rasûlullah’ın yerleştirdiği okçuların yerlerini terk etmeleri midir? Kendi canlarının derdine düşerek Rasûlullah’ı savaş alanında terk edip kaçmaları mıdır? Yoksa daha önce işlenen bazı günahları mıdır? Bunu bilemiyoruz. Anladığımız o ki itaat itaati getirir, günah da arkasından günahı getirir. Yâni her bir günah şeytana uyma kabiliyetini artırır, ya da şeytana yaklaşma kapısını açar. Kul günah işleyip şeytana dâvetiye çıkarmadıkça şeytanın yapabileceği bir şey yoktur. Ama bununla beraber Allah onları bağışladı. Gerçekten Allah Ğafûr’dur, kusurları, hataları görmeyendir, affedendir, Halîmdir. Aceleci olmayandır. Eğer dünyada işlediklerinizden dolayı Rabbimiz Halim olmayıp, affetmeyip, dönüş fırsatı tanımasaydı, hemen cezalandırmış olsaydı yeryüzünde insan kalmazdı.
156. “Ey İnananlar! Yolculuğa çıkan veya savaşa giden kardeşleri hakkında: “Onlar yanımızda olsalardı ölmezler ve öldürülmezlerdi” diyen inkârcılar gibi olmayın. Allah bunu onların kalplerinde bir hasret olarak bıraksın. Dirilten de öldüren de Allah'tır. Allah işlediklerinizi görür.” Kendileri Allah için savaşa ve gazaya çıkmadıkları halde, Allah için ölmeyi, öldürmeyi göze alamadıkları halde, neseben veya inanç yönünden kardeşleri olan mü’minlerin Allah yolunda bir savaşta ölmelerine veya öldürülmelerine bakarak, eğer onlar bizim yanımızda olsalardı, böyle bir savaşa gitmeselerdi ölmezler ve öldürülmezlerdi diyorlar. Allah diyor ki, ey müslümanlar, siz sizin hakkınızda bu bozuk inancı taşıyanlar gibi olmayın. Sakın sizler böyle savaşa çıkmayı ölüm sebebi sayan kâfirler gibi düşünmeyin. Allah bunu onların kalplerine bir hasret olarak koydu. Yâni bu anlayışlarını, bu düşüncelerini, bu tarzı telakkilerini onların kalplerinde büyük bir hasret kılmak için yapmıştır. Hasret arzulanan, umulan beklenen bir şeyi ele geçirememekten dolayı meydana gelen bir pişman-lık, bir üzüntüdür. Savaş, ölüm, yaralanma, kaybetme, hastalanma, başarama-ma, istediği neticeyi alamama gibi durumları kendi plan ve program-larına bağlayan, Allah’ı diskalifiye eden kimseler için hiçbir teselli kay-nağı yoktur. Keşke, keşke deyip dövünmekten, pişmanlık duymaktan başka bir şey yoktur böyleleri için. Akrabalarını, kardeşlerini böyle bir savaştan engelleyemedikleri için, onların ölümlerine sebep oldukları için hep kendilerini katil gibi hissedip sorumlu tutarak kendilerini suçlarlar. Halbuki hayat da ölüm de Allah’a aittir. Hayatı veren de alan da Allah’tır. Öldüren de, dirilten de Allah’tır. Allah dilemedikçe kimsenin kimseyi öldürmesi mümkün değildir. Allah öldürecekse, kişinin vadesi yetmişse seferde de öldürür, hazarda da. Allah yaptığınız her şeyi görmektedir. Yâni sizin bu sözlerinizi, amellerinizi Allah bilmektedir. Allah’ı tanımayan, Allah’ın takdirinden, Allah’ın kaderinden ha-bersiz olan insanların tavrıdır bu. Hayatlarında Allah’ı hesaba katma-yan, Allah’ın hesabından, Allah’ın takdirinden kaçılamayacağını bil-meyen, yeryüzünde sadece kendi plan ve programlarına güvenen bu tür insanlar başlarına bir şeyler geldiği zaman, bir başarısızlıkla karşı karşıya kaldıkları zaman kalplerinde hep bir acı ve keder duyarak, hasret ve dövünme içinde of! Keşke şöyle yapsaydım! Keşke böyle yapmasaydım! Bunlar başıma gelmezdi diye acı içinde kıvranırlar.
157,158. “Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, size Allah'tan onların topladıklarından hayırlı bir mağfiret ve rahmet vardır. Andolsun ki, ölseniz de, öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.” Eğer Allah yolunda çıktığınız bir savaşta ölür ya da öldürülür-seniz Allah’tan bir mağfiret, bir bağışlama kâfirlerin ömür boyu top-ladıklarından toplayacaklarından daha hayırlıdır. Ölseniz de, öldürülmüş olsanız da unutmayın ki Allah’a haşr olunacak, Allah’a sevk olunacak, Onun huzurunda toplanacak ve hesabı Ona ödeyeceksiniz. Mükafat veya cezanızı Ondan alacaksınız. Allah’tan bir mağfirete ulaşmanız, Allah’ın geçmişinizi sıfırla-ması kâfirlerin dünyada topladıklarından çok daha hayırlıdır. Allah yolunda çıktığınız bir savaşta ölür ya da öldürülürseniz buna ulaşacak-sınız. İşte dünya budur. İşte hayat budur. İşte dünyada Allah’ın yasası budur. Dünyada Allah yasası gereği herkes ölecek. Ölümden kurtulan hiç kimse yoktur, ama önemli olan Allah adına ve Allah yolunda olma-sıdır. Allah için gittiği Uhut’ta şehid olan da, Allah ve Resûlünün dâvetine icabet etmeyip, Uhud’a iştirak etmeyip Medine’de karılar gibi evlerinde kalanlar da, kalplerindeki nifak hastalıklarından ötürü, sudan sebeplerle yarı yolda müslümanları terk edip, ökçelerinin üstünde gerisingeriye dönenler de, böyle bir iman küfür savaşında her iki ordunun dışında kalanlar da, Uhut’tan habersiz dünyanın değişik bölgelerinde yaşayanlar da hepsi hepsi öldüler. Sanki Uhud’a iştirak edenler öldü de diğerleri yaşadı mı? Orada doğranıp Allah için şehid olanlar öldü de onları doğrayanlar ölmediler mi? Uhut’ta mağlup olanlar öldüler de galipler ölmediler mi? Savaşın en ön safında yer alanlar öldüler de gerilerde kalanlar ölmediler mi? Yeryüzünün en büyük mülk ve saltanatına sahip olan, cinlere bile hükmeden Süleyman (a.s) bile bir gün bu dünyayı terk edip giderken başkaları ölmeyecekler mi? Kim ölmeyebilir ki bu dünyada? Kim çare bulabilmiş, kim becerebilmiş ki ölmemeyi? İşte hayat budur. İşte Allah’ın yeryüzünde işleyen yasası budur. Hayat ölümle iç içedir. Hayat da, ölüm de reddedilemeyecek bir gerçektir. Öyleyse kesinlikle bilelim ki ölüm adım, adım bizi takip etmektedir. İnsan Rabbine doğru çabalamaktadır. Rabbine doğru, ölüme doğru hızla koşmaktadır. Her an tıpkı bir maraton gibi hızla Rabbine doğru gidiyor insan. Öyle değil mi? İnsanın dünyada tüm çabası, tüm gayreti, tüm uğraşısı, gitmesi, gelmesi, yürümesi, durması, yatması, uyuması, yemesi, içmesi hep Rabbine doğrudur. Her şey bir gün insanı Rabbiyle karşı karşıya getirmeye yöneliktir. Yâni insan dünyada her an Allah’a yaklaşıyor demektir. Her haliyle Allah’a doğru gidiyor demektir. Kişi her nefesi yaşama adına alır ama, her nefesiyle Allah’a biraz daha yaklaşıyor. İnsanoğlu yaşa-mak için nefes alır ama her nefesi onu ölüme biraz daha yaklaştırmaktadır. Nefes almasa ölecek, ama nefes alsa yine ölecek. Hani a-cele giden ecele gider, yavaş gidenin de ecel arkasından yetişir ya, işte insanoğlu her adımda mezardan kaçar ama, her adımda ona doğru biraz daha yaklaşır. Öyleyse unutmayalım ki, bizim de tüm çabalarımız, tüm uğraşlarımız mezara doğrudur. Biz şu anda mezar aramaya çıkmışız. Belki şu anda içimizden birisi burada bulacak aradığı mezarını. Burada öldük mü işte mezarımız burası. Ne o korktun mu? Hiç korkma-ya gerek yok. Şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım ki şu anda üzerimizdeki elbisemiz ilk kefenimiz ve şu anda üzerinde oturdu-ğumuz mekân bizim ilk mezarımız olabilir. Her şey yokluğa doğru, yok olmaya doğru gidiyor. Sema, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, insan her şey yokluğa doğru gidiyor. Hepsi gitsin ben kalırım, ben gitmek istemiyorum diyemezsiniz. Öyleyse ey müslümanlar, sakın bu kâfirler gibi düşünmeyin. Sakın Allah yolunda yapılacak bir savaşı kesin ölüm sebebi kabul edip savaştan geri durmayın. Asıl böyle yaparsanız ölümünüzü, sonu-nuzu hazırlamış olursunuz. Sizler dünya hayatı yerine âhireti satın alanlar olun. Fâniyi verip de bâkîye talip olanlar, dünya hayatının basit zevklerini bırakıp cennete ve Allah’ın rızasına talip olanlar olun. Allah yolunda, Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmek için, ila-i kelimetullah için savaşın. Çünkü unutmayın ki Allah yolunda savaşanlar geçici ve basit dünya hayatını satıp karşılığında ebedî olan âhireti satın almışlardır. Kim dünya hayatının geçiciliğini, derbederliğini, fâniliğini, zavallılığını bilir de Allah yolunda savaşarak buradaki zevkini, sefasını âhi-ret hayatı, âhiret mutluluğu için fedâ etmeyi becerebilirse, fâniyi verip bâkîyi kazanmayı becerebilirse, Allah’ın mağfiretini kazanabilirse işte kazançta olan odur. Dünyayı da âhireti de en iyi değerlendiren odur. Öyleyse dünya hayatına karşılık âhireti satın almak isteyenler Allah yolunda savaşsınlar. Unutmayın ki kim Allah yolunda savaşırken ölür ya da öldürülürse Allah huzurunda toplanacak ve ecirlerin en büyüğüne ulaşacaktır. Yine unutmayalım ki Allah adına savaşan bir müslüman ölse de galiptir kalsa da. Bundan sonra bu savaş çerçeve-sinde Rasûlullah efendimizle alâkalı bir değerlendirme gelecek:
157,158. “Allah yolunda öldürülür veya ölürseniz, size Allah'tan onların topladıklarından hayırlı bir mağfiret ve rahmet vardır. Andolsun ki, ölseniz de, öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.” Eğer Allah yolunda çıktığınız bir savaşta ölür ya da öldürülür-seniz Allah’tan bir mağfiret, bir bağışlama kâfirlerin ömür boyu top-ladıklarından toplayacaklarından daha hayırlıdır. Ölseniz de, öldürülmüş olsanız da unutmayın ki Allah’a haşr olunacak, Allah’a sevk olunacak, Onun huzurunda toplanacak ve hesabı Ona ödeyeceksiniz. Mükafat veya cezanızı Ondan alacaksınız. Allah’tan bir mağfirete ulaşmanız, Allah’ın geçmişinizi sıfırla-ması kâfirlerin dünyada topladıklarından çok daha hayırlıdır. Allah yolunda çıktığınız bir savaşta ölür ya da öldürülürseniz buna ulaşacak-sınız. İşte dünya budur. İşte hayat budur. İşte dünyada Allah’ın yasası budur. Dünyada Allah yasası gereği herkes ölecek. Ölümden kurtulan hiç kimse yoktur, ama önemli olan Allah adına ve Allah yolunda olma-sıdır. Allah için gittiği Uhut’ta şehid olan da, Allah ve Resûlünün dâvetine icabet etmeyip, Uhud’a iştirak etmeyip Medine’de karılar gibi evlerinde kalanlar da, kalplerindeki nifak hastalıklarından ötürü, sudan sebeplerle yarı yolda müslümanları terk edip, ökçelerinin üstünde gerisingeriye dönenler de, böyle bir iman küfür savaşında her iki ordunun dışında kalanlar da, Uhut’tan habersiz dünyanın değişik bölgelerinde yaşayanlar da hepsi hepsi öldüler. Sanki Uhud’a iştirak edenler öldü de diğerleri yaşadı mı? Orada doğranıp Allah için şehid olanlar öldü de onları doğrayanlar ölmediler mi? Uhut’ta mağlup olanlar öldüler de galipler ölmediler mi? Savaşın en ön safında yer alanlar öldüler de gerilerde kalanlar ölmediler mi? Yeryüzünün en büyük mülk ve saltanatına sahip olan, cinlere bile hükmeden Süleyman (a.s) bile bir gün bu dünyayı terk edip giderken başkaları ölmeyecekler mi? Kim ölmeyebilir ki bu dünyada? Kim çare bulabilmiş, kim becerebilmiş ki ölmemeyi? İşte hayat budur. İşte Allah’ın yeryüzünde işleyen yasası budur. Hayat ölümle iç içedir. Hayat da, ölüm de reddedilemeyecek bir gerçektir. Öyleyse kesinlikle bilelim ki ölüm adım, adım bizi takip etmektedir. İnsan Rabbine doğru çabalamaktadır. Rabbine doğru, ölüme doğru hızla koşmaktadır. Her an tıpkı bir maraton gibi hızla Rabbine doğru gidiyor insan. Öyle değil mi? İnsanın dünyada tüm çabası, tüm gayreti, tüm uğraşısı, gitmesi, gelmesi, yürümesi, durması, yatması, uyuması, yemesi, içmesi hep Rabbine doğrudur. Her şey bir gün insanı Rabbiyle karşı karşıya getirmeye yöneliktir. Yâni insan dünyada her an Allah’a yaklaşıyor demektir. Her haliyle Allah’a doğru gidiyor demektir. Kişi her nefesi yaşama adına alır ama, her nefesiyle Allah’a biraz daha yaklaşıyor. İnsanoğlu yaşa-mak için nefes alır ama her nefesi onu ölüme biraz daha yaklaştırmaktadır. Nefes almasa ölecek, ama nefes alsa yine ölecek. Hani a-cele giden ecele gider, yavaş gidenin de ecel arkasından yetişir ya, işte insanoğlu her adımda mezardan kaçar ama, her adımda ona doğru biraz daha yaklaşır. Öyleyse unutmayalım ki, bizim de tüm çabalarımız, tüm uğraşlarımız mezara doğrudur. Biz şu anda mezar aramaya çıkmışız. Belki şu anda içimizden birisi burada bulacak aradığı mezarını. Burada öldük mü işte mezarımız burası. Ne o korktun mu? Hiç korkma-ya gerek yok. Şunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmayalım ki şu anda üzerimizdeki elbisemiz ilk kefenimiz ve şu anda üzerinde oturdu-ğumuz mekân bizim ilk mezarımız olabilir. Her şey yokluğa doğru, yok olmaya doğru gidiyor. Sema, arz, ay, güneş, yıldızlar, bitkiler, insan her şey yokluğa doğru gidiyor. Hepsi gitsin ben kalırım, ben gitmek istemiyorum diyemezsiniz. Öyleyse ey müslümanlar, sakın bu kâfirler gibi düşünmeyin. Sakın Allah yolunda yapılacak bir savaşı kesin ölüm sebebi kabul edip savaştan geri durmayın. Asıl böyle yaparsanız ölümünüzü, sonu-nuzu hazırlamış olursunuz. Sizler dünya hayatı yerine âhireti satın alanlar olun. Fâniyi verip de bâkîye talip olanlar, dünya hayatının basit zevklerini bırakıp cennete ve Allah’ın rızasına talip olanlar olun. Allah yolunda, Allah’ın egemenliğini gerçekleştirmek için, ila-i kelimetullah için savaşın. Çünkü unutmayın ki Allah yolunda savaşanlar geçici ve basit dünya hayatını satıp karşılığında ebedî olan âhireti satın almışlardır. Kim dünya hayatının geçiciliğini, derbederliğini, fâniliğini, zavallılığını bilir de Allah yolunda savaşarak buradaki zevkini, sefasını âhi-ret hayatı, âhiret mutluluğu için fedâ etmeyi becerebilirse, fâniyi verip bâkîyi kazanmayı becerebilirse, Allah’ın mağfiretini kazanabilirse işte kazançta olan odur. Dünyayı da âhireti de en iyi değerlendiren odur. Öyleyse dünya hayatına karşılık âhireti satın almak isteyenler Allah yolunda savaşsınlar. Unutmayın ki kim Allah yolunda savaşırken ölür ya da öldürülürse Allah huzurunda toplanacak ve ecirlerin en büyüğüne ulaşacaktır. Yine unutmayalım ki Allah adına savaşan bir müslüman ölse de galiptir kalsa da. Bundan sonra bu savaş çerçeve-sinde Rasûlullah efendimizle alâkalı bir değerlendirme gelecek: