27. “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyamet kopacağı gün, işte o gün bâtıl sözlere uymuş olanlar hüsranda kalırlar.” Gökler ve yerler O’nun olunca, göklerin ve yerlerin yaratıcısı O olunca, elbette gökler ve yerlerde söz sahibi de O olacaktır. Gökler ve yerlerde O’ndan başka hiç kimsenin egemenliği, hükümranlığı, otorite ve hâkimiyeti yoktur. Gökleri ve yerleri, göklerde ve yerlerde olanların tümünü yaratan ve şu anda göklerde ve yerlerdekilerin boyun büküp teslim oldukları kulluk yasalarını belirleyen Allah’tır. Göklerde ve yerlerdekilerin tamamı mülktür ve Mâlik de O’dur. Göklerde ve yerde bil-diğiniz bilmediğiniz ne varsa hepsi de O’nun mülküdür. Göklerdeki ecrâm-ı semâviyye, melekler, ay, güneş, yıldızlar, gezegenler, galaksiler ve bilmediğimiz daha nice varlıklar hepsi Allah’ın mülküdür. Yerdeki insanlar, hayvanlar, bitkiler, dağlar, taşlar, ağaçlar, evler, villalar, köşkler, paralar, mallar, mülkler, altınlar, gümüşler hepsi hepsi Allah’ın mülküdür. Her şey Allah’ındır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Madem bütün kâinat Allah’ınsa, o zaman siz kiminsiniz? Biz kiminiz? Biz kime aitiz? Biz kimin mülküyüz o zaman? Bütün kâinat O’nun mülküyse siz kimin mülküsünüz? Ya da tüm kâinat O’nun emrine boyun bükmüş, tüm varlıklar O’na teslim olmuşken, siz kime teslim oluyorsunuz? Bütün varlıklar Allah’a kulluk ederken, siz kime kulluk ediyorsunuz? Yegâne hakim olarak Allah’ı mı tanıyorsunuz? Yoksa göklerde Allah’ın hâkimiyetini kabul edip de yerde kabul etmeyen müşriklerden misiniz? Mekke müşrikleri böyleydi. Onlar göklerin hâkimiyetini Allah’a veriyorlardı, ama O’nu yeryüzüne karıştırmamaya çalışıyorlardı. Onlar, yerde Allah’ın yardımcıları oluğuna inanıyorlardı. Yeryüzünde Allah’ın izni olmadıkça hiç kimsenin tasarruf hakkının olmadığını bir türlü kabule yanaşmıyorlardı. Hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırmayıp, bazı bölümlerinde O’nu hakim kabul ediyorlardı. Onun için bunlara müşrik denmiştir. Peki ya günümüzde her türlü hâkimiyet haklarını Allah’tan alıp kendi ellerinde toplamaya çalışanlara ne demek lâzım? Bunların adı nedir? Varın onu siz düşünün. “Mülk Allah’ındır,” demek, o mülkte söz hakkı Allah’a aittir, de-mektir. Bir mülkün bir varlığa izâfesi demek, o mülkte o varlığın söz sahibi oluşunu kabul demektir. Şu anda sizlerin kendi mülklerinizde, kendi evlerinizde söz sahibi olduğunuz gibi. Mesela şu anda içimizden birisinin evinde, mülkünde onun sözü geçmese, onun evine girip çıkanlar ondan izinsiz girip çıksalar, o evde istediklerini emredip, istediklerini yasaklama yetkisi olmasa, bu ev onundur denebilir mi? İçimizde böyle bir ev sahipliğine, böyle bir ev reisliğine razı olacak kimse var mı? Olmaz değil mi? Böyle bir reisliğe kendimiz razı olmazken, Allah’ı niye razı etmeye mecbur kılıyoruz? Hakkımız var mı buna? Yani hem mülkün sahibi Allah’tır der, dilimizle bunu itiraf eder, hem de o mülkte Allah’ı değil de kendimizi söz sahibi kabul etmeye kalkışır, nasıl yaşayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi, nere-den kazanıp nerelerde harcayacağımızı, nasıl giyineceğimizi, nasıl bir hayat programı takip edeceğimizi Allah’a sormadan, Allah’ın kitabına danışmadan kendimiz belirlemeye kalkışır, evimiz-barkımız, malımız-mülkümüz, gecemiz-gündüzümüz, elimiz, ayağımız, çoluğumuz-çocu-ğumuz, hukukumuz, ekonomimiz, siyasal yapılanmamız konusunda Allah’ı söz sahibi kabul etmeyerek kendimizi, ya da Allah’tan başka kendimiz gibi kulları söz sahibi kabul edecek olursak, o zaman biz Müslüman değiliz, demektir. O zaman biz kendimizin mülk oluşunu unutmuş, kendimizi Mâlik ve İlâh kabul etmiş oluruz, Allah korusun. Kendimizi göklerin ve yerin yaratılışı, göktekilerin ve yerdekilerin mülkiyeti konusunda Allah’a ortak kabul etmiş oluruz, Allah korusun. Halbuki Rabbimiz buyuruyor ki: “Hayır! Hayır! Bu kâinatın ve mevcudatın yegâne sahibi Allah’tır. Gökler ve yerler O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun kulu ve kölesidir. Her şey O’nun mülküdür. Mâlik sadece O’dur ve her şey mülktür. O halde mülk O’-nunken, Mâlik O iken nasıl olur da O’nun mülkünde kendinizi, ya da başkalarını O’na ortak kabul edersiniz? Mülk O’nunsa, mülkün sahibi Allah’sa o zaman o mülk konusunda söz sahibi de Allah’tır. Nasıl olur da O’nun mülkünde kendinizi, yahut bir kısım varlıkları söz sahibi kabul ederek O’na ortak koşmaya çalışıyorsunuz? Bu yetkiyi nereden alıyorsunuz? Üstelik de Allah berisinde bulduğunuz, Allah’a ortak kabul ettiğiniz bu yeryüzü tanrılarının sözlerini dinleyerek, hayatınızda kendilerini de söz sahibi kabul ederek, kanunlarına da itaat ederek, programlarını da uygulayarak onlara da kulluk yapmaya çalışıyorsunuz. Söyleyin bakalım, O’na ortak yapmaya çalıştığınız varlıklar, bu insanlar da O’nun kulları, O’nun mülkü değil mi? Yani kendilerine bile sahip olamayan, kendilerini bile yaratmaya güçleri yetmeyen bu âciz, bu güçsüz, bu sonlu varlıklar nasıl tanrı olabilirler? Allah tarafından yaratılmış olan, ölümlerine bile çare bulamamış, Allah tarafından bir gün öldürülecek olan bu varlıkları, bu Allah kullarını nasıl olur da Allah’a ortak koşmaya çalışıyorsunuz? Bu âyetler geldiği zaman dünün müşrikleri diyorlardı ki, “tamam anladık, mülkün sahibi Allah’tır. Göklerin ve yerlerin sahibi O’-dur. Bunu kabul ediyoruz. Buna bir itirazımız yoktur. Severiz, sayarız Allah’ı. Zaman zaman O’na kulluk da yaparız. Hayatımızın ibadet bölümünde O’nu dinleriz. Ama bizim hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz başka tanrılarımız da var. Meselâ hukuk tanrılarımız, eğitim tan-rılarımız, siyaset, şifa tanrılarımız vs. vs… Hayatımızda söz sahibi ka-bul ettiğimiz, arzularını, yasalarını uygulamak zorunda olduğumuz başka tanrılarımız var bizim. Bunlar ne olacak? Bunları ne yapacağız? Nereye koyacağız?” “Şimdi Allah’ı göklerin ve yerin yegâne hakimi kabul edecek olursak, göklerde ve yerlerde egemenliği sadece O’na verecek olur ve böylece kabul ettiğimiz Allah da bize kanunlarını ulaştıracak olur, bize talimatlar gönderecek olursa o zaman biz ne yapacağız? O’nu mu dinleyeceğiz, öteki tanrılarımızı mı dinleyeceğiz? Yani o zaman bizler O’nu ve talimatlarını dinlesek olmayacak, dinlemesek olmayacak! Böyle bir kaos yaşamaktansa, öteki tanrılarımızı darıltıp onların gazabına uğramaktansa, iyisi mi o bizim hayatımıza karışmasın!” Esasen dertleri buydu adamların da, onun için Allah’ın Mâlik oluşunu, Rabb ve İlâh oluşunu reddetmeye çalışıyorlardı. “Efendim olur mu? Allah hayata karışır mı? Allah kitap ve peygamber gönderir mi? İşi yok da, bizim şu pis hayatımızla mı ilgilenecek bu Allah? Yâni Allah bir beşere tenezzül edip de ona vahiy gönderir mi? Allah hiç bir insanla konuşur mu?” diyerek bunu reddetmeye çalışıyorlardı. Bakıyoruz, bugünkü kâfirler ve müşrikler de aynı şeyleri söy-lüyorlar. “İyi, anladık anladık; Allah göklerin ve yerlerin yaratıcısıdır. Tamam göklerde ve yerlerde egemenlik sahibi O’dur. Tamam göklere ve yerlere O karışsın, gökler ve yerler O’nun olsun da, yani şimdi sadece Allah’ı mı dinleyeceğiz? Sadece O’nun dediği gibi mi yaşayacağız? Hayatımızda sadece Allah mı hakim olacak? Bizim keyiflerimiz, heveslerimiz ne olacak? Eğer durum öyleyse, peki şu anda bizim ka-bul ettiğimiz bir sistemimiz, bir yaşam biçimimiz var. Yıllar yılı atalarımızın kutsadığı ve şu anda da bizim onlardan miras aldığımız, kutsadığımız bir hayat tarzımız var. Biz kendi kendimize tapınıyoruz. Bizim kendi kendimize kulluğu yasallaştırdığımız demokrasi isminde bir hayat tarzımız var. Biz nasıl yaşayacağımızı Allah’tan daha iyi biliriz. Biz hukuku, eğitimi O’ndan daha iyi biliriz. Bizim içimizde hayatı Allah’tan daha iyi bilen tanrılarımız var. Hayatımızda söz sahibi kabul ettiğimiz, arzularına itaat ettiğimiz, yasalarını uyguladığımız bir kısım İlâhlarımız var. Bizim hukuk tanrılarımız, sağlık tanrılarımız, şifa, siyaset, ekono-mi, sanat tanrılarımız var. Bizler onları da dinlemek zorundayız. Onların hatırını da kazanmak, onların emir ve arzularını da yerine getirmek zorundayız. Onlara da dua etmek, onlara da sığınmak zorundayız. Hayatımızda onları da etkili ve yetkili kabul etmek zorundayız.” “Şimdi ey Muhammed, senin dediğin gibi hayatımızda söz sahibi olarak sadece Allah’ı kabul edecek olursak, sözünü dinleyeceğimiz, çektiği yere gideceğimiz, hayat programına uyacağımız, hayatımıza hükmedecek bir tek İlâh kabul edecek olursak, o zaman öteki İlâhlarımızın fonksiyonu ne olacak? Bunları nereye koyacağız? Hayatımızda bunlara hiç mi söz hakkı vermeyeceğiz? Halbuki bizler bu gü-ne kadar bunları da dinlemeye alışmıştık,” diyor ve vahyi reddetmeye çalışıyorlar. Ama bakın Allah diyor ki: O kıyâmetin kopacağı, hayatı var eden Allah’ın bu hayatı bitireceği, her şeyin altüst olacağı gün var ya, işte o gün böyle bâtıla dalanların hepsi hüsrana mahkum olacaktır. Her şeylerini kaybetmiş, sermayelerini kötüye kullanıp hayatlarını boşa harcamış olarak Allah’ın huzuruna gelecekler. O gün Allah onlara buyuracak ki: “Mülk kimin bugün? Mâlikiyet kimin bugün? Göktekiler, yerdekiler, kasalarınızdakiler, keselerinizdekiler, altınızdakiler, üstünüzdekiler kimin bugün? Evleriniz, arabalarınız, kadınlarınız, çocuklarınız kimin bugün? Hâkimiyet kimin? Söz hakkı kimin bugün?” Yine Allah cevap verecek, buyuracak ki: “Bugün mülk, hâkimiyet Kahhâr olan, tek olan Allah’a aittir.” Peki sadece o gün mü diyecek Allah bunu? Sadece kıyâmet günü mü soracak Rabbimiz bunu? Bugün sormuyor mu Allah bunu? Ya da sadece o gün mü mülkün sahibidir Allah? Bugün mülkün sahibi O değil midir? Bugün söz sahibi Allah değil mi? Evet, bugün de mülkün sahibi O’dur. Bugün de söz sahibi, yarın da söz sahibi O’dur. Bu-gün de, yarın da Mâlik O’dur. Bugün de yarın da Rabb ve İlâh O’dur. Bugün de yarın da egemenlik O’nundur, ama imtihan gereği, dünyanın konumu gereği dokunmuyor Allah. O’nu mülkün sahibi bilenlere de, mülkün sahibi kabul etmeyenlere de dokunmuyor Allah. O’nu Rabb bilenlere de, O’ndan başka Rabbler kabul edenlere de, O’nu Rabb ve İlâh bilip O’nun hayat programını uygulayanlara da, kendilerini, ya da başkalarını Rabb ve İlâh bilip kendi hayat programlarını kendileri belirlemeye kalkışanlara da dokunmuyor Allah. Namaz kılanlara da, kılmayanlara da dokunmuyor. İçki içenlere de, içmeyenlere de dokunmuyor. Ne yazık ki insanlardan pek çoğu dünyanın bu konumuyla aldanıyorlar. Allah dokunmuyor diye, Allah’ı atlattık zannediyorlar. Bir gün gelecek, Allah bu hayatı bitirecek, kıyâmeti koparacak. İşte o gün imtihan döneminin bitip, imtihan salonunun boşaltılıp imtihan sonuçlarının okunduğu, ya da imtihan sonuçlarına göre insanların yerleşim birimlerinin belirlendiği gündür. Saatin ayağa kaldırıldığı, saatin ikame edildiği gündür. Saat aslında zamanı ifade eder. Bu ifadeyle Rabbimizin bize bir yol gösterdiğini düşünüyorum. Bizlerin sürekli, “acaba geldi mi, gelmedi mi? Yaklaştı mı, yaklaşmadı mı? Acaba gelmesine az mı kaldı?” diye her an gözetleyeceğimiz, sü-rekli kendimizi kontrol edip duracağımız bir zaman olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Tüm saatlerimizi, tüm zamanlarımızı içine alan bir saat ola-rak, o saati bir an bile unutmamamız gerekiyor. O gün:
28. “Her ümmeti diz üstü çökmüş olarak görürsün. Her ümmet Kitabı’na çağrılır. Onlara denir ki: “Bugün, size, işlediğinizin karşılığı verilecektir.” O gün her ümmet, her toplum diz üstü çökmüştür. Herkesi diz çökmüş bir vaziyette göreceksin. Herkesi diz çökmüş, başına geleceklerin endişesiyle tir tir titrer göreceksin. Dünyadaki o mağrurlar, o gücüne-kuvvetine, devletine ve saltanatına güvenip de gururundan, kibrinden Allah huzurunda diz çöküp secdeye varmayanlar, Allah’a teslim olmayanlar, kendi yasalarına, kendi sistemlerine güvenip Allah’ın yasalarını uygulamaya yanaşmayanlar o gün diz çökecek, bel kıracak, secdelere kapanacak, Allah huzurunda hiçliklerini itiraf edecekler. Rabblerinin hükmüne, Rabblerinin emirlerine boyun bükecekler. Dünyada savaş açtıkları, kitabını diskalifiye ettikleri, yasalarını reddettikleri, elçilerine zulmettikleri Rabblerinin huzurunda çaresiz huşû içinde duracaklar. Rabblerinin huzurunda kuzu kesilecekler. Ar-tık tanrılıkları bitmiştir. Artık büyüklükleri, gururları, kibirleri kalmamış, horluk ve hakirlik içinde diz çökmüşler, Rabblerinin haklarındaki fermanını dinleyeceklerdir. İmtihan için yarattığı dünyada, insanların im-tihanı gereği, dünyada koyduğu yasaları gereği, dünyanın konumu gereği kimseye dokunmayan, kimseyi zorlamayan, herkesi serbest bırakan Allah burada artık gücünü, kudretini göstermiştir. Tüm insanlar artık gerçek Rabblerinin Allah olduğunu, gerçek hâkimiyet sahibi, gerçek rubûbiyet ve ulûhiyet sahibi tek varlığın Allah olduğunu, O’nun dışında dünyada tanrılığa soyunmuş, “egemenlik bizdedir, hâkimiyet bizdedir,” diyen tüm sahte İlâhların, tüm sahte tanrı ve tanrıçaların Al-lah karşısında sus-pus olmuş, kulluk-kölelik ihrazında bulunduklarını görmüşlerdir artık. Herkes Allah karşısında bir hiç olduğunu anlamıştır artık. Herkes boyun büküp diz çökmüştür. O zaman ne olacak? Her ümmet kitabına dâvet edilecek ve kendilerine denilecek ki, “bugün size dünyadayken işlediklerinizin karşılığı verilecektir. Bu dünyada yaptıklarınızın karşılığını bulacaksınız. Ne fazlası, ne eksiği… Ne yapmışsanız dünyada, hayatınızda ne suç işlemişseniz, onun karşılığını bulacaksınız.” O gün herkes kitabına dâvet edilecek. Buradaki kitaptan kasıt, Rabbimizin dünyanın yaratılışından bu yana her topluma, kendisiyle hayatlarını düzenlesinler diye gönderdiği kitaplardır. İnsanlık tarihinin hiçbir dönemi kitapsız, sahifesiz ve vahiysiz kalmamıştır. Peygambersiz, vahiysiz, kitapsız hiçbir dönem düşünmek mümkün değildir. Bir başka deyişle, insanlık sürekli Cenâb-ı Hakk’ın ortak bir rahmetine, ortak bir nîmetine lâyık olagelmiştir. Rahmeti bol olan Rabbimiz bu in-sanların vahye lâyık mı, değil mi olduklarına bakmadan, bu nîmete e-hil mi, değil mi olduklarını hiç hesaba katmadan, her dönem insan topluluklarına mutlaka peygamber göndermiştir. Onlara bu peygamberleri vasıtasıyla mesajını, vahyini, muhtaç oldukları hak bilgisini ulaştırmıştır. Yani Rabbimiz yarattığı insanı yolsuz yordamsız bırakmamış, onu kendi haline terk etmemiş, onun hayatına karışmak üzere sürekli kitap göndermiştir. Bu insanlar kendilerine gönderilen bu peygamberi ve onun getirdiği mesajı kabullenmişler veya reddetmişler, bu ayrı bir problemdir. Şimdi o konuya giremeyiz. Rabbimizin büyük lütfu böylece gerçekleşmiştir. Kitap, kişilerin ve toplumun hayat programının adıdır. Kişi ve toplumlar hayatlarını kimin programlarına göre düzenliyorsa, onun kitabına tâbi olmuşlar demektir. Her dinin, her toplumun yaşam biçimini, dünya görüşünü içinde toplayan kitabı vardır. Bu kitaplarda va’z edilmiş olan kanunlar, o toplumun hayat şeklini ortaya koyar. Bu kitaplarda yazılı olanlara göre topluma yön verilir. Meselâ şu anda Allah’ın kitabı olan Kur’an’ı ilga eden bizim toplumda amel edilen, hayatı düzenleyen kitap Kur’an değildir. Peki o zaman kitapsız mı bu toplum? Elbette hayır. Şu anda toplumun amel ettiği, yaşam biçimini be-lirlediği, şu yapılmalıdır, bu yasaktır gibi hayatını düzenlediği kitapları, yasaları vardır. Öyleyse unutmayalım ki, hiçbir insan, hiçbir toplum kitapsız değildir. Her insanın, her toplumun hayatına uygulayabileceği, hayat programı adına başvurabileceği bir kitabı vardır. Kimileri toplum kitaplarıyla, kimileri moda kitaplarıyla, kimileri Marx’ın, kimileri Mao’nun, kimileri filanın, kimileri falanların kitaplarıyla amel etmektedir. İşte kim kimin kitabıyla amel ediyor, kim kimin yasalarıyla hayatını düzenliyor-sa, o onun dinindedir ve onun kitabı odur. Çeşitli kitaplara, çeşitli yasalara göre düzenlediğimiz ve yaşadığımız bu hayatın sonunda mezara girdiğimiz andan itibaren karşımıza çıkacak sorulardan birisi de işte bu olacaktır. Kitabın ne? Kitabın neydi? Yâni neyle amel ediyordun? Hayatına kimin emirleri egemendi? Yaptıklarını sana yaptıran kimdi? Kimin kitabını, kimin yasalarını uyguluyordun? Hayatında etkili kitap, hayatına etkili hükümler ve yasalar kimin yasalarıydı? Dene-cektir. Kişinin kitabının sadece adını bilmesi yeterli olmayacaktır. Ki-şinin Kur’an’a imanı, aynı zamanda onunla amel ederek onu pratikte uygulamaya imandır. “Ben Kur’an’a inandım,” diyen kişi, “ben onunla amel etmem, onu pratik hayatımda uygulamam gerektiğine inandım,” demektedir. Alırken, verirken, severken, küserken, yatarken, kalkarken, giyinirken, kuşanırken, kazanırken, harcarken, evlenirken, boşanırken, gecemde ve gündüzümde, evimde ve çocuklarımda, malımda ve mülkümde, sosyal, siyasal, hukukî ve ekonomik tüm hayatımda ben onunla amel ediyordum diyebilmek önemlidir. Ben tüm sözlerimi, tüm davranışlarımı, tüm amellerimi işte bu kitaba bakıp gerçekleştirdim, diyebilmek önemlidir. İşte o zaman bu kitap onun kitabı olacaktır. Değilse, sadece o kitabın adını bilmek hiçbir şey ifade etmeyecektir. Kitaba iman demek, Allah kitabında böylece buyurdu, ben de bunu aynen anladım ve kabul ettim demektir. Yani Allah kitabında ne dedi? Bizzat Allah’la, Allah’ın kelâmıyla diyalog kurarak, ama bunu Peygamber örnekliğinde anlayarak onu amele dönüştürmektir. Rabbimiz Bakara sûresinin başında kitaplara iman konusunda iki gruptan söz etmişti: 1. Kitapla yol bulan muttakîler. Yollarını kitaba sorarak bulanlar, hayat programlarını kitaba bakarak yapanlar. Yaptıklarını kitap yap dedi diye yapanlar, yapmadıklarını da kitap yasakladı diye yapmayanlar. Yâni kitap kaynaklı, kitap endeksli bir hayat yaşayanlar. 2. Kitaba ilgisiz olanlar. Yani fark etmez, kitap kendilerini ha uyarmış, ha uyarmamış olanlar. Yeryüzünde böyle bir kitap var mı, yok mu, fark etmez onlar için. Kitaba karşı kayıtsız, ilgisiz ve nötr davrananlar. Kitabın varlığı ile yokluğu kendileri için eşit olanlar. Veya, “kitap ne derse desin, Allah ne derse desin fark etmez, ben yine bildiğimi okurum!” diyenler. Yani kitap, peygamber karşısında Firavunluk yapanlar. Âyet-i kerime şöyle diyordu: Allah’ın indirdiğini hayatında görüntülemeyip te başkalarının indirdiğini hayatında görüntülemeye çalışan kimseyi görmedin mi? “Ben Firavun değilim demek çok kolaydır, ama benim amelim, benim tavrım Firavun’un ameline benzemiyor,” demek gerçekten çok zordur. Allah için bu konuda kendimizi bir sorgulayalım. Kitaba karşı, peygambere karşı bizim tavrımız da Firavun’un tavrına mı benziyor? Allah’ın elçisi Mûsâ’ya (a.s) ve onun getirdiği mesaja sırtını dönen, ona değer vermeyen, onunla ilgilenmeyen Firavun gibi, acaba bizler de son elçiye ve onun getirdiği Kur’an’a sırtımızı mı döndük? Kitapsız bir hayatın adamı mı olduk? Bunu çok iyi düşünmek zorundayız. Kitaba iman, kitapla yol bulabilmek, kitabı hayat programı yapabilmek için kitabı tanımak zorundayız. Kitabı tanımayan bir adamın onunla amel etmesi ve onu hayat programı yapması mümkün değildir. Bilelim ki, uygulayacak kadar kitaptan tanıdığımız âyetler bizim âyetlerimizdir ve bizim kitabımız işte o kadardır. İşte Rabbimiz âyet-i kerimesinde buyurur ki, “her insan, her ümmet, her toplum kitabına dâvet edilecek. Size ben böyle hayatınızı düzenleyin diye bir kitap göndermiştim. Hadi gelin bakalım, kitabınıza sahip çıktınız mı? Onu tanıdınız mı? Onunla amel ettiniz mi? Hayatınızı onunla düzenlediniz mi? Onu hayat programı yaptınız mı?” Ya da buradaki kitaptan kasıt, herkesin amel defterleridir. Her-kes dünyada yaptıklarının tümünün yazılıp kaydedildiği amel defterlerine dâvet edilecek. “Buyurun şu dünyada yaptıklarınıza bir bakın ba-kalım! Bunları siz yaptınız. Bu amelleri siz işlediniz, bu hayatı siz yaşadınız. Siz kokladınız, biz topladık. Siz yaptınız, biz yazdık ve şimdi sizler bu amellere göre karşılık göreceksiniz,” denilecektir. Ama unut-mamak lâzımdır ki, o amel defterleri de şu sürekli elimizin altında bulunan, bulunması gereken, elimizden hiç düşürülmemesi gereken ki-tabımıza göre doldurulmalıdır. Amellerimiz konusunda sürekli beslendiğimiz, sürekli diyalog halinde bulunduğumuz kitabımıza göre bu a-mel defterlerini doldurmak zorundayız. Tüm amellerimizde kıstas bu kitap olmalıdır. Yaptığımız, söylediğimiz her şeyi, verdiğimiz her kararı bu kitaba uygun olarak vermeliyiz. Yine unutmayalım ki, adamın ki-tabı neyse, hangi kitapla sürekli beraberse, hangi kitabı elinden düşürmemeye çalışıyorsa, kafasında kimin kitabının bilgileri canlıysa, elbette ki amelleri de o kitap kaynaklı olacaktır.
29. “Bu kitabımız gerçekten sizin aleyhinize konuşur. Biz yaptıklarınızı şüphesiz bir bir kaydediyorduk.” O gün kitap, insanların, muhataplarının aleyhinde ve lehinde her şeyi söyleyecektir. Çünkü bugün de, yarın da, kıyâmet gününde de bu kitap hak söyler, hakkı söyler, hakka göre konuşur. Her şeyi söyleyecek yarın bu kitap. “Ya Rabbi, benimle ilgilenmedi! Ya Rabbi, benim hatırımı sormadı! Beni hayat programı yapmadı! Bana değer vermedi! Gazeteye değer verdiği, dergilere değer verdiği kadar bana değer vermedi. Televizyona yöneldiği kadar bana yönelmedi. Başkalarına sorduğu kadar hayatının problemlerini bana sormadı. Ya da be-nimle ilgilendi, beni tanıdı ve hayatını benim tarifime göre düzenledi,” diyecek. Bu kitap hem lehte, hem de aleyhte şehadette bulunacaktır. İfade ettiğim gibi, buradaki kitaptan kasıt amel defteriyse, o zaman o da her şeyi sayıp dökecek. İşte bu adam namaz kılmış, oruç tutmuş. Bu adam Allah’a baş eğmiş, Allah’a ve Allah’ın kanunlarına teslim olmuş, ama bu adam da Allah’ı reddedip kendi hevâ ve heveslerini tanrılaştırmış. Bu, tâğutlara kulluk etmiş; bu, modanın kulu olmuş; bu, âdetlerin kulu; bu çevrenin kulu olmuş gibi amel defterleri de sahibinin lehinde ve aleyhinde her şeyi sayıp dökecektir. Herkesin ameli hangi isme sahipse, hayır ya da şer hangi sınıfa dahilse, o sınıfla damgalanmış olarak kişinin karşısına çıkacaktır. Allah diyor ki: “Biz dünyada sizin işlediğiniz her ameli istinsah ediyorduk.” İstinsah; bir kitaba bakılarak onu aynen başka bir kitap haline getirmek anlamına gelir. Yani bir kitaptan aynen kopyalamak demektir. Aslının aynına zarar getirmeden bir şeyi kopyalamak. Anlıyoruz ki kı-yâmet günü insanın eline tutuşturulacak amel defteri de o insanın dünyada işlediği amellerin tam bir kopyasıdır. O amellerin aslıdır, aynısıdır. Onda kesinlikle yanlış yoktur. Zira Allah hiç kimseye zulmet-mez. Kesinlikle ne amellerini zayi ederek, ne işlemediği amelleri onun defterine yazarak, ne işlediği amelleri zayi ederek, ne birisinin işlediklerinden ötürü bir başkasını cezalandırarak Allah kimseye zulmetmez. Allah adildir. İnsan iyilik, ya da kötülük, hayır ya da şer dünyada ne yapmışsa, ne tür ameller işlemişse orada hazır bulacaktır. İşte bu amel defterlerine göre, dünyada insanların işledikleri amellere göre iki temel ayırım:
30. “İnanıp, yararlı iş işleyenlere gelince, Rabbleri onları rahmetine gark eder. İşte bu apaçık kurtuluştur.” İman edenler, Allah’a ve Allah’tan gelen hayat programına Al-lah’ın istediği biçimde iman edenler. Dikkat ederseniz ilk kriter imandır. Değilse Allah zenginler demiyor. Profesörler, fabrikatörler, krallar, beyler paşalar, devlet başkanları, erkekler, kadınlar, uzun boylular, kısalar, filan millete mensup olanlar, falan aileden, filan soydan gelenler, köle olanlar, efendi olanlar, işçi olanlar, patron olanlar değil. Peki ne ya? İman edenler. Allah’a, Allah’ın istediği şekilde iman edenler. Allah’tan gelen hayat programı olan kitaplara onlarla hayatlarını düzenleme adına iman edenler. Allah’ın elçilerine onları örnek almak, onları adım adım takip etmek ve hayatın her bir biriminde onlar gibi yaşamak üzere iman edenler, peygamberlerin örnekliliklerine iman edenler. Allah’ın elçileri vasıtasıyla hayatlarına karıştığına ve Allah’ın elçilerinin getirdikleri istikâmetinde bir hayat yaşamak zorunda olduklarına iman edenler... Ama bunu, bu imanı söz planında bırakmayarak eyleme dönüştürenler, yani salih ameller işleyenler, imanlarını pratiğe dökenler, fıtratlarına ve yaratılışlarına uygun ameller işleyenler, Allah’ın razı olduğu ve emrettiği ameller işleyenler, işte böyle olanları Allah rahmetine katacaktır. Rabbimizin rahmeti onları o gün çepeçevre kuşatacaktır. Biz biliyoruz ki, Rabbimiz herkesin Rabbidir. Ama bu mü’minler yeryüzünde yaşadıkları sürece Rabblerini Rabb bilmişler, O’nun hayat programını uygulamışlar, yaptıklarını O’nun hatırına yapmış, yapmadıklarını O’nun hatırına terk etmişlerdir. Kâfirler ise hayatlarında kendilerine başka Rabbler bulmuşlar, Allah adına değil de hep başkaları adına hayat yaşamışlardır. Allah, kendisini Rabb bilen mü’min kullarını ebedî ve sonsuz rahmetinin tecelli edeceği cennetinin, rahmetinin içine sokacaktır. Bir daha oradan çıkmamacasına, bir daha kaybetmemecesine. İşte bu en büyük kurtuluştur. Gerçekten bu, hiçbir gö-zün ben göremiyorum diyemeyeceği, hiçbir aklın ben anlayamıyorum diyemeyeceği, hiçbir kalbin ben bunu hissedemiyorum diyemeyeceği net ve apaçık bir kurtuluştur.
31. “Ama, inkâr eden kimselere denir ki: “Âyetlerim size okunmuş, siz de büyüklenip suçlu bir millet olmuştunuz değil mi?” Kâfirlere, küfredenlere, örtenlere, örtbas edenlere, Allah’ın tek Rabb ve yegâne İlâh olduğu gerçeğini örtenlere, Allah’ı gündemlerinden düşürerek, hesaba katmayarak yaşayanlara, Kitabı örtenlere, Al-lah’ın önlerine açtığı kitabı görmezden gelerek, kitabın defterini dürerek, Allah’ın insan hayatına koyduğu işaret levhalarını örtenlere, örtbas edenlere, kitaptan habersiz hayat yaşayanlara, kendi hevâ ve he-veslerini putlaştırıp nefislerinin istediği, canlarının çektiği gibi, kendi bildiklerine göre bir hayat yaşayanlara, merhameti bol olan Allah’ın elçi göndererek kendilerine açtığı rahmet kapılarından istifade etmeden yaşayanlara, nebilerle tanışmayan, peygamberlerinin sünnetinden habersiz yaşayanlara, rahmet kapılarını kapatanlara, nankörlük yapanlara, Allah’ın hak yasalarını tanımazlıktan gelenlere gelince, ba-kın onlara da şöyle denilecek: “Size Benim âyetlerim okunmuyor muydu? Sizler Benim âyetlerimi izlemiyor muydunuz? Âyetlerimi takip etmiyor muydunuz? Gör-müyor muydunuz Benim âyetlerimi? Kur’an’daki kulaklarınıza hitap eden şu metluv âyetlerimi, kâinata serpiştirdiğim, gözlerinize hitap eden şu meşhûd ve görsel âyetlerimi, içinize, bedenlerinize koyduğum şu enfüsî âyetlerimi okumuyor muydunuz? Görmüyor muydunuz bunları? Bütün bu âfak ve enfüsî âyetlerim size bir şey demiyor muydu? Sizin için bir şey ifade etmiyor muydu bu kadar âyet?” “Bu âyetlerimi okuyordunuz, bu âyetlerim size okunuyordu. Dünyada bu âyetlerimi size izlettiriyordum. Ama sizler istikbar ediyordunuz. Âyetlerim karşısında büyükleniyor, kibirleniyordunuz. İhtiyaçsız ve eyvallahsız davranıyordunuz. “Biz bize yeteriz! Bizim kimseye ihtiyacımız yoktur! Bizim gücümüz, kuvvetimiz var! Bizim devletimiz, saltanatımız var! Bizim atımız, arabamız var! Bizim itibarımız, kredimiz var! Bizim şu anda uyguladığımız sistemlerimiz var! Bu nedenle bizim Allah’a da, O’nun âyetlerine de, O’nun peygamberine de, O’nun sistemine ve hayat programına da ihtiyacımız yoktur!” diyor ve büyükleniyordunuz. Kendi âyetlerinizi Allah’ın âyetlerinden üstün görüyordunuz. Kendi yasalarınızı, kendi ideolojilerinizi Allah yasalarından üs-tün görüyordunuz.” “Bu halinizle siz suç işleyen kimselerdiniz. Allah’a, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın kitabına, Allah’ın sizin adınıza gönderdiği hayat programına, Allah’ın elçilerine, kendinize, nesillerinize, toplumlarınıza, insanlığa ve tüm kâinata karşı suç işliyordunuz. Zira yeryüzünde işlenebilecek en büyük suç, küfür ve şirk suçudur. Yeryüzünde en büyük suç, kişinin kendisini yaratana kulluk makamından çıkarıp kendi kendisinin, ya da başkalarının kulu makamına indirmesidir. Yeryüzünde bundan daha büyük bir suç düşünmek mümkün değildir. Sizler yeryüzünde sizi yaratan Rabbinizi unutup kendi tanrılığınızı ilân ediyordunuz. Allah’ın yasalarını kaldırıp onun yerine kendi yasalarınızı ikâme ediyordunuz. Böylece Allah kullarını Allah’a kulluktan koparıp, kendinize kul-köle ediniyordunuz. Yeryüzünde, yeryüzünün yaratıcısına ha-yat hakkı tanımıyordunuz. Allah’ın sistemine uygulama alanı vermi-yor, Allah’ın mülkünde Allah’a söz hakkı vermiyordunuz. Kendinizi büyük görüp insanları küçük görüyordunuz.” “Dün de, bugün de bu tür insanlar pek çoktur. Cüceyken kendilerini dev aynasında gören, Allah’a savaş ilân ederek büyüyeceklerine inanan, Allah’a söverek büyüdüğünü zanneden, Allah’ın sisteminin aleyhinde konuşunca büyüdüğünü zanneden, Allah karşısında güç iddiasında bulunan, Allah karşısında bilgi iddiasında bulunan insanlar hep olmuştur. Allah onlara şöyle buyuracak: “Bana karşı, insanlara karşı suç işlediniz. İnsanların kanlarını emdiniz. Onların ırzlarına, namuslarına uzandınız. Kendi arzularınız, kendi siyasi görüşleriniz yeryüzünde hakim olsun diye Benim sistemimi diskalifiye ettiniz. Benim kullarımı zorla kendinize kul-köle edindiniz. Benim kullarım duymasınlar diye âyetlerimi örttünüz, âyetlerimi gündemden düşürdünüz, onların öğrenilmesini yasakladınız. Ama bütün bunları yaparken şunu hiç mi hiç düşünmediniz, şuna hiç yanaşmadınız:
32. “Doğrusu Allah’ın verdiği söz gerçektir, kıyâmet saati şüphe götürmez” dendiği zaman: “Kıyâmetin ne olduğunu bilmiyoruz, yalnız yoktur sanıyoruz, buna dair ke-sin bir bilgi elde etmiş değiliz,” dediniz.” “Size Allah’ın vaadi haktır. Allah’ın kitapları ve elçileri vasıtasıyla size haber verdiği şeylerin hepsi bir gün gelip gerçekleşecektir. Saat konusunda hiçbir şüphe yoktur. Kıyâmet bir gün gelip sizin beyinlerinizde patlayacaktır,” dendiği zaman, “o kıyâmet ne zaman?” di-yordunuz. “Kıyâmet de nedir?! Biz bilmeyiz,” diyordunuz. “Biz sadece onu zannediyoruz,” diyordunuz. “Yani olabilir de, olmayabilir de, diyor-dunuz. Olsa da, olmasa da bizim için o kadar önemli değil,” diyordu-nuz. Âhireti, hesabı, kitabı hayatınızda canlı tutmuyordunuz. “Bizler yakînen onun gerçekleşeceğine ihtimal vermiyoruz,” diyordunuz. “Bilimsel olarak bu mümkün değil!” diyordunuz. Dikkat ediyor musunuz, bu alçaklar bir taraftan, “belki olabilir,” diyor ama diğer taraftan da “mümkün değil, bu konuda emin değiliz,” diyorlar. “Yani bu konuda tam bir kanaat içinde değiliz, tatmin olmuş değiliz,” diyorlar. “Evet, bir zannımız var bu konuda, ama bu zannımız daha çok bu işin olmayacağı, kıyâmetin gerçekleşmeyeceği istikâmetindedir,” diyorlar. Ama onların olmaz dedikleri, olmayacak dedikleri kıyâmet işte gerçekleşmiştir. Reddettikleri hesap, kitap işte karşıların-da durmaktadır ve hepsi de diz çökmüş, Rabblerinin huzurunda, haklarında verilecek kararı bekliyorlar.
33. “İşledikleri kötülükler kendilerine belli oldu ve onları, alaya aldıkları şeyler kuşatıp mahvetti.” İşledikleri tüm kötülüklerin, yaptıkları tüm pisliklerin, küfürlerin, şirklerin, Allah’tan habersiz yaşadıkları hayatın kötü sonucu işte şu anda kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. İnkâr ettikleri, reddettikleri, alay edip durdukları kıyâmet gerçeği önlerinde durmaktadır. Artık bundan kaçıp kurtulmaları da mümkün değildir. Artık reddettikleri azabın gözlerinin önünde duruşunun yıkılışı ve hüsranı içindedirler. Eyvah ki, işledikleri tüm kötülükler şimdi önlerindedir. Keşke bu amelleri işlememiş olsalardı. Keşke dünyada böyle bir hayatın adamı olmamış olsalardı. “Keşke, keşke o alaylı sözleri, o inanmıyoruz, zan-netmiyoruz, bu bilimin verilerine terstir, kıyâmetin kopacağına inan-mıyoruz, belki olabilir ama kanaatimiz bu işin olmaması istikâmetindedir şeklindeki alaylı sözler bize ait olmasaydı! Keşke hayatımızı bu anlayışa bina edenlerden olmasaydık!” Keşke hayatlarını o hayatın sahibi olan Allah’ın kitabı ve o kitabın pratik örneği olan peygamber aleyhisselâmın sünnetine göre yaşamış olsalardı. Keşke kitap ve pey-gamberden habersiz yaşanmış bir hayatın sahibi olmamış olsalardı. Çünkü zaten Allah kitabını bunun için göndermişti. İnsanlar hayatlarını o kitap ve o peygamber rehberliğinde yaşasınlar, kitaba ve peygambere sormadan program yapmasınlar diye göndermişti. Halbuki kıyâmet böyle zanla, insanın kendi kanaatleriyle bilinebilecek bir şey değilmiş. Meğer bu konu gaybî bir konuymuş ve bu konuda sadece gaybı bilen Allah’ın dedikleri geçerliymiş. Keşke Rab-bimizin âyetlerine kulak verip de hayatımızı ona göre düzenleyenlerden olsaydık. Keşke Allah’la bilinebilecek bir bilgiyi kendi zanlarımızla, bilimin verileriyle anlayabileceğimiz gururuna kapılmasaydık! Keşke şu perişan duruma düşmeseydik,” diyecekler.
34. “Onlara denir ki: “Bugüne kavuşacağınızı unuttuğunuz gibi Biz de sizi unuttuk; varacağınız yer ateştir, yardımcılarınız da yoktur.” “Tıpkı dünyada sizlerin bugünü ve bugünle karşı karşıya geleceğinizi unuttuğunuz, bugünü gündemlerinizden düşürüp gamsız, dertsiz bir hayat yaşamayı, Allah’ı, peygamberi izine çıkararak, kitabın defterini dürerek dilediğiniz her şeyi yaparak sorumsuzca bir hayat yaşamayı yeğlediğiniz gibi, artık bugün sizler de unutuluyorsunuz. Sizin dünyada Beni unutup yaşadığınız gibi, bugün Ben de sizi unutacağım. Sizler dünyada bugünü hesaba katmadığınız, bugünün hesabı, kitabı içinde olmadığınız, hayatınızı buna göre bina etmeye yanaşmadığınız, üstelik bugünü alaya aldığınız gibi, bugün Biz de sizi hesaba katmayacağız. Sizler barınaklarınız olan, evleriniz, yerleriniz, yurtlarınız olan ateşin içinde unutulanlardan olacaksınız. Artık sizleri hatırlayan ne bir dost, ne de derdinizi dinleyecek bir yardımcınız olmayacaktır.” İşte kendi zan ve kanaatleriyle hareket eden, Allah’ın âyetleriyle ilgilenmeyen, Allah’ın kitabından habersiz, kendi kendine hayat programı yapan insanların sonu budur! İşte âhiretle alâkalı beyanda bulunmak kendi haklarıymış gibi, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın bu konudaki haberlerini, putlaştırdıkları bilimlerinin laboratuarlarına götürerek incelemeye kalkışan, kendi bilimlerine, kendi bulgularına, kendi sistemlerine, kendi ideolojilerine güvenerek Allah’ı da, Allah’ın âyetlerini de reddetmeye kalkışan insanların sonu budur! İşte Allah’ın âyetlerini yargılamaya kalkışanların sonu budur. Öyleyse gelin kitabı ve peygamberi diskalifiye ederek kendi kendimize bir dünya yaşamaktan vazgeçelim. Kendimizi, kendimiz gibilerini putlaştırmaktan, vahyin ye-rine oturtmaktan vazgeçelim. Hayatı onun sahibinin istediği gibi yaşayarak yarın perişan duruma düşenlerden olmayalım inşallah.
35. “Bu, Allah’ın âyetlerini alaya almanızdan ve dünya hayatının sizi aldatmış olmasından ötürüdür. O gün, ne oradan çıkarılırlar ve ne de özürleri dinlenir.” İşte böyle. Çünkü sizler Allah’ın âyetlerini, Allah’ın haberlerini alaya aldınız. Allah’ın âyetlerini hiçe saydınız, yok farz ettiniz. Göklerde ve yerlerde hiç kimsenin itiraz edemeyeceği, reddedemeyeceği Allah’ın âyetlerini hakkınız olmadığı halde laboratuarlara götürüp, a-caba doğru mu, yanlış mı; aslı var mı, yok mu, diye incelemeye aldınız. Allah’ın âyetlerini, Allah’ın sistemini sorgulamaya, yargılamaya kalkıştınız. Allah’ın âyetlerini alay konusu yaptınız. Allah’ın âyetleriyle alayın bir başka boyutu da, bu kâfirler Allah âyetlerini anlıyor, doğruluğunu kavrıyor, inkârının mümkün olmadığının bilincine eriyorlar ama buna rağmen hayatlarında hesaba katmayışlarıydı. İşte alayın bir başka boyutu da budur. Yani bildikleri, anladıkları, inkâr etmedikleri, hattâ belki ağızlarıyla onların doğruluğunu itiraf ettikleri halde hayatlarıyla yalanlıyorlardı. Hayat programlarıyla, hayatlarını bu bilgiye bina etmemekle, onları yok farz etmekle yalan-lıyorlardı. Yalan sayıyorlardı onları. Neden? Çünkü dünya hayatı onları aldatmaktadır. Dünyanın konumu ile aldanıyorlardı. İmtihan gereği, dünyanın konumu gereği Allah’ın kendilerine dokunmayışına aldanıyorlardı. Burada Allah’ı atlattık, zannediyorlardı. Dünya hiç bitmeyecek zannediyorlardı. Dünya kendilerinin zannediyor, orada ebedî kalacaklarını düşünüyorlardı. Evet, dünya hayatı onları aldattı da, artık onlar orada ateşten hiç çıkmayacaklar. Azabın, ateşin içinde unutulacaklar. Sözleri dinlen-meyecek. Mâzeretler ileri sürme ve özürler dileme imkânı da verilmeyecek kendilerine. “Aman ya Rabbi! Ne olur, pişman olduk! Hata etmişiz! Anlayamamışız! Akıllarımızı kullanamamışız! Bizi affet! Bize merhamet buyur!” deme hak ve imkânları da olmayacaktır. Kapılar kapanacak ve o azabın içinde unutulacaklardır. Elbette bütün bunlar buradadır. Pişmanlık burada işe yarar. Dönüş burada geçerli, tevbe burada değerlidir. İş işten geçtikten sonra artık insanın af dilemesi veya mâzeretler ileri sürmesinin anlamı yoktur. Ama bakın, bütün bunları burada anlatıyor Rabbimiz. Sanki olmadan olacakları bizim gözlerimizin önüne sürüyor. “Kullarım! Bakın iyi düşünün, yarın bunlar mutlaka başınıza gelecek. Ben sizi şimdiden uyarıyorum. Gelin, yarın “biz duymamıştık, bizim bunlardan haberimiz yoktu, eyvah, eyvah!” demeyin!” Çünkü yarın hiç kimsenin mâzeret hakkı kalmayacaktır.
36. “Övülmek, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” Hamd, gökyüzünün, yeryüzünün, gökyüzündekilerin, yeryüzündekilerin de Rabbi olan Allah’a aittir. Hamd, Allah’a aittir. Mükemmellik, eksiksizlik, kusursuzluk O’na aittir. Övgü, senâ, saygı O’na ait-tir. Tüm sevgiler, tüm saygılar O’na aittir. Çünkü bu kâinatı, bu hayatı, bu varlıkları yaratan O’dur. Her şeyi yoktan var eden O’dur. Gökleri, yerleri, göktekileri, yerdekileri yaratan O’dur. Bizi yaratan, “bu bizimdir!” dediğimiz her şeyi yaratan, şu elimizdeki istifade ettiğimiz nîmetlerin tümünü var eden O’dur. Elimizi, ayağımızı, gözümüzü, kulağımızı, havamızı, suyumuzu, ayımızı, güneşimizi, elmamızı, armudumuzu, ciğerimizi, dalağımızı, atımızı, arabamızı veren O’dur. Elhamdülillah ki bütün bunlar O’ndandır. Elhamdülillah ki bütün bunları O’na borçluyuz. Daha önceki âyette ifade edildi, göklerde ve yerde olan her şey O’nundur. Duran, yürüyen, gündüz görünen, gece görünen ne varsa her şey O’nundur. Zaman ve mekânın sahibi Allah’tır. Göklerin ve yerlerin sahibi, suyun, ateşin, havanın, oksijenin sahibi elhamdülillah ki Allah’tır. Buna ne kadar hamd etsek azdır. Eğer bütün bunların sahibi Allah değil de başkaları olsaydı, meselâ bunların sahibi insanlar olsaydı, ne olurdu bizim halimiz hiç düşündünüz mü? Ne yapardı bu insanlar bize? “Gecede uyudun, ver parasını! Gündüzü idrak ettin, öde ücretini! Güneşten ısındın, güneşten aydınlandın, çıkar parayı! Su içtin, ateşi kullandın, sökül paraları! Hava yuttun, oksijen kullandın öde faturayı! Gölgede serinledin, bulutu kullandın çıkar parayı! Elmayı yedin, armudu ısırdın, ver ücretini!” Eğer bütün bu nîmetler Allah’ın değil de başkalarının olsaydı halimiz bitikti. Rabbimizin arzında yaşıyor, onun lokantasında bedava yiyip içiyoruz. Eğer şu anda sorumsuzca tükettiğimiz bütün bu nîmetler Allah’ın değil de, içimizden birilerinin elinde olsaydı, onları bu kadar rahat alamazdık. Elhamdülillah ki, bütün bu nîmetler Rabbimizindir. Elhamdülillah ki, bizim bu kadar cömert bir Rabbimiz var ve o Rabbimiz bizi, bizim gibilere değil bizi sadece kendisine muhtaç etmiştir. İşte böyle bir Allah hamde lâyıktır. İşte böyle bir Allah övülmeye lâyıktır. Biz sadece Rabbimizi hamde lâyık görüyoruz. Onun dışında hiç kimseye minnet borcumuz yoktur. Onun dışında hiç kimseyi hamd etmez, hiç kimseyi hamde lâyık görmeyiz. Allah’ı övmek demek, Allah’tan gelenleri övmek demektir. Allah’ı hamd etmek demek, O’nun gönderdiklerinden razı olmak ve sadece O’nun hayat programını uygulamaya koymak demektir. Hamdı Allah’a ait kılmak demek, sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun emir ve yasaklarına riâyet etmek demektir. Hayatı O’nun belirlediği yasalar çerçevesinde ve O’nun için yaşamak demektir. O’na isyan etmemek, O’na karşı gelmemek demektir. Bizim dışımızdaki gökler ve yerlerde Allah’ın yarattığı varlıkları bir düşünün. Kendilerinin var edicisi olan Rabblerine karşı isyan içinde olan bir tek varlık var mı? İnsan ve cinlerin dışındaki tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu Allah’ın elindedir. Bütün varlıklar, yaratıcılarının çizdiği hayat programına teslim olmuşlardır. Yaratıldığı günden beri yaratıcısının emrine itaat eden, Allah’ın kendisi adına çizdiği yörüngede hareket eden güneşi bir düşünün. Bir tek gün, ya da bir tek saat Rabbine karşı gelip bugün doğmuyorum deyiverse, sizin haliniz ne olur hiç düşündünüz mü? Güneşe böyle bir özgürlük tanımadan yana olmayan sizler, Rabbinize karşı nasıl kendinizde öz-gürlük görmeye ve O’na isyan etmeye kalkışıyorsunuz? Hakkınız var mı buna? Yaşadığınız gezegende ve tüm âlemler üzerinde sözünü, hükmünü ve saltanatını geçiren, tüm varlıklar üzerinde egemen olan Rabbiniz karşısında nasıl oluyor da egemenlik ve tanrılık iddiasında bulunup, O’nun yasalarına rağmen kendinize, kendi bildiğiniz biçimde hayat programı yapmaya kalkışıyorsunuz? Nereden alıyorsunuz bu yetkiyi?
37. “Göklerde ve yerde azamet O’nundur. O, güçlüdür, Hakimdir.” Göklerde ve yerlerde büyüklük sadece O’na aittir. Allah en büyüktür. Allah tek büyüktür, başka büyük yok. Hangi konuda? Her konuda. Her konuda en büyük Allah’tır. Ekonomik sorunların çözümünde mi? En büyük Allah’tır. Eğitim problemlerinin halledilmesinde mi? Allah en büyüktür. Hukuk belirleme konusunda mı? Allah en büyüktür. Siyasal bakış açısı geliştirmede mi? En büyük Allah’tır. Aile planlamasında mı? En büyük Allah’tır. Sosyal yasaların belirlenmesinde mi? En büyük Allah’tır. İnsanla alâkalı, varlıklarla alâkalı aklınıza ne geldiyse her konuda Allah en büyüktür. Çünkü Allah, kendisinden başka İlâh olmayandır. Allah, tek İlâhtır. İnsanların hayatında İlâhlaştırılanlar en büyüktür. Kişi neyi ilâh kabul etmişse, onu kendisinden daha büyük kabul ettiği için, sözü dinlenecek varlık, yasaları uygulanacak varlık bildiği için onu ilâh kabul eder ve onun sözünü dinler. Meselâ kişi şehvetini mi ilâhlaştırdı? Toplumunu mu ilâhlaştırdı? Çevreyi mi ilâhlaştırdı? Reisini mi? Ağasını, patronunu mu? Tâğutlarını mı? Neyi ilâhlaştırdıysa, neyi putlaştırdıysa mutlaka onu kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlık bildiği için ilâhlaştırmıştır. Allah en büyüktür. Allah tek büyüktür. Büyüklük sadece O’na aittir. Çünkü kâinattaki tüm varlıkları yoktan yaratan O’dur. Her şeyi meydana getiren O’dur. Hayatı yaratan O’dur. Öyleyse büyüklüğü sa-dece O’na verin. Büyük olarak sadece O’nu bilin. O’ndan başka büyükler kabul etmeyin. Ama siz bilirsiniz, eğer yeryüzünde Allah’tan başka büyükler kabul eder ve onlara itaat etmeye kalkar, onları Allah makamına koyarak onların kanunlarını uygulamaya çalışır, “efendim, bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri, bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim büyüklerimiz, bunlar hikmet, bunlar tövbe, bunlar sığınma ve şefaat büyüklerimiz,” diyerek Allah dışında kendinize bir takım büyükler bulur da, Allah’a yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışırsanız, bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir. Allah mutlak güç ve kuvvet sahibidir. Allah, kendisine karşı gelinmez, itiraz edilmez, kendisiyle baş edilmez mutlak otorite sahibidir. Sizden öyle bir intikam alır ki, ondan sizi kurtaracak hiçbir yardımcı da bulamazsınız, Allah korusun. Bu sûre ile alakalı da bu kadar söz yeter. Rabbim gereğiyle iman edip amel eden kullarından eylesin. Velhamdü lillahi Rabbil’âle-mîn.