Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Enfâl Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

75 ayetSayfa 2 / 2
36,37. “Doğrusu inkâr edenler mallarını Allah'ın yolundan insanları alıkoymak için sarf ederler ve daha da sarf edeceklerdir; ama sonra içleri yanacak, hem de mağlup olacaklardır. Bu Allah'ın, temizi murdardan ayırması ve murdarları üst üste koyup hepsini yığarak cehenneme yerleştirmesi içindir; inkâr edenler cehenneme toplanacaklardır. İşte onlar mahvolanlardır.” Mallarınızı insanları Allah yolundan alıkoymak için sarf ettiniz. Kâfirler insanları Allah yolundan alıkoymak için mal sarf ederler. Ellerinde avuçlarında neleri varsa harcayacaklardır. Niçin? Yeter ki insanlar Allah’a kulluğu düşünmesinler. Yeter ki insanlar Allah’ın kitabından uzaklaşsınlar. Yeter ki Allah, kitap, peygamber, Kâbe insanların gündeminde olmasın. Yeter ki Allah’ın dini gündemde olmasın. Yeter ki insanlar Kâbe’ye değil de başka taraflara dönsünler. Yeter ki insanlar moda tanrılarına, oyun eğlence tanrılarına yönelsinler. Bunun için yığın yığın mallar harcayacaklar, müesseseler kuracaklar kâfirler. Peki ne olacak sonunda? Muvaffak olabilecekler mi bu konuda? Hayır: Sonra yaptıkları bu harcamalardan ötürü onların içi yanacak, mağlup olacaklar ve ulaşmak istedikleri neticeye asla ulaşamayacaklar diyor Rabbimiz. Evet yenilecekler ve hasret içine düşecekler. Alçaklar zaten insanların mallarını, mülklerini gasp ederek Allah yoluna engel olabilmek için harcama yapıyorlardı. Ey Müslümanlar, şunu kesinlikle bilesiniz ki Allah düşmanlarının dünya hayatındaki harcamaları, size karşı askeri ve siyasal güce ulaşmak için yaptıkları harcamalar, sizi yok etmek için, sizi yeryüzünden silmek için yaptıkları harcamalar, kurdukları düzenler, hazırladıkları komplolar hiç bir işe yaramayacaktır. Onların sizi yok etmek için yaptıkları harcamaları, askeri ve savaş yatırımları tıpkı bir rüzgara, bir rüzgar ortamına benzetiliyor. Son derece yakıcı, kavurucu bir rüzgar, bir toplumun ekinine İsâbet eder ve tüm ekinlerini, tüm zenginliklerini, tüm ekonomik varlıklarını altüst ediverir. İşte kâfirlerin dünyadaki tüm harcamaları buna benzer. Bir gece ayazıyla meyveye durması beklenen tüm çiçeklerin bir anda sararıp, solup dökülmesi gibi, kâfirlerin harcamaları da, Müslümanları yok etmek üzere tüm yapıp ettikleri de savrulup yok olacak ve dünyada elleri boşa çıkacaktır. Allah onların tüm planlarını, tüm komplolarını bozacak, neticesiz bırakacaktır. İşte bu âyetleriyle Rabbimiz kâfirlerin yaptıkları harcamalarla Müslümanlar karşısındaki bir yenilgilerini gündeme getirerek bu savaş çerçevesinde hem kıyâmete kadar gelecek Müslümanlara, hem de onların karşılarında yer alan kâfirlere mesajlar sunmaktadır. Kâfirlerin Allah’la girişecekleri bir savaşta ne mallarının, ne evlâtlarının, ne ekonomik güçlerinin ne de askeri ve siyasal güçlerinin kendilerine hiç bir fayda sağlamayacağı, Allah’a karşı bunların bir işe yaramayacağı, kâfirlerin Müslümanlar karşısında hiçbir güç ve kuvvetlerinin olmadığı, Müslümanlar karşısında hiçbir zaman zafere, başarıya ulaşma imkânlarının olmadığı anlatılmaktadır. Böylece bu savaş çerçevesinde yaptığı bu değerlendirmeleri, bu açıklamalarıyla Rabbimiz istiyor ki Müslümanlar bu gerçeği iyi anlasınlar. Savaşı bu âyetlerle değerlendirsinler. O günden itibaren kıyâmete kadar yapılacak tüm iman küfür savaşlarında bu âyetler Müslümanlara güç olsun, ışık olsun, yol göstersin. Öyleyse Müslümanlar kıyâmete kadar Allah düşmanı kâfir-lerle giriştikleri bir savaşta sadece Allah’a güvensinler, sadece Allah’ı vekil bilsinler ve zinhar zaferi Allah’tan beklesinler. Allah’ın yardımı olmadan zafer kazanmalarının kesinlikle mümkün olmadığını bilsinler. Karşılarındaki kâfirler ne kadar da sayısal ve ekonomik yönden kendilerinden çok fazla, çok güçlü, ne kadar da teknolojik yönden kendilerinden üstün olurlarsa olsunlar, sonuçta zaferin, galibiyetin Allah’a ait olduğunu, göklerde ve yerde hiç bir gücün Allah’la baş edemeyece-ğini anlasınlar, bilsinler, böylece inansınlar. İşte Rabbimiz bu âyetleriyle bunu anlatıyor. Tabii Müslümanlar açısından böyle olduğu gibi onların karşılarında saf tutan kâfirler açısından da bu böyledir. Rabbimiz bu âyetleriyle kâfirlere de diyor ki: Ey kâfirler, sizler kiminle savaştığınızın farkında mısınız? Bu iman küfür savaşında, bu hak bâtıl savaşında karşınızda kimin bulunduğunu anlayamadınız mı? Unutmayın ki Müslümanlarla giriştiğiniz bir savaşta karşınızda onlardan önce Beni bulacaksınız. Müslümanları yok edebilmek, onlara karşı galip gelebilmek için önce beni yenmek, beni diskalifiye etmek zorundasınız. Ben varken onların kılına bile dokunamazsınız buyurarak, Allah’la savaşta ısrarlı olmamalarını, Allah’a teslim olup Müslüman olmalarını istemektedir. Evet habis olanı hoş olandan, güzel olanı pisten ayırmak için, habis olanları üst üste yığarak cehenneme atması için Rabbimizin koyduğu bir yasasıdır. Rabbimiz pisle temizi elbette bir tutmayacak, onların arasını ayıracaktır. Onun içindir ki hiç bir kâfirin, hiç bir müşrikin, hiç bir pisin, hiç bir Firavunun, hiç bir Ebu Cehilin Allah’ın bu yasasına itiraz etme hakkı yoktur. İsterse itiraz etsinler, bu yasayı değiştirme güçleri yoktur. İşte görüyoruz tüm insanlar bile; habisi tayipten ayırmakta-dırlar. Kimse pisle temizi bir tutmuyor. Müminiyle kâfiriyle insanlar bile habis olanları, pis olanları atıp temiz olanları almaya çalışıyorlarken, Allah niye habisle tayibi ayırmasın ? Kendinize tanıdığınız bu hakkı Allah’a niye tanımamaya çalışıyorsunuz? Aklınız yok mu sizin? Yemeğin içine düşen kılı, necaseti niye atıyorsunuz? Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da Allah’ın yasalarının güzelliğini görmeye çalışın. Allah’ın size lütfettiği rızıkları hatırlayın da Ona karşı isyan gibi, küfür gibi, şirk gibi pislikleri üzerinizden atmaya bakın. İşte bunun içindir ki Peygamber ve peygamber misyonunu üslenip sizi bunlarla uyaranlar aranızda olduğu sürece Rabbiniz size bir azap göndermeyerek fırsat tanımaktadır. Değilse siz bilirsiniz. Unutmayın ki yarın Allah pisleri, kâfirleri üst üste koyarak, pestil yaparak, yoğunlaştırarak hepsini cehennemine atacaktır. İşe yaramayan pislerin âkıbeti işte budur. Akıllarını, duyularını, hayatlarını, sermayelerini boşa harcayanlar, kendilerini bozuk para gibi harcayanlar bunlardır. Cenneti kaybedenler bunlardır. Gerçekten en büyük kayıp, en büyük zarar budur. Öyleyse yeryüzünde kâfir olanlar, kâfirlerin peşinden gidenler, kâfirlerin hayatlarına imrenenler, kâfirlerin egemenliği altında bir hayata razı olanlar neyi kaybettiklerini iyi düşünmek zorundadırlar. Bakın kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz kâfirlere tekrar tekrar sesleniyor:
36,37. “Doğrusu inkâr edenler mallarını Allah'ın yolundan insanları alıkoymak için sarf ederler ve daha da sarf edeceklerdir; ama sonra içleri yanacak, hem de mağlup olacaklardır. Bu Allah'ın, temizi murdardan ayırması ve murdarları üst üste koyup hepsini yığarak cehenneme yerleştirmesi içindir; inkâr edenler cehenneme toplanacaklardır. İşte onlar mahvolanlardır.” Mallarınızı insanları Allah yolundan alıkoymak için sarf ettiniz. Kâfirler insanları Allah yolundan alıkoymak için mal sarf ederler. Ellerinde avuçlarında neleri varsa harcayacaklardır. Niçin? Yeter ki insanlar Allah’a kulluğu düşünmesinler. Yeter ki insanlar Allah’ın kitabından uzaklaşsınlar. Yeter ki Allah, kitap, peygamber, Kâbe insanların gündeminde olmasın. Yeter ki Allah’ın dini gündemde olmasın. Yeter ki insanlar Kâbe’ye değil de başka taraflara dönsünler. Yeter ki insanlar moda tanrılarına, oyun eğlence tanrılarına yönelsinler. Bunun için yığın yığın mallar harcayacaklar, müesseseler kuracaklar kâfirler. Peki ne olacak sonunda? Muvaffak olabilecekler mi bu konuda? Hayır: Sonra yaptıkları bu harcamalardan ötürü onların içi yanacak, mağlup olacaklar ve ulaşmak istedikleri neticeye asla ulaşamayacaklar diyor Rabbimiz. Evet yenilecekler ve hasret içine düşecekler. Alçaklar zaten insanların mallarını, mülklerini gasp ederek Allah yoluna engel olabilmek için harcama yapıyorlardı. Ey Müslümanlar, şunu kesinlikle bilesiniz ki Allah düşmanlarının dünya hayatındaki harcamaları, size karşı askeri ve siyasal güce ulaşmak için yaptıkları harcamalar, sizi yok etmek için, sizi yeryüzünden silmek için yaptıkları harcamalar, kurdukları düzenler, hazırladıkları komplolar hiç bir işe yaramayacaktır. Onların sizi yok etmek için yaptıkları harcamaları, askeri ve savaş yatırımları tıpkı bir rüzgara, bir rüzgar ortamına benzetiliyor. Son derece yakıcı, kavurucu bir rüzgar, bir toplumun ekinine İsâbet eder ve tüm ekinlerini, tüm zenginliklerini, tüm ekonomik varlıklarını altüst ediverir. İşte kâfirlerin dünyadaki tüm harcamaları buna benzer. Bir gece ayazıyla meyveye durması beklenen tüm çiçeklerin bir anda sararıp, solup dökülmesi gibi, kâfirlerin harcamaları da, Müslümanları yok etmek üzere tüm yapıp ettikleri de savrulup yok olacak ve dünyada elleri boşa çıkacaktır. Allah onların tüm planlarını, tüm komplolarını bozacak, neticesiz bırakacaktır. İşte bu âyetleriyle Rabbimiz kâfirlerin yaptıkları harcamalarla Müslümanlar karşısındaki bir yenilgilerini gündeme getirerek bu savaş çerçevesinde hem kıyâmete kadar gelecek Müslümanlara, hem de onların karşılarında yer alan kâfirlere mesajlar sunmaktadır. Kâfirlerin Allah’la girişecekleri bir savaşta ne mallarının, ne evlâtlarının, ne ekonomik güçlerinin ne de askeri ve siyasal güçlerinin kendilerine hiç bir fayda sağlamayacağı, Allah’a karşı bunların bir işe yaramayacağı, kâfirlerin Müslümanlar karşısında hiçbir güç ve kuvvetlerinin olmadığı, Müslümanlar karşısında hiçbir zaman zafere, başarıya ulaşma imkânlarının olmadığı anlatılmaktadır. Böylece bu savaş çerçevesinde yaptığı bu değerlendirmeleri, bu açıklamalarıyla Rabbimiz istiyor ki Müslümanlar bu gerçeği iyi anlasınlar. Savaşı bu âyetlerle değerlendirsinler. O günden itibaren kıyâmete kadar yapılacak tüm iman küfür savaşlarında bu âyetler Müslümanlara güç olsun, ışık olsun, yol göstersin. Öyleyse Müslümanlar kıyâmete kadar Allah düşmanı kâfir-lerle giriştikleri bir savaşta sadece Allah’a güvensinler, sadece Allah’ı vekil bilsinler ve zinhar zaferi Allah’tan beklesinler. Allah’ın yardımı olmadan zafer kazanmalarının kesinlikle mümkün olmadığını bilsinler. Karşılarındaki kâfirler ne kadar da sayısal ve ekonomik yönden kendilerinden çok fazla, çok güçlü, ne kadar da teknolojik yönden kendilerinden üstün olurlarsa olsunlar, sonuçta zaferin, galibiyetin Allah’a ait olduğunu, göklerde ve yerde hiç bir gücün Allah’la baş edemeyece-ğini anlasınlar, bilsinler, böylece inansınlar. İşte Rabbimiz bu âyetleriyle bunu anlatıyor. Tabii Müslümanlar açısından böyle olduğu gibi onların karşılarında saf tutan kâfirler açısından da bu böyledir. Rabbimiz bu âyetleriyle kâfirlere de diyor ki: Ey kâfirler, sizler kiminle savaştığınızın farkında mısınız? Bu iman küfür savaşında, bu hak bâtıl savaşında karşınızda kimin bulunduğunu anlayamadınız mı? Unutmayın ki Müslümanlarla giriştiğiniz bir savaşta karşınızda onlardan önce Beni bulacaksınız. Müslümanları yok edebilmek, onlara karşı galip gelebilmek için önce beni yenmek, beni diskalifiye etmek zorundasınız. Ben varken onların kılına bile dokunamazsınız buyurarak, Allah’la savaşta ısrarlı olmamalarını, Allah’a teslim olup Müslüman olmalarını istemektedir. Evet habis olanı hoş olandan, güzel olanı pisten ayırmak için, habis olanları üst üste yığarak cehenneme atması için Rabbimizin koyduğu bir yasasıdır. Rabbimiz pisle temizi elbette bir tutmayacak, onların arasını ayıracaktır. Onun içindir ki hiç bir kâfirin, hiç bir müşrikin, hiç bir pisin, hiç bir Firavunun, hiç bir Ebu Cehilin Allah’ın bu yasasına itiraz etme hakkı yoktur. İsterse itiraz etsinler, bu yasayı değiştirme güçleri yoktur. İşte görüyoruz tüm insanlar bile; habisi tayipten ayırmakta-dırlar. Kimse pisle temizi bir tutmuyor. Müminiyle kâfiriyle insanlar bile habis olanları, pis olanları atıp temiz olanları almaya çalışıyorlarken, Allah niye habisle tayibi ayırmasın ? Kendinize tanıdığınız bu hakkı Allah’a niye tanımamaya çalışıyorsunuz? Aklınız yok mu sizin? Yemeğin içine düşen kılı, necaseti niye atıyorsunuz? Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da Allah’ın yasalarının güzelliğini görmeye çalışın. Allah’ın size lütfettiği rızıkları hatırlayın da Ona karşı isyan gibi, küfür gibi, şirk gibi pislikleri üzerinizden atmaya bakın. İşte bunun içindir ki Peygamber ve peygamber misyonunu üslenip sizi bunlarla uyaranlar aranızda olduğu sürece Rabbiniz size bir azap göndermeyerek fırsat tanımaktadır. Değilse siz bilirsiniz. Unutmayın ki yarın Allah pisleri, kâfirleri üst üste koyarak, pestil yaparak, yoğunlaştırarak hepsini cehennemine atacaktır. İşe yaramayan pislerin âkıbeti işte budur. Akıllarını, duyularını, hayatlarını, sermayelerini boşa harcayanlar, kendilerini bozuk para gibi harcayanlar bunlardır. Cenneti kaybedenler bunlardır. Gerçekten en büyük kayıp, en büyük zarar budur. Öyleyse yeryüzünde kâfir olanlar, kâfirlerin peşinden gidenler, kâfirlerin hayatlarına imrenenler, kâfirlerin egemenliği altında bir hayata razı olanlar neyi kaybettiklerini iyi düşünmek zorundadırlar. Bakın kullarına karşı sonsuz merhamet sahibi olan Rabbimiz kâfirlere tekrar tekrar sesleniyor:
38. “İnkar edenlere, eğer savaştan vazgeçerlerse, geçmişlerini bağışlayacağını ve tekrar başlarlarsa evvelkilerin hükmünün uygulanacağını söyle.” Rabbimiz bu dünyada kâfirlere kurtuluş yollarını göstermeye, onları uyarmaya devam ediyor. Peygamberim, kâfirlere de ki, eğer küfürlerinizden, şirklerinizden, zulümlerinizden, Benimle savaştan, mü’minlerle savaştan, mü’minleri Benim yolumdan engellemekten vazgeçerseniz; kesinlikle bilesiniz ki yaptıklarınızın tamamı bağışlanacaktır. Ben sizin tüm geçmişinizi mağfiret edeceğim. Ama yok eğer tekrar eski küfürlerinize, eski zulümlerinize dönerseniz kesinlikle bilesiniz ki size aynen ilklerin, öncekilerin sünneti uygulanacaktır. Onların âkıbetlerinden sizler de kurtulamayacaksınız. Görüyor musunuz? Rabbimiz bir taraftan müjdelerken diğer taraftan da onları, öncekilerin başlarına gelenlerle korkutuyor. Beşîr ve Nezîr olarak gönderdiği peygamberinin nasıl hareket etmesi gerektiğini anlatıyor. Rasulullah efendimiz de aynen Rabbimizin buyurduğu gibi yapmıştır. Kâfirlerin tüm düşmanlıklarına karşılık, her türlü durdurma, öldürme, sürme eylemlerine karşılık o yine onları mükafat ve azapla uyarmaya devam etmiştir. Eğer şu anda bizim için de kâfirler aynı şeyleri düşünmüşlerse, aynı tedbirlere başvurmuşlarsa kesinlikle bilelim ki bizler de peygamber yolundayız, bizler de bir şeyler yapıyoruz demektir. Yâni bizi de durdurmayı, hapsetmeyi, sürgün etmeyi düşünmüşlerse biz de Rasulullah’ın yolundayız demektir. Ama şu ana kadar bizim için ne ölüm, ne sürgün, ne de hapis, yargılanma söz konusu olmamışsa biz yatıyoruz demektir. Kırk yıldır kürsülerde vaaz ediyorum, ama elhamdülillah hiç bir polisle başım derde girmedi diyen adam gibi, biz peygamber sünneti peşinde değiliz demektir. Tüm peygamberlerin hayat programına sahip çıkacağız. Tüm peygamberlerin dâvet anlayışına sahip çıkacağız. İnsanları Allah’ın dinine dâvet için gayret sarf edeceğiz. Hattâ dâvet de yetmeyecek inancımız uğrunda Allah için bir savaşı da göze alacağız. Yâni tüm bu uğraşılarımızın sonunda en son yapmamız gereken şeyi de yapmaya hazır olacağız da sonra da; ya şehadet, ya da ganîmetlere ulaşacağız Allah’ın izniyle. Tabii dâvetten önce savaşı düşünmemek gerekir. İnsanlar Allah’ın istediği gibi Allah yoluna dâvet edilecek, edilecek, söz anlamadıkları zaman âkıbetleri açık ve net bir şekilde kendilerine duyuru-lacaktır. Allah’ın azabı, cehennemle karşı karşıya getirilecekler, teslim oldukları takdirde tüm yaptıklarının affedileceği müjdelenecek, teslim olmadıkları takdirde öncekilerin âkıbetleriyle uyarılacaklardır. Bu uyarı sürecinde tarih gündemlerine getirilecek, tarih içinde uyarıdan nasiplenmedikleri için yerin dibine batırılanlar anlatılacak. Ad, Semûd, Firavunlar gözlerinin önüne serilecek, buna rağmen yine de küfür ve şirklerine devam ediyorlarsa, kendilerine hakkı anlatanları öldürmeyi, dur-durmayı düşünüyorlarsa o zaman da Rabbimizin yardımına güvenerek savaşa girişeceğiz. Neyimiz varsa Allah yolunda fedâ etmeye yöneleceğiz. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz savaşımızın hedefini de şöylece ortaya koyuyor:
39. “Fitne kalmayıp, yalnız Allah'ın dini kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse bilsinler ki Allah onların işlediklerini şüphesiz görür.” Evet ey mü’minler! Onlarla savaşın. Tâ ki yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din, sistem, hayat programı sadece Allah’ın oluncaya kadar. Yâni yeryüzünde egemenlik sadece Allah’ın oluncaya, sadece Allah’ın dini yeryüzünde hükümran oluncaya kadar. İşte İslâm’ın savaşı bu gerçekleşinceye kadar sürecektir. Fitne, küfür ve şirk demektir. Fitne yeryüzünde Allah’a isyan bayrağının çekilmesi demektir. Fitne yeryüzünde Allah’a kulluğu yasaklayıp, Allah’a kulluğa geçit vermeyip onun yerine şirki, küfrü yaymaya çalışmak, Allah’ın dinini ve yasaların çiğnemek, mü'minleri zorla dinlerinden döndürüp onları kâfirleştirmek için programlar yapmak demektir. İslâm’a girmiş insanları zorla dinlerinden döndürebilmek için çeşitli yollar, çeşitli işkenceler denemektir. Fitne şiddete başvurarak zorla, zorbayla bir fikri, bir inancı ortadan kaldırmaya çalışmak demektir. Kan dökmek çok kötü bir şey olmasına rağmen, insanları dinlerinden, inançlarından zorla vazgeçirerek, ezerek, bellerini ve gururlarını kırarak onları kendi inançlarını benimsemeye zorlamak demektir ki; Rabbimiz Bakara sûresinde ölümden çok daha beter bir şey olduğunu ifade eder. Kâfirlerin Allah’ı inkârları, Allah’a şirk koşmaları, insanları Al-lah yolundan alıkoymaları, İslâm eğitiminden mahrum bırakarak in-sanları cehenneme doğru sevk etmeleri, onları İslâm’dan onları küfre çevirmeye çalışmaları ölümden çok daha beter bir suçtur. Çünkü fitne dine tecavüzdür, dinin tebliğini yasaklamak demektir. İnsanların Allah dinine ulaşmalarını engellemek demektir. Materyalizmi, dinsizlik öğretimini teşvik ederek din eğitimini, din hürriyetini yasaklamak demektir fitne. İşte yeryüzünde fitne kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşın onlarla diyor âyet-i kerîme. Yâni hayatın tümünde din yalnız Allah’ın oluncaya ve yeryüzünde Allah’ın kullarının Allah’ın dinine ulaşmalarını engelleyen, din eğitimini engelleyen, Allah’ın dinini tercih etmiş kişileri dinlerinden döndürebilmek için yapılan tüm fitneler, tüm barikatlar ve tüm engeller kalkıncaya kadar savaşın. Yeryüzünde küfür ve şirkten eser kalmayıncaya kadar Müslümanların savaşı sürecektir öyleyse. İnsanların inançlarına saygı göstermek yerine vahşi gücü seçen, insanlara zorla kendi inançlarını dayatanlarla yeryüzünde savaşmak mü'minlerin en büyük görevlerinden birisidir. Mü’minler böyleleriyle savaşmalılar ki yeryüzünde Allah’ın dini hakim olsun. Savaşmalılar ki din yalnız Allah’a ait olsun. Din hayat tarzı demektir. Din bir toplumun uymak zorunda olduğu kurallar, kanunlar manzumesi ve hayat tarzı demektir. Bu mânâda dinsiz bir toplum düşünülemez. Kanunsuz, kuralsız, sitemsiz bir toplum düşünülemez. Her toplumun mutlaka uymak zorunda olduğu bir dini, bir sistemi ve kanunları vardır. Ancak dinler, sistemler iki türlüdür. Allah tarafından belirlenmiş hak dinler, Hakka dayanan sitemler, bir de insanlar tarafından geliştirilmiş, ortaya atılmış bâtıl dinler, bâtıl sistemler. Bu mânâda komünizm bir dindir, Kapitalizm bir dindir, diğer sistemler, diğer hayat programları da birer dindir. Çünkü bunlar da toplumun uyması gereken sistemler, kanunlar manzumesidir. Ve tarih boyunca gelen tüm peygamberler insanlar tarafından ortaya atılmış bu bâtıl dinlerle, bu bâtıl sitemlerle mücâdele ederek onları kaldırıp, yerine Allah’ın sistemini ikame etmeye ve böylece Allah’ın kullarını kulların sistemlerine ve dinlerine uyarak onlara kulluk etmekten kurtarıp yalnız Allah’ın dinine, Allah’ın sitemine kul olmaya çağırmışlardır. Evet demek ki yeryüzünde bir tek kâfir kalmayıncaya kadar değil, yeryüzünde bir tek Müslüman kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sürecek diyorlar. Biz öyle demiyoruz. Biz yeryüzünde bir tek kâfir kalmayıncaya kadar bizim savaşımız sürecek demiyoruz. Ne diyoruz? Yeryüzünde fitne kalmayıncaya, herkes beğendiği inancını yaşayabileceği bir özgürlük ortamına ulaşıncaya, kimsenin kimseye dayatma yapamayacağı ana kadar ve din yalnız Allah’ın oluncaya ka-dar savaşımız sürecektir diyoruz. Evet demek ki yeryüzünde bu gerçekleşinceye kadar savaş da bitmeyecektir. Kâfirler suni bir barıştan söz etseler de, yeni dünya düzeninden söz etseler de, savaşsız bir dünya yutturmacısından dem vursalar da, bunlar gerçekleşmedikçe yeryüzünde asla savaşlar bitmeyecektir. Çünkü işte bu yasayı Allah koyuyor. Allah yasasını değiştirecek de yoktur. Eğer bu işe bir son verirlerse, fitne durumlarına bir son verirlerse, küfürlerinden, şirklerinden vazgeçerler, Allah, Resulü ve Müslümanlarla savaşlarına bir son verirler ve iradelerini Allah iradesine mahkum ederlerse, kesinlikle bilsinler ki hiç şüphesiz Allah onların yapmakta olduklarını görendir, bilendir. Yâni şüphesiz Müslüman ol-duktan sonra da bu insanların işleri bitmeyecektir. Nasıl ki mü’minler insanların dirilişi için tüm imkânlarını, tüm hayatlarını ortaya koymuşlarsa onlar da artık Allah’ın dininin egemenliği için yapmaları gerekenleri yapacaklardır. Yâni şu anda biz onların dirilişi için ne yapıyorsak onlar da kendileri gibilerin dirilişi için yapmaları gerekenleri yapacaklardır. Bizim için şu anda Allah’ın emirlerine riâyet, haramlarından kaçınmak neyse onlar için de aynısı olacaktır. Değilse Müslüman ol-duktan sonra onlar bizim sömürgemiz, bizim mahkumumuz değillerdir. Onlar da bizler gibi aynı haklara sahip, aynı yasalara tâbi insanlardır.
40. “Eğer yüz çevirirlerse Allah'ın sizin dostunuz olduğunu bilin; O ne güzel dost, ne güzel yardımcıdır!” Eğer yüz çevirir bildiklerine göre bir hayat yaşamaya yönelir-lerse, kendi kafalarına göre takılmaya kalkışırlarsa bilesiniz ki Allah sizin Mevlâ’nızdır. Yâni onlar sizinle verdikleri bir savaşın sonunda sizden korkarak biz de Müslüman olduk derler, sizi kandırırlar ama yine eski bildiklerine, eski kâfirliklerine dönerlerse kesinlikle bilesiniz ki sizin Mevlâ’nız, sizin dostunuz, sizin koruyucunuz Allah’tır. Onlardan korkmanıza, çekinmenize hiç de gerek yoktur. Medine’de aynı şey yaşanmıştır. Rasulullah efendimizin Medine’ye hicretinden sonra orada yaşayan insanlardan kimileri korktukları için biz de Müslüman olduk dediler. İman etmedikleri halde münâfıklar olarak İslâm cema-atinin içine katıldılar. Bazen kendilerini kurtarabilmek için namaz kıl-dılar, savaşa iştirak ettiler. Maskeleri düşmesin diye Müslümanca gö-rüntüler sergilediler. İslâm devletini yıkmaya çalıştılar. Çevrelerindeki Yahudilerle, Mekke kâfirleriyle ilişkiler kurarak Müslümanları arkalarından hançerlemeye çalıştılar. İşte böyle kimseler için Rabbimiz Müslümanlara buyuruyordu ki, ey Müslümanlar, hiç korkmayın onlardan. Allah sizin velinizdir, Al-lah sizin dostunuzdur. Allah sizi onların komplolarından koruyacaktır. Mevlâ’nız olan Allah size onların sahip olmadıkları silahlarını, meleklerini, ordularını gönderir. O Allah ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcı-dır. İşte mü’minler böylece dua edecekler. Bundan sonra Rabbimiz ta sûrenin başında sözünü ettiği ganîmetlerin taksimini anlatacak. Bakın şöyle buyuruyor:
41. “Eğer Allah'a ve hakkı bâtıldan ayıran o günde, iki topluluğun karşılaştığı günde kulumuz Muhammed'e indirdiğimize inanıyorsanız bilin ki ele geçirdiğiniz ganîmetin beşte biri Allah'ın, Peygamberin ve yakınlarının, yetimlerin, düşkünlerin ve yolcularındır. Allah her şeye Kadirdir.” Evet ey Müslümanlar, ey ganîmetler konusunda tartışmalara giren Müslümanlar, eğer Allah’a ve o hakkı bâtıldan ayıran o Bedir gününde elçiniz Muhammed’e indirdiğimize inanıyorsanız bilesiniz ki ganîmetlerin taksimi şöyle olacaktır diye yol tarif ediyor Rabbimiz. Rabbimiz ganîmetlerden nîmet olarak, Allah lütfu olarak söz etmiş ve bu ganîmetlere ulaşabilmek için mü’minlerde bulunması gereken özelliklerden bahsetmişti. Ey Müslümanlar! Ey Allah ne demişse tamam diyenler! Bilesiniz ki ganîmet olarak elinize ne geçirmişseniz onun beşte biri Allah ve Resulü içindir. Akrabalar içindir. Başta Peygamberin yakınları, akrabalarıdır ki onlar bu ganîmetlerin beşte birinden nasip dar edileceklerdir. Sonra yine bu beşte bir yetimler, yoksullar, yolda kalmışlar içindir. Eğer Allah’a iman etmişseniz. Eğer Furkân günü Allah’ın peygamberine indirdiği âyetlere iman etmişseniz. Eğer iki grubun, hayırlı ve hayırsız, tayip ve habis grubun karşılaştığı, ayrıldığı, ayrıştırıldığı günde Rabbinizin size gönderdiği ordularına, âyetlerine, yardımlarına, zaferine iman etmişseniz işte bu taksimat bu şekilde olacaktır. Evet fıkhen bu ganîmetlerin taksimi işini böylece anlamalı ve kabul etmelisiniz. tâbi ben burada bu işin detayına girmiyorum. Detayını öğrenmek isteyenler fıkıh kitaplarına müracaat ederler. Sadece şu kadar bir inceliğe dikkatlerinizi çekeyim: Genelde cihada katılanlar güçlü olan, kuvvetli olan, cihada katılabilecek kapasitede insanlardır. Ancak onlar Allah için bir cihada gittikleri zaman geride kalan akrabalar, yetimler, yoksullar, yolda kalmışların da bu ganîmetten payları vardır. Çünkü onlar da katılmak istemişler ama imkân bulamamışlar, giden kardeşlerine zafer için dua etmişlerdir. Çünkü İslâm ümmeti top yekun bir ümmettir. Tıpkı şu anda Allah’ın bize verdiklerini verilmeyenlere de ulaştırma kavgası içine girmek zo-runda olduğumuz gibi, savaş ganîmetlerinden onları da istifade ettir-meye çalışacağız. Rabbimiz burada bize bunu anlatıyor. Daha önceki âyetlerinde eğer biz muttaki olursak bize Furkan vereceğini vaad etmişti Rabbimiz. Burada da Furkân gününden söz ediyor. Müminlerle kâfirlerin karşılaştıkları o güne, Bedir gününe Fur-kân günü diyor Rabbimiz. Mü’minler o güne kadar yapmaları gerekenleri yapmışlar, kâfirler de yapmışlardır ve nihâyet o gün orada ay-rılış noktasına gelmişlerdi. Allah, dostlarına, mü’minlere yardımını göndermiş, meleklerini göndermiş, mü’minlerin kalplerine cesaret vermiş, inşirah vermiş, yağmur yağdırarak ayaklarına sebat vermiştir. Karşılarındaki Allah düşmanlarına da onlara yaptıklarının tam tersini yapmış, morallerini bozmuş, yardımcısız bırakmış, yağdırdığı yağmurla ayaklarının altını kaygan yapmış ve böylece dostlarıyla düşmanlarının arasını ayırmıştır. Dostlarına zafer, düşmanlarına da hezimet tattırmıştır. Öyleyse o günkü neticeyi Allah indirmiştir. Öyleyse bizzat Allah’ın gerçekleştirdiği bu zaferin sonunda ulaştığınız ganîmetlerin taksimi konusunda şükrâne olarak Allah dinlenmelidir. Çünkü bu Furkân’ı veren Allah’tır. Bu ayrılışı gerçekleş-tiren Allah’tır. Belki bundan önce insanlar hangi safta yer alacakları konusunda net bir tavır sergileyememiş olabilirlerdi. Mü’min oldukları halde müşrik, müşrik oldukları halde mü’min görünmeye çalışanlar ol-muştu. İşte bugün saflar tamamen ayrılmıştır. Artık bundan sonra kâ-firlerin safı arasında yer alan hiçbir kimseye mümin gözüyle bakılmayacaktır.
42. “Siz vadiye en yakın ve onlar da en uzak yamaçta idiler; kervanın süvarileri sizden daha aşağıdaydı. Savaş için buluşmak üzere söyleşmeye kalksaydınız, vaktini tayinden anlaşmazlığa düşerdiniz; fakat Allah mahvolan, apaçık belgeden ötürü mahvolsun; yaşayan da apaçık belgeden ötürü yaşasın diye olacak işi yaptı. Doğrusu Allah işitir ve bilir.” Hani siz o gün aşağı yamaçta, vadiye yakın olan, Medine’ye yakın olan bir yamaçta bulunuyordunuz. Onlar da en uzak yamaçta idiler. Yâni kâfir ordusu Medine’ye nisbetle uzak bir yamaçta bulunuyordu. Kervan ise sizden aşağıda bulunuyordu. Kervan sahil kıyısından Mekke’ye doğru yol tutturmuş gidiyordu. Eğer sizler vaatleşecek olsaydınız, müşriklerle bu savaş konusunda randevulaşacak olsaydınız, falan yerde karşılaşalım, falan yerde hesaplaşalım diye bir sözleşmede bulunmuş olsaydınız kesinlikle o randevu vakti konusunda ihtilâf ederdiniz. Yâni vaatleştiğiniz günde, vaatleştiğiniz yerde bir araya gelmeniz ve böyle bir savaşın gerçekleşmesi asla mümkün olmazdı. Muhakkak ki savaşın vaktini ve yerini tayin hususunda ihtilâf ederdiniz. Sizin sayısal azlığınız cesaretinizi kıracak, onların kervanlarının sağ salim kurtulmuş olması da onları savaştan vazgeçirecekti. Halbuki siz iradenizin dışında Allah’ın takdiriyle bir anda düş-manla karşı karşıya gelmiş oldunuz. Allah işlenmesi mukadder olan bir işi yerine getirmek için bunu yaptı. Dinini üstün ve aziz kılmak, kelimesini yüceltmek, dostlarını muzaffer, düşmanlarını zelil ve peri-şan etmek için bunu yaptı. Böylece helâk olan apaçık bir delil üzerine helâk olsun da kâfirin Allah’a karşı savunabilecek bir haklılık delili kalmasın. Aynı şekilde Müslümanın da teslimiyeti kesin bilgiye da-yansın diye bunu böylece yapmıştır. Evet o gün o iki orduyu oraya getiren Allah’tır. Her iki ordunun da oraya gelmesinin sebeplerini ortaya koyan Allah’tır. Çağımızda cereyan eden savaşların tümünü de biz aynı şekilde değerlendirmek zorundayız. Mü’minler Allah’ın istediği gibi mü’min olma yoluna girerlerse Rabbimiz her an onların hayrına olabilecek bir sürükleniş içine sokacaktır onları. Rabbimiz mü’minleri yönetecek, yönlendirecektir. Tıpkı şu anda Çeçenistan’da olduğu gibi. Mü’minleri Mısır’ı terk etmeye doğru yürütecek, Firavunları arkalarından denizde boğulmaya doğru sevk edecek, çekecek ve orada onları boğacaktır. Yâni bir ayrılış vaktini mutlaka gerçekleştirecektir Allah. Rabbimiz mü’minleri böylece cennete doğru sürüklerken, kâfirleri de cehenneme doğru sürükleyecektir. İşte bizim bilmediğimiz Rabbimizin bildiği pek çok hikmetlerle Rabbimiz bizi istemediğimiz bir savaş alanına sürüklerse o zaman sabretmemiz, savaşa devam etmemiz gerekecektir. Çünkü giriştiğimiz o savaşın sonucu zaten Allah katında bellidir. Rabbimiz sanki yapılmış bitmiş gibi olan bir işi mutlaka neticeye ulaştıracaktır. İsterse işte Bedirde olduğu gibi şartlar tümüyle Müslümanların aleyhine olsun. Tüm şartları Rabbimiz Müslümanların lehine çevirecektir. Niçin? Helâk olan bir beyyineden dolayı helâk olsun, yaşayan da bir beyyi-neden dolayı yaşamış olsun. Yâni kâfirliği tercih eden bir delilden sonra kâfirliği tercih etsin, mü’min olan da Allah tarafından indirilen âyetleri görsün, Allah’ın mü’min kullarına gönderdiği yardımlarını görsün de ona göre mü’min olsun. Ne kâfirin ne de mü’minin yolu konusunda bir şüphesi kalmasın diye. Kâfirler de haklı tarafa yardım etmesi için dua ettikleri Allah’ın, kime yardım edip galip getirdiğini bizzat gördüler. Her iki taraf da bu âyetleri gözlerinin önünde yaşadılar. Rasulullah efendimizin gerçekten Allah’ın elçisi olduğunu anladılar. İşte bunların tamamı beyyiney-di. Yâni açık ve net olarak bu dinin, bu kitabın, bu peygamberin Allah’tan gelme bir hak olduğunu bildiler. Bütün bu beyyineler sabit ol-du. Elbette Beyyine’ye ulaştıktan sonra küfür ve şirkini sürdüren insanların helâkten kurtulmaları mümkün olmayacaktır. Yaşayan da Beyyine ile yaşayacaktır artık. Yâni bu Beyyine’leri gören mü’minler de Allah âyetlerinin hak olduğunu daima hatırlarında canlı tutarak ya-şasınlar. Bu Beyyinelerle Allah’a imanları bir kat daha artsın da gerçek mü’minler olarak hayatiyet özellikleri, dirilikleri artsın. Bundan sonra kâfirlerle bir daha karşılaştıkları zaman hep korkak değil ileri atılan, kâfirlerin egemenliğini kabul değil onlara egemen olan birer diri topluluk olsunlar. Evet Bedirde kâfirlerin yenilmesiyle bir Ebu Cehil sistemi temelinden sarsıldı. Allah sistemini reddeden bir beşer sisteminin sallandığını Rabbimiz tüm dünyaya göstermiş oldu. Muhakkak ki Allah işitendir, bilendir. Yaptığımız tüm eylemlerimizi, dualarımızı, niyetlerimizi bilen ve işitendir. İşte bizim böyle bir Allah’la velâyet ilişkimiz vardır. Allah her an bizimle beraberdir. Bakın Rabbimiz bundan sonraki âyetlerinde bizimle bu beraberliğine, bizim velîmiz oluşuna, kendisinin ve bizim düşmanlarımıza karşı hep bizi desteklediğine dair bir örnek sunacak:
43. “Allah onları uykunda sana az gösteriyordu. Çok göstermiş olsaydı, yılacak ve bu hususta çekişmeye başlayacaktınız, fakat Allah sizi kurtardı; çünkü O kalplerde olanı bilir.” Hani, hatırlasana ey peygamberim, Allah sana rüyanda onları az gösteriyordu. Rasulullah efendimiz daha Medine’den Bedir’e hareket ettiğinde rüyasında, Allah ona müşriklerin ordusunu az gösterdi. Rasulullah efendimiz de rüyasını mü’minlere anlatmış, bu da onlara cesaret vermişti. Eğer Allah sana onları oldukları gibi, ya da çok gösterseydi elbette yılgınlık gösterecek, gevşeyecek, münakaşa edecek, bu iş hakkında tartışmalara girecek, birbirinize düşecek, aranızda görüş ayrılığı çıkacak, gücünüz, moraliniz azalacak ve başarısızlık ortaya çıkacaktı. Fakat böyle yaparak Allah size selâmeti verdi, size selâmet yollarını açıverdi, İslâm’ın zaferini gösteriverdi, sizin için daru’s selâm olan cennetin yollarını açıverdi. Çünkü Allah göğüslerde, kalplerde olanın özünü bilendir. Yâni böyle bir durumda ne yapılacak? Nasıl davranılacak? Cesaret mi gösterilecek? Korkaklık mı sergilenecek? İleri mi atılı nacak? Yılgınlık mı gösterilecek? Allah bunu çok iyi bilendir. Yâni gönüllerde ne var, ne yok bunu en iyi bilen Allah’tır. Yâni gerçekten o topluluk niçin oradaydı? Bunu bilen Allah’tır. Mü’minler kervan için mi yola çıkmışlardı? Ganîmete ulaşmak için mi oradaydılar? Bunu çok iyi bilen Rabbimiz dikkat ederseniz sûrenin ilk âyetlerinde hemen ganîmet taksimi konusuna girmedi. Mü’minlerin kalplerini bu işe hazırladı, içlerindeki niyetlerini temizledi, değiştirdi, onların kalplerindeki ganîmet sevgisini kaldırdı, ganîmete ulaşmak için savaşa çıkmanın yanlışlığını onlara anlattı, gösterdi, yaşattı, duyurdu, hissettirdi. Allah için orada bulunmaları gerektiğini onlara kabul ettirdi, cennetin kokusunu duyurdu ve gerçekten Allah’a lika arzusuyla onları dolup taşırdı. İşte o savaş meydanında kimin kalbinde ne varsa, bunlardan başka ne yüce duygular varsa bunların tamamını biliyordu Allah. Kalplerindekilere lâyık olarak Rabbimiz de onlara, Bedir zaferini lütfetti. Onları Bedir ashabı yaptı ve onların günahlarını bağışladım müjdesiyle onları sevinçlerin en büyüğüne nail kıldı. Eğer gerçekten bizler de şu anda onların izindeysek, onların gittiği yere gitme çabası için-deysek, kendilerini ihsan ile takibe yönelmişlersek o zaman bizler de onlar gibi olmak, onlar gibi yaşamak, onları her yönüyle örnek almak zorundayız. Eğer bizler onların örnekliliğini yakalayabilir, onlar gibi bir hayat yaşayabilirsek kesinlikle bilelim ki Rabbimiz aynı zaferleri bize de lütfedecek demektir. Bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarma-yalım. Orada rüyadaki bir gösterim anlatılırken bundan sonraki âyetinde de bizzat uyanık halinde gösterilen bir gösterimden söz ediliyor. Bakın Rabbimiz o hususu da şöyle anlatıyor:
44. “Karşılaştığınızda, olacak işi oldurmak için, onları gözlerinize az gösteriyor ve sizi de onların gözünde azaltıyordu. Bütün işler dönüp Allah'a varır.” Düşmanla karşı karşıya geldiğinizde Allah onları size az gösteriyordu. Ve onların gözlerine de sizi az gösteriyordu. İki tarafa da karşılarındakileri az gösteriyordu. Karşı tarafa Müslümanları az gösteriyordu ki, onlar cesarete gelip savaştan vazgeçmesinler, ve az gördükleri mü’minleri ezip geçeceklerini zannetsinler. Mü’minlere de onları az gösteriyordu ki onlar da bu savaşta sebat göstersinler. Rivâyetlere göre İbni Mesud efendimiz yanındaki bir sahâbeye soruyordu. Karşıdaki düşmanı ne kadar görüyorsun? diye, o sahâbe de diyordu ki vallahi ben onları yaklaşık yüz kişi kadar görüyorum. Ebu cehil de Müslümanların sayıları hakkında bir lokma kadarlar diyordu. Böylece iki ordu vuruşsun da Allah intikam alacağı taraftan intikamını alsın, galip getireceği tarafın da üzerine nîmetlerini tamamlayıp galip getirsin. Çünkü Allah dilediğine hükmeder ve neye hükmetmişse onu uygular. Çünkü bütün işler sonunda Allah’a dönüp varır. Evet işte böylece mü’minler az gördükleri kâfirlere saldırıyorlar, kâfirler de az gördükleri mü’minlerin üzerine yürüyorlar. Netice Allah’ın zaten verilmiş bir kararını, yapılmış bir işini, verilmiş bir emrini gerçekleştirmek. Bunu gerçekleştirmek, savaşın devamını sağlamak için Rabbimiz âyetlerini böylece gösteriyordu. Rüyada gösteriyordu, bizzat uyanıkken gösteriyordu. Böylece iş aynen Allah’ın istediği, planladığı gibi cereyan ediyordu. Çünkü bütün işler Allah’a döndürülür. Emreden O’dur, takdir eden, gerçekleştiren O’dur. Rüyada O gösterir, şartları O hazırlar, meleklerini O gönderir ve işler O’nun istediği şekilde gerçekleşir. Peki bu durumda mü’minlere düşen nedir? Mü’minler Cenâb-ı Hakkın bu mûcize diyebileceğimiz âyetlerini beklemekten ziyâde Allah’a, Allah’ın istediği kulluğa yönelmelidir. Yâni mü’mine düşen kendisinin yapması gerekenleri yapmaktır, Allah da kendisine düşeni elbette yapacaktır. Ama işin başında, ama ortasında, ama sonunda. İşte orada da yaptı Rabbimiz yapacağını. Savaşın başında her iki tarafı da birbirine az gösteren Rab-bimiz yine Âl-i İmrân sûresinin beyanıyla savaşın başlamasıyla bir-likte mü’minleri kâfirlerin sayılarının, güçlerinin iki katı gösteriveriyor. Sayısal ve güç yönünden çok azınlıkta olan mü’minler kâfirlerin gö-zünde iki katı gösteriliyor ve Müslümanlara da o kâfirleri mevcut sa-yılarından ve güçlerinden çok daha az gösteriliyor. Böylece Rabbimiz istediklerini az, istediklerini çok göstererek mü’minleri güçlendiriyor, kâfirlerin cesaretlerini kırıyor.
45,46. “Ey inananlar! Bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın; başarıya erişebilmeniz için Allah'ı çok anın. Allah'a ve peygamberine itaat edin; çekişmeyin yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” Ey Allah’ın istediği gibi iman edenler. Ey Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın yasalarına, Allah’ın velâyetine, tarih içinde hep Allah’ın yasalarının üstün olup uygulandığına iman edenler. Öyleyse bu imanınızın gereği olarak bir toplulukla karşı karşıya gelirseniz sebat edin, dayanın, direnin, dişinizi sıkın. Ayaklarınız yerlerinden kaymasın. Ayağınız sağlam bassın. İmanlarınızla, teslimiyetlerinizle, tevekküllerinizle sabit olun. Geri adım atmamak, kaçmamak üzere yerlerinizde çakılıp kalın. Gönlünüz Rabbinize bağlansın. Yolunuzda, dâvânızda, imanınızda, Allah’ın yardımı konusunda şüpheniz, tereddüdünüz olmasın. Kesinlikle bilesiniz ki Allah sizinle beraberdir, Allah sizin desteğinizdedir, Allah size yardımını ulaştıracaktır. Bu Allah’ın va’didir, bu Allah’ın bir yasasıdır ve Allah yasalarında asla bir değişiklik olmaz Kâinatta işleyen yasaların tamamı Allah yasasıdır. İşte Bedir. Müslümanlar çok az. Böyle bir durumda Müslümanların kendilerinden çok fazla güce sahip olan kâfirler karşısında galip gelmeleri normal yasalar dahilinde âdeta mümkün değil gibi görünmektedir. Ama elbette Allah orada bizzat kendi emrini gündeme getirecek, meleklerini göndererek mü’minlere va’dini gerçekleştirecektir. Şartları tamamen mü’minlerin lehine değiştirecektir. Çünkü zaferin tamamıyla Allah ka-tından olduğunu önceki âyetlerde bildirmişti Rabbimiz. Öyleyse mü’-minlere düşen sadece kâfirler karşısında, o kâfirler kendilerinden ne kadar da fazla olurlarsa olsunlar sabretmek, Allah’ın istediği gibi davranmaktır. Daima ileriye doğru yürümek ve asla kaçmayı düşünmemektir. İleri gittikçe Rabbinin rızasını ve Cennetin kokusunu duymaktır. Böyle yapınca şehit olsa da, kazansa da galip olacaktır Müslüman. Evet savaşta sabredin ve felaha, başarıya ulaşabilmek için Allah’ı çokça zikredin. Zafere ulaşabilmek için Allah’ı çokça gündeme alın. Savaş esnasında bile, ölüm kalım ortamında bile Allah’ı zikirlerin en büyüğü olan namazlarınızı terk etmeyin. Allah’ın hayatınızın ve ölümünüzün sahibi olduğunu unutmayın. Sonunda Rabbinize kavuşacağınızı, O’nun rızasına ve cennetine doğru gittiğinizi aklınızda canlı tutun. Allah için bir savaş verdiğinizi asla unutmayın. Allah’a ve Resulüne gönülden itaat edin. Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına riâyet edin. Allah ve Resulü sizin nasıl davranmanızı istiyorsa öylece davranın. Yapılacak iş belli iken, Allah ve Resulünün istedikleri açıkken çekişme içine girmeyin, tartışma içine düşmeyin, çözülmeyin, birbirinizle ihtilâflara düşmeyin. Çok kötü bir durumda olsanız bile kontrolü kaybetmeyin. Yoksa gevşer, yılgınlık gösterir ve gücünüz kuvvetiniz gider ve sonunda başarısızlığa düşersiniz. Sabredin doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir. Peki Müslümanlar arasında hiç ihtilâf olmaz mı? Hiç görüş ay-rılığı olmaz mı? Olabilecektir elbette ama, Şûrâ vardır gerek devlet iş-lerinde, gerek askeri işlerde. Elbette Şûrâda bu meseleleri görüşmek, tartışmak, danışmak ayrı şeydir, parçalanıp birbirine düşmek ayrı şeydir. Bir konu Şûrâda karara bağlanmışsa, Emîr’ul Mü’minîn neye karar vermişse artık iş bitmiştir. Artık o emre itaat Allah’a itaat demektir. İslâm’daki itaat mekânizmalarını biliyoruz. Allah ve Resulüne mutlak itaat, emir sahiplerine de Allah ve Resulünün istediklerini emrettikleri sürece itaat edilecektir. Emir çevresindekilerle istişare sonucu bir karar vermişse artık öteki Müslümanların ayaklarını geri atmalarına imkân kalmamıştır. Allah ve Resulünün arzularına ters düşmeyecek bir biçimde emirin aldığı kararı uygulamak zorundadır Müslümanlar. Değilse emir bir tarafa, öteki Müslümanlar da başka bir tarafa çekecek olurlarsa ne cihadımız, ne devlet işimiz başarıya ulaşır, ne de kâ-firlere karşı bir kuvvet gösterisi içinde olabiliriz. İşte Rabbimiz buyuruyor ki gevşersiniz, gücünüz, kuvvetiniz gider, havanız kaybolur, egemenliğiniz yok olur. Kâfirler için onları bizden korkutacak bir güce, bir havaya sahip olmak zorundayız. Peki acaba şu anda kâfirler üzerinde hiç bir havamız, hiç bir gücümüz, etkinliğimiz var mı? Yok değil mi? Müslümanca bir kimliğimiz, bir şahsiyetimiz var mı? Yok değil mi? Neden? Çünkü Müslümanlar olarak ümmet olma şuurunu kaybettik. Birbirimiz için canımızı fedâ edecek kadar birbirimizle bir kardeşliğimiz kalmadı da ondan. Şu anda Filistin’deki kardeşlerimiz, Çeçenistan’daki kardeşlerimiz, dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki kardeşlerimizle bir kardeşlik ilişkimiz var da onları öldürenlerin bu kardeşlerden bir çekincemeleri yok değil mi? Bırakalım çok uzaktakileri, şu anda bu ülkede birileri bir grup Müslümanı yok etmeye çalışırken öteki Müslümanlardan zerre kadar bir çekincemesi yoktur. Halbuki Medine’de bir Müslüman kadının örtüsüne el uzatan bir Yahudi karşısında öteki kardeşlerinin nasıl davrandıklarını biliyoruz. Bir Müslüman kardeşleri için savaşa karar veren Müslümanların bu kardeşlik bağını gören Yahudi korkmaz mı Müslümanlardan? Çekinmez mi bir Müslümana ilişmekten? Ama işte şu anda kâfirler ta-rafından Müslümanların kanları dökülürken, ırzları, namusları kirletilirken diğer Müslümanların seyirci kalmaları, kıllarının bile kıpırdamayışı, hattâ kimilerinin oh olmuş, onlar şunlardandı, onlar bizden değildi gibi İslâm dışı bir tavır sergilemeleri kâfirleri cesaretlendiriyor ve Müslümanların onlar üzerinde en ufak bir etkilerinin kalmadığını gösteriyor. Böyle bir durumda ne fert olarak ne de toplum olarak zerre kadar bir Müslüman şahsiyetimiz kalmayacaktır. İşte Rabbimizin yasaları gözlerimizin önündedir. Eğer böyle parça parça değil de top yekun Allah ve Resulünün emirlerine itaat eden, birbirleriyle çekişmeyen mü’minler olabilirsek peşinen bir çok savaşı kazanmış olabileceğiz demektir. Çünkü hayatı seven kâfirler o zaman asla şu anda olduğu gibi bizler karşısında savaşı göze alamayacaklardır. Ama eğer bizler Allah ve Resulüne itaat halinde değilsek, kitap ve sünnet etrafında toplanarak kardeşler olamamışsak, birbirleriyle çekişmeyen, birbirleriyle kenetlenmiş bir ümmet olamamışsak bizdeki bu zaafı gören kâfirler hep bize saldıracaklar ve galip geleceklerdir. Öyleyse sabredin ey mü’minler. Kendinizi Allah ve Resulünün istediği yerde tutun. Allah ve Resulüne itaat makamında tutun. Bilesiniz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
45,46. “Ey inananlar! Bir toplulukla karşılaşırsanız dayanın; başarıya erişebilmeniz için Allah'ı çok anın. Allah'a ve peygamberine itaat edin; çekişmeyin yoksa korkar başarısızlığa düşersiniz ve kuvvetiniz gider. Sabredin, doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir.” Ey Allah’ın istediği gibi iman edenler. Ey Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın âyetlerine, Allah’ın yasalarına, Allah’ın velâyetine, tarih içinde hep Allah’ın yasalarının üstün olup uygulandığına iman edenler. Öyleyse bu imanınızın gereği olarak bir toplulukla karşı karşıya gelirseniz sebat edin, dayanın, direnin, dişinizi sıkın. Ayaklarınız yerlerinden kaymasın. Ayağınız sağlam bassın. İmanlarınızla, teslimiyetlerinizle, tevekküllerinizle sabit olun. Geri adım atmamak, kaçmamak üzere yerlerinizde çakılıp kalın. Gönlünüz Rabbinize bağlansın. Yolunuzda, dâvânızda, imanınızda, Allah’ın yardımı konusunda şüpheniz, tereddüdünüz olmasın. Kesinlikle bilesiniz ki Allah sizinle beraberdir, Allah sizin desteğinizdedir, Allah size yardımını ulaştıracaktır. Bu Allah’ın va’didir, bu Allah’ın bir yasasıdır ve Allah yasalarında asla bir değişiklik olmaz Kâinatta işleyen yasaların tamamı Allah yasasıdır. İşte Bedir. Müslümanlar çok az. Böyle bir durumda Müslümanların kendilerinden çok fazla güce sahip olan kâfirler karşısında galip gelmeleri normal yasalar dahilinde âdeta mümkün değil gibi görünmektedir. Ama elbette Allah orada bizzat kendi emrini gündeme getirecek, meleklerini göndererek mü’minlere va’dini gerçekleştirecektir. Şartları tamamen mü’minlerin lehine değiştirecektir. Çünkü zaferin tamamıyla Allah ka-tından olduğunu önceki âyetlerde bildirmişti Rabbimiz. Öyleyse mü’-minlere düşen sadece kâfirler karşısında, o kâfirler kendilerinden ne kadar da fazla olurlarsa olsunlar sabretmek, Allah’ın istediği gibi davranmaktır. Daima ileriye doğru yürümek ve asla kaçmayı düşünmemektir. İleri gittikçe Rabbinin rızasını ve Cennetin kokusunu duymaktır. Böyle yapınca şehit olsa da, kazansa da galip olacaktır Müslüman. Evet savaşta sabredin ve felaha, başarıya ulaşabilmek için Allah’ı çokça zikredin. Zafere ulaşabilmek için Allah’ı çokça gündeme alın. Savaş esnasında bile, ölüm kalım ortamında bile Allah’ı zikirlerin en büyüğü olan namazlarınızı terk etmeyin. Allah’ın hayatınızın ve ölümünüzün sahibi olduğunu unutmayın. Sonunda Rabbinize kavuşacağınızı, O’nun rızasına ve cennetine doğru gittiğinizi aklınızda canlı tutun. Allah için bir savaş verdiğinizi asla unutmayın. Allah’a ve Resulüne gönülden itaat edin. Allah ve Resulünün emir ve yasaklarına riâyet edin. Allah ve Resulü sizin nasıl davranmanızı istiyorsa öylece davranın. Yapılacak iş belli iken, Allah ve Resulünün istedikleri açıkken çekişme içine girmeyin, tartışma içine düşmeyin, çözülmeyin, birbirinizle ihtilâflara düşmeyin. Çok kötü bir durumda olsanız bile kontrolü kaybetmeyin. Yoksa gevşer, yılgınlık gösterir ve gücünüz kuvvetiniz gider ve sonunda başarısızlığa düşersiniz. Sabredin doğrusu Allah sabredenlerle beraberdir. Peki Müslümanlar arasında hiç ihtilâf olmaz mı? Hiç görüş ay-rılığı olmaz mı? Olabilecektir elbette ama, Şûrâ vardır gerek devlet iş-lerinde, gerek askeri işlerde. Elbette Şûrâda bu meseleleri görüşmek, tartışmak, danışmak ayrı şeydir, parçalanıp birbirine düşmek ayrı şeydir. Bir konu Şûrâda karara bağlanmışsa, Emîr’ul Mü’minîn neye karar vermişse artık iş bitmiştir. Artık o emre itaat Allah’a itaat demektir. İslâm’daki itaat mekânizmalarını biliyoruz. Allah ve Resulüne mutlak itaat, emir sahiplerine de Allah ve Resulünün istediklerini emrettikleri sürece itaat edilecektir. Emir çevresindekilerle istişare sonucu bir karar vermişse artık öteki Müslümanların ayaklarını geri atmalarına imkân kalmamıştır. Allah ve Resulünün arzularına ters düşmeyecek bir biçimde emirin aldığı kararı uygulamak zorundadır Müslümanlar. Değilse emir bir tarafa, öteki Müslümanlar da başka bir tarafa çekecek olurlarsa ne cihadımız, ne devlet işimiz başarıya ulaşır, ne de kâ-firlere karşı bir kuvvet gösterisi içinde olabiliriz. İşte Rabbimiz buyuruyor ki gevşersiniz, gücünüz, kuvvetiniz gider, havanız kaybolur, egemenliğiniz yok olur. Kâfirler için onları bizden korkutacak bir güce, bir havaya sahip olmak zorundayız. Peki acaba şu anda kâfirler üzerinde hiç bir havamız, hiç bir gücümüz, etkinliğimiz var mı? Yok değil mi? Müslümanca bir kimliğimiz, bir şahsiyetimiz var mı? Yok değil mi? Neden? Çünkü Müslümanlar olarak ümmet olma şuurunu kaybettik. Birbirimiz için canımızı fedâ edecek kadar birbirimizle bir kardeşliğimiz kalmadı da ondan. Şu anda Filistin’deki kardeşlerimiz, Çeçenistan’daki kardeşlerimiz, dünyanın çeşitli coğrafyalarındaki kardeşlerimizle bir kardeşlik ilişkimiz var da onları öldürenlerin bu kardeşlerden bir çekincemeleri yok değil mi? Bırakalım çok uzaktakileri, şu anda bu ülkede birileri bir grup Müslümanı yok etmeye çalışırken öteki Müslümanlardan zerre kadar bir çekincemesi yoktur. Halbuki Medine’de bir Müslüman kadının örtüsüne el uzatan bir Yahudi karşısında öteki kardeşlerinin nasıl davrandıklarını biliyoruz. Bir Müslüman kardeşleri için savaşa karar veren Müslümanların bu kardeşlik bağını gören Yahudi korkmaz mı Müslümanlardan? Çekinmez mi bir Müslümana ilişmekten? Ama işte şu anda kâfirler ta-rafından Müslümanların kanları dökülürken, ırzları, namusları kirletilirken diğer Müslümanların seyirci kalmaları, kıllarının bile kıpırdamayışı, hattâ kimilerinin oh olmuş, onlar şunlardandı, onlar bizden değildi gibi İslâm dışı bir tavır sergilemeleri kâfirleri cesaretlendiriyor ve Müslümanların onlar üzerinde en ufak bir etkilerinin kalmadığını gösteriyor. Böyle bir durumda ne fert olarak ne de toplum olarak zerre kadar bir Müslüman şahsiyetimiz kalmayacaktır. İşte Rabbimizin yasaları gözlerimizin önündedir. Eğer böyle parça parça değil de top yekun Allah ve Resulünün emirlerine itaat eden, birbirleriyle çekişmeyen mü’minler olabilirsek peşinen bir çok savaşı kazanmış olabileceğiz demektir. Çünkü hayatı seven kâfirler o zaman asla şu anda olduğu gibi bizler karşısında savaşı göze alamayacaklardır. Ama eğer bizler Allah ve Resulüne itaat halinde değilsek, kitap ve sünnet etrafında toplanarak kardeşler olamamışsak, birbirleriyle çekişmeyen, birbirleriyle kenetlenmiş bir ümmet olamamışsak bizdeki bu zaafı gören kâfirler hep bize saldıracaklar ve galip geleceklerdir. Öyleyse sabredin ey mü’minler. Kendinizi Allah ve Resulünün istediği yerde tutun. Allah ve Resulüne itaat makamında tutun. Bilesiniz ki Allah sabredenlerle beraberdir.
47. “Yurtlarından böbürlenerek, insanlara gösteriş yaparak çıkan ve Allah yolundan menedenler gibi olmayın. Allah onların işlediklerini her yönüyle Bilendir.” Şunlar gibi de olmayın ki; onlar yurtlarından böbürlenerek, insanlara gösteriş yaparak çıkmışlardır. İnsanları Allah yolundan men ederek çıkmışlar. Kâfirler debdebe ve alayiş içinde, yanlarına şarkıcı, eğlendirici kadınları da alarak, çalgı, çığırtı unsurlarıyla birlikte, tüm ziynetlerini takınmışlar, Müslümanlara hava atmak, Müslümanları Al-lah yolundan engellemek, inanları sindirebilmek, o bölgede sahip oldukları egemenliklerini daha bir güçlendirmek için insanlara gözdağı vererek çıkmışlardı. Sakın sizler onlar gibi olmayın diyor Rabbimiz mü’minlere. Bunların asıl amacı yeryüzünde insanları Allah’a kulluktan alıkoymaktır. Allah dininin gelişiyle, Allah Resulünün gelişiyle menfa-atleri sarsılmış, konumlarını, egemenliklerini kaybetmişler. Onun için Rasulullah’a düşman kesiliyorlardı. Onun için Allah’ın Resulünü öldür-me, sürme, hapsetme planları peşindeydiler. Asıl amaçları hakkı yok etmek, hakkı susturmak, hakkı sindirmek, Hak olan Resul etrafındaki Müslümanları ortadan kaldırmaktı. Yâni asıl düşmanlıkları Allah düşmanlığıydı. Allah’ın hayata karışmasına karşıydılar. Ama:
48. “Şeytan onlara işlediklerini güzel gösterir ve "Bugün insanlardan sizi yenecek kimse yoktur; doğrusu ben de size yardımcıyım" dedi. İki ordu karşılaşınca da, geri dönüp, "Benim sizinle ilgim yok; doğrusu sizin görmediğinizi ben görüyorum ve şüphesiz Allah’tan korkuyorum, Allah'ın azabı şiddetlidir" dedi” Bir tek dostları var kâfirlerin. O da şeytan. Allah’la savaşın içindelerken şeytan onlara bu yaptıklarını süslü gösteriyordu. Şeytan onlara amellerini süslü ve mantıklı gösterdiği için ne yaptıklarının farkında değillerdi alçaklar. Şeytan kendilerine gelip cesaret vererek, destek va’dinde bulunarak diyordu ki, bugün insanlardan size galip gelebilecek kimse yoktur. Sizin karşınızda durabilecek hiç bir güç yoktur. Derdi neydi şeytanın? Tüm derdi onları Müslümanlarla savaştırıp Müslümanlara bir yenilgi tattırmak. Çünkü Allah dostlarının ezelî düşmanıdır şeytan. Bakın kâfirlere doğrusu ben size yardımcıyım, ben size müzâhirim, size destek vereceğim. Ama ne zaman ki iki ordu karşı karşıya geldi, şeytan hemen ökçeleri üzerinde gerisin geriye dönerek kaçarken şöyle diyordu: Ben sizden beriyim. Ben sizden uzağım. Benim sizinle bir ilgim yoktur. Çünkü ben sizin görmediklerinizi görüyorum. Ben Cebrâil’i görüyorum. İçinde Cebrâil’in bulunduğu bir orduyla sa-vaşılmaz. Bu orduyla baş edilmez. Böyle bir ordunun karşısında durmaktan Allah’a sınırım. Ben Allah’tan korkarım zira Allah’ın azabı çok şedittir. Dikkat ediyor musunuz? Bu sözleri kim söylüyor? Şeytan. Ben Allah’tan korkarım diyor. Vay bugün Müslümanlardan başınıza geleceklere diyor. İşte böyledir şeytan. İşte kâfirlerin dostu bu kadardır. Teşvik eder, cesaret verir, dürtükler, oraya kadar getirir, sonra da dostlarını terk ederek kaçıp gider. Tabii bizzat bir insan sûretinde mi geldi onlara? yoksa bu vesveseleri kâfirlerin gönlüne mi attı? bunu bilemiyoruz. Bu âyetler bize şunu söylüyor: Ey Müslümanlar, işte kâfirlerin destekçisi bu kadardır. Eğer sizler bir kâfir ordu karşısında sabreder, direnir, dayanır ve yılgınlık göstermezseniz onların kalplerine geçici bir cesaret veren şeytanları onları terk edecek, mutlaka onların kalplerini korku dolduracak ve Rabbiniz desteğiyle sizi galip getirecektir. Kâfirlerin dostları sahtedir, sizin dostunuz Allah’tır bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın. Tabii bu kâfirlerin başka dostları, başka destekçileri de vardır. Sözde destekçiler. Bakın onları da Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöylece anlatıyor:
49. “İki yüzlüler ve kalplerinde hastalık bulunanlar "Müslümanları dinleri aldattı" diyorlardı; oysa kim Allah'a güvenirse bilmelidir ki Allah güçlüdür, hakimdir.” Evet kâfirlerin ikinci sahte dostları olan münâfıklar, kalplerinde nifak hastalığı bulunanlar da diyorlar ki, bu Müslümanları dinleri aldatmış, dinleri gözlerini döndürmüş, akıllarını başlarından almıştır. Aklı yok bu Müslümanların. Şu küçücük hallerine bakmadan güçlü, kuvvetli Kureyş ordusuyla savaşma çılgınlığına kapılıyorlar. Dinleri bu adamları körleştirmiş olmalı ki böyle bir şeye cüret edebiliyorlar. Evet zâhirde bu böyleydi. Kâfirler görünüşte Müslümanların üç katıydı. Böyle güçlü kuvvetli bir ordunun karşısında durabilmek zâhiren mümkün değildi. Bu adamlar çok büyük bir felâketle karşılaşacaklar diyordu münâfıklar. Peki hangi münâfıklardı bunu söyleyenler? Bunlar ya Medine’de inanmadıkları halde iman iddiasında bulunan Medine münâfıklarıydı, yahut da Mekke’de iman ettikleri halde, inandık dedikleri halde henüz kalplerine iman oturmamış, hâlâ bir takım şüpheleri bulunan kimselerdi. Bunlar müşrik orduyla birlikte Bedir’e kadar sürüklenip gelmiş insanlardı. Şu hesabın içindeydiler: Eğer orada Müslümanlar güçlüyse onlara katılırız, yok eğer müşrik ordu güçlüyse onların içinde kalırız niyetiyle gelmişlerdi. Şimdi Bedirde Müslümanları çok zayıf görünce de böyle diyorlardı. Dinleri bu adamları kandırmış. Bunlar aslında kendi menfaatlerinden başka bir şey görmeyen kimselerdir. Sadece dünyayı görebilen insanlar. Uğrunda savaşabilecekleri her hangi bir düşünceleri, dâvâları olmayan insanlar. Kitabımızın pek çok âyeti bu zümreyi anlatır. Bunlar sadece kendi canlarını, çıkarlarını düşünen insanlardır. Menfaat icabı kim güçlüyse onun yanında yer alan bir karakter. Savaşa gelmeleri de, namaz kılıp, zekât vermeleri de imanlarından kaynaklanmaz. Sadece Müslümanlardan kendilerine gelebilecek zararlara karşı kendilerini diskalifiye endişelerindendir. Evet bunlar kâfirdir ve kâfirlerin dostudurlar. Kalpleri hep kâ-firlerden yanadır ama, bakın Rabbimizin buradaki beyanlarına göre bunlar aslında kâfirlerin de sâdık dostları değillerdir. Yâni küfrün de sâdık bekçileri değillerdir bunlar. Kâfirlerin safında yer almalarının al-tında yatan sebep de eğer bir iman-küfür savaşında kâfirler galip gelirlerse Müslümanlarla birlikte bizi kırıp geçirmesinler, kâfirlerin yanında kendimizi garantiye alacak bir yerimiz, yeri geldikçe onlardan da menfaatlenelim diyedir. Onun içindir ki hem iman safının hem de küfür safının bu tür insanlardan ciddi bir fedâkarlık beklemeleri mümkün değildir. İşte onun içindir ki Rabbimiz bunlardan söz ederken kalpleri hasta adamlar tabirini kullanıyor. Halbuki kim Allah’a güvenip tevekkül etmişse, kim işlerini Allah’a havale etmişse, kim kendisine vekil olarak Allah’ı bilmiş ve sadece Ona güvenip dayanmışsa bilsin ki O Allah Azîzdir ve Hakimdir. Allah mutlak galiptir. Allah mutlak güçlüdür. Çünkü işin sahibi Allah’tır. Başında da sonunda da iş Allah’a aittir. Kâfirlerle savaşan aslında biz değil Allah’tır. Müslümanlar savaşanlar önce karşılarında Allah’ı bulacaklardır. Bu bir Allah yasasıdır. Öyleyse burada Müslümana düşen iş sadece adına savaşa çıktığı Allah’a güvenip tevekkül etmektir. Bu konuda, her konuda Allah’ı kendisine vekil kabul edip işi O’na havale etmektir. Tabii Müslüman salahiyeti olan konularda kendisine düşeni yapacak. Yâni Allah’ın kendisinden istediğini yapacak. Yâni savaş için kâfirlerin karşısına dikilecek ve sonucunu Allah’a havale edecektir. Çünkü O bizim velimizdir. Bizim adımıza en güzel, en uygun kararı alan O’dur. O bi-zim adımıza nasıl bir yasa belirlemişse o yasaya uymak zorundayız. İşte Bedir’de de Müslümanlar aynen böyle yaptılar. Velileri Olan Allah’ın adlarına aldığı bir karar gereği kâfirlerin karşısına dikil-diler. Allah adına hareket eden Allah elçisinin çevresinde tek güç, tek yumruk, tek kalp oldular. Bunlar Allah’ın emriydi. Kendilerine düşeni yaptılar. Ve güçlerinin yetmeyeceği şeyi de Rablerinden beklediler. Rablerine dua dua yalvarıp zafer istediler. Zaten o noktadan itibaren Rabbimizin va’di gerçekleşecektir. Vekil olan Allah’ın yardımı ve desteği gelecektir. Evet işte kim böyle Allah’a tevekkül ederse kesinlikle bilsin ki galip gelecek olan Allah’tır. Çünkü Allah Azîzdir, Hakîmdir. Allah yenilmeyen ve yanılmayandır. İki orduyu böyle bir hikmetle karşı karşıya getirip onlar üzerinde mutlak egemenliğini gerçekleştirendir Allah.
50,51. “Melekler inkâr edenlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Yakıcı azabı tadın, bu, kendi ellerinizle yaptığınızın karşılığıdır" diyerek canlarını alırken bir görseydin! Yoksa Allah kullara asla zulmetmez.” Peygamberim, keşke kâfirlerin durumlarını bir görseydin. Ne zaman? Nasıl? Meleklerin o kâfirleri öldürdüklerini. İleri atılırlarken o kâfirlerin yüzlerine, kaçarlarken de sırtlarına, ense köklerine vurup vurup onları yerlere sererlerken bir görseydin. Savaş ortamında cereyan eden hadiseleri bir bir gözler önüne seriyor Rabbimiz. Niyetleri, düşünceleri, kalplerden geçenleri, ölüm sahnelerini en ince teferruatına kadar bilen Rabbimiz anlatıyor. Bakın Allah’ın askerleri melekler kâfirlerin hayatlarına son veriyorlar. Bunu da onların yüzlerine ve en- se köklerine vurarak gerçekleştiriyorlar. Ve de diyorlar ki onlara, tadın alçaklar yangın azabını, çünkü bu sizin yaptıklarınızın karşılığıdır. Bu Allah’la savaşmanızın, Allah’a cephe almanızın karşılığıdır. Bakın bakalım Allah’la savaşmak ne demekmiş? Bu yaşadığınız o pis hayatın, o küfür ve şirk programlarınızın cezasıdır. Küçümsedikleri Müslümanların elleriyle birer birer devrilmenin acısını tadıyorlar şimdi. Bütün bunları duyup öğrendikten sonra kim kâfirliğe razı olabilir? Kim özenebilir kâfirliğe? İşte kâfirlerin durumu budur. İşte onların yolunda giden, onların egemenliği altında bir hayata razı olanların âkıbetleri budur. Çünkü onlar mahlukâtın en şerlileridirler. Allah kimseye zulmetmiyor. Bakın buyuruyor ki bütün bunlar sizin ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir. Allah kullarına asla zulmet-mez. Allah asla kullarının hakkını gasbetmez. Kullar Allah’a Allah’ın istediği kulluğu yerine getirdikleri sürece Rabbimiz vaatlerini mutlaka onlara ulaştırır. Ama ne zaman ki onlar Allah’a kul olacakları yerde düşman kesilirlerse yine bir başka yasası gereği hak ettikleri cezayı onlara gönderiverir. Ama unutmayalım ki Rabbimizin cezası işlenen suç oranında, yâni bire bir iken mükafatına sınır yoktur. Bu da Rab-bimizin âdil oluşunu gösterir. Allah için zaten zulmü düşünmek mümkün değildir. Zulmü kendisine haram kılmıştır Rabbimiz. Ve zulmü in-sanlar arasında da haram kıldığını beyan buyuruyor.
50,51. “Melekler inkâr edenlerin yüzlerine ve sırtlarına vurarak, "Yakıcı azabı tadın, bu, kendi ellerinizle yaptığınızın karşılığıdır" diyerek canlarını alırken bir görseydin! Yoksa Allah kullara asla zulmetmez.” Peygamberim, keşke kâfirlerin durumlarını bir görseydin. Ne zaman? Nasıl? Meleklerin o kâfirleri öldürdüklerini. İleri atılırlarken o kâfirlerin yüzlerine, kaçarlarken de sırtlarına, ense köklerine vurup vurup onları yerlere sererlerken bir görseydin. Savaş ortamında cereyan eden hadiseleri bir bir gözler önüne seriyor Rabbimiz. Niyetleri, düşünceleri, kalplerden geçenleri, ölüm sahnelerini en ince teferruatına kadar bilen Rabbimiz anlatıyor. Bakın Allah’ın askerleri melekler kâfirlerin hayatlarına son veriyorlar. Bunu da onların yüzlerine ve en- se köklerine vurarak gerçekleştiriyorlar. Ve de diyorlar ki onlara, tadın alçaklar yangın azabını, çünkü bu sizin yaptıklarınızın karşılığıdır. Bu Allah’la savaşmanızın, Allah’a cephe almanızın karşılığıdır. Bakın bakalım Allah’la savaşmak ne demekmiş? Bu yaşadığınız o pis hayatın, o küfür ve şirk programlarınızın cezasıdır. Küçümsedikleri Müslümanların elleriyle birer birer devrilmenin acısını tadıyorlar şimdi. Bütün bunları duyup öğrendikten sonra kim kâfirliğe razı olabilir? Kim özenebilir kâfirliğe? İşte kâfirlerin durumu budur. İşte onların yolunda giden, onların egemenliği altında bir hayata razı olanların âkıbetleri budur. Çünkü onlar mahlukâtın en şerlileridirler. Allah kimseye zulmetmiyor. Bakın buyuruyor ki bütün bunlar sizin ellerinizle yaptıklarınız sebebiyledir. Allah kullarına asla zulmet-mez. Allah asla kullarının hakkını gasbetmez. Kullar Allah’a Allah’ın istediği kulluğu yerine getirdikleri sürece Rabbimiz vaatlerini mutlaka onlara ulaştırır. Ama ne zaman ki onlar Allah’a kul olacakları yerde düşman kesilirlerse yine bir başka yasası gereği hak ettikleri cezayı onlara gönderiverir. Ama unutmayalım ki Rabbimizin cezası işlenen suç oranında, yâni bire bir iken mükafatına sınır yoktur. Bu da Rab-bimizin âdil oluşunu gösterir. Allah için zaten zulmü düşünmek mümkün değildir. Zulmü kendisine haram kılmıştır Rabbimiz. Ve zulmü in-sanlar arasında da haram kıldığını beyan buyuruyor.
52. “Firavun taifesi ve onlardan öncekilerin gidişi gibi, Allah'ın âyetlerini yalanladılar da Allah onları günahlarından ötürü yok etti. Allah kuvvetlidir cezalandırması şiddetlidir.” Bunların durumu Firavun ailesinin durumu gibidir buyurarak Rabbimiz tarihten bir misâlle bizi yüz yüze getirecek. Tıpkı Firavun ailesi ve onlardan öncekiler gibi. Onlar bildikleri tanıdıkları halde Allah’ın âyetlerini yalanladılar. Firavun ve halkı Mûsâ (a.s) nın kendilerine Allah’tan getirdiği âyetleri biliyorlardı. Her bir âyet geldikçe ey Mûsâ bizim için Rabbine dua et, eğer bu belâ üzerimizden kaldırılırsa iman edeceğiz demişlerdi. Allah âyetleri karşısında müstağni ve müstekbir davranmışlardı. Firavun böyle yatığı zaman etrafındakiler de onun bu küfrüne ortak olmuşlardı. Ve neticede birbirlerini cehenneme sürüklemişlerdi. Onlardan önce Nuh kavmi, Âd kavmi, Semûd kavmi Lût kavmi, Medyen’liler, Eyke’liler de aynı şeyi yapmışlardı. Onlar da güçlerine, kuvvetlerine güvenerek Allah’ın âyetlerini reddettiler. Allah’la, Allah’ın elçileriyle, Allah elçileri safında yer almış mü’minlerle savaşa tutuştular. Sizler bu toplumların korkunç âkıbetlerini görmez misiniz? Onları anlatan Rabbinizin şu kitabının sûreleri arasında gezinti yap-maz mısınız? Nasıl olmuş? Ne yapmışlar onlar? Ne olmuş âkıbetleri? Allah onların tümünü günahlarından ötürü helâk etmedi mi? Allah on-ları kendi âyetlerini örtüp, örtbas etmelerinden dolayı yakalayıp cezalandırmadı mı? Bir hatırlasanıza Firavun toplumunu. Hatırlasanıza Firavunun gücünü, kuvvetini, saltanatını, ordusunu, askeri ve siyasal gücünü. Yeryüzünün en süper gücüne sahip olan Firavun karşısında savaşan Mûsâ ve Harun (a.s)’ları gözlerinizin önüne getirsenize. Firavun ve toplumuna karşılık iki insan ve onların yanında henüz açıktan açığa peygamberleri desteklediklerini bile açıklayıp ilân edemeyen, yıllar yılı Firavun sisteminin köleleştirdiği, dinlerini, imanlarını, namuslarını, iffetlerini, her şeylerini kaybetmiş İsrail oğullu var. Peki ne oldu? Sonuca bir baksanıza. Kim galip? Kim mağlup? Onlar Allah’ın âyetlerini yalanladılar, yok farz ettiler, âyetlerin üzerini örterek, gündemlerinden düşürerek bir hayat yaşadılar. Kendi yasalarını Allah’ın âyetlerine tercih ederek bir hayat yaşadılar da Allah da bu günahları, bu isyanları sebebiyle yakalayıp muaheze ediverdi. Ağızlarının paylarını veriverdi. Peki nasıl yakaladı? Neyle yakaladı Rabbimiz Firavunu? Bunu aşağıdaki âyet anlatacak, Rabbimiz onu ve toplumunu suyla yakaladı. Allah’ın yakalaması pek çetindir. O yakaladı mı tam yakalar. Bazen bir rüzgarla, bazen bir suyla, bazen bulutla, bazen bir ses, bir sayha, bir çığlıkla, bazen bir denizle, bazen birkaç tane melekle, bazen anayla-babayla, bazen zâlim idarecilerle, bazen azgın tâğutlarla, bazen A.B.D. ile, Bazen İ.M.F. ile, bazen bir sarsıntı, bir zelzeleyle, bazen ekonomik, sosyal veya ailevi hastalıklarla yakalayıverir Allah. Tarih bunun şâhitleriyle doludur. Allah’la savaşa tutuşan zâlimlerin hepsi de sonunda mağlup oldular. Hepsi de ellerindeki güç ve kuvvetlerinin, imkân ve saltanatlarının hiç bir işe yaramadığını gördüler. Hiç birisi Allah’ın âyetlerini yalanlamalarının ve onlarla savaşa tutuşmalarının karşılığı olarak Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu azaptan kurtulamadılar.
53. “Bu, bir topluluk iyi gidişini değiştirmedikçe Allah'ın da verdiği nîmeti değiştirmeyeceğinden ve Allah'ın işiten bilen olmasındandır.” Evet salahla ilgili, ıslahla ilgili bir başka yasanın böylece gün-deme getirildiğine şâhit oluyoruz. Herhangi bir toplum kendisini, kendi durumunu, kendi hayatını değiştirmedikçe Allah da o toplum üzerindeki nîmetlerini değiştirecek değildir. Bu Rabbimizin hikmetine terstir. Evet Rabbimiz herhangi bir topluma verdiği nîmetlerini değiştirmeyecektir. Bu nîmet iman nîmeti olabilir, hidâyet nîmeti, sağlık nîmeti, servet nîmeti, güvenlik nîmeti olabilir. Bir toplum kendisini değiştirip, Allah’a kulluğunu bozup nankörleşmedikçe onlara verdiği nîmetlerini Rabbimiz asla onlardan geri almamaktadır. Tabii bu değişim müspet de, menfi de olabilecektir. Rabbimiz tarafından beğenilen bir durum beğenilmeyen bir durumla değiştirile-ileceği gibi, bunun tamamen aksi de olabilecektir. Yâni bir toplum tavırlarıyla Rabbimizin kendilerine lütfettiği nîmetlerine ehil olmadıklarını göstermedikçe onlara lütfettiği nîmetlerini esirgemez, çekip onların elinden geri almaz. Meselâ Rabbimiz Kureyş’e nîmetler göndermişti. Tüm dünyaya karşı büyük bir güven duygusu vermişti. İşte onlar kendi nefislerinde olanı değiştirmedikçe, yâni kendilerine Allah’ın Resulü geldikten sonra onu ortadan kaldırma eylemlerinden, Allah’la savaş cüretlerinden vazgeçmedikleri sürece Allah onlara verdiği bu nîmetlerini değiştirecektir. Ama insanlar iyiye doğru, Hakka doğru, kulluğa doğru bir düzelme gösterirlerse Rabbimiz onlara daha çok nîmetler gönderiyor. Günahlara doğru, isyanlara doğru bir eğilim gösterdikleri zaman da Rabbimiz ellerindeki nîmetlerini geri alıveriyor. Evet bu yasa kâfirler için de, mü’minler için de geçerlidir. Kâfirlerin de mü’minlerin de bu yasayı bilmeleri gerekmektedir. Eğer her gün biraz daha güzel Müslümanlığa yönelebilirsek, durumlarımızı biraz daha güzelleştirebilirsek, imanlarımızı, takvalarımızı, teslimiyetlerimizi, amellerimizi, namazlarımızı biraz daha güzelleştirebilirsek kesinlikle bilelim ki Rabbimiz bize daha çok nîmetler gönderecektir. Ama şu anda imtihan için bize verilen nîmetleri Allah’a kulluk yolunda kullanmaz, bunların birer imtihan sebebi olduğunu unutursak kesinlikle bilelim ki bu nîmetler elimizden alınacaktır. Hiç şüphesiz ki Allah her şeyi işiten ve bilendir. İşte yine tarihten bir örnek:
54. “Firavun taifesi ve onlardan öncekilerin gidişi gibi, Rablerinin âyetlerini yalanladılar da onları günahlarından ötürü yok ettik. Firavun taifesini suda boğduk. Hepsi zâlimlerdendi.” Tıpkı Firavun ve hempalarının, Firavun ve avenelerinin, onun yolunda gidenlerin durumları gibi. Rabbimiz gerçekten onlara çok büyük nîmetler vermişti, fırsatlar, imkânlar, egemenlik vermişti. Onlar bu nîmetleri verenin yolunda kullanacaklar, nîmet vericinin elçisine iman edeceklerdi. Halbuki onlar bunun tamamen aksini yaptılar. Rablerinin âyetlerini örttüler, Rablerinin elçisini reddettiler. Allah’ı ve elçisini hayatlarına karıştırmadılar. Allah âyetleriyle karşı karşıya gelme nîmetine karşı da nankör davrandılar. Asa âyetini, Yed-i Beyza âyetini, tûfan, kan, kurbağa gibi Allah âyetlerine karşı ilgisiz kaldılar. Allah’ın bunca âyetini yok farz ettiler, gelmemiş kabul ettiler, ilgilenmediler, boşa çıkardılar, gereğini yapmadılar da Allah’ta onları helâk ediverdi. Günahlarından dolayı işlerini bitiriverdi. Evet Allah onların her birini farklı bir yakalama usulüyle yakalayıverdi. Kurtulabildiler mi Allah’ın yakalamasından? Hani güçlüydüler? Hani düzenli orduları vardı? Hani ekonomik ve siyasal güçleri vardı? Hani karşılarındaki Müslümanlar güçsüzdü? Hani orduları, askerleri, silahları yoktu? Hani yalnız ve korumasızdılar? Hani tanklarıyla ezip geçeceklerdi? Hani Allah’ın mülkünde Allah’a ve müminlere hayat hakkı tanımıyordu? Hani Allah kullarının Rabbim Allah demelerine izin vermiyordu? Ne oldu sonuç? Allah safında yer alanlar, tercihlerini Allah’tan yana yapanlar az da olsalar galip, kâfirlerse zillet ve horluk içinde geberip gittiler. Elbette öyle olacaktı. Çünkü onların hepsi de zâlimdiler. Kendilerini Allah’a itaat makamından çıkarıp küfür ve şirk içinde bir hayatın mahkumu etmiş insanlardı. Elbette Allah’ın kendilerine gönderdiği bu kadar âyetine karşı duyarsız olmuş, Allah’ın bunca uyarılarına karşı vurdumduymaz bir tavır sergilemiş insanların âkıbeti bu olacaktı. Öyleyse kimin arkasından gideceğimize iyi karar vermek zorundayız. Sonu helâk olan Firavunları mı takip edeceğiz? Yoksa Allah’ın istediği bir hayat yaşayıp kazanan Mûsâ (a.s) nın peşinden mi gideceğiz? Bakın Rabbimiz buyuruyor ki:
55. “Allah katında yeryüzünde yaşayanların en kötüsü, inkâr edenlerdir. Onlar artık inanmazlar.” Evet işte bunlar yeryüzündeki mahlukâtın, yaratıkların en şerlileridirler. Hareket eden, canlılık devinimi gösteren yeryüzündeki varlıkların en kötüsü, en zararlısı, kâfirler ve müşriklerdir. Bunlar diğer zararlı varlıklar gibi sadece çevreyi bozmakla, mahvetmekle kalmıyor-lar aynı zamanda nesilleri de mahvediyorlar, ırzları, namusları da mahvediyorlar, insanların dünyalarını da, âhiretlerini de mahvediyorlar. Aile hayatlarını mahvediyorlar her şeylerini mahvediyorlar ve artık onlar iman da etmezler. Kendileri tamamiyle şer oldukları için, hiç bir hayır unsurları olmadığı için ve de etraflarına da sadece şerleri, pislikleri bulaştığı için, kâfirliği kendilerine prensip edindikleri için bunların iman etmeleri de mümkün değildir. Çünkü aslında bunlar Allah’ın meşhut âyetlerini kendi içlerinde görmüşler, duymuşlar, hissetmişler, Allah’ın kitabını görmüşler ama açmamışlar, okumamışlar, ilgilenmemişler, kapatmışlar. Kendi enfüs-lerindeki Allah âyetlerini görmüşler ama örtbas etmişler, vicdanlarının sesini susturmuşlar. Etraflarında Allah’ın istediği kulluk hayatını yaşayan peygamberleri, mü’minleri görmüşler, onların hayatlarına muttali olmuşlar ama örtüp örtbas etmişler. Böyle insanlar elbette iman etmeyeceklerdir. Çünkü peşin peşin kapılarını, pencerelerini kapatmışlar. Gördükleri halde, bildikleri halde hakkı reddetmişlerdir. Varlıkların, mahlukâtın en şerlisidir bunlar. Çünkü bunlar Allah’ın kendilerine verdiği tüm nîmetleri örtmüşler, fıtratlarını örtmüşler, Allah’ın âyetlerini örtmüşler ve Allah’ın kitabının konuşulmasını, öğrenilmesini yasaklamışlar, duyulmasını, duyurulmasını istememişler ve örtücü mânâsına kâfirliği tercih etmişlerdir. Bunlar tüm mahlukâtın en şerlisidirler. Gerçi dış görünüşleri itibariyle dünyayı hedefledikleri için dünyada gerçekten erişemedikleri bir şey yok gibi ama nihâyet kâfirlikleri sebebiyle kendi elleriyle dünyalarını da bozmuşlar, duyguları bitmiştir, hisleri hareketleri kaybolmuştur. Sevmek, sevilmek, ağlamak, gülmek gibi tüm insani duyguları bitmiştir. Fedâkarlık, cefakarlık gibi duyguları bitmiştir. Yedirme, içirme, infak ve akrabalık bağları bit-miştir. Karılık, kocalık bağları bitmiştir. Babalık oğulluk bağları bitmiştir. Her şeyleri bitmiştir. Böyle bir hayatın içinde tüm dünya onların olsa ne olacak? Şu anda aslında bu kâfirler cehennemi yaşıyorlar. Ama ne gariptir böyle bir hayat da onlara süslü geliyor. Bunu hayat zannediyor zavallılar. Yâni çok rahat altlarından kaçırdıkları ka-dınlar, üstlerinden kaçırdıkları kocalar onların iç dünyalarında büyük ıstıraplar oluşturuyor, derin yaralar açıyor ama bunu sanki fevkalade güzel bir şeymiş gibi süslü görmeye çalışıyorlar ve her biri de bunu ortaya koymaktan hiç de sıkıntı duymuyor. Çok rahat bir şekilde birbirlerini aşağıya indirebiliyorlar. Çok rahat bir şekilde birbirlerini atlatabiliyorlar, rezil rüsva bir hayatı birlikte yaşıyorlar. Evet bunlar aslında yaratıkların en adisi, en şerefsizidirler. Ha-kikaten acımak gerekiyor bu adamlara ama acımaya da hakkımız yok. Tümüyle sefaleti yaşıyorlar, ölür ölmez de cehenneme gide-cekler, büyük bir azabın içinde bulacaklar kendilerini. Öyleyse onlara acınacak bir zavallı gözüyle bakalım. Hiçbir zaman onların yaşadığı hayatın özlemini çekmek gibi bir duruma düşmeyelim.
56,57.“Ey Muhammed! Anlaşma yaptığın kimseler, sonucundan sakınmayarak anlaşmalarını her defasında bozarlar. Savaşta onları yakalarsan, arkalarındakilere ibret olacak şekilde, darmadağın et.” Öyleyse ey peygamberim, sen böyle kendileriyle anlaşma yaptığın kimseler sonra hiç sonucundan sakınmayarak anlaşmalarını her defasında nakzederler. Onlar ahde riâyet etmezler. Rasulullah efendimizin Medine’ye hicretiyle birlikte Rasulullah efendimizle anlaşma yapmışlardı. Müslümanlar aleyhine hiçbir harekette bulunmayacaklar, Müslümanlar da onlar aleyhine bir harekette bulunmayacaklardı. Ama biliyoruz ki Yahudiler her fırsatta anlaşmalarını bozuyorlardı. Meselâ Bedir savaşı esnasında Rasulullah efendimizle anlaşmalarını bozarak Müslümanlar aleyhine Mekke müşriklerine silah yardımında bulundular. Sonra yine onlarla yeniden bir anlaşma daha yapıldı. Bu defa da Hendek savaşı esnasında müşriklerle birlikte hareket ederek anlaşmayı bozdular. Neden? Çünkü onların takvaları yoktu. Hiçbir esasa göre düşünmeleri yoktu. Hiçbir kimseye, hiçbir varlığa karşı bir çekinceme-leri yoktu. Hiçbir şeyden korkuları, hiçbir şeye saygıları yoktu. Allah’a karşı takva Allah nasıl bir tavır istiyorsa öylece davranmak demektir. Kişinin Rabbi karşısında takınması gereken tavrı takınması, yapması gerekenleri yapması, yapmaması gerekenlerden kaçınması demektir. İşte bunlarda böyle bir takva olmadığı için hiç bir anlaşmalarına saygı göstermezler. Onları savaşta yakaladığın zaman arkalarındakilere ibret o-lacak bir biçimde darmadağın edip öyle bir cezalandırın ki, onlara öyle bir darbe vurun ki arkalarından geleceklerin gözleri korksun da böyle bir şeye cesaret edemesinler. Müslümana saldırmanın, Müslü-manı arkadan hançerlemenin, Müslümana verilen sözü bozmanın ne demek olduğunu görsünler, anlasınlar. Yâni artık böyle hainlik yapanlara merhametli davranmak söz konusu olmayacaktır. Çünkü diğer dünya kâfirlerinin gözünü korkutacak biçimde onlara bir darbe indirilmesi gerekmektedir. Belki de akıllarını başlarına alırlar da hainlikten vazgeçerler. Belki de Allah’ın kendi safındaki mü’minlere açık yardımını ve desteğini görürler de düşmanca tavırlarına bir son verirler. Allah tarafından kendilerine gönderilmiş vahye kulak verirler de Müslüman olma yoluna girerler, hidâyete ererler. İşte anlıyoruz ki bunda sadece bizim için değil kâfirler için de bir hikmet vardır.
56,57.“Ey Muhammed! Anlaşma yaptığın kimseler, sonucundan sakınmayarak anlaşmalarını her defasında bozarlar. Savaşta onları yakalarsan, arkalarındakilere ibret olacak şekilde, darmadağın et.” Öyleyse ey peygamberim, sen böyle kendileriyle anlaşma yaptığın kimseler sonra hiç sonucundan sakınmayarak anlaşmalarını her defasında nakzederler. Onlar ahde riâyet etmezler. Rasulullah efendimizin Medine’ye hicretiyle birlikte Rasulullah efendimizle anlaşma yapmışlardı. Müslümanlar aleyhine hiçbir harekette bulunmayacaklar, Müslümanlar da onlar aleyhine bir harekette bulunmayacaklardı. Ama biliyoruz ki Yahudiler her fırsatta anlaşmalarını bozuyorlardı. Meselâ Bedir savaşı esnasında Rasulullah efendimizle anlaşmalarını bozarak Müslümanlar aleyhine Mekke müşriklerine silah yardımında bulundular. Sonra yine onlarla yeniden bir anlaşma daha yapıldı. Bu defa da Hendek savaşı esnasında müşriklerle birlikte hareket ederek anlaşmayı bozdular. Neden? Çünkü onların takvaları yoktu. Hiçbir esasa göre düşünmeleri yoktu. Hiçbir kimseye, hiçbir varlığa karşı bir çekinceme-leri yoktu. Hiçbir şeyden korkuları, hiçbir şeye saygıları yoktu. Allah’a karşı takva Allah nasıl bir tavır istiyorsa öylece davranmak demektir. Kişinin Rabbi karşısında takınması gereken tavrı takınması, yapması gerekenleri yapması, yapmaması gerekenlerden kaçınması demektir. İşte bunlarda böyle bir takva olmadığı için hiç bir anlaşmalarına saygı göstermezler. Onları savaşta yakaladığın zaman arkalarındakilere ibret o-lacak bir biçimde darmadağın edip öyle bir cezalandırın ki, onlara öyle bir darbe vurun ki arkalarından geleceklerin gözleri korksun da böyle bir şeye cesaret edemesinler. Müslümana saldırmanın, Müslü-manı arkadan hançerlemenin, Müslümana verilen sözü bozmanın ne demek olduğunu görsünler, anlasınlar. Yâni artık böyle hainlik yapanlara merhametli davranmak söz konusu olmayacaktır. Çünkü diğer dünya kâfirlerinin gözünü korkutacak biçimde onlara bir darbe indirilmesi gerekmektedir. Belki de akıllarını başlarına alırlar da hainlikten vazgeçerler. Belki de Allah’ın kendi safındaki mü’minlere açık yardımını ve desteğini görürler de düşmanca tavırlarına bir son verirler. Allah tarafından kendilerine gönderilmiş vahye kulak verirler de Müslüman olma yoluna girerler, hidâyete ererler. İşte anlıyoruz ki bunda sadece bizim için değil kâfirler için de bir hikmet vardır.
58. “Eğer bir topluluğun anlaşmaya hıyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şe-kilde davran. Doğrusu Allah hainleri sevmez.” Eğer herhangi bir kavmin hıyanetinden korkacak olursan, aranızdaki anlaşmayı bozmaları söz konusu olursa o zaman açıkça onlara durumu söyleyip haberdar et. Yâni sen de onlara karşı anlaşmayı bozarak aynı şekilde davran. Evet bu âyetiyle de Rabbimiz gerektiğinde bir toplumla yapılan anlaşmanın bozulabileceğini anlatıyor. Müslümanlar kendileriyle anlaşma yaptıkları kimselerin anlaşma şartlarına riâyet etmediklerini, ters davrandıklarını gördükleri zaman, ken-dilerine ihanet edeceklerinden endişelendikleri zaman bu anlaşmayı bozabileceklerdir. Bir şartla tabii. Karşı tarafa anlaşmanın bittiğini haber vere-rek. Kendileriyle bağların koparıldığını açık açık ilân ederek anlaşmayı bozacaklar. Bunu yapmadan, sanki aralarındaki anlaşma devam ediyormuş gibi davranarak ansızın onlara saldırıda bulunmanın caiz olmadığını haber veriyor Rabbimiz. İşte Müslümanın karakteri budur. İslâm’ın siyasi ahlâkı bunu gerektirir. Şunu hiç bir zaman unutmamalıyız ki Müslümanlar olarak bizler Rabbimizin yasalarına uygunluğumuz nisbetinde Rabbimizin yardımına ehil hale geleceğiz. Bize düşen velimizin bizim adımıza al-dığı kararları aynen uygulamaktır. Onun kararlarının dışına çıkarak bir tavır sergilemek unutmayacağız ki O’nun desteğini kaybetmemize se-bep olacaktır. Allah’ın yasalarına riâyet etmeyerek O’na tevekkül Allah’ın razı olduğu bir tevekkül değildir. Allah’ın yasalarına uyan mü’-min Allah’ın istediği şekilde tevekkülü gerçekleştirmiş demektir. Evet anlaşmayı bozduğumuzu, kendileriyle savaş kararı aldığımızı karşımızdaki düşmana açıkça bildirmek zorundayız. Rabbimiz böyle istiyor. Onları haberleri yokken tek taraflı anlaşmayı bozmak ta, ansızın onlara saldırmak da hainliktir ki Müslüman asla kâfirler gibi hain olamazlar. Çünkü Müslümanlar kâfirleri sadece öldürülecek insanlar olarak göremezler. Onları diriltilip cennete gönderilmesi gereken zavallı insanlar olarak görür. Az evvelki âyette ifade edildiği gibi onların hainlerinin, azgınlık edenlerinin yakalanıp bir darbe vurulmasındaki hedef de ötekilerin uyanmasına sebep teşkil etmesi içindi. Yeryüzünde Müslümanların ırzlarının, namuslarının, inanç hürriyetlerinin korunması, kâfirlerin saldırılarından emin olunması ve yeryüzünde anarşinin kaldırılmasına yönelikti bu. Cezayı hakketmiş olana esaslı bir darbe indirilecek diğerlerinin gözü korkutulacak, hainlik düşünenler bu niyetlerinden vaz geçirilecek. Allah hainleri asla sevmez. Allah haince davrananları asla sevmez. Onlar hainlik yapıyorlar diye siz hiçbir zaman onlara hainlik yapmaya kalkışmayın.
59. “İnkâr edenler, asla öne geçtiklerini sanmasınlar, çünkü onlar sizi âciz bırakamayacaklardır.” Kâfirler asla öne geçtiklerini zannetmesinler. Kâfirler hainlik yaparak, tek taraflı anlaşmalarınıza ihanet ederek asla sizi âciz bırakacaklarını, sizin elinizden kurtulacaklarını sanmasınlar. Böyle yaparak ne Allah’ı, ne peygamberi, ne de mü’minleri âciz bırakacaklarını sanmasınlar. Sakın kâfirler böyle bir hesabın içine girmesinler. Biz sayısal ve silah yönünden Müslümanlardan çok güçlüyüz diyerek Müslümanlara karşı hain davranmaya kalkışmasınlar. Çünkü bu yanlış bir hesaptır. Çünkü bu hesabın içine girdikleri anda işler tersine dönmeye başlayacaktır. Öyleyse bizler de eğer kâfirlere saldıracağımızı önceden haber verirsek onlar erken davranıp bize zarar verebilirler hesabı içine girmemeliyiz. Allah ne diyorsa öyle yapmalıyız. İşte görüyoruz, kâfirler yüz yıldır böyle bir hazırlığın içindeler. En modern silahlar imal ettiler. Yeryüzünün her tarafını silah deposu haline getirdiler. Ama yaptıkları hesapların hiçbirisi tutmadı. En güçlü orduların Allah karşısında hiçbir işe yaramadığını gördük. O halde kâfirler hiçbir zaman Allah’ı âciz bı-rakacaklarını sanmasınlar. Peki öyleyse biz ne yapacağız? Allah safında olduğumuza göre kesinlikle galip gelecek taraf olarak yatacak mıyız? Hayır, Rabbimizin bizden istediğini yaparak sadece O’na güveneceğiz. Ama zinhar O’nun bize emrettiklerini yapmaya çalışacağız. Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bizim yapmamız gerekenleri şöylece anlatıyor:
60. “Ey inananlar! Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar Allah'ın düşmanı ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolunda sarf ettiğiniz her şey size haksızlık yapılmadan, tamamen ödene-cektir.” Ey mü’minler, sizler kâfirlere karşı gücünüz yettiği kadar, gücünüzün yettiği kuvvet cinsinden hazırlık yapın. Evet demek ki nasıl olsa Allah bizim yardımcımızdır diyerek bizler yatmayacağız. Gücümüz, kuvvetimiz neye yetiyorsa, nereye kadar yetiyorsa güç kuvvet hazırlığı içine gireceğiz. Biz gücümüzün yettiğinden sorumluyuz. Eğer kâfirlerin bizim ulaşamayacağımız şeyler elde etmişlerse, silah ve teknoloji yönünden bizden üstün şeylere sahiplerse o zaman o konuda bir hesabın içine girmeyeceğiz. Biz bize düşen, bizim hazırlayabileceğimiz kadar bir hazırlık yapmaktan sorumlu olacağız. Elde edebildiğimiz, imal edebildiğimiz kadarıyla bir hazırlık içinde olacağız. Ama elbette biz kâfir olmadığımız için onların bize karşı kullanmayı düşündükleri silahların pek çoğunu onlara karşı kullanamayacağız. Ama bizde onlarda olmayan bir silah vardır ki o da şehadete, cennete ulaşma adına ölüme koşmaktır. Böyle güçlü bir silah hiçbir zaman kâfirlerin elinde yoktur. Unutmamalıdır ki şehadet için koşan bir mü’-min karşısında durabilecek bir silah yoktur. Müslümanlar böylece kendilerini eğitmelidirler. Böyle bir hazırlık içinde kâfirlerin karşısına çıkabilirsek kesinlikle o savaş bizim lehimize olacaktır. Yok eğer sadece maddî silah gücüyle savaş kazanılmış olsaydı tüm savaşları kâfirlerin kazanmaları gerekecekti. Eğer bizler iman gücümüzü, amel gücümüzü, ahlâk gücümüzü, şehadete koşma gücümüzü takınarak, bu güçlerle donanarak kâfirlerin karşısına çıkabilirsek unutmayalım ki bunların yanında melekler gücümüz, Allah’ın orduları gücümüz, Allah’ın görünen ve görünmeyen orduları gücümüz de devreye girecektir. Yağmur bizim lehimizde olacak, melekler bizden yana, cesaret bizden yana, korku kâfirlerden yana olacaktır. Hattâ kâfirlerin dostu şeytan bile kâfirlere korku salarak bizim lehimize dönecektir. Evet böyle bir hazırlık içinde olacağız. Savaş için hazır bekleyen atlar bağlayacağız. Atlı süvarilerimiz olacak. Tabii bugün hızlı ha-reket eden mekânik zırhlı araçlar, tanklar da bunun içine girmektedir. Böylece Allah’ın düşmanlarını, bizim düşmanlarımızı, bir de Allah’ın bilip de bizim bilmediğimiz düşmanlarımızı yıldırma imkânını elde etmiş olacağız. Evet demek ki bu yaptığımız savaş hazırlıklarıyla hem bizim bildiğimiz hem de bizim bilmeyip de Rabbimizin bildiği düşmanlarımızı korkutmuş olacağız. Tabii bildiğimiz açık düşmanlarımız olduğu gibi bizim bilemeyip Allah’ın bildiği münâfıkça düşmanlık besleyenler de olabilecektir. Bu hazırlıklarımızla böylece onların kalplerine de bir korku salmış olacağız. Bizim bu hazırlığımız düşmanlarımız için caydırıcı bir özellik taşıyacak, onların saldırganlığını kıracaktır. Öyleyse barış için kuvvetli olmak zorundayız. Mü’min hem iman yönünden, hem cesaret yönünden, hem de aktivitesiyle güçlü olmalıdır. Allah’tan başka hiç kimseden korkmadığı tüm çevresine göstermelidir Müslüman. Şunu da asla unutmayın ki ey Müslümanlar bu iş için, Allah yolunda savaş için ne infak eder, ne harcarsanız, ne ter dökerseniz, ne vakit ayırırsanız o size tastamam ödenecektir ve siz bu konuda asla bir zarara uğratılmayacaksınız. Rabbimiz bizden sadır olan her şeyi kayd edecek ve değerlendirmeye tâbi tutacaktır. Yaptıklarınızın karşılığı eksiltilmeden size ödenecektir. Siz ister farkında olun ister olmayın yaptığınız her şey değerlendirilmeye tâbi tutulacak. Bazen yaptıklarınız on katıyla, bazen yedi yüz, bazen da sonsuz mükafatlar verilecektir.
61,62,63. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir. Seni aldatmak isterlerse, bil ki şüphesiz Allah sana kafidir. Seni ve inananları yardımıyla destekleyen, kalplerini uzlaştıran O’-dur. Eğer yeryüzünde olan her şeyi sarf etsen bile, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın, ama Allah onların kalplerini uzlaştırdı. Doğrusu O güçlüdür, hakimdir.” Eğer o kâfirler size karşı yaptıkları haince anlaşmayı bozma niyetlerinden sonra sizin de onlara anlaşmayı bozma ilânınızdan korkarak tekrar sizinle bir anlaşmaya yönelirlerse sen de barıştan yana ol. Zira savaş değil, barış esastır. Evet onlar senden barış isterlerse sen de onlarla barışa meylet ve Allah’a tevekkül et. Evet Rabbimizin bu yasaları mutlaka Müslümanların emiri tarafından göz önünde bulundurulacak, değerlendirilmeye alınacaktır. Onlarda gerçekten barışa bir meyil görülmüşse bu mutlaka değerlendirilecektir. Ama onlar gerçekten barış taraftarı değil de yine bir başka hainlik düşünüyorlarsa bu güzel bir şekilde araştırılıp karar verilecektir. Ve verilen bu barış kararıyla da Müslümanlar sırtlarını Allah’a dayayacaklar korkmayacaklardır. Rabbimizin bu ifadesini bir de şöyle anlıyoruz: Yâni eğer onlar bir barıştan söz ederlerse sizler hemen bunu kabul edin, acaba bu adamlar hinliğine mi barıştan söz ediyorlar? diye bir korku içine girmeyin, Allah’a güvenip dayanın. Onların niyetlerini bilen Allah elbette sizi onların komplolarından koruyacaktır. Tabii Rasulullah efendimiz hayattayken onların niyetlerini, gizli planlarını Rabbimiz Cebrâil vasıtasıyla haber vermiştir. Ama artık vahiy kesildiğine göre bizim bunu kesinlikle bilmemiz mümkün değildir. Bilmesek de elbette değerlendirilecek ve bir karar verilecektir. Müslümanlar baktılar ve gördüler ki adamların niyeti barıştan yanadır barışa karar verecekler. Eğer bu kâfirler içlerinde kimseye hissettirmedikleri bir plan düşünüyorlarsa o zaman da artık korkmayacağız, Allah’ın bize yeteceğine güveneceğiz. Evet Müslümanların diğer insanlarla, diğer toplumlarla ilişkileri Allah’a güven esasına dayanır. Allah her konuda Müslümanlara yetecektir. En olumsuz şartlar içinde bile tüm hainliklere rağmen Rabbimiz mü’minleri yardımıyla destekleyecek ve zafere ulaştıracaktır. İşte bu konuda da temel yasa budur. O halde bize düşen her şart altında Allah yasalarına sahip çıkmaktır. Gerisi Allah’a aittir. Allah’ın bize yüklemediği derin hesapların içine de girmeyeceğiz. Allah işlerin tamamen kendisinin elinde olduğunu anlatmıştı. İşte bakın burada da insanların kalplerine iman koyarak onları kardeşler haline getirdiğini anlatıyor. Allah onların kalplerini uzlaştırıp hepsini kardeşler yaptı. Allah onların kalplerine ülfet verdi. Onları birbirlerine ısındırıverdi. Yüz yıllardır birbirlerini yiyecek kadar aralarında kin, nefret ve düşmanlık bulunan Arap kabilelerini birleştirerek, birbirlerine gönülden bağlı insanlar haline getirivermiştir. Daha önce bu insanlar birbirleriyle menfaat kavgaları içindeyken, birbirlerini öldürürlerken, kabile savaşları, anarşi, terör içerisinde bir hayatı sürdürüp giderlerken Rabbimiz onların bu durumlarını bitirivermiştir. Saldırganlıkta, vahşette sırtlanları yüz kere geride bırakmış bu insanlar sahâbe toplumu oluverdiler. Çünkü Rabbimiz onların kalplerine bir ülfet koydu da gönülleri birbirlerine bağlanıverdi. Birbirlerini Allah için sever oldular. Allah için, din için bir araya gelmeyi, Allah için ölmeyi, Allah için ve birbirleri için ölmeyi şiar haline getirdiler. Bunu Allah yapmıştır. Ezelî düşman Evs ve Hazreci kardeş yaptı. Bunu bir insanın başarması mümkün değildir. Bakın buyuruyor ki Rabbimiz, ey peygamberim eğer sen yeryüzündekilerin tamamını harcamış olsaydın onların kalpleri arasına böyle bir ülfet verip onları birleştiremezdin. Tüm dünyayı harcasan onları böyle kardeşler yapamazdın. Gerçi Rabbimiz yasaları içerisinde müellefe-i kulûb diye bir statü de tespit buyurmuştur. Bizlere böyle bir statüyü de emretmiştir. Kalpleri İslâm’a ısındırılmak üzere, kalplerinde bir ülfet sağlamak üzere kendilerine maddî şeyler verilen insanlar bu verilenlerle İslâm’a ısındırılacaktır. Ancak bu ısındırma ile buradaki ülfet, ısındırma birbirinden farklıdır. Elbette İslâm’ın dünyevî hayırları da olacaktır. Yâni mü’min olanlara Rabbimiz elbette dünyevî bereketler de sunacaktır. Onların kendisine şükretmeleri, kendisine daha çok bağlanmaları için bir takım nîmetlerle de onları elbette imtihan edecektir. O mânâda mal mülk de ülfet için bir sebeptir. Ancak sahâbe-i kirâm efendilerimizin birbirlerine bağlandığı gibi, onların Allah için birbirlerini sevdikleri gibi bir sevgi düzeyine, bir ülfet düzeyine ulaşabilmek ancak ortak pay-laşmalarla mümkün olacaktır. Aynı Allah’a inanan, Allah’ı aynı derecede seven, Allah’tan başka hiçbir ilâh kabul etmeyen, gönülleri Allah’a bağlı olan, Rasu-lullah (a.s) ve diğer peygamberlerden başka hiç bir önder kabul et-meyen, aynı imanı, aynı teslimiyeti, aynı nümune-i imtisâlı kabul e-den insanlar, aynı paylaşım içinde olan insanlardır. Çünkü onları gö-nüllerinde başka önderler yoktur. Farklı örnekler yoktur. Kimisi şunu, kimisi bunu seviyor değillerdir. İbrahim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (a.s) ların hepsi de aynı yolun önderleri, aynı yolun dâvetçileridirler. İşte onları aynı önder kabul eden bu insanların arasında değişiklikler olmayacaktır ki birbirlerine buğz edip düşman olsunlar. Çünkü paylaşımları ortak olacaktır. Aynı kitaba yönelmişler hayatlarında bunu bilfiil gerçekleştirmişlerdir. Böyle olduğu için zaten kalpler birbirine binlerce noktadan bağlıdır. Aynı şeyleri seviyorlar, aynı şeye inanıyorlar, aynı şeyi düşünüyorlar, aynı şeylerden korkuyorlar, aynı şeyler uğrunda savaş veriyorlar, aynı gayelerle infak ediyorlar, aynı safta bulunuyorlar, aynı mescid de, aynı Allah’a birlikte ibadet ediyorlardır. Aynı önderin, aynı önderlerin ümmetidirler. Böyle olduğu için onları birbirlerine bağlayan sadece mal mülk olmayacağından 6 bin küsur âyet, bir o kadar ve daha fazla hadisle birbirlerine bağlanmış olan bu insanları sadece mal mülk ile aynı düzeyde birbirlerine bağımlı hale getirebilmek elbette mümkün olmayacaktır. Mal-mülk ortaklığı biter bitmez, o bağın kopmasıyla birbirimizi diğerlerimize bağlayacak başka hangi bağ kalacaktır? Sahâbe-i kirâm efendilerimiz böyle değildi tabii. Yüz binlerce bağla birbirlerine bağlıydılar onlar. Evet Allah onların kalplerine ülfet vermiştir. 6 bin küsûr âyet ve binlerce hadis-i şeriflerdeki esaslarla birbirlerine bağlanmaya çalışan bu insanların ayrıca gönüllerinin birbirlerine daha bağımlı bir hale gelmeleri için Rabbimizin ayrı bir müdahalesi de söz konusu olacaktır. Hidâyete talip olan insanlara Allah ayrıca bir hidâyet daha sunmaktadır. Onları şeytanlara karşı koruyacak, kalplerine itminan ve inşirah verecek, kalplerindeki ülfeti daha bir artıracaktır. Rahmetiyle kalplerine göndereceği bilinmeyen tesirlerle, hissedilen fakat adı konamayan tesirlerle bir ümmeti gerçekten top yekun bağımlı hale getirecektir. Çünkü Allah Azîzdir, asla yenilmeyendir ve en yücedir, hakimdir, her yaptığı işi bir hikmetle yapmaktadır. Hüküm Onundur, hükümranlık Ona aittir.
61,62,63. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir. Seni aldatmak isterlerse, bil ki şüphesiz Allah sana kafidir. Seni ve inananları yardımıyla destekleyen, kalplerini uzlaştıran O’-dur. Eğer yeryüzünde olan her şeyi sarf etsen bile, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın, ama Allah onların kalplerini uzlaştırdı. Doğrusu O güçlüdür, hakimdir.” Eğer o kâfirler size karşı yaptıkları haince anlaşmayı bozma niyetlerinden sonra sizin de onlara anlaşmayı bozma ilânınızdan korkarak tekrar sizinle bir anlaşmaya yönelirlerse sen de barıştan yana ol. Zira savaş değil, barış esastır. Evet onlar senden barış isterlerse sen de onlarla barışa meylet ve Allah’a tevekkül et. Evet Rabbimizin bu yasaları mutlaka Müslümanların emiri tarafından göz önünde bulundurulacak, değerlendirilmeye alınacaktır. Onlarda gerçekten barışa bir meyil görülmüşse bu mutlaka değerlendirilecektir. Ama onlar gerçekten barış taraftarı değil de yine bir başka hainlik düşünüyorlarsa bu güzel bir şekilde araştırılıp karar verilecektir. Ve verilen bu barış kararıyla da Müslümanlar sırtlarını Allah’a dayayacaklar korkmayacaklardır. Rabbimizin bu ifadesini bir de şöyle anlıyoruz: Yâni eğer onlar bir barıştan söz ederlerse sizler hemen bunu kabul edin, acaba bu adamlar hinliğine mi barıştan söz ediyorlar? diye bir korku içine girmeyin, Allah’a güvenip dayanın. Onların niyetlerini bilen Allah elbette sizi onların komplolarından koruyacaktır. Tabii Rasulullah efendimiz hayattayken onların niyetlerini, gizli planlarını Rabbimiz Cebrâil vasıtasıyla haber vermiştir. Ama artık vahiy kesildiğine göre bizim bunu kesinlikle bilmemiz mümkün değildir. Bilmesek de elbette değerlendirilecek ve bir karar verilecektir. Müslümanlar baktılar ve gördüler ki adamların niyeti barıştan yanadır barışa karar verecekler. Eğer bu kâfirler içlerinde kimseye hissettirmedikleri bir plan düşünüyorlarsa o zaman da artık korkmayacağız, Allah’ın bize yeteceğine güveneceğiz. Evet Müslümanların diğer insanlarla, diğer toplumlarla ilişkileri Allah’a güven esasına dayanır. Allah her konuda Müslümanlara yetecektir. En olumsuz şartlar içinde bile tüm hainliklere rağmen Rabbimiz mü’minleri yardımıyla destekleyecek ve zafere ulaştıracaktır. İşte bu konuda da temel yasa budur. O halde bize düşen her şart altında Allah yasalarına sahip çıkmaktır. Gerisi Allah’a aittir. Allah’ın bize yüklemediği derin hesapların içine de girmeyeceğiz. Allah işlerin tamamen kendisinin elinde olduğunu anlatmıştı. İşte bakın burada da insanların kalplerine iman koyarak onları kardeşler haline getirdiğini anlatıyor. Allah onların kalplerini uzlaştırıp hepsini kardeşler yaptı. Allah onların kalplerine ülfet verdi. Onları birbirlerine ısındırıverdi. Yüz yıllardır birbirlerini yiyecek kadar aralarında kin, nefret ve düşmanlık bulunan Arap kabilelerini birleştirerek, birbirlerine gönülden bağlı insanlar haline getirivermiştir. Daha önce bu insanlar birbirleriyle menfaat kavgaları içindeyken, birbirlerini öldürürlerken, kabile savaşları, anarşi, terör içerisinde bir hayatı sürdürüp giderlerken Rabbimiz onların bu durumlarını bitirivermiştir. Saldırganlıkta, vahşette sırtlanları yüz kere geride bırakmış bu insanlar sahâbe toplumu oluverdiler. Çünkü Rabbimiz onların kalplerine bir ülfet koydu da gönülleri birbirlerine bağlanıverdi. Birbirlerini Allah için sever oldular. Allah için, din için bir araya gelmeyi, Allah için ölmeyi, Allah için ve birbirleri için ölmeyi şiar haline getirdiler. Bunu Allah yapmıştır. Ezelî düşman Evs ve Hazreci kardeş yaptı. Bunu bir insanın başarması mümkün değildir. Bakın buyuruyor ki Rabbimiz, ey peygamberim eğer sen yeryüzündekilerin tamamını harcamış olsaydın onların kalpleri arasına böyle bir ülfet verip onları birleştiremezdin. Tüm dünyayı harcasan onları böyle kardeşler yapamazdın. Gerçi Rabbimiz yasaları içerisinde müellefe-i kulûb diye bir statü de tespit buyurmuştur. Bizlere böyle bir statüyü de emretmiştir. Kalpleri İslâm’a ısındırılmak üzere, kalplerinde bir ülfet sağlamak üzere kendilerine maddî şeyler verilen insanlar bu verilenlerle İslâm’a ısındırılacaktır. Ancak bu ısındırma ile buradaki ülfet, ısındırma birbirinden farklıdır. Elbette İslâm’ın dünyevî hayırları da olacaktır. Yâni mü’min olanlara Rabbimiz elbette dünyevî bereketler de sunacaktır. Onların kendisine şükretmeleri, kendisine daha çok bağlanmaları için bir takım nîmetlerle de onları elbette imtihan edecektir. O mânâda mal mülk de ülfet için bir sebeptir. Ancak sahâbe-i kirâm efendilerimizin birbirlerine bağlandığı gibi, onların Allah için birbirlerini sevdikleri gibi bir sevgi düzeyine, bir ülfet düzeyine ulaşabilmek ancak ortak pay-laşmalarla mümkün olacaktır. Aynı Allah’a inanan, Allah’ı aynı derecede seven, Allah’tan başka hiçbir ilâh kabul etmeyen, gönülleri Allah’a bağlı olan, Rasu-lullah (a.s) ve diğer peygamberlerden başka hiç bir önder kabul et-meyen, aynı imanı, aynı teslimiyeti, aynı nümune-i imtisâlı kabul e-den insanlar, aynı paylaşım içinde olan insanlardır. Çünkü onları gö-nüllerinde başka önderler yoktur. Farklı örnekler yoktur. Kimisi şunu, kimisi bunu seviyor değillerdir. İbrahim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (a.s) ların hepsi de aynı yolun önderleri, aynı yolun dâvetçileridirler. İşte onları aynı önder kabul eden bu insanların arasında değişiklikler olmayacaktır ki birbirlerine buğz edip düşman olsunlar. Çünkü paylaşımları ortak olacaktır. Aynı kitaba yönelmişler hayatlarında bunu bilfiil gerçekleştirmişlerdir. Böyle olduğu için zaten kalpler birbirine binlerce noktadan bağlıdır. Aynı şeyleri seviyorlar, aynı şeye inanıyorlar, aynı şeyi düşünüyorlar, aynı şeylerden korkuyorlar, aynı şeyler uğrunda savaş veriyorlar, aynı gayelerle infak ediyorlar, aynı safta bulunuyorlar, aynı mescid de, aynı Allah’a birlikte ibadet ediyorlardır. Aynı önderin, aynı önderlerin ümmetidirler. Böyle olduğu için onları birbirlerine bağlayan sadece mal mülk olmayacağından 6 bin küsur âyet, bir o kadar ve daha fazla hadisle birbirlerine bağlanmış olan bu insanları sadece mal mülk ile aynı düzeyde birbirlerine bağımlı hale getirebilmek elbette mümkün olmayacaktır. Mal-mülk ortaklığı biter bitmez, o bağın kopmasıyla birbirimizi diğerlerimize bağlayacak başka hangi bağ kalacaktır? Sahâbe-i kirâm efendilerimiz böyle değildi tabii. Yüz binlerce bağla birbirlerine bağlıydılar onlar. Evet Allah onların kalplerine ülfet vermiştir. 6 bin küsûr âyet ve binlerce hadis-i şeriflerdeki esaslarla birbirlerine bağlanmaya çalışan bu insanların ayrıca gönüllerinin birbirlerine daha bağımlı bir hale gelmeleri için Rabbimizin ayrı bir müdahalesi de söz konusu olacaktır. Hidâyete talip olan insanlara Allah ayrıca bir hidâyet daha sunmaktadır. Onları şeytanlara karşı koruyacak, kalplerine itminan ve inşirah verecek, kalplerindeki ülfeti daha bir artıracaktır. Rahmetiyle kalplerine göndereceği bilinmeyen tesirlerle, hissedilen fakat adı konamayan tesirlerle bir ümmeti gerçekten top yekun bağımlı hale getirecektir. Çünkü Allah Azîzdir, asla yenilmeyendir ve en yücedir, hakimdir, her yaptığı işi bir hikmetle yapmaktadır. Hüküm Onundur, hükümranlık Ona aittir.
61,62,63. “Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir. Seni aldatmak isterlerse, bil ki şüphesiz Allah sana kafidir. Seni ve inananları yardımıyla destekleyen, kalplerini uzlaştıran O’-dur. Eğer yeryüzünde olan her şeyi sarf etsen bile, sen onların kalplerini uzlaştıramazdın, ama Allah onların kalplerini uzlaştırdı. Doğrusu O güçlüdür, hakimdir.” Eğer o kâfirler size karşı yaptıkları haince anlaşmayı bozma niyetlerinden sonra sizin de onlara anlaşmayı bozma ilânınızdan korkarak tekrar sizinle bir anlaşmaya yönelirlerse sen de barıştan yana ol. Zira savaş değil, barış esastır. Evet onlar senden barış isterlerse sen de onlarla barışa meylet ve Allah’a tevekkül et. Evet Rabbimizin bu yasaları mutlaka Müslümanların emiri tarafından göz önünde bulundurulacak, değerlendirilmeye alınacaktır. Onlarda gerçekten barışa bir meyil görülmüşse bu mutlaka değerlendirilecektir. Ama onlar gerçekten barış taraftarı değil de yine bir başka hainlik düşünüyorlarsa bu güzel bir şekilde araştırılıp karar verilecektir. Ve verilen bu barış kararıyla da Müslümanlar sırtlarını Allah’a dayayacaklar korkmayacaklardır. Rabbimizin bu ifadesini bir de şöyle anlıyoruz: Yâni eğer onlar bir barıştan söz ederlerse sizler hemen bunu kabul edin, acaba bu adamlar hinliğine mi barıştan söz ediyorlar? diye bir korku içine girmeyin, Allah’a güvenip dayanın. Onların niyetlerini bilen Allah elbette sizi onların komplolarından koruyacaktır. Tabii Rasulullah efendimiz hayattayken onların niyetlerini, gizli planlarını Rabbimiz Cebrâil vasıtasıyla haber vermiştir. Ama artık vahiy kesildiğine göre bizim bunu kesinlikle bilmemiz mümkün değildir. Bilmesek de elbette değerlendirilecek ve bir karar verilecektir. Müslümanlar baktılar ve gördüler ki adamların niyeti barıştan yanadır barışa karar verecekler. Eğer bu kâfirler içlerinde kimseye hissettirmedikleri bir plan düşünüyorlarsa o zaman da artık korkmayacağız, Allah’ın bize yeteceğine güveneceğiz. Evet Müslümanların diğer insanlarla, diğer toplumlarla ilişkileri Allah’a güven esasına dayanır. Allah her konuda Müslümanlara yetecektir. En olumsuz şartlar içinde bile tüm hainliklere rağmen Rabbimiz mü’minleri yardımıyla destekleyecek ve zafere ulaştıracaktır. İşte bu konuda da temel yasa budur. O halde bize düşen her şart altında Allah yasalarına sahip çıkmaktır. Gerisi Allah’a aittir. Allah’ın bize yüklemediği derin hesapların içine de girmeyeceğiz. Allah işlerin tamamen kendisinin elinde olduğunu anlatmıştı. İşte bakın burada da insanların kalplerine iman koyarak onları kardeşler haline getirdiğini anlatıyor. Allah onların kalplerini uzlaştırıp hepsini kardeşler yaptı. Allah onların kalplerine ülfet verdi. Onları birbirlerine ısındırıverdi. Yüz yıllardır birbirlerini yiyecek kadar aralarında kin, nefret ve düşmanlık bulunan Arap kabilelerini birleştirerek, birbirlerine gönülden bağlı insanlar haline getirivermiştir. Daha önce bu insanlar birbirleriyle menfaat kavgaları içindeyken, birbirlerini öldürürlerken, kabile savaşları, anarşi, terör içerisinde bir hayatı sürdürüp giderlerken Rabbimiz onların bu durumlarını bitirivermiştir. Saldırganlıkta, vahşette sırtlanları yüz kere geride bırakmış bu insanlar sahâbe toplumu oluverdiler. Çünkü Rabbimiz onların kalplerine bir ülfet koydu da gönülleri birbirlerine bağlanıverdi. Birbirlerini Allah için sever oldular. Allah için, din için bir araya gelmeyi, Allah için ölmeyi, Allah için ve birbirleri için ölmeyi şiar haline getirdiler. Bunu Allah yapmıştır. Ezelî düşman Evs ve Hazreci kardeş yaptı. Bunu bir insanın başarması mümkün değildir. Bakın buyuruyor ki Rabbimiz, ey peygamberim eğer sen yeryüzündekilerin tamamını harcamış olsaydın onların kalpleri arasına böyle bir ülfet verip onları birleştiremezdin. Tüm dünyayı harcasan onları böyle kardeşler yapamazdın. Gerçi Rabbimiz yasaları içerisinde müellefe-i kulûb diye bir statü de tespit buyurmuştur. Bizlere böyle bir statüyü de emretmiştir. Kalpleri İslâm’a ısındırılmak üzere, kalplerinde bir ülfet sağlamak üzere kendilerine maddî şeyler verilen insanlar bu verilenlerle İslâm’a ısındırılacaktır. Ancak bu ısındırma ile buradaki ülfet, ısındırma birbirinden farklıdır. Elbette İslâm’ın dünyevî hayırları da olacaktır. Yâni mü’min olanlara Rabbimiz elbette dünyevî bereketler de sunacaktır. Onların kendisine şükretmeleri, kendisine daha çok bağlanmaları için bir takım nîmetlerle de onları elbette imtihan edecektir. O mânâda mal mülk de ülfet için bir sebeptir. Ancak sahâbe-i kirâm efendilerimizin birbirlerine bağlandığı gibi, onların Allah için birbirlerini sevdikleri gibi bir sevgi düzeyine, bir ülfet düzeyine ulaşabilmek ancak ortak pay-laşmalarla mümkün olacaktır. Aynı Allah’a inanan, Allah’ı aynı derecede seven, Allah’tan başka hiçbir ilâh kabul etmeyen, gönülleri Allah’a bağlı olan, Rasu-lullah (a.s) ve diğer peygamberlerden başka hiç bir önder kabul et-meyen, aynı imanı, aynı teslimiyeti, aynı nümune-i imtisâlı kabul e-den insanlar, aynı paylaşım içinde olan insanlardır. Çünkü onları gö-nüllerinde başka önderler yoktur. Farklı örnekler yoktur. Kimisi şunu, kimisi bunu seviyor değillerdir. İbrahim, Mûsâ, Îsâ ve Muhammed (a.s) ların hepsi de aynı yolun önderleri, aynı yolun dâvetçileridirler. İşte onları aynı önder kabul eden bu insanların arasında değişiklikler olmayacaktır ki birbirlerine buğz edip düşman olsunlar. Çünkü paylaşımları ortak olacaktır. Aynı kitaba yönelmişler hayatlarında bunu bilfiil gerçekleştirmişlerdir. Böyle olduğu için zaten kalpler birbirine binlerce noktadan bağlıdır. Aynı şeyleri seviyorlar, aynı şeye inanıyorlar, aynı şeyi düşünüyorlar, aynı şeylerden korkuyorlar, aynı şeyler uğrunda savaş veriyorlar, aynı gayelerle infak ediyorlar, aynı safta bulunuyorlar, aynı mescid de, aynı Allah’a birlikte ibadet ediyorlardır. Aynı önderin, aynı önderlerin ümmetidirler. Böyle olduğu için onları birbirlerine bağlayan sadece mal mülk olmayacağından 6 bin küsur âyet, bir o kadar ve daha fazla hadisle birbirlerine bağlanmış olan bu insanları sadece mal mülk ile aynı düzeyde birbirlerine bağımlı hale getirebilmek elbette mümkün olmayacaktır. Mal-mülk ortaklığı biter bitmez, o bağın kopmasıyla birbirimizi diğerlerimize bağlayacak başka hangi bağ kalacaktır? Sahâbe-i kirâm efendilerimiz böyle değildi tabii. Yüz binlerce bağla birbirlerine bağlıydılar onlar. Evet Allah onların kalplerine ülfet vermiştir. 6 bin küsûr âyet ve binlerce hadis-i şeriflerdeki esaslarla birbirlerine bağlanmaya çalışan bu insanların ayrıca gönüllerinin birbirlerine daha bağımlı bir hale gelmeleri için Rabbimizin ayrı bir müdahalesi de söz konusu olacaktır. Hidâyete talip olan insanlara Allah ayrıca bir hidâyet daha sunmaktadır. Onları şeytanlara karşı koruyacak, kalplerine itminan ve inşirah verecek, kalplerindeki ülfeti daha bir artıracaktır. Rahmetiyle kalplerine göndereceği bilinmeyen tesirlerle, hissedilen fakat adı konamayan tesirlerle bir ümmeti gerçekten top yekun bağımlı hale getirecektir. Çünkü Allah Azîzdir, asla yenilmeyendir ve en yücedir, hakimdir, her yaptığı işi bir hikmetle yapmaktadır. Hüküm Onundur, hükümranlık Ona aittir.
64. “Ey Peygamber! Allah'ın yardımı sana ve sana uyan mü'minlere yeter.” Ey peygamber, sana Allah yeter, sana Allah yetecektir. Hesabını yapacağın tek varlık, kendisine güvenip dayanacağın tek varlık Allah’tır. Tüm düşmanlarına karşı Allah sana yeter. Bir de hesap edilme konusunda Allah kâfidir. Her konuda sadece hesap edeceğin Allah olsun. İşte Rabbimizin bu emri gereği Rasulullah efendimiz her konuda tüm hayatı içerisinde Allah bana yeter, Rabbim bana kafidir. Ben Rabbime güvenip dayandıktan sonra, işlerimi Ona havale ettikten sonra Rabbim her şeye kadirdir, yolumu mutlaka açacaktır diye inandı ve yaşadı. Ayrıca peygamber (a.s)hasb kelimesinin ikinci anlamıyla tüm hesaplarını zaten Allah’ın iradesine, Allah’ın emirlerine ve yasalarına, Allah’ın vahyine göre yapmıştır. Bizler de eğer peygamber (as)ın izindeysek tüm hesaplarımızı Rabbimize, Rabbimizin arzularına göre yapmak zorundayız. Rabbimiz nasıl isterse öylece olacaktır demek zorundayız. Günümüzdeki tüm hesaplarımız, savaş barış hesaplarımız, dünya Âhiret hesaplarımız, kazanma harcama hesaplarımız Rabbimizin önümüze koyduğu hesaplar dahilinde olacaktır. Aile hayatımızdaki, bireysel hayatımızdaki, ekonomik, siyasal hayatımızdaki tüm hesaplarımız Allah’ın istediği ve emrettiği gibi olacaktır. Çünkü Allah böyle istiyor. Resul (a.s) da aynen böyle yapmıştır. Bugün bizler de böyle yaptığımız takdirde unutmayalım ki Allah bize de yetecektir. Tüm düşmanlarımıza karşı Rabbimiz bize kafi gelecektir. İblise karşı, İblis peşinde giden kâfirlerin tuzaklarına, müşriklerin tuzaklarına ve komplolarına karşı Allah bize de yetecektir. Çünkü Allah karşısında onların tuzaklarının tamamı zayıftır. Allah karşısında kim ne yapabilecek de? Onların tümünün tuzakları Rabbimiz tarafından boşa çıkarılacaktır. Çünkü onlar Rabbimizin kendilerine nasıl bir hesap içinde olduğunu bilmezlerken, Allah onların tüm hesaplarını, tüm niyetlerini bilmektedir. Meselâ sûrenin önceki âyetlerinde anlatıldı. Kâfirler toplanmışlar ve Rasulullah efendimizi öldürmeyi planlıyorlar. Ama onların niyetlerini bilen Rabbimiz onları öyle bir yenilgiye uğrattı ki bu yenilgi onlar için de kurtuluş sebebi oluverdi. Rabbimiz o kâfirleri Müslümanların o sabrı ve peygamber (as)‘ın o örnek ahlâkı sayesinde gün geçtikçe İslâm’a ısınır bir hale getiriverdi. En sonunda hepsi de Müslüman oldular. Yâni âdeta Rabbimizin planıyla zaman içerisinde onlar düşmanları olan Rasulullah efendimizin safına dost olarak geçiverdiler. Onlarla kardeş oldular. Onlarla birlik oldular.
65,66. “Ey Peygamber! Mü'minleri savaş için coştur. Sizin sabırlı yirmi kişiniz onlardan iki yüz kişiyi yener. Sizin yüz kişiniz, inkâr edenlerden bin kişiyi yener; çünkü onlar anlayışsız bir güruhtur. Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, zira içinizde zaaf bulunduğunu biliyordu. Sizin sabırlı yüz kişiniz onlardan iki yüz kişiyi yener; sizin bin kişiniz, Allah'ın izniyle iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” Ey peygamber, mü’minleri savaşa teşvik et, onları savaş için coştur. Allah yolunda savaşmaları için onlara teşvikte bulun. Peygamber kendisi bizzat savaş için vaziyet alacağı gibi aynı zamanda yanındaki Müslümanları da teşvik edecek. Biz biliyoruz ki zaten peygamber ilk günden beri böyle bir savaşın içindedir. Biliyoruz ki Rasu-lullah efendimizin hayatında Allah yasaları belli bir süreç içindedir. Bu yaların pek çoğu zamanı geldiğinde inmiştir. Bazıları hazırlık yapmak üzere önceden mü’minlere indirilmiş ve mü’minleri hazırlamıştır. Mü’-minler Rablerinden gelen bu yasalar istikâmetinde hazırlıklarını yaptıktan sonra Rabbimiz herhangi bir sebep olarak veya olmayarak âyetlerini indirmiştir. Böylece Rabbimiz mü’minlere ne yapacaklarını bildirmiştir. Mü’minler de hemen onun gereğini yerine getirmişlerdir. Meselâ Mekki sûrelerden Âdiyât sûresinde Rabbimiz cihaddan söz eder. Görkemli cihad sahneleri mü’minlerin gözleri önüne ge-tirilir. Bu tablolarla, bu cihad görüntüleriyle mü’minlerin kalbinde ci-had duyguları geliştirilir, mü’minlerin gönülleri cihada doğru sevk edilir. Mü’minlerin kalplerinde böyle büyük bir duygu oluşturulur. Ancak bu sûrenin indirildiği Mekke ortamında henüz cihada izin yoktur. Peki cihada izin yok, hem de cihaddan niye söz ediliyor? O zaman bundan şunu anlıyoruz. Henüz cihada hiç izin verilmediği zamanlarda bile gönüllerde cihad coşkusu meydana getirmek içindi. Yâni mü’minler ileride bir gün yapacakları cihada hem gönülden, hem de diğer yönlerden hazır hale getiriliyorlardı. Böylece Allah için, Allah dininin ikamesi için dünyadan uzak-laşabilmeleri öğretildi onlara. Çünkü Allah için bir cihad söz konusu olduğu zaman, dünya artık bir kenarda kalacaktı. İnsan sahip olduğu her şeyini terk edip cihad meydanlarında, ya Rabbi, ben kendimi de sana vermeye geldim. Senin yolunda canımı da vermeye geldim. Malımdan, mülkümden vaz geçtim. Çoluk çocuğumu arkada bıraktım. Şimdi de sana canımı vermeye geldim diyerek cihad meydanında olabilecekti. Bu hazırlıkların hepsi önceden yapılacaktı ve bir gün cihad emri geldiği zaman, cihad meydanlarına koşun emri geldiği za-man Allah’ın peygamberi ve onun izinde olan, bu yetkiye sahip olan emirler, komutanlar mü’minleri cihada teşvik edecekti. Ve işte Rab-bimiz burada savaşla ilgili diğer yasalarını da bizlere bildiriyor. Bakın peygambere ve onun şahsında onun yolunun yolcusu mü’minlere bir savaş desteği, bir savaş morali. Sizden sabredip kendisini tutacak olan, gerçekten Allah bir savaşta dimdik düşmana karşı duracak, geri kaçmayı aklının ucundan bile geçirmeyecek, Allah yolunda çekinmeden canını verebilecek bir kapasitede olan yirmi kişi, yirmi mü’min kâfirlerden iki yüz kişiyi yener. Sizden bu kapasitede yir-mi kişi, iki yüz kâfire bedeldir. İşte Rabbimizin mü’minlere ilâhî nusreti ve desteği. Kâfirlerle mü’minler arasındaki oran işte Rabbimiz tarafından böyle belirleniyor. Demek ki iman bir mümini kâfir karşısında on katı daha güçlü kılıyor. Bu kuvvet kâfirler karşısında Müslümanlar yirmi kişilik bir grup oluşturdukları zaman geçerlidir. Peki şimdi bir problem var. Acaba bu Müslümanların özelliği neymiş? Bir tek özellikten bahsedilmiş, o da sabreden yirmi kişi. Ken-disini tutan yirmi kişi. Hangi konuda sabır? Hangi konuda kendisini tutmak? Arkadaşlar daha önceden sabır hayatını yaşamış olan, daha önceden kendisini tutmayı becerebilmiş yirmi kişi. Hangi konuda? Birinci anlamıyla Allah’ın farzları üzerinde, Allah’ın emir ve yasakları üzerinde kendisini tutmuş, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye çalışmış, sabretmiş, sabirînden yirmi kişi. İkinci anlamıyla kendisini tutabilmiş, haramlardan kaçınabilmiş, haramlara hiç yaklaşmama sabrını gösterebilmiş yirmi kişi. Üçüncü bir anlamıyla başına gelen felâketler karşısında bağırıp çağırmamış, isyan etmemiş, Rabbinin kaderine, takdirine razı olmuş, gözleri yaşarmış belki, tıpkı Rasulullah efendimizin oğlu İbrahim’in vefatı esnasında olduğu gibi ama, bağıra çağıra ağlayıp isyan etmemiş. Allah verdi, O aldı diyebilmiş. İsyan etmemiş, kendisini tutabilmiş. Böyle bir olgunluğu daha önceki hayatında gerçekleştirmiş yirmi kişi, iki yüz kişiye galip gelecektir. Veya daha önceden Allah için, Allah yolunda mallarını ve canlarını, mallarını ve bedenlerini vermesini öğrenmiş, namaz ve zekât, namaz ve infak deneyiminden geçmiş olanlar işte şimdi bu cihad meydanında da Allah için bunları seve seve verebileceklerdir. Daha önceden İslâm’ın nehylerinden kaçmasını öğrenmiş olanlar, elbette cihad meydanında da dünyayı bir kenara koyabileceklerdir. Elbette böyle inanmış, ne adına savaştıklarının farkında olan, hayatın ve ölümün mânâsını anlamış, âhiretin mükafatlarını, cenneti, cehennemi bilmiş Müslümanlar karşılarında bunların hiçbirisini bilmeyen, sadece dünyaları için, ülkeleri için savaşan, ırkçılık için savaşan kâfirler, kendilerinin yirmi katı olsalar bile onlardan her zaman güçlüdürler. Çünkü onlar mü’minlerin bildiklerini bilmeyen, onların inandıklarına inanmayan anlayışsız, bilgisiz bir toplumdur. Onlar cennet için, Allah için değil, sadece yağma ve talan için savaşan insanlardır. Onlar Allah desteğinden mahrumdurlar. Böyle mü’minlerden yüz kişi o kâfirlerden bin kişiye galip gelecektir. Çünkü onlar hiçbir şey bilmeyen bir güruhtur. Çünkü onlar işin farkında olmayan, işin fıkhında olmayan bir toplulukturlar. Çünkü mü’-min ölüme koşarken onlar ölümden kaçan insanlardır. Mü’min cennet özlemiyle çırpınırken, Allah’ın rızasına ulaşma heyecanıyla koşarken, kâfirler dünyaya dönsem, sevgililerime tekrar kavuşsam hayalleriyle savaşmaktadır. Mü’minlerin ayakları ileri ileri koşarken kâfirlerin ayakları elbette geri, geri gidecektir. Mü’minler cennetteki Allah’ın nîmetlerine gözünü dikmiş olarak savaşırken, kâfirler ise tekrar vatanına döndüğü zaman bırakmış olduğu ticaretini, hayatını düşünmektedir. Elbette bu vasıflara sahip olan yüz mü’min bu vasıflardan mahrum olan bin kâfire galip gelecektir. Onlar hep Allah’ın izniyle Allah’ın yasalarına uydukları için zafere ulaşacaklardır. Mü’minler Allah yasalarına uydukları için, kâfirler ise bu Allah yasalarına ters düştükleri için, onlara göre şekillenmedikleri için, işin farkında olmadık-ları için, cenneti, cehennemi, Allah’ın rızasını ve gazabını, uğrunda can verilmesi gereken şerefli şeyleri bilmedikleri için mutlaka yenileceklerdir. Allah şu anda sizden tahfif etmiştir. Yâni sizin için bir indirimde bulunmuştur.. Yasada bir hafifletme yapılıyor anlıyoruz. Tabii önceki yasa kaldırılmıyor, ancak mü’minlere yüklenen sorumluluğun bir kısmı kaldırılıyor. Yâni yukarıdaki yasaya uymak yasaklanmıyor. Sizden yüz kişi, sabreden yüz kişi kâfirlerden iki yüz kişiye galip gelirler. Sizden bin kişi olursa onlardan iki bin kişiye galip gelirler. Allah’ın izniyle galip gelirler. Allah hiç şüphesiz sabredenlerle beraberdir. Evet işte yasa bu hale getirilmiştir. Mü’minlerden sorumluluk noktasında bir indirme söz konusu edilerek, yukarıdaki âyetlerde gündeme getirilen kendilerinin on katı bir düşmanla savaşma emri Allah tarafından iki katına indirilmiştir. Meselâ düşünün ki Nuh (a.s)döneminde bir avuç Müslüman, bir gemilik Müslüman tüm kâfir toplumla savaşlarında belli bir noktaya geldiğinde Allah o mü’minlere şunu emretmiş: Gemi yapacaksınız. Rabbimiz Nuh peygambere böyle emretmiş. Demek ki o an ki savaş malzemesi olarak mü’minlerin hazırlanmaları gereken, yapabilecekleri tek şey oydu. Rabbimiz de onu emrediyordu. Ve Nuh peygamber gemiyi yapıyor. Hazırlıklar tamam, geminin içine alınacaklar alınıyor, azınlıkta olan iman edenler o gemi içerisine biniyor. Geriye kalanlar dışarıda ve savaş başlıyor. Nasıl bir savaş? İnsanlar için ve bütün varlıklar için hayat olarak sunulmuş olan su her taraftan boşanmaya başlıyor. Yerlerden su fışkırıyor, gökler su boşaltıyor ve kâfirler helâk ediliyor. Mü’minler zafere ulaştırılıyor. İşte bunlar da örneklerdir. Veya meselâ Mûsâ (a.s)ve Firavun arasındaki savaş da böyledir. Öyleyse iman küfür arasındaki savaşların illa da insanların düşündükleri gibi olması gerekmiyor. Meselâ Haşr sûresindeki savaşta mü’minler sadece kuşatma yapıyorlar ve Allah her birinin evi kale gibi olan Yahudilerin içine bir korku salıyor ve kendi elleriyle evlerini yıkmaya başlayıveriyorlar O korku sebebiyle. Yâni bu savaş aslında iman ile küfür arasında işin bitirilmesi hadisesidir. Bu hadise nasıl bitecektir? Ne şekilde gerçekleşecektir? Allah nasıl bitirecektir? Onu Allah bilir. Biz bu yasalardan herhangi birine kendimizi uydurabiliriz. Yâni bazen bir avuç mü’min, yüz mü’min, iki yüz mü’min kendisinin on katı değil yirmi katı, icabında otuz katı kâfirle savaş yapabilir ki bunu yaptıklarında Allah onlara niçin bunu yaptınız demez. Çünkü İslâm tarihi içerisinde peygamber (a.s)dan sonra bizden çok değerli mü’minlerin yapmış oldukları savaşların bir çoğuna Allah zafer nasip etmiştir. İşte onların hareketleri, tavırları İslâm’ın böyle anlaşılması gerektiğini gözler önüne sermiştir. İslâm’ı bizden daha çok anlayan sahâbe-i kirâm bu şekilde uygulamalar yapmıştır. Bize düşen Allah katında yasa olarak indirilenlere tâbi olmak, Allah katındakilere gözümüzü dikmek, Allah için cihad meydanlarına koşmaktır. Gerçekten sabrettiğimiz takdirde Allah bizlere de zaferini nasip edecektir.
65,66. “Ey Peygamber! Mü'minleri savaş için coştur. Sizin sabırlı yirmi kişiniz onlardan iki yüz kişiyi yener. Sizin yüz kişiniz, inkâr edenlerden bin kişiyi yener; çünkü onlar anlayışsız bir güruhtur. Şimdi Allah yükünüzü hafifletti, zira içinizde zaaf bulunduğunu biliyordu. Sizin sabırlı yüz kişiniz onlardan iki yüz kişiyi yener; sizin bin kişiniz, Allah'ın izniyle iki bin kişiyi yener. Allah sabredenlerle beraberdir.” Ey peygamber, mü’minleri savaşa teşvik et, onları savaş için coştur. Allah yolunda savaşmaları için onlara teşvikte bulun. Peygamber kendisi bizzat savaş için vaziyet alacağı gibi aynı zamanda yanındaki Müslümanları da teşvik edecek. Biz biliyoruz ki zaten peygamber ilk günden beri böyle bir savaşın içindedir. Biliyoruz ki Rasu-lullah efendimizin hayatında Allah yasaları belli bir süreç içindedir. Bu yaların pek çoğu zamanı geldiğinde inmiştir. Bazıları hazırlık yapmak üzere önceden mü’minlere indirilmiş ve mü’minleri hazırlamıştır. Mü’-minler Rablerinden gelen bu yasalar istikâmetinde hazırlıklarını yaptıktan sonra Rabbimiz herhangi bir sebep olarak veya olmayarak âyetlerini indirmiştir. Böylece Rabbimiz mü’minlere ne yapacaklarını bildirmiştir. Mü’minler de hemen onun gereğini yerine getirmişlerdir. Meselâ Mekki sûrelerden Âdiyât sûresinde Rabbimiz cihaddan söz eder. Görkemli cihad sahneleri mü’minlerin gözleri önüne ge-tirilir. Bu tablolarla, bu cihad görüntüleriyle mü’minlerin kalbinde ci-had duyguları geliştirilir, mü’minlerin gönülleri cihada doğru sevk edilir. Mü’minlerin kalplerinde böyle büyük bir duygu oluşturulur. Ancak bu sûrenin indirildiği Mekke ortamında henüz cihada izin yoktur. Peki cihada izin yok, hem de cihaddan niye söz ediliyor? O zaman bundan şunu anlıyoruz. Henüz cihada hiç izin verilmediği zamanlarda bile gönüllerde cihad coşkusu meydana getirmek içindi. Yâni mü’minler ileride bir gün yapacakları cihada hem gönülden, hem de diğer yönlerden hazır hale getiriliyorlardı. Böylece Allah için, Allah dininin ikamesi için dünyadan uzak-laşabilmeleri öğretildi onlara. Çünkü Allah için bir cihad söz konusu olduğu zaman, dünya artık bir kenarda kalacaktı. İnsan sahip olduğu her şeyini terk edip cihad meydanlarında, ya Rabbi, ben kendimi de sana vermeye geldim. Senin yolunda canımı da vermeye geldim. Malımdan, mülkümden vaz geçtim. Çoluk çocuğumu arkada bıraktım. Şimdi de sana canımı vermeye geldim diyerek cihad meydanında olabilecekti. Bu hazırlıkların hepsi önceden yapılacaktı ve bir gün cihad emri geldiği zaman, cihad meydanlarına koşun emri geldiği za-man Allah’ın peygamberi ve onun izinde olan, bu yetkiye sahip olan emirler, komutanlar mü’minleri cihada teşvik edecekti. Ve işte Rab-bimiz burada savaşla ilgili diğer yasalarını da bizlere bildiriyor. Bakın peygambere ve onun şahsında onun yolunun yolcusu mü’minlere bir savaş desteği, bir savaş morali. Sizden sabredip kendisini tutacak olan, gerçekten Allah bir savaşta dimdik düşmana karşı duracak, geri kaçmayı aklının ucundan bile geçirmeyecek, Allah yolunda çekinmeden canını verebilecek bir kapasitede olan yirmi kişi, yirmi mü’min kâfirlerden iki yüz kişiyi yener. Sizden bu kapasitede yir-mi kişi, iki yüz kâfire bedeldir. İşte Rabbimizin mü’minlere ilâhî nusreti ve desteği. Kâfirlerle mü’minler arasındaki oran işte Rabbimiz tarafından böyle belirleniyor. Demek ki iman bir mümini kâfir karşısında on katı daha güçlü kılıyor. Bu kuvvet kâfirler karşısında Müslümanlar yirmi kişilik bir grup oluşturdukları zaman geçerlidir. Peki şimdi bir problem var. Acaba bu Müslümanların özelliği neymiş? Bir tek özellikten bahsedilmiş, o da sabreden yirmi kişi. Ken-disini tutan yirmi kişi. Hangi konuda sabır? Hangi konuda kendisini tutmak? Arkadaşlar daha önceden sabır hayatını yaşamış olan, daha önceden kendisini tutmayı becerebilmiş yirmi kişi. Hangi konuda? Birinci anlamıyla Allah’ın farzları üzerinde, Allah’ın emir ve yasakları üzerinde kendisini tutmuş, Allah’ın emirlerini yerine getirmeye çalışmış, sabretmiş, sabirînden yirmi kişi. İkinci anlamıyla kendisini tutabilmiş, haramlardan kaçınabilmiş, haramlara hiç yaklaşmama sabrını gösterebilmiş yirmi kişi. Üçüncü bir anlamıyla başına gelen felâketler karşısında bağırıp çağırmamış, isyan etmemiş, Rabbinin kaderine, takdirine razı olmuş, gözleri yaşarmış belki, tıpkı Rasulullah efendimizin oğlu İbrahim’in vefatı esnasında olduğu gibi ama, bağıra çağıra ağlayıp isyan etmemiş. Allah verdi, O aldı diyebilmiş. İsyan etmemiş, kendisini tutabilmiş. Böyle bir olgunluğu daha önceki hayatında gerçekleştirmiş yirmi kişi, iki yüz kişiye galip gelecektir. Veya daha önceden Allah için, Allah yolunda mallarını ve canlarını, mallarını ve bedenlerini vermesini öğrenmiş, namaz ve zekât, namaz ve infak deneyiminden geçmiş olanlar işte şimdi bu cihad meydanında da Allah için bunları seve seve verebileceklerdir. Daha önceden İslâm’ın nehylerinden kaçmasını öğrenmiş olanlar, elbette cihad meydanında da dünyayı bir kenara koyabileceklerdir. Elbette böyle inanmış, ne adına savaştıklarının farkında olan, hayatın ve ölümün mânâsını anlamış, âhiretin mükafatlarını, cenneti, cehennemi bilmiş Müslümanlar karşılarında bunların hiçbirisini bilmeyen, sadece dünyaları için, ülkeleri için savaşan, ırkçılık için savaşan kâfirler, kendilerinin yirmi katı olsalar bile onlardan her zaman güçlüdürler. Çünkü onlar mü’minlerin bildiklerini bilmeyen, onların inandıklarına inanmayan anlayışsız, bilgisiz bir toplumdur. Onlar cennet için, Allah için değil, sadece yağma ve talan için savaşan insanlardır. Onlar Allah desteğinden mahrumdurlar. Böyle mü’minlerden yüz kişi o kâfirlerden bin kişiye galip gelecektir. Çünkü onlar hiçbir şey bilmeyen bir güruhtur. Çünkü onlar işin farkında olmayan, işin fıkhında olmayan bir toplulukturlar. Çünkü mü’-min ölüme koşarken onlar ölümden kaçan insanlardır. Mü’min cennet özlemiyle çırpınırken, Allah’ın rızasına ulaşma heyecanıyla koşarken, kâfirler dünyaya dönsem, sevgililerime tekrar kavuşsam hayalleriyle savaşmaktadır. Mü’minlerin ayakları ileri ileri koşarken kâfirlerin ayakları elbette geri, geri gidecektir. Mü’minler cennetteki Allah’ın nîmetlerine gözünü dikmiş olarak savaşırken, kâfirler ise tekrar vatanına döndüğü zaman bırakmış olduğu ticaretini, hayatını düşünmektedir. Elbette bu vasıflara sahip olan yüz mü’min bu vasıflardan mahrum olan bin kâfire galip gelecektir. Onlar hep Allah’ın izniyle Allah’ın yasalarına uydukları için zafere ulaşacaklardır. Mü’minler Allah yasalarına uydukları için, kâfirler ise bu Allah yasalarına ters düştükleri için, onlara göre şekillenmedikleri için, işin farkında olmadık-ları için, cenneti, cehennemi, Allah’ın rızasını ve gazabını, uğrunda can verilmesi gereken şerefli şeyleri bilmedikleri için mutlaka yenileceklerdir. Allah şu anda sizden tahfif etmiştir. Yâni sizin için bir indirimde bulunmuştur.. Yasada bir hafifletme yapılıyor anlıyoruz. Tabii önceki yasa kaldırılmıyor, ancak mü’minlere yüklenen sorumluluğun bir kısmı kaldırılıyor. Yâni yukarıdaki yasaya uymak yasaklanmıyor. Sizden yüz kişi, sabreden yüz kişi kâfirlerden iki yüz kişiye galip gelirler. Sizden bin kişi olursa onlardan iki bin kişiye galip gelirler. Allah’ın izniyle galip gelirler. Allah hiç şüphesiz sabredenlerle beraberdir. Evet işte yasa bu hale getirilmiştir. Mü’minlerden sorumluluk noktasında bir indirme söz konusu edilerek, yukarıdaki âyetlerde gündeme getirilen kendilerinin on katı bir düşmanla savaşma emri Allah tarafından iki katına indirilmiştir. Meselâ düşünün ki Nuh (a.s)döneminde bir avuç Müslüman, bir gemilik Müslüman tüm kâfir toplumla savaşlarında belli bir noktaya geldiğinde Allah o mü’minlere şunu emretmiş: Gemi yapacaksınız. Rabbimiz Nuh peygambere böyle emretmiş. Demek ki o an ki savaş malzemesi olarak mü’minlerin hazırlanmaları gereken, yapabilecekleri tek şey oydu. Rabbimiz de onu emrediyordu. Ve Nuh peygamber gemiyi yapıyor. Hazırlıklar tamam, geminin içine alınacaklar alınıyor, azınlıkta olan iman edenler o gemi içerisine biniyor. Geriye kalanlar dışarıda ve savaş başlıyor. Nasıl bir savaş? İnsanlar için ve bütün varlıklar için hayat olarak sunulmuş olan su her taraftan boşanmaya başlıyor. Yerlerden su fışkırıyor, gökler su boşaltıyor ve kâfirler helâk ediliyor. Mü’minler zafere ulaştırılıyor. İşte bunlar da örneklerdir. Veya meselâ Mûsâ (a.s)ve Firavun arasındaki savaş da böyledir. Öyleyse iman küfür arasındaki savaşların illa da insanların düşündükleri gibi olması gerekmiyor. Meselâ Haşr sûresindeki savaşta mü’minler sadece kuşatma yapıyorlar ve Allah her birinin evi kale gibi olan Yahudilerin içine bir korku salıyor ve kendi elleriyle evlerini yıkmaya başlayıveriyorlar O korku sebebiyle. Yâni bu savaş aslında iman ile küfür arasında işin bitirilmesi hadisesidir. Bu hadise nasıl bitecektir? Ne şekilde gerçekleşecektir? Allah nasıl bitirecektir? Onu Allah bilir. Biz bu yasalardan herhangi birine kendimizi uydurabiliriz. Yâni bazen bir avuç mü’min, yüz mü’min, iki yüz mü’min kendisinin on katı değil yirmi katı, icabında otuz katı kâfirle savaş yapabilir ki bunu yaptıklarında Allah onlara niçin bunu yaptınız demez. Çünkü İslâm tarihi içerisinde peygamber (a.s)dan sonra bizden çok değerli mü’minlerin yapmış oldukları savaşların bir çoğuna Allah zafer nasip etmiştir. İşte onların hareketleri, tavırları İslâm’ın böyle anlaşılması gerektiğini gözler önüne sermiştir. İslâm’ı bizden daha çok anlayan sahâbe-i kirâm bu şekilde uygulamalar yapmıştır. Bize düşen Allah katında yasa olarak indirilenlere tâbi olmak, Allah katındakilere gözümüzü dikmek, Allah için cihad meydanlarına koşmaktır. Gerçekten sabrettiğimiz takdirde Allah bizlere de zaferini nasip edecektir.
67. “Yeryüzünde savaşırken, düşmanı yere sermeden esir almak hiçbir peygambere yaraşmaz. Geçici dünya malını istiyorsunuz, oysa Allah Âhireti kazanmanızı ister. Allah güçlüdür, hakimdir.” Bedir savaşının arkasından meşhur bir hadise zuhur etmişti. Peygamber ve bazı sahâbe müşrik esirlerinin fidye karşılığında salıverilmelerini ön görmüşlerdir. İçlerinde Hz. Ömer (r.a) bulunduğu bir diğer kısım ashap ise onların öldürülmelerini istemişti. Henüz bu konuda bir yasa inmediği için Rasulullah fidye alma hadisesini uygulamıştır. Allah’ın yasası da şudur: Yeryüzünde sağlam bir hâkimiyet el-de etmedikçe, savaşta düşmanı iyice hırpalayıp gücünü kırmadıkça, düşmanı kesin bir yenilgiye uğratarak bulunduğu coğrafyada İslâm’ın yerleşmesini, İslâm’ın egemenliğini sağlamadıkça hiçbir peygambere esirler edinmek yakışmaz. Bundan sonra sözü Peygamberin şahsından bizlere döndürerek Rabbimiz şöyle buyuruyor. Dünya hayatının menfaatlerini elde etmek isteyerek, bu maksatla, bu şekilde yapmanız doğru değildir. Ey Müslümanlar, sizler esir almakla, esir peşinde koşmakla dünya malı ve menfaati peşinde koşuyorsunuz. Geçici dünya menfaatlerini umuyorsunuz. Halbuki Allah sizin için âhireti murat ediyor. Unutmayın ki Allah Azîz ve Hakîmdir. Onun emrine asla karşı gelmeyin. Artık yasanın inmesinden sonra bizler için böyle bir şey söz konusu olmamalıdır. Böyle dünya menfaatleri amacıyla onlardan alınacak fidye karşılığında dünyayı tercih ederek onları esir olarak tutmak yakışmaz. Peygamber için de bizler için de böyle bir şey söz konusu olmayacaktır. Rasulullah efendimiz de zaten fidye karşılığında Bedir esirlerini serbest bırakırken hiç bir zaman dünyayı istememiştir. Ancak böyle Rabbimiz tarafından bir yasa gönderilmediği için, onlar esir olarak kaldıkları takdirde belki ileride Müslüman olurlar düşüncesiyle fidye hadisesini öngörmüştür. Çünkü Allah onun için de bizim için de Âhireti istemektedir. Yâni mü’minler her zaman âhiret yurdunu düşünerek Allah katındaki Âhireti tercih etmelidirler. Çünkü Allah’ın her emrinde, her yasağında, her işinde, her yasasında bir hikmet vardır. Onun bu hikmetli yasaları hükümran olacaktır.
68. “Daha önceden Allah'tan verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldıklarınızdan ötürü size büyük bir azap erişirdi.” Allah’tan önceden geçmiş bir yasa olmasaydı aldığınız o fidyelerden dolayı size büyük bir azap dokunurdu. Bizler için böyle bir azabın söz konusu olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Peki acaba burada kast edilen Allah’ın daha önceki yasası neydi? Bunu düşündüğümüz zaman şöyle anlayabileceğiz. Yasa inmedikçe, herhangi bir yasa konmadıkça, belli bir konu içinde konuyla ilgili bir açıklama yapılmadığı takdirde daha önceki inmiş olan âyetlere göre onları yorumlayarak hükmünü veren bir Müslüman bu konuda sorumlu olmayacaktır. Ra-sûlullah’ın hayatında özellikle bu söz konusudur. Çünkü o dönem ya-salar yeni iniyordu. Daha önceki inen yasalar içerisinde esirlere nasıl davranılacağı konusunda bir açıklama mevcut değildi. Rasulullah bu konuyu bir önceki yasalarla şöyle yorumladı. Onların öldürülmelerine dair bir emir olmadığından dolayı fidye karşılığı saldıklarının hayatlarının bağışlanmaları söz konusuydu. Peki bunu hangi amaçla yaptı Rasulullah? Belki onların içinden mü’min olanlar çıkar diye. Eğer zihinlerinizi yoklarsanız şunları da hatırlayacaksınız. Meselâ bir seferinde Cebrâil (a.s) Rasûlullah’ın başına gelen bir hadise sebebiyle iki dağı birleştirerek kendisine zulmeden kâfirleri helâk etmek üzere Rabbinden emir alıp geldiğini hatırlatınca Rasulullah bu konuda kendisinin serbest bırakıldığını anlayarak bunu istememiş ve belki onların içinden mü’minlerin çıkabileceğini düşünmüştü. Rabbimiz de o toplumu helâk etmemiş ve gerçekten on-ların içinden mü’minler çıkmıştır. İşte burada da Rasulullah efendimiz aynı şekilde bir hareket sergilemiştir. Onların içinden müminler çıksın diye onları salıvermiştir. Yâni bu konuda nasıl davranacağına dair önceden açık bir yasa olmadığı için sergilediği bu genel yasa sebebiyle Rasulullah ve sahâbe-i kirâm cezalandırılmamıştır.
69. “Elde ettiğiniz ganîmetleri temiz ve helâl olarak yiyin; Allah'tan sakının, doğrusu Allah bağışlar ve merhamet eder.” Artık rızık olarak aldığınız ganîmetleri temiz ve helâl olarak yiyiniz içiniz. Dikkat ederseniz bu sûrede üç defa ganîmetlerden söz edildi, ama taksimatı yapılmadı. Yâni 41. âyet-i kerîmede her ne kadar taksimat yapılmışsa da yiyiniz emri verilmedi. Bu arada bir çok yasalar indirildi, mü’minler savaşa hazırlandı, savaş öncesi tavırları dile getirildi, savaşta takınmaları gereken tavırları anlatıldı. Bütün bunların Allah’ın yardımı ve desteğiyle gerçekleştiği defalarca dile getirildi. Ve şimdi artık ganîmetleri yeme izni çıkıyordu. Bu yasalara uyan insanlar ganîmetleri helâl bir şekilde yeme imkânı elde edeceklerdir. Allah’a karşı muttaki olunuz. Allah bağışlayan ve rahmet kapılarını açandır. Takva bu sûrede sık sık geçti. Takva Allah’ın istediği şekilde bir hayattır. Takva Allah’ın istediği şekilde yaşamaktır ki bunu hiçbir zaman göz ardı etmeyeceğiz. Hayatımızda daima Allah’a karşı takva hakim olacak.
70. “Ey Peygamber! Elinizde bulunan esirlere, “Allah kalplerinizde bir iyilik bulunursa, size sizden alınanın daha hayırlısını verir, sizi bağışlar, Allah bağışlayandır, merhamet edendir" de.” Ey peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki, eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır olduğunu bilseydi sizden alınmış olanların daha hayırlısını size verirdi ve size mağfiret ederdi. Yâni dikkat ederseniz daha önceki âyet-i kerîmede esirlerin alınmasıyla ilgili bir hitap geldi. Fakat şimdi o esirlere yönelik bir uyarı geliyor. Ey esirler, madem ki peygamber ve sahâbe sizin hakkınızda böyle bir hüküm verdi, önceki yasaları uyguladı, madem ki öldürülmediniz, madem ki yaşadınız, Al-lah bu yasasını, öldürme yasasını hemen o hadisenin peşinden indirip Müslümanlara sizi öldürtmedi, buna müsaade buyurdu, öyleyse unutmayın ki sizler Rabbinizin rahmeti gereği şu anda İslâm ile müşerref olma hakkına sahip kılındınız. O zaman Allah tarafından onlara da bir söylemimiz vardır. Onların bu hadiseyle kendilerini değerlendirmeleri Allah’ın mağfiretine nail olabilmek için bazı hesapları yapmaları, Allah’ın bu yasalarına göre kendilerini takdir etmeleri gerekecek. Onun için bu âyetle biz onları Allah ile, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın rahmetiyle muhatap ederek onlara bunu söyleyeceğiz. Söyleyeceğiz ki onlar da bu âyetlerle kendi hesaplarını yapsınlar. Ey kâfirler eğer Allah sizin kalplerinizde bir hayır görseydi elbette Allah size mağfiret eder ve size, sizden aldığının daha hayırlısını verirdi. Öyleyse sizler kendinize dönün ve kalplerinizi bir yoklayın. Gerçekten kalplerinizde bozukluklar varsa onları temizleyin. Zaten kalplerinde ne varsa onları kendileri bilirler. Onları atmalısınız. Bakın mü’minleri Allah nasıl zaferle müşerref kılmışsa, onları eğite eğite, onların kalplerini temizleye, temizleye en sonunda bir çok yasanın arkasından onlara nasıl ganîmetlerden istifade etme, dünya hâkimiyetini elde etme şerefini bahşetmişse sizler de aynı şereflere nail olmanın hesabını yapmalısınız. Onun için kalplerinizi yoklayıp, oradaki kötülükleri atıp mü’min olmalısınız. Allah’ın mağfiretine erişebilmek için yapmanız gerekenleri yapmak zorundasınız. Çünkü işte gördünüz ki daha evvel tıpkı sizler gibi müşrik olan insanlar mü’min oldular, Allah’ın emirlerini yerine getirdiler ve Allah kendilerine zafer nasip etti, onları hakim duruma getirdi. Yeryüzünün hükümranlığını onlara bahşetti. Şu anda sizler onların elinde esir duruma düştünüz. Sizler de tıpkı onlar gibi vazgeçin şu küfür ve şirklerinizden de onlar gibi şereflere ulaşın. Eğer eski halleriniz üzere devam ederseniz kesinlikle bilesiniz ki Allah’ın lütuflarından istifade edemeyeceksiniz.
71. “Esirler sana hıyanet etmek isterlerse, bilsinler ki esasen daha önce de Allah'a hıyanet etmişlerdi. Allah bundan ötürü onları yenmen için sana imkân verdi. Allah bilendir, hakimdir.” Şâyet sana hainlik düşünürler, sana ihanet etmek isterlerse daha evvel onlar Allah’a da hainlik yapmışlardı. Allah kendilerine tüm nîmetlerini yağdırmış olmasına rağmen yine de Rablerine karşı isyan bayrağını çekmişlerdi. Darda kaldıkları zaman yalvarıp yakardıkları, ihtiyaçları düştüğü zaman hatırladıkları, kendilerine yardımını, kendilerini bir çok tehlikelerden kurtarışını bizzat gözleriyle gördükleri ve işte şu anda da kendilerine bir ölüm yasası indirmeyerek kendilerine hayat hakkı tanıdığına şâhit oldukları Allah’a karşı hain davrandılar. Eğer şu anda da önceki yaptıkları gibi Rablerine karşı haince bir davranışın içine girerlerse kesinlikle bilesin ki ey peygamberim onların bu hıyanetlerine karşı Allah size imkân verecektir. Allah Alîmdir, Hakîmdir. Allah her şeyi bilen ve yaptığı her şeyi bir hikmetle yapandır. İşte bütün bu Rabbimizin âyetlerini, uyarılarını biz elimize esir düşen insanlara ulaştıracağız. Onları düşünmeye sevk edip Müslüman olmalarına yardımcı olacağız.
72. “Doğrusu inanıp hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar birbirinin dostudurlar. İnanıp hicret etmeyenlerle, hicret edene kadar sizin dostluğunuz yoktur. Fakat din uğrunda yardım isterlerse, aranızda anlaşma olmayan topluluktan başkasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir. Allah işlediklerinizi görür.” İman edenler, hicret edenler. İman edenler ve iman kaynaklı bir hayat yaşayabilmek için, imanlarından kıl payı ayrılmamak için hicret edenler, imanları için her şeylerini fedâ edenler, imanları uğrunda cihad edenler, imanlarını yaşayabilmek için malları ve canlarıyla cehd-ü gayret sarf edenler. Ve barındıranlar, destek olanlar var ya işte onlar birbirlerinin dostudurlar, birbirlerinin velisidirler. Birbirleriyle kardeşlik ilişkisi içinde bulunanlardır onlar. Birbirlerine karşı sırdaştır onlar. Birbirlerine karşı sorumluluk taşıyan insanlardır onlar. Birbirlerine Allah’ın emirlerini emreden, birbirlerini Allah’ın yasaklarından sakındıran, birbirlerini cennete kazandırma kavgası veren insanlardır onlar. İman edip de hicret etmeyenlere, iman edip iman kaynaklı bir hayata yürümeyenlere, imanlarını yaşayabilecekleri bir ortam arayışı içine girmeyenlere gelince onlarla sizin aranızda herhangi bir velâyet ilişkisi yoktur. Zaten doğal olarak böyle bir şeyin gerçekleşmesi mümkün değildir. Hattâ onlar da hicret edip sizin aranıza katılıncaya kadar... Eğer din hususunda sizden bir nusret, bir yardım isterlerse o zaman bu konuda onlara destek olmak zorundasınız. Yâni eğer dinlerine mâni olunuyor, dinlerini yaşamalarına imkân verilmiyorsa, dinleri konusunda zulme maruz kalıyorlarsa onlara yardım etmek zorundasınız. Bu da bir Allah yasasıdır. Velâyetin her türlüsü yasak değildir. Din konusunda bir yardım istemeleri söz konusu olursa onlara yardım edeceğiz. Evet İslâm yurduna hicret edip Müslümanlara katılmayan Müslümanlarla İslâm yurdunda ikâmet eden Müslümanlar arasında sadece İslâm bağı, İslâm kardeşliği bağı vardır. Küfür ve şirk diyarında yaşayan Müslümanlar İslâm yurdunda yaşayan Müslümanlara vâris olamazlar, birbirlerinin velisi olamazlar. Allah’ın Resulü bir hadisle-rinde buyurur ki: “Müşriklerin arasında yaşayan hiç bir Müslümana karşı sorumluluk borcum yoktur.” Ancak aranızda bir anlaşma, sıkı bir sözleşme olan topluluk-lara karşı bu olmayacaktır. O topluluk içinde herhangi bir Müslüma-nın din konusunda da olsa bir problemi var da sizden yardım isti-yorsa savaş açarak o Müslümana yardım etmeniz söz konusu değildir. Müslüman her zaman anlaşma yaptığı toplumlara karşı anlaşmasına sâdık kalmak zorundadır. Tabii bu şu anlamda değildir. Hiç müdahale etmeyeceğiz, ağzımızı hiç açmayacağız, aramızda anlaşma bulunan toplum bizim din kardeşlerimize zulmederken biz onları kabulleneceğiz anlamına değildir. O devlet nezdinde hiç bir girişimde bulunmayacağız anlamına değildir bu. Sadece o antlaşmamızı fiilen kökünden bozup atacak bir davranış içine girmeyeceğiz anlamınadır. Onun dışında yine o Müslüman kardeşlerimize yardımlarımızı esir-gemeyeceğiz.
73. “İnkâr edenler birbirlerinin dostlarıdır. Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşalık, fitne ve büyük bozgun çıkar.” Kâfirlere gelince onlar da birbirlerinin velisi ve dostudurlar. Onlar arasında da karşılıklı velâyet ilişkileri vardır. Birbirleri adına karar alırlar ve birbirlerinin kararlarını, yasalarını uygularlar. Onlar birbirlerinin velisidirler, sizler de birbirlerinizin velisisiniz. Kâfirlerin mü’min-lerle, mü’minlerin de kâfirlerle asla bir velâyet ilişkileri olamaz. Akraba bile olsalar müminle kâfir arasında bir dostluk, bir velâyet ilişkisi yoktur. Allah mü’minlerin velisidir, mü’minler de birbirlerinin velisidirler. Eğer sizler mü’minler olarak bunu yapmazsanız, yâni sadece mü’minleri velî bilmez, sadece mü’minler olarak aranızdaki velâyet bağlarını pekiştirmezseniz, aranızdaki dostluk ve dayanışmalarınızı sağlamlaştırmazsanız, velilerinizi, valilerinizi, idarecilerinizi kendinizden seçmez, kâfirlerin ve müşriklerin velâyeti altında bir hayata razı olursanız kesinlikle bilesiniz ki yeryüzünde büyük bir fitne ve fesat olur. Şu anda öyle değil mi? Öyle olmamış mı? Mü’minler birbirleriyle ilişkilerini bozdukları için, kâfirleri ve kendilerini tek ümmet bilip tek yumruk halinde kendilerinden başkalarının karşısında durabilme özelliklerini yitirdikleri için, kendilerinden başkalarının velâyeti altında bir hayattan razı oldukları için yeryüzünde büyük bir fitne çıkmamış mıdır?
74. “İnanıp hicret edenler, Allah yolunda savaşanlar ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte onlar gerçekten inanmış olanlardır. Onlara mağfiret ve cömertçe verilmiş rızıklar vardır.” İman edip hicret edenler ve Allah yolunda hicret edenler, muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, muhacir kardeşlerini bağırlarına basanlar, onlara yardım edip destek olanlar var ya işte onlar gerçek Müslümanlardır. Bu özellikler bizde varsa biz gerçek Müslümanlarız. Onlar için mağfiret vardır, Rableri tarafından bağışlanma, kusurlarının örtülmesi vardır ve Kerîm bir ecir, cömertçe bir mükafat vardır.
75. “Sonra inanıp hicret eden ve sizinle birlikte savaşanlar, işte onlar sizdendir. Birbirinin mirasçısı olan akraba, Allah'ın Kitabı’na göre birbirine daha yakındır. Doğrusu Allah her şeyi bilir.” Tekrar iman edenler, sonradan iman edenler. Öncekiler önceden iman edenlerdi, bunlar da sonradan iman edenlerdir. Sonradan iman etmiş ve kardeşleriyle velâyet ilişkilerini gerçekleştirmiş olanlar. Esirler içerisinde, savaşılan toplumlar içerisinde dirilip sonradan imana gelmiş olanlar, hicret edip Müslüman kardeşlerine katılmış, Müslümanlara destek vermiş olanlar, hangi ırktan, hangi ülkeden, hangi dinden, hangi coğrafyadan olurlarsa olsunlar Müslümanlarla birlikte, sizinle birlikte cihada katılarak kendileri gibi olanları diriltmeye koşmuş olanlar, onlar da sizlerdendirler. Önceki durumları ne olursa olsun onlar da sizin gibidirler, onlar da sizin kardeşlerinizdirler. Onları kendinizden bir parça kabul etmek, kardeş bilmek ve bağrınıza basmak zorundasınız. Artık İslâm ümmetinin bir üyesidirler onlar. Akrabalık bağları içerisinde olanlar ise Allah kitabında, Allah yasalarında birbirlerine daha yakın velâyet ilişkileri içerisindedirler. Yâni arada akrabalık bağları söz konusu olduğu takdirde onlarla olan ilişkilerin daha yakın, daha farklı olması bizlere emredilmiş oluyor. Yâni iman noktasında bizler hepimiz birbirimizin kardeşiyiz. Ama bakın bu âyetlerde anlatıldığı gibi, iman, hicret, Allah yolunda cihad, akrabalık gibi özellikler sebebiyle daha bir kardeş olacağız. Ve de ayrıca akrabalığın da getirdiği ayrı bir takım haklar hukuklar söz konusu olacaktır. Meselâ akrabalık artı bir de komşuluk söz konusu olunca el-bette hukuklarımız ve sorumluluklarımız farklılaşacaktır. Ama kom-şuluk bağlarımız, akrabalık bağlarımız hiçbir zaman İslâm kardeşliği bağlarımızı zedeleyecek bir noktaya varmayacaktır. Hiç şüphesiz ki Allah yaptığınız her şeyi bilmektedir. Her şeyi Allah’ın ezelî ve ebedî ilminin altında yaptığınızı unutmayın. Enfâl sûresiyle alâkalı da bu kadar söz yeter. Rabbim bu sûrede anlatılan Allah yasalarına uygun hareket ederek Rabbimizin desteğine ehil Müslümanlar olmayı ve zaferden zafere koşmayı Rabbim cümlemize nasip buyursun in-şallah. Âhirette de ebedî zafer, ebedî mutluluk bizim olsun. Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.