Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Fîl Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

5 ayet
1. “Ey Muhammed! (Kâbe’yi yıkmaya gelen) fil sahiplerine Rabbinin ne yaptığını görmedin mi?” Görmedin mi peygamberim Rabbin nasıl yaptı onlara? Gözle görmüş gibi olmadın mı? Duymadın mı? Bilmedin mi? Anlamadın mı ey peygamberim? Ve sizler ey Kureyş, görmediniz mi? Duymadınız mı? Anlamadınız mı? Ve sizler ey mü’miniyle, müşrikiyle, kâfiriyle, dinlisiyle, dinsiziyle, ateistiyle, Budist’iyle, Şintoistiyle ey yeryüzü insanlığı, sizler de duymadınız mı? Anlamadınız mı? Düşünüp kavramadınız mı? Rabbiniz, âlemlerin Rabbi kendisiyle savaşa tutuşan, yeryüzündeki Allah âyetine tahammül edemeyen, yeryüzünde Allah âyetini kaldırarak O’na kulluk eseri bırakmamaya yemin eden, kendi egemenliği, kendi yasalarının hâkimiyeti adına Allah egemenliğine son vermek isteyen, Allah’a Allah’ın arzında hayat hakkı tanımamaya sa’yeden, Allah yasasını değiştirmeye soyunan fil sahiplerine Allah nasıl yaptı görmediniz mi? Anlamadınız mı? Anlıyoruz ki buradaki hitap sadece Rasulullah efendimize değil, o dönem Kureyşine ve kıyâmete kadar kendilerini Allah’ın hitabının muhatabı bilen, bu kitaba kendi kitabı gözüyle bakan, bu sûre benin sûrem diyen herkesedir. Görmediniz mi? Bilmediniz, anlamadınız mı bu dâvânın arkasında Allah olduğunu? Gerçek güç sahibini anlamadınız mı ey müslümanlar? Güç kaynağını görmediniz mi? Ne korkuyorsunuz Allah düşmanlarından? Niye çekiniyorsunuz kâfirlerden? Niye bu güç kaynağıyla irtibata geçip Allah’ın size sunduğu bu silahı kuşanıp yeryüzünün en güçlüsü olduğunuzun farkına varmıyorsunuz? Veya sizler ey her dönemin kâfirleri, kiminle savaştığınızı niye anlamak istemiyorsunuz? diyor Rabbimiz. Görmedin mi? Görmediniz mi? Tabii buradaki ru’yet, ru’yet-i kalbiyedir. Bizzat gözle görmektir. Çünkü Rasulullah efendimizin doğumundan takriben 40 yıl önce gerçekleşmiş bu olayı bizzat onun görmesi mümkün değildir. Ama bu hadiseyi gözleriyle görenler hayattaydı. Hattâ Hz. Ayşe annemizden, “Fili çeken iki kişinin âmâ ve kötürüm olarak Mekke’de kalıp dilendiklerini ben bizzat gördüm” diye bir rivâyet bile vardır. Görmedin mi? Görmediniz mi diye hitap eden bu âyetin indiği dönem, olayın vukuundan takriben 40 yıl sonralarıydı. Ama bu olay Kureyş’in hafızalarında canlılığını muhafaza ediyordu. Ebrehe’nin ordusunu helâk eden kuşların attığı taşları hâlâ evlerinde saklıyorlardı. Arabistan yarımadasında ve tüm dünyada Kureyş’in itibarını ve saygınlığını artırdığı için Kâbe’nin hizmetçileri olarak, Ehlullah olarak tüm çevrede onları dokunulmaz hale getirdiği için bu olay Kureyş için çok önemli bir olaydı. İnsanlar bu olaydan sonra Kureyş’e ilişmekten kork-maya ve onlara saygı duymaya başlamışlardı. Hattâ hayatlarındaki önemine binaen Kureyş bu olayın gerçekleştiği günü takvim başlangıcı yapmışlardı. Bu yıl, “Fil senesi” diye meşhur olmuştu. Dikkat ediyorsanız âyet-i kerîmede “Ma faale Rabbüke” Rabbin fil ordusuna ne yaptı görmedin mi? denmemiş de “Keyfe fe-ale Rabbüke” Rabbin fil ordusuna nasıl yaptı, denmiş. Bundan da anlıyoruz ki bu işin mahiyetini anlamamız, bilmemiz gerekmiyor. Nasıl oldu? Bu iş nasıl gerçekleşti? Kuşlar taş attı deniyor, acaba bu kuşlar hangi kuşlardı? Attıkları taş mıydı? Başka bir şey miydi? Yoksa çiçek mikrobu muydu? Yoksa başka bir hastalık mıydı, bunun mahiyetinin bilinemeyeceği anlatılıyor. Yani keyfiyetinin bilinemeyeceği, keyfiyeti üzerinde durulmaması gerektiği ve sadece helâkin gerçekleştiğine iman edilmesi gerektiği anlatılıyor. Kimilerinin gereksiz yere gereksiz yorumlara kaçtığını ve kendi kendilerini lüzumsuz şeylerle yorduklarını gördüğüm için bunu demek zorunda kaldım. Önemli olan bu olayın ne olduğunu bilmek değil, neticeyi bilmektir. Ne oldu netice? Tüm orduların sahibi olan Allah, göklerde ve yerlerde ne varsa hepsinin ordularının sahibi olan Allah kuşlardan bir ordu gönderdi ve işlerini bitirdi kâfirlerin. Yani orduların sahibi olan Allah o günün en büyük ordusunu, yaratıklarının en güçsüzüyle, kuşlarla yerle bir etti. Çünkü güç ve kuvvet sahibi Allah’tır.
2. “Onların tasarladıkları planlarını boşa çıkarmadı mı?” Onların planlarını geçersiz kılmadı mı Allah? Onların hedeflerini kaybettirmedi mi? Onların oyunlarını, Allah’a, Allah’ın âyetine, Allah’ın sistemine karşı onların kurdukları düzenlerini, komplolarını bozup iptal etmedi mi? Onları kırıp geçirmedi mi? Hangi planlarıydı bunlar? Birincisi kıble değişikliği planları. Allah’a kulluğun sembolü olan Kâbe’nin kıblelikten çıkarılıp onların belirlediği kıblenin yasallaştırılması planları. Allah yasalarının, Allah âyetlerinin kaldırılıp kendi yasalarının hâkimiyeti planları. Allah’a kulluğu değiştirip kendilerine kulluğu gerçekleştirme planları. İnsanların yönelişlerini Allah’ın Beytinden değiştirip kendi evlerine çevirme ve böylece ekonomik ve siyasal güce ulaşarak tanrılıklarını gerçekleştirme planları. Allah’ın Beytini yıkarak, Allah’ın âyetini yok ederek kendilerinin O’ndan daha güçlü olduklarını ispat ederek Allahlıklarını ortaya koyma ve insanlara hükmetme planları. Yeryüzünde en güçlü biziz, egemenlik bizdedir, binaenaleyh bize itaat etmelisiniz diyebilme planları. Allah önce Sana’da yaptırdıkları kiliseye insanları dâvet ederek Kâbe’yi kıblelikten çıkarma planlarını da, sonra Kâbe’yi yıkıp Allah’ın âyetini silme planlarını da bozmadı mı? Allah’ın Beytini yıkamadıkları gibi kendileri yıkıldılar. Allah’ın âyetini silmeye muvaffak olama-dıkları gibi kendileri helâk olup silinip gittiler. Bu tarih boyunca hep böyle olmuştur. “Kâfirlerin tuzağı elbette boşa çıkacaktır.” (Mü’min 25) Tarih boyunca iman dâvâsı karşısında bâtılların planları hep boşa çıkmıştır. Tevhid dâvâsı karşısında bâtıllar hep iflas etmiştir. Dikkat ederseniz burada “Keyd” kelimesi kullanılmaktadır. Birisine zarar vermek için tedbir almak, plan program yapmak, tuzak kurmak anlamına gelir. Allah’a, Allah’ın dinine, Allah’ın âyetlerine ve Allah’ın yasalarına karşı tuzak kurmaya çalışanlar mutlaka karşılarında Allah’ı bulacaklardır. Onların bir hesabı varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardır. Onların tüm planlarını, tüm düzenlerini ve komplolarını boşa çıkaracaktır Allah. Yusuf sûresinde de Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “Hainlerin tuzaklarını Allah başarıya erdirmeyecektir.” (Yusuf 52) Evet onların kurdukları tuzaklarını boşa çıkardı da:
3-4. “Onların üzerlerine Ebabil (Sürü sürü) kuşlarını gönderdi.” Onların üzerine sürü sürü, bölük bölük bölükler halinde, birbiri ardınca giden, çok fazla, şuradan buradan her taraftan gelen, katar katar kuşlar gönderdi. Bu kuşlarla alâkalı işte kırlangıç türü denizden çıkarılmış kuşlardı gibi sözler söylenmiş. Anladığımız o ki, kuşlar dünyası ordularından bir ordu gönderdi onların üzerine Rabbimiz. Göklerde ve yerlerdeki tüm orduların sahibi Allah’tır. İnsanlar da Allah’ın ordusudur, hayvanlar da. Gururla sahipsiz sandığı Kâbe’ye doğru yürüyen ordunun üzerinde tıpkı bir bulut gibi, bir hasır gibi kuşlar sürüsü görünüverdi. Birisi gagasında, diğer ikisi de iki ayaklarında taşlar bulunan bir kuş ordusu beliriverdi de: “Onlara pişirilip sertleştirilmiş balçık taşları atıyorlardı.” İbni Abbas efendimiz bu kelimenin Farsça bir kelime olduğunu ve çamurdan yapılmış ve pişirilerek serleştirilmiş taşlar olduğunu rivâyet etmektedir. Kur’an’ın başka yerlerinde aynı kelimenin kullanıldığını görüyoruz. Meselâ bakın Hud sûresinde Lût (a.s)’un kavminin helâki için de siccil yağdırıldığı, sert taşlar atıldığı ve ülkenin altının üstüne getirildiği anlatılmaktadır. “Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de yığın yığın sert taş yağdırdık.” (Hud 82) Hattâ bu âyetin bir altındaki âyette de bu taşların şanlı, nişanlı olduğu, yani kimin başına ineceğinin, kimin beynini parçalayacağının Allah tarafından belirlenmiş olduğu anlatılır. Sanki uzaktan kumandalı, güdümlü füzeler ki hedefini asla şaşmayacak. Kimin beyninde patlaması emredilmiş, yazılmışsa onun işini bitirecek taşlar. Sicîl; Farsça’da taş anlamına gelen "seng" ile çamur ve toprak anlamına gelen "kil"den terkip olunmuş seng-kil şeklinde mürekkep bir kelime. Arabçada "siccîl" şeklinde telaffuz olunmuştur. Çok pişmiş sert kiremit gibi çamurdan taşlaşmış taş demektir. Veya taş ve çamurdan yapılmış taş demektir. Bu kelime Kamus tercemesi Okyanusta şöyle açıklanır: "Siccîl, kesek tarzında bir çeşit taşa denir. Ve bu "sen-gu kil" in Arapçalaşmış olanıdır. Bundan murad, kumlu çamur ile, pişmiş olup sonra taşlaşmış olan taştır. Allah Teâlâ'nın; "Onlara, sicîlden taşlar atıyorlardı” sözünde geçen siccîl bundandır. Arapça "s.c.l"den türemiş olduğu düşünülünce, siccîl; üzerle-rinde inecekleri ve isabet edecekleri şahısların isimleri yazılı olan taş-lardır. Ayrıca siccîl; kâfirlerin amel defterlerinin ismi olduğu gibi siccîl de azaplarının yazıldığı kitabın ismi olduğu ifade edilir. Sanki, yazıl-mış azap cümlesinden taşlarla azaplandırıldılar, demektir. Taşlar ile azap olunacakları, yazılı olan mahfuz kitabın hükümlerindendir. Çün-kü Allah bu kitapta azaplarını yazdı. Bu takdirde siccîl, irsal anlamına gelen iscâldendir. Azap, irsal ile tavsif olunur. "Onların üzerine tufanı gönderdik..." gibi. (A'râf, 7/133) "Yazılı olan azap cümlesinden olarak onlara taşları atmak için sürü sürü kuşları gönderdi" demek olur. Böylece siccîl kelimesinin manasında azabın kimin tarafından gönderilip yapıldığı da belirtilmiş olur. Bazı âlimler; siccîl kelimesinin su ile dolu büyük kova anla-mı-na gelen "es-Secl” kelimesinden türediğini, büyük kovadan dökülen su gibi birbiri ardınca şiddetle atılan taşlar manasında bir istiâre ol-duğunu söylemişlerdir. Siccîl, dünya semasına da isim olarak verilmiştir. Ayrıca Ce-hennemde bir vadinin ismidir ve bu sebeple Cehennemin taşlarına da siccîl denilir. Cenab-ı Allah, kiremitten daha sert çamurdan pişmiş taşları (siccîl'i) kuşlara attırması neticesinde onların bedenlerinin delik deşik edilerek kırılıp serilişlerini "asf-ı me'kül" (yenmiş ekine) yani hayvanlar ve böcekler tarafından yenip çiğnenmiş, lime lime olup özleri çekilmiş ekin ve yapraklara benzetmiştir. Allah'ın fevkalâde ve ibret dolu olan bu fiilini (işirü) bayağı bir hâdise olarak gösteren kuşların, sinek; siccîli de cüderî (çiçek hastalığı) mikroplarıyla te'vil eden, Ebsbil kuşlarını ve siccîl'i, karinesiz ve gerekçesiz bir şekilde te'vil edenler olmuştur (Muhammed Abduh, Tefsirû cüz'i amme). Ama genelde bu izah İslâm alimleri tarafından reddedilmiştir. Fil sûresi Mekke’de nazil olmuş ve Rasûlullah (s.a.s) de, kendisine, "Allah'a iftira ediyor, Kur'an'ı kendi uydurdu, sahir, mecnûn, şair; Kur'an evvelkilerin masallarıdır (esâtîrül-evvelîn)'' diyen düşmanları karşısında okumuştur. Rasûlullah’ın karşısında bu vak'ayı müşahede etmiş pek çok yaşlı kimse de hayatta bulunuyordu. Eğer bir takım sürü sürü kuşların Ebrehe ordusu üzerine attıkları bu taşlar ve onların bu sebeple helâk olmaları, yalan veya nakledilişi zayıf ol-saydı, bu hâdiseyi görmüş olan Hz. Peygamber'in düşmanları; "Hayır, yalan söylüyorsun, böyle bir şey olmadı!" diye karşı çıkarlardı. Asla böyle diyen ve karşı çıkan olmadı. Fil sûresinde anlatılan ve tarihlerde Fil vak'ası diye anılan bu olay Peygamberimizin doğumundan 50 gün önce vukû bulmuştur. O halde bu vak'a Peygamberimizin irhasların-dandır. O'nun dünyaya geleceğine ve bi'setine bir hazırlık ve onun şeref ve büyüklüğüne bir işaret idi. Rivâyetlerde bu taşların mercimek veya nohut kadar, merci-mekten büyük, nohuttan küçük veya fındık kadar olduğu belirtilmiştir. Ebrehe'nin ordusu üzerine gönderilen kuşların bireri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere üçer taş taşıdıkları ve kime isabet ettiyse başından girip ötesinden çıktığı ve o şahsı, yenik ekin gibi, delik deşik ettiği nakledilmiştir. Ebû Nuaym'ın Nevfel b. Ebî Muaviye ed-Deylemî'den rivâyet ettiğine göre demiştir ki: "Ben ashab-ı file atılan taşları gördüm. Nohut kadar ve mercimekten büyük, bir sırça kırığıyla ayrılmış, sanki bir za-far boncuğu gibi idi" der. İbn Abbas ise fındık büyüklüğünde olduğunu söyler. İbn Merdüye'nin rivâyetinde koyun gübresi kadar olduğu söy-lenir. Keşşâf Tefsirinde, İbn Abbas'ın bu taşlardan birazını Ümmü Hâ-nî'nin evinde bir ölçek kadar, zafar boncuğu gibi bir kırmızılıkta olarak görmüş olduğunu bildirir. Allah Teâlâ, Fîl vak'asından yüzlerce sene önce Lût kavmini helâk ederken "siccîl"i onların üzerine de attırmıştı. Allah Teâlâ, iman etmedikleri ve livata (homoseksüellik) gibi çok kötü ahlaksızlık ve ha-yasızlığı terk etmedikleri için Lût (a.s)'ın kavmini helâk edişini Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatır: "Azap emrimiz gelince onların memleketinin altını üstüne çevirdik ve tepelerine çamurdan pişirilmiş, istif edilmiş (siccîlin mendûd) yağdırdık ki, bunlar Rabbi'nin katında hep damga-lanmışlardı (her taşın nereye ve kime isabet edeceği takdir olunmuş-tur. Onlar (o taşlar ve memleketler) zâlimlerden uzak değildir" (Hûd, 11/82-83). Böyle hâdiseler tabiatta gelişigüzel meydana gelen ve rasgele tesadüf edilen olaylar değildir. Yüce Allah'ın ahlaksız ve kötülere di-lediği vakit vereceği siccîl yağdırması gibi çeşitli şekillerde vukua ge-len musîbet ve azapları vardır. Lût kavmine gönderilen bu taş (siccîl) azabı Hicr sûresinde bazı açıklayıcı açılardan tekrarlanarak bunda fikir ve feraseti bulunanlar ve aklı başında olanlar ve müminler için ib-ret ve dersler olduğu zikredilmiştir (Hicr,73-77). “Rabbinin katından, işaretli olarak taşlar yağdırdık onların üzerlerine. Ve bunlar zalimlerden asla uzak değildir.” (Hûd 83) Her birinin üzerlerinde kimin beynini dağıtacağı yazılmış taşlar sanki birer mitralyöz gibi Ebrehe’nin ordusunun üzerine inmeye başlar. Çünkü ordunun sahibi böyle emretmişti ordusuna. Atılan her bir taş bir askerin beyninde patlar ve üzerlerinden girip altlarından çıkar. Ve çok geçmeden:
3-4. “Onların üzerlerine Ebabil (Sürü sürü) kuşlarını gönderdi.” Onların üzerine sürü sürü, bölük bölük bölükler halinde, birbiri ardınca giden, çok fazla, şuradan buradan her taraftan gelen, katar katar kuşlar gönderdi. Bu kuşlarla alâkalı işte kırlangıç türü denizden çıkarılmış kuşlardı gibi sözler söylenmiş. Anladığımız o ki, kuşlar dünyası ordularından bir ordu gönderdi onların üzerine Rabbimiz. Göklerde ve yerlerdeki tüm orduların sahibi Allah’tır. İnsanlar da Allah’ın ordusudur, hayvanlar da. Gururla sahipsiz sandığı Kâbe’ye doğru yürüyen ordunun üzerinde tıpkı bir bulut gibi, bir hasır gibi kuşlar sürüsü görünüverdi. Birisi gagasında, diğer ikisi de iki ayaklarında taşlar bulunan bir kuş ordusu beliriverdi de: “Onlara pişirilip sertleştirilmiş balçık taşları atıyorlardı.” İbni Abbas efendimiz bu kelimenin Farsça bir kelime olduğunu ve çamurdan yapılmış ve pişirilerek serleştirilmiş taşlar olduğunu rivâyet etmektedir. Kur’an’ın başka yerlerinde aynı kelimenin kullanıldığını görüyoruz. Meselâ bakın Hud sûresinde Lût (a.s)’un kavminin helâki için de siccil yağdırıldığı, sert taşlar atıldığı ve ülkenin altının üstüne getirildiği anlatılmaktadır. “Buyruğumuz gelince oraların altını üstüne getirdik; üzerine de yığın yığın sert taş yağdırdık.” (Hud 82) Hattâ bu âyetin bir altındaki âyette de bu taşların şanlı, nişanlı olduğu, yani kimin başına ineceğinin, kimin beynini parçalayacağının Allah tarafından belirlenmiş olduğu anlatılır. Sanki uzaktan kumandalı, güdümlü füzeler ki hedefini asla şaşmayacak. Kimin beyninde patlaması emredilmiş, yazılmışsa onun işini bitirecek taşlar. Sicîl; Farsça’da taş anlamına gelen "seng" ile çamur ve toprak anlamına gelen "kil"den terkip olunmuş seng-kil şeklinde mürekkep bir kelime. Arabçada "siccîl" şeklinde telaffuz olunmuştur. Çok pişmiş sert kiremit gibi çamurdan taşlaşmış taş demektir. Veya taş ve çamurdan yapılmış taş demektir. Bu kelime Kamus tercemesi Okyanusta şöyle açıklanır: "Siccîl, kesek tarzında bir çeşit taşa denir. Ve bu "sen-gu kil" in Arapçalaşmış olanıdır. Bundan murad, kumlu çamur ile, pişmiş olup sonra taşlaşmış olan taştır. Allah Teâlâ'nın; "Onlara, sicîlden taşlar atıyorlardı” sözünde geçen siccîl bundandır. Arapça "s.c.l"den türemiş olduğu düşünülünce, siccîl; üzerle-rinde inecekleri ve isabet edecekleri şahısların isimleri yazılı olan taş-lardır. Ayrıca siccîl; kâfirlerin amel defterlerinin ismi olduğu gibi siccîl de azaplarının yazıldığı kitabın ismi olduğu ifade edilir. Sanki, yazıl-mış azap cümlesinden taşlarla azaplandırıldılar, demektir. Taşlar ile azap olunacakları, yazılı olan mahfuz kitabın hükümlerindendir. Çün-kü Allah bu kitapta azaplarını yazdı. Bu takdirde siccîl, irsal anlamına gelen iscâldendir. Azap, irsal ile tavsif olunur. "Onların üzerine tufanı gönderdik..." gibi. (A'râf, 7/133) "Yazılı olan azap cümlesinden olarak onlara taşları atmak için sürü sürü kuşları gönderdi" demek olur. Böylece siccîl kelimesinin manasında azabın kimin tarafından gönderilip yapıldığı da belirtilmiş olur. Bazı âlimler; siccîl kelimesinin su ile dolu büyük kova anla-mı-na gelen "es-Secl” kelimesinden türediğini, büyük kovadan dökülen su gibi birbiri ardınca şiddetle atılan taşlar manasında bir istiâre ol-duğunu söylemişlerdir. Siccîl, dünya semasına da isim olarak verilmiştir. Ayrıca Ce-hennemde bir vadinin ismidir ve bu sebeple Cehennemin taşlarına da siccîl denilir. Cenab-ı Allah, kiremitten daha sert çamurdan pişmiş taşları (siccîl'i) kuşlara attırması neticesinde onların bedenlerinin delik deşik edilerek kırılıp serilişlerini "asf-ı me'kül" (yenmiş ekine) yani hayvanlar ve böcekler tarafından yenip çiğnenmiş, lime lime olup özleri çekilmiş ekin ve yapraklara benzetmiştir. Allah'ın fevkalâde ve ibret dolu olan bu fiilini (işirü) bayağı bir hâdise olarak gösteren kuşların, sinek; siccîli de cüderî (çiçek hastalığı) mikroplarıyla te'vil eden, Ebsbil kuşlarını ve siccîl'i, karinesiz ve gerekçesiz bir şekilde te'vil edenler olmuştur (Muhammed Abduh, Tefsirû cüz'i amme). Ama genelde bu izah İslâm alimleri tarafından reddedilmiştir. Fil sûresi Mekke’de nazil olmuş ve Rasûlullah (s.a.s) de, kendisine, "Allah'a iftira ediyor, Kur'an'ı kendi uydurdu, sahir, mecnûn, şair; Kur'an evvelkilerin masallarıdır (esâtîrül-evvelîn)'' diyen düşmanları karşısında okumuştur. Rasûlullah’ın karşısında bu vak'ayı müşahede etmiş pek çok yaşlı kimse de hayatta bulunuyordu. Eğer bir takım sürü sürü kuşların Ebrehe ordusu üzerine attıkları bu taşlar ve onların bu sebeple helâk olmaları, yalan veya nakledilişi zayıf ol-saydı, bu hâdiseyi görmüş olan Hz. Peygamber'in düşmanları; "Hayır, yalan söylüyorsun, böyle bir şey olmadı!" diye karşı çıkarlardı. Asla böyle diyen ve karşı çıkan olmadı. Fil sûresinde anlatılan ve tarihlerde Fil vak'ası diye anılan bu olay Peygamberimizin doğumundan 50 gün önce vukû bulmuştur. O halde bu vak'a Peygamberimizin irhasların-dandır. O'nun dünyaya geleceğine ve bi'setine bir hazırlık ve onun şeref ve büyüklüğüne bir işaret idi. Rivâyetlerde bu taşların mercimek veya nohut kadar, merci-mekten büyük, nohuttan küçük veya fındık kadar olduğu belirtilmiştir. Ebrehe'nin ordusu üzerine gönderilen kuşların bireri ağzında, ikisi de ayaklarında olmak üzere üçer taş taşıdıkları ve kime isabet ettiyse başından girip ötesinden çıktığı ve o şahsı, yenik ekin gibi, delik deşik ettiği nakledilmiştir. Ebû Nuaym'ın Nevfel b. Ebî Muaviye ed-Deylemî'den rivâyet ettiğine göre demiştir ki: "Ben ashab-ı file atılan taşları gördüm. Nohut kadar ve mercimekten büyük, bir sırça kırığıyla ayrılmış, sanki bir za-far boncuğu gibi idi" der. İbn Abbas ise fındık büyüklüğünde olduğunu söyler. İbn Merdüye'nin rivâyetinde koyun gübresi kadar olduğu söy-lenir. Keşşâf Tefsirinde, İbn Abbas'ın bu taşlardan birazını Ümmü Hâ-nî'nin evinde bir ölçek kadar, zafar boncuğu gibi bir kırmızılıkta olarak görmüş olduğunu bildirir. Allah Teâlâ, Fîl vak'asından yüzlerce sene önce Lût kavmini helâk ederken "siccîl"i onların üzerine de attırmıştı. Allah Teâlâ, iman etmedikleri ve livata (homoseksüellik) gibi çok kötü ahlaksızlık ve ha-yasızlığı terk etmedikleri için Lût (a.s)'ın kavmini helâk edişini Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatır: "Azap emrimiz gelince onların memleketinin altını üstüne çevirdik ve tepelerine çamurdan pişirilmiş, istif edilmiş (siccîlin mendûd) yağdırdık ki, bunlar Rabbi'nin katında hep damga-lanmışlardı (her taşın nereye ve kime isabet edeceği takdir olunmuş-tur. Onlar (o taşlar ve memleketler) zâlimlerden uzak değildir" (Hûd, 11/82-83). Böyle hâdiseler tabiatta gelişigüzel meydana gelen ve rasgele tesadüf edilen olaylar değildir. Yüce Allah'ın ahlaksız ve kötülere di-lediği vakit vereceği siccîl yağdırması gibi çeşitli şekillerde vukua ge-len musîbet ve azapları vardır. Lût kavmine gönderilen bu taş (siccîl) azabı Hicr sûresinde bazı açıklayıcı açılardan tekrarlanarak bunda fikir ve feraseti bulunanlar ve aklı başında olanlar ve müminler için ib-ret ve dersler olduğu zikredilmiştir (Hicr,73-77). “Rabbinin katından, işaretli olarak taşlar yağdırdık onların üzerlerine. Ve bunlar zalimlerden asla uzak değildir.” (Hûd 83) Her birinin üzerlerinde kimin beynini dağıtacağı yazılmış taşlar sanki birer mitralyöz gibi Ebrehe’nin ordusunun üzerine inmeye başlar. Çünkü ordunun sahibi böyle emretmişti ordusuna. Atılan her bir taş bir askerin beyninde patlar ve üzerlerinden girip altlarından çıkar. Ve çok geçmeden:
5.“Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.” Koskoca ordu, Allah’a savaşabileceğine inanan, Kâbe’yi yerle bir edeceğine güvenen, bu gücü kendisinde gören koskoca ordu yenmiş ekin yapraklarına dönüverir. Veya kelleleri soyulmuş ekin yapraklarına veya hayvanlar tarafından yenip de dışarı atılan dışkıya, posaya, gübreye dönüverir. İçinde hayvanların dolaştığı, ezip çiğnediği hurda huş olmuş bir ekin yaprağı haline geliverdiler. Leşleri taaffün edip dağılmış bir duruma geliverirler. Mağrur Ebrehe de, onun küfrüne, tuğyanına hizmet adına oraya kadar gelmiş askerleri de hepsi helâk olur. 60.000 insan bir anda yok edilir. Çünkü Allah’la savaşmak başkalarıyla savaşmaya benzemez. Evet bir operasyon düzenleniyor. Yeryüzünün en güçsüz orduları tarafından yeryüzünün en güçlü ordusuna karşı bir operasyon düzenleniyor Allah tarafından ve yeryüzünün en büyük ordusu yeryüzünün en küçük ordusuna mağlup. Kuşlar, ne güçleri var ki onların? Ve işini bitirdikleri ordu da yeryüzünün en büyük ordusu. Allahu Ekber! Allahu Ekber! Allahu Ekber! Eğer şu anda yirminci asrın kâfirleri, Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşan çağımızın kâfirleri: “Efendim, onlar zayıf toplumlardı, binaenaleyh Allah’la başedemediler. Ama bizler şu anda öyle değiliz. Bizler Birleşmiş Milletlerimizi kurduk, Na-to’muzu, A.E.T’mizi kurduk. Bizler güçlendik. Düzenli ordularımız var, toplarımız, tanklarımız var. Artık Allah bizimle asla baş edemez” diyerek gururla şu anda Allah’ın evlerine, Allah’ın mescitlerine, Allah’ın mü’min kullarının üzerlerine yürürler, yalnız sandıkları, güçsüz ve korumasız zannettikleri Allah kullarının defterini dürmeyi hedeflerlerse, bilsinler ki mü’minlere karşı giriştikleri bu savaşta karşılarında önce Allah’ı bulacaklar ve helâk olmaktan kurtulamayacaklardır. Şu anda kâfirler, yeryüzü Müslümanlarına ne kadar işkence yapmayı hedeflerlerse hedeflesinler, ne kadar da tüm plan ve programları Müslümanları top yekun yeryüzünden silmek olursa da olsun bilsinler ki tüm Hıristiyan ve Yahudiler, tüm yerli ve yabancı zalimler karşılarındaki bu savaşta karşılarında ilk önce Allah Teâlâ’yı bulacaklardır. Yani bu savaşta ilk önce Allah Teâlâ kendi zâtıyla ve azametiyle vardır ve Müslümanları koruyacak, Müslümanlara yardım edecektir. Allah ve tüm kâfirlerin kökünü de kazıyacak ve işlerini bitirecektir. İşte bilsinler ki Allah Teâlâ’nın azabı ve ikabı çok şedittir, çok çetindir. İşte Allah’la savaşa tutuşan fil ordusunun âkıbetini gördük. Yeryüzünde Allah’ı ve Allah’ın yasalarını reddeden, hâkimiyeti, rubû-biyeti kendilerinde gören, yeryüzünde tanrılık taslayan, Allah’ın arzında Allah’ın kullarının Allah’ın âyetleri istikâmetinde bir hayat sürmelerine izin vermeyen, Allah’ın arzında Allah’a hayat hakkı tanımayan, Allah’ın kullarını Allah’a ibadet ve itaatten koparıp kendi kanunlarına tapınmaya zorlayan ve bu yüzden de onları bir kaosa düşürmek için onlara Allah’ın âyetlerini duyurmamaya çalışan, Allah’ın âyetlerini silmeye, yıkmaya, yok etmeye çalışan ve böylece Allah kullarının Allah’a kulluk yollarını yok ederek kendilerine kul, köle edinmeye çalışan, Allah’la boy ölçüşmeye kalkışan Firavunlar, Nemrutlar, Ebrehe-ler, Ebu Cehiller hepsini, hepsini yakalayıverdi Rabbimiz. Bazen bir rüzgarla, bazen bulutla, bazen bir ses, bir sayha, bir çığlıkla, bazen suyla, bazen bir sinekle, bazen bir denizle, bazen kuşlarıyla, bazen de birkaç tane melekle yakalayıverir Allah. Tarih bunun şahitleriyle doludur. Bunlar hepsi de sonunda mağlup oldular. Hepsi de ellerindeki güç ve kuvvetlerinin, imkân ve saltanatlarının, ordularının hiçbir işe yaramadığını gördüler. Kendilerini Allah’ın yakalamasından kurtaramadığını gördüler. Hiç birisi Allah’ın âyetlerini yalanlamalarının ve onlarla savaşa tutuşmalarının karşılığı olarak Allah’ın kendilerine takdir buyurduğu azaptan kurtulamadılar. Bir bakın ki tarih bunun örnekleriyle doludur Ama dikkat ederseniz burada âyet-i kerîmede ne Ebrehe’den ne de onun tuğyanına hizmet adına ordusuna katılan askerlerden söz edilmemektedir. Sadece Fil ashabı, fil ordusu denilmektedir. Bundan anlıyoruz ki bu sünnetullah sadece o günkü Ebrehe ve ona askerlik yapanlar hakkında değil, kıyâmete kadar Ebrehe rolünü oynayarak Allah’la, Allah’ın âyetiyle ve Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşan tüm Ebrehe taslakları için ve de onun küfrünü ikâme adına onlara askerlik yapanlar için geçerlidir. Bir de Ashabu’l Fîl denilerek hem Ebrehe hem de ona askerlik yapanlar hayvanların içine katılarak zikredilmiştir. Çünkü Allah’la savaşa tutuşan Ebrehe’ler de, onların askerleri de hayvanlardan daha aşağıdırlar. Çünkü ordunun önündeki Mahmut isimli filin ileri sürülmesine rağmen Kâbe’ye doğru gitmediği ve sanki bu tavrıyla hayvan olduğu halde: “Hayır! Hayır! Ben buradan öteye bir adım bile atmam! Çünkü Allah’a isyan konusunda, Allah’la savaşma konusunda hiç bir beşere itaat yoktur! İtaat ancak haktadır!” diyordu. Bir hayvan olduğu halde o böyle diyordu ama askerleri böyle diyemi-yordu. Sonunda Rabbimiz bu hayvanları kurtarırken onlar kadar şuurları olmayan zalimlere, kâfirlere askerlik yapanların tümünü helâk etti. Böylece o günkü dünyanın belki en süper ordusu, Mekke’ye kadar gelmiş, Kâbe’ye kadar yaklaşmış ve de üstelik karşılarında kendilerine karşı koyabilecek hiçbir gücün de bulunmadığı bir anda yok oluyor ve Allah galip geliyordu. Böylece Kâbe korunup kurtuluyordu, Kureyş korunup kurtuluyordu. Kâbe de, Kureyş de tüm dünyada saygınlık ve dokunulmazlık kazanıyordu. Ama Rabbimizin ifadelerinden anlıyoruz ki, Kureyş sebebiyle Kâbe değil, Kâbe hatırına Ku-reyş korunuyordu. Yani aslında Kureyş Ebrehe ve ordusundan daha iyi bir durumda değildi. Belki de o günün Kureyş’i, Ebrehe ve ordusundan daha kötü bir durumdaydı. Çünkü Ebrehe ve ordusu Hıris-tiyandı. Bozuk da olsa bir Allah inancı vardı, ama Mekkeli Kureyş müşrikti. Birisi Kâbe’yi yıkmaya geliyordu, ama ötekiler de Kâbe’yi putlarla doldurup onun fonksiyonunu değiştirerek Allah’a şirk koşma suçunu irtikap ediyorlardı. Bu ikincisi birincisinden daha büyük bir suçtu. Peki acaba neden Rabbimiz o Kâbe’sini puthaneye çevirerek kendisine şirk koşanlara değil de ona saldıranları helâk etti, diye bir soru hatırımıza geliyor. Bunun birinci sebebi veya hikmeti, Kâbe’yi putlarla doldurmak hukukullaha karşı işlenmiş bir suç, Kâbe’yi yıkmaya teşebbüs ise hukuk-i ibad’a müteallik bir suçtu. Yani Kâbe’yi putlarla dolduranlar Allah’ın hukukunu çiğniyorlardı. Lâkin beriki Kâbe’yi yıkmaya azmedenlerse kul hakkını çiğniyorlardı. Kâbe’yi yıkarak oradaki insanların geçimlerini, hukuklarını ihlâl etmek istiyorlardı. Kendi hukukuna tecavüz edeni dilerse Rabbimiz affeder ama hukuk-ı ibad’a yani kul hakkına tecavüz eden değil kâfir, mü’min bile olsa affedilmemektedir. Öyle de-ğil mi? Bir kâfir kâfirliğinde kalsa mü’minlerin ya da insanların hukukunu ihlâl etmese, yani hiç kimseye zararı olmasa öldürülmemektedir. Veya namazı terk ederek hukukullaha tecavüz eden birisine ölüm cezası verilmezken, adam öldürerek insan hukukunu çiğneyen bir mü’-mine ölüm cezası verilmektedir. Bir de Rabbimiz bu olaydan takriben kırk yıl sonra gelecek peygamberine göndereceği dinin böyle bir ortamda neşv ü nema bul-masını murat etmiştir. Sûrede zuhuru anlatılan bu olayın gerçekleşme şartlarından da anlaşılıyor ki, Mekkeli Kureyş’in öyle çok fazla gücü, kuvveti yoktu. Böyle bir ortamda, böyle bir toplumda İslâm’ın yayılması kolay olacaktı. Ama Ebrehe gibi güçlü birisinin hâkimiyeti altında bulunan bir Mekke’de İslâm’ın yayılması belki de bu kadar kolay olmayacaktı. Yeni gelen İslâm dini tıpkı daha önce Roma gibi güçlü bir devletin bünyesinde yayılma imkânı bulamayan Hz. Îsâ (a.s)’nın dâveti gibi zorlanabilirdi. Onun içindir ki Rabbimiz her iki taraf ta suçlu olduğu halde, güçlüleri helâk ederek güçsüzleri hayatta bıraktı. Ku-reyş hatırına Kâbe değil, Kâbe ve o Kâbe’nin Rabbine kulluk yapmak üzere gelecek Muhammed ve ümmeti hatırına Allah bu korumayı gerçekleştiriyordu. İşte şimdi bu olaydan kırk yıl sonra Allah, Resûlü Muhammed (a.s)’i Mekke’de elçi olarak seçmiş, insanların hayatına karışmak ve onlardan kendisine kulluk istemek üzere ona vahyini göndermiş ve bu kutlu elçi ve ona gönderilen kitap onların karşısında duruyordu. “Ey Mekkeliler! Ey Kureyş! Hatırlasanıza! Daha dün Rabbiniz sizi ezmeye gelmiş Fil ordusuna nasıl yaptı? Onların tüm planlarını boşa çıkarmadı mı? Üstelik de sizlerin dağlara kaçtığınız bir ortamda yaratıklarının en güçsüzü olan kuşlarla onları nasıl helâk etti? Hani sizler şerefli kimselerdiniz? Hani sizler bu Beytin bekçileriydiniz? Hani siz koruyacaktınız onu? Ebrehe’nin ordusu karşısında size hiç bir şey sağlayamayacaklarını bilerek putlarınızı terk edip bana dua ettiğinizi ne çabuk unuttunuz? Ebrehe karşısında korkudan tir tir titreyerek canlarınızı kurtarabilmek için dağlara kaçtığınızı ne çabuk unuttunuz?” Sizler Rabbinizle, bu Beytin Rabbi ile ilginizi kesmiş, O’na bir kısım putları ortak etmiş, şirke düşmüş şu halinizle hizmetçiliğiyle övünüp durduğunuz, sayesinde saygınlık kazandığınız şu Kâbe’nin korunması konusunda kuşlardan daha değersiz olduğunuzu anlamıyor musunuz? O kuşlara söz geçiren, böylece sizi de, Beytini de böyle büyük bir tehlikeden ve açlıktan koruyan Rabbinize hâlâ kulluğa yönelmeyecek misiniz? Hâlâ O’nun elçisine düşmanlığı sürdürmeye devam mı edeceksiniz? Gözlerinizin önünde Ebrehe’nin ordusunu helâk eden bu Rabbin aynı şekilde kendisiyle ve kendi elçisiyle savaşa tutuşan sizi helâk edemeyeceğini mi zannediyorsunuz? Sizin onlardan ne farkınız var? Düşünmüyor musunuz? buyurarak Rabbimiz bu sûresiyle onları kendisine kulluğa ve elçisini kabule çağırıyordu. Tabi bize de aynı şeyleri söylüyor Rabbimiz bu sûresiyle. Şimdi sizler ey Rabbinizin fil sûresiyle muhatap olan yirminci asrın insanları! Sizler görmediniz mi bu gerçeği? Anlamadınız mı Rabbinizin fil ordusuna yaptığını? Veya okumuyor musunuz kitabınızda Allah’ın kendisiyle savaşa tutuşan geçmiş toplumlara neler yaptığını? Görmü-yor musunuz öncekileri? Görmüyor musunuz harabeleri? Görmüyor musunuz mezarlıkları? Görmüyor musunuz Rablerine isyan ederek bir hayat yaşayanların sonlarını? Halbuki diyor Allah, biz onları sizi yerleştirmediğimiz biçimde yeryüzüne yerleştirmiş, onlara gökten bol bol yağmurlar yağdırmış, altlarından da ırmaklar akıtmıştık. Size vermediğimiz malı, mülkü, serveti, gücü, kuvveti onlara vermiştik. Onlara dünyada size vermediğimiz her türlü üstünlük sebepleri vermiştik. Ama onlar Rablerine isyan ettiler, Rablerinin âyetlerini reddettiler, Rablerinin yasalarını reddettiler, günahlara daldılar. Rablerinin kendilerine gönderdiği hayat programından habersiz bir hayat yaşamaya başladılar. Rablerinin elçilerine ve o elçilerin Rablerinden kendilerine getirdiği mesajlara ilgisiz yaşamaya başladılar. Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın elçileriyle mücâdeleye tutuştular, kitaba ve peygambere rağmen kendi kendilerine hayat programı yapmaya kalkıştılar da biz onları yakalayıverdik ve topunu helâk ediverdik. Kendilerine azabımız geldiği zaman da tüm bu imkânları, güçleri, kuvvetleri, boyları, pos-ları, medeniyetleri, ekonomik güçleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Onların topunu helâk ettik. Öyleyse ey şu anda bu Kur’an’ın muhatapları! Örneklerini sun-duğumuz toplumların başlarına gelenlerin sizin de başınıza gelmesinden sakının! Sizin onlardan farklı hiçbir yanınız, hiçbir ruçhaniyetiniz yoktur. Allah katında sizin onlardan farklı, onlardan üstün hiçbir yanınız yoktur. Öyleyse bilesiniz ki Allah yasalarında kesinlikle değişme olmaz. Üstelik sizin şu anda yalanladığınız, değer vermediğiniz, ilgilenmediğiniz, sırt döndüğünüz peygamber onlara gönderilenlerden daha kerîmdir. Öyleyse dikkat edin, sizin şu andaki durumlarınız onlarınkinden daha kritiktir, daha tehlikelidir, diyor Rabbimiz. Evet, bu sûre de bitti. Rabbim en güzel şekilde anlayıp iman eden, bu imanlarıyla hayatlarını düzenlemesi gayreti içine giren kullarından eylesin inşallah. Sübhanekallahümme ve bihamdik. Eşhedü en la ilahe illa en-te. Estağfiruke ve etûbü ileyk.