Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Hac Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

78 ayetSayfa 2 / 2
61,62. “Böyledir; Allah geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katar ve Allah şüphesiz işitir ve görür. Keza Hak yalnız Allah'tır; O'nu bırakıp taptıkları sadece batıldır. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” Allah geceyi gündüze, gündüzü de geceye katar. Geceyi gündüzün üzerine geçirmek, gündüzü de gecenin üzerine kapatmak sûretiyle, geceden gündüzü, gündüzden geceyi yarıp çıkarmak sûretiyle bizim hayatımızın devamını sağlayandır Allah. Geceyi de, gündüzü de yaratan, geceyi de, gündüzü de buyruğuna boyun büktüren, geceye de, gündüze de egemen olan Allah’tır. Gece de, gündüz de Allah’ındır. Gece de, gündüz de sahiplerine boyun bükmüş iki Allah âyetidir. Onlar sahiplerine teslim olup boyun bükmüşlerken, onlar Rablerinin yasalarına teslim olmuşlarken, onlar sadece mâliklerini dinlerlerken, siz kime teslim oluyorsunuz? Siz kime kulluk ediyorsunuz? Onlar hayat programlarını Rablerinden alırlarken siz kimin yasalarını uyguluyorsunuz? Unutmayın ki göklerde ve yerde egemen olan sadece O’dur. Gökleri ve yeri, göktekileri ve yerdekileri yaratan da O’dur, onların hayat programını belirleyen de O’dur. Yaratan da O’dur Rab da Odur, güç ve kudret sahibi de O’dur. Öyleyse Hak sadece Allah’tır. Allah’ı bırakıp tapındıkları batıldır. Yüce olan, Âli olan, büyük olan, Basîr olan, her şeyi gören, gecenin ve gündüzün sahibi olan, geceye ve gündüze, her şeye egemen olan böyle bir Allah’ın safında, böyle bir Allah’ın desteğinde olan bir müslüman için bundan daha büyük bir şeref, bundan daha büyük bir müjde yoktur. Ve böyle bir müslüman için asla kayıp yoktur, yenilgi yoktur. Allah yolunda, Allah desteğinde olduğu sürece böyle bir müs-lüman ölse de galiptir, öldürülse de. Her halükârda o mutlaka cennete gidecektir. Allah her şeye hakimdir ve Rabbimizin hükmü de haktır. En güzel hüküm O’nun hükmüdür.
63,64. “Allah'ın gökten indirdiği su ile yerin yemyeşil olduğunu görmez misin? Doğrusu Allah Latîftir, haber-dardır. Göklerde olanlar, yerde olanlar O’ nundur. Doğrusu Allah müstağnîdir, övülmeye lâyık olandır.” Görmedin mi? Bakmıyor musun ki Allah gökten su indirdi. O’nun indirdiği suyla yeryüzü yemyeşil olmuştur. İndirdiği suyla Rab-binizin yeryüzünde rengârenk meyveler, sebzeler bitirdiğini görmez misiniz? Bunu yapan Allah iradesinden başkası mıdır? Bu size Rab-binizin gücünü anlatmıyor mu? Öyle kadiri mutlak bir Allah ki; işte gözlerinin önünde gökten su indiriyor ve onunla yeryüzünde hayatı var ediyor. Su âyetiyle yeryüzüne hayat verdiği gibi, bizzat hayat suyu olan şu vahyini indirerek size de hayat veriyor. Ölü kalplerinizi diriltip yeşertiyor. Allah vahyi insanların gönüllerine girince onlarda da rengârenk karakterler oluşturuyor. Gökler yüzü ve yeryüzünün sahibi de O’dur. Göklerde ve yerde her ne varsa hepsinin mülkü O’na aittir. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Göklerde ve yerde mülk olarak ne aklınıza gelirse hepsi üzerinde egemen olan, söz sahibi olan O’dur. Sadece O’nun sözü geçerlidir. Mülkünde tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. Mülkünü yönetme hakkı sadece O’na aittir. Her şey O’nun mülküdür. Bizler de O’nun mülküyüz. O’nun mülkü olarak bizim O’nunla ilişkimiz kölenin efendisiyle ilişkisine benzer. Efendi karşısında nasıl ki bir kölenin özgürlüğü yoksa, nasıl ki o sadece efendisini dinlemek ve onun istediği gibi bir hayat yaşamak zorundaysa bizim görevimiz de her halükârda Rabbimize, efendimize, sahibimize O’nun istediği gibi kulluktur. Bunun dışında başka bir seçeneğimiz de yoktur. O Allah Ganidir, zengindir, müstağnîdir, kimseye ihtiyacı ol-mayandır. Herkes O’na muhtaç, ama O kimseye muhtaç değildir. Eğer şu anda Allah’a kulluk yapıyorsak unutmayalım ki, bu kulluklarımız O’nun için değil kendimiz içindir. Allah’ın bizim kulluklarımıza hiçbir zaman ihtiyacı yoktur. Hiç birimize ihtiyacı yoktur Rabbimizin. O Hamîd’dir de. O kendi kendisini hamd edendir. Göklerde ve yerde hiç kimse O’nu hamd etmese de, hiç kimse Ona kulluk etmese de, hiç kimse O’nu övmese de O kendi kendisini övendir. Yâni bilesiniz ki işte böyle Hamîd olan, mülke sahip olan bir Allah hamd edilmeye lâyıktır. Hamd sadece O’na yapılır. Övülmeye lâyık, sevilmeye, şükredilmeye, kulluk edilmeye, teslim olunmaya, itaat edilmeye, sözü dinlenmeye, arzuları, yasaları uygulanmaya lâyık olan sadece Allah’tır. O’ndan başka hiçbir kimsenin hamde, şükre, övgüye, kulluğa hakkı yoktur. Bu dünyada Allah’ı hamd edenler, Allah’ı övenler, Allah’ın övdüklerini övenler, Allah’ın övdüğü bir hayatı yaşayanlar elbette yarın övgüye lâyık bir hayata gideceklerdir.
63,64. “Allah'ın gökten indirdiği su ile yerin yemyeşil olduğunu görmez misin? Doğrusu Allah Latîftir, haber-dardır. Göklerde olanlar, yerde olanlar O’ nundur. Doğrusu Allah müstağnîdir, övülmeye lâyık olandır.” Görmedin mi? Bakmıyor musun ki Allah gökten su indirdi. O’nun indirdiği suyla yeryüzü yemyeşil olmuştur. İndirdiği suyla Rab-binizin yeryüzünde rengârenk meyveler, sebzeler bitirdiğini görmez misiniz? Bunu yapan Allah iradesinden başkası mıdır? Bu size Rab-binizin gücünü anlatmıyor mu? Öyle kadiri mutlak bir Allah ki; işte gözlerinin önünde gökten su indiriyor ve onunla yeryüzünde hayatı var ediyor. Su âyetiyle yeryüzüne hayat verdiği gibi, bizzat hayat suyu olan şu vahyini indirerek size de hayat veriyor. Ölü kalplerinizi diriltip yeşertiyor. Allah vahyi insanların gönüllerine girince onlarda da rengârenk karakterler oluşturuyor. Gökler yüzü ve yeryüzünün sahibi de O’dur. Göklerde ve yerde her ne varsa hepsinin mülkü O’na aittir. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Göklerde ve yerde mülk olarak ne aklınıza gelirse hepsi üzerinde egemen olan, söz sahibi olan O’dur. Sadece O’nun sözü geçerlidir. Mülkünde tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. Mülkünü yönetme hakkı sadece O’na aittir. Her şey O’nun mülküdür. Bizler de O’nun mülküyüz. O’nun mülkü olarak bizim O’nunla ilişkimiz kölenin efendisiyle ilişkisine benzer. Efendi karşısında nasıl ki bir kölenin özgürlüğü yoksa, nasıl ki o sadece efendisini dinlemek ve onun istediği gibi bir hayat yaşamak zorundaysa bizim görevimiz de her halükârda Rabbimize, efendimize, sahibimize O’nun istediği gibi kulluktur. Bunun dışında başka bir seçeneğimiz de yoktur. O Allah Ganidir, zengindir, müstağnîdir, kimseye ihtiyacı ol-mayandır. Herkes O’na muhtaç, ama O kimseye muhtaç değildir. Eğer şu anda Allah’a kulluk yapıyorsak unutmayalım ki, bu kulluklarımız O’nun için değil kendimiz içindir. Allah’ın bizim kulluklarımıza hiçbir zaman ihtiyacı yoktur. Hiç birimize ihtiyacı yoktur Rabbimizin. O Hamîd’dir de. O kendi kendisini hamd edendir. Göklerde ve yerde hiç kimse O’nu hamd etmese de, hiç kimse Ona kulluk etmese de, hiç kimse O’nu övmese de O kendi kendisini övendir. Yâni bilesiniz ki işte böyle Hamîd olan, mülke sahip olan bir Allah hamd edilmeye lâyıktır. Hamd sadece O’na yapılır. Övülmeye lâyık, sevilmeye, şükredilmeye, kulluk edilmeye, teslim olunmaya, itaat edilmeye, sözü dinlenmeye, arzuları, yasaları uygulanmaya lâyık olan sadece Allah’tır. O’ndan başka hiçbir kimsenin hamde, şükre, övgüye, kulluğa hakkı yoktur. Bu dünyada Allah’ı hamd edenler, Allah’ı övenler, Allah’ın övdüklerini övenler, Allah’ın övdüğü bir hayatı yaşayanlar elbette yarın övgüye lâyık bir hayata gideceklerdir.
65,66. “Allah'ın yerde olanları ve emriyle denizlerde yürüyen gemileri buyruğunuz altına vermiş olduğunu; buyruğu olmaksızın yere düşmemesi için göğü O’nun tuttuğunu görmez misin? Doğrusu Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametli olandır. Sizi dirilten, sonra öldürecek sonra yine diriltecek olan O’dur. İnsan gerçekten pek nankördür.” Evet yine görmez misiniz ki O Allah yeryüzündekileri sizin emrinize vermiş, size boyun büktürmüştür. Her şeyi sizin keyfinize göre hazırlamış ve sizin için zelil kılmıştır. Dilediğiniz gibi yaşıyor, dilediğiniz gibi kullanıyorsunuz. Yine denizlerde yüzüp giden, akıp giden gemileri de sizin hizmetinize sunan O’dur. Sakın o sizi taşıyan gemilerin kendiliğinden yürüdüklerini zannetmeyin. Onlara bu yüzme, yürüme yasasını koyan, onları su üzerinde hareket ettiren, yürüten Allah’tır. Suya kaldırma yasasını koyan, gemileri yürütme yasasını koyan Allah’tır. Onları hareket ettiren rüzgarları gönderen Allah’tır. Sonra yere düşmemesi için üzerinizdeki gökyüzünü tutan da Allah’tır. Rabbiniz tutmasaydı gökyüzünü kim durdurabilirdi? Ve yine O Allah sizi dirilten, sizi yaratan, size hayat veren, sizi yaşatan ve öldürendir. İşte bütün bunlar göklere ve yere egemen olan, mülkün sahibi olan Allah’ın, kendisini hamd etmeniz gereken, kendisine kul olmanız gereken Allah’ın kuvvet ve kudretini, rubûbiyet ve ulûhiyetini gösteren âyetlerdir. Doğrusu Allah kullarına karşı Raûf ve Rahîmdir. Ama muhakkak ki insan kâfir oldu, münkir oldu. İnsan inkârcı oldu, nankör oldu. İnsan örtücü, örtbas edici oldu. Rabbinin gücünü kudretini, Rabbinin mülke sahip oluşunu, Rabbinin göklere ve yere, göklerdekilere ve yerdekilere egemen oluşunu, kendilerine Raûf ve Rahîm oluşunu, kendini kendinden çok düşündüğünü, dünya ve uk-ba mutluluğu için kendisine vahiy gönderdiğini bilemedi, anlayamadı da Rabbini unutarak derbeder bir hayatın adamı oldu. Öyle değil mi? Yâni Allah kendisini yoktan var etsin, kendisine bu kadar nîmet versin, yeryüzünü kendisine musahhar kılsın, ona değer verip, onu muhatap kabul edip kendi bilgisini aktarsın, sonra Allah kendisinin asla bir ihtiyacı yokken mahza insanın kendi hayrı için, kendi menfaati için ondan kulluk istesin de bu insan O’na kulluğa yönelmesin. Bu gerçekten çok onur kırıcı, çok kötü bir tutumdur. Çok büyük bir nankörlüktür. Nîmete küfürdür, nîmeti örtmedir bu.
65,66. “Allah'ın yerde olanları ve emriyle denizlerde yürüyen gemileri buyruğunuz altına vermiş olduğunu; buyruğu olmaksızın yere düşmemesi için göğü O’nun tuttuğunu görmez misin? Doğrusu Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametli olandır. Sizi dirilten, sonra öldürecek sonra yine diriltecek olan O’dur. İnsan gerçekten pek nankördür.” Evet yine görmez misiniz ki O Allah yeryüzündekileri sizin emrinize vermiş, size boyun büktürmüştür. Her şeyi sizin keyfinize göre hazırlamış ve sizin için zelil kılmıştır. Dilediğiniz gibi yaşıyor, dilediğiniz gibi kullanıyorsunuz. Yine denizlerde yüzüp giden, akıp giden gemileri de sizin hizmetinize sunan O’dur. Sakın o sizi taşıyan gemilerin kendiliğinden yürüdüklerini zannetmeyin. Onlara bu yüzme, yürüme yasasını koyan, onları su üzerinde hareket ettiren, yürüten Allah’tır. Suya kaldırma yasasını koyan, gemileri yürütme yasasını koyan Allah’tır. Onları hareket ettiren rüzgarları gönderen Allah’tır. Sonra yere düşmemesi için üzerinizdeki gökyüzünü tutan da Allah’tır. Rabbiniz tutmasaydı gökyüzünü kim durdurabilirdi? Ve yine O Allah sizi dirilten, sizi yaratan, size hayat veren, sizi yaşatan ve öldürendir. İşte bütün bunlar göklere ve yere egemen olan, mülkün sahibi olan Allah’ın, kendisini hamd etmeniz gereken, kendisine kul olmanız gereken Allah’ın kuvvet ve kudretini, rubûbiyet ve ulûhiyetini gösteren âyetlerdir. Doğrusu Allah kullarına karşı Raûf ve Rahîmdir. Ama muhakkak ki insan kâfir oldu, münkir oldu. İnsan inkârcı oldu, nankör oldu. İnsan örtücü, örtbas edici oldu. Rabbinin gücünü kudretini, Rabbinin mülke sahip oluşunu, Rabbinin göklere ve yere, göklerdekilere ve yerdekilere egemen oluşunu, kendilerine Raûf ve Rahîm oluşunu, kendini kendinden çok düşündüğünü, dünya ve uk-ba mutluluğu için kendisine vahiy gönderdiğini bilemedi, anlayamadı da Rabbini unutarak derbeder bir hayatın adamı oldu. Öyle değil mi? Yâni Allah kendisini yoktan var etsin, kendisine bu kadar nîmet versin, yeryüzünü kendisine musahhar kılsın, ona değer verip, onu muhatap kabul edip kendi bilgisini aktarsın, sonra Allah kendisinin asla bir ihtiyacı yokken mahza insanın kendi hayrı için, kendi menfaati için ondan kulluk istesin de bu insan O’na kulluğa yönelmesin. Bu gerçekten çok onur kırıcı, çok kötü bir tutumdur. Çok büyük bir nankörlüktür. Nîmete küfürdür, nîmeti örtmedir bu.
67,69. “Her ümmete, yerine getirmeleri gerekli ibadetler koyduk. Öyleyse ey Muhammed! Bu konuda seninle çekişmelerine fırsat verme; Rabbine dâvet et, sen şüphesiz doğru yol üzerindesin. Seninle tartışırlarsa: "Allah yaptığınızı çok iyi bilir; ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyâmet günü aranızda Allah hükmedecektir" de.” Biz her bir toplum için, her bir ümmet için bir kulluk yasası, bir ibadet tarzı belirledik. Geçmiş toplumların, ümmetlerin her birerine kulluk programı belirledik. Adem, Nuh, Hud, Sâlih, İbrahim (as) ların her birerinin ümmetlerine tevhid esas olmak şartıyla, sadece Allah’a kulluk esas olmak şartıyla ufak tefek farklılıklar içeren ibadet biçimleri, kulluk yasaları belirledik. O ümmetlerin hepsi Benim kendilerine belirlediğim bu hayat tarzına tabi oldular, hayatlarını ona göre düzenlediler. Öyleyse artık bu insanlar seninle bu konuda asla bir tartışmaya, bir nizâya girmesinler. Hakları yoktur buna. Nasıl? Efendim işte biz Mûsâ (as) döneminde şöyle yaşıyorduk, İsa (as) döneminde böyle yapıyorduk, İbrahim (as)’dan şöyle duymuştuk, Tevrat’tan, İncil’den böyle öğrenmiştik demesinler. Din konusunda seninle bir çekişmenin içine girmesinler. Artık bu insanların sana karşı böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Hakları olmadığı halde eğer insanlar sana bu tür şeylerle itiraz edecek olurlarsa o zaman sen onların lâkırdılarına iltifat etme. Aldırış etme onlara. Bu konuda onlarla bir tartışmaya da girme. Sen sadece Rabbinin yoluna dâvet et. Evet İncil’de öyleyse, Tevrat’ta öyleyse şimdi de böyledir de ve Rabbin ne demişse, ne indirmişse insanları ona çağır. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir hidâyet, dosdoğru bir yol üzeresin. Allah her bir sonraki gönderdiği peygamberle bir önceki peygamberin şeriat’ından kaldıracağını kaldırmış, nesih edeceğini nesih etmiş, iptal edeceğini, geçersiz kılacağını kılmış ve yeni bir elçiyle yeni bir şeriat, yeni bir yasa, yeni bir kitap indirmiştir. Ve nihâyet kıyâmete kadar geçerli olacak, kıyâmete kadar değiştirilmeyecek, yenilenmeyecek, yerine bir şey konulmayacak en son hayat tarzını, en son kitabını, en son yasasını indirdi. Ve öncekileri de bu son kitabına, bu son elçisine tasdik ettirdi. Bu son kitap onların doğrularını yanlışlarını ortaya koydu. Önceki kitaplardan, önceki şeriat’lardan bu son kitaba aktarılacaklar aktarıldı, nesih edilip kaldırılacaklar da belirtilip kaldırıldı. Ve artık kıyâmete kadar varlığını ve geçerliliğini sürdürecek olan bu son kitabını, bu son elçisini tüm dünya insanlığına sundu. Öyleyse ey insanlar, önceki tüm kitapların, tüm şeriat’ların, tüm peygamberlerin bu kitaba aktarılanları hariç hükümleri bitmiştir. Artık bundan sonra ben Hıristiyan’ım, ben İncil’le amel ediyorum, benim peygamberim İsa (as) dır. Ben Yahudi’yim, benim kitabım Tevrat’tır, benim örneğim Mûsâ (as) dır demeye hiç kimsenin hakkı da, salahiyeti de kalmamıştır. Yâni bir zamanlar İsa (as) a iman etmiş, İn-cil’e inanmış olabilir insan. Şimdi aynı kaynaktan gelmiş Muhammed (as) vardır, Kur’an vardır. Şimdi Muhammed (as)’a ve Kur’an’a inanmak zorundadır. Veya daha önce cinleri, melekleri, insanları, hayvanları, taşları tanrılaştırmış, onlara kulluk etmiş olabilir insan. Bir kısım tâğutlara kulluğu meşru görmüş olabilir. Allah dinini bırakarak, Allah dinini tanımayarak kendi kendine dinler, sistemler, hayat tarzları geliştirmiş ve onlara tapınmış olabilir. Küfrün ve şirkin girdabına yuvarlanmış olabilir. Ama şu anda Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (as) da O’nun elçisidir demek zorundadır. Eski yolunu, eski anlayışını, eski inanışını terk edip böylece inanmak zorundadır. İşte ey peygamberim, sen bunu böylece açıkla ve insanları bu dine, Allah yoluna dâvet et. Hiç böyle ileri-geri kimseyle tartışmaya girme. Çünkü Allah kimseyi zorla müslüman yapmadı. Kimseyi İslâm olmaya zorlamadı. Sen de ey peygamberim, sizler de ey peygamber yolunun yolcuları, bunu insanlara duyurun ve onları Allah yoluna dâvet edin, sizin göreviniz budur. Evet biz de bunu böylece insanlara duyuracak ve onları Allah yoluna, sırat-ı müstakime dâvet edeceğiz. Öyle bir dâvet edeceğiz ki, bu dâveti insanlara öyle bir ulaştıracağız ki, yeryüzünde ben bunu duymamıştım, ben bunu bilmiyordum, benim böyle bir şeyden haberim yoktu diyecek bir tane insan bile kalmamalı. Bu mesajdan haberdar olmadık bir tek fert bile kalmayacak biçimde bunu insanlara ulaştırma kavgası içine girmek zorunda olduğumuzu unutmayacağız. Peygamber yolunun yolcusu olarak bizim görevimiz de bugün işte budur. Eğer yine de seninle tartışmaya girerlerse ağızlarını payını vermek ve tartışmadan vazgeçmelerini sağlamak için de ki onlara, Allah yaptığınızı çok iyi bilir. Allah sizin benimle niçin tartıştığınızı, kaçma amacıyla mı? Anlama, öğrenme amacıyla mı? Beni oyalama amacıyla mı? Ne niyetle yaptığınızı Allah bilmektedir de ve işi bitir peygamberim. Sizinle bizim aramızda bir tartışma konusu yoktur. Çünkü artık hak beyan edilmiştir. Hak güneş kadar açıktır ve nettir. Sizler inatlarınız ve kibirleriniz yüzünden, kıskançlığınız yüzünden bildiğiniz halde hakkı kabule yanaşmıyorsunuz. Hak bu kadar belli iken, bu kadar ayan-beyan ortada iken, Rabbim kitabıyla hakkı bu kadar açıklamışken ve ben de size onu Rabbimin istediği biçimde tebliğ etmiş, duyurmuş iken artık onun karşısında inattan başka bir şey yoktur. İnatçı insanlar karşısında da delile ihtiyaç yoktur. Delil hakkı bilmeyen ve hak kendisine beyan edildiği zaman onu kabule hazır olan kimseler için söz konusudur de ve onlardan ayrıl. Çünkü: Allah yarın aramızdaki hükmünü verecektir. Aramızda ihtilâf ettiğimiz konularda yarın Allah hükmünü verecektir. Kim haklı, kim haksız onu yarın ortaya koyacaktır. Şimdi sizler Allah’ın verdiği yetkiyle, özgür iradelerinizle keyfinize göre bu böyledir, şu şöyledir diye hükümler verebilir, aklınıza göre yargılar geliştirebilirsiniz. Dilediğinizi affedip, dilediklerinizi cezalandırabilirsiniz. Dilediklerinizi nîmetlere boğup, dilediklerinize eziyetler çektirebilirsiniz. Dilediğinizi emredip, dilediğinizi yasaklayabilirsiniz. Dilediğinizi giyinip dilediğinizi soyunabilirsiniz. Dilediğiniz yerlerden kazanıp dilediğiniz yerlerde harcayabilirsiniz. Dilediğiniz gibi hukuk yapıp, dilediklerinize tapınabilirsiniz. Dilediğinize hayat hakkı tanıyıp dilediklerinizi susturabilirsiniz. Ama unutmayın ki evlerinde kendilerini kral zannedenler, ev halkına diledikleri gibi zulmedenler. Köyünde, kentinde, ülkesinde kendilerini tanrı yerine koyup, kendilerinde güç kuvvet görerek: Ben asarım! Ben keserim! Diyenler. Egemenlik bendedir! diyerek Allah kullarına yasa koymaya, insanları Allah’a kulluktan koparıp kendilerine kul, köle edinmeye çalışanlar. Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın â-yetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşanlar. Allah’a iman edenleri yok etmeye soyunanlar. Unutmayın ki bireysel kıyâmetiniz gelir gel-mez, kıyâmet kopar kopmaz elinizde hiçbir yetkiniz kalmayacak. Şu anda karşınızda hanımlarınız, çocuklarınız tir tir titreyebilir. Karşınızda vatandaşlarınız ezilebilir. Karşınızda işçileriniz kan kusabilir. Siyasal gücünüz karşısında, ekonomik varlığınız karşısında, askeri kuvvetiniz karşısında, zulmünüz, azgınlığınız karşısında insanlar diz çökmüş olabilir. Ama unutmayın ki bir gün öleceksiniz. Bir gün kıyâmet kopar ve her şey biter. İşte o zaman hakkınızdaki hükmünü Allah verecektir. Ne doğru, ne yanlış? Ne hak, ne batıl? Kim zalim, kim adil? Kim cennetlik, kim cehennemlik? Bu konuda Allah hüküm verecek ve herkes çaresiz O’nun hükmüne boyun eğmek zorunda kalacak. Aslında o gün vereceği hükmünü Rabbimiz bugün kitabında vermiştir. O gün diyeceğini bugün kitabında demiştir. Bugün elimizdeki şu kitapta her şey bellidir. Öyleyse ey insanlar, gelin yarın gelsin de o zaman Rabbimizin hükmüne tabi olalım demeyelim. Gelin bugün bu kitabın dediklerine tabi olalım. Bu kitabın hak dediklerini hak, batıl dediklerini batıl bilelim. İyi dediklerini iyi, kötü dediklerini kötü bilelim. Eğer bugün bu kitabın dediği gibi bir hayat yaşarsak o gün Allah’ın doğru diyecekleri bellidir.
67,69. “Her ümmete, yerine getirmeleri gerekli ibadetler koyduk. Öyleyse ey Muhammed! Bu konuda seninle çekişmelerine fırsat verme; Rabbine dâvet et, sen şüphesiz doğru yol üzerindesin. Seninle tartışırlarsa: "Allah yaptığınızı çok iyi bilir; ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyâmet günü aranızda Allah hükmedecektir" de.” Biz her bir toplum için, her bir ümmet için bir kulluk yasası, bir ibadet tarzı belirledik. Geçmiş toplumların, ümmetlerin her birerine kulluk programı belirledik. Adem, Nuh, Hud, Sâlih, İbrahim (as) ların her birerinin ümmetlerine tevhid esas olmak şartıyla, sadece Allah’a kulluk esas olmak şartıyla ufak tefek farklılıklar içeren ibadet biçimleri, kulluk yasaları belirledik. O ümmetlerin hepsi Benim kendilerine belirlediğim bu hayat tarzına tabi oldular, hayatlarını ona göre düzenlediler. Öyleyse artık bu insanlar seninle bu konuda asla bir tartışmaya, bir nizâya girmesinler. Hakları yoktur buna. Nasıl? Efendim işte biz Mûsâ (as) döneminde şöyle yaşıyorduk, İsa (as) döneminde böyle yapıyorduk, İbrahim (as)’dan şöyle duymuştuk, Tevrat’tan, İncil’den böyle öğrenmiştik demesinler. Din konusunda seninle bir çekişmenin içine girmesinler. Artık bu insanların sana karşı böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Hakları olmadığı halde eğer insanlar sana bu tür şeylerle itiraz edecek olurlarsa o zaman sen onların lâkırdılarına iltifat etme. Aldırış etme onlara. Bu konuda onlarla bir tartışmaya da girme. Sen sadece Rabbinin yoluna dâvet et. Evet İncil’de öyleyse, Tevrat’ta öyleyse şimdi de böyledir de ve Rabbin ne demişse, ne indirmişse insanları ona çağır. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir hidâyet, dosdoğru bir yol üzeresin. Allah her bir sonraki gönderdiği peygamberle bir önceki peygamberin şeriat’ından kaldıracağını kaldırmış, nesih edeceğini nesih etmiş, iptal edeceğini, geçersiz kılacağını kılmış ve yeni bir elçiyle yeni bir şeriat, yeni bir yasa, yeni bir kitap indirmiştir. Ve nihâyet kıyâmete kadar geçerli olacak, kıyâmete kadar değiştirilmeyecek, yenilenmeyecek, yerine bir şey konulmayacak en son hayat tarzını, en son kitabını, en son yasasını indirdi. Ve öncekileri de bu son kitabına, bu son elçisine tasdik ettirdi. Bu son kitap onların doğrularını yanlışlarını ortaya koydu. Önceki kitaplardan, önceki şeriat’lardan bu son kitaba aktarılacaklar aktarıldı, nesih edilip kaldırılacaklar da belirtilip kaldırıldı. Ve artık kıyâmete kadar varlığını ve geçerliliğini sürdürecek olan bu son kitabını, bu son elçisini tüm dünya insanlığına sundu. Öyleyse ey insanlar, önceki tüm kitapların, tüm şeriat’ların, tüm peygamberlerin bu kitaba aktarılanları hariç hükümleri bitmiştir. Artık bundan sonra ben Hıristiyan’ım, ben İncil’le amel ediyorum, benim peygamberim İsa (as) dır. Ben Yahudi’yim, benim kitabım Tevrat’tır, benim örneğim Mûsâ (as) dır demeye hiç kimsenin hakkı da, salahiyeti de kalmamıştır. Yâni bir zamanlar İsa (as) a iman etmiş, İn-cil’e inanmış olabilir insan. Şimdi aynı kaynaktan gelmiş Muhammed (as) vardır, Kur’an vardır. Şimdi Muhammed (as)’a ve Kur’an’a inanmak zorundadır. Veya daha önce cinleri, melekleri, insanları, hayvanları, taşları tanrılaştırmış, onlara kulluk etmiş olabilir insan. Bir kısım tâğutlara kulluğu meşru görmüş olabilir. Allah dinini bırakarak, Allah dinini tanımayarak kendi kendine dinler, sistemler, hayat tarzları geliştirmiş ve onlara tapınmış olabilir. Küfrün ve şirkin girdabına yuvarlanmış olabilir. Ama şu anda Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (as) da O’nun elçisidir demek zorundadır. Eski yolunu, eski anlayışını, eski inanışını terk edip böylece inanmak zorundadır. İşte ey peygamberim, sen bunu böylece açıkla ve insanları bu dine, Allah yoluna dâvet et. Hiç böyle ileri-geri kimseyle tartışmaya girme. Çünkü Allah kimseyi zorla müslüman yapmadı. Kimseyi İslâm olmaya zorlamadı. Sen de ey peygamberim, sizler de ey peygamber yolunun yolcuları, bunu insanlara duyurun ve onları Allah yoluna dâvet edin, sizin göreviniz budur. Evet biz de bunu böylece insanlara duyuracak ve onları Allah yoluna, sırat-ı müstakime dâvet edeceğiz. Öyle bir dâvet edeceğiz ki, bu dâveti insanlara öyle bir ulaştıracağız ki, yeryüzünde ben bunu duymamıştım, ben bunu bilmiyordum, benim böyle bir şeyden haberim yoktu diyecek bir tane insan bile kalmamalı. Bu mesajdan haberdar olmadık bir tek fert bile kalmayacak biçimde bunu insanlara ulaştırma kavgası içine girmek zorunda olduğumuzu unutmayacağız. Peygamber yolunun yolcusu olarak bizim görevimiz de bugün işte budur. Eğer yine de seninle tartışmaya girerlerse ağızlarını payını vermek ve tartışmadan vazgeçmelerini sağlamak için de ki onlara, Allah yaptığınızı çok iyi bilir. Allah sizin benimle niçin tartıştığınızı, kaçma amacıyla mı? Anlama, öğrenme amacıyla mı? Beni oyalama amacıyla mı? Ne niyetle yaptığınızı Allah bilmektedir de ve işi bitir peygamberim. Sizinle bizim aramızda bir tartışma konusu yoktur. Çünkü artık hak beyan edilmiştir. Hak güneş kadar açıktır ve nettir. Sizler inatlarınız ve kibirleriniz yüzünden, kıskançlığınız yüzünden bildiğiniz halde hakkı kabule yanaşmıyorsunuz. Hak bu kadar belli iken, bu kadar ayan-beyan ortada iken, Rabbim kitabıyla hakkı bu kadar açıklamışken ve ben de size onu Rabbimin istediği biçimde tebliğ etmiş, duyurmuş iken artık onun karşısında inattan başka bir şey yoktur. İnatçı insanlar karşısında da delile ihtiyaç yoktur. Delil hakkı bilmeyen ve hak kendisine beyan edildiği zaman onu kabule hazır olan kimseler için söz konusudur de ve onlardan ayrıl. Çünkü: Allah yarın aramızdaki hükmünü verecektir. Aramızda ihtilâf ettiğimiz konularda yarın Allah hükmünü verecektir. Kim haklı, kim haksız onu yarın ortaya koyacaktır. Şimdi sizler Allah’ın verdiği yetkiyle, özgür iradelerinizle keyfinize göre bu böyledir, şu şöyledir diye hükümler verebilir, aklınıza göre yargılar geliştirebilirsiniz. Dilediğinizi affedip, dilediklerinizi cezalandırabilirsiniz. Dilediklerinizi nîmetlere boğup, dilediklerinize eziyetler çektirebilirsiniz. Dilediğinizi emredip, dilediğinizi yasaklayabilirsiniz. Dilediğinizi giyinip dilediğinizi soyunabilirsiniz. Dilediğiniz yerlerden kazanıp dilediğiniz yerlerde harcayabilirsiniz. Dilediğiniz gibi hukuk yapıp, dilediklerinize tapınabilirsiniz. Dilediğinize hayat hakkı tanıyıp dilediklerinizi susturabilirsiniz. Ama unutmayın ki evlerinde kendilerini kral zannedenler, ev halkına diledikleri gibi zulmedenler. Köyünde, kentinde, ülkesinde kendilerini tanrı yerine koyup, kendilerinde güç kuvvet görerek: Ben asarım! Ben keserim! Diyenler. Egemenlik bendedir! diyerek Allah kullarına yasa koymaya, insanları Allah’a kulluktan koparıp kendilerine kul, köle edinmeye çalışanlar. Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın â-yetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşanlar. Allah’a iman edenleri yok etmeye soyunanlar. Unutmayın ki bireysel kıyâmetiniz gelir gel-mez, kıyâmet kopar kopmaz elinizde hiçbir yetkiniz kalmayacak. Şu anda karşınızda hanımlarınız, çocuklarınız tir tir titreyebilir. Karşınızda vatandaşlarınız ezilebilir. Karşınızda işçileriniz kan kusabilir. Siyasal gücünüz karşısında, ekonomik varlığınız karşısında, askeri kuvvetiniz karşısında, zulmünüz, azgınlığınız karşısında insanlar diz çökmüş olabilir. Ama unutmayın ki bir gün öleceksiniz. Bir gün kıyâmet kopar ve her şey biter. İşte o zaman hakkınızdaki hükmünü Allah verecektir. Ne doğru, ne yanlış? Ne hak, ne batıl? Kim zalim, kim adil? Kim cennetlik, kim cehennemlik? Bu konuda Allah hüküm verecek ve herkes çaresiz O’nun hükmüne boyun eğmek zorunda kalacak. Aslında o gün vereceği hükmünü Rabbimiz bugün kitabında vermiştir. O gün diyeceğini bugün kitabında demiştir. Bugün elimizdeki şu kitapta her şey bellidir. Öyleyse ey insanlar, gelin yarın gelsin de o zaman Rabbimizin hükmüne tabi olalım demeyelim. Gelin bugün bu kitabın dediklerine tabi olalım. Bu kitabın hak dediklerini hak, batıl dediklerini batıl bilelim. İyi dediklerini iyi, kötü dediklerini kötü bilelim. Eğer bugün bu kitabın dediği gibi bir hayat yaşarsak o gün Allah’ın doğru diyecekleri bellidir.
67,69. “Her ümmete, yerine getirmeleri gerekli ibadetler koyduk. Öyleyse ey Muhammed! Bu konuda seninle çekişmelerine fırsat verme; Rabbine dâvet et, sen şüphesiz doğru yol üzerindesin. Seninle tartışırlarsa: "Allah yaptığınızı çok iyi bilir; ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında, kıyâmet günü aranızda Allah hükmedecektir" de.” Biz her bir toplum için, her bir ümmet için bir kulluk yasası, bir ibadet tarzı belirledik. Geçmiş toplumların, ümmetlerin her birerine kulluk programı belirledik. Adem, Nuh, Hud, Sâlih, İbrahim (as) ların her birerinin ümmetlerine tevhid esas olmak şartıyla, sadece Allah’a kulluk esas olmak şartıyla ufak tefek farklılıklar içeren ibadet biçimleri, kulluk yasaları belirledik. O ümmetlerin hepsi Benim kendilerine belirlediğim bu hayat tarzına tabi oldular, hayatlarını ona göre düzenlediler. Öyleyse artık bu insanlar seninle bu konuda asla bir tartışmaya, bir nizâya girmesinler. Hakları yoktur buna. Nasıl? Efendim işte biz Mûsâ (as) döneminde şöyle yaşıyorduk, İsa (as) döneminde böyle yapıyorduk, İbrahim (as)’dan şöyle duymuştuk, Tevrat’tan, İncil’den böyle öğrenmiştik demesinler. Din konusunda seninle bir çekişmenin içine girmesinler. Artık bu insanların sana karşı böyle bir itiraz hakları kalmamıştır. Hakları olmadığı halde eğer insanlar sana bu tür şeylerle itiraz edecek olurlarsa o zaman sen onların lâkırdılarına iltifat etme. Aldırış etme onlara. Bu konuda onlarla bir tartışmaya da girme. Sen sadece Rabbinin yoluna dâvet et. Evet İncil’de öyleyse, Tevrat’ta öyleyse şimdi de böyledir de ve Rabbin ne demişse, ne indirmişse insanları ona çağır. Şüphesiz ki sen dosdoğru bir hidâyet, dosdoğru bir yol üzeresin. Allah her bir sonraki gönderdiği peygamberle bir önceki peygamberin şeriat’ından kaldıracağını kaldırmış, nesih edeceğini nesih etmiş, iptal edeceğini, geçersiz kılacağını kılmış ve yeni bir elçiyle yeni bir şeriat, yeni bir yasa, yeni bir kitap indirmiştir. Ve nihâyet kıyâmete kadar geçerli olacak, kıyâmete kadar değiştirilmeyecek, yenilenmeyecek, yerine bir şey konulmayacak en son hayat tarzını, en son kitabını, en son yasasını indirdi. Ve öncekileri de bu son kitabına, bu son elçisine tasdik ettirdi. Bu son kitap onların doğrularını yanlışlarını ortaya koydu. Önceki kitaplardan, önceki şeriat’lardan bu son kitaba aktarılacaklar aktarıldı, nesih edilip kaldırılacaklar da belirtilip kaldırıldı. Ve artık kıyâmete kadar varlığını ve geçerliliğini sürdürecek olan bu son kitabını, bu son elçisini tüm dünya insanlığına sundu. Öyleyse ey insanlar, önceki tüm kitapların, tüm şeriat’ların, tüm peygamberlerin bu kitaba aktarılanları hariç hükümleri bitmiştir. Artık bundan sonra ben Hıristiyan’ım, ben İncil’le amel ediyorum, benim peygamberim İsa (as) dır. Ben Yahudi’yim, benim kitabım Tevrat’tır, benim örneğim Mûsâ (as) dır demeye hiç kimsenin hakkı da, salahiyeti de kalmamıştır. Yâni bir zamanlar İsa (as) a iman etmiş, İn-cil’e inanmış olabilir insan. Şimdi aynı kaynaktan gelmiş Muhammed (as) vardır, Kur’an vardır. Şimdi Muhammed (as)’a ve Kur’an’a inanmak zorundadır. Veya daha önce cinleri, melekleri, insanları, hayvanları, taşları tanrılaştırmış, onlara kulluk etmiş olabilir insan. Bir kısım tâğutlara kulluğu meşru görmüş olabilir. Allah dinini bırakarak, Allah dinini tanımayarak kendi kendine dinler, sistemler, hayat tarzları geliştirmiş ve onlara tapınmış olabilir. Küfrün ve şirkin girdabına yuvarlanmış olabilir. Ama şu anda Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed (as) da O’nun elçisidir demek zorundadır. Eski yolunu, eski anlayışını, eski inanışını terk edip böylece inanmak zorundadır. İşte ey peygamberim, sen bunu böylece açıkla ve insanları bu dine, Allah yoluna dâvet et. Hiç böyle ileri-geri kimseyle tartışmaya girme. Çünkü Allah kimseyi zorla müslüman yapmadı. Kimseyi İslâm olmaya zorlamadı. Sen de ey peygamberim, sizler de ey peygamber yolunun yolcuları, bunu insanlara duyurun ve onları Allah yoluna dâvet edin, sizin göreviniz budur. Evet biz de bunu böylece insanlara duyuracak ve onları Allah yoluna, sırat-ı müstakime dâvet edeceğiz. Öyle bir dâvet edeceğiz ki, bu dâveti insanlara öyle bir ulaştıracağız ki, yeryüzünde ben bunu duymamıştım, ben bunu bilmiyordum, benim böyle bir şeyden haberim yoktu diyecek bir tane insan bile kalmamalı. Bu mesajdan haberdar olmadık bir tek fert bile kalmayacak biçimde bunu insanlara ulaştırma kavgası içine girmek zorunda olduğumuzu unutmayacağız. Peygamber yolunun yolcusu olarak bizim görevimiz de bugün işte budur. Eğer yine de seninle tartışmaya girerlerse ağızlarını payını vermek ve tartışmadan vazgeçmelerini sağlamak için de ki onlara, Allah yaptığınızı çok iyi bilir. Allah sizin benimle niçin tartıştığınızı, kaçma amacıyla mı? Anlama, öğrenme amacıyla mı? Beni oyalama amacıyla mı? Ne niyetle yaptığınızı Allah bilmektedir de ve işi bitir peygamberim. Sizinle bizim aramızda bir tartışma konusu yoktur. Çünkü artık hak beyan edilmiştir. Hak güneş kadar açıktır ve nettir. Sizler inatlarınız ve kibirleriniz yüzünden, kıskançlığınız yüzünden bildiğiniz halde hakkı kabule yanaşmıyorsunuz. Hak bu kadar belli iken, bu kadar ayan-beyan ortada iken, Rabbim kitabıyla hakkı bu kadar açıklamışken ve ben de size onu Rabbimin istediği biçimde tebliğ etmiş, duyurmuş iken artık onun karşısında inattan başka bir şey yoktur. İnatçı insanlar karşısında da delile ihtiyaç yoktur. Delil hakkı bilmeyen ve hak kendisine beyan edildiği zaman onu kabule hazır olan kimseler için söz konusudur de ve onlardan ayrıl. Çünkü: Allah yarın aramızdaki hükmünü verecektir. Aramızda ihtilâf ettiğimiz konularda yarın Allah hükmünü verecektir. Kim haklı, kim haksız onu yarın ortaya koyacaktır. Şimdi sizler Allah’ın verdiği yetkiyle, özgür iradelerinizle keyfinize göre bu böyledir, şu şöyledir diye hükümler verebilir, aklınıza göre yargılar geliştirebilirsiniz. Dilediğinizi affedip, dilediklerinizi cezalandırabilirsiniz. Dilediklerinizi nîmetlere boğup, dilediklerinize eziyetler çektirebilirsiniz. Dilediğinizi emredip, dilediğinizi yasaklayabilirsiniz. Dilediğinizi giyinip dilediğinizi soyunabilirsiniz. Dilediğiniz yerlerden kazanıp dilediğiniz yerlerde harcayabilirsiniz. Dilediğiniz gibi hukuk yapıp, dilediklerinize tapınabilirsiniz. Dilediğinize hayat hakkı tanıyıp dilediklerinizi susturabilirsiniz. Ama unutmayın ki evlerinde kendilerini kral zannedenler, ev halkına diledikleri gibi zulmedenler. Köyünde, kentinde, ülkesinde kendilerini tanrı yerine koyup, kendilerinde güç kuvvet görerek: Ben asarım! Ben keserim! Diyenler. Egemenlik bendedir! diyerek Allah kullarına yasa koymaya, insanları Allah’a kulluktan koparıp kendilerine kul, köle edinmeye çalışanlar. Allah’la, Allah’ın diniyle, Allah’ın â-yetleriyle, Allah’ın yasalarıyla savaşa tutuşanlar. Allah’a iman edenleri yok etmeye soyunanlar. Unutmayın ki bireysel kıyâmetiniz gelir gel-mez, kıyâmet kopar kopmaz elinizde hiçbir yetkiniz kalmayacak. Şu anda karşınızda hanımlarınız, çocuklarınız tir tir titreyebilir. Karşınızda vatandaşlarınız ezilebilir. Karşınızda işçileriniz kan kusabilir. Siyasal gücünüz karşısında, ekonomik varlığınız karşısında, askeri kuvvetiniz karşısında, zulmünüz, azgınlığınız karşısında insanlar diz çökmüş olabilir. Ama unutmayın ki bir gün öleceksiniz. Bir gün kıyâmet kopar ve her şey biter. İşte o zaman hakkınızdaki hükmünü Allah verecektir. Ne doğru, ne yanlış? Ne hak, ne batıl? Kim zalim, kim adil? Kim cennetlik, kim cehennemlik? Bu konuda Allah hüküm verecek ve herkes çaresiz O’nun hükmüne boyun eğmek zorunda kalacak. Aslında o gün vereceği hükmünü Rabbimiz bugün kitabında vermiştir. O gün diyeceğini bugün kitabında demiştir. Bugün elimizdeki şu kitapta her şey bellidir. Öyleyse ey insanlar, gelin yarın gelsin de o zaman Rabbimizin hükmüne tabi olalım demeyelim. Gelin bugün bu kitabın dediklerine tabi olalım. Bu kitabın hak dediklerini hak, batıl dediklerini batıl bilelim. İyi dediklerini iyi, kötü dediklerini kötü bilelim. Eğer bugün bu kitabın dediği gibi bir hayat yaşarsak o gün Allah’ın doğru diyecekleri bellidir.
70. “Göklerde ve yerde olanı Allah'ın bildiğini bilmez misin? Bunlar hiç şüphesiz Kitaptadır ve şüphesiz bunlar Allah'a kolaydır.” Biliyor musunuz? Göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilen Allah’tır. Göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’a gizli kalamaz. Göklerde olanı da, yerde olanı da, gönüllerde olanı da bilir Allah. Allah bilgisi tam olandır, bilgi kendisinden olandır ve O’nun bilgisinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. İşte kulluk, itaat, teslimiyet böyle her şeyi bilen bir Allah’ın hakkıdır. Göklerde ve yerde mülkü olarak, kulu olarak ne varsa hepsi Allah bilgisinde, Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. Evet zerreler de, küreler de, galaksiler de, yıldızlar da, insanlar da, sinekler de, atomlar da, moleküller de Allah bilgisinde yazılıdır. Herkes için, her varlık için, her insan için bir dosya tutulmaktadır. Herkesin en küçük amelinden, en büyük amellerine kadar Allah’ın melekleri dosyalar tutmaktadırlar. Şu anda Müslümanları fişleyenlerin de, dosyalayanların da dosyaları tutulmaktadır. Ve nihâyet bir gün vakti gelip te o gerçek bilgiyi, o kıyâmet bilgisini Rabbimiz insanlar üzerinde uygulamaya başladı mı artık kimse Onun takdirinin önüne geçemeyecektir. Allah’ın göklerde ve yerdeki tüm kullarını, tüm varlıkları bil-mesi de öyle zor değildir. Bu Allah için çok kolaydır. Şu anda gökten ne kadar yağmur damlası düşer? Güneşten ne kadar ısı ve ışık gelir? Ağaçlardan kaç yaprak düşer? Ne kadar çiçek açar? Toprağın altına günde kaç insan düşer? Karanlıklarda ve aydınlıklarda kim nerede devinir? Her şeyi, her şeyi bilir Allah. Hal böyleyken:
71. “Onlar Allah'ı bırakıp da O’nun, haklarında hiçbir delil indirmediği, kendilerinden de bir bilgi olmayan şeylere taparlar. Zulmedenlerin yardımcısı olmaz.” Evet insanlar böyle Alîm ve Habîr olan, göklere ve yere bilgisi ve gücüyle egemen olan bir Allah’ı bırakıp da O’nun berisinde, O’nun dununda başka varlıklara tapınıyorlar. Gerçekten çok hayret edilecek bir durumdur bu. Üstelik bu konuda da hiç bir bilgileri de, hiç bir delilleri de yoktur. Allah kitaplarının hiç birisinde Benim dûnumda şunlara, şunlara da kulluk edebilirsiniz. Ben onlara da yetki verdim. Falanlar filânlar da güçlüdür, onlar da tanrıdır dememiş. Bu konuda hiç bir bilgi indirmemiş, kimseye böyle bir yetki vermemiş. Şimdi bu durumda nasıl oluyor da bu insanlar Allah’ın bir takım kullarını tanrı bilip, tanrı yetkilerine sahip bilip onlara kulluk edebiliyorlar? Nasıl oluyor da hayatlarında onları da söz sahibi kabul edebiliyorlar? Nasıl oluyor da onları yasalarını da uygulamaya çalışıyorlar? Bu Allah’ın hakkını gasp değil mi? Bu Allah’a karşı zalimce bir tavır değil mi? Böyle yapanlar hiçbir zaman unutmasınlar ki zalimlere asla yardımcı yoktur. Zalimleri, kendilerini sadece Allah’a kulluk ortamından çıkarıp şirk pisliğine atanları, Allah’a karşı, Allah bilgisine karşı zulmedenleri yarın Allah’ın azabına karşı koruyacak hiç bir yardımcı yoktur. İşte konuşuyorlar insanlar. Haktan, hukuktan, insan haklarından, kadın haklarından, işçi, işveren haklarından konuşuyorlar. Hepsininki boş laftan ibaret. Allah hakkını bilmeyen, Allah hakkını gündeme getiremeyen insanlar hiçbir hakkı gündeme getiremezler ve hiç bir hakkı alamazlar. Önce Allah hakkı bilinmeli, önce Allah hakkı gün-deme getirilmelidir. Eğer Allah hakkını bilirsek, Allah hakkını gündemde tutarsak o zaman ancak kadın hakkını, erkek hakkını, işçi hakkını, mazlumun, fakirin yetimin hakkını, devletin hakkını, toplumun hakkını, hayvanların hakkını verebilirsiniz. Ama başta Allah’ın hakkının gasp edildiği bir toplum içinde hiçbir hak söz konusu olamaz. Çünkü hakkı ortaya koyan Allah’tır. Allah hakkını veremeyen insanlar başkalarının haklarını nasıl verecekler? Allah’a karşı zalimce bir tavır sergileyen insanlar hak arayışına hiçbir zaman girmesinler. Çünkü hakları yoktur buna.
72. “Onlara âyetlerimiz apaçık olarak okunduğu zaman, inkâr edenlerin yüzlerinden inkârlarını anlarsın. Nerdeyse, kendilerine âyetlerimizi okuyanlara saldıracaklar. De ki: "Size bundan daha fenasını haber vereyim mi? Allah'ın inkârcılara vaad ettiği ateş! Ne kötü bir dönüştür!” İşte böyle Allah’a karşı zalimce bir tavır takınan, Allah’ın hakkını gasp eden, sadece O’nun hakkı olan kulluğu O’nun dûnunda, O’nun berisinde, O’nun dışında bir kısım varlıklara lâyık gören insanlara Allah’ın apaçık âyetleri okunduğu zaman, duyurulduğu zaman onların yüzlerinde bir buruşma, bir ekşime, bir kabul etmeme görürüsün. Neredeyse kendilerine hakkı duyuranlara, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyanlara saldıracaklar, üzerlerine çullanacaklar. Çünkü adamlar Allah’ın âyetlerini, Allah’ın dinini, Allah’ın sözlerini duymak, dinlemek istemiyorlar. İşte görüyoruz, şu bizim toplumda Allah’ın kitabı kapatılmış, bu kitabın dışında her türlü kitaplar açılmış. Gece yarılarına kadar başka kitapları okuyor bu insanlar. İnsanın dili varmıyor söylemeye; yoksa insanların kalplerine bu kitabın inkârı mı sevdirildi? Acaba bu insanların kalplerine bu kitabın nefreti, bu kitabın kapatılıp başka kitapların açılması, başka kitapların izletilmesi mi sevdirildi? Allah için bir düşünelim. Gece gündüz hangi kitabı okuyoruz? Hangi kitaptan bilgileniyoruz? Hangi kitabın değer yargılarını sahipleniyoruz? Yoksa bizler de bu âyetlerde anlatılan inkârcıların tavırlarını benimsedik, onların düşüncelerini benimsedik de adım adım onları mı takip ediyoruz. İşte bakın Allah kitabı kapatan, kitapla ilgisi kesilen, kitabın âyetlerini duymak, dinlemek istemeyen insanları anlatıyor. Yoksa karın doyurmuyor mu bu Kur’an? Hiçbir işe yaramıyor mu bu âyetler? Bu kitabın dışında kendilerine çok daha fazla menfaat sağlayanlar var da onun için mi onlara gidiyorlar? Onun için mi onların eğitimlerine teslim oluyorlar? De ki: Size bundan daha fenasını haber vereyim mi? Allah’ın inkârcılara vaad ettiği ateş! O ne kötü bir dönüştür! Evet bundan daha şerlisi, Kur’an’ı kapatan, Kur’an’la ilgisini kesen, Kur’an’a karşı düşman kesilen, Allah’ın kitabını susturmak için hücum eden, kendisine Kur’an duyurulduğu zaman inkârcı kesilen, Kur’an okuyanları boğmaya çalışan, yüzünü ekşiten, Kur’an öğrenme müesseselerinin kökünü kazımaya sa’yeden kimseden daha beteri ateştir. Cehennem ateşidir. Öyleyse haydi buyurun, kapatın Kur’an’ları. Almayın elinize kitabı. Çıkarın evlerinizden bu kitabı. Atın şehirlerinizden bu kitabı. Kovun hayatınızdan Onu. Kapatın kulaklarınızı... Duymayın... Kimse okumasın bu âyetleri. Kimse rahatsız etmesin sizleri. Susturun şu Kur’an okuyanları. Keyfinize bakın. Tatlı gelsin dünya, tatlı gelsin mark dolar hesapları, tatlı gelsin altın gümüş sesleri. Büyütün ticaretlerinizi. Büyütün Holdinglerinizi. Yenileyin arabalarınızı. Yükseltin makamlarınızı mevkilerinizi. Tüm dünya sizi alkışlasın. Tüm dünya önünüzde secdelere kapansın. Soygunlarınız, vurgunlarınız, hırsızlıklarınız ayyuka çıkarak devam etsin... Ama unutmayın ki ateş var, cehennem var. Bu kitabı kapatmanızın, bu kitabı duyuranlara saldırmalarınızın karşılığı cehennemdir. Sen kapatırsan kapat, bunu sen bilirsin, ama kesinlikle bilesiniz ki kapatmak istemeyenlere yapabileceğiniz hiçbir şey yoktur, bunu da asla unutmayın. Ve sizler de kesinlikle bilesiniz ki ey müslümanlar, ey kitapsız Müslümanlığın olmayacağına inananlar, ey bu kitabı Allah kullarına duyurmak zorunda olduğuna inananlar sizler bu kitapla beraber olursanız tüm dünya size düşman olsa da, tüm dünya üzerinize çullansa da; kitapla beraber olduğunuz sürece Allah yardımınızda olacaktır. Bundan zerre kadar şüpheniz olmasın. Rızka Allah kefildir. Ama şunu da unutmayın ki siz kendiniz bu kitabı kapatırsanız hiç kimse de sizi bu kitaba döndüremeyecektir.
73. “Ey İnsanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah'ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de âciz!” Ey insanlar size bir misal verildi. Aman iyi dinleyin, iyi kulak verin. Allah’ı bırakıp ta tapındıklarınız, bağlandıklarınız, dua ettikleriniz, eteğine yapıştıklarınız, güvendikleriniz, şifa dilendikleriniz, hukuk dilendikleriniz, yasa bekledikleriniz, ululadıklarınız, yetkili ve etkili gördükleriniz bir araya gelseler bir sinek bile yaratamazlar. Evet Allah berisinde sözünü dinledikleriniz, büyükledikleriniz, dinine, yasalarına, hayat tarzına itibar ettikleriniz, tüm tanrılarınız, tanrıçalarınız birleşseler bir sinek bile yaratamazlar. Bir sineğin bir kanadını bile yaratamazlar. İşte bir darb-ı mesel. İşte size akıllarınızı erdirecek bir örnek: Eğer sinek onlardan bir şey koparsa ona engel bile olamazlar. Onun kendilerinden kopardığı parçayı geri bile alamazlar. Meselâ milyonlarca insanın tapındığı bir put bir kuşun üzerine işemesine bile engel olamıyor. Veya milyonlarca askeri olan bir tanrı kral bir sineğin kendisinden alıp kaçtığı bir damla kanı bile geri alamaz. Tüm ordularını toplayıp üzerine gönderse yapabileceği bir şey yoktur. Her ülkenin tanrısı böyle olduğu gibi tüm dünya tanrılığına soyunan büyük tanrılar da böyledir. İsteyen de güçsüz, istenen de. Tanrılar da güçsüz kullar da. Tapınılanlar da güçsüz, tapınanlar da. İşte şirk mantığı. Kendini bile korumaktan âciz, kullarının korumasına muhtaç putlara tapınıyorlar zavallılar. Müşrikler tarih boyunca böyledir. Onların aklını, mantığını, gerçekten anlamak mümkün değildir. Zaten akılları, mantıkları olsaydı bu adamlar müslüman olurlardı. Be beyinsiz adamlar! Eğer bu put kendi kendini korumaktan âcizse niye ona tapınıyorsunuz? Yok kendisine tapınılacak, kendisine sığınılacak kadar güçlü birisiyse bırakın kendi kendini korusun, neden onu korumaya çalışıyorsunuz? Aman koruyun! Aman koruyalım! Aman sahip çıkalım! Aman onu birilerine yıktırmayalım diye..? Bırakın da kendi kendini korusun put, madem tapınılacak kadar güçlüyse. Akılsız adamlar tanrılarını korumaya çalışıyorlar. Tanrıları kendilerini koruyacakları yerde onlar tanrılarını korumaya çalışıyorlar. Küfür ve şirk inancıyla İslâm inancının ayrıldığı nokta da işte burasıdır. İslâm inancında koruyan Allah, korunan kullardır. Küfür ve şirk inancında da bunun tamamen tersi geçerlidir. Koruyan kullar, korunan da tanrılardır. Kullar tanrılarının gönüllü ordularıdır. Çünkü kulları tarafından korunmasalar o putlar tapınılmaya lâyık görülmezler. Kulları tarafından kendilerine değer verilmeyen, sahip çıkılmayan hiçbir yapay tanrı tapınılmaya lâyık görülmez. Kulları tarafından kendisine bir mozole, bir anıt yapılmadıkça onlar tanrı olamazlar. Kulları onları sahiplenmeli, korunmalı, değer vermeli ki onlar bir değer ifade etsinler. Halbuki Allah, kullarının korumasına muhtaç olmayandır. Tüm kul-larını koruyan, ama kendisi korunmaya muhtaç olmayandır. Tüm kullarını doyuran, onlara rızık veren, ama kendisi onlar tarafından doyurulmaya muhtaç olmayandır. Hal böyleyken:
74,75. “Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür. Allah meleklerden ve insanlardan peygamberler seçer. Doğrusu Allah işitir ve görür.” Bu insanlar gerçek Rablerini tanımlayamadılar, İlahlarını bilemediler. Gerçekten bu insanlar Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, Allah’ı hakkıyla bilemediler. Allah’ın zatını, sıfatlarını, rubûbiyetini, ulûhiyeti-ni, azametini, kibriyasını tanıyamadılar. O’nun rahmetini, rahmetinin eseri olarak gönderdiği kitabını, âyetlerini, peygamberlerini hakkıyla tanıyamadılar. Allah’ın kendilerini adam yerine koyup kitap göndermesindeki hikmetini anlayamadılar. Onlara merhameti gereği Peygamber görevlendirmesindeki hikmetini, yeryüzünü yaratmasındaki, kendilerini var etmesindeki gâyesini, muradını tanıyamadılar, bilemediler. Allah meleklerden ve insanlardan onların hayatlarına karışmak üzere, onlara vahiy göndermek üzere elçiler seçer. Allah işitendir, görendir.
74,75. “Allah'ı gereği gibi değerlendiremediler. Doğrusu Allah kuvvetlidir, güçlüdür. Allah meleklerden ve insanlardan peygamberler seçer. Doğrusu Allah işitir ve görür.” Bu insanlar gerçek Rablerini tanımlayamadılar, İlahlarını bilemediler. Gerçekten bu insanlar Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, Allah’ı hakkıyla bilemediler. Allah’ın zatını, sıfatlarını, rubûbiyetini, ulûhiyeti-ni, azametini, kibriyasını tanıyamadılar. O’nun rahmetini, rahmetinin eseri olarak gönderdiği kitabını, âyetlerini, peygamberlerini hakkıyla tanıyamadılar. Allah’ın kendilerini adam yerine koyup kitap göndermesindeki hikmetini anlayamadılar. Onlara merhameti gereği Peygamber görevlendirmesindeki hikmetini, yeryüzünü yaratmasındaki, kendilerini var etmesindeki gâyesini, muradını tanıyamadılar, bilemediler. Allah meleklerden ve insanlardan onların hayatlarına karışmak üzere, onlara vahiy göndermek üzere elçiler seçer. Allah işitendir, görendir.
76. “O, geçmişlerini geleceklerini bilir. Bütün işler Allah'a döner.” Allah kullarının önlerini, arkalarını, başlangıçlarını, sonlarını, yukarılarını, aşağılarını, önlerindekileri, arkalarındakileri, bildiklerini bilmediklerini her şeyi bilendir. İnsanların öncesini ve sonrasını bilendir Allah. Yâni insanlar yaratılmadan önce neydiler? Neredeydiler? Onların varlığından önce ne vardı? Onların yokluğundan sonra ne olacak? Bunu bilen, her şeyi bilen Allah’tır. Allah her şeyi bilendir, O’-nun bilgisinin dışında kalan hiç bir şey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ın bildiklerinden bir şeye O bildirmeksizin ulaşamaz. Öyleyse insanlar dün, bugün, yarın neyi bilmişler, neyi bilebileceklerse, ne tür bir bilgiye sahip olabileceklerse, ister gayb aleminden, isterse şahadet aleminden, ister Allah’ın zatına, ya da sıfatlarına dair, ya da bu kâinatın kanunlarına dair neyi bilebilmişlerse bu ancak Allah’ın meşieti ve bildirmesi ile olmuştur. Ve işler sonunda bilgisi tam olan Allah’a döndürülecektir. Sonunda herkes Rabbine dönecek, hesabı O’na ödeyecek ve Onun hükmüne, O’nun kararına boyun bükmek zorunda kalacaktır.
77. “Ey İnananlar! Rüku edin, secdeye varın, Rabbinize kulluk edin, iyilik yapın ki saadete erişesiniz.” Ey iman edenler Rüku edin ve secdeye varın. Allah karşısında, yaratıcınız karşısında, sahibiniz, Mâlikiniz karşısında, Rabbinizin emir ve nehyleri karşısında boyun bükün, teslimiyet gösterin. Hiçliğinizi itiraf adına O’nun önünde eğilin. Rükulu ve secdeli namazlarınızla hayatınızı sadece Allah’a kulluğa sevk edin. Sadece O’nu dinleyin. Sadece O’na itaat edin. Sadece O’nun seçimini seçim bilin. Sadece O’nun çektiği yere gidin. Tüm hayatınızı Allah kaynaklı yaşayın. Hayatınızı O’nun beğenisine sunun. Yaptıklarınızı O’na beğendirin. Ölünceye kadar O’nun huzurunda, O’nun kontrolü altında olduğunuzu bir saniye bile unutmayın. O’na lâyık olun. Kendinizi hep O’na beğendirmeye çalışın. O sizi beğendikten sonra tüm dünya beğenmese vız gelir. O’nu razı edememişseniz tüm dünya sizi alkışlasa ne yazar? Çünkü sonunda hesabı O’na ödeyeceksiniz. Sonunda o’nun yargısına boyun bükmek zorunda kalacaksınız. Hep hayır yapın. Hep hayır peşinde olun ki kurtuluşa eresiniz. Siz hayrı arayıp bulun, hayır gelip bizi bulsun diye beklemeyin. Bugün Allah için nasıl bir hayır işlesem diye niyet taşıyın. Hayır, Allah’ın istedikleridir. Hayır, Allah’ın hayır dedikleridir. Hayır, Allah’ın istediği kulluktur. Hayır, Allah’ın konuşun dedikleridir, yapın dedikleridir. Hayır, Allah’ın kitabının ve onun pratiği olan peygamber (as) ortaya koyduğu İslâm’dır, kulluktur. Öyleyse hayatınızı sadece Allah için yaşayarak, Allah’ın hayır dediklerinin peşinde olarak bir dünya değerlendirin ki hem dünyada, hem de âhirette korktuklarınızdan emin olup, umduklarınıza nail olasınız.
78. “Allah uğrunda gereği gibi cihat edin. O, sizi seçmiş, babanız İbrahim'in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kuran’da, peygamberlerin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size müslüman adını veren O’dur. Artık, namaz kılın, zekât verin, Allah'a sarılın. O sizin sahibinizdir. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır!” Bir de Allah yolunda, Allah uğrunda cihat edin. Allah’ın iste-diği şekilde müslümanca bir hayat yaşamaya, müslümanca kalmaya cehd-ü gayret edin. İşiniz gücünüz Müslümanlık olsun. Çünkü O Allah sizi seçmiştir. Ve sizin için dinde herhangi bir zorluk ta kılmamıştır. Evet kendi yolunda, Müslümanlık yolunda sizden cehd-ü gayret isteyen, sizi seçen Allah size bir ayrıcalık tanıyor. Ve üstelik sizi seçtiği, size yüklediği bu Müslümanlık yolunda, yüklediği bu kulluk yükünde bir zorluk ta yoktur. Yâni müslümanlar olarak sizin gücünüzü aşan, takatinizi zorlayan bir sorumluluğunuz da yoktur. Tam size uygun bir kulluk yasası belirledim, buyuruyor Rabbimiz. Siz atanız İbrahim’in dini üzeresiniz. Atanız İbrahim’in milleti üzeresiniz. Evet biz müslümanlar atamız İbrahim’in dinine nispet ediliyoruz. Bu bizim için şereflerin en büyüğüdür. Atamız, imamımız, önderimiz, liderimiz İbrahim (as) dır. Peki İbrahim (as)’ın dini, milleti neydi? Atamızın milleti İslâm’dı, İslâm milleti idi. Daha önce de, şimdi de size müslüman ismini veren Allah’tır. İbrahim (as)’ın dini İslâm’dı, İbrahim (as) müslümandı. Kitabımızın başka âyetlerinin beyânıyla Hz Âdem aleyhisselâmdan bu yana Rabbimizin seçtiği tüm elçilerine gönderdiği din İslâm’dı ve tüm peygamberleri de müslümandı. Evet dün de, bugün de insanlar kendilerini hep İbrahim (as)’a izafe etmeye çalışırlar. Herkes İbrahim (as)’a yakınlık iddiasında bulunuyor. Yahudi’si de Hıristiyan’ı da, müslümanlar da İbrahim (as)’ın dininde, İbrahim (as)’ın yolunda olmakla övünüyorlar. Peki acaba gerçekten İbrahim (as)’a yakın olanlar, Onun dininde, onun yolunda olanlar kimlerdir? İşte Rabbimiz bu âyetinde Onun dininde, Onun yolunda olanları haber veriyor. Ey müslümanlar, madem ki Rabbiniz daha önce de, şimdi de size müslüman ismini verdi, öyleyse adınız sadece müslüman olsun. Çünkü bu ismi size Allah verdi. Bu ismin dışında kendinize başka şeref aramayın. Sizi müslüman diye çağırsınlar ve siz müslüman ola-rak ölün. Adımız müslüman. Bütün insanlığın imamı, imamımız İbrahim (as), dinimiz İbrahim (as)’ın dini İslâm’dır. Kendimize bunun dışında ne bir din ararız, ne bir şeref ararız, ne de bir isim peşine düşeriz. Böylece şu son peygamber size şahit olsun diye ki bu dini o getirdi, bu kitabı o getirdi. Sizi İbrahim (as)’a nispet ettiren o Resul size şahittir. Sizler de tüm insanlığa şahitler olasınız diye Rabbiniz size müslüman ismini vermiş, sizi şereflerin en yücesiyle şereflendirmiştir. Rasulullah efendimiz biz ümmetine şahittir, bizler de tüm insanlığa şahitleriz. Allah’ın Resûlü çok güzel bir Müslümanlık sergileyerek biz ümmetine şahit oldu. Bizler de öyle güzel bir Müslümanlık sergileyeceğiz ki tüm dünya insanlığına şahit olacağız. Evet bu ümmet, bizler, biz müslümanlar Bakaradaki âyetle birlikte söyleyecek olursak: “...vasat bir ümmetiz ve de şahit bir ümmetiz...” Bizi bu dünya üzerinde vasat ve şahit bir ümmet yaptı Rabbimiz. Tüm dünya insanlığına karşı hem denge unsuru, hem de kulluğunun şahitleri yaptı Rabbimiz bizi. Hükmüne tüm insanlığın boyun eğeceği, tüm insanlığın bize bakıp hizaya geleceği, sapıkların sapıklık noktalarını bizde anlayacağı, hakkı bulmak isteyenlerin bize bakarak hakkı bulabilecekleri şahit ve denge unsuru bir ümmet yaptı Allah bizi. Yeryüzünün dengesi bizimle, bu ümmetle kurulacaktır. Yeryüzünde Allah’a kulluk bizimle açığa çıkacaktır. Peygamber (as) şahsında yaşadığı Müslümanlıkla nasıl ümmetine kulluğu örneklemişse bizler de tüm insanlık için kulluk nümunesi olmak zo-rundayız. Bu görev tıpkı peygamberin ashabına ve diğer insanlara kendisine vahy olunan dini anlatma ve yaşama konusunda şahitlik etmesi gibi bir görevdir. Çok şerefli, ama o nispette de sorumluluğu olan bir görevdir. Ümmeti içinde peygamberin görevi, sorumluluğu ve şerefi neyse diğer toplumlara karşı bizim de sorumluluğumuz ve şerefimiz odur. Bizler müslümanlar olarak şu anda tıpkı peygamber gibi tüm insanlık önünde İslâm’ın yaşanırlılığını pratiğini göstermek zorundayız. Bu konuda peygamberin ümmetine karşı şahit olduğu gibi, biz de tüm insanlara şahitler olmak zorundayız. Şimdi biz insanlara şahitler olmak zorundayız. Peki nasıl şahit olunur insanlara? Bunun yolu, bütün insanlara bu dini götürür, Kur’an âyetlerini bütün insanlara ulaştırır, dünya üzerinde Allah’tan ve Onun âyetlerinden, cennetten, cehennemden haberdar edilmedik bir tek insan kalmayacak biçimde herkesi haberdar edebilirsek işte o zaman biz insanlara şahitlik görevimizi yapmışız demektir. Tıpkı Resululla-hın bu ümmet üzerine şahitlik yaptığı gibi. Öyleyse gelin ey müslümanlar, öyle güzel bir Müslümanlık ya-şayalım ki tüm dünya insanlığı güzeli bizde görsün, kulluğu bizde görsün ve dirilsin. Öyle güzel tebliğ edelim ki Allah’ın dinini yeryü-zünde benim bundan haberim yoktu diyen bir tek insan kalmasın. Al-lah yardımcımız olsun. Bu sûreyle alâkalı bu kadar söz yeter. Rabbim gereği gibi anlayıp, iman edip amel etmeyi hepimize kolay getirsin. Sübhanekallahümme ve bihamdik, eşhedü enlâ ilâhe illâ ente, estağ-firuke ve etûbü ileyk.