Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Muddessir Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

56 ayetSayfa 3 / 4
26-30. “İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen nerden bilirsin? O, ne geri bırakır ne de azaptan vazgeçer. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.” Rabbimiz, “bu alçak madem öyle dedi, madem öyle anladı, madem ki Kur’an’a karşı öyle bir tavır takındı, ben de onu Sakara yaslayacağım!” diyor. Sakarın ne olduğunu Allah söyleyeceği için biz söylemiyoruz. Ama şu kadar söyleyelim, Sakar, Kur’an’da cehennemin isimlerinden biridir. Nar, Cahîm, Hutame, Haviye gibi cehennemin isimlerinden biridir. Sen Sakarın ne demek olduğunu nerden bileceksin? İfadesinin, dinleyin, size onu ben anlatayım anlamına geldiğini biliyoruz. Dinleyin onun ne olduğunu ben anlatayım: Neymiş o Sakar? O öyle bir yer, öyle bir ateş ki, ne geri bırakır ne de azabından vazgeçer. Yani o ateş ne öldürür, ne de diriltir. Ne öldürür ne de bırakır. A’lâ sûresinde şöyle denir: “O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.” (A’lâ 13) Orada ne ölebilecekler ne de yaşayabilecekler. Buna ne yaşamak denir, ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doğru dürüst insan gibi yaşayabilecekler. Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde, ama ölümü de bulamadan ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaklar. Orada, ateşin içinde ölmek de yok, insan gibi yaşamak ta yok. Ölmek olmadığı gibi yaşamak ta yok. Böyle ölümle yaşamak arası kö-tü bir durum. Üstelik pislik taraftarları, dünyada da kolayı değil zoru tercih etmişlerdi. Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takıl bana ve hayatını yaşa!” derler ya, işte böyle dünyada yaşadıkları pis bir hayatın so-nunda takılacak azaba, ama yaşamak yok. Deniliyor ki adamın canı boğazına gelecek, ne çıkacak, ne de geri gelecekmiş. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, işte böyle bir şey. Zaten insan da günâh mahalli, günâh makamıdır. O ateş bir şey bırakmaz, adamın suyunu çıkarır ama işi bi-tirmez. İnsanı insanlıktan çıkarır ama tamamen de öldürmez. Yandı, kül oldu, bitti tamam, onu salıvereyim demeyen bir ateştir o. İnsanın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran, insana susamış, insana doymayan, insansamış bir ateş. Hani susamak, veya çaysamak var ya, işte aynen onun gibi insansamış, insana susamış, insana doymayan, “aman gelsin! aman gelsin!” diyen bir ateştir o. Bir de onun üzerinde on dokuz vardır. Son dönemlerde insanlardan kimilerini şeytan saptırdı da, Allah korusun peygamberlik iddiasında bile bulundular. Bunlar bu on dokuzun Kur’an’ın merkezi bir makam olduğunu bulmaya çalıştılar. Her şeyi bu on dokuzla çözmeye çalıştılar. 19 mûcizesi, 19 gerçeği filan diye her şeyi buna bina etmeye, her şey işte buradadır demeye getirdiler. Efendim besmele 19 harfmiş, Kur’an’daki bütün sûrelerin sayısı 19’un bilmem kaç katıymış, sûrelerdeki kelimelerin sayısı 19’un kaçta kaçıymış, âyetlerin sayısı şöyleymiş gibi bir 19’lamadan yana oldular. Sanki Kur’an 19’u anlatmak için gelmiş, Kur’an sadece bir grafik ya da işte logaritma kitabıymış gibi ısrarla bunu gündeme getirmeye çalıştılar. Bu bâtıl, bunu anladık. Çünkü Kur’an hiçbir zaman bir matematik, fizik, logaritma öğreten bir kitap değildir. Kur’an, kulluk kitabıdır, bize kulluğumuzu anlatmak için gelmiştir. Tamam bunu anladık ta peki burada anlatılan 19 ne? Ne anlatıyor Rabbimiz burada? Nasıl anlayacağız bu 19’u? Hucurât sûresinde Allah şöyle buyurur: “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi şüphesiz onlar için daha iyi olurdu.” (Hucurât 5) Evet eğer onlar birazcık sabretselerdi de sen onlara çıksaydın onlar için daha hayırlı olurdu. İnsanlar nedense sabretmiyorlar ve ora-da duruyorlar. Sanki Kur’an bitti, sanki vahiy bitti. Halbuki biraz devam ediverseler anlayacaklar. Biraz devam ediverseler anlatacak Rabbimiz bunu ama öyle değil. Kafayı takıyorlar bir âyete ve onu onunla çözmeye, onu sadece onunla anlamaya çalışıyorlar. Sanki Kur’an’da bir tek «h«L«2 «}«Q²K¬# _«Z²[«V«2 âyeti var, başka âyet yok. Orada din, vahiy, Kur’an, mesaj bitti zannediyorlar ve onu onunla çözmeye çalışıyorlar. Bu çok yanlıştır. Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya, sünnetle anlamaya çalışacağız. Bir âyeti öteki âyetlerle anlamaya çalışacağız. Binaenaleyh buradaki 19’u on dokuzla anlamaya çalışmanın anlamı yoktur. 19 mu dedi Allah? Buna aynen inanalım ve geçelim, bakalım Allah bunu devamında nasıl anlatacak? Bir devam edelim okumaya, bakalım ne gelecek? Bakın âyetin devamında Rabbimiz şöyle buyuruyor:
26-30. “İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen nerden bilirsin? O, ne geri bırakır ne de azaptan vazgeçer. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.” Rabbimiz, “bu alçak madem öyle dedi, madem öyle anladı, madem ki Kur’an’a karşı öyle bir tavır takındı, ben de onu Sakara yaslayacağım!” diyor. Sakarın ne olduğunu Allah söyleyeceği için biz söylemiyoruz. Ama şu kadar söyleyelim, Sakar, Kur’an’da cehennemin isimlerinden biridir. Nar, Cahîm, Hutame, Haviye gibi cehennemin isimlerinden biridir. Sen Sakarın ne demek olduğunu nerden bileceksin? İfadesinin, dinleyin, size onu ben anlatayım anlamına geldiğini biliyoruz. Dinleyin onun ne olduğunu ben anlatayım: Neymiş o Sakar? O öyle bir yer, öyle bir ateş ki, ne geri bırakır ne de azabından vazgeçer. Yani o ateş ne öldürür, ne de diriltir. Ne öldürür ne de bırakır. A’lâ sûresinde şöyle denir: “O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.” (A’lâ 13) Orada ne ölebilecekler ne de yaşayabilecekler. Buna ne yaşamak denir, ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doğru dürüst insan gibi yaşayabilecekler. Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde, ama ölümü de bulamadan ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaklar. Orada, ateşin içinde ölmek de yok, insan gibi yaşamak ta yok. Ölmek olmadığı gibi yaşamak ta yok. Böyle ölümle yaşamak arası kö-tü bir durum. Üstelik pislik taraftarları, dünyada da kolayı değil zoru tercih etmişlerdi. Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takıl bana ve hayatını yaşa!” derler ya, işte böyle dünyada yaşadıkları pis bir hayatın so-nunda takılacak azaba, ama yaşamak yok. Deniliyor ki adamın canı boğazına gelecek, ne çıkacak, ne de geri gelecekmiş. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, işte böyle bir şey. Zaten insan da günâh mahalli, günâh makamıdır. O ateş bir şey bırakmaz, adamın suyunu çıkarır ama işi bi-tirmez. İnsanı insanlıktan çıkarır ama tamamen de öldürmez. Yandı, kül oldu, bitti tamam, onu salıvereyim demeyen bir ateştir o. İnsanın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran, insana susamış, insana doymayan, insansamış bir ateş. Hani susamak, veya çaysamak var ya, işte aynen onun gibi insansamış, insana susamış, insana doymayan, “aman gelsin! aman gelsin!” diyen bir ateştir o. Bir de onun üzerinde on dokuz vardır. Son dönemlerde insanlardan kimilerini şeytan saptırdı da, Allah korusun peygamberlik iddiasında bile bulundular. Bunlar bu on dokuzun Kur’an’ın merkezi bir makam olduğunu bulmaya çalıştılar. Her şeyi bu on dokuzla çözmeye çalıştılar. 19 mûcizesi, 19 gerçeği filan diye her şeyi buna bina etmeye, her şey işte buradadır demeye getirdiler. Efendim besmele 19 harfmiş, Kur’an’daki bütün sûrelerin sayısı 19’un bilmem kaç katıymış, sûrelerdeki kelimelerin sayısı 19’un kaçta kaçıymış, âyetlerin sayısı şöyleymiş gibi bir 19’lamadan yana oldular. Sanki Kur’an 19’u anlatmak için gelmiş, Kur’an sadece bir grafik ya da işte logaritma kitabıymış gibi ısrarla bunu gündeme getirmeye çalıştılar. Bu bâtıl, bunu anladık. Çünkü Kur’an hiçbir zaman bir matematik, fizik, logaritma öğreten bir kitap değildir. Kur’an, kulluk kitabıdır, bize kulluğumuzu anlatmak için gelmiştir. Tamam bunu anladık ta peki burada anlatılan 19 ne? Ne anlatıyor Rabbimiz burada? Nasıl anlayacağız bu 19’u? Hucurât sûresinde Allah şöyle buyurur: “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi şüphesiz onlar için daha iyi olurdu.” (Hucurât 5) Evet eğer onlar birazcık sabretselerdi de sen onlara çıksaydın onlar için daha hayırlı olurdu. İnsanlar nedense sabretmiyorlar ve ora-da duruyorlar. Sanki Kur’an bitti, sanki vahiy bitti. Halbuki biraz devam ediverseler anlayacaklar. Biraz devam ediverseler anlatacak Rabbimiz bunu ama öyle değil. Kafayı takıyorlar bir âyete ve onu onunla çözmeye, onu sadece onunla anlamaya çalışıyorlar. Sanki Kur’an’da bir tek «h«L«2 «}«Q²K¬# _«Z²[«V«2 âyeti var, başka âyet yok. Orada din, vahiy, Kur’an, mesaj bitti zannediyorlar ve onu onunla çözmeye çalışıyorlar. Bu çok yanlıştır. Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya, sünnetle anlamaya çalışacağız. Bir âyeti öteki âyetlerle anlamaya çalışacağız. Binaenaleyh buradaki 19’u on dokuzla anlamaya çalışmanın anlamı yoktur. 19 mu dedi Allah? Buna aynen inanalım ve geçelim, bakalım Allah bunu devamında nasıl anlatacak? Bir devam edelim okumaya, bakalım ne gelecek? Bakın âyetin devamında Rabbimiz şöyle buyuruyor:
26-30. “İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen nerden bilirsin? O, ne geri bırakır ne de azaptan vazgeçer. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.” Rabbimiz, “bu alçak madem öyle dedi, madem öyle anladı, madem ki Kur’an’a karşı öyle bir tavır takındı, ben de onu Sakara yaslayacağım!” diyor. Sakarın ne olduğunu Allah söyleyeceği için biz söylemiyoruz. Ama şu kadar söyleyelim, Sakar, Kur’an’da cehennemin isimlerinden biridir. Nar, Cahîm, Hutame, Haviye gibi cehennemin isimlerinden biridir. Sen Sakarın ne demek olduğunu nerden bileceksin? İfadesinin, dinleyin, size onu ben anlatayım anlamına geldiğini biliyoruz. Dinleyin onun ne olduğunu ben anlatayım: Neymiş o Sakar? O öyle bir yer, öyle bir ateş ki, ne geri bırakır ne de azabından vazgeçer. Yani o ateş ne öldürür, ne de diriltir. Ne öldürür ne de bırakır. A’lâ sûresinde şöyle denir: “O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.” (A’lâ 13) Orada ne ölebilecekler ne de yaşayabilecekler. Buna ne yaşamak denir, ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doğru dürüst insan gibi yaşayabilecekler. Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde, ama ölümü de bulamadan ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaklar. Orada, ateşin içinde ölmek de yok, insan gibi yaşamak ta yok. Ölmek olmadığı gibi yaşamak ta yok. Böyle ölümle yaşamak arası kö-tü bir durum. Üstelik pislik taraftarları, dünyada da kolayı değil zoru tercih etmişlerdi. Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takıl bana ve hayatını yaşa!” derler ya, işte böyle dünyada yaşadıkları pis bir hayatın so-nunda takılacak azaba, ama yaşamak yok. Deniliyor ki adamın canı boğazına gelecek, ne çıkacak, ne de geri gelecekmiş. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, işte böyle bir şey. Zaten insan da günâh mahalli, günâh makamıdır. O ateş bir şey bırakmaz, adamın suyunu çıkarır ama işi bi-tirmez. İnsanı insanlıktan çıkarır ama tamamen de öldürmez. Yandı, kül oldu, bitti tamam, onu salıvereyim demeyen bir ateştir o. İnsanın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran, insana susamış, insana doymayan, insansamış bir ateş. Hani susamak, veya çaysamak var ya, işte aynen onun gibi insansamış, insana susamış, insana doymayan, “aman gelsin! aman gelsin!” diyen bir ateştir o. Bir de onun üzerinde on dokuz vardır. Son dönemlerde insanlardan kimilerini şeytan saptırdı da, Allah korusun peygamberlik iddiasında bile bulundular. Bunlar bu on dokuzun Kur’an’ın merkezi bir makam olduğunu bulmaya çalıştılar. Her şeyi bu on dokuzla çözmeye çalıştılar. 19 mûcizesi, 19 gerçeği filan diye her şeyi buna bina etmeye, her şey işte buradadır demeye getirdiler. Efendim besmele 19 harfmiş, Kur’an’daki bütün sûrelerin sayısı 19’un bilmem kaç katıymış, sûrelerdeki kelimelerin sayısı 19’un kaçta kaçıymış, âyetlerin sayısı şöyleymiş gibi bir 19’lamadan yana oldular. Sanki Kur’an 19’u anlatmak için gelmiş, Kur’an sadece bir grafik ya da işte logaritma kitabıymış gibi ısrarla bunu gündeme getirmeye çalıştılar. Bu bâtıl, bunu anladık. Çünkü Kur’an hiçbir zaman bir matematik, fizik, logaritma öğreten bir kitap değildir. Kur’an, kulluk kitabıdır, bize kulluğumuzu anlatmak için gelmiştir. Tamam bunu anladık ta peki burada anlatılan 19 ne? Ne anlatıyor Rabbimiz burada? Nasıl anlayacağız bu 19’u? Hucurât sûresinde Allah şöyle buyurur: “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi şüphesiz onlar için daha iyi olurdu.” (Hucurât 5) Evet eğer onlar birazcık sabretselerdi de sen onlara çıksaydın onlar için daha hayırlı olurdu. İnsanlar nedense sabretmiyorlar ve ora-da duruyorlar. Sanki Kur’an bitti, sanki vahiy bitti. Halbuki biraz devam ediverseler anlayacaklar. Biraz devam ediverseler anlatacak Rabbimiz bunu ama öyle değil. Kafayı takıyorlar bir âyete ve onu onunla çözmeye, onu sadece onunla anlamaya çalışıyorlar. Sanki Kur’an’da bir tek «h«L«2 «}«Q²K¬# _«Z²[«V«2 âyeti var, başka âyet yok. Orada din, vahiy, Kur’an, mesaj bitti zannediyorlar ve onu onunla çözmeye çalışıyorlar. Bu çok yanlıştır. Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya, sünnetle anlamaya çalışacağız. Bir âyeti öteki âyetlerle anlamaya çalışacağız. Binaenaleyh buradaki 19’u on dokuzla anlamaya çalışmanın anlamı yoktur. 19 mu dedi Allah? Buna aynen inanalım ve geçelim, bakalım Allah bunu devamında nasıl anlatacak? Bir devam edelim okumaya, bakalım ne gelecek? Bakın âyetin devamında Rabbimiz şöyle buyuruyor:
26-30. “İşte bu adamı yakıcı bir ateşe yaslayacağım. Yakıcı ateşin ne olduğunu sen nerden bilirsin? O, ne geri bırakır ne de azaptan vazgeçer. İnsanın derisini kavurur; orada on dokuz bekçi vardır.” Rabbimiz, “bu alçak madem öyle dedi, madem öyle anladı, madem ki Kur’an’a karşı öyle bir tavır takındı, ben de onu Sakara yaslayacağım!” diyor. Sakarın ne olduğunu Allah söyleyeceği için biz söylemiyoruz. Ama şu kadar söyleyelim, Sakar, Kur’an’da cehennemin isimlerinden biridir. Nar, Cahîm, Hutame, Haviye gibi cehennemin isimlerinden biridir. Sen Sakarın ne demek olduğunu nerden bileceksin? İfadesinin, dinleyin, size onu ben anlatayım anlamına geldiğini biliyoruz. Dinleyin onun ne olduğunu ben anlatayım: Neymiş o Sakar? O öyle bir yer, öyle bir ateş ki, ne geri bırakır ne de azabından vazgeçer. Yani o ateş ne öldürür, ne de diriltir. Ne öldürür ne de bırakır. A’lâ sûresinde şöyle denir: “O, orada ne ölecektir ne de dirilecektir.” (A’lâ 13) Orada ne ölebilecekler ne de yaşayabilecekler. Buna ne yaşamak denir, ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doğru dürüst insan gibi yaşayabilecekler. Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde, ama ölümü de bulamadan ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaklar. Orada, ateşin içinde ölmek de yok, insan gibi yaşamak ta yok. Ölmek olmadığı gibi yaşamak ta yok. Böyle ölümle yaşamak arası kö-tü bir durum. Üstelik pislik taraftarları, dünyada da kolayı değil zoru tercih etmişlerdi. Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takıl bana ve hayatını yaşa!” derler ya, işte böyle dünyada yaşadıkları pis bir hayatın so-nunda takılacak azaba, ama yaşamak yok. Deniliyor ki adamın canı boğazına gelecek, ne çıkacak, ne de geri gelecekmiş. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, işte böyle bir şey. Zaten insan da günâh mahalli, günâh makamıdır. O ateş bir şey bırakmaz, adamın suyunu çıkarır ama işi bi-tirmez. İnsanı insanlıktan çıkarır ama tamamen de öldürmez. Yandı, kül oldu, bitti tamam, onu salıvereyim demeyen bir ateştir o. İnsanın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran, insana susamış, insana doymayan, insansamış bir ateş. Hani susamak, veya çaysamak var ya, işte aynen onun gibi insansamış, insana susamış, insana doymayan, “aman gelsin! aman gelsin!” diyen bir ateştir o. Bir de onun üzerinde on dokuz vardır. Son dönemlerde insanlardan kimilerini şeytan saptırdı da, Allah korusun peygamberlik iddiasında bile bulundular. Bunlar bu on dokuzun Kur’an’ın merkezi bir makam olduğunu bulmaya çalıştılar. Her şeyi bu on dokuzla çözmeye çalıştılar. 19 mûcizesi, 19 gerçeği filan diye her şeyi buna bina etmeye, her şey işte buradadır demeye getirdiler. Efendim besmele 19 harfmiş, Kur’an’daki bütün sûrelerin sayısı 19’un bilmem kaç katıymış, sûrelerdeki kelimelerin sayısı 19’un kaçta kaçıymış, âyetlerin sayısı şöyleymiş gibi bir 19’lamadan yana oldular. Sanki Kur’an 19’u anlatmak için gelmiş, Kur’an sadece bir grafik ya da işte logaritma kitabıymış gibi ısrarla bunu gündeme getirmeye çalıştılar. Bu bâtıl, bunu anladık. Çünkü Kur’an hiçbir zaman bir matematik, fizik, logaritma öğreten bir kitap değildir. Kur’an, kulluk kitabıdır, bize kulluğumuzu anlatmak için gelmiştir. Tamam bunu anladık ta peki burada anlatılan 19 ne? Ne anlatıyor Rabbimiz burada? Nasıl anlayacağız bu 19’u? Hucurât sûresinde Allah şöyle buyurur: “Eğer onlar, sen yanlarına çıkıncaya kadar sabretselerdi şüphesiz onlar için daha iyi olurdu.” (Hucurât 5) Evet eğer onlar birazcık sabretselerdi de sen onlara çıksaydın onlar için daha hayırlı olurdu. İnsanlar nedense sabretmiyorlar ve ora-da duruyorlar. Sanki Kur’an bitti, sanki vahiy bitti. Halbuki biraz devam ediverseler anlayacaklar. Biraz devam ediverseler anlatacak Rabbimiz bunu ama öyle değil. Kafayı takıyorlar bir âyete ve onu onunla çözmeye, onu sadece onunla anlamaya çalışıyorlar. Sanki Kur’an’da bir tek «h«L«2 «}«Q²K¬# _«Z²[«V«2 âyeti var, başka âyet yok. Orada din, vahiy, Kur’an, mesaj bitti zannediyorlar ve onu onunla çözmeye çalışıyorlar. Bu çok yanlıştır. Kur’an’ı Kur’an’la anlamaya, sünnetle anlamaya çalışacağız. Bir âyeti öteki âyetlerle anlamaya çalışacağız. Binaenaleyh buradaki 19’u on dokuzla anlamaya çalışmanın anlamı yoktur. 19 mu dedi Allah? Buna aynen inanalım ve geçelim, bakalım Allah bunu devamında nasıl anlatacak? Bir devam edelim okumaya, bakalım ne gelecek? Bakın âyetin devamında Rabbimiz şöyle buyuruyor:
31. “Cehennemin bekçilerini yalnız meleklerden kılmışızdır. Sayılarını bildirmekle de, ancak inkâr edenlerin denenmesini ve kendilerine kitap verilenlerin kesin bilgi edinmesini ve inananların da imanlarının artmasını sağladık. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar şüpheye düşmesinler. Kalplerinde hastalık bulunanlar ve inkârcılar: “Allah bu misalle neyi murad etti?” desinler. İşte Allah, böylece, dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola eriştirir. Rabbinin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu, insanoğluna bir öğütten ibarettir.” Bir kere neymiş bu on dokuz? Bu, on dokuz melekmiş, bunu anladık. Allah cehennem sohbetçilerini meleklerden yapmıştır. Sonra yine anlıyoruz ki, Rabbimiz bu on dokuz sayısını bize fitne, yani imtihan vesilesi kıldı, fitne konusu yaptı. Hangi konuda imtihan konusu kılınmış bu 19 sayısı? Az diye mi, çok diye mi? Bu kadarcık melekle ne yapılabilir? Ne yapılamaz diye mi? İşte bunu, bu sayıyı kâfirlere bir imtihan vesilesi yaptık, bir azap vesilesi yaptık deniyor. Nitekim Tahrim sûresinde de şöyle deniyordu: “O cehennemin üzerinde, Allah’ın kendilerine ver-diği emirlere baş kaldırmayan, kendilerine buyurulanları yerine getiren pek şedit melekler vardır.” (Tahrim 6) İşte böyle şedit diye tarif olunan, reisleri de Mâlik olan meleklerdir bunlar. Bunlar cehennemin görevlileridir. Bunların iddetleri, sayıları, âdetleri «h«L«2 «}«Q²K¬# olduğu, on dokuz olduğu da açıktır. İşte burada anlatılan budur. Cehennemin 19 görevlisi, ğılâz, şidât meleği varmış. İşte mesele bu. İşte anlatılan bu. On dokuz Melek. Ama on dokuz çift mi, tek mi? Yoksa on dokuz grup melek mi, on dokuz tip melek mi? Yoksa on dokuz görev mahalli olan melek mi, onu bilmeyiz. Bilmemiz de mümkün değildir zaten. Böyle gaybî bir konuda bunun dışında Rabbimizden bir açıklama gelmemişse, o zaman aynen Rab-bimizin haber verdiği kadar iman eder ve teslimiyet arzederiz. Âyetin bundan sonraki bölümünde Allah bunu niye kâfirlere imtihan vesilesi kıldığını anlatmaya devam edecek. İnsanlar Rabblerinin haber verdiği bu sayıyı kabul ediverseler tamam, imtihanı kaza-nacaklar ama kâfirler ve kalplerinde hastalık bulunanlar buna inan-mayarak kaybettiler. Böylece Allah’ın haber verdiği gaybî bir konuya iman etmeyenlerin, verdikleri haberler konusunda Allah’a itimat etme-yenlerin küfrü ve inkârı açığa çıkarılırken, mü’minlerin de imanları ve teslimiyetleri açığa çıkarılıyor. Bakın Rabbimiz diyor ki: Rabbimiz, ehl-i kitap da böylece daha bir yakîn kesb etsinler, daha bir yakîn kazansınlar ve Kur’an’a daha bir yakın sarılsınlar diye bunu söyledik diyor. Peki acaba bununla ehl-i kitap nasıl bir yakîn kazanacak? 1. Birincisi, çünkü biz Tevrat’ta da bunu demiştik, İncil’de de bunun aynısını söylemiştik. İncili ve Tevrat’ı tanıyan, İncil ve Tevrat’a inanan bu ehl-i kitabın bunu hemen bilmeleri, derhal anlamaları ve derhal kendi ellerindekini gönderen kaynaktan gelen bu son kitaba iman etmeleri gerekirdi. Bu kitap konusunda yakîn sahibi olmaları gerekirdi. 2. Tevrat ve İncil onlara, Allah dediyse tamam kesindir! Allah ne demişse tamam doğrudur! Allah’tan gelen doğrudur! demeleri gerektiğini öğretiyordu. Çünkü Tevrat’a ve İncil’e iman ettiklerini söyleyen bu insanların ehl-i kitap olarak Allah’ın vahiy gönderdiğini, bilmedikleri şeyleri kendilerine Allah’ın öğrettiğini bilmeleri gerekiyordu. Dün kendilerine dediklerime inandıklarını iddia eden bu insanlar, şimdi de ben on dokuz dediysem yakînen anlayıversinler, diyor Allah. 3. Ya da ehl-i kitap, kendi kitaplarıyla yakîn tanışıklıklarından dolayı, böyle peygamberin kendi kendine bilemeyeceği, bulamayacağı, söyleyemeyeceği şeyleri, ancak vahiyle Allah’tan aldığını bilmeli ve hemen iman etmelidirler deniyor. Başka ne için böyle demiş Rabbi-miz? “Bir de iman edenlerin de imanları artsın diye bunu dedik, veya bu âyeti indirdik” diyor Allah. Peki iman edenlerin, mü’minlerin imanları nasıl artar bununla? Onu da şöyle anlıyoruz: 1. Bu âyeti duyan mü’minler de “Allah’ım sen ne büyüksün! Allah’ım sen ne kadar yücesin ki, sadece bir on dokuzla bu işi hallediveriyorsun! Sadece on dokuz melekle bu koskoca cehennemi hallediveriyorsun! Biz bunu bilmeyiz! Bilemeyiz! Anlayamayız ya Rabbi! Bizim aklımızın bunu alması mümkün değildir ya Rabbi! Ama inanıyoruz ki sen Azîmsin! Sen çok büyüksün ya Rabbi!” desinler, Allah’a karşı böyle bir tazim, böyle bir teslimiyet duysunlar ve imanları artsın diye biz bunu söyledik diyor Rabbimiz. 2. Veya Kur’an’da bir iman konusu daha gündeme gelsin de böylece mü’minler buna da inansınlar da imanları, iman konuları artıversin diye biz bunu indirdik, söyledik diyor Allah. Zira her bir yeni âyeti tanıyıp inandıkça mü’minlerin imanları artmaktadır. Meselâ şu ana kadar bu sûreyi bilmiyorsak şimdi bir otuz âyet öğrendik, iman ettik ve otuz âyetlik bir iman artışımız oldu, ya da otuz iman birimi da-ha kazandık demektir. Öyleyse her yeni âyete inandıkça bir iman birimimiz daha oluyor demektir. O halde bizler de bugün Rabbimizin âyetlerini tanıyarak iman birimlerimizi artırmak zorundayız. Ayrıca bir hikmeti daha varmış bu işin: “Ehl-i kitap ve mü’min-ler bu konuda şüpheye düşmesinler diye ben böyle yaptım,” diyor Allah. Yani onlar böyle olunca şüpheye düşmezler. Niye düşsünler ki? Allah dediyse tamam! Allah ne demişse tamamdır ve doğrudur. Ama geriye kalanlar derler ki: Kalplerinde yamukluk olanlar, kalplerinde şek hastalığı bulunanlar ve kâfirler şöyle derler: “Ne oluyor? Allah bununla ne anlatmaya çalışıyor? Ne demek istiyor ki? Neyi darp etmeye çalışıyor ki bununla Allah? Ya da bu darpla neyi kast ediyor ki? Ne bu? Neye yarar bu? Allah’a yakışır mı bu?” Açın gözünüzü ve iyi dinleyin! Allah dilediklerini hidâyete ulaştırır, dilediklerini de dalâlette bırakır. Yani Allah hidâyet dileyenleri hi-dâyete ulaştırır, delâlet isteyenleri de dalâlette bırakır. Kur’an kimilerini hidâyete ulaştırırken kimilerini de dalâlette bırakır. Kimileri Kur’an’la hidâyet bulur, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapıklıklarını, sapma noktalarını anlar. Konu ile ilgili Bakara sûresi 26. âyetinde şöyle diyordu Allah: “Şüphesiz ki Allah sivrisineği ve ondan üstününü misal vermekten utanmaz. İman edenlere gelince onlar Rabblerinden gelen bir hak olduğunu bilirler. Beri taraftaki kâfirler de: “A! Ne oluyor? Allah bununla ne kast e-diyor acaba?” derler. Bu misal ile Allah pek çoklarını saptırır.” (Bakara 26) Allah münafıklar için bu misali verince ya da Hac sûresi 73. âyetindeki örnekten söz edince, münafıklar, “Allah bu tür misaller ver-mekten münezzehtir” dediler de bunun üzerine Allah buyurdu ki: “Allah sivrisinekten ya da onun üstündeki bir şeyden misal vermekten çekinmez, utanmaz.” Peki neymiş bu adamların dertleri? Bütün dertleri Allah’ın sinekten söz etmesiymiş. “Ey insanlar! Size bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin! Şüphe yok ki sizin Allah’ı bırakıp da berisinde dua ettikleriniz bir sinek bile yaratamazlar. Velev ki hepsi bunun için toplanıp yardımlaşsalar bile. Şâyet sinek onlardan bir parça koparsa, o dua ettikleriniz onu sinekten kurtaramazlar. Talip de zayıf, matlûb da! (Parça koparıp kaçan sinek de zayıf, kendisinden koparılan da.)” (Hac: 73) “Allah berisinde velîler edinenlerin hali örümcek gibidir ki, o bir ev yapmıştır. Ama bilseler evlerin en zayıfı (çürüğü), hiç şüphesiz örümcek yuvasıdır.” (Ankebût: 41) Allah bu iki âyette örümcekten ve sinekten misal verince bunlar gariplerine gidiyor insanların. “Olacak şey midir bu? Allah sinekten bahsediyor, örümcekten söz ediyor, yakışır mı bu Allah’ın şanına?” di-ye yaygarayı basıyorlar. Allah da onlara şöyle cevap veriyor: “Bana a-kıl vermeye, bana yol göstermeye kalkmayın! Şunu şunu anlatmalıydın! Şundan, şundan bahsetmeliydin! Önce şunları anlatmalıydın! Şu şu konulara hiç girmemeliydin!” diyerek bana yol göstermeyin! Benim dediğimi ben dedim diye kabul edin! Ben ne demişsem, nasıl demişsem öylece kabul edin!” “Hak, Rabbindendir. O halde sakın şüphe edenlerden olma!” (Bakara: 147) “Rabbinden gelen, gerçek hak ve hakikat odur! O halde sakın siz şüphelenenlerden olmayın!” diyor Allah. Burada da aynen benzerini söylüyor. Allah dediyse tamam! Demek ki bu konu ancak böyle anlatılırmış. Demek ki bu konu en güzel sinekle veya örümcekle anlatılırmış. Demek ki bu konu böyle on dokuzla anlatılırmış. Allah böyle anlatmış, başkasını bilmeyiz. Efendim işte kadın konusunda biraz şöyle düşünsek. Niye? Ben kadını Allah’tan daha mı iyi düşüneceğim yani? Allah’ın düşündüğü yetmiyor mu? Erkek konusunda şöyle yapsak! Hayır, Allah en güzelini ortaya koyuyorsa aynen ona teslim olacağız. Ne dediyse aklımızı, mantığımızı işin içine karıştırmadan aynen kabul edeceğiz. O zaman bunun adına iman denecektir. İman edenler ne derlermiş bakın: “Hak, Allah’tan gelendir. Hak, babamın bildiği, efendimin tasdik ettiği, hak toplumun öngördüğü, insanların benimsediği, hocaların yazdıkları değil, Allah’tan gelen, yani vahye mutabık olan gerçektir.” İşte mü’minler Allah’tan gelenlerin tamamının hak olduğuna, gerçek olduğuna iman edip imanlarını artırırlarken, kâfirler ve kalplerinde nifak hastalığı bulunanlar da: “Acaba ne demek istiyor ki Allah bununla? Ne yapmak, nereye varmak istiyor ki?” diye güya merak ediyor, ama asla kulluğa yanaş-mıyor. İrdeliyorlar güya ama bu irdelemeleri kulluğa yönelik değil. Çünkü Allah bunlar için: “Kalplerinde eğrilik bulunanlar fitne aramak ve te’viline gitmek için Kur’an’ın müteşabih âyetlerinin peşine düşerler....” (Âl-i İmrân: 7) buyuruyor. Onlar diyor ki: “Eh ne varda burada? Ne anlayacağız da bundan? Bununla nereye kadar gidilebilir ki? Bu nereye götürebilir bizi?” derler. Bakıyoruz bugün de öyle diyor insanlar. Bugün de kalplerinde nifak hastalığı bulunan insanları görüyoruz. Kur’an karşısında aynı şeyleri söylediklerine şahit oluyoruz. “Gelin ey Müslümanlar! Kur’an okuyalım! Kulluk kitabımız ne diyor bir tanıyalım da onun istediği biçimde Müslüman olalım!” dediğimiz zaman, aynı insanların bugün de Kur’an’a karşı aynı ifadeleri kullandığına şahit oluyoruz: “Ne olacak ya Kur’an’ı okuyup ta? Bu Kur’an ne anlatıyor? Bununla nereye kadar varılabilir? Bu nereye kadar götürür insanları? Bununla hayat mı düzenlenir ya? Bununla şehir mi idare edilir? Bununla belediyecilik mi yapılır? Bununla para mı kazanılır? Bununla makam mı kazanılır? Bununla devlete mi gidilir? Tamam anladık Kur’an da, yani ne olacak okuyunca? Bununla devlet mi kurulur? Bununla cemaat mı örgütlenir? Bununla para mı kazanılır? Bununla iktidara mı gelinir?” dediklerine şahit oluyoruz insanların. Aynen bugünkülerin de bunları dediklerine şahit oluyoruz. Kur’an okuyalım, Kur’an okuyalım. “İyi, anladık da ne olacak okuyup da? Oku, oku bununla nereye kadar gidilebilir? Ne işe yarayacak bu okuma? Bize başka şeyler lazım. Bize örgütsel çalışmalardan söz et. Bize paradan, bize sanayileşmeden söz et!” diyenleri bugün de görüyoruz. Ama Allah diyor ki: “Biz bunu iman edenlerin imanları artsın, küfredenlerin ve fâsıkların da fıskını artıralım, açığa çıkaralım diye böylece anlattık.” O halde Kur’an kimilerinin hidâyetini artırırken kimilerinin de dalâletini artırmaktadır. Yani kimileri Kur’an’la hidâyet bulurken, kimileri de Kur’an’la, Kur’an sayesinde sapıklıklarını, sapıklık noktalarını anlarlar. Kur’an’la kimileri sapıtırken, kimileri hidâyet bulur. Pek çoğu Kur’an’la sapıtırken, pek çoğu Kur’an’la yol bulur. Onlar aslında bu âyet sebebiyle sapmış değildir, zaten sapıktı bunlar da, bu âyetle sapıklıklarını izhâr ediyorlar. Yani bunlarda küfür ve nifak zaten vardı da, âyet bunu açığa çıkarmıştır. Yani şimdi bunlar bu misallerde ne denilmek istendiğini anladıkları zaman iman edecekler mi? Kesinlikle. Bunların derdi iman değil, bunların derdi zaten imandan kaçmak. Buna delil arıyorlar! “Allah’ın ordularını Allah’tan başkası da bilmez zaten. Allah’ın ordularının, Allah’ın meleklerinin mahiyetini bilmeniz de mümkün değildir. Öyleyse araştırıp, soruşturup, sorgulayıp durmaktansa böylece teslim olun! Böylece iman edin! Bu on dokuzun ne olduğunu, nasıl olduğunu düşünmeyin! Düşünmeniz de gerekmez zaten! Çünkü bu konu gaybî bir konudur, evet dediniz mi tamam sizden istenen budur,” diyor Rabbimiz. Ben size sizin en baş sıfatlarınızı sayarken ¬`²[«R²7@¬" «–Y­X¬8ÌY­< «w<¬HÅ7! demedim mi? Ben size gayb bilginin konusu değil, imanın konusudur demedim mi? Gayb bilinmez inanılır demedim mi? Gaybı bilmeniz gerekmez ki! Nereden çıkarıyorsunuz bunu? Niye uğraşıyorsunuz? “Ve bu ancak bu bir öğüttür, beşer düşünüp öğüt alsın diye bir ültimatom, bir muhtıradır; düşünmek, öğüt almak isteyenler için bir tezkiradır.”
32-37. “Hayır hayır, öğüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.” Hayır hayır! Neye hayır? Bu on dokuzun ne olduğu konusundaki telaşa hayır! Her şey bu on dokuzda saklıymış gibi ısrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye hayır. Bu bozuk düzen anlayışa hayır. Vahye karşı takındığınız bu bozuk tavırlarınıza hayır! Vahiyle kulluk ilişkisi içine gireceğiniz yerde onu bir bilim kitabı yerine koymanıza hayır! Onu bir logaritma kitabı zannetmenize hayır! Vahye karşı bu vurdumduymaz tavırlarınıza hayır! Vahye karşı bu müstekbir halinize hayır! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanıza hayır! Üstünüzde taşıdığınız Velid bin Muğire sıfatlarına hayır! İmana yanaşmamanıza, kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçınışınıza hayır! ŸÒ«6 Hayır hayır! Öyle değil! İş sizin bildiğiniz gibi değil, niye anlamaya yanaşmıyorsunuz? Aya yemin olsun ki! Sırtını dönüp giderken geceye yemin olsun ki! Sarardığı, ağardığı zaman sabaha yemin olsun ki: Herhalde büyüklerden birisidir o Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atılacağı, girdirileceği, boylatılacağı bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden biridir. Hani daha önce: demişti. Ya da “Nezîran li’l-beşer” denmişti. Sûrenin ta başına döneceğiz. Yani bu Sakar, bu cehennem insanlar için bir uyarıcıdır. Cehennem olmasaydı uyarı olmazdı. Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de başkaları için cehennemi uyarı kabul edecek, uyaracağız, uyarılacağız onunla. Ama Ve de: olarak kıyam etmemiz gerekecek, kıyamı gerçekleştirmemiz gerekecek tabii. Yani kıyamın bir konusu da burada anlatılır diyeceğiz. Peki herkes uyarılamıyor mu? Herkes denileni anlamıyor mu? Herkes istenilen seviyeye gelmiyor mu? Evet: Öne geçmek isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktır. Yani bu âyetleri, Allah’ın uyarılarını duyar duy-maz kulluğa koşanlar da olacaktır, itaatten kaçanlar da olacaktır. Öy-leyse bütün insanlar uyarılacaktır ama: Olanlar da olacak, yani ha uyarmışsın ha uyarmamışsın fark etmez olanlar, uyarıya karşı nötr davrananlar da olacak: Olarak uyarılanlar, uyarıya müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:
32-37. “Hayır hayır, öğüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.” Hayır hayır! Neye hayır? Bu on dokuzun ne olduğu konusundaki telaşa hayır! Her şey bu on dokuzda saklıymış gibi ısrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye hayır. Bu bozuk düzen anlayışa hayır. Vahye karşı takındığınız bu bozuk tavırlarınıza hayır! Vahiyle kulluk ilişkisi içine gireceğiniz yerde onu bir bilim kitabı yerine koymanıza hayır! Onu bir logaritma kitabı zannetmenize hayır! Vahye karşı bu vurdumduymaz tavırlarınıza hayır! Vahye karşı bu müstekbir halinize hayır! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanıza hayır! Üstünüzde taşıdığınız Velid bin Muğire sıfatlarına hayır! İmana yanaşmamanıza, kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçınışınıza hayır! ŸÒ«6 Hayır hayır! Öyle değil! İş sizin bildiğiniz gibi değil, niye anlamaya yanaşmıyorsunuz? Aya yemin olsun ki! Sırtını dönüp giderken geceye yemin olsun ki! Sarardığı, ağardığı zaman sabaha yemin olsun ki: Herhalde büyüklerden birisidir o Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atılacağı, girdirileceği, boylatılacağı bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden biridir. Hani daha önce: demişti. Ya da “Nezîran li’l-beşer” denmişti. Sûrenin ta başına döneceğiz. Yani bu Sakar, bu cehennem insanlar için bir uyarıcıdır. Cehennem olmasaydı uyarı olmazdı. Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de başkaları için cehennemi uyarı kabul edecek, uyaracağız, uyarılacağız onunla. Ama Ve de: olarak kıyam etmemiz gerekecek, kıyamı gerçekleştirmemiz gerekecek tabii. Yani kıyamın bir konusu da burada anlatılır diyeceğiz. Peki herkes uyarılamıyor mu? Herkes denileni anlamıyor mu? Herkes istenilen seviyeye gelmiyor mu? Evet: Öne geçmek isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktır. Yani bu âyetleri, Allah’ın uyarılarını duyar duy-maz kulluğa koşanlar da olacaktır, itaatten kaçanlar da olacaktır. Öy-leyse bütün insanlar uyarılacaktır ama: Olanlar da olacak, yani ha uyarmışsın ha uyarmamışsın fark etmez olanlar, uyarıya karşı nötr davrananlar da olacak: Olarak uyarılanlar, uyarıya müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:
32-37. “Hayır hayır, öğüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.” Hayır hayır! Neye hayır? Bu on dokuzun ne olduğu konusundaki telaşa hayır! Her şey bu on dokuzda saklıymış gibi ısrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye hayır. Bu bozuk düzen anlayışa hayır. Vahye karşı takındığınız bu bozuk tavırlarınıza hayır! Vahiyle kulluk ilişkisi içine gireceğiniz yerde onu bir bilim kitabı yerine koymanıza hayır! Onu bir logaritma kitabı zannetmenize hayır! Vahye karşı bu vurdumduymaz tavırlarınıza hayır! Vahye karşı bu müstekbir halinize hayır! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanıza hayır! Üstünüzde taşıdığınız Velid bin Muğire sıfatlarına hayır! İmana yanaşmamanıza, kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçınışınıza hayır! ŸÒ«6 Hayır hayır! Öyle değil! İş sizin bildiğiniz gibi değil, niye anlamaya yanaşmıyorsunuz? Aya yemin olsun ki! Sırtını dönüp giderken geceye yemin olsun ki! Sarardığı, ağardığı zaman sabaha yemin olsun ki: Herhalde büyüklerden birisidir o Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atılacağı, girdirileceği, boylatılacağı bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden biridir. Hani daha önce: demişti. Ya da “Nezîran li’l-beşer” denmişti. Sûrenin ta başına döneceğiz. Yani bu Sakar, bu cehennem insanlar için bir uyarıcıdır. Cehennem olmasaydı uyarı olmazdı. Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de başkaları için cehennemi uyarı kabul edecek, uyaracağız, uyarılacağız onunla. Ama Ve de: olarak kıyam etmemiz gerekecek, kıyamı gerçekleştirmemiz gerekecek tabii. Yani kıyamın bir konusu da burada anlatılır diyeceğiz. Peki herkes uyarılamıyor mu? Herkes denileni anlamıyor mu? Herkes istenilen seviyeye gelmiyor mu? Evet: Öne geçmek isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktır. Yani bu âyetleri, Allah’ın uyarılarını duyar duy-maz kulluğa koşanlar da olacaktır, itaatten kaçanlar da olacaktır. Öy-leyse bütün insanlar uyarılacaktır ama: Olanlar da olacak, yani ha uyarmışsın ha uyarmamışsın fark etmez olanlar, uyarıya karşı nötr davrananlar da olacak: Olarak uyarılanlar, uyarıya müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:
32-37. “Hayır hayır, öğüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.” Hayır hayır! Neye hayır? Bu on dokuzun ne olduğu konusundaki telaşa hayır! Her şey bu on dokuzda saklıymış gibi ısrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye hayır. Bu bozuk düzen anlayışa hayır. Vahye karşı takındığınız bu bozuk tavırlarınıza hayır! Vahiyle kulluk ilişkisi içine gireceğiniz yerde onu bir bilim kitabı yerine koymanıza hayır! Onu bir logaritma kitabı zannetmenize hayır! Vahye karşı bu vurdumduymaz tavırlarınıza hayır! Vahye karşı bu müstekbir halinize hayır! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanıza hayır! Üstünüzde taşıdığınız Velid bin Muğire sıfatlarına hayır! İmana yanaşmamanıza, kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçınışınıza hayır! ŸÒ«6 Hayır hayır! Öyle değil! İş sizin bildiğiniz gibi değil, niye anlamaya yanaşmıyorsunuz? Aya yemin olsun ki! Sırtını dönüp giderken geceye yemin olsun ki! Sarardığı, ağardığı zaman sabaha yemin olsun ki: Herhalde büyüklerden birisidir o Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atılacağı, girdirileceği, boylatılacağı bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden biridir. Hani daha önce: demişti. Ya da “Nezîran li’l-beşer” denmişti. Sûrenin ta başına döneceğiz. Yani bu Sakar, bu cehennem insanlar için bir uyarıcıdır. Cehennem olmasaydı uyarı olmazdı. Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de başkaları için cehennemi uyarı kabul edecek, uyaracağız, uyarılacağız onunla. Ama Ve de: olarak kıyam etmemiz gerekecek, kıyamı gerçekleştirmemiz gerekecek tabii. Yani kıyamın bir konusu da burada anlatılır diyeceğiz. Peki herkes uyarılamıyor mu? Herkes denileni anlamıyor mu? Herkes istenilen seviyeye gelmiyor mu? Evet: Öne geçmek isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktır. Yani bu âyetleri, Allah’ın uyarılarını duyar duy-maz kulluğa koşanlar da olacaktır, itaatten kaçanlar da olacaktır. Öy-leyse bütün insanlar uyarılacaktır ama: Olanlar da olacak, yani ha uyarmışsın ha uyarmamışsın fark etmez olanlar, uyarıya karşı nötr davrananlar da olacak: Olarak uyarılanlar, uyarıya müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:
32-37. “Hayır hayır, öğüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.” Hayır hayır! Neye hayır? Bu on dokuzun ne olduğu konusundaki telaşa hayır! Her şey bu on dokuzda saklıymış gibi ısrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye hayır. Bu bozuk düzen anlayışa hayır. Vahye karşı takındığınız bu bozuk tavırlarınıza hayır! Vahiyle kulluk ilişkisi içine gireceğiniz yerde onu bir bilim kitabı yerine koymanıza hayır! Onu bir logaritma kitabı zannetmenize hayır! Vahye karşı bu vurdumduymaz tavırlarınıza hayır! Vahye karşı bu müstekbir halinize hayır! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanıza hayır! Üstünüzde taşıdığınız Velid bin Muğire sıfatlarına hayır! İmana yanaşmamanıza, kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçınışınıza hayır! ŸÒ«6 Hayır hayır! Öyle değil! İş sizin bildiğiniz gibi değil, niye anlamaya yanaşmıyorsunuz? Aya yemin olsun ki! Sırtını dönüp giderken geceye yemin olsun ki! Sarardığı, ağardığı zaman sabaha yemin olsun ki: Herhalde büyüklerden birisidir o Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atılacağı, girdirileceği, boylatılacağı bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden biridir. Hani daha önce: demişti. Ya da “Nezîran li’l-beşer” denmişti. Sûrenin ta başına döneceğiz. Yani bu Sakar, bu cehennem insanlar için bir uyarıcıdır. Cehennem olmasaydı uyarı olmazdı. Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de başkaları için cehennemi uyarı kabul edecek, uyaracağız, uyarılacağız onunla. Ama Ve de: olarak kıyam etmemiz gerekecek, kıyamı gerçekleştirmemiz gerekecek tabii. Yani kıyamın bir konusu da burada anlatılır diyeceğiz. Peki herkes uyarılamıyor mu? Herkes denileni anlamıyor mu? Herkes istenilen seviyeye gelmiyor mu? Evet: Öne geçmek isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktır. Yani bu âyetleri, Allah’ın uyarılarını duyar duy-maz kulluğa koşanlar da olacaktır, itaatten kaçanlar da olacaktır. Öy-leyse bütün insanlar uyarılacaktır ama: Olanlar da olacak, yani ha uyarmışsın ha uyarmamışsın fark etmez olanlar, uyarıya karşı nötr davrananlar da olacak: Olarak uyarılanlar, uyarıya müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:
32-37. “Hayır hayır, öğüt almazlar. Ay’a, dönüp gelen geceye, ağarmakta olan sabaha andolsun ki, içinizden öne geçmek veya geri kalmak isteyen kimseye, insanoğlunu uyarıcı olarak anlatılan cehennem büyük olaylardan biridir.” Hayır hayır! Neye hayır? Bu on dokuzun ne olduğu konusundaki telaşa hayır! Her şey bu on dokuzda saklıymış gibi ısrarla anlamak için bu on dokuzun üzerine gitmeye hayır. Bu bozuk düzen anlayışa hayır. Vahye karşı takındığınız bu bozuk tavırlarınıza hayır! Vahiyle kulluk ilişkisi içine gireceğiniz yerde onu bir bilim kitabı yerine koymanıza hayır! Onu bir logaritma kitabı zannetmenize hayır! Vahye karşı bu vurdumduymaz tavırlarınıza hayır! Vahye karşı bu müstekbir halinize hayır! Kâfirlerden ve kalbi hasta olanlardan olmanıza hayır! Üstünüzde taşıdığınız Velid bin Muğire sıfatlarına hayır! İmana yanaşmamanıza, kalplerinizin yakîn kesb etmekten kaçınışınıza hayır! ŸÒ«6 Hayır hayır! Öyle değil! İş sizin bildiğiniz gibi değil, niye anlamaya yanaşmıyorsunuz? Aya yemin olsun ki! Sırtını dönüp giderken geceye yemin olsun ki! Sarardığı, ağardığı zaman sabaha yemin olsun ki: Herhalde büyüklerden birisidir o Sakar. Büyük belâlardan birisidir o Sakar. Yani kâfirlerin atılacağı, girdirileceği, boylatılacağı bir konudur ki o Sakar, büyüklerden biridir. Büyük haberlerden biridir. Hani daha önce: demişti. Ya da “Nezîran li’l-beşer” denmişti. Sûrenin ta başına döneceğiz. Yani bu Sakar, bu cehennem insanlar için bir uyarıcıdır. Cehennem olmasaydı uyarı olmazdı. Öyleyse biz de hem kendimiz, hem de başkaları için cehennemi uyarı kabul edecek, uyaracağız, uyarılacağız onunla. Ama Ve de: olarak kıyam etmemiz gerekecek, kıyamı gerçekleştirmemiz gerekecek tabii. Yani kıyamın bir konusu da burada anlatılır diyeceğiz. Peki herkes uyarılamıyor mu? Herkes denileni anlamıyor mu? Herkes istenilen seviyeye gelmiyor mu? Evet: Öne geçmek isteyenler de olacak, arkada kalmak durumunda olanlar da olacaktır. Yani bu âyetleri, Allah’ın uyarılarını duyar duy-maz kulluğa koşanlar da olacaktır, itaatten kaçanlar da olacaktır. Öy-leyse bütün insanlar uyarılacaktır ama: Olanlar da olacak, yani ha uyarmışsın ha uyarmamışsın fark etmez olanlar, uyarıya karşı nötr davrananlar da olacak: Olarak uyarılanlar, uyarıya müspet cevap verenler de olabilecektir. Çünkü:
38-42. “Herkes kazancına bağlı bir rehindir; Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?” diye sorarlar.” Evet herkes, bütün insanlar kendi kazancına rehindir. Herkes kendi kazancına bağlıdır. Herkes kendi ne kazanmışsa onunla rehindir. Yani Allah indinde borçlu olarak kazancına rehindir. İnsanın saadet ya da felâketi kendi kazancına mütenasiptir. Ya çalışır, güzel ameller işler, Allah’a borcunu ödeyerek kendini kurtarır ya da çalışmaz, rehin olarak Allah’ın elinde kalır. Bu âyeti şu üç şekilde anlamaya çalışıyoruz: 1. Herkes ameliyle hesaba çekilmeye rehindir. Buradaki žÒË! ile Müslümanların çocukları kastedilmiştir. Yani bu hesaba çekilme sorumluluğundan Müslümanların çocukken ölmüş çocukları müstesnadır, onların hesabının olmaması anlatılır. Herkes ameliyle hesaba çekilecektir. 2. Herkes, her cehennemlik ateşe rehindir ancak cennetlikler müstesna şeklinde anlayanlar da olmuştur bunu. 3. Herkes ameliyle rehindir, ancak Ashab’ul Yemin bundan müstesna denmiştir. “Yani herkes kendi gideceği yere biletini kendisi almaktadır, kimseyi bu konuda zorlamam!” diyor Allah. Cehenneme gidenler cehenneme kendilerini bağlıyorlar, kendilerini cehenneme rehin tutuyor. Cehennemlikler amelleriyle, yaşadıkları hayatlarıyla kendi kendilerini cehenneme ipotek ediyorlar ama Cennetlikler bundan müstesnadır. Sağ ashabı, amel defterini sağlarından alanlar bundan müstesnadır. Sorup soruşturacaklar mücrimlere. Sûrenin bu bölümü gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. Düşünün, yığınlarla insan cehennemin kapısının ağzına gelmişler. İşin garibi bunların içinde dünyada ben de Müslümandım diyenlerden de pek çok insan var. Müslümanlar bunları görünce şaşıracak ve sorup soruşturacaklar: “Yahu bu adam dünyada Müslümandı, ne işi var bunun burada acaba?” diyecekler. Soruşturacaklar: “Yahu ne oldu? Kim yaptı size bunu? Kim getirdi sizi bu cehenneme?” diyecekler. Dünyada Müslüman gözüken bu adamlardan dört cevap anlatılıyor âyette:
38-42. “Herkes kazancına bağlı bir rehindir; Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?” diye sorarlar.” Evet herkes, bütün insanlar kendi kazancına rehindir. Herkes kendi kazancına bağlıdır. Herkes kendi ne kazanmışsa onunla rehindir. Yani Allah indinde borçlu olarak kazancına rehindir. İnsanın saadet ya da felâketi kendi kazancına mütenasiptir. Ya çalışır, güzel ameller işler, Allah’a borcunu ödeyerek kendini kurtarır ya da çalışmaz, rehin olarak Allah’ın elinde kalır. Bu âyeti şu üç şekilde anlamaya çalışıyoruz: 1. Herkes ameliyle hesaba çekilmeye rehindir. Buradaki žÒË! ile Müslümanların çocukları kastedilmiştir. Yani bu hesaba çekilme sorumluluğundan Müslümanların çocukken ölmüş çocukları müstesnadır, onların hesabının olmaması anlatılır. Herkes ameliyle hesaba çekilecektir. 2. Herkes, her cehennemlik ateşe rehindir ancak cennetlikler müstesna şeklinde anlayanlar da olmuştur bunu. 3. Herkes ameliyle rehindir, ancak Ashab’ul Yemin bundan müstesna denmiştir. “Yani herkes kendi gideceği yere biletini kendisi almaktadır, kimseyi bu konuda zorlamam!” diyor Allah. Cehenneme gidenler cehenneme kendilerini bağlıyorlar, kendilerini cehenneme rehin tutuyor. Cehennemlikler amelleriyle, yaşadıkları hayatlarıyla kendi kendilerini cehenneme ipotek ediyorlar ama Cennetlikler bundan müstesnadır. Sağ ashabı, amel defterini sağlarından alanlar bundan müstesnadır. Sorup soruşturacaklar mücrimlere. Sûrenin bu bölümü gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. Düşünün, yığınlarla insan cehennemin kapısının ağzına gelmişler. İşin garibi bunların içinde dünyada ben de Müslümandım diyenlerden de pek çok insan var. Müslümanlar bunları görünce şaşıracak ve sorup soruşturacaklar: “Yahu bu adam dünyada Müslümandı, ne işi var bunun burada acaba?” diyecekler. Soruşturacaklar: “Yahu ne oldu? Kim yaptı size bunu? Kim getirdi sizi bu cehenneme?” diyecekler. Dünyada Müslüman gözüken bu adamlardan dört cevap anlatılıyor âyette:
38-42. “Herkes kazancına bağlı bir rehindir; Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?” diye sorarlar.” Evet herkes, bütün insanlar kendi kazancına rehindir. Herkes kendi kazancına bağlıdır. Herkes kendi ne kazanmışsa onunla rehindir. Yani Allah indinde borçlu olarak kazancına rehindir. İnsanın saadet ya da felâketi kendi kazancına mütenasiptir. Ya çalışır, güzel ameller işler, Allah’a borcunu ödeyerek kendini kurtarır ya da çalışmaz, rehin olarak Allah’ın elinde kalır. Bu âyeti şu üç şekilde anlamaya çalışıyoruz: 1. Herkes ameliyle hesaba çekilmeye rehindir. Buradaki žÒË! ile Müslümanların çocukları kastedilmiştir. Yani bu hesaba çekilme sorumluluğundan Müslümanların çocukken ölmüş çocukları müstesnadır, onların hesabının olmaması anlatılır. Herkes ameliyle hesaba çekilecektir. 2. Herkes, her cehennemlik ateşe rehindir ancak cennetlikler müstesna şeklinde anlayanlar da olmuştur bunu. 3. Herkes ameliyle rehindir, ancak Ashab’ul Yemin bundan müstesna denmiştir. “Yani herkes kendi gideceği yere biletini kendisi almaktadır, kimseyi bu konuda zorlamam!” diyor Allah. Cehenneme gidenler cehenneme kendilerini bağlıyorlar, kendilerini cehenneme rehin tutuyor. Cehennemlikler amelleriyle, yaşadıkları hayatlarıyla kendi kendilerini cehenneme ipotek ediyorlar ama Cennetlikler bundan müstesnadır. Sağ ashabı, amel defterini sağlarından alanlar bundan müstesnadır. Sorup soruşturacaklar mücrimlere. Sûrenin bu bölümü gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. Düşünün, yığınlarla insan cehennemin kapısının ağzına gelmişler. İşin garibi bunların içinde dünyada ben de Müslümandım diyenlerden de pek çok insan var. Müslümanlar bunları görünce şaşıracak ve sorup soruşturacaklar: “Yahu bu adam dünyada Müslümandı, ne işi var bunun burada acaba?” diyecekler. Soruşturacaklar: “Yahu ne oldu? Kim yaptı size bunu? Kim getirdi sizi bu cehenneme?” diyecekler. Dünyada Müslüman gözüken bu adamlardan dört cevap anlatılıyor âyette:
38-42. “Herkes kazancına bağlı bir rehindir; Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?” diye sorarlar.” Evet herkes, bütün insanlar kendi kazancına rehindir. Herkes kendi kazancına bağlıdır. Herkes kendi ne kazanmışsa onunla rehindir. Yani Allah indinde borçlu olarak kazancına rehindir. İnsanın saadet ya da felâketi kendi kazancına mütenasiptir. Ya çalışır, güzel ameller işler, Allah’a borcunu ödeyerek kendini kurtarır ya da çalışmaz, rehin olarak Allah’ın elinde kalır. Bu âyeti şu üç şekilde anlamaya çalışıyoruz: 1. Herkes ameliyle hesaba çekilmeye rehindir. Buradaki žÒË! ile Müslümanların çocukları kastedilmiştir. Yani bu hesaba çekilme sorumluluğundan Müslümanların çocukken ölmüş çocukları müstesnadır, onların hesabının olmaması anlatılır. Herkes ameliyle hesaba çekilecektir. 2. Herkes, her cehennemlik ateşe rehindir ancak cennetlikler müstesna şeklinde anlayanlar da olmuştur bunu. 3. Herkes ameliyle rehindir, ancak Ashab’ul Yemin bundan müstesna denmiştir. “Yani herkes kendi gideceği yere biletini kendisi almaktadır, kimseyi bu konuda zorlamam!” diyor Allah. Cehenneme gidenler cehenneme kendilerini bağlıyorlar, kendilerini cehenneme rehin tutuyor. Cehennemlikler amelleriyle, yaşadıkları hayatlarıyla kendi kendilerini cehenneme ipotek ediyorlar ama Cennetlikler bundan müstesnadır. Sağ ashabı, amel defterini sağlarından alanlar bundan müstesnadır. Sorup soruşturacaklar mücrimlere. Sûrenin bu bölümü gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. Düşünün, yığınlarla insan cehennemin kapısının ağzına gelmişler. İşin garibi bunların içinde dünyada ben de Müslümandım diyenlerden de pek çok insan var. Müslümanlar bunları görünce şaşıracak ve sorup soruşturacaklar: “Yahu bu adam dünyada Müslümandı, ne işi var bunun burada acaba?” diyecekler. Soruşturacaklar: “Yahu ne oldu? Kim yaptı size bunu? Kim getirdi sizi bu cehenneme?” diyecekler. Dünyada Müslüman gözüken bu adamlardan dört cevap anlatılıyor âyette:
38-42. “Herkes kazancına bağlı bir rehindir; Ancak defteri sağdan verilenler böyle değildir; onlar cennettedirler. Suçlulara: “Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?” diye sorarlar.” Evet herkes, bütün insanlar kendi kazancına rehindir. Herkes kendi kazancına bağlıdır. Herkes kendi ne kazanmışsa onunla rehindir. Yani Allah indinde borçlu olarak kazancına rehindir. İnsanın saadet ya da felâketi kendi kazancına mütenasiptir. Ya çalışır, güzel ameller işler, Allah’a borcunu ödeyerek kendini kurtarır ya da çalışmaz, rehin olarak Allah’ın elinde kalır. Bu âyeti şu üç şekilde anlamaya çalışıyoruz: 1. Herkes ameliyle hesaba çekilmeye rehindir. Buradaki žÒË! ile Müslümanların çocukları kastedilmiştir. Yani bu hesaba çekilme sorumluluğundan Müslümanların çocukken ölmüş çocukları müstesnadır, onların hesabının olmaması anlatılır. Herkes ameliyle hesaba çekilecektir. 2. Herkes, her cehennemlik ateşe rehindir ancak cennetlikler müstesna şeklinde anlayanlar da olmuştur bunu. 3. Herkes ameliyle rehindir, ancak Ashab’ul Yemin bundan müstesna denmiştir. “Yani herkes kendi gideceği yere biletini kendisi almaktadır, kimseyi bu konuda zorlamam!” diyor Allah. Cehenneme gidenler cehenneme kendilerini bağlıyorlar, kendilerini cehenneme rehin tutuyor. Cehennemlikler amelleriyle, yaşadıkları hayatlarıyla kendi kendilerini cehenneme ipotek ediyorlar ama Cennetlikler bundan müstesnadır. Sağ ashabı, amel defterini sağlarından alanlar bundan müstesnadır. Sorup soruşturacaklar mücrimlere. Sûrenin bu bölümü gerçekten insanın tüylerini ürpertiyor. Düşünün, yığınlarla insan cehennemin kapısının ağzına gelmişler. İşin garibi bunların içinde dünyada ben de Müslümandım diyenlerden de pek çok insan var. Müslümanlar bunları görünce şaşıracak ve sorup soruşturacaklar: “Yahu bu adam dünyada Müslümandı, ne işi var bunun burada acaba?” diyecekler. Soruşturacaklar: “Yahu ne oldu? Kim yaptı size bunu? Kim getirdi sizi bu cehenneme?” diyecekler. Dünyada Müslüman gözüken bu adamlardan dört cevap anlatılıyor âyette:
43-46. “Onlar derler ki: “Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi.” Cennette Rabblerinin devlet ve nimetlerine kavuşmuş olan mü’minler kendi aralarında cehennemlikleri, mücrimleri sorup soruştururlar. Onlar bu konunun sözünü açınca cehennem ve cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiştir. Mü’minler orada dünyada tanıdıkları, bildikleri simâları görürler. Dünyada mü’min zannettikleri, Müslüman bildikleri kimi insanları orada ateşin içinde görünce şaşkınlıklarını dile getirerek: “Ne oluyor? Hayrola? Ne işiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlışlık filan mı oldu? Siz mü’min değil miydiniz dünyada? Hangi rüzgar attı sizi bu ateşin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen, bu ateşe iten sebep nedir?” diyecekler ve sorup soruşturacaklar. Diyorlar ki, “biz namaz kılanlardan değildik!” Namaz kılanlardan değildik biz? Bunun birkaç mânâsını açıklamaya çalışalım: 1. Dikkat ederseniz “biz namaz kılmıyorduk” demiyorlar da, “namaz kılanlardan değildik” diyorlar. Belki kılıyorduk ama, ne dediğimizi, ne okuduğumuzu, ne yaptığımızı anlamadan yatıp kalkıyorduk. Yani aslında biz namaz kılmıyorduk ta namaz gösterisinde bulunuyorduk, diyorlar. 2. Ya da sadece namazla din kurtarma çabasında oluyorduk. Bizden sadece namaz isteyen, hayatımızın öteki birimlerine karışmayan bir Allah’a inanıyorduk. Sadece namazla kulluğun defterini dürüyorduk. Namazda mesaj almadığımız gibi, yarım yamalak aldıklarımızı da namaz sonrası hayatımıza taşıma diye bir derdimiz yoktu. Namazla hayatı düzenleme diye bir endişemiz yoktu. 3. Ya da namaz kılanlar gibi namaz kılmıyorduk. Kim o namaz kılanlar? Biz namazı kimden öğrendik? Allah’ın Resûlü’nden. Rasulul-lah: “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öylece kılın! diyordu ya, işte biz de öylece kılmaya çalışıyoruz. Öyleyse biz namaz kılanlardan değildik sözü, namaz kılanlar gibi, Peygamber (a.s) gibi, sahâbe gibi namaz kılmıyorduk, yani hayatın mihveri olan, hayatı düzenleyici olan bir namaz kılmıyorduk demektir. Hani Allah’ın Resûlü: “Kimin namazı onu kötülüklerden menetmiyorsa o namaz sahibini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz” diyordu ya, işte böyle bir namaz kılıyorlarmış bunlar. Eh adamın hayatında Peygamber yoksa, Peygamberi tanımıyorsa elbette namazı da yoktur. Peygamberi olmayanın namazı olur mu? Namazda “En büyük Allah!” dediğimiz halde namazın dışındaki hayatımızda en büyük falan, en büyük filan diyerek bu büyüklüğü dağıtmaya başlamışsa kişi, veya “Yalnız sana kulluk yaparım Allah’ım!” dedikten sonra malın, dükkanın, müşterinin, makamın, âmirin, müdürün, çevrenin, toplumun, âdetlerin, modanın kulu-kölesi olmaya kalkışmışsa, başkalarının huzurunda eğilmekten sırtı kamburlaşmışsa nasıl namaz diyeceğiz buna? 4. Başka bir mânâsı da, namaz kılanlarla beraber değildik de-mektir. Adam namaz kılıyor ama çevresi, eşi, dostu hep münafık, fâ-sık, facirse, oğlunu namaz kılanla evlendirmiyor, kızını namaz kılana vermiyor, oğlunu, kızını eğitmek üzere namaz kaçkını insanlara teslim ediyor, arkadaşlarını namaz kılanlardan seçmiyor, oğlunu, çevresini, ticaret ettiği, borç alıp verdiği, görüşüp konuştuğu, düşüp kalktığı insanlar namazcı değilse, ya da namaz kılanlar kendi aralarında böyle bir dayanışma içine girmemişlerse, onlar da Allah korusun yarın bu duruma düşecekler ve bu sözü söyleyenler arasında yer alacaklardır. “Bir de bizler miskinleri doyuranlardan değildik.” Malımızda çevremizdeki miskinlerin, fakir-fukaranın hakkı olduğunu bilmiyorduk. Kazandıkça kazanıyor, yığdıkça yığıyor, ama bunu Allah yolunda Allah’ın kullarına ulaştırma çabası içine girmiyorduk. Soframızı biraz daha zenginleştirme, biraz daha çeşidi artırma, eşyalarımızı biraz da-ha lüksleştirme, arabalarımızı bir model daha yenileme, çevreye biraz daha fazla hava atma, insanların evlerinde, sofralarında bizi biraz da-ha fazla konuşup gündemlerine almaları, biraz daha fazla takdir, biraz daha fazla alkış ve şöhret adına çırpınıyorduk. Villalarımızı, köşklerimizi terk edip miskinlerin, garibanların hayatlarına inmeyi, onların ev-lerine gitmeyi aklımızın ucundan bile geçirmedik. Onları adam yerine koyup kendi hayat standartlarımıza çekmeyi, kendi harcamalarımızı, israflarımızı da kısarak kendimizi onların hayat standartlarına indirmeyi hiç düşünmedik. Yani onların kendi yiyeceklerini vermedik onlara. Bizim mallarımızın içinde onlara verilmek üzere senin verdiklerini kendimizin zannederek onlara vermedik” diyorlar. “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.” “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur. Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur. Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur: “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.” Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor. Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam. Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır. Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim. Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin. Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba. Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun. Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman? Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların! Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun. Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!! Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım. Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir. Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz: “Biz din gününü yalan sayardık.” Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok. Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah. Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken: Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi. Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah. Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların. 48-52. “Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere benzerler. Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler.” Onlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermez. Hal böyleyken bu adamlara ne oluyor da tezkiradan, haritadan, mihmandardan, pusuladan, yol bilenden yüz çeviriyorlar? Ne oluyor bunlara ki Allah’ın rahmeti gereği kendilerine açtığı rahmet kapılarından istifadeye ya-naşmıyorlar? Nasıl oluyor? Neye güveniyorlar da kendilerine açılan şefkat kucağından, aslandan ürken yaban merkepleri gibi ürküp kaçıyorlar? Kimden kime kaçıyor bunlar? Hayır hayır, bunların derdi her birinin önüne açılmış sahifeleri, kitapları olsun isteğidir. Hepsi, kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Yani bunların hepsi peygamber olmayı ister. Hepsine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak “Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım!” demek ister. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar, Allah’ın istediklerini istedikleri gibi yorumlayacaklar. Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalışanların çabası da bu gibi görünüyor değil mi? Yani Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin anlayıp uyguladığı, örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı kitap olarak kabul edip peygambere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman, düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. O zaman hayatlarına yasaklar ge-lecek, onun anlayışının dışına çıkamayacak ve daha bir Müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur’an’ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânları olacak, kendi arzularına göre onu yorumlama imkânı bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. “Ben kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz” diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. 53. “Hayır; daha doğrusu ahiretten korkmazlar.” Hayır hayır! Onların yarın endişeleri yok. Hesap-kitap dertleri yok onların. Ahiret endişeleri yok onların da ondan. Peygamberi kenara aldılar mı, artık Kur’an’ı istedikleri gibi yorumlayacaklar. Ama ahirette soracağız onlara bunun hesabını, diyor Rabbimiz. 54-55. “Hayır şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır.” İşte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öğüt almak isteyenler için, bu kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradır, zikradır. Tez-kira, kişinin sürekli hafızasında canlı tutması ve hiç unutmaması gereken şey demektir. İşte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatırında canlı tutulması gereken tezkiradır bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmaması gereken zikralardır. Çünkü bu âyetler hayatın kendileriyle düzenleneceği zikralardır. Ama öğüt almak isteyenler için bir değer ifade eder bu âyetler. Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasız yol bulmak mümkün değildir. Tezkirasız Allah’a yol bulmak ve O’na istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir. Çünkü bu âyetler tezkiradır, haritadır, pusuladır, mihmandardır, yol göstericidir. Öyle değil mi? Hem bu kitabı tanımayacaksınız, hem kitabın âyetleriyle beraber olmayacaksınız, hem kitapsız bir hayat yaşayacaksınız, hem tezkirayla yol bulmaya çalışmayacaksınız, hem haritayı elinize almayacaksınız, hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksınız hem de yol bulacaksınız. Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli beraber olmak zorundadır. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalışmak zorundadır. Bunun başka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz. 56. “Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha lâyıktır ve bağışlanmaya daha ehildir.” Allah ki, takva ehlidir. Allah ki, kendisiyle yol bulunandır. Allah ki, kendisine sorulandır. Allah ki, koruması altına girilen, hayatın kendisi adına ve kendisinin belirlediği biçimde yaşanılandır. Allah ki, kullarının kulluğa yol bulmaları için kitap gönderendir. Yolu tarif etmek üzere kitap gönderen ve kitabın nasıl anlaşılacağını, nasıl hayata ge-çirileceğini, Allah’ın istediği kulluğun nasıl icra edileceğini göstermek üzere örnek kul olarak peygamber gönderendir. Allah ki, mağfiret et-meye ehil olandır. İyi niyetle kendisine kulluk yapmak isterken hataya düşenlere mağfiret edendir. Rabbim bize affın ve mağfiretinle muamele buyur, çünkü sen mağfirete tek ehil olansın. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.
43-46. “Onlar derler ki: “Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi.” Cennette Rabblerinin devlet ve nimetlerine kavuşmuş olan mü’minler kendi aralarında cehennemlikleri, mücrimleri sorup soruştururlar. Onlar bu konunun sözünü açınca cehennem ve cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiştir. Mü’minler orada dünyada tanıdıkları, bildikleri simâları görürler. Dünyada mü’min zannettikleri, Müslüman bildikleri kimi insanları orada ateşin içinde görünce şaşkınlıklarını dile getirerek: “Ne oluyor? Hayrola? Ne işiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlışlık filan mı oldu? Siz mü’min değil miydiniz dünyada? Hangi rüzgar attı sizi bu ateşin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen, bu ateşe iten sebep nedir?” diyecekler ve sorup soruşturacaklar. Diyorlar ki, “biz namaz kılanlardan değildik!” Namaz kılanlardan değildik biz? Bunun birkaç mânâsını açıklamaya çalışalım: 1. Dikkat ederseniz “biz namaz kılmıyorduk” demiyorlar da, “namaz kılanlardan değildik” diyorlar. Belki kılıyorduk ama, ne dediğimizi, ne okuduğumuzu, ne yaptığımızı anlamadan yatıp kalkıyorduk. Yani aslında biz namaz kılmıyorduk ta namaz gösterisinde bulunuyorduk, diyorlar. 2. Ya da sadece namazla din kurtarma çabasında oluyorduk. Bizden sadece namaz isteyen, hayatımızın öteki birimlerine karışmayan bir Allah’a inanıyorduk. Sadece namazla kulluğun defterini dürüyorduk. Namazda mesaj almadığımız gibi, yarım yamalak aldıklarımızı da namaz sonrası hayatımıza taşıma diye bir derdimiz yoktu. Namazla hayatı düzenleme diye bir endişemiz yoktu. 3. Ya da namaz kılanlar gibi namaz kılmıyorduk. Kim o namaz kılanlar? Biz namazı kimden öğrendik? Allah’ın Resûlü’nden. Rasulul-lah: “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öylece kılın! diyordu ya, işte biz de öylece kılmaya çalışıyoruz. Öyleyse biz namaz kılanlardan değildik sözü, namaz kılanlar gibi, Peygamber (a.s) gibi, sahâbe gibi namaz kılmıyorduk, yani hayatın mihveri olan, hayatı düzenleyici olan bir namaz kılmıyorduk demektir. Hani Allah’ın Resûlü: “Kimin namazı onu kötülüklerden menetmiyorsa o namaz sahibini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz” diyordu ya, işte böyle bir namaz kılıyorlarmış bunlar. Eh adamın hayatında Peygamber yoksa, Peygamberi tanımıyorsa elbette namazı da yoktur. Peygamberi olmayanın namazı olur mu? Namazda “En büyük Allah!” dediğimiz halde namazın dışındaki hayatımızda en büyük falan, en büyük filan diyerek bu büyüklüğü dağıtmaya başlamışsa kişi, veya “Yalnız sana kulluk yaparım Allah’ım!” dedikten sonra malın, dükkanın, müşterinin, makamın, âmirin, müdürün, çevrenin, toplumun, âdetlerin, modanın kulu-kölesi olmaya kalkışmışsa, başkalarının huzurunda eğilmekten sırtı kamburlaşmışsa nasıl namaz diyeceğiz buna? 4. Başka bir mânâsı da, namaz kılanlarla beraber değildik de-mektir. Adam namaz kılıyor ama çevresi, eşi, dostu hep münafık, fâ-sık, facirse, oğlunu namaz kılanla evlendirmiyor, kızını namaz kılana vermiyor, oğlunu, kızını eğitmek üzere namaz kaçkını insanlara teslim ediyor, arkadaşlarını namaz kılanlardan seçmiyor, oğlunu, çevresini, ticaret ettiği, borç alıp verdiği, görüşüp konuştuğu, düşüp kalktığı insanlar namazcı değilse, ya da namaz kılanlar kendi aralarında böyle bir dayanışma içine girmemişlerse, onlar da Allah korusun yarın bu duruma düşecekler ve bu sözü söyleyenler arasında yer alacaklardır. “Bir de bizler miskinleri doyuranlardan değildik.” Malımızda çevremizdeki miskinlerin, fakir-fukaranın hakkı olduğunu bilmiyorduk. Kazandıkça kazanıyor, yığdıkça yığıyor, ama bunu Allah yolunda Allah’ın kullarına ulaştırma çabası içine girmiyorduk. Soframızı biraz daha zenginleştirme, biraz daha çeşidi artırma, eşyalarımızı biraz da-ha lüksleştirme, arabalarımızı bir model daha yenileme, çevreye biraz daha fazla hava atma, insanların evlerinde, sofralarında bizi biraz da-ha fazla konuşup gündemlerine almaları, biraz daha fazla takdir, biraz daha fazla alkış ve şöhret adına çırpınıyorduk. Villalarımızı, köşklerimizi terk edip miskinlerin, garibanların hayatlarına inmeyi, onların ev-lerine gitmeyi aklımızın ucundan bile geçirmedik. Onları adam yerine koyup kendi hayat standartlarımıza çekmeyi, kendi harcamalarımızı, israflarımızı da kısarak kendimizi onların hayat standartlarına indirmeyi hiç düşünmedik. Yani onların kendi yiyeceklerini vermedik onlara. Bizim mallarımızın içinde onlara verilmek üzere senin verdiklerini kendimizin zannederek onlara vermedik” diyorlar. “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.” “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur. Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur. Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur: “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.” Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor. Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam. Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır. Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim. Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin. Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba. Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun. Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman? Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların! Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun. Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!! Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım. Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir. Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz: “Biz din gününü yalan sayardık.” Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok. Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah. Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken: Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi. Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah. Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların. 48-52. “Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere benzerler. Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler.” Onlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermez. Hal böyleyken bu adamlara ne oluyor da tezkiradan, haritadan, mihmandardan, pusuladan, yol bilenden yüz çeviriyorlar? Ne oluyor bunlara ki Allah’ın rahmeti gereği kendilerine açtığı rahmet kapılarından istifadeye ya-naşmıyorlar? Nasıl oluyor? Neye güveniyorlar da kendilerine açılan şefkat kucağından, aslandan ürken yaban merkepleri gibi ürküp kaçıyorlar? Kimden kime kaçıyor bunlar? Hayır hayır, bunların derdi her birinin önüne açılmış sahifeleri, kitapları olsun isteğidir. Hepsi, kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Yani bunların hepsi peygamber olmayı ister. Hepsine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak “Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım!” demek ister. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar, Allah’ın istediklerini istedikleri gibi yorumlayacaklar. Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalışanların çabası da bu gibi görünüyor değil mi? Yani Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin anlayıp uyguladığı, örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı kitap olarak kabul edip peygambere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman, düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. O zaman hayatlarına yasaklar ge-lecek, onun anlayışının dışına çıkamayacak ve daha bir Müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur’an’ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânları olacak, kendi arzularına göre onu yorumlama imkânı bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. “Ben kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz” diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. 53. “Hayır; daha doğrusu ahiretten korkmazlar.” Hayır hayır! Onların yarın endişeleri yok. Hesap-kitap dertleri yok onların. Ahiret endişeleri yok onların da ondan. Peygamberi kenara aldılar mı, artık Kur’an’ı istedikleri gibi yorumlayacaklar. Ama ahirette soracağız onlara bunun hesabını, diyor Rabbimiz. 54-55. “Hayır şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır.” İşte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öğüt almak isteyenler için, bu kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradır, zikradır. Tez-kira, kişinin sürekli hafızasında canlı tutması ve hiç unutmaması gereken şey demektir. İşte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatırında canlı tutulması gereken tezkiradır bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmaması gereken zikralardır. Çünkü bu âyetler hayatın kendileriyle düzenleneceği zikralardır. Ama öğüt almak isteyenler için bir değer ifade eder bu âyetler. Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasız yol bulmak mümkün değildir. Tezkirasız Allah’a yol bulmak ve O’na istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir. Çünkü bu âyetler tezkiradır, haritadır, pusuladır, mihmandardır, yol göstericidir. Öyle değil mi? Hem bu kitabı tanımayacaksınız, hem kitabın âyetleriyle beraber olmayacaksınız, hem kitapsız bir hayat yaşayacaksınız, hem tezkirayla yol bulmaya çalışmayacaksınız, hem haritayı elinize almayacaksınız, hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksınız hem de yol bulacaksınız. Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli beraber olmak zorundadır. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalışmak zorundadır. Bunun başka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz. 56. “Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha lâyıktır ve bağışlanmaya daha ehildir.” Allah ki, takva ehlidir. Allah ki, kendisiyle yol bulunandır. Allah ki, kendisine sorulandır. Allah ki, koruması altına girilen, hayatın kendisi adına ve kendisinin belirlediği biçimde yaşanılandır. Allah ki, kullarının kulluğa yol bulmaları için kitap gönderendir. Yolu tarif etmek üzere kitap gönderen ve kitabın nasıl anlaşılacağını, nasıl hayata ge-çirileceğini, Allah’ın istediği kulluğun nasıl icra edileceğini göstermek üzere örnek kul olarak peygamber gönderendir. Allah ki, mağfiret et-meye ehil olandır. İyi niyetle kendisine kulluk yapmak isterken hataya düşenlere mağfiret edendir. Rabbim bize affın ve mağfiretinle muamele buyur, çünkü sen mağfirete tek ehil olansın. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.
43-46. “Onlar derler ki: “Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi.” Cennette Rabblerinin devlet ve nimetlerine kavuşmuş olan mü’minler kendi aralarında cehennemlikleri, mücrimleri sorup soruştururlar. Onlar bu konunun sözünü açınca cehennem ve cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiştir. Mü’minler orada dünyada tanıdıkları, bildikleri simâları görürler. Dünyada mü’min zannettikleri, Müslüman bildikleri kimi insanları orada ateşin içinde görünce şaşkınlıklarını dile getirerek: “Ne oluyor? Hayrola? Ne işiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlışlık filan mı oldu? Siz mü’min değil miydiniz dünyada? Hangi rüzgar attı sizi bu ateşin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen, bu ateşe iten sebep nedir?” diyecekler ve sorup soruşturacaklar. Diyorlar ki, “biz namaz kılanlardan değildik!” Namaz kılanlardan değildik biz? Bunun birkaç mânâsını açıklamaya çalışalım: 1. Dikkat ederseniz “biz namaz kılmıyorduk” demiyorlar da, “namaz kılanlardan değildik” diyorlar. Belki kılıyorduk ama, ne dediğimizi, ne okuduğumuzu, ne yaptığımızı anlamadan yatıp kalkıyorduk. Yani aslında biz namaz kılmıyorduk ta namaz gösterisinde bulunuyorduk, diyorlar. 2. Ya da sadece namazla din kurtarma çabasında oluyorduk. Bizden sadece namaz isteyen, hayatımızın öteki birimlerine karışmayan bir Allah’a inanıyorduk. Sadece namazla kulluğun defterini dürüyorduk. Namazda mesaj almadığımız gibi, yarım yamalak aldıklarımızı da namaz sonrası hayatımıza taşıma diye bir derdimiz yoktu. Namazla hayatı düzenleme diye bir endişemiz yoktu. 3. Ya da namaz kılanlar gibi namaz kılmıyorduk. Kim o namaz kılanlar? Biz namazı kimden öğrendik? Allah’ın Resûlü’nden. Rasulul-lah: “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öylece kılın! diyordu ya, işte biz de öylece kılmaya çalışıyoruz. Öyleyse biz namaz kılanlardan değildik sözü, namaz kılanlar gibi, Peygamber (a.s) gibi, sahâbe gibi namaz kılmıyorduk, yani hayatın mihveri olan, hayatı düzenleyici olan bir namaz kılmıyorduk demektir. Hani Allah’ın Resûlü: “Kimin namazı onu kötülüklerden menetmiyorsa o namaz sahibini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz” diyordu ya, işte böyle bir namaz kılıyorlarmış bunlar. Eh adamın hayatında Peygamber yoksa, Peygamberi tanımıyorsa elbette namazı da yoktur. Peygamberi olmayanın namazı olur mu? Namazda “En büyük Allah!” dediğimiz halde namazın dışındaki hayatımızda en büyük falan, en büyük filan diyerek bu büyüklüğü dağıtmaya başlamışsa kişi, veya “Yalnız sana kulluk yaparım Allah’ım!” dedikten sonra malın, dükkanın, müşterinin, makamın, âmirin, müdürün, çevrenin, toplumun, âdetlerin, modanın kulu-kölesi olmaya kalkışmışsa, başkalarının huzurunda eğilmekten sırtı kamburlaşmışsa nasıl namaz diyeceğiz buna? 4. Başka bir mânâsı da, namaz kılanlarla beraber değildik de-mektir. Adam namaz kılıyor ama çevresi, eşi, dostu hep münafık, fâ-sık, facirse, oğlunu namaz kılanla evlendirmiyor, kızını namaz kılana vermiyor, oğlunu, kızını eğitmek üzere namaz kaçkını insanlara teslim ediyor, arkadaşlarını namaz kılanlardan seçmiyor, oğlunu, çevresini, ticaret ettiği, borç alıp verdiği, görüşüp konuştuğu, düşüp kalktığı insanlar namazcı değilse, ya da namaz kılanlar kendi aralarında böyle bir dayanışma içine girmemişlerse, onlar da Allah korusun yarın bu duruma düşecekler ve bu sözü söyleyenler arasında yer alacaklardır. “Bir de bizler miskinleri doyuranlardan değildik.” Malımızda çevremizdeki miskinlerin, fakir-fukaranın hakkı olduğunu bilmiyorduk. Kazandıkça kazanıyor, yığdıkça yığıyor, ama bunu Allah yolunda Allah’ın kullarına ulaştırma çabası içine girmiyorduk. Soframızı biraz daha zenginleştirme, biraz daha çeşidi artırma, eşyalarımızı biraz da-ha lüksleştirme, arabalarımızı bir model daha yenileme, çevreye biraz daha fazla hava atma, insanların evlerinde, sofralarında bizi biraz da-ha fazla konuşup gündemlerine almaları, biraz daha fazla takdir, biraz daha fazla alkış ve şöhret adına çırpınıyorduk. Villalarımızı, köşklerimizi terk edip miskinlerin, garibanların hayatlarına inmeyi, onların ev-lerine gitmeyi aklımızın ucundan bile geçirmedik. Onları adam yerine koyup kendi hayat standartlarımıza çekmeyi, kendi harcamalarımızı, israflarımızı da kısarak kendimizi onların hayat standartlarına indirmeyi hiç düşünmedik. Yani onların kendi yiyeceklerini vermedik onlara. Bizim mallarımızın içinde onlara verilmek üzere senin verdiklerini kendimizin zannederek onlara vermedik” diyorlar. “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.” “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur. Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur. Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur: “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.” Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor. Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam. Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır. Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim. Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin. Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba. Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun. Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman? Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların! Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun. Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!! Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım. Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir. Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz: “Biz din gününü yalan sayardık.” Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok. Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah. Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken: Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi. Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah. Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların. 48-52. “Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere benzerler. Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler.” Onlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermez. Hal böyleyken bu adamlara ne oluyor da tezkiradan, haritadan, mihmandardan, pusuladan, yol bilenden yüz çeviriyorlar? Ne oluyor bunlara ki Allah’ın rahmeti gereği kendilerine açtığı rahmet kapılarından istifadeye ya-naşmıyorlar? Nasıl oluyor? Neye güveniyorlar da kendilerine açılan şefkat kucağından, aslandan ürken yaban merkepleri gibi ürküp kaçıyorlar? Kimden kime kaçıyor bunlar? Hayır hayır, bunların derdi her birinin önüne açılmış sahifeleri, kitapları olsun isteğidir. Hepsi, kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Yani bunların hepsi peygamber olmayı ister. Hepsine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak “Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım!” demek ister. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar, Allah’ın istediklerini istedikleri gibi yorumlayacaklar. Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalışanların çabası da bu gibi görünüyor değil mi? Yani Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin anlayıp uyguladığı, örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı kitap olarak kabul edip peygambere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman, düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. O zaman hayatlarına yasaklar ge-lecek, onun anlayışının dışına çıkamayacak ve daha bir Müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur’an’ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânları olacak, kendi arzularına göre onu yorumlama imkânı bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. “Ben kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz” diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. 53. “Hayır; daha doğrusu ahiretten korkmazlar.” Hayır hayır! Onların yarın endişeleri yok. Hesap-kitap dertleri yok onların. Ahiret endişeleri yok onların da ondan. Peygamberi kenara aldılar mı, artık Kur’an’ı istedikleri gibi yorumlayacaklar. Ama ahirette soracağız onlara bunun hesabını, diyor Rabbimiz. 54-55. “Hayır şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır.” İşte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öğüt almak isteyenler için, bu kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradır, zikradır. Tez-kira, kişinin sürekli hafızasında canlı tutması ve hiç unutmaması gereken şey demektir. İşte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatırında canlı tutulması gereken tezkiradır bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmaması gereken zikralardır. Çünkü bu âyetler hayatın kendileriyle düzenleneceği zikralardır. Ama öğüt almak isteyenler için bir değer ifade eder bu âyetler. Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasız yol bulmak mümkün değildir. Tezkirasız Allah’a yol bulmak ve O’na istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir. Çünkü bu âyetler tezkiradır, haritadır, pusuladır, mihmandardır, yol göstericidir. Öyle değil mi? Hem bu kitabı tanımayacaksınız, hem kitabın âyetleriyle beraber olmayacaksınız, hem kitapsız bir hayat yaşayacaksınız, hem tezkirayla yol bulmaya çalışmayacaksınız, hem haritayı elinize almayacaksınız, hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksınız hem de yol bulacaksınız. Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli beraber olmak zorundadır. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalışmak zorundadır. Bunun başka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz. 56. “Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha lâyıktır ve bağışlanmaya daha ehildir.” Allah ki, takva ehlidir. Allah ki, kendisiyle yol bulunandır. Allah ki, kendisine sorulandır. Allah ki, koruması altına girilen, hayatın kendisi adına ve kendisinin belirlediği biçimde yaşanılandır. Allah ki, kullarının kulluğa yol bulmaları için kitap gönderendir. Yolu tarif etmek üzere kitap gönderen ve kitabın nasıl anlaşılacağını, nasıl hayata ge-çirileceğini, Allah’ın istediği kulluğun nasıl icra edileceğini göstermek üzere örnek kul olarak peygamber gönderendir. Allah ki, mağfiret et-meye ehil olandır. İyi niyetle kendisine kulluk yapmak isterken hataya düşenlere mağfiret edendir. Rabbim bize affın ve mağfiretinle muamele buyur, çünkü sen mağfirete tek ehil olansın. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.
43-46. “Onlar derler ki: “Namaz kılanlardan değildik. Düşkün kimseyi doyurmuyorduk. Bâtıla dalanlarla biz de dalardık. Ceza gününü yalanlardık. Ölüm bize o haldeyken geldi.” Cennette Rabblerinin devlet ve nimetlerine kavuşmuş olan mü’minler kendi aralarında cehennemlikleri, mücrimleri sorup soruştururlar. Onlar bu konunun sözünü açınca cehennem ve cehennemlikler de gözlerinin önüne kadar getirilmiştir. Mü’minler orada dünyada tanıdıkları, bildikleri simâları görürler. Dünyada mü’min zannettikleri, Müslüman bildikleri kimi insanları orada ateşin içinde görünce şaşkınlıklarını dile getirerek: “Ne oluyor? Hayrola? Ne işiniz var sizin orada? Yoksa bir yanlışlık filan mı oldu? Siz mü’min değil miydiniz dünyada? Hangi rüzgar attı sizi bu ateşin içine? Sizi bu cehenneme sürükleyen, bu ateşe iten sebep nedir?” diyecekler ve sorup soruşturacaklar. Diyorlar ki, “biz namaz kılanlardan değildik!” Namaz kılanlardan değildik biz? Bunun birkaç mânâsını açıklamaya çalışalım: 1. Dikkat ederseniz “biz namaz kılmıyorduk” demiyorlar da, “namaz kılanlardan değildik” diyorlar. Belki kılıyorduk ama, ne dediğimizi, ne okuduğumuzu, ne yaptığımızı anlamadan yatıp kalkıyorduk. Yani aslında biz namaz kılmıyorduk ta namaz gösterisinde bulunuyorduk, diyorlar. 2. Ya da sadece namazla din kurtarma çabasında oluyorduk. Bizden sadece namaz isteyen, hayatımızın öteki birimlerine karışmayan bir Allah’a inanıyorduk. Sadece namazla kulluğun defterini dürüyorduk. Namazda mesaj almadığımız gibi, yarım yamalak aldıklarımızı da namaz sonrası hayatımıza taşıma diye bir derdimiz yoktu. Namazla hayatı düzenleme diye bir endişemiz yoktu. 3. Ya da namaz kılanlar gibi namaz kılmıyorduk. Kim o namaz kılanlar? Biz namazı kimden öğrendik? Allah’ın Resûlü’nden. Rasulul-lah: “Ben nasıl namaz kılıyorsam siz de öylece kılın! diyordu ya, işte biz de öylece kılmaya çalışıyoruz. Öyleyse biz namaz kılanlardan değildik sözü, namaz kılanlar gibi, Peygamber (a.s) gibi, sahâbe gibi namaz kılmıyorduk, yani hayatın mihveri olan, hayatı düzenleyici olan bir namaz kılmıyorduk demektir. Hani Allah’ın Resûlü: “Kimin namazı onu kötülüklerden menetmiyorsa o namaz sahibini Allah’tan uzaklaştırmaktan başka bir işe yaramaz” diyordu ya, işte böyle bir namaz kılıyorlarmış bunlar. Eh adamın hayatında Peygamber yoksa, Peygamberi tanımıyorsa elbette namazı da yoktur. Peygamberi olmayanın namazı olur mu? Namazda “En büyük Allah!” dediğimiz halde namazın dışındaki hayatımızda en büyük falan, en büyük filan diyerek bu büyüklüğü dağıtmaya başlamışsa kişi, veya “Yalnız sana kulluk yaparım Allah’ım!” dedikten sonra malın, dükkanın, müşterinin, makamın, âmirin, müdürün, çevrenin, toplumun, âdetlerin, modanın kulu-kölesi olmaya kalkışmışsa, başkalarının huzurunda eğilmekten sırtı kamburlaşmışsa nasıl namaz diyeceğiz buna? 4. Başka bir mânâsı da, namaz kılanlarla beraber değildik de-mektir. Adam namaz kılıyor ama çevresi, eşi, dostu hep münafık, fâ-sık, facirse, oğlunu namaz kılanla evlendirmiyor, kızını namaz kılana vermiyor, oğlunu, kızını eğitmek üzere namaz kaçkını insanlara teslim ediyor, arkadaşlarını namaz kılanlardan seçmiyor, oğlunu, çevresini, ticaret ettiği, borç alıp verdiği, görüşüp konuştuğu, düşüp kalktığı insanlar namazcı değilse, ya da namaz kılanlar kendi aralarında böyle bir dayanışma içine girmemişlerse, onlar da Allah korusun yarın bu duruma düşecekler ve bu sözü söyleyenler arasında yer alacaklardır. “Bir de bizler miskinleri doyuranlardan değildik.” Malımızda çevremizdeki miskinlerin, fakir-fukaranın hakkı olduğunu bilmiyorduk. Kazandıkça kazanıyor, yığdıkça yığıyor, ama bunu Allah yolunda Allah’ın kullarına ulaştırma çabası içine girmiyorduk. Soframızı biraz daha zenginleştirme, biraz daha çeşidi artırma, eşyalarımızı biraz da-ha lüksleştirme, arabalarımızı bir model daha yenileme, çevreye biraz daha fazla hava atma, insanların evlerinde, sofralarında bizi biraz da-ha fazla konuşup gündemlerine almaları, biraz daha fazla takdir, biraz daha fazla alkış ve şöhret adına çırpınıyorduk. Villalarımızı, köşklerimizi terk edip miskinlerin, garibanların hayatlarına inmeyi, onların ev-lerine gitmeyi aklımızın ucundan bile geçirmedik. Onları adam yerine koyup kendi hayat standartlarımıza çekmeyi, kendi harcamalarımızı, israflarımızı da kısarak kendimizi onların hayat standartlarına indirmeyi hiç düşünmedik. Yani onların kendi yiyeceklerini vermedik onlara. Bizim mallarımızın içinde onlara verilmek üzere senin verdiklerini kendimizin zannederek onlara vermedik” diyorlar. “Bir de biz bâtıla, bâtıl tutkulara, boş şeylere, lüzumsuz şeylere dalanlarla birlikte dalıp gidiyorduk ki, ansızın ölüm gelip bizi yakalayıverdi.” “Evet, boş şeylere dalıp gidiyorduk. Bizi ilgilendirmeyen, dünyamızı da, ahiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeylere daldıkça dalıyorduk.” Yarın mizana konulunca insanı cennete götürücü olmayan her şey boştur. Mizana konunca isterse insanı cehenneme götürmesin ama cennete götürücü olmayan her şey boştur. Adam özel krem rengi takke ördürüyor, rengini, desenini, modelini beğenmiyor, bozdurup bir daha ördürüyor, boş şey bunlar. Veya arabasının renginde elbise giymeye çalışıyor. Veya tesbih illa da oltu taşı olacak diye onun peşine takılıyor. Adam tesbih alacak 150 sene toprağın altında kalmış olacak. Adam henüz evlenmemiş, boşanmayı tartışıyor. Kadın, kendisine farz olmayan Cumayı tartışıyor, kocalarının cuma işlerini ayarlamaya çalışıyor. Ya da Etiyopya’yı, Arjantin’i konuşuyorlar. Gerçekten bunları konuşmamızı Allah mı istedi, bir düşünelim. Eğer yarın bunlar bizim mizanımıza konacak cinsten şeyler değilse, yarın bizi cennete götürecek şeyler değilse, boş şeylerdir. Bir bakış, bir düşünce, bir konuşma, bir okuma, bir davranış eğer cennetimize vesile değilse, boştur. Bugün sabahtan akşama kadar konuştuklarınızı bir düşünün. Neler konuştuk? Dünyamızı da âhiretimizi de ilgilendirmeyen boş şeyler miydi, yoksa mîzanımıza konulacak cinsten şeyler miydi? Ya da bizi cennete götürücü şeyler miydi, yoksa cehennemin ta ortasına dü-şürecek şeyler miydi? Nasıl yani, bir söz insanı cehenneme götürür mü? Evet, bakın Allah’ın Resûlü Riyazu’s Salihîn’de bize aktarılan bir hadislerinde şöyle buyurur: “Bir insan manasını düşünmeden bir söz söyleyiverir ki, o söz nedeniyle cehennemin doğusu ile batısı arasındaki mesafesinden daha uzak bir yerine düşüverir.” Allah korusun. Kızdıktan sonra ağzınızdan bir söz dökülecek, siz ne dediğinizin farkına bile varamayacaksınız, sonra onun cezaya çarptırılacak bir söz olduğunu anlayacaksınız. Bunu sakinken bile ya-pamazsınız. Bir sözün sonunda bakıyorsunuz ki insan cehennemin dibine yuvarlanıp gidiyor. Birisine yanlışlarını hatırlatıyoruz, iyi bir müslüman olabilmesi için yapması gereken şeyleri hatırlatıyoruz, adam sonunda öyle bir değerlendirme yapıyor ki, bizim söylediklerimizin hepsini alıp götürüyor. Diyor ki adam; “hoca bana fırça çekti”. Halbuki Rasûlullah Efendimiz dinin nasihat olduğunu beyan ediyor. Din öylece nasihat olarak ikame edilsin, var kılınsın, onun hayatında benden nasihat, benim ha-yatımda ondan nasihat olarak din yaşansın diye konuşuyorum, adam sonunda diyor ki beni fırçaladı. Dilimizin döndüğünce bir saat Allah ve Resûlünün dediklerini ortaya koymaya çalışıyoruz, ama sonunda içlerinden birisi diyor ki; “hoca anlat, anlat dediklerin çok güzel ama bugün bunlar mümkün olmaz” diyor. Onun ağzından çıkan bu söz dinleyenlerde ne iştah bırakıyor, ne ilgi bırakmıyor. Bu sözün neye mal ol-duğunu bilmiyor adam. Bir de öğrendiği âyet ve hadislerin ne anlama geldiği, kendilerinden nasıl bir kulluk istediğini düşünmüyor insanlar. Oturuyoruz bir ortamda; bir şeyler anlat diyorlar. Ben de diyorum ki; haydi hepiniz bi-rer âyet, birer hadis söyleyin de onlar üzerinde anlatmaya başlayayım. Başlıyor birisi; bir adam ölünce, onun ameli, malı mülkü, karısı kızı, hısım akrabası onunla birlikte mezara kadar gelir diyor peygamberimiz. Evet, sonra ikisi geri döner mezarda sadece ameli kalır.” Ya öyle mi, nerede olurmuş bu iş diye ben sormaya başlıyorum. Çünkü daha önce duydunuz mu bilmem? Ama ben tekrar duyurayım; karşımdakinin ifadesiyle bir adam ölünce üç şey onunla birlikte mezara kadar gider. Malı, ehli ve ameli. Bunlardan malı ve ehli geri döner, ameli onunla birlikte mezarda kalır. Siz hiç gördünüz mü diyorum, adamın yatağı, yorganı, masası, sandalyesi, atı, arabası, bürosu, mağazası, köşkü, yalısı hepsi be-raber altına tekerlekler takılarak mezara götürülsün, hiç gördünüz mü? Haydi akrabalarının hepsi değilse de bir kısmının iyi kötü geldiğini görüyoruz da ötekilerin geldiğini görüyor musunuz, gördünüz mü? Peki malı mülkü nasıl geliyor mezara diyorum. Nerde görülmüş bunların mezara geldiği? Efendim kefeni gelmiyor mu? Eh geri gelmiyor ama o orada kalıyor. Peki ya şekerleri? Hattâ o da onun değildir. Onu da orada yiyip bitiriyorlar, o da orada kalıyor, geri gelmiyor. Peki söyleyin diyorum, bu hadisi neden siz böyle üzerinde düşünme-den anladınız? Eh amel etmek istemediniz, bu hadisi öğrenmeden önceki ben ile öğrenen ben nasıl davranmalıydım, bunu bilediniz, bu-nun üzerinde kafa yormadınız dedim. Birine dedim ki; bir hadis oku da dinleyeyim. Bir hadis okudu bana: “Bir müslümanın bir başka müslümana üç günden fazla küsmesi helal değildir” hadisi okudu. Ben dedim ki; peki ne anlayacağız bundan? Ne dedi bu hadis bize? Valla orasını bilmem, ben bu kadar ezberledim dedi. Bir dakika dedim, ben bir başka hadis biliyorum ki; Kâb Bin Malik ve iki arkadaşına elli gün küsmüş sahabe. Nasıl olacak şimdi bu? Üstelik başlarındaki peygamber Efendimiz de küstü. Hem üç gün diyor peygamber, hem elli gün diyor, bu ne mennem şey? Ay-rıca mesela sahabe’den biri elinde sapanla taş atan bir başka sahabeye diyor ki; eğer bunu bırakmazsan sana küserim. Küstü de nitekim. Ne olacak şimdi bu? Diye onları öğrenilenlerle amel etmeye teş-vik edince, içlerinden birisi dedi ki; yani bu yaptığına gıcıklık desek olmaz mı dedi. Yok, ağzınızdan çıkan şeylere dikkat edin. Ne dediğinizi, neden dediğinizi ve bu dediklerinizin neye mal olduğunu bilin. Bir adamla anlaşmak istediniz, didindiniz, uğraştınız, çabaladınız olmadı. Sonunda dediniz ki; yok olmadı be arkadaş, onunla yıldızlarımız bir türlü barışmadı dediniz. Ne o? Yıldızlarınız barışmadı. Hiç düşündünüz mü bu söz ne anlama geliyor? Tarihte nice toplumlar varmış yıldızlara tapan. Onların inancına göre her insanın bir tanrı yıl-dızı varmış gökyüzünde. O benim yıldızımla onun yıldızı, yani benim tanrımla onun tanrısı gökyüzünde anlaşırlarsa ben de yeryüzünde onunla anlaşırmışım. Onlar küser barışmazlarsa, ben de yeryüzünde çatlasam patlasam da onunla anlaşamazmışım. Söyleyin peygamberin yıldızıyla bugünkülerin gökteki yıldızları barışmadı da ondan mı görüşmek istemiyorlar peygamberle? Neden gitmiyorlar peygamberin ziyaretine? Neden sormuyorlar ona problemlerini? Neden yanaşmı-yorlar peygamberin hadislerine? Haşa neredeyse Allah’ın yıldızlarıyla bizimkilerin de irtibatı yok galiba. Öyleyse ağzımızdan çıkan bir sözü, biz onu ne maksatla söylediğimizi düşünüp söyleyelim. Hattâ o sözün eninde sonunda bizim mizanımıza konulacak olduğunu bilerek konuşalım. Mesela adam bir olayda çok ciddi olduğunu anlatmak için yemin billah’ın da ötesinde diyor ki; “anam avradım olsun ki” diyor. Bu ne mennem şey? Ya da; “dinimden döneyim ki” diyor kimileri. Bunu nasıl söyleyebiliyor adam? Şakası bile olmaz ki bunun. Veya meselâ iki kişi tartışırlarken birisi; “la havle vela guvvete illa billah” diyor, berikisi hemen ileri atılıp; “bırak la havleyi! La havle karın doyurmuyor! La havlene başlarım!” diyor. Nasıl söyleyebilir bunu bir müslüman? Meselâ adamın kalemine gösterdiği titizliği bir düşünün. Her kalemle yazamaz adam, illa falan model ve filan marka olacak. Veya adamın yemeğin tuzuna, biberine modeline gösterdiği titizliği bir düşünün. Saatlerce akvaryum karşısında veya televizyon ekranı karşısında öldürdüğü zamanları bir düşünün. Arabalarının üzerinde gördükleri ufacık bir çizik karşısında, “aman eyvah ne oldu? Nasıl oldu?” diye abananları ve üzüntülerinden deliye dönenleri bir düşünün. Halbuki adamların kendi inanç dünyalarındaki veya çocuklarının itikat dünyalarındaki çatlaklıklara neredeyse araba girecek ama onu gördükleri yok adamların. Hepsi boş şeydir bunların! Bir ömür boyu yaptıklarımızı bir düşünelim. Ne kadarı dolu, ne kadarı boş bir düşünelim. Meselâ bir ilkokul diyoruz beş yıl harcıyo-ruz, dönüp bir bakıyoruz ki bomboş. Yani mübâlağa yapmıyorum inanın orada öğrendiklerimiz beş haftaya sığabilecek şeyler. Ondan sonra yaptıklarımızı düşünelim. Hayatın tümünü düşünelim. Acaba bu yaptıklarımızın yaptırıcısı kimdi de yaptık? Allah dedi diye mi yaptık? Yoksa toplum öyle istedi diye mi? Çevremiz bundan razıdır diye mi? Ya da âdetler veya Zerdüşt böyle buyurdu diye mi yaptık? Tüm yaptıklarımızı bir düşünelim. Neyle geçti bizim ömrümüz? Oturamayacağımız evler, yiyemeyeceğimiz paralar toplamakla mı geçti? Eğer böy-leyse, tüm hayatımız boşa gitmiştir Allah korusun. Neyle geçirdik ömrümüzü? Müzik dinleyerek mi? Kaldırım çiğneyerek mi? Ekran başında, akvaryum önünde mi? Aynanın önünde mi? Panayır veya piknikte mi? Oya için, boya için mi? Para-pul peşinde mi? Yoksa kendisine kulluk yapmaya çalıştığımız çevrenin alkış tufanları arasında mı? Veya kulluğa râci olmayarak, amele müstenit olmayarak gayr-ı dinî ilimlerde tefekkuh adına mı çırpındık? Öyleyse eyvaaah bize! Vaah bize! Yuh bize!! Bakın öyle diyor cehennemdekiler. Bizler boş şeylere, bizim dinimizi de, dünyamızı da ilgilendirmeyen, olsa da olur, olmasa da olur şeylerin peşine takılıyorduk. Ya da bizden istenmeyen şeylerin peşine veya kesinlikle haram olmayan ama bizden istenmeyen şeylerin peşine takılıyorduk. “Elbisenin tipi, biçimi, rengi, modeli. Yemeğin modeli, tadı, tuzu, servis biçiminden tutun da, çayın deminden, kahvenin rengine varıncaya kadar, peynirin küflüsünden soğanın cücüğüne kadar her şeyi dert ediniyorduk da, Kitabı, sünneti dert edin-miyorduk” diyenlerden birisi de biz olmak istemiyorsak, yarın yaptıklarımıza dikkat etmek zorundayız. Yarın mizanımıza konduğu zaman bizi perişan edecek boş şeylerin peşinde değil de, bizi kesin cennete götürecek, Allah ve Resûlü’nün istediği şeylerin peşinde olalım. Bir de din gününü yalan sayıyorduk biz. Ahiret endişemiz yoktu bizim. Yukarıdaki suçların temel sebebi, asıl sebebi budur işte. Ya-ni bir adamın ahiret inancı bozulmuşsa, hesaba çekilme şuuru pörsümüşse, o adamın tüm hayatı bozulmuş demektir. Ancak dikkat ederseniz burada din gününü, ahiret gününü inkâr ediyorduk, reddediyorduk demiyorlar da, “yalan sayıyorduk” diyorlar. İnkar etmekle yalan saymak ayrı ayrı şeylerdir. Yalan saymak, inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Adam namaza inanıyor ama kılmıyor, örtünmesi gerektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Yani inanıyor ama inancının gereğini yap-mıyor. Hani meselâ diyorsunuz adama: “Arkadaş dışarı mı çıkıyorsun? Aman dikkat et! Dışarıda çok şiddetli soğuk var, kar yağıyor! Aman pardösünü giymeden çıkma!” Adam kar nedir, soğuk nedir biliyor, pardösüsünü giymesi gerektiğini biliyor, anlıyor ama yine de giymeden çıkmaya kalkışıyorsa, işte bu yalan saymaktır. Namazın farz olduğunu, kılınması gerektiğini biliyor ama yine de kılmıyor. Bakın burada da aynısını görüyoruz: “Biz din gününü yalan sayardık.” Bakın, “din gününü inkâr ederdik” değil, “yalan sayardık.” Meselâ adama soruyorsunuz: “Arkadaş ölecek misin?” “Tamam.” “Dirilecek misin?” “Tamam.” “Hesap-kitap var mı?” “Tamam.” “Peki Allah Kâdir mi? Yapar mı bunu?” Tamam, hepsine inanıyor adam. Ama ba-kıyoruz bu tamam saydığı, bu inandığı konulara aldırış etmeden yaşıyor adam. Yaşadığı hayatta bu inandığı şeylerin kokusunu bile görmek mümkün değil. Öyle bir hayat programı var ki, adamın bu inancının hiç mi hiç etkisi yok. Yani imanının, inandım dediği şeyin gereğini yapmıyor. Veya imanını amele dönüştürmüyor adam. Çok korkunç bir suç değil mi bu? Namaz kılması gerektiğine inanıyor ama kılmıyor. Örtünmesi ge-rektiğine inanıyor ama örtünmüyor. Kur’an’ı, sünneti tanımadan Müslümanlık olmayacağına inanıyor ama farklı yaşıyor. Çoluk-çocuğunu eğitmesi gerektiğine inanıyor ama yaklaşmıyor. İşte yalan saymak budur ve çok büyük bir suçtur. Öyleyse inandık dediğimiz şeyleri a-mele dönüştürmeye çalışalım inşallah. Bizler böyle dünyaya dalmış bir biçimde yaşayıp giderken: Eyvah! Eyvah ölüm gelip çatıverdi bize. Tam yapacaktık, tam başlayacaktık ama ölüm geliverdi. Hanıma ders başlatacaktı ama iki sene sonra. Küs olduğu bir Müslüman kardeşiyle barışacaktı, onu affedebilecekti ama beş sene sonra. Kur’an’ı tanıyacaktı, anlayacaktı, ama yarından sonra, diyordu. Çocuklarını eğitecekti ama emekli olduktan sonra. Kur’an’ı ve sünneti tanıyacaktı ama evi bitirdikten sonra. Rahmetli tam yapacaktı ama ölüm geliverdi. Ömrü kifâyet etmedi. Eyvah, hesapsız bir biçimde ölüm gelip işini bitiriverdi. Bizler ahireti gündemimizden çıkarmıştık ta bu haldeyken ölüm geliverdi! İşte borç, dert, senet, kürek, dükkan, tezgah, müşteri, kooperatif, diploma, doktora, makam, koltuk, bordro, kademe, ödeme, akvaryum, çiçek, saksı, halı, mobilya derken hiç beklemediğimiz bir anda ölüm geliverdi. İşte cehennemin kapısının önündekilerin söyleyecekleri bunlar. Allah bizleri onlardan etmesin inşallah. Anlıyoruz ki işte cehenneme gidecekler bunlardır. Anlıyoruz ki bunlar bedenî kulluklarını, ya da bireysel kulluklarını yapmıyorlarmış. Namaz gibi bireysel, miskinleri doyurmak gibi toplumsal kulluklarından kaçıyorlardı. Veya namazla bedenlerinde Allah’ı söz sahibi bil-miyorlar, ikramla da mallarında Allah’ı söz sahibi kabul etmiyorlardı. Ya da namazla Allah’tan mesaj alıp infakla da bu mesajı Allah kullarına ulaştırma dertleri yoktu bu adamların. 48-52. “Artık onlara, şefaatçilerin şefaati fayda vermez. Öyleyken, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Aslandan ürkerek kaçan yabanî merkeplere benzerler. Hayır; her biri önüne açılıvermiş sahifeler verilmesini isterler.” Onlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermez. Hal böyleyken bu adamlara ne oluyor da tezkiradan, haritadan, mihmandardan, pusuladan, yol bilenden yüz çeviriyorlar? Ne oluyor bunlara ki Allah’ın rahmeti gereği kendilerine açtığı rahmet kapılarından istifadeye ya-naşmıyorlar? Nasıl oluyor? Neye güveniyorlar da kendilerine açılan şefkat kucağından, aslandan ürken yaban merkepleri gibi ürküp kaçıyorlar? Kimden kime kaçıyor bunlar? Hayır hayır, bunların derdi her birinin önüne açılmış sahifeleri, kitapları olsun isteğidir. Hepsi, kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Yani bunların hepsi peygamber olmayı ister. Hepsine ayrı ayrı birer kitap verilsin, hepsinin kendilerine mahsus kitapları olsun isterler. Hepsi kendilerinin özel kitapları olsun ve hepsi de kendi kitaplarına bakarak “Allah’ın istediği budur! Allah’ın muradı budur! Benim kitapta böyle deniyor! Ben bunu kitabımdan böyle anladım!” demek ister. Dolayısıyla benim anlayışım doğrudur! Benim düşüncem, benim metodum, benim dinim, benim yaşadığım hayat doğrudur! Kesin doğrudur! diyecekler, hiç kimseye bağımlı olmayacaklar, Allah’ın istediklerini istedikleri gibi yorumlayacaklar. Galiba Peygamberi ve onun sünnetini diskalifiye etmeye çalışanların çabası da bu gibi görünüyor değil mi? Yani Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygambere gelen kitap, peygamberin anlayıp yaşadığı, peygamberin anlayıp uyguladığı, örneklediği bir kitap olmaktan çıkarıp kendilerince anlamak istiyorlar. Çünkü Kur’an’ı peygamberin kitabı, peygamberin anlayıp yorumladığı kitap olarak kabul edip peygambere bağımlı anlamaya çalıştıkları zaman, düşüncelerine, anlayışlarına peygamberî bir sınır gelecektir. O zaman hayatlarına yasaklar ge-lecek, onun anlayışının dışına çıkamayacak ve daha bir Müslümanca yaşamak zorunda kalacaklar. Ama peygamberi ve peygamberin sünnetini, peygamberin anlayışını, peygamberin uygulamalarını diskalifiye ederek Kur’an’ı peygambere bağımlı olmadan anlamaya çalıştılar mı, kendi istedikleri gibi âyetleri yorumlama imkânları olacak, kendi arzularına göre onu yorumlama imkânı bulmuş olacaklar. İşte peygamberi ve onun sünnetini silmek isteyenlerin tek derdi budur. “Ben kitabımdan bunu anladım. Benim kitapta bunlar var. Ben böyle anladım, beni başkası bağlamaz” diyecekler ve keyiflerine uygun bir hayat yaşama imkânı bulabilecekler. 53. “Hayır; daha doğrusu ahiretten korkmazlar.” Hayır hayır! Onların yarın endişeleri yok. Hesap-kitap dertleri yok onların. Ahiret endişeleri yok onların da ondan. Peygamberi kenara aldılar mı, artık Kur’an’ı istedikleri gibi yorumlayacaklar. Ama ahirette soracağız onlara bunun hesabını, diyor Rabbimiz. 54-55. “Hayır şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır.” İşte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öğüt almak isteyenler için, bu kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradır, zikradır. Tez-kira, kişinin sürekli hafızasında canlı tutması ve hiç unutmaması gereken şey demektir. İşte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatırında canlı tutulması gereken tezkiradır bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmaması gereken zikralardır. Çünkü bu âyetler hayatın kendileriyle düzenleneceği zikralardır. Ama öğüt almak isteyenler için bir değer ifade eder bu âyetler. Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasız yol bulmak mümkün değildir. Tezkirasız Allah’a yol bulmak ve O’na istediği biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir. Çünkü bu âyetler tezkiradır, haritadır, pusuladır, mihmandardır, yol göstericidir. Öyle değil mi? Hem bu kitabı tanımayacaksınız, hem kitabın âyetleriyle beraber olmayacaksınız, hem kitapsız bir hayat yaşayacaksınız, hem tezkirayla yol bulmaya çalışmayacaksınız, hem haritayı elinize almayacaksınız, hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksınız hem de yol bulacaksınız. Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli beraber olmak zorundadır. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalışmak zorundadır. Bunun başka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz. 56. “Allah dilemeksizin öğüt alamazlar. O, kendisinden korkulmaya daha lâyıktır ve bağışlanmaya daha ehildir.” Allah ki, takva ehlidir. Allah ki, kendisiyle yol bulunandır. Allah ki, kendisine sorulandır. Allah ki, koruması altına girilen, hayatın kendisi adına ve kendisinin belirlediği biçimde yaşanılandır. Allah ki, kullarının kulluğa yol bulmaları için kitap gönderendir. Yolu tarif etmek üzere kitap gönderen ve kitabın nasıl anlaşılacağını, nasıl hayata ge-çirileceğini, Allah’ın istediği kulluğun nasıl icra edileceğini göstermek üzere örnek kul olarak peygamber gönderendir. Allah ki, mağfiret et-meye ehil olandır. İyi niyetle kendisine kulluk yapmak isterken hataya düşenlere mağfiret edendir. Rabbim bize affın ve mağfiretinle muamele buyur, çünkü sen mağfirete tek ehil olansın. Bu sûrenin de sonuna geldik. Rabbim gereğiyle amel eden kullarından eylesin. Vel hamdü lillahi Rabbi’l âlemîn.