Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Mu'min (Ğafir) Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

85 ayetSayfa 2 / 2
56. “Allah’ın âyetleri üzerinde kendilerine gelen bir delil olmadan tartışanların gönüllerinde, ulaşamayacakları bir büyüklenme vardır. Sen Allah’a sığın. Şüphesiz ki o işitendir, görendir.” Hakkında bir delilleri, bir bilgileri olmadığı halde Allah’ın âyetleri, Allah’ın sistemi konusunda tartışmaya girenler, Allah’ın âyetlerini örtmeye, Allah’ın âyetlerini yok etmeye çalışanlar, Allah’ın âyetlerini gündemden düşürmeye çabalayanlar, Allah’ın sistemini, Allah’ın nûrunu söndürmeye çalışanlar bu hedeflerine asla ulaşamayacaklardır. Sana üstün gelme arzularına asla ulaşamayacaklardır. Bunlarda asla ulaşamayacakları bir kibir ve gurur var. Bu kibirlerinden ötürü bunlar imana yanaşmıyorlar ve de Allah’ın âyetlerini örtmeye çalışıyorlar. Bakın dikkat ederseniz bu adamların iman etmeyişlerine sebep olarak kibirleri gösteriliyor. Gerçekten bu kibir konusu çok önemlidir. Bu konu üzerinde birkaç söz söylemek istiyorum. Peygamber Efendimiz Müslim’in rivâyet ettiği bir hadislerinde kalbinde kibir taşıyan bir kişi cennete giremez buyuruyor. Demek ki bir adamda kibir varsa iman yoktur, iman varsa da kibir olmaz. Yâni ikisi birlikte olmaz. Peki kibir nedir? Bizi cennetten uzaklaştırıp cehenneme götürecek olan kibri bir tanıyalım. Bunu tespit etme, her konuda olduğu gibi Allah ve Resûlüne aittir. Zira cennet ve cehennem konusunda söz sahibi Allah ve Resûlüdür. Cennete gitme ve cehenneme yuvarlanma konusunda yetki Allah ve Resûlünündür. Allah ve Resûlünden başka hiç kimsenin bu konuda yetkisi yoktur. Kibir; orada bulunan o sahabenin anladığı gibi elbisenin güzelliği değildir. Tamam, kişi elbisesinin güzelliğinden hoşlanır, ama bu hoşlanma İslâm’ın çerçevesinde olmalıdır. Meselâ bir sahabe mescide girer, elbisesinin etekleri biraz uzuncadır. Onu gören bir başka sahabe ikaz eder; kardeşim, bu elbisen olmamış der. Berikisi sorar; peki nasıl olmalıydı? Uyaran sahabe der ki; ben Resûlullah’tan duydum ki elbise şöyle diz kapaktan bir karış aşağıda olacak, bu kadar uzun olmayacak. Uyarılan sahabe de bunu duyunca hemen o uzunluğu yırtıverir oracıkta. Çünkü amel etmek üzere öğrenmişti onu. İşte Resû-lullah’ın emridir diye elbisesini o şekilde kısaltan kişi, onu o şekliyle sevecektir. Zira sevgisi, hevâsı, hevesi Resûlullah’ın sevgisine, getirdiğine teslim olmuştur. Değilse efendim işte bu elbise çok güzel. Niye? İpekten, zebercetten, zümrütten imal edilmiştir, hayır. Elbise sünnete uygunsa güzeldir ve sevilecektir. Allah güzeldir, güzeli sever. O halde Rabbimizin din olarak, hayat programı olarak bize sunduğu her şey güzeldir. Meselâ namaz güzeldir, oruç güzeldir, infak güzeldir. Niye? Allah istedi, Allah güzel gördü diye. Ama bir kadının başını açarak sokağa çıkması güzel değildir. Niye? Allah güzel demedi diye. Kibiri tarif etmeye çalışıyordum; hak karşısında, Allah’ın ve Resûlünün hak dedikleri karşısında, bu hakka teslim olmayarak kendi haklılığını savunan kişi kibirlidir. Kendi haklılığı konusunda Allah ve Resûlünün dediklerinin haksızlığını savunan kişi kibir sahibidir. Allah haktır, Allah’ın hak dedikleri haktır, Kur’an haktır, din haktır, peygamber haktır, Allah’tan gelenlerin tamamı haktır. Kendini, kendi bilgisini, kendi anlayışını Allah’tan gelen bu haklara tercih eden kişi kibirlidir. Allah’ın hakla gönderdiği, hak olarak gönderdiği, haklı olarak gönderdiğini hak olarak kabul etmeyen ve onların dışında hak arayan kişi asla cennete giremeyecektir. Bir tek âyetin, bir tek hükmün bile haksızlığına hükmeden kişi cennete giremez. Yine kendisini insanlardan üstün gören, insanlara tepeden bakan kişi de kibir sahibidir. Neden? Çünkü Allah bizi imtihan ediyor. Kimisine vererek, kimisinden de alarak imtihan ediyor. Kimisine el ve-rerek, kimisine de vermeyerek, kimisine mal vererek, kimisine de ver-meyerek. Bu, Allah’ın takdiridir. Verilen kendisi bulmuş olmadığı gibi, verilmeyen de kendisi kaybetmiş değildir. Onun sorusu öyledir, ötekisininki de böyledir. Öyleyse bir insanın kendisine verilenleri bir imtihan sorusu, bir imtihan vesilesi değil de, bir üstünlük sebebi kabul ederek kendisini diğer insanlardan üstün görmesi ve de Allah’a karşı kendisini garanti konumunda hissetmesi kibrinin alâmetidir. Hadiste geçen “zerre kadar” ifadesini şöyle anlamaya çalışıyoruz: Zerre kadar iman. Meselâ bir adamın elinde yiyebilecek bir lokması varsa, onun ekmeği var demektir. Ama onu şarapla yoğurmuşsa, bir ton ekmeği varsa bile onun ekmeği yok demektir. Veya bir adamın bir damla suyu varsa bile, onun suyu var demektir. Ama bir tanker suyu olan bir adamın bu suyunun içine bir damla şarap karışmış olsa, bu adamın suyu yok demektir. İşte iman da böyledir. Onu yok edecek, nakzedecek küfür ve şirki yoksa, zerre kadar da olsa onun imanı var demektir. Ama aksi söz konusuysa, o zaman hiç imanı yok demektir. Bir de burada yıllardır insanların birbirlerine naklettikleri ve kimi müslümanların sanki can simidi gibi tutunmaya çalıştıkları, israflarına, gayri İslâmî harcamalarına delil göstermeye çalıştıkları bir hadisten söz etmek istiyorum. Hani Allah’ın Resûlü bir hadislerinde; “Allah kuluna verdiği nimeti onun üzerinde görmek ister.” Buyuruyordu. Evet Allah kuluna bir nimet vermişse, onun eserini kulunun üzerinde görmek ister. Bunun için müslümanlar zenginliklerine göre farklı elbiseler giymeye, farklı sofralarda oturmaya, farklı arabalara binmeye çalışıyorlar. Eh Allah görecek ya nimetinin eserini üzerlerinde. Hep böyle anladılar müslümanlar bu hadisi. Halbuki burada kastedilen o değildir. Burada anlatılmak istenen; Allah bir kişiye bir milyar mı verdi, o bir milyarlık bir infakta, Allah için Allah kullarına harcama yaparak, on milyar mı verdi, o da on milyarlık bir infakta bulunarak nimetin eserini üzerinde, hareketlerinde, tavırlarında gösterecektir. Öyle ya, adamın on milyarlık mı, yüz milyarlık mı olduğunu nereden bileceğiz? Ne miktar nimete sahipse adam, bunu gösterecek ki herkes bilecek. Ama müslümanlar bu hadisi böyle değil de hep işte atı, arabası, elbisesi, sofrası farklı olacak şeklinde anlamaya çalıştılar. Öyle değil, C. Hak kuluna bir nimet vermişse ilim gibi, beden gibi, evlât gibi bunun karşılığında kulundan şükür istiyor Rabbimiz. Şükür de elbette o nimet cinsinden olacaktır. Meselâ size göre eğer bana ilim nimeti verilmişse, ben burada susmayacağım, bu nimeti size aktararak üzerimde nimetin eserini göstereceğim. İnsanlar benim üzerimde görmeliler bu nimetin eserini. Veya eğer Allah birine çokça para vermişse nimet olarak, o da onu Allah kullarına harcayarak, infak ederek bu nimetin eserini gösterecek üzerinde. Kendisi bizzat gidip ihtiyaç sahiplerini bulmalı iken, bunu yapmadığı halde, bir de üstelik ayağına kadar istemeye gelenlere; kim ya hu, ben de para mı var ki istiyorsunuz? Demeyecek. Nimetin eserini gizlemeden, örtmeden yana olmayacak. Gerçekten bu çok garip bir tavırdır. Neden? Çünkü C. Hak hem peygamber efendimiz aracılığıyla malın, ilmin, sağlığın, sıhhatin, elin, ayağın, paranın nerelerde sarf edileceğini bildirecek, hem de bunun sarfını bize bırakacak, olacak şey midir bu? Allah bu konuda, her konuda müslümanlara basîret versin, anlayış versin inşallah. Evet, kâfirler kalplerinde olan kibirden, büyüklük anlayışlarından ötürü iman etmiyorlar ve Allah’ın âyetlerini örtüp örtbas etmeye çalışıyorlar. Örneğin içinde bulunduğumuz toplum o kadar Allah’ın âyetlerini örtbas etmeye, kamufle etmeye çalışıyor ki, yâni atından, arabasından, bilgisayarından, buzdolabından, çamaşır makinesinden, evinden, eşyasından, dükkanından, tezgahından hiç mi hiç kurtulup da bu âyetlerle beraber olamıyor insanlar. Bu insanların elektriğe hamd ettikleri kadar, elektriği gündeme getirdikleri kadar, Allah’ın eşsiz bir âyeti olan güneşi gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. Kullandığı bilgisayar aletine değer verdikleri kadar, Allah’ın gece ve gündüz âyetlerine, Allah’ın akıl âyetine değer vermediklerini görüyoruz. Atına, arabasına değer verdiği kadar bu atı ve arabayı hareket ettiren Allahu Teâlâ’nın demir âyetini, benzin âyetini hiç gündeme getirmediklerine şahit oluyoruz. İşte bunun içindir ki, Allah’ın bu âyetlerini ısrarla gündeme getirmeliyiz. Meselâ Allah’ın su üzerinde gemileri yüzdürme ve bunu bizim istifademize sunma âyeti. Hiçbir kimse bu âyeti de görmek istemiyor. Bu âyet üzerinde de düşünen kimse kalmamış. İnsanlar gemilerden haberdardır, gemiler, firkateynler yapmışlar, füzeler, yeni yeni arabalar icad etmişlerdir. Ama şunu niye kabullenmek istemiyorlar? Niye gündeme getirmek istemiyorlar? Bunların suyun üzerinde durabilme imkânını, suyun üzerinde batmadan durabilme yasasını Rabbim takdir etmemiş midir? Eğer onların istifade ettikleri bu yasayı Rabbim tespit etmese, her şeyi alabora ediverse, bu kanunları tepetaklak getiriverse, “artık suyun üzerinde hiçbir şey durmayacak!” deyiverse bu insanlar ne yapabileceklerdir? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? O zaman bu yaptıkları gemilerle nasıl övünebileceklerdi? Nasıl hava atabileceklerdi? Üstelik bu gemileri yapma ameliyesinin ilki de Rabbimize aittir. “Nezaretimiz altında, sana bildirdiğimiz gibi gemiyi yap.” (Hud 37) Rabbimiz, “Bizim gözetimimizde yap bu işi,” diyordu Hz. Nu-h’a. Şu anda imal ettikleri füzeleriyle, arabalarıyla, uçaklarıyla ve füzeleriyle, gemileriyle öğünen insanlar, Rabbimizin bir emriyle şu andan itibaren bütün yer altındaki petroller su haline gelse, nasıl bir duruma düşerler? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Düşünmeyecekler mi? O zaman bu yaptıkları şeyler, içinde tavukların bile yaşayamayacağı şeyler haline gelecektir. Peki o zaman insanlar niye Allah’ın bu âyetlerinin bilincine ermek istemiyorlar? Kendi yaptıklarıyla öğünen bu insanlar, niye bütün bu yaptıklarını Allah’ın yasalarına bağımlı olarak yaptıklarını anlamaya yanaşmıyorlar? Demir olmasaydı, benzin olmasaydı, suya Allah tarafından bu kaldırma yasası verilmeseydi, havaya sesi iletme gücü verilmeseydi, ne anlama gelecekti bütün bu yaptıkları? Suyun üzerinde gemilerin yürüme yasasını, bu konudaki âyetleri zikretmiyorlar, gündeme getirmiyorlar da, kendi yapmış oldukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla öğünmeye çalışıyorlar. “Efendim, insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot çağına fırlamıştır, insanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır,” diyerek kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaştırmaya, “en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur!” diyerek kendi kendilerine secde etmeye başlamışlar, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilân etmeye başlamışlardır. “Allah’ın gökten su indirerek ölü araziyi onunla diriltmesinde âyetler vardır.” (Bakara 164) İşte yine büyük bir âyet. Haydi bu insanlar gökten su indirsinler. Gökten fazla değil, sadece bir tek damla indirsinler, mümkün mü? İsterse bütün dünya birleşsin, bir damla su bile indiremeyeceklerdir. Bu âyetin alternatifi olarak haydi bir âyet çıkarsınlar insanlar. İnsanlar barajlar yapıyorlar, barajlar başkalarının ismiyle anılıyor. Sulardan enerji alıyorlar, elektrikler çıkarıyorlar, onlar da yine başkalarının ismiyle anılıyor. Herkes gücü kendisinde görüyor, herkes kendisini putlaştırmaya çalışıyor. Herkes bir şeyleri parsellemeye çalışıyor. Halbuki sanki bunlar Allah’ın âyetleri değil de kendilerinin âyetleriymiş gibi, kendilerini zikretmeye çalışıyorlar. Haydi güçleri yetiyorsa şu yağmuru indirsinler bakalım. Nasıl ormanların sahibi benim, benim ismim oraya konulacak diyebilir bu insanlar? Nasıl barajlar kralı benim diyebilir bu insanlar? Nasıl sulara egemen benim diyebilir bu insanlar? Nasıl da Allah-u Teâlâ’nın âyetlerini böylece örtme cesareti bulabiliyor bu insanlar? Nereden alabiliyorlar bu yetkiyi? Yeryüzünde her bir hayvanı sınıf sınıf, cins cins, çeşir çeşit yaymasında da büyük âyetler vardır. Çeşit çeşit varlıklar, denizlerde ayrı, karalarda ayrı varlıklar yarattı Allah. Bilelim ki bütün bunlar âyettir. Tüm bu varlıklar Allah’ın âyetleridir. Haydi bakalım bu insanlar bu varlıklardan bir tanesini yaratsınlar. Atom çağında, bilgisayar çağında olduklarını iddia eden insanlar, kendi tanrılıklarını ilân etmeye çalışan bu insanlar bir tek varlık yaratsınlar da görelim. O zaman onların tanrılıklarını biz de kutsayalım, o zaman biz de onların önünde secdeye kapanalım. Ama bakıyoruz ki, tüm bu âyetleri kapatıyorlar, gündeme getirmiyorlar, örtüyorlar, örtbas ediyorlar, kamufle ediyorlar ve kendi âyetlerini gündeme getirmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. Korkunç bir gelişme, müthiş bir gelişme, müthiş bir buluş, gökyüzüne çıkıyoruz, yeryüzüne iniyoruz numaralarıyla insanlığın gözlerini büyülemeye çalışıyorlar. Böylece gerçek âyetler gündemden düşürülmüş, şeytan âyetleri her tarafı kaplamış ve sonunda da insanlar kendi kendilerine ibadet eder olmuşlar. Kutsiyet insana ait olmuş, üstünlük insana izâfe edilir olmuş. Halbuki hiçbir konuda tek yetkileri bile yoktur bu insanların. Söyleyin bakalım, gök ve yer tanrıları onlara söz geçirebiliyorlar mı? Yoksa ekonomik, siyasal tanrılar, egemenlik bizim diyenler, ruhaniler mi bu işi yapıyorlar? Rüzgarları onlar mı hareket ettiriyor? Bulutları onlar mı hareket ettiriyor? Bitkileri onlar mı çıkarıyor? Varlıkları onlar mı yaratıyor? İnsanları onlar mı yaratıyor? Dağları onlar mı yaratmış? Gökleri onlar mı bina etmiş? Gemileri onlar mı hareket ettiriyor? Hayır hayır, bunların hepsi Allah’ın âyetleridir. O’ndan başka kimsenin de bu konuda en küçük bir yetkisi yoktur. Allah’ın iki tür âyeti vardır: Metlûv âyetler ve meşhûd âyetler. Metlûv âyetler, kulağa hitap eden işitsel âyetlerdir ki, şu elimizdeki Kur’an’ın âyetleri bu tür âyetlerdir. Bir de göze hitap eden görsel dediğimiz âyetler vardır ki, bunlar da tüm arzda semada gördüğümüz âyetlerdir. Bunlara da meşhûd âyetler denir. Güneş, ay, yıldızlar, bulutlar, dağlar, denizler, ağaçlar, kuşlar, insanlar, bunların hepsi Allah’ın meşhud âyetleridir. İşte çevremizdeki Allah’ın yarattığı bu âyetleriyle eğer ciddi bir ilişki kurar, bunlar üzerinde birazcık düşünürsek, mutlaka Allah’ın varlığını anlayacak ve O’nu tanıma imkânı bulabileceğiz demektir. İş bu kadar açıkken, iş bu kadar kolayken bu adamlar Allah’ın âyetlerini görmezden geliyor, örtmeye çalışıyor ve onlarla mücâdeleye tutuşuyorlar. Peygamberim sen Allah’a sığın, şüphesiz ki O işiten ve görendir.
57. “Göklerin ve yerin yaratılması, insanların yaratılmasından daha büyük bir şeydir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” İşte gökler ve yer, işte iki âyet gözünüzün önünde duruyor. Dünyamızı bir nokta farzettirecek kadar çepeçevre kuşatmış semâvât var, onu da bir yüksük farzettirecek kadar kuşatmış Kürsî var, onu da bir yüksük farzettirecek biçimde kuşatmış arş var. Dünyamızı mikrobun trilyonda biri farzettirecek kadar büyük olan bu varlıkları yaratmak mı, yoksa trilyonda bir durumunda olan dünyanın içindeki insanı yaratmak mı büyüktür? Aslında Allah’ın azameti yanında daha büyük ve daha küçük diye bir şey olmaz. Allah için daha kolay, daha zor diye bir şey söz konusu değildir. Allah için zor diye bir şey düşünülemez. O, “ol” der, her şey oluverir. Aslında bu âyet insanı düşünmeye dâvet ediyor. Şu kendini bir şey zannedip Rabbine karşı, Rabbinin âyetlerine karşı mücâdeleye girişen insanı derin derin düşünmeye sevk ediyor. Ey insan! bir düşün hele! Sen nerde, şu büyük kâinat nerede? Şu koskoca kâinatı yaratmak nerde, seni yaratmak nerde? diyerek kibirlilerin kibrini kırmayı hedefleyen bir âyet-i kerîme. Tüm bu varlıkları yaratan, gökleri ve yeri yaratan Allah, sizi ilk defa yaratan Allah, sizi ikinci defa yaratamaz mı? Bütün bunlara güç yetiren, sizi ikinci defa yaratmaya güç yetiremez mi? Ama insanlardan pek çoğu bunu anlayamaz. Yaptıklarıyla, bulduklarıyla kendi icatlarını, kendi buluşlarını büyük zannederler kendilerini putlaştırırlar ama Allah’ın yarattıklarını hiç düşünemezler.
58. “Körle, gören, inanıp salih ameller işleyenlerle kötülük yapan bir değildir. Ne kadar da az düşünüyorsunuz?” Görenle kör bir olmaz. Bilenle bilmeyen bir olmaz. İlim sahibiyle, basiret sahibiyle cahil ve kör asla bir olmaz. İlmi olup da bu ilimle amel eden kişiyle, ilmi olup da bu ilmiyle amele koşmayan kişi de bir olmaz. Rabbi karşısında kendi haddini, kendi konumunu bilenle bunu bilmeyen cahil asla bir olmaz. Vahye tabi olan kişi görendir, vahiyle irtibatı kesik olan da kördür. Vahyi tanımayan, vahye tabi olmayan kâfirler de kör değillerdir, aslında görmektedirler ama gerekeni görmemektedirler. Meselâ birisi arabadan anlayan, ama ötekisi arabadan hiç anlamayan iki adam arabanın kaputunu açıyorlar. İki göz var o anda bakan, ama birisi saatlerce baksa hiçbir şey anlayamıyor, öbürü bir bakışta görüyor ki akünün kutup başlığı çıkmış. Bir olayı iki ayrı kişi görüyor, ama birisi ayrı görüyor, ötekisi ayrı görüyor. Meselâ açık bir kadın gören iki gözden birisi, ona yiyecek gibi bakarken, ondan zevk almaya çalışırken, ötekisi üzüntüsünden, hâyâsından mahvolmaktadır. “Aman Allah’ım, bunun ne işi var bu kıyafetle bu sokakta?” diye üzülmektedir. Birisi vahiyden habersiz olması sebebiyle o işin günâh olduğunu bilmediği için çok farklı hareket ediyor, öbürü böyle bir günâh karşısında farklı davranıyor. İki kulak, biri mü'min kulağı, öbürüyse kâfir kulağı. Birine paradan, puldan, içkiden, kumardan, kadından, kızdan bahsedilince girer ama dinden imandan bahsedilince kesinlikle girmez. Veya meselâ birinin yanında Allah’a hakaret edilir hiç rahatsız olmaz, ama böyle bir durumda berikisi kendini yiyecek noktaya gelecektir. Ölü iken Allah’ın kalbini dirilttiği, kör iken gözlerini açtığı, hidâyetle tanıştırdığı insanla, karanlıkta kalan insan hiç bir olur mu? Bir adam düşünün ki kör. Ama bu körlük onun gözlerinin işlevini yitirmesi anlamında bir körlük değildir. Gözleri görürken kördür bunlar. Kişi eğer vahiyle, Kur’an’la beraber değilse, Kur’an’dan, peygamberden ve onun ashabından örnek alacak kadar onlara yakın değilse, Rasulul-lah’ın ve ashabının tatbikatından haberdar değilse, o insan kördür. Böyle karanlıkta el yordamıyla düşe kalka yürüyen bir adamla, Allah’ın kendisine bir nûr verdiği ve onunla yürüyen insan bir olur mu? İşte iki insan tipi duruyor karşımızda. Biri nûr, basiret, yâni Kur’an sahibi, hadiseler karşısında ne yapacağını, nasıl hareket edeceğini bilen bir insan, öbürü de zulmette kalmış bir insan. Evet, bu iki insan asla bir olmaz. Görenle kör asla bir olamı-yacağı gibi, salih amel işleyen kişiyle kötülük peşinde olan da asla bir olmaz. Bu ikisinin denk olduğunu, eşit olduğunu zannederek ne kadar da az düşünüyorsunuz? Aklınız ne kadar da az çalışıyor?
59. “Kıyamet günü mutlaka gelecektir. Bunda şüphe yoktur, fakat insanların çoğu inanmıyor.” Âyet-i kerîme, âhiret hayatının akla ve mantığa uygun olduğunu anlatıyor. Âhiret gününün varlığı değil yokluğu, âhiret gününün olması değil olmaması insan aklına ve mantığına terstir. Çünkü şu dünya hayatında insanlara zulmeden, çevresindekilerin hayatlarını kendilerine zindan eden zâlim birinin bu yaptıklarının yanına kâr kalması, yaptıklarının cezasını görmemesi veya salih ameller işleyen, başkalarının mutluluk ve saadeti için kendisini bile unutacak kadar güzel ameller işleyen birinin de yaptığı bu amellere karşı hiç bir mükafat görmemesi son derece mantıksız, akla ve mantığa aykırı bir şeydir. Gerçekten de eğer bu dünyada böyle bir gerçek olmasaydı, yâni âhiretin varlığı, hesabın, kitabın varlığı söz konusu olmasaydı, bu dünyanın da beş paralık bir değeri olmaz, yaşadığımız hayatın bir tadı da kalmazdı. O zaman hiçbir güç ve kuvvetle zâlimin önüne geçile-mezdi. Yaptıklarının yanına kâr kalacağına, bir daha dirilip hesaba çekilme olmayacağına inanan zâlim daha çok zulmedecek, hiçbir şey onu durduramayacaktı. İyilik yapmaya çalışan insanlara da kesinlikle iyilik yaptıramayacaktık. Bir daha dirilme olmayacaksa, bir hesap kitap olmayacaksa, yaptıkları boşa gidecekse, karşılığını görmeyecekse niye iyilik yapsın ki adam? Enayilik olmayacak mı bu adamın yaptıkları? İşte eğer âhiret inancı olmasaydı, hiçbir insana iyilik yaptıramazdınız ve hiçbir kuvvetle hiç bir zâlimin de önünü alamazdınız.
60. “Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu bana ibadet etmekten büyüklenen müs-tekbirler cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.” Birdenbire bir dua âyetiyle karşı karşıya geliyoruz. Bir kişinin Allah’a en yakın olduğu zaman, sabırla ve duayla birlikte olduğu zamandır. Dua, Allah’la beraber oluştur. Rabbimiz, bizi kendisine muhatap kabul ediyor, bize yöneliyor ve bizzat kendisi bizim sorularımıza cevap verme lütfunda bulunuyor. “Yakınım,” diyor, “dualarınızı işitirim,” demiyor; “siz bana dua edince ben anında icabet ederim,” diyor. Bu âyet-i kerîmede anlayabildiğimiz kadarıyla bize anlatılmak istenenleri şöyle özetleyebiliriz: 1. Allah bize bizden, bize her şeyden daha yakındır. Bize şah damarımızdan daha yakındır Allah. “İki zabıt memuru zabıt tutarlarken, bir sağdan oturmuş biri soldan.” (Kaf 16) âyeti bunu anlatır. Buna göre madem ki Allah bize bu kadar yakındır, o halde: a. Allah’a dua ederken onu uzakta bilip, işitmez zannedip bağırıp çağırmanın, hoplayıp zıplamanın anlamı yoktur. Nitekim birilerinin böyle yüksek sesle bağırıp çağırarak dua ettiklerini gören Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur: “Sizler sağıra ve gaibe dua etmiyorsunuz. Herhalde işiten ve yakın olan birine dua ediyorsunuz.” b. Madem ki Allah bize bizden ve herkesten yakındır, o halde duada birilerinin aracılığına ne gerek var? Aracı kullanmaya da gerek yoktur. Bir kere Rabbime ben kendim bizzat dua edebilmeliyim. Birilerinin gölgesinde, birilerinin vasıtasında dua ederek şahsiyetimin ezilmesine gerek yoktur. Bundan sonra kime boyun eğecek ki mü'min? Kimden korkacak ki? Kime sığınacak? Allah kendisine o kadar yakın ki, “Ya Rab!” dediği anda telsizsiz, telefonsuz, aracısız anında duyan bir Allah’la karşı karşıyaysa, aracılara ne gerek var? Hiç kimse kişiye Allah kadar yakın olmadığına göre, aracılar kullanarak veya Allah’a gönderdiği dâvetiyenin üzerine, zarfın üzerine başkalarının ismini yazarak şirke düşmesinin de anlamı kalmamıştır. 2. Günâhsız bir ağızla dua etmeye çalışmalıyız. Allah’ın Resûlü Tirmizî’nin rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: “Kişi günâh işleyip sıla-i rahîmi kesmedikçe ve de acele etmedikçe, Allahu Teâlâ onun duasını reddetmez." Yine helal gıda çok önemlidir dua için. Allah’ın Resûlü bir adamdan söz eder. Adam Allah için yollara düşmüş, cihada, sefere çıkmış, Allah’a dost kazandırmak, tebliğ yapmak, emr-i bi’l ma’ruf yapmak için veya savaşarak Allah düşmanlarının işini bitirmek üzere yola çıkmış. Bu yolda büyük sıkıntılar çekmiş, büyük zorluklara katlanmış, yüzü gözü toza toprağa batmış ve bu haldeyken el kaldırıp: “Ya Rab! Ya Rab!” diyerek Allah’a dua ediyor, bir şeyler istiyor Allah-tan. Çocukları için istiyor, ülkesi için istiyor, memleketinde ittifaktan dem vurarak istiyor, devlet istiyor, düzen dirlik istiyor, Bosna’dakiler, Çeçenistan’dakiler için istiyor, istiyor… Ama Allah’ın Resûlü buyuruyor ki, “bu adamın yediği haram, içtiği haram, giydiği haram, gıdası haram, özü haram, sözü haram. Nerde kaldı Allah bunun duasını kabul edecek?” 3. Duada acele etmeyeceğiz. Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Sizden biriniz acele etmedikçe Allahu Teâlâ duanızı kabul buyurur.” (Buhârî ve Müslim) Duada acele etmek, “dua ettim de Allah kabul etmedi,” demektir. Dua ile istenen ihtiyacın karşılanması hemen de olabilir, bir müddet sonra da olabilir. Bazen da istenen şey âhirete kalabilir, bazen da hayır, istediğimizin dışında bir şey olabilir. Öyleyse “olmadı! Dua ettim de kabul edilmedi!” diye acele etmeyelim. Allah istediği zaman, istediği biçimde bizim duamızı kabul edecektir. Veya bazen bizim daha çok dua etmemizi istediği için Rabbi-miz istediğimiz şeyleri geç verebilir. Bu durumda kesinlikle ümitsizliğe düşmemeliyiz. Değilse yâni bizim istediklerimiz ne kadar olabilir ki? Bütün dünya insanlığı birleşse, herkes isteyebileceğinin en son sınırını istese, Allahu Teâlâ’nın mülkünden bir şey eksilir mi? Öyleyse bizim istediklerimizi geciktirmesinin sebebi, bizim biraz daha dua ederek kulluğumuzu artırmamızı istemesinden başka bir şey değildir. 4. Şurası da unutulmamalıdır ki, “Dua bir ibadettir.” (Ebu Dâvut, Tirmizi, İbni Mâce) Dua, dua edileni büyük tanımak, büyüklük mevkiine oturtmak, büyüklüğünü, gücünü kuvvetini kabul etmektir. Öyleyse dua eden kişiyi, bu duası her an Rabbinin karşısında ve O’na muhtaç olduğu şuuruna götürecektir. 5. Dua ederken Allah’tan istenmesi gereken, istenmesi caiz olan şeyleri istemeliyiz. Mûcize, nübüvvet, haramları istemek gibi caiz olmayan şeyleri istemeyeceğiz. 6. Oruçlu dua etmeye çalışacağız. Hele hele iftar vakti yapılan duanın reddedilmeyeceğini söyler Allah’ın Resûlü: “Oruçlunun iftar vakti yapmış olduğu duası mutlaka kabul olur.” “İftar zamanı oruçlunun duası reddedilmez .” Yine Ebu Hureyre’nin rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Üç kimsenin duası asla reddedilmez. 1. Âdil devlet reisinin duası. 2. İftar edinceye kadar oruçlunun duası. 3. Zulme uğrayan mazlumun duası.” Allah bizden dua etmemizi istiyor. Duaya o kadar önem verelim ki, öyle bir dua hayatı uygulayalım ki, artık bizim hayatımız hep dua olsun. Yâni Allah’la ilişkimizi hiç kesmeyelim. Çünkü dua sürekli Allah’la ilişki içinde olmaktır. Her zaman O’na dua edelim. Hem de isteklerimiz meşru olduğu sürece utanmadan isteyelim O’ndan. “Bu da istenir mi?” demeyelim. İstenilen kim? Allah. Yâni anamız değil, baba-mız değil, ağamız, patronumuz değil. Üstelik biz yalvardıkça bizi seviyor Rabbimiz. Biz ona yöneldikçe, O bizim kendisine yönelmemizden memnun oluyor. Öyleyse hemen yalvaralım, hemen yakaralım. Karnımız acıktı yalvaralım, susadık yalvaralım, ayakkabımız kayboldu yalvaralım, ayakkabımız bulundu yalvaralım, sıkıntımız var yalvaralım, cennet istiyoruz yalvaralım, cehennemden korkuyoruz yalvaralım, yalvaralım, yalvaralım... Kur’an’daki dua modellerini de iyi belleyelim. Kur’an’daki dua modelleri yanında bir de Resul-i Ekrem Efendimizin dua usullerini, ezkârını iyi belleyelim. Bizim toplumun en büyük hastalıklarından biri de duayı bilmemeleridir. Gerçi mekânik bir hayatımız var. İmam bize namazı kıldırırken duayı bile biz ona yaptırırız ve biz arkasından amin deriz. Duayı bir başkasına ettirip, ben de arkasından amin dedikten sonra, benim dua yeteneğim kayboluyor demektir. Hacca gidiyor müslümanlar, başlarında birileri var, duayı ona yaptırıyorlar. Kişi kendisi yapmalı aslında duayı. Hani İsrailoğullarının hastalığıdır, bunu daha önce demeye çalışmıştım. Ağzı kurumuş sanki insanların da kendileri dua edemiyor hep başkalarına dua ettirmeye çalışıyorlar. Aslında müslüman kendi duasını kendisi yapmalıdır. “Ya Rabbi! Bana özgürlük ver! Ya Rabbi bana hürriyet ver! Ya Rabbi benim ülkeme dirlik düzenlik ver! Ya Rabbi bana cennet ver!” diyemez mi müslümanlar? Elbette herkes söyleyebilir bunu, ama yine de alışmış insanlar, ille de birileri dua edecek, onlar da amin diyecekler. Garip bir şey! Allah korusun, Hristiyanlıkta olduğu gibi namazını birileri kılıverecek, orucunu birileri tutuverecek, hatmini, Kur’an’ını birileri oku-yuverecek, duasını birileri yapıverecek, haccını birileri yapıverecek, tamam. Hristiyan dünyada olduğu gibi birileri papaz olacak, ötekiler ümmî olacak, günâhı oldu mu onun yerine para verecek, namazını kılamadı mı onun yerine para verecek, birileri hallediverecek, Allah korusun böylece din kaybolup gidecektir. Halbuki dua, bizim Allah’la ilişkimizi sağlayan ve hiç bitmeyen, tükenmeyen bir ibadettir. Dua etmeyi bilmeyen kişi, kulluk da yapa-maz. İşte namaz bir duadır, hac bir duadır. Duanız da olmasa Rab-biniz sizi ne yapsın?
61. “Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü de çalışasınız diye aydınlık olarak yaratan Allah’tır. Doğrusu Allah insanlara karşı lütufkârdır, ama insanların çoğu şükretmezler.” Allah dinlenesiniz, sükun bulasınız diye geceyi bir örtü gibi üzerinize örtüvermiş, gündüzü de çalışasınız, değerlendiresiniz, maişet temin edesiniz diye aydınlık kılmıştır. Sizi sizden çok düşünen Rab-biniz size karşı çok lütufkardır. Rabbiniz size karşı çok merhametlidir ama insanların pek çoğu ona teşekkür etmezler. Allah’ın verdiklerini Allah yolunda kullanmak sûretiyle ona şükreden azdır. Gece ve gündüz âyetini bir düşünün. Gündüzün ve gecenin uzayıp kısalması, peş peşe gelmesi, birbiri ardınca gelmesinde ve buna bağlı olarak idrak ettiğiniz zamanın sırrında ve bunun size temin ettiği menfaatlerin ortaya çıkış tarzında siz insanlar için, akıl sahipleri için âyetler vardır. Gece ve gündüz insan gücünün, insan egemenliğinin ulaşamadığı iki âyettir. Haydi her şeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini görenler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler, söz geçirsinler gündüze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi, ya da gündüzü bir saniye bile oynatabilirler mi? Geceye ve gündüze söz geçirebilirler mi? İşte bu, sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken ve karşılığında bunu bize lütfeden Rabbimize karşı şükretmemiz gereken bir âyettir. Şükür, teşekkür, verileni verenin yolunda kullanmaktır. Şükür nimet cinsinden olur. Allah bize hangi nimeti vermişse, o nimet cinsinden infakta bulunarak şükredilir. Geceyi ve gündüzü bize lütfeden Allah yolunda kullanmak, Allah’ın rızasını tahsilde harcamak şükürdür. Onu, onu bize vermeyenler yolunda harcamak geceyi ve gündüzü onu bize verenin razı olmadığı şeyler yolunda itlaf etmek nankörlüktür Allah korusun. İşte Rabbimiz buyurur ki, “insanların pek çoğu bunun farkında değillerdir, pek çoğu şükretmemektedir.”
62. “İşte bu sizin Rabbiniz olan Allah’tır, her şeyin yaratıcısıdır; O’ndan başka İlâh yoktur. Öyleyse nasıl olur da çevriliyorsunuz?” Sizi yaratan, sizin şu anda hizmetinize sunulmuş bulunan her şeyi yaratan Allah sizin Rabbiniz iken, sizin kendisine kulluk yapmanız gereken, boyunlarınızdaki ipin ucu elinde olması gereken, hayat programınızı sadece O’ndan, O’nun kitabından almanız gereken Rab-biniz iken, nasıl oluyor da O’nu bırakıp hiçbir şey yaratmayan, sizin yaratılışınızda en ufak bir katkısı olmayan, kendilerini bile yaratmamış olan, kendileri de Allah tarafından yaratılmış olan bir kısım varlıkları Allah’a ortak koşmaya kalkışıyorsunuz. Onları dinliyor, onlara itaat ediyor, onların hayat programlarına tabi oluyor ve onlara teşekkür ederek, kulluk yaparak Rabbinize karşı nasıl da nankörlük yapıyorsunuz. Yâni Rabbinizin tek Rabb oluşuna sayısız delillerden, sayısız âyetlerden sadece iki tanesi gece ve gündüz âyetidir. Bu iki âyeti yaratan Allah olduğu gibi, şu anda düzenli bir biçimde varlıklarını ve fonksiyonlarını sürdüren de Allah’tır. Eğer böyle olmasaydı düzen bozulur ve sizin hayatınız altüst olurdu. Yâni bu gece ve gündüzün düzenli bir biçimde hareket etmesi, ikisinin de bir sisteme boyun eğdiğini gösterir. Yaratıldıkları günden beri bu iki varlık Rabblerinin emrine teslimken, boyun bükmüşken ey insanlar siz kime teslimsiniz? Siz kimin arzularına boyun büküyorsunuz? Siz hayat programınızı kimden alıyorsunuz? Siz kime kulluk ediyorsunuz? Gece de, gündüz de Allah’a boyun bükmüş Allah’ın iki âyetidir. Üstelik bunu anlayabilmek için uzun uzun araştırmalara da gerek yoktur. İnsanların istifadesine sunulmuş bu iki âyeti her an müşahede et-mektesiniz. O kadar ki, kör, sağır, dilsiz biri bile bu iki âyeti görmez-likten gelemez. Bu iş elbette tesadüfi olamaz. Bu muazzam düzen ne tesadüfe, ne kör tabiat kuvvetlerine ne de kendilerini bile yaratmaktan aciz olan şu egemenlik bizimdir diyen yeryüzü tanrıçalarına verile-mez. Bu düzeni kuran başkası değil sizin Rabbinizdir. O’ndan başka da kulluk yapılmaya lâyık ilâh yoktur, bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın.
63. “İşte Allah’ın âyetlerini inkâr etmekte olanlar da böylece çevriliyorlar.” Allah’ın âyetlerinin üzerini örttükleri, işaret levhâlârını kamufle ettikleri, Allah’ın âyetlerinden habersiz yaşadıkları için haktan, hakikatten, hidâyetten, dosdoğru yoldan yüz çeviriyorlar. Allah’tan yüz çevirip başkalarına yöneliyorlar. Allah’a kulluk yapmaları, Allah’ın razı etmeleri gerekirken, başkalarına kulluk etmeye, başkalarını razı etmeye çalışıyorlar. Hayat programlarını hayatın sahibi olan Allah’tan almaları gerekirken, başkalarının hayat programlarını alıp uygulamaya yöneliyorlar. Öyleyse ey peygamberim, kavminin bu şekilde senden ve senin getirdiğin mesajdan yüz çevirmelerine üzülme! Unutma ki, bu tavır sadece sana karşı bir tavır değildir, senden önceki peygamberlere de aynı tavırlar sergilenmişti. Onlar kendilerine karşı takınılan bu tavırlara karşı nasıl sabretmişler, direnip dayanmışlar ve benim kendilerinden istediğim kulluk yolunda olmayı sürdürmüşlerse, sen de tıpkı onlar gibi davran ve insanların sana karşı, dinine karşı takındıkları tavır yüzünden kulluğunu bozmaya kalkışma.
64. “O Allah ki, yeri sizin için bir karargah, göğü de bir bina yapmıştır. Size şekil vermiş, sonra şekillerinizi güzelleştirmiştir. Hoş nimetlerden size rızık vermiştir. İşte Rabbiniz o Allah’tır. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” Allah, yeryüzünü sizin için bir karar yeri, bir karargâh, üzerinde yaşayacağınız, gezip dolaşacağınız, yatıp uyuyacağınız bir beşik, bir döşek kılmıştır. Daha sizler dünyaya gelmeden önce size müsait bir yer tayin ettik. Sizin rahat etmeniz için her türlü rahat ortamı hazırladık. Hayatınızda da, ölümünüzden sonra da yeri sizin için bir karargah kılmıştır. Hem diriyken, hem de öldüğünüz zaman sizin için bir karar, konaklama yeri kılmıştır. Gökyüzünü de koruyucu bir tavan kılmıştır. Sizi en güzel bir biçimde, ahsen-i takvîm üzere yaratmıştır. En güzel sûreti size bahşeden O’dur. Uzuvlarınızı en güzel bir şekilde birbirlerine uyum içinde yarattı. Bu vücutlarınızı, bu uzuvlarınızı, bu varlığınızı size kim verdi? Analarınızdan mı aldınız? Babalarınız mı verdi onu? Bir düşünün… Yâni o Allah ki mülkünde size bir yer ayırmıştır. Sizin muhtaç olduğunuz her şeyi size o vermişken, yalnız O’na teşekkür etmeniz gerekirken nasıl da nankörlük yapıp başkalarına teşekkür etmeye kal-kışıyorsunuz? Kimin nimetlerini yiyip kimin kılıcını salladığınızı bir düşünün. O Allah ki sizi dünyada temiz şeylerle rızıklandırmaktadır. O hem yaratan, hem de yarattığının hayatını sürdürendir. Yaratan ve rızık veren, yaratan ve doyurandır. İşte Rabbiniz olan Allah budur. İşte hayat programınızı kendisinden almanız gereken ve sadece kendisine kulluk yapmanız gereken Rabbiniz budur.
65. “Daimi bir hayat sahibi ancak O’dur. O’ndan başka İlâh yoktur. Onun için dini halis kılarak hep O’na dua edin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” O Hayydır, diridir. Ezelde de diri, ebedde de diri kalacak olan O’dur. Evvel’dir, Âhir’dir. Öyleyse dini yalnız O’na halis kılarak, O’ndan başka İlâh olmadığına inanarak dua edin, O’na sığının. Hamd olsun âlemlerin Rabbi olan Allah’a. Elhamdülillah ki tek İlâh O’dur. Elhamdülillah ki O’ndan başka İlâh yoktur. Elhamdülillah ki O’ndan başka sorumlu olduğumuz yoktur. Mülkün sahibi O’dur. Eğer şu anda kullandığımız şeylerin sahibi insanlar olsaydı, bu kadar rahat bir şekilde onları ondan alma imkânımız olmayacaktı. Sizler de şu anda hayat sahibi iseniz de, asıl hayat O’nundur. O, evvel ve ahirdir, O’nun dışında her şey fânidir. O’nun dışında hamde lâyık hiçbir varlık yoktur.
66. “De ki: “Bana Rabbimden apaçık deliller geldiği zaman, ben o sizin Allah’ı bırakıp taptıklarınıza ibadet etmekten kesinlikle meneldildim ve bana âlemlerin Rab-bine teslim olmam emredildi.” Yanımda delil var, ben O’na inanıyorum, O’na dayanıyorum. Yanımdaki bu delili önce kendim tasdik etmem ve de ilân etmem gerekiyor. O delil de şudur ki, Rabbim sizin kulluk yaptıklarınıza kulluk yapmamı bana yasakladı. Ben sizin kulluk yaptıklarınıza kulluk yapmaktan men olundum ve imtina ettim. Ben her şeyi bırakıp âlemlerin Rabbine teslim oldum. Hayatımı âlemlerin Rabbine teslim ettim, irademi O’na teslim ettim. O’nun seçimini kendim için seçim kabul ettim. Boynumdaki kulluk ipinin ucunu O’na teslim ettim. O ne tarafa çekerse oraya gideceğime, O nasıl isterse öyle yapacağıma söz verdim. Gecem, gündüzüm, malım, mülküm, işim aşım, mesleğim ve her şeyim konusunda sadece Rabbimi dinleyeceğim. O’ndan başkasını asla dinlemeyecek ve O’ndan başkasına teslim olmayacağım.
67. “Sizi önce bir topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alaka’dan yaratan, sonra sizi bir bebek olarak çıkaran, sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişmeniz, sonra da ihtiyar olmanız için yaşatıp büyüten O’dur. İçinizden kimi de daha önce vefat ettiriliyor. (Bunları Allah) Belirli bir süreye ulaşasınız ve aklınızı kullanasınız diye (böyle yapıyor).” Âyet insanın yaratılışındaki evreleri anlatır. Ey insanlar! Kudretiyle, ilmiyle sizi yaratan, sizi yoktan var eden Allah’tır. Yaratılışınız konusunda siz sadece Allah’a muhtaçsınız. O, atanız Adem’i topraktan yarattı. Sonra da onun soyunu, yâni sizleri nutfeden, meniden, sonra da katı bir embriyodan yarattı. Cenin anne karnından çıkınca tıfıl olur. Sonra güçlü kuvvetli bir çağa erişir. Sonra da ihtiyarlık dönemini idrak eder. Rabbimiz, insan ömrünü çocukluk, olgunluk ve ihtiyarlık olmak üzere üçe ayırıyor. İşte bütün bu dönemleri idrak edecek biçimde sizleri yaşatıp büyüten Allah’tır. İçinizden kimilerini de daha önce vefat ettirir. Yâni kimilerini de bu dönemlere erişmeden öldürür. Kimilerinizi dünyaya gelmeden önce öldürür ki, buna düşük diyoruz. Bazıları doğ-madan önce, bazıları çocukluk döneminde, yâni olgunluk dönemine ulaşmadan önce, bazıları gençlik döneminde yâni ihtiyarlık dönemini idrak etmeden, bazılarını da yaşlılık döneminde öldürür. Kendisine takdir edilmiş ecel zamanına kadar Allah onu yaşatır. Tüm dünya toplansa bile bu dönemden önce kimse onu öldüremez. Ama Allah onun ölümüne karar vermişse, kimse de onun önüne geçemez. Kimse onun ölümünü geciktiremez.
68. “O hem yaşatır, hem öldürür. O bir şey yapmak dileyince ona sadece “OL” der, o şey de hemen oluverir.” Hayatın sahibi de, ölümün sahibi de O’dur. Hayatı veren de, alan da O’dur. Diriltmeye de, öldürmeye de gücü yeten O’dur. Herhangi bir şeyin yaratılmasını, ya da öldürülmesini istediğinde, o Allah kesinlikle güçlük, zorluk ve meşakkat çekmez. O’na muhalefet edil-mez, karşı durulmaz. Ne dilerse o mutlaka gerçekleşir. Ölmüş bir toprağın yeniden hayat bulması, dirilmesi, bir mevsim yapraklarını dökmüş, dalları kurumuş bir ağacın bir mevsim sonra her tarafından hayat fışkırdığı gibi. Allah için herhangi bir şeyin yaratılması "ol" emrine bağlıdır. Arkasından bir de bakarsın ki, o oluvermiştir.
69. “Bakmaz mısın şimdi Allah’ın âyetleriyle mücâdeleye kalkışanlara! (Haktan) nasıl da döndürülüyorlar?” Hal böyleyken onların delâlete düştüğünü görmüyor musun? Çevrelerinde her an yaratılan, öldürülen binlerce varlığı görüp dururken, hâlâ Allah’ın âyetleriyle tartışanların bu durumu ne kadar da garip bir şeydir. Bunu tebliğ edeni yalanlamak da öyle akıl almaz ve acayip bir şeydir. Dinleyip, okuyup, ciddi ciddi düşünüp araştırmak ve bir sonuca gitmek yerine, bu adamlar tartışmayı seçen insanlardır.
70,71,72. “Kitaba ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler. O zaman boyunlarında zincirler ve halkalar olduğu halde sürükleneceklerdir. Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.” Tıpkı davarlar veya vahşi hayvanların sürüldükleri gibi, hattâ daha beter bir aşağılık durumda onlar kaynar suya sürüleceklerdir. Çünkü bunlar zaten dünyadayken kendilerini insanlık seviyesinden aşağıya düşürmüş kimselerdi.
70,71,72. “Kitaba ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler. O zaman boyunlarında zincirler ve halkalar olduğu halde sürükleneceklerdir. Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.” Tıpkı davarlar veya vahşi hayvanların sürüldükleri gibi, hattâ daha beter bir aşağılık durumda onlar kaynar suya sürüleceklerdir. Çünkü bunlar zaten dünyadayken kendilerini insanlık seviyesinden aşağıya düşürmüş kimselerdi.
70,71,72. “Kitaba ve Resullerimizi gönderdiğimiz şeylere yalan diyenler, artık ilerde bilecekler. O zaman boyunlarında zincirler ve halkalar olduğu halde sürükleneceklerdir. Kaynar suda, sonra da ateşte kaynatılacaklardır.” Tıpkı davarlar veya vahşi hayvanların sürüldükleri gibi, hattâ daha beter bir aşağılık durumda onlar kaynar suya sürüleceklerdir. Çünkü bunlar zaten dünyadayken kendilerini insanlık seviyesinden aşağıya düşürmüş kimselerdi.
73,74. “Sonra da onlara: “Nerede ortak koştuklarınız?” denilecek. O Allah’tan başkaları (Nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: “Hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiç bir şeye ibadet etmi-yormuşuz!” İşte Allah o kâfirleri böyle şaşırtır." Rabbimiz Bakara sûresinde de bu konuyu anlatır: “O zaman küfür öncüleri azabı görerek kendilerine tâbi olanlardan kurtulmaya çalışacaklardır.” (Bakara 166) Bu dünyada kendilerine tâbi olunanlar, hacılar, hocalar, beyler, ağalar, paşalar, liderler, kendilerine tâbi olup kendilerini takip eden kimselerden kaçacaklar. Bakacaklar ki iş pek iyi değil, hesap kitap pahalıya mal olacak, hemen onlardan kaçacaklar, teberri edecekler, biz sizden uzağız diyecekler. Ne zaman olacak bu iş? Azabı gördükleri zaman. “Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek.” Aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek. Halbuki bu dünyada neler yapmamışlardı ki birlerine? “Sen olmazsan biz olmayız!”, “bütün hayatımızı size borçluyuz!”, “siz bizim kurtarıcımız, her şeyimizsiniz!” demişlerdi. “Başarımı karıma borçlu-um!” diyen adam, orada karısından kaçacak; “liderime borçluyum,” demişti, orada liderinden kaçacak. Hocasına borçluydu, hocasından kaçacak, efendisine borçluydu, efendisinden kaçacak. Dün birbirlerinin salyalarını beraber içtikleri, birbirlerinin günâhlarına yardımcı oldukları gibi, bugün de günâhlarını beraber yüklenecekler, “iş kötü, en iyisi ben bundan kaçıp gizleneyim” diyecek ve insanları Allah’a kulluğa değil de başka şeylere kulluğa çağıran önder takımı insanlardan kaçacak. Uyanlarla uyulanların, sevenlerle sevilenlerin birbirlerinden kaçış manzaraları. Bu sapık liderlere aldanıp onların peşlerine takılan zavallı insanların pişmanlıkları, kin ve nefretleri açığa çıkıyor. Bu sefer de: “Ve tâbi olanlar: “Ah! Keşke bizim için dünyaya tekrar bir dönüş olsaydı da şu anda onların bizden kurtulup uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” diyeceklerdir.” (Bakara 167) Tâbi olanlar, onların arkasından gidenler, bu dünyada birilerini bilinçsizce takip edip, şuursuzca onları taklit edip, onların götürdüğü bir hayata evet diyen zavallı insanlar da diyecekler ki: “Şu anda sizin bizden kaçtığınız gibi, ah biz de sizden kaçsak! Ah bir dünyaya dönebilseydik de, sizin bizden kaçtığınız gibi biz de sizden kaçabilseydik.” İşte müslüman bu olayı burada yaşar ve burada aklını başına alır. “Ben kime kul olacağım ve kimin yolunu takip edeceğim? Eğer yarın şu karşımdaki kimseden kaçacaksam, şimdiden kaçmalıyım,” der ve kaçar ondan. Kiminle beraber cennete doğru gidecekse, işte onun ortağı odur, onun dostu odur ve onunla beraber olmaya çalışır. Ama bilinçsizce onu taklit ederek, hevâ ve hevesine tâbi olarak değil. Hiçbir delili olmadan, birilerine tâbi olup Allah severmiş gibi onları seven kişi, yarın korkunç bir durumla karşı karşıya kaldıkları zaman birbirlerinden kaçacaklar, bu kaçışın da hiçbir faydası olmayacaktır. Evet insanlar birbirlerinden kaçacaklar ama: “İşte böylece Allah onlara amellerini bir pişmanlık olarak gösterecektir.” (Bakara 167) “Eyvah, keşke yaşamasaydım böyle bir hayatı!” diyecekler. “Niye ben böyle şuursuzca bir hayat yaşamışım. Kitap varken, ona ulaşma imkânım varken, Rasul varken, örnek varken niye ben başka başka hayat yaşamışım!” diyecek. Burada da öyle deniyor: “Doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmi-yormuşuz!” Yâni, “bu kendilerine kulluk yapmaya çalıştıklarımız bir şey değilmiş, bir hiçmiş, hiçbir değer ifade etmiyorlarmış, ama bunu şimdi anladık,” diyecekler. A’râf’ta bunların kavgaları da anlatılır. “Ya Rabbi bunlara bizim kat kat azabımızı ver! Zira bizi bunlar saptırdı,” diyecekler. Onlar da diyecekler ki, “zaten siz bize değil, kendi hevâ ve hevesinize tâbiy-diniz.” Gerçekten de bakıyoruz meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. “Ey anam! Ey babam! Kurtar bizi baba! Kurtar bizi ana!” filan diyorlar.. Bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar, dün birbirlerine fevkalade bağlanan adamlar, bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Yâni, “biz sizi takıp ettiğimiz için bu hale geldik” diyenlere, ötekiler de diyecekler ki, “zaten siz bizi takıp etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz,” diyecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dünyanın peşinde koşan insanlardan hangi biri menfaatlerini takip etmiyor? Herkes keyfini, menfaatini takıp ediyor bugün. Yarın ya Rabbi bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır ki? Halbuki ne şeytanın, ne de kâfirlerin hiçbir güç ve kuvveti yoktur. Yâni bir müslüman gerçekten Allah’a kulluğa yöneldiği zaman hiçbir güç ve kuvvet onu bundan uzaklaştıramaz. Yeter ki müslüman samimiyetle müslüman olmaya karar versin; bu durumda ona kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Bu âyet-i kerîme Allah’tan bir delil olmaksızın körü körüne başkalarını taklitten men ediyor bizi. Allah’tan başkalarını ortak tutup, onları Allah sever gibi sevmek, onları uyulacak varlıklar kabul ederek emirlerine, arzularına itaat etmek ve sadece Allah’a ait olan rubûbiyet ve ulûhiyet sıfatlarını Allah’tan alıp bunlara dağıtmak, yâni Allah’a şirk koşmak, yeryüzünde en büyük zulümdür.
73,74. “Sonra da onlara: “Nerede ortak koştuklarınız?” denilecek. O Allah’tan başkaları (Nerede denilecek). Onlar da diyecekler ki: “Hepsi bizden uzaklaşıp gittiler. Daha doğrusu biz bundan önce hiç bir şeye ibadet etmi-yormuşuz!” İşte Allah o kâfirleri böyle şaşırtır." Rabbimiz Bakara sûresinde de bu konuyu anlatır: “O zaman küfür öncüleri azabı görerek kendilerine tâbi olanlardan kurtulmaya çalışacaklardır.” (Bakara 166) Bu dünyada kendilerine tâbi olunanlar, hacılar, hocalar, beyler, ağalar, paşalar, liderler, kendilerine tâbi olup kendilerini takip eden kimselerden kaçacaklar. Bakacaklar ki iş pek iyi değil, hesap kitap pahalıya mal olacak, hemen onlardan kaçacaklar, teberri edecekler, biz sizden uzağız diyecekler. Ne zaman olacak bu iş? Azabı gördükleri zaman. “Ve aralarındaki bütün bağlar da kesiliverecek.” Aralarındaki bütün ipler de kopuverecek. Makam, mevki, para, pul, rüşvet, şan, şöhret, protokol gibi aralarındaki bütün bağlar kopuverecek. Halbuki bu dünyada neler yapmamışlardı ki birlerine? “Sen olmazsan biz olmayız!”, “bütün hayatımızı size borçluyuz!”, “siz bizim kurtarıcımız, her şeyimizsiniz!” demişlerdi. “Başarımı karıma borçlu-um!” diyen adam, orada karısından kaçacak; “liderime borçluyum,” demişti, orada liderinden kaçacak. Hocasına borçluydu, hocasından kaçacak, efendisine borçluydu, efendisinden kaçacak. Dün birbirlerinin salyalarını beraber içtikleri, birbirlerinin günâhlarına yardımcı oldukları gibi, bugün de günâhlarını beraber yüklenecekler, “iş kötü, en iyisi ben bundan kaçıp gizleneyim” diyecek ve insanları Allah’a kulluğa değil de başka şeylere kulluğa çağıran önder takımı insanlardan kaçacak. Uyanlarla uyulanların, sevenlerle sevilenlerin birbirlerinden kaçış manzaraları. Bu sapık liderlere aldanıp onların peşlerine takılan zavallı insanların pişmanlıkları, kin ve nefretleri açığa çıkıyor. Bu sefer de: “Ve tâbi olanlar: “Ah! Keşke bizim için dünyaya tekrar bir dönüş olsaydı da şu anda onların bizden kurtulup uzaklaştıkları gibi biz de onlardan uzaklaşsaydık!” diyeceklerdir.” (Bakara 167) Tâbi olanlar, onların arkasından gidenler, bu dünyada birilerini bilinçsizce takip edip, şuursuzca onları taklit edip, onların götürdüğü bir hayata evet diyen zavallı insanlar da diyecekler ki: “Şu anda sizin bizden kaçtığınız gibi, ah biz de sizden kaçsak! Ah bir dünyaya dönebilseydik de, sizin bizden kaçtığınız gibi biz de sizden kaçabilseydik.” İşte müslüman bu olayı burada yaşar ve burada aklını başına alır. “Ben kime kul olacağım ve kimin yolunu takip edeceğim? Eğer yarın şu karşımdaki kimseden kaçacaksam, şimdiden kaçmalıyım,” der ve kaçar ondan. Kiminle beraber cennete doğru gidecekse, işte onun ortağı odur, onun dostu odur ve onunla beraber olmaya çalışır. Ama bilinçsizce onu taklit ederek, hevâ ve hevesine tâbi olarak değil. Hiçbir delili olmadan, birilerine tâbi olup Allah severmiş gibi onları seven kişi, yarın korkunç bir durumla karşı karşıya kaldıkları zaman birbirlerinden kaçacaklar, bu kaçışın da hiçbir faydası olmayacaktır. Evet insanlar birbirlerinden kaçacaklar ama: “İşte böylece Allah onlara amellerini bir pişmanlık olarak gösterecektir.” (Bakara 167) “Eyvah, keşke yaşamasaydım böyle bir hayatı!” diyecekler. “Niye ben böyle şuursuzca bir hayat yaşamışım. Kitap varken, ona ulaşma imkânım varken, Rasul varken, örnek varken niye ben başka başka hayat yaşamışım!” diyecek. Burada da öyle deniyor: “Doğrusu biz bundan önce hiçbir şeye ibadet etmi-yormuşuz!” Yâni, “bu kendilerine kulluk yapmaya çalıştıklarımız bir şey değilmiş, bir hiçmiş, hiçbir değer ifade etmiyorlarmış, ama bunu şimdi anladık,” diyecekler. A’râf’ta bunların kavgaları da anlatılır. “Ya Rabbi bunlara bizim kat kat azabımızı ver! Zira bizi bunlar saptırdı,” diyecekler. Onlar da diyecekler ki, “zaten siz bize değil, kendi hevâ ve hevesinize tâbiy-diniz.” Gerçekten de bakıyoruz meselâ politik hayatta bunun aynısını görüyoruz. “Ey anam! Ey babam! Kurtar bizi baba! Kurtar bizi ana!” filan diyorlar.. Bakanlık hesapları, dekanlık hesapları, müdürlük hesapları, ekonomik hesaplar, dün birbirlerine fevkalade bağlanan adamlar, bugün birbirlerinin baş düşmanı oluyorlar. Yâni, “biz sizi takıp ettiğimiz için bu hale geldik” diyenlere, ötekiler de diyecekler ki, “zaten siz bizi takıp etmiyordunuz, siz kendi menfaatlerinizi takip ediyordunuz,” diyecekler. Allah’ın dinini bırakıp da dünyanın peşinde koşan insanlardan hangi biri menfaatlerini takip etmiyor? Herkes keyfini, menfaatini takıp ediyor bugün. Yarın ya Rabbi bunlar bizi saptırdılar demelerinin ne anlamı olacaktır ki? Halbuki ne şeytanın, ne de kâfirlerin hiçbir güç ve kuvveti yoktur. Yâni bir müslüman gerçekten Allah’a kulluğa yöneldiği zaman hiçbir güç ve kuvvet onu bundan uzaklaştıramaz. Yeter ki müslüman samimiyetle müslüman olmaya karar versin; bu durumda ona kimsenin yapabileceği bir şey yoktur. Bu âyet-i kerîme Allah’tan bir delil olmaksızın körü körüne başkalarını taklitten men ediyor bizi. Allah’tan başkalarını ortak tutup, onları Allah sever gibi sevmek, onları uyulacak varlıklar kabul ederek emirlerine, arzularına itaat etmek ve sadece Allah’a ait olan rubûbiyet ve ulûhiyet sıfatlarını Allah’tan alıp bunlara dağıtmak, yâni Allah’a şirk koşmak, yeryüzünde en büyük zulümdür.
75,76. “Bunun sebebi şudur: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere seviniyor ve güveniyordunuz. İçlerinde ebedî olarak kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Bak ne kötü o kibirlenenlerin yeri?” Dünyada çok lüzumsuz şeylere seviniyordunuz. Evlendik diye seviniyordunuz, ev yaptırdık diye, dükkan açtık diye, iktidara geldik diye, mal mülk sahibi olduk diye, filan makama geldik diye seviniyordunuz. Bu tür boş şeylerle avunup duruyordunuz. Hayatınızdan mem-nundunuz, kendinizi güven ve emniyet içinde hissediyordunuz. Hayatınız, işleriniz yerindeydi. Bilgilerinize, bilginlerinize, iktidarınıza, gücünüze, kuvvetinize, makamlarınıza, medeniyetinize güveniyordunuz. Allah’ın âyetlerine eyvallahsız davranıyordunuz. Allah’ın peygamberlerine karşı ihtiyaçsız davranıyordunuz. “Bizim Allah’a da, Allah’ın kitabına da, peygambere de, peygamberin hayat anlayışına da, onun hayat programına da ihtiyacımız yok,” diyordunuz. Şimdi içinde ebedî kalmak üzere hiç çıkmamacasına, hiç kurtulmamacasına girin cehennemin kapılarından. Allah’ın âyetlerine, Allah’ın elçilerine, Allah’ın sistemine karşı böyle savaşa tutuşan insanlar için o cehennem ne kötü bir durak, ne kötü bir yerdir?
75,76. “Bunun sebebi şudur: Çünkü siz yeryüzünde haksız yere seviniyor ve güveniyordunuz. İçlerinde ebedî olarak kalmak üzere cehennemin kapılarından girin. Bak ne kötü o kibirlenenlerin yeri?” Dünyada çok lüzumsuz şeylere seviniyordunuz. Evlendik diye seviniyordunuz, ev yaptırdık diye, dükkan açtık diye, iktidara geldik diye, mal mülk sahibi olduk diye, filan makama geldik diye seviniyordunuz. Bu tür boş şeylerle avunup duruyordunuz. Hayatınızdan mem-nundunuz, kendinizi güven ve emniyet içinde hissediyordunuz. Hayatınız, işleriniz yerindeydi. Bilgilerinize, bilginlerinize, iktidarınıza, gücünüze, kuvvetinize, makamlarınıza, medeniyetinize güveniyordunuz. Allah’ın âyetlerine eyvallahsız davranıyordunuz. Allah’ın peygamberlerine karşı ihtiyaçsız davranıyordunuz. “Bizim Allah’a da, Allah’ın kitabına da, peygambere de, peygamberin hayat anlayışına da, onun hayat programına da ihtiyacımız yok,” diyordunuz. Şimdi içinde ebedî kalmak üzere hiç çıkmamacasına, hiç kurtulmamacasına girin cehennemin kapılarından. Allah’ın âyetlerine, Allah’ın elçilerine, Allah’ın sistemine karşı böyle savaşa tutuşan insanlar için o cehennem ne kötü bir durak, ne kötü bir yerdir?
77. “Ey peygamberim! Sen sabret, şüphesiz ki Allah’ın vaadi haktır, mutlaka gerçekleşecektir. Onlara yaptığımız tehdidin bir kısmını sana göstersek de veya seni vefat ettirsek de onlar mutlaka döndürülüp bize getirileceklerdir.” “Ey peygamberim! Sen sabret! Her şeye rağmen, tüm bu karşı gelmelere, tüm alay edişlere, tüm bu müstekbirce davranışlara sabret! Aldırış etmeden yoluna devam et! Bıkma! Usanma! Şunu kesinlikle bilesin ki, Allah’ın vaadi haktır. Allah seni ve dâvânı mutlaka galip getirecektir. Allah senin düşmanlarını mutlaka mağlup edecektir, bun-dan en küçük bir endişen olmasın. Sen görevini yap, gerisini düşünme. Şunu kesinlikle unutma ki, netice sana ait değildir. Bu dâvâ senin değil, Allah’ın dâvâsıdır ve bu dâvâ sana bağımlı değildir. Dünyada, hayatında bu dâvânın galibiyeti veya düşmanlarının kahredilişi düşüncesiyle sen kendini meşgul etme. Senin görevin sadece çalışmak ve Rabbinin istediği biçimde yürümektir. Ama bilesin ki onlara, düşmanlarına vaadettiğimiz azabın bir kısmını sana hayattayken göstereceğiz. Ya da senin hayatına son vereceğiz. Seni kendimize alacağız. Dâvânın ulaştığı yüceliklerin bir kıs-mını veya düşmanlarına yaptıklarımızın bir kısmını göremeyebilirsin.” Öyle de olmuş nitekim. Rabbimiz Bedir günü düşmanlarından en büyüklerinin geberişini ona göstererek Peygamberinin gözünü aydın et-miş, sonra hayatındayken Mekke’nin fethini ve Arap yarımadasının hemen hemen tamamının fethini göstererek Peygamberini sevindirmiştir. “Ama bir kısmını göremesen bile ne gam, onlar sonunda benim huzuruma gelecekler ve onlara ne yapacağımı sana o zaman göstereceğim,” buyuruyor Rabbimiz. Gerçekten zor bir şeydir bu. Her dâvâ adamı mü’min, hayatındayken dâvâsının yeşerdiğini, dâvâsının önünü kesmek isteyen düşmanlarının mağlubiyetini görmek ister. Bunu görememeye dayana-maz. Anlıyoruz ki, buradaki sabır bir tekrar değil, sûrenin başındaki sabırdan farklı bir sabırdır. Bu tür bir sabır sûrenin başında tavsiye edilen yalanlamalara, alaylara karşı sabırdan daha önemli ve zor bir sabırdır. Allah bu konuda bizlere de sabırlar versin inşallah.
78. “Andolsun ki biz senin önünden nice peygamberler göndermişizdir. Onlardan kimini sana anlatmışız kimini de anlatmamışızdır. Hiçbir peygamber, Allah’ın izni olmaksızın bir mûcize getiremez. Allah’ın emri gelince de hak yerine getirilir. Bâtıl bir dâvâ peşinde koşanlar, işte bu noktada hüsrana uğrarlar.” Senden önce nice peygamberler gelip geçmiştir, ama onlardan kimilerinin hayatını, kimilerinin hayatlarının sadece kısa bir bölümünü, sana lazım olan kadarını anlattık. Kimilerinin de hayatlarını hiç anlatmadık. Yüz yirmi dört bin peygamber… Bunlardan sadece çok azının hayatını anlatmıştır Rabbimiz. Çevresindekiler önceki peygamberlerin toplumları gibi ondan mûcizeler, harikalar istiyorlardı da Rabbimiz buyurdu ki: “Hiçbir peygamber Allah’ın izni olmaksızın bir mûcize, bir harika getiremez.” Kaldı ki, Allah’ın bu tür inkârı mümkün olmayan mûcizeler göndermesi de o toplumun hayrınadır. Onlara merhametinden dolayı Rabbimiz bu tür âyetler göndermemektedir. Çünkü Allah’ın bu tür âyetleri geldiği zaman, hak yerine getirilmiş olacaktır. Yâni bu görsel âyetleri de reddedince, Allah onların defterlerini dürüverecektir. Böylece bâtıl yolda yürüyenler, bâtılla hakka karşı koymaya çalışanlar hüsrana uğrayacaklardır. Bunu bilmeyen bu cahiller sanki helâklerini dâvet ediyorlar. Bu cahiller, bu bilgisizler senden âyet mi istiyorlar? Âyetlerin azlığından mı şikâyet ediyorlar? Bunca âyet varken hâlâ yeni âyetler mi bekliyorlar? Alın işte size âyetler! diyerek, Rabbimiz çevremizden âyetler sunmaya başlayacak:
79,80. “Kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları yaratan Allah’tır. Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Onların üzerlerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz. Hem onlar üzerinde hem de gemiler üzerinde taşınırsınız.” Size boyun bükmüş, sizin emrinize âmâde olan o zelûl hayvanları sizin için yaratan, sizin hizmetinize sunan Allah’tır. Bunlar koyun, keçi, sığır, inek ve devedir denmiştir. Kimisine binesiniz, kimisini de yiyesiniz diye tüm bu hayvanları yaratan Allah’tır. Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Etlerinden, sütlerinden, yünlerinden, derilerinden istifade ediyorsunuz. Yüklerinizi, eşyalarınızı hem bu hayvanlar üzerinde, hem de gemiler üzerinde taşırsınız.
79,80. “Kimine binesiniz, kimini de yiyesiniz diye sizin için o yumuşak başlı hayvanları yaratan Allah’tır. Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Onların üzerlerinde gönüllerinizdeki bir arzuya erersiniz. Hem onlar üzerinde hem de gemiler üzerinde taşınırsınız.” Size boyun bükmüş, sizin emrinize âmâde olan o zelûl hayvanları sizin için yaratan, sizin hizmetinize sunan Allah’tır. Bunlar koyun, keçi, sığır, inek ve devedir denmiştir. Kimisine binesiniz, kimisini de yiyesiniz diye tüm bu hayvanları yaratan Allah’tır. Sizin için onlarda daha nice menfaatler vardır. Etlerinden, sütlerinden, yünlerinden, derilerinden istifade ediyorsunuz. Yüklerinizi, eşyalarınızı hem bu hayvanlar üzerinde, hem de gemiler üzerinde taşırsınız.
81,82. “Allah size âyetlerini gösteriyor. Şimdi Allah’ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz? Veya yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Onlar kendilerinden hem sayıca da-ha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetindiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler kendilerini kurtaramadı.” Allah size hem enfüsünüzdeki hem de dışınızdaki âyetlerini böylece gösteriyorken, Rabbinizin hangi âyetini inkâr ediyorsunuz? Ama siz bilirsiniz! İsterseniz inkâr edin bütün bu âyetleri. Unutmayın ki, sizden öncekiler sizden çok daha güçlüydüler, ama onların bu güçleri, bu medeniyetleri kendilerini Allah’ın azabından kurtaramadı; bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın.
81,82. “Allah size âyetlerini gösteriyor. Şimdi Allah’ın âyetlerinin hangisini inkâr edersiniz? Veya yeryüzünde gezip de bir bakmazlar mı? Kendilerinden öncekilerin sonu nasıl olmuş? Onlar kendilerinden hem sayıca da-ha çok, hem de kuvvetçe ve yeryüzündeki eserlerinin sağlamlığı bakımından daha çetindiler. Öyle iken o kazandıkları şeyler kendilerini kurtaramadı.” Allah size hem enfüsünüzdeki hem de dışınızdaki âyetlerini böylece gösteriyorken, Rabbinizin hangi âyetini inkâr ediyorsunuz? Ama siz bilirsiniz! İsterseniz inkâr edin bütün bu âyetleri. Unutmayın ki, sizden öncekiler sizden çok daha güçlüydüler, ama onların bu güçleri, bu medeniyetleri kendilerini Allah’ın azabından kurtaramadı; bunu hiçbir zaman hatırınızdan çıkarmayın.
83. “Çünkü onlara peygamberleri, delillerle geldikleri zaman, kendilerinde bulunan delillere güvendiler de, o alay ettikleri şey onları kuşatıverdi.” Kendi yanlarında bulunan delillere güvendiler. Eşyayla ilgili bilgilerine, insan eğitimi konusundaki bilgilerine, hukuk uzmanlarının, ekonomi tanrılarının bilgilerine, siyasî tanrılarının tecrübelerine, kılık-kıyafet konusunda moda tanrılarının güçlerine, kendi kanunlarına, kendi sistemlerine güvendiler de Allah’la ve Allah’ın elçileriyle alay ettiler. Kendi hayat programlarını Allah’ın elçileriyle gönderdiği hayat programından üstün tuttular, kendi kitaplarını Allah’ın kitabına tercih ettiler. Kendi bilgilerini Allah bilgisine tercih ettiler de, alay ettikleri azap onları kuşatıverdi. Âyetin bir mânâsı böyledir. Bir de şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberler onlara bizim delillerimizle geldiler. Bu peygamberler kendilerinde bulunan delillere güvendiler, dâvâlarından, yollarından, kulluklarından asla şüpheye düşmediler. O peygamberler gâyet rahattılar. Çünkü yanlarında Allah’tan gelme deliller vardı. Ellerinde Allah’ın âyetleri vardı. Ama berikiler onların ellerindeki delilleri inkâr ettiler ve inkâr ettikleri azap onları yakalayıverdi.
84,85. “O zaman hışmımızı gördüklerinde: “Allah’ın birliğine inandık ve ona şirk koştuğumuz şeyleri in-kar ettik” dediler. Ama hışmımızı gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildi. Bu, Allah’ın kulları hakkında öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte kâfirler bu noktada hüsrana düştüler.” Yâni tevbe ve iman ancak azap gelmeden, ölüm gelip çatmadan önce geçerlidir. Ölüm gelip çattıktan sonra artık hiçbir mâzeret geçerli değildir. Allah’ın yeryüzünde işleyen yasası bu tür imanları kabul etmemektir. Nitekim son nefesinde Firavun’un imanını, Rabbimiz Yunus sûresinde şöyle anlatır: “Denizde boğulmayla karşı karşıya kaldığında: “İs-railoğullarının iman ettiği İlâhtan başka İlâh olmadığına inandım!” demiş, Allah da: “Şimdi mi inandın? Halbuki daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun!” (Yunus 90,91) Buyurarak, Firavun’un imanını kabul buyurmamıştır. Tüm yeryüzü Firavunlarına bunu örnek olarak sunmuştur Rabbimiz. İşte bu, Allah’ın yeryüzünde kadîmden beri işleyen sünnetullahıdır. Azabı gördükten sonra tevbe edenlerin tevbesini Allah asla kabul etmeyecektir. Bu sûre ile alâkalı bu kadar söz yeter. Rabbim gereği gibi anlayıp, iman edip amele dönüştürmeyi hepimize nasip buyursun. Ve âhiru dâvana enilhmdü lillahi Rabbil’âlemîn.
84,85. “O zaman hışmımızı gördüklerinde: “Allah’ın birliğine inandık ve ona şirk koştuğumuz şeyleri in-kar ettik” dediler. Ama hışmımızı gördükleri zaman imanları kendilerine fayda verecek değildi. Bu, Allah’ın kulları hakkında öteden beri yürürlükte olan yasasıdır. İşte kâfirler bu noktada hüsrana düştüler.” Yâni tevbe ve iman ancak azap gelmeden, ölüm gelip çatmadan önce geçerlidir. Ölüm gelip çattıktan sonra artık hiçbir mâzeret geçerli değildir. Allah’ın yeryüzünde işleyen yasası bu tür imanları kabul etmemektir. Nitekim son nefesinde Firavun’un imanını, Rabbimiz Yunus sûresinde şöyle anlatır: “Denizde boğulmayla karşı karşıya kaldığında: “İs-railoğullarının iman ettiği İlâhtan başka İlâh olmadığına inandım!” demiş, Allah da: “Şimdi mi inandın? Halbuki daha önce baş kaldırmış ve bozgunculardan olmuştun!” (Yunus 90,91) Buyurarak, Firavun’un imanını kabul buyurmamıştır. Tüm yeryüzü Firavunlarına bunu örnek olarak sunmuştur Rabbimiz. İşte bu, Allah’ın yeryüzünde kadîmden beri işleyen sünnetullahıdır. Azabı gördükten sonra tevbe edenlerin tevbesini Allah asla kabul etmeyecektir. Bu sûre ile alâkalı bu kadar söz yeter. Rabbim gereği gibi anlayıp, iman edip amele dönüştürmeyi hepimize nasip buyursun. Ve âhiru dâvana enilhmdü lillahi Rabbil’âlemîn.