Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Murselât Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

50 ayetSayfa 1 / 2
1-7. (Allah’ın kanunu uyarınca), birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyuruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile bâtılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere andolsun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” Peş peşe, birbiri ardınca gönderilenler, kökünden söküp savuranlar, büküp büküp devirenler, yaydıkça yayanlar, seçip ayıranlar ve bir öğüt bırakanlara yemin ediliyor. Az önce söylediğimiz birinci anlayışa göre bugün bunlar neye ait kılınabiliyor, kime ait kılınabiliyorsa, insanlarda neleri çağrıştırıyorsa onlara aittir diyebiliyoruz. Ama ikinci anlayışa göre bu yeminlerin arkasından: Dendiğine göre, yani: “Ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” buyurularak hemen kıyamete dikkat çekilmişse o zaman bu yeminler kıyamet konulu şerh edilebilecektir. “Birbiri ardından, peş peşe gönderilenlere yemin ol-sun ki” Buna göre bu yeminle Rabbimiz meleklere, rüzgarlara, Kur’an âyetlerine, peygamberlerin bi’setlerine, insanların kalplerine vârid olan dâiyelerine, dâvetçilere, ilhamlara ve Allah tarafından gönderilen her şeye yeminle başlıyor. Çünkü mürselat bunlardır. Melekler de mürseldir, peygamberler de mürseldir, rüzgarlar da mürseldir. Bunların hepsi Allah tarafından gönderilmektedirler. Kur’an böyle beyan ediyor. Başka neler gön-deriliyor Rabbimiz tarafından? Kur’an âyetleri gönderiliyor, peygamberlere peygamberlikleri gönderiliyor, mü’minlerin kalplerine ilhamlar gönderiliyor. Meselâ mü’minlerin kalplerine inşirah gönderiyor Allah. Veya kâfirlerin kalplerine korku salıveriyor Rabbimiz. Böylece Allah tarafından gönderilenlerin tümüne yemin ediliyor diyoruz. Bu yeminleri böylece anlamaya çalışıyoruz. Ancak âyet-i Kerîm’edeki “Urf” kelimesiyle alâkalı bir ihtilâf var. Urf, at yelesi demektir. Yani birbiri ardınca, birbiri peşince, art ar-da gelmekten söz eden bir kelime. Bir de urf, ihsas etmek, tanınmak anlamına gelmektedir. Tanınan, bilinen, tanınıp bilinmesi gereken şeyler anlamına, yani “Maruf” anlamına geliyor. İşte bu mânâda bir iyilik yapmak, bir maruf işlemek, bir iyilik ihdas etmek anlamına yukarıda sayılanların hepsi anlaşılabilecektir diyoruz. Yani maruf’la gönderilen melekler, emir ve nehiylerle gönderilen melekler, mûcizelerle tanınan, gönderilen melekler veya bu sayılanlarla gönderilen Resuller veya Allah’ı tanıtan, Allah’ın varlığını ortaya koyan âyetlerle gönderilen rüzgarlar, arka arkaya gelen melekler, peygamberler ve rüzgarlar. Bunlar hep peş peşe gelmektedirler. Bir başka mânâsıyla içinde hem nimetler hem de azaplar bulunduran bulutlar demektir. Çünkü bulutlar kimilerine rahmet getirirken kimilerine de azap getirmektedir. Kimilerini bolluğa ulaştırırken, kimilerini de yerin dibine batırmaktadır. Veya içinde öğütler, mev’izalar, zorlamalar, zecri tedbirler bulunduran Allah’ın gönderdiği âyetler, nasihatler, uyarılar, hatırlatmalar, tâlimatlar ve mesajlar demek olacaktır. Sonra peş peşe giden, birbiri ardınca giden, bir iyilik için giden veya bir etki bırakmak için gidenler olunca kelime, bu çerçevede bunu kendi dünyamıza indirirsek o zaman şöyle de diyebileceğiz: Ey Allah’ın dinini terk edip filanların, falanların peşi sıra gidenler! Ey birbiri ardınca konvoy oluşturup beşer sistemleri peşinde koşup gidenler! Ey her biri reislerinin, efendilerinin, liderlerinin, amirlerinin birbiri peşi sıra gönderdiği yeni yeni emirlerle, yeni yeni tâlimatlarla yeni yeni insanlara gidenler! İnsan tâlimatlarıyla insanlara gidenler! Veya dağıtım için gidenler, basım, yayım için gidenler. Falan fabrikanın, filan müessesenin mallarının tanıtımı için insanlara gidenler. Veya haber toplamak üzere koşup koşup gidenler. Veya insanlara insanların yönetmeliklerini duyurmak için gidenler. Veya sabahleyin Zerdüşt öyle buyurdu diye, toplum öyle istedi diye milyonlarca evlerden sökün edip Zerdüşt’ün alfabesini öğrenmeye gidenler. Hipokrat tıbbını, Freud herzelerini, Darvin zehirlerini içmeye gidenler. Veya birbiri ardınca otobüslere, dolmuşlara dolup sanayi hücrelerine dolmaya gidenler. Allah’a kulluktan kaçarcasına dükkanlarına, bürolarına, işlerine, aşlarına, carklarına, curklarına gidenler. Unutmayın ki sonunda size vaat edilen mutlaka size gelecektir. Nereye giderseniz gidin, nasıl ve kim adına giderseniz gidin ama bilesiniz ki o randevu günü, kıyamet günü mutlaka gelip sizin başınızda patlayacaktır. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da gelip gidişlerinizi bir gözden geçirin. Birilerine gidiyorsanız Allah için gidin. Allah’ın mesajını tanıtmak için gidin. Maruf için gidin. Allah adına bir etki, bir iz bırak-mak için gidin. İyiliği emretmek, kötülükten menetmek için gidin. Bilesiniz ki bu âyetiyle Rabbimiz sizin gidip gelişlerinize de yemin etmektedir. Allah için gidenler için ne büyük bir şeref, ama başka şeyler için gidenlere de ne büyük bir yemin, ne büyük bir tehdittir değil mi? Büküp büküp devirenlere de yemin olsun ki. Koparıp savuranlara yemin olsun ki. “Asıfat” rüzgar demektir ama çok şiddetle esen bir rüzgar demektir. Veya helâk melekleri, yerin altını üstüne getiren melekler, ya da zelzele, hatf gibi Rabbimizin helâk edici âyetleri anlamına gelmektedir. Allah’ın bu tür âyetleri bir topluma geldi mi, o toplumun işi bitmiş demektir. Veya kendisini bir şey zannedip Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlara, Allah’a kafa tutmaya kalkışanlara, kendisinde güç var zannedip önüne geleni devirmeye çalışanlara yemin olsun ki. Önüne gelenleri lafla devirenlere, makam, mevki, para ile ekonomik güçleriyle insanları devirmeye çalışanlara. Ben asarım! Ben keserim! Ben yakarım! Ben yıkarım! diyenlere. Müslümanlıklarından ötürü Müslümanları yok etmeye çalışanlara. Piyasayı karıştıranlara, ailelerin düzenlerini bozanlara, Allah kullarının dinlerine ulaşmalarına engel olanlara, ekonomik hayatı, eğitim düzenini bozup, büküp büküp devirenlere. Toplum hayatındaki Allah’a kulluk temellerini devirip devirip yıkanlara yemin ediyor Rabbimiz. Yemin olsun ki bu sizden yaptıklarınızın hesabını soracağım gün yakındır diyor. Yayanlara, yaydıkça yayanlara da yemin olsun ki. Bulutları yayan rüzgarlara, kitapları yayan meleklere, bitkileri yayan yağmurlara, rızıkları yayan Rahmânın taksimine, insanları yeryüzünde yayan takdirine, ruhları yayan kıyametin ba’sine, Allah’a yayılan sayfalara yemin olsun ki. Yani Allah’a yapılan amelleri, kulların amellerini yayan sayfalara, amel defterlerine yemin olsun ki. Bütün bunları toplayan bir yaymaktan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Ama bu demeye çalıştıklarımın dışında yaymaktan, yayıcılıktan anladığımız ne varsa elbette onlar da anlaşılacaktır. Meselâ adam emperyalist, öyle bir yayılıyor ki yayıldıkça yayılıyor. Bizde de var böyleleri. Ta Çin’e kadar giden orada bilmem neler kurma cinnetine kapılmışçasına yayılmacılıktan yana olanlar. Bir başkası farklı yayılıyor. Meselâ kadınlara doğru yayılıyor adam. Mutfağa doğru yayılıyor, gösterişe doğru yayılıyor, miting alanlarına doğru yayılıyor. Veya kimileri el âlemin yatak odalarına doğru yayılıyor. Orada insanların ne ekeceğine, ne kadar ekeceğine karışma adına yayılıyor. Veya şeytan vahyi yayınlarıyla insanların evlerinin içine kadar yayılmaya çalışıyorlar. Yayınlarıyla insanların gözlerinin önüne kadar, kalplerine, beyinlerine kadar yayılmaya çalışanlar. Veya insanların ceplerine, kasalarına, keselerine doğru yayılanlar. Veya kendi fikirlerini yaymaya çalışanlar. Seçip ayıranlara, fark ettirenlere, veya tefrika çıkaranlara, tefrikalaştıranlara, ayıranlara, fark edenlere, hakkı bâtılı birbirinden ayıran, hakkı bâtılı fark eden, fark ettiren meleklere yemin olsun ki. Hakkı bâtılı ayıran, hakkı bâtılı açıklayan, haramı helâli ayıran Resullere yemin olsun ki. Veya bir yerlerden bir yerlere kokuları, dokuları götürerek fark ettiren, hissettiren rüzgarlara yemin olsun ki. Veya hakkı bâtılı fark ettiren, hissettiren Furkân olan Kur’an’a yemin olsun ki. Kur’an’ın bir adı da hakkı bâtılı insanlara fark ettiren, ayıran, tefrik eden mânâsına Furkân’dır. Furkân; âyet âyet fark eden, ayıran, fark ettiren, hakkı bâtılı ayıran biçiminde tecelli eden her bir hadiseye şamil olabilecektir. Öyleyse az evvel dediklerimize ek olarak farklı türde ayıran, tefrika çıkaran, tefrikalaştıranlara da yemin ediliyor diyeceğiz. Hani Firavun da ayırıyordu toplumunu. Toplumu gruplara, hiziplere, partilere ayırarak bunlardan kimilerini güçlendiriyor, kimilerini mustaz’af kılıyor ve böylece zulüm düzenini sürdürüyordu. İşte böyle Firavunî bir taktikle toplumu gruplara ayıranlara, tefrika çıkaranlara, toplumu bölmeye çalışanlara, uyguladıkları vahiy kaçkını sistemlerle fakirle zengin arasında uçurumlar meydana getirenlere, idare edenler, idare edilenler, yönetenler, yönetilenler diye toplumu ayıranlara veya değişik isimler, değişik statülerle İslâm ümmetini parça parça edenlere de yemin ediliyor. Bir öğüt bırakanlara, ya da bir hatırlatma ilkâ edenlere de yemin olsun ki. Allah vahyini peygamberlere ilkâ eden meleklere yemin olsun ki. Melek vasıtasıyla Rabbinden aldığı vahyi insanlara ilkâ eden Resûllere yemin olsun ki. Peygamberden devraldıkları vahyi etraflarındaki Allah kullarına ilkâ edip ulaştıran şerefli mü’minlere yemin ol-sun ki. Kendi cisimlerinde ameller ortaya koyan Müslümanlara yemin olsun ki. Zikri ilkâ edenlere yemin olsun ki, diyor Rabbimiz. Zikir, din, vahiy, Kur’an demektir. Zikir, hatırda canlı tutulması gereken, hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken öğüt, yasa, hayat programı demektir. İşte böyle Allah’ın kullarına hayatlarını onunla düzenleyecekleri vahyi ulaştıran, kitabı ulaştırmak için çırpınan, Kur’an’ı gönüllere ilkâ işini kendisine en büyük dert edinen mü’minlere de yemin ediyor Rab-bimiz. Ne büyük şeref değil mi? Sizin için de öyleyse haydi buyurun, ne duruyorsunuz? Özür olarak, yahut da uyarı olarak. Yani özür olsun, yahut da uyarı olsun diye. Allah’tan kullarına bir özür olsun diye veya azaptan, ikabtan onlara bir uyarı olsun diye. Azap konusunda kullarını uyarmak için veya Allah konusunda, Allah’ın yakında sizi çağıracağı hesabı ko-nusunda temkinli davranmaya bir özür, sakınmaya bir inzar olsun di-ye. “Kullarım! Bakın ben bunları size anlattım. Ben bunları size merhametimden dolayı anlatıyorum. Bakın yarın sizi hesaba çekeceğim. Bunu şimdiden size duyuruyor ve sizi uyarıyorum. Ben zulmet-miyorum. Ama siz kendi kendinize zulmediyorsunuz” gibi âyetler var Kur’an’da. Sanki Allah, yarın hesap kitap döneminde insanlar kendisine itiraz edecekler, özürler beyan edecekler ya, sanki o dönemde kendisine böylece bir mâzeret olsun diye anlatıyor gibi. Kur’an’ı da bunun için indirdiğini anlatıyor En’âm sûresinde. Ya Rabbi! Bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap indirdin, onları kulluğundan haberdar ettin, ama bize bir kitap indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de bizden istediğin kulluğu icra ederdik diye yarın bana bir itirazda bulunmayasınız diye ben bu kitabı size indiriyorum diyordu. Evet sanki Rabbimiz yarın şöyle şöyle demeyesiniz diye. Ya Rabbi bana vahyin gelmedi! Ya Rabbi bana kitabın ulaşmadı! Ben bunları duymadım! Ben bunlardan haberdar olmamıştım! diye bana mâzeretlerle gelmeyesiniz diye ben bunları size anlatıyorum diyor. İşte bu kitabı, bu âyetleri ben size bunun için gönderiyorum diyor sanki Allah. Görüyor musunuz ifadeyi? Hâşâ hâşâ hiç kimse kendisini hesaba çekemeyecek iken, hiç kimse buna cesaret edemeyecek iken Rabbimiz bize böyle bir yol gösteriyor. Aslında bize bir yol gösteridir bu. “Ey kullarım! Bilesiniz ki yarın sizin mâzeretleriniz kabul edilmeyecek, öyleyse ben size vahiy gönderiyor, ben sizleri uyarıyorum! Gelin bugünden bunu bu özürlerinizin önüne geçirin!” diyor Rabbimiz. Gelin bu âyetlerimle beraber olun! Gelin bu kitapla hareket edin! Hareketlerinizi, hayatınızı bu kitapla belirleyin de benim sizden istediklerimi bu özürlerinizin önüne geçirin, diyor Allah. Bütün bu yeminlerden sonra da bakın Rabbimiz diyeceğini şöylece demeye başlıyor. Yani tüm bu yeminler ne içinmiş? Niye yemin etmiş Rabbimiz? İşte bu yeminlerin cevabı şudur: Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki muhakkak size vaat edilen kıyamet, ba’s ve ceza olarak size söz verilen kıyamet size gelecektir. Size vaat edilen şey mutlaka size gelecektir. Bu kadar yeminden sonra söylendiğine göre bizim kıyameti hep aklımızda tutmamız, iki kaşımızın arasında tutmamız, kıyamet elde bir dememiz ve bir an bile unutmamamız gerekecektir. Bundan sonra kıyametle alâkalı birkaç tablo sunacak Rabbimiz.
1-7. (Allah’ın kanunu uyarınca), birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyuruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile bâtılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere andolsun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” Peş peşe, birbiri ardınca gönderilenler, kökünden söküp savuranlar, büküp büküp devirenler, yaydıkça yayanlar, seçip ayıranlar ve bir öğüt bırakanlara yemin ediliyor. Az önce söylediğimiz birinci anlayışa göre bugün bunlar neye ait kılınabiliyor, kime ait kılınabiliyorsa, insanlarda neleri çağrıştırıyorsa onlara aittir diyebiliyoruz. Ama ikinci anlayışa göre bu yeminlerin arkasından: Dendiğine göre, yani: “Ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” buyurularak hemen kıyamete dikkat çekilmişse o zaman bu yeminler kıyamet konulu şerh edilebilecektir. “Birbiri ardından, peş peşe gönderilenlere yemin ol-sun ki” Buna göre bu yeminle Rabbimiz meleklere, rüzgarlara, Kur’an âyetlerine, peygamberlerin bi’setlerine, insanların kalplerine vârid olan dâiyelerine, dâvetçilere, ilhamlara ve Allah tarafından gönderilen her şeye yeminle başlıyor. Çünkü mürselat bunlardır. Melekler de mürseldir, peygamberler de mürseldir, rüzgarlar da mürseldir. Bunların hepsi Allah tarafından gönderilmektedirler. Kur’an böyle beyan ediyor. Başka neler gön-deriliyor Rabbimiz tarafından? Kur’an âyetleri gönderiliyor, peygamberlere peygamberlikleri gönderiliyor, mü’minlerin kalplerine ilhamlar gönderiliyor. Meselâ mü’minlerin kalplerine inşirah gönderiyor Allah. Veya kâfirlerin kalplerine korku salıveriyor Rabbimiz. Böylece Allah tarafından gönderilenlerin tümüne yemin ediliyor diyoruz. Bu yeminleri böylece anlamaya çalışıyoruz. Ancak âyet-i Kerîm’edeki “Urf” kelimesiyle alâkalı bir ihtilâf var. Urf, at yelesi demektir. Yani birbiri ardınca, birbiri peşince, art ar-da gelmekten söz eden bir kelime. Bir de urf, ihsas etmek, tanınmak anlamına gelmektedir. Tanınan, bilinen, tanınıp bilinmesi gereken şeyler anlamına, yani “Maruf” anlamına geliyor. İşte bu mânâda bir iyilik yapmak, bir maruf işlemek, bir iyilik ihdas etmek anlamına yukarıda sayılanların hepsi anlaşılabilecektir diyoruz. Yani maruf’la gönderilen melekler, emir ve nehiylerle gönderilen melekler, mûcizelerle tanınan, gönderilen melekler veya bu sayılanlarla gönderilen Resuller veya Allah’ı tanıtan, Allah’ın varlığını ortaya koyan âyetlerle gönderilen rüzgarlar, arka arkaya gelen melekler, peygamberler ve rüzgarlar. Bunlar hep peş peşe gelmektedirler. Bir başka mânâsıyla içinde hem nimetler hem de azaplar bulunduran bulutlar demektir. Çünkü bulutlar kimilerine rahmet getirirken kimilerine de azap getirmektedir. Kimilerini bolluğa ulaştırırken, kimilerini de yerin dibine batırmaktadır. Veya içinde öğütler, mev’izalar, zorlamalar, zecri tedbirler bulunduran Allah’ın gönderdiği âyetler, nasihatler, uyarılar, hatırlatmalar, tâlimatlar ve mesajlar demek olacaktır. Sonra peş peşe giden, birbiri ardınca giden, bir iyilik için giden veya bir etki bırakmak için gidenler olunca kelime, bu çerçevede bunu kendi dünyamıza indirirsek o zaman şöyle de diyebileceğiz: Ey Allah’ın dinini terk edip filanların, falanların peşi sıra gidenler! Ey birbiri ardınca konvoy oluşturup beşer sistemleri peşinde koşup gidenler! Ey her biri reislerinin, efendilerinin, liderlerinin, amirlerinin birbiri peşi sıra gönderdiği yeni yeni emirlerle, yeni yeni tâlimatlarla yeni yeni insanlara gidenler! İnsan tâlimatlarıyla insanlara gidenler! Veya dağıtım için gidenler, basım, yayım için gidenler. Falan fabrikanın, filan müessesenin mallarının tanıtımı için insanlara gidenler. Veya haber toplamak üzere koşup koşup gidenler. Veya insanlara insanların yönetmeliklerini duyurmak için gidenler. Veya sabahleyin Zerdüşt öyle buyurdu diye, toplum öyle istedi diye milyonlarca evlerden sökün edip Zerdüşt’ün alfabesini öğrenmeye gidenler. Hipokrat tıbbını, Freud herzelerini, Darvin zehirlerini içmeye gidenler. Veya birbiri ardınca otobüslere, dolmuşlara dolup sanayi hücrelerine dolmaya gidenler. Allah’a kulluktan kaçarcasına dükkanlarına, bürolarına, işlerine, aşlarına, carklarına, curklarına gidenler. Unutmayın ki sonunda size vaat edilen mutlaka size gelecektir. Nereye giderseniz gidin, nasıl ve kim adına giderseniz gidin ama bilesiniz ki o randevu günü, kıyamet günü mutlaka gelip sizin başınızda patlayacaktır. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da gelip gidişlerinizi bir gözden geçirin. Birilerine gidiyorsanız Allah için gidin. Allah’ın mesajını tanıtmak için gidin. Maruf için gidin. Allah adına bir etki, bir iz bırak-mak için gidin. İyiliği emretmek, kötülükten menetmek için gidin. Bilesiniz ki bu âyetiyle Rabbimiz sizin gidip gelişlerinize de yemin etmektedir. Allah için gidenler için ne büyük bir şeref, ama başka şeyler için gidenlere de ne büyük bir yemin, ne büyük bir tehdittir değil mi? Büküp büküp devirenlere de yemin olsun ki. Koparıp savuranlara yemin olsun ki. “Asıfat” rüzgar demektir ama çok şiddetle esen bir rüzgar demektir. Veya helâk melekleri, yerin altını üstüne getiren melekler, ya da zelzele, hatf gibi Rabbimizin helâk edici âyetleri anlamına gelmektedir. Allah’ın bu tür âyetleri bir topluma geldi mi, o toplumun işi bitmiş demektir. Veya kendisini bir şey zannedip Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlara, Allah’a kafa tutmaya kalkışanlara, kendisinde güç var zannedip önüne geleni devirmeye çalışanlara yemin olsun ki. Önüne gelenleri lafla devirenlere, makam, mevki, para ile ekonomik güçleriyle insanları devirmeye çalışanlara. Ben asarım! Ben keserim! Ben yakarım! Ben yıkarım! diyenlere. Müslümanlıklarından ötürü Müslümanları yok etmeye çalışanlara. Piyasayı karıştıranlara, ailelerin düzenlerini bozanlara, Allah kullarının dinlerine ulaşmalarına engel olanlara, ekonomik hayatı, eğitim düzenini bozup, büküp büküp devirenlere. Toplum hayatındaki Allah’a kulluk temellerini devirip devirip yıkanlara yemin ediyor Rabbimiz. Yemin olsun ki bu sizden yaptıklarınızın hesabını soracağım gün yakındır diyor. Yayanlara, yaydıkça yayanlara da yemin olsun ki. Bulutları yayan rüzgarlara, kitapları yayan meleklere, bitkileri yayan yağmurlara, rızıkları yayan Rahmânın taksimine, insanları yeryüzünde yayan takdirine, ruhları yayan kıyametin ba’sine, Allah’a yayılan sayfalara yemin olsun ki. Yani Allah’a yapılan amelleri, kulların amellerini yayan sayfalara, amel defterlerine yemin olsun ki. Bütün bunları toplayan bir yaymaktan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Ama bu demeye çalıştıklarımın dışında yaymaktan, yayıcılıktan anladığımız ne varsa elbette onlar da anlaşılacaktır. Meselâ adam emperyalist, öyle bir yayılıyor ki yayıldıkça yayılıyor. Bizde de var böyleleri. Ta Çin’e kadar giden orada bilmem neler kurma cinnetine kapılmışçasına yayılmacılıktan yana olanlar. Bir başkası farklı yayılıyor. Meselâ kadınlara doğru yayılıyor adam. Mutfağa doğru yayılıyor, gösterişe doğru yayılıyor, miting alanlarına doğru yayılıyor. Veya kimileri el âlemin yatak odalarına doğru yayılıyor. Orada insanların ne ekeceğine, ne kadar ekeceğine karışma adına yayılıyor. Veya şeytan vahyi yayınlarıyla insanların evlerinin içine kadar yayılmaya çalışıyorlar. Yayınlarıyla insanların gözlerinin önüne kadar, kalplerine, beyinlerine kadar yayılmaya çalışanlar. Veya insanların ceplerine, kasalarına, keselerine doğru yayılanlar. Veya kendi fikirlerini yaymaya çalışanlar. Seçip ayıranlara, fark ettirenlere, veya tefrika çıkaranlara, tefrikalaştıranlara, ayıranlara, fark edenlere, hakkı bâtılı birbirinden ayıran, hakkı bâtılı fark eden, fark ettiren meleklere yemin olsun ki. Hakkı bâtılı ayıran, hakkı bâtılı açıklayan, haramı helâli ayıran Resullere yemin olsun ki. Veya bir yerlerden bir yerlere kokuları, dokuları götürerek fark ettiren, hissettiren rüzgarlara yemin olsun ki. Veya hakkı bâtılı fark ettiren, hissettiren Furkân olan Kur’an’a yemin olsun ki. Kur’an’ın bir adı da hakkı bâtılı insanlara fark ettiren, ayıran, tefrik eden mânâsına Furkân’dır. Furkân; âyet âyet fark eden, ayıran, fark ettiren, hakkı bâtılı ayıran biçiminde tecelli eden her bir hadiseye şamil olabilecektir. Öyleyse az evvel dediklerimize ek olarak farklı türde ayıran, tefrika çıkaran, tefrikalaştıranlara da yemin ediliyor diyeceğiz. Hani Firavun da ayırıyordu toplumunu. Toplumu gruplara, hiziplere, partilere ayırarak bunlardan kimilerini güçlendiriyor, kimilerini mustaz’af kılıyor ve böylece zulüm düzenini sürdürüyordu. İşte böyle Firavunî bir taktikle toplumu gruplara ayıranlara, tefrika çıkaranlara, toplumu bölmeye çalışanlara, uyguladıkları vahiy kaçkını sistemlerle fakirle zengin arasında uçurumlar meydana getirenlere, idare edenler, idare edilenler, yönetenler, yönetilenler diye toplumu ayıranlara veya değişik isimler, değişik statülerle İslâm ümmetini parça parça edenlere de yemin ediliyor. Bir öğüt bırakanlara, ya da bir hatırlatma ilkâ edenlere de yemin olsun ki. Allah vahyini peygamberlere ilkâ eden meleklere yemin olsun ki. Melek vasıtasıyla Rabbinden aldığı vahyi insanlara ilkâ eden Resûllere yemin olsun ki. Peygamberden devraldıkları vahyi etraflarındaki Allah kullarına ilkâ edip ulaştıran şerefli mü’minlere yemin ol-sun ki. Kendi cisimlerinde ameller ortaya koyan Müslümanlara yemin olsun ki. Zikri ilkâ edenlere yemin olsun ki, diyor Rabbimiz. Zikir, din, vahiy, Kur’an demektir. Zikir, hatırda canlı tutulması gereken, hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken öğüt, yasa, hayat programı demektir. İşte böyle Allah’ın kullarına hayatlarını onunla düzenleyecekleri vahyi ulaştıran, kitabı ulaştırmak için çırpınan, Kur’an’ı gönüllere ilkâ işini kendisine en büyük dert edinen mü’minlere de yemin ediyor Rab-bimiz. Ne büyük şeref değil mi? Sizin için de öyleyse haydi buyurun, ne duruyorsunuz? Özür olarak, yahut da uyarı olarak. Yani özür olsun, yahut da uyarı olsun diye. Allah’tan kullarına bir özür olsun diye veya azaptan, ikabtan onlara bir uyarı olsun diye. Azap konusunda kullarını uyarmak için veya Allah konusunda, Allah’ın yakında sizi çağıracağı hesabı ko-nusunda temkinli davranmaya bir özür, sakınmaya bir inzar olsun di-ye. “Kullarım! Bakın ben bunları size anlattım. Ben bunları size merhametimden dolayı anlatıyorum. Bakın yarın sizi hesaba çekeceğim. Bunu şimdiden size duyuruyor ve sizi uyarıyorum. Ben zulmet-miyorum. Ama siz kendi kendinize zulmediyorsunuz” gibi âyetler var Kur’an’da. Sanki Allah, yarın hesap kitap döneminde insanlar kendisine itiraz edecekler, özürler beyan edecekler ya, sanki o dönemde kendisine böylece bir mâzeret olsun diye anlatıyor gibi. Kur’an’ı da bunun için indirdiğini anlatıyor En’âm sûresinde. Ya Rabbi! Bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap indirdin, onları kulluğundan haberdar ettin, ama bize bir kitap indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de bizden istediğin kulluğu icra ederdik diye yarın bana bir itirazda bulunmayasınız diye ben bu kitabı size indiriyorum diyordu. Evet sanki Rabbimiz yarın şöyle şöyle demeyesiniz diye. Ya Rabbi bana vahyin gelmedi! Ya Rabbi bana kitabın ulaşmadı! Ben bunları duymadım! Ben bunlardan haberdar olmamıştım! diye bana mâzeretlerle gelmeyesiniz diye ben bunları size anlatıyorum diyor. İşte bu kitabı, bu âyetleri ben size bunun için gönderiyorum diyor sanki Allah. Görüyor musunuz ifadeyi? Hâşâ hâşâ hiç kimse kendisini hesaba çekemeyecek iken, hiç kimse buna cesaret edemeyecek iken Rabbimiz bize böyle bir yol gösteriyor. Aslında bize bir yol gösteridir bu. “Ey kullarım! Bilesiniz ki yarın sizin mâzeretleriniz kabul edilmeyecek, öyleyse ben size vahiy gönderiyor, ben sizleri uyarıyorum! Gelin bugünden bunu bu özürlerinizin önüne geçirin!” diyor Rabbimiz. Gelin bu âyetlerimle beraber olun! Gelin bu kitapla hareket edin! Hareketlerinizi, hayatınızı bu kitapla belirleyin de benim sizden istediklerimi bu özürlerinizin önüne geçirin, diyor Allah. Bütün bu yeminlerden sonra da bakın Rabbimiz diyeceğini şöylece demeye başlıyor. Yani tüm bu yeminler ne içinmiş? Niye yemin etmiş Rabbimiz? İşte bu yeminlerin cevabı şudur: Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki muhakkak size vaat edilen kıyamet, ba’s ve ceza olarak size söz verilen kıyamet size gelecektir. Size vaat edilen şey mutlaka size gelecektir. Bu kadar yeminden sonra söylendiğine göre bizim kıyameti hep aklımızda tutmamız, iki kaşımızın arasında tutmamız, kıyamet elde bir dememiz ve bir an bile unutmamamız gerekecektir. Bundan sonra kıyametle alâkalı birkaç tablo sunacak Rabbimiz.
1-7. (Allah’ın kanunu uyarınca), birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyuruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile bâtılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere andolsun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” Peş peşe, birbiri ardınca gönderilenler, kökünden söküp savuranlar, büküp büküp devirenler, yaydıkça yayanlar, seçip ayıranlar ve bir öğüt bırakanlara yemin ediliyor. Az önce söylediğimiz birinci anlayışa göre bugün bunlar neye ait kılınabiliyor, kime ait kılınabiliyorsa, insanlarda neleri çağrıştırıyorsa onlara aittir diyebiliyoruz. Ama ikinci anlayışa göre bu yeminlerin arkasından: Dendiğine göre, yani: “Ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” buyurularak hemen kıyamete dikkat çekilmişse o zaman bu yeminler kıyamet konulu şerh edilebilecektir. “Birbiri ardından, peş peşe gönderilenlere yemin ol-sun ki” Buna göre bu yeminle Rabbimiz meleklere, rüzgarlara, Kur’an âyetlerine, peygamberlerin bi’setlerine, insanların kalplerine vârid olan dâiyelerine, dâvetçilere, ilhamlara ve Allah tarafından gönderilen her şeye yeminle başlıyor. Çünkü mürselat bunlardır. Melekler de mürseldir, peygamberler de mürseldir, rüzgarlar da mürseldir. Bunların hepsi Allah tarafından gönderilmektedirler. Kur’an böyle beyan ediyor. Başka neler gön-deriliyor Rabbimiz tarafından? Kur’an âyetleri gönderiliyor, peygamberlere peygamberlikleri gönderiliyor, mü’minlerin kalplerine ilhamlar gönderiliyor. Meselâ mü’minlerin kalplerine inşirah gönderiyor Allah. Veya kâfirlerin kalplerine korku salıveriyor Rabbimiz. Böylece Allah tarafından gönderilenlerin tümüne yemin ediliyor diyoruz. Bu yeminleri böylece anlamaya çalışıyoruz. Ancak âyet-i Kerîm’edeki “Urf” kelimesiyle alâkalı bir ihtilâf var. Urf, at yelesi demektir. Yani birbiri ardınca, birbiri peşince, art ar-da gelmekten söz eden bir kelime. Bir de urf, ihsas etmek, tanınmak anlamına gelmektedir. Tanınan, bilinen, tanınıp bilinmesi gereken şeyler anlamına, yani “Maruf” anlamına geliyor. İşte bu mânâda bir iyilik yapmak, bir maruf işlemek, bir iyilik ihdas etmek anlamına yukarıda sayılanların hepsi anlaşılabilecektir diyoruz. Yani maruf’la gönderilen melekler, emir ve nehiylerle gönderilen melekler, mûcizelerle tanınan, gönderilen melekler veya bu sayılanlarla gönderilen Resuller veya Allah’ı tanıtan, Allah’ın varlığını ortaya koyan âyetlerle gönderilen rüzgarlar, arka arkaya gelen melekler, peygamberler ve rüzgarlar. Bunlar hep peş peşe gelmektedirler. Bir başka mânâsıyla içinde hem nimetler hem de azaplar bulunduran bulutlar demektir. Çünkü bulutlar kimilerine rahmet getirirken kimilerine de azap getirmektedir. Kimilerini bolluğa ulaştırırken, kimilerini de yerin dibine batırmaktadır. Veya içinde öğütler, mev’izalar, zorlamalar, zecri tedbirler bulunduran Allah’ın gönderdiği âyetler, nasihatler, uyarılar, hatırlatmalar, tâlimatlar ve mesajlar demek olacaktır. Sonra peş peşe giden, birbiri ardınca giden, bir iyilik için giden veya bir etki bırakmak için gidenler olunca kelime, bu çerçevede bunu kendi dünyamıza indirirsek o zaman şöyle de diyebileceğiz: Ey Allah’ın dinini terk edip filanların, falanların peşi sıra gidenler! Ey birbiri ardınca konvoy oluşturup beşer sistemleri peşinde koşup gidenler! Ey her biri reislerinin, efendilerinin, liderlerinin, amirlerinin birbiri peşi sıra gönderdiği yeni yeni emirlerle, yeni yeni tâlimatlarla yeni yeni insanlara gidenler! İnsan tâlimatlarıyla insanlara gidenler! Veya dağıtım için gidenler, basım, yayım için gidenler. Falan fabrikanın, filan müessesenin mallarının tanıtımı için insanlara gidenler. Veya haber toplamak üzere koşup koşup gidenler. Veya insanlara insanların yönetmeliklerini duyurmak için gidenler. Veya sabahleyin Zerdüşt öyle buyurdu diye, toplum öyle istedi diye milyonlarca evlerden sökün edip Zerdüşt’ün alfabesini öğrenmeye gidenler. Hipokrat tıbbını, Freud herzelerini, Darvin zehirlerini içmeye gidenler. Veya birbiri ardınca otobüslere, dolmuşlara dolup sanayi hücrelerine dolmaya gidenler. Allah’a kulluktan kaçarcasına dükkanlarına, bürolarına, işlerine, aşlarına, carklarına, curklarına gidenler. Unutmayın ki sonunda size vaat edilen mutlaka size gelecektir. Nereye giderseniz gidin, nasıl ve kim adına giderseniz gidin ama bilesiniz ki o randevu günü, kıyamet günü mutlaka gelip sizin başınızda patlayacaktır. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da gelip gidişlerinizi bir gözden geçirin. Birilerine gidiyorsanız Allah için gidin. Allah’ın mesajını tanıtmak için gidin. Maruf için gidin. Allah adına bir etki, bir iz bırak-mak için gidin. İyiliği emretmek, kötülükten menetmek için gidin. Bilesiniz ki bu âyetiyle Rabbimiz sizin gidip gelişlerinize de yemin etmektedir. Allah için gidenler için ne büyük bir şeref, ama başka şeyler için gidenlere de ne büyük bir yemin, ne büyük bir tehdittir değil mi? Büküp büküp devirenlere de yemin olsun ki. Koparıp savuranlara yemin olsun ki. “Asıfat” rüzgar demektir ama çok şiddetle esen bir rüzgar demektir. Veya helâk melekleri, yerin altını üstüne getiren melekler, ya da zelzele, hatf gibi Rabbimizin helâk edici âyetleri anlamına gelmektedir. Allah’ın bu tür âyetleri bir topluma geldi mi, o toplumun işi bitmiş demektir. Veya kendisini bir şey zannedip Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlara, Allah’a kafa tutmaya kalkışanlara, kendisinde güç var zannedip önüne geleni devirmeye çalışanlara yemin olsun ki. Önüne gelenleri lafla devirenlere, makam, mevki, para ile ekonomik güçleriyle insanları devirmeye çalışanlara. Ben asarım! Ben keserim! Ben yakarım! Ben yıkarım! diyenlere. Müslümanlıklarından ötürü Müslümanları yok etmeye çalışanlara. Piyasayı karıştıranlara, ailelerin düzenlerini bozanlara, Allah kullarının dinlerine ulaşmalarına engel olanlara, ekonomik hayatı, eğitim düzenini bozup, büküp büküp devirenlere. Toplum hayatındaki Allah’a kulluk temellerini devirip devirip yıkanlara yemin ediyor Rabbimiz. Yemin olsun ki bu sizden yaptıklarınızın hesabını soracağım gün yakındır diyor. Yayanlara, yaydıkça yayanlara da yemin olsun ki. Bulutları yayan rüzgarlara, kitapları yayan meleklere, bitkileri yayan yağmurlara, rızıkları yayan Rahmânın taksimine, insanları yeryüzünde yayan takdirine, ruhları yayan kıyametin ba’sine, Allah’a yayılan sayfalara yemin olsun ki. Yani Allah’a yapılan amelleri, kulların amellerini yayan sayfalara, amel defterlerine yemin olsun ki. Bütün bunları toplayan bir yaymaktan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Ama bu demeye çalıştıklarımın dışında yaymaktan, yayıcılıktan anladığımız ne varsa elbette onlar da anlaşılacaktır. Meselâ adam emperyalist, öyle bir yayılıyor ki yayıldıkça yayılıyor. Bizde de var böyleleri. Ta Çin’e kadar giden orada bilmem neler kurma cinnetine kapılmışçasına yayılmacılıktan yana olanlar. Bir başkası farklı yayılıyor. Meselâ kadınlara doğru yayılıyor adam. Mutfağa doğru yayılıyor, gösterişe doğru yayılıyor, miting alanlarına doğru yayılıyor. Veya kimileri el âlemin yatak odalarına doğru yayılıyor. Orada insanların ne ekeceğine, ne kadar ekeceğine karışma adına yayılıyor. Veya şeytan vahyi yayınlarıyla insanların evlerinin içine kadar yayılmaya çalışıyorlar. Yayınlarıyla insanların gözlerinin önüne kadar, kalplerine, beyinlerine kadar yayılmaya çalışanlar. Veya insanların ceplerine, kasalarına, keselerine doğru yayılanlar. Veya kendi fikirlerini yaymaya çalışanlar. Seçip ayıranlara, fark ettirenlere, veya tefrika çıkaranlara, tefrikalaştıranlara, ayıranlara, fark edenlere, hakkı bâtılı birbirinden ayıran, hakkı bâtılı fark eden, fark ettiren meleklere yemin olsun ki. Hakkı bâtılı ayıran, hakkı bâtılı açıklayan, haramı helâli ayıran Resullere yemin olsun ki. Veya bir yerlerden bir yerlere kokuları, dokuları götürerek fark ettiren, hissettiren rüzgarlara yemin olsun ki. Veya hakkı bâtılı fark ettiren, hissettiren Furkân olan Kur’an’a yemin olsun ki. Kur’an’ın bir adı da hakkı bâtılı insanlara fark ettiren, ayıran, tefrik eden mânâsına Furkân’dır. Furkân; âyet âyet fark eden, ayıran, fark ettiren, hakkı bâtılı ayıran biçiminde tecelli eden her bir hadiseye şamil olabilecektir. Öyleyse az evvel dediklerimize ek olarak farklı türde ayıran, tefrika çıkaran, tefrikalaştıranlara da yemin ediliyor diyeceğiz. Hani Firavun da ayırıyordu toplumunu. Toplumu gruplara, hiziplere, partilere ayırarak bunlardan kimilerini güçlendiriyor, kimilerini mustaz’af kılıyor ve böylece zulüm düzenini sürdürüyordu. İşte böyle Firavunî bir taktikle toplumu gruplara ayıranlara, tefrika çıkaranlara, toplumu bölmeye çalışanlara, uyguladıkları vahiy kaçkını sistemlerle fakirle zengin arasında uçurumlar meydana getirenlere, idare edenler, idare edilenler, yönetenler, yönetilenler diye toplumu ayıranlara veya değişik isimler, değişik statülerle İslâm ümmetini parça parça edenlere de yemin ediliyor. Bir öğüt bırakanlara, ya da bir hatırlatma ilkâ edenlere de yemin olsun ki. Allah vahyini peygamberlere ilkâ eden meleklere yemin olsun ki. Melek vasıtasıyla Rabbinden aldığı vahyi insanlara ilkâ eden Resûllere yemin olsun ki. Peygamberden devraldıkları vahyi etraflarındaki Allah kullarına ilkâ edip ulaştıran şerefli mü’minlere yemin ol-sun ki. Kendi cisimlerinde ameller ortaya koyan Müslümanlara yemin olsun ki. Zikri ilkâ edenlere yemin olsun ki, diyor Rabbimiz. Zikir, din, vahiy, Kur’an demektir. Zikir, hatırda canlı tutulması gereken, hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken öğüt, yasa, hayat programı demektir. İşte böyle Allah’ın kullarına hayatlarını onunla düzenleyecekleri vahyi ulaştıran, kitabı ulaştırmak için çırpınan, Kur’an’ı gönüllere ilkâ işini kendisine en büyük dert edinen mü’minlere de yemin ediyor Rab-bimiz. Ne büyük şeref değil mi? Sizin için de öyleyse haydi buyurun, ne duruyorsunuz? Özür olarak, yahut da uyarı olarak. Yani özür olsun, yahut da uyarı olsun diye. Allah’tan kullarına bir özür olsun diye veya azaptan, ikabtan onlara bir uyarı olsun diye. Azap konusunda kullarını uyarmak için veya Allah konusunda, Allah’ın yakında sizi çağıracağı hesabı ko-nusunda temkinli davranmaya bir özür, sakınmaya bir inzar olsun di-ye. “Kullarım! Bakın ben bunları size anlattım. Ben bunları size merhametimden dolayı anlatıyorum. Bakın yarın sizi hesaba çekeceğim. Bunu şimdiden size duyuruyor ve sizi uyarıyorum. Ben zulmet-miyorum. Ama siz kendi kendinize zulmediyorsunuz” gibi âyetler var Kur’an’da. Sanki Allah, yarın hesap kitap döneminde insanlar kendisine itiraz edecekler, özürler beyan edecekler ya, sanki o dönemde kendisine böylece bir mâzeret olsun diye anlatıyor gibi. Kur’an’ı da bunun için indirdiğini anlatıyor En’âm sûresinde. Ya Rabbi! Bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap indirdin, onları kulluğundan haberdar ettin, ama bize bir kitap indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de bizden istediğin kulluğu icra ederdik diye yarın bana bir itirazda bulunmayasınız diye ben bu kitabı size indiriyorum diyordu. Evet sanki Rabbimiz yarın şöyle şöyle demeyesiniz diye. Ya Rabbi bana vahyin gelmedi! Ya Rabbi bana kitabın ulaşmadı! Ben bunları duymadım! Ben bunlardan haberdar olmamıştım! diye bana mâzeretlerle gelmeyesiniz diye ben bunları size anlatıyorum diyor. İşte bu kitabı, bu âyetleri ben size bunun için gönderiyorum diyor sanki Allah. Görüyor musunuz ifadeyi? Hâşâ hâşâ hiç kimse kendisini hesaba çekemeyecek iken, hiç kimse buna cesaret edemeyecek iken Rabbimiz bize böyle bir yol gösteriyor. Aslında bize bir yol gösteridir bu. “Ey kullarım! Bilesiniz ki yarın sizin mâzeretleriniz kabul edilmeyecek, öyleyse ben size vahiy gönderiyor, ben sizleri uyarıyorum! Gelin bugünden bunu bu özürlerinizin önüne geçirin!” diyor Rabbimiz. Gelin bu âyetlerimle beraber olun! Gelin bu kitapla hareket edin! Hareketlerinizi, hayatınızı bu kitapla belirleyin de benim sizden istediklerimi bu özürlerinizin önüne geçirin, diyor Allah. Bütün bu yeminlerden sonra da bakın Rabbimiz diyeceğini şöylece demeye başlıyor. Yani tüm bu yeminler ne içinmiş? Niye yemin etmiş Rabbimiz? İşte bu yeminlerin cevabı şudur: Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki muhakkak size vaat edilen kıyamet, ba’s ve ceza olarak size söz verilen kıyamet size gelecektir. Size vaat edilen şey mutlaka size gelecektir. Bu kadar yeminden sonra söylendiğine göre bizim kıyameti hep aklımızda tutmamız, iki kaşımızın arasında tutmamız, kıyamet elde bir dememiz ve bir an bile unutmamamız gerekecektir. Bundan sonra kıyametle alâkalı birkaç tablo sunacak Rabbimiz.
1-7. (Allah’ın kanunu uyarınca), birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyuruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile bâtılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere andolsun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” Peş peşe, birbiri ardınca gönderilenler, kökünden söküp savuranlar, büküp büküp devirenler, yaydıkça yayanlar, seçip ayıranlar ve bir öğüt bırakanlara yemin ediliyor. Az önce söylediğimiz birinci anlayışa göre bugün bunlar neye ait kılınabiliyor, kime ait kılınabiliyorsa, insanlarda neleri çağrıştırıyorsa onlara aittir diyebiliyoruz. Ama ikinci anlayışa göre bu yeminlerin arkasından: Dendiğine göre, yani: “Ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” buyurularak hemen kıyamete dikkat çekilmişse o zaman bu yeminler kıyamet konulu şerh edilebilecektir. “Birbiri ardından, peş peşe gönderilenlere yemin ol-sun ki” Buna göre bu yeminle Rabbimiz meleklere, rüzgarlara, Kur’an âyetlerine, peygamberlerin bi’setlerine, insanların kalplerine vârid olan dâiyelerine, dâvetçilere, ilhamlara ve Allah tarafından gönderilen her şeye yeminle başlıyor. Çünkü mürselat bunlardır. Melekler de mürseldir, peygamberler de mürseldir, rüzgarlar da mürseldir. Bunların hepsi Allah tarafından gönderilmektedirler. Kur’an böyle beyan ediyor. Başka neler gön-deriliyor Rabbimiz tarafından? Kur’an âyetleri gönderiliyor, peygamberlere peygamberlikleri gönderiliyor, mü’minlerin kalplerine ilhamlar gönderiliyor. Meselâ mü’minlerin kalplerine inşirah gönderiyor Allah. Veya kâfirlerin kalplerine korku salıveriyor Rabbimiz. Böylece Allah tarafından gönderilenlerin tümüne yemin ediliyor diyoruz. Bu yeminleri böylece anlamaya çalışıyoruz. Ancak âyet-i Kerîm’edeki “Urf” kelimesiyle alâkalı bir ihtilâf var. Urf, at yelesi demektir. Yani birbiri ardınca, birbiri peşince, art ar-da gelmekten söz eden bir kelime. Bir de urf, ihsas etmek, tanınmak anlamına gelmektedir. Tanınan, bilinen, tanınıp bilinmesi gereken şeyler anlamına, yani “Maruf” anlamına geliyor. İşte bu mânâda bir iyilik yapmak, bir maruf işlemek, bir iyilik ihdas etmek anlamına yukarıda sayılanların hepsi anlaşılabilecektir diyoruz. Yani maruf’la gönderilen melekler, emir ve nehiylerle gönderilen melekler, mûcizelerle tanınan, gönderilen melekler veya bu sayılanlarla gönderilen Resuller veya Allah’ı tanıtan, Allah’ın varlığını ortaya koyan âyetlerle gönderilen rüzgarlar, arka arkaya gelen melekler, peygamberler ve rüzgarlar. Bunlar hep peş peşe gelmektedirler. Bir başka mânâsıyla içinde hem nimetler hem de azaplar bulunduran bulutlar demektir. Çünkü bulutlar kimilerine rahmet getirirken kimilerine de azap getirmektedir. Kimilerini bolluğa ulaştırırken, kimilerini de yerin dibine batırmaktadır. Veya içinde öğütler, mev’izalar, zorlamalar, zecri tedbirler bulunduran Allah’ın gönderdiği âyetler, nasihatler, uyarılar, hatırlatmalar, tâlimatlar ve mesajlar demek olacaktır. Sonra peş peşe giden, birbiri ardınca giden, bir iyilik için giden veya bir etki bırakmak için gidenler olunca kelime, bu çerçevede bunu kendi dünyamıza indirirsek o zaman şöyle de diyebileceğiz: Ey Allah’ın dinini terk edip filanların, falanların peşi sıra gidenler! Ey birbiri ardınca konvoy oluşturup beşer sistemleri peşinde koşup gidenler! Ey her biri reislerinin, efendilerinin, liderlerinin, amirlerinin birbiri peşi sıra gönderdiği yeni yeni emirlerle, yeni yeni tâlimatlarla yeni yeni insanlara gidenler! İnsan tâlimatlarıyla insanlara gidenler! Veya dağıtım için gidenler, basım, yayım için gidenler. Falan fabrikanın, filan müessesenin mallarının tanıtımı için insanlara gidenler. Veya haber toplamak üzere koşup koşup gidenler. Veya insanlara insanların yönetmeliklerini duyurmak için gidenler. Veya sabahleyin Zerdüşt öyle buyurdu diye, toplum öyle istedi diye milyonlarca evlerden sökün edip Zerdüşt’ün alfabesini öğrenmeye gidenler. Hipokrat tıbbını, Freud herzelerini, Darvin zehirlerini içmeye gidenler. Veya birbiri ardınca otobüslere, dolmuşlara dolup sanayi hücrelerine dolmaya gidenler. Allah’a kulluktan kaçarcasına dükkanlarına, bürolarına, işlerine, aşlarına, carklarına, curklarına gidenler. Unutmayın ki sonunda size vaat edilen mutlaka size gelecektir. Nereye giderseniz gidin, nasıl ve kim adına giderseniz gidin ama bilesiniz ki o randevu günü, kıyamet günü mutlaka gelip sizin başınızda patlayacaktır. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da gelip gidişlerinizi bir gözden geçirin. Birilerine gidiyorsanız Allah için gidin. Allah’ın mesajını tanıtmak için gidin. Maruf için gidin. Allah adına bir etki, bir iz bırak-mak için gidin. İyiliği emretmek, kötülükten menetmek için gidin. Bilesiniz ki bu âyetiyle Rabbimiz sizin gidip gelişlerinize de yemin etmektedir. Allah için gidenler için ne büyük bir şeref, ama başka şeyler için gidenlere de ne büyük bir yemin, ne büyük bir tehdittir değil mi? Büküp büküp devirenlere de yemin olsun ki. Koparıp savuranlara yemin olsun ki. “Asıfat” rüzgar demektir ama çok şiddetle esen bir rüzgar demektir. Veya helâk melekleri, yerin altını üstüne getiren melekler, ya da zelzele, hatf gibi Rabbimizin helâk edici âyetleri anlamına gelmektedir. Allah’ın bu tür âyetleri bir topluma geldi mi, o toplumun işi bitmiş demektir. Veya kendisini bir şey zannedip Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlara, Allah’a kafa tutmaya kalkışanlara, kendisinde güç var zannedip önüne geleni devirmeye çalışanlara yemin olsun ki. Önüne gelenleri lafla devirenlere, makam, mevki, para ile ekonomik güçleriyle insanları devirmeye çalışanlara. Ben asarım! Ben keserim! Ben yakarım! Ben yıkarım! diyenlere. Müslümanlıklarından ötürü Müslümanları yok etmeye çalışanlara. Piyasayı karıştıranlara, ailelerin düzenlerini bozanlara, Allah kullarının dinlerine ulaşmalarına engel olanlara, ekonomik hayatı, eğitim düzenini bozup, büküp büküp devirenlere. Toplum hayatındaki Allah’a kulluk temellerini devirip devirip yıkanlara yemin ediyor Rabbimiz. Yemin olsun ki bu sizden yaptıklarınızın hesabını soracağım gün yakındır diyor. Yayanlara, yaydıkça yayanlara da yemin olsun ki. Bulutları yayan rüzgarlara, kitapları yayan meleklere, bitkileri yayan yağmurlara, rızıkları yayan Rahmânın taksimine, insanları yeryüzünde yayan takdirine, ruhları yayan kıyametin ba’sine, Allah’a yayılan sayfalara yemin olsun ki. Yani Allah’a yapılan amelleri, kulların amellerini yayan sayfalara, amel defterlerine yemin olsun ki. Bütün bunları toplayan bir yaymaktan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Ama bu demeye çalıştıklarımın dışında yaymaktan, yayıcılıktan anladığımız ne varsa elbette onlar da anlaşılacaktır. Meselâ adam emperyalist, öyle bir yayılıyor ki yayıldıkça yayılıyor. Bizde de var böyleleri. Ta Çin’e kadar giden orada bilmem neler kurma cinnetine kapılmışçasına yayılmacılıktan yana olanlar. Bir başkası farklı yayılıyor. Meselâ kadınlara doğru yayılıyor adam. Mutfağa doğru yayılıyor, gösterişe doğru yayılıyor, miting alanlarına doğru yayılıyor. Veya kimileri el âlemin yatak odalarına doğru yayılıyor. Orada insanların ne ekeceğine, ne kadar ekeceğine karışma adına yayılıyor. Veya şeytan vahyi yayınlarıyla insanların evlerinin içine kadar yayılmaya çalışıyorlar. Yayınlarıyla insanların gözlerinin önüne kadar, kalplerine, beyinlerine kadar yayılmaya çalışanlar. Veya insanların ceplerine, kasalarına, keselerine doğru yayılanlar. Veya kendi fikirlerini yaymaya çalışanlar. Seçip ayıranlara, fark ettirenlere, veya tefrika çıkaranlara, tefrikalaştıranlara, ayıranlara, fark edenlere, hakkı bâtılı birbirinden ayıran, hakkı bâtılı fark eden, fark ettiren meleklere yemin olsun ki. Hakkı bâtılı ayıran, hakkı bâtılı açıklayan, haramı helâli ayıran Resullere yemin olsun ki. Veya bir yerlerden bir yerlere kokuları, dokuları götürerek fark ettiren, hissettiren rüzgarlara yemin olsun ki. Veya hakkı bâtılı fark ettiren, hissettiren Furkân olan Kur’an’a yemin olsun ki. Kur’an’ın bir adı da hakkı bâtılı insanlara fark ettiren, ayıran, tefrik eden mânâsına Furkân’dır. Furkân; âyet âyet fark eden, ayıran, fark ettiren, hakkı bâtılı ayıran biçiminde tecelli eden her bir hadiseye şamil olabilecektir. Öyleyse az evvel dediklerimize ek olarak farklı türde ayıran, tefrika çıkaran, tefrikalaştıranlara da yemin ediliyor diyeceğiz. Hani Firavun da ayırıyordu toplumunu. Toplumu gruplara, hiziplere, partilere ayırarak bunlardan kimilerini güçlendiriyor, kimilerini mustaz’af kılıyor ve böylece zulüm düzenini sürdürüyordu. İşte böyle Firavunî bir taktikle toplumu gruplara ayıranlara, tefrika çıkaranlara, toplumu bölmeye çalışanlara, uyguladıkları vahiy kaçkını sistemlerle fakirle zengin arasında uçurumlar meydana getirenlere, idare edenler, idare edilenler, yönetenler, yönetilenler diye toplumu ayıranlara veya değişik isimler, değişik statülerle İslâm ümmetini parça parça edenlere de yemin ediliyor. Bir öğüt bırakanlara, ya da bir hatırlatma ilkâ edenlere de yemin olsun ki. Allah vahyini peygamberlere ilkâ eden meleklere yemin olsun ki. Melek vasıtasıyla Rabbinden aldığı vahyi insanlara ilkâ eden Resûllere yemin olsun ki. Peygamberden devraldıkları vahyi etraflarındaki Allah kullarına ilkâ edip ulaştıran şerefli mü’minlere yemin ol-sun ki. Kendi cisimlerinde ameller ortaya koyan Müslümanlara yemin olsun ki. Zikri ilkâ edenlere yemin olsun ki, diyor Rabbimiz. Zikir, din, vahiy, Kur’an demektir. Zikir, hatırda canlı tutulması gereken, hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken öğüt, yasa, hayat programı demektir. İşte böyle Allah’ın kullarına hayatlarını onunla düzenleyecekleri vahyi ulaştıran, kitabı ulaştırmak için çırpınan, Kur’an’ı gönüllere ilkâ işini kendisine en büyük dert edinen mü’minlere de yemin ediyor Rab-bimiz. Ne büyük şeref değil mi? Sizin için de öyleyse haydi buyurun, ne duruyorsunuz? Özür olarak, yahut da uyarı olarak. Yani özür olsun, yahut da uyarı olsun diye. Allah’tan kullarına bir özür olsun diye veya azaptan, ikabtan onlara bir uyarı olsun diye. Azap konusunda kullarını uyarmak için veya Allah konusunda, Allah’ın yakında sizi çağıracağı hesabı ko-nusunda temkinli davranmaya bir özür, sakınmaya bir inzar olsun di-ye. “Kullarım! Bakın ben bunları size anlattım. Ben bunları size merhametimden dolayı anlatıyorum. Bakın yarın sizi hesaba çekeceğim. Bunu şimdiden size duyuruyor ve sizi uyarıyorum. Ben zulmet-miyorum. Ama siz kendi kendinize zulmediyorsunuz” gibi âyetler var Kur’an’da. Sanki Allah, yarın hesap kitap döneminde insanlar kendisine itiraz edecekler, özürler beyan edecekler ya, sanki o dönemde kendisine böylece bir mâzeret olsun diye anlatıyor gibi. Kur’an’ı da bunun için indirdiğini anlatıyor En’âm sûresinde. Ya Rabbi! Bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap indirdin, onları kulluğundan haberdar ettin, ama bize bir kitap indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de bizden istediğin kulluğu icra ederdik diye yarın bana bir itirazda bulunmayasınız diye ben bu kitabı size indiriyorum diyordu. Evet sanki Rabbimiz yarın şöyle şöyle demeyesiniz diye. Ya Rabbi bana vahyin gelmedi! Ya Rabbi bana kitabın ulaşmadı! Ben bunları duymadım! Ben bunlardan haberdar olmamıştım! diye bana mâzeretlerle gelmeyesiniz diye ben bunları size anlatıyorum diyor. İşte bu kitabı, bu âyetleri ben size bunun için gönderiyorum diyor sanki Allah. Görüyor musunuz ifadeyi? Hâşâ hâşâ hiç kimse kendisini hesaba çekemeyecek iken, hiç kimse buna cesaret edemeyecek iken Rabbimiz bize böyle bir yol gösteriyor. Aslında bize bir yol gösteridir bu. “Ey kullarım! Bilesiniz ki yarın sizin mâzeretleriniz kabul edilmeyecek, öyleyse ben size vahiy gönderiyor, ben sizleri uyarıyorum! Gelin bugünden bunu bu özürlerinizin önüne geçirin!” diyor Rabbimiz. Gelin bu âyetlerimle beraber olun! Gelin bu kitapla hareket edin! Hareketlerinizi, hayatınızı bu kitapla belirleyin de benim sizden istediklerimi bu özürlerinizin önüne geçirin, diyor Allah. Bütün bu yeminlerden sonra da bakın Rabbimiz diyeceğini şöylece demeye başlıyor. Yani tüm bu yeminler ne içinmiş? Niye yemin etmiş Rabbimiz? İşte bu yeminlerin cevabı şudur: Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki muhakkak size vaat edilen kıyamet, ba’s ve ceza olarak size söz verilen kıyamet size gelecektir. Size vaat edilen şey mutlaka size gelecektir. Bu kadar yeminden sonra söylendiğine göre bizim kıyameti hep aklımızda tutmamız, iki kaşımızın arasında tutmamız, kıyamet elde bir dememiz ve bir an bile unutmamamız gerekecektir. Bundan sonra kıyametle alâkalı birkaç tablo sunacak Rabbimiz.
1-7. (Allah’ın kanunu uyarınca), birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyuruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile bâtılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere andolsun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” Peş peşe, birbiri ardınca gönderilenler, kökünden söküp savuranlar, büküp büküp devirenler, yaydıkça yayanlar, seçip ayıranlar ve bir öğüt bırakanlara yemin ediliyor. Az önce söylediğimiz birinci anlayışa göre bugün bunlar neye ait kılınabiliyor, kime ait kılınabiliyorsa, insanlarda neleri çağrıştırıyorsa onlara aittir diyebiliyoruz. Ama ikinci anlayışa göre bu yeminlerin arkasından: Dendiğine göre, yani: “Ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” buyurularak hemen kıyamete dikkat çekilmişse o zaman bu yeminler kıyamet konulu şerh edilebilecektir. “Birbiri ardından, peş peşe gönderilenlere yemin ol-sun ki” Buna göre bu yeminle Rabbimiz meleklere, rüzgarlara, Kur’an âyetlerine, peygamberlerin bi’setlerine, insanların kalplerine vârid olan dâiyelerine, dâvetçilere, ilhamlara ve Allah tarafından gönderilen her şeye yeminle başlıyor. Çünkü mürselat bunlardır. Melekler de mürseldir, peygamberler de mürseldir, rüzgarlar da mürseldir. Bunların hepsi Allah tarafından gönderilmektedirler. Kur’an böyle beyan ediyor. Başka neler gön-deriliyor Rabbimiz tarafından? Kur’an âyetleri gönderiliyor, peygamberlere peygamberlikleri gönderiliyor, mü’minlerin kalplerine ilhamlar gönderiliyor. Meselâ mü’minlerin kalplerine inşirah gönderiyor Allah. Veya kâfirlerin kalplerine korku salıveriyor Rabbimiz. Böylece Allah tarafından gönderilenlerin tümüne yemin ediliyor diyoruz. Bu yeminleri böylece anlamaya çalışıyoruz. Ancak âyet-i Kerîm’edeki “Urf” kelimesiyle alâkalı bir ihtilâf var. Urf, at yelesi demektir. Yani birbiri ardınca, birbiri peşince, art ar-da gelmekten söz eden bir kelime. Bir de urf, ihsas etmek, tanınmak anlamına gelmektedir. Tanınan, bilinen, tanınıp bilinmesi gereken şeyler anlamına, yani “Maruf” anlamına geliyor. İşte bu mânâda bir iyilik yapmak, bir maruf işlemek, bir iyilik ihdas etmek anlamına yukarıda sayılanların hepsi anlaşılabilecektir diyoruz. Yani maruf’la gönderilen melekler, emir ve nehiylerle gönderilen melekler, mûcizelerle tanınan, gönderilen melekler veya bu sayılanlarla gönderilen Resuller veya Allah’ı tanıtan, Allah’ın varlığını ortaya koyan âyetlerle gönderilen rüzgarlar, arka arkaya gelen melekler, peygamberler ve rüzgarlar. Bunlar hep peş peşe gelmektedirler. Bir başka mânâsıyla içinde hem nimetler hem de azaplar bulunduran bulutlar demektir. Çünkü bulutlar kimilerine rahmet getirirken kimilerine de azap getirmektedir. Kimilerini bolluğa ulaştırırken, kimilerini de yerin dibine batırmaktadır. Veya içinde öğütler, mev’izalar, zorlamalar, zecri tedbirler bulunduran Allah’ın gönderdiği âyetler, nasihatler, uyarılar, hatırlatmalar, tâlimatlar ve mesajlar demek olacaktır. Sonra peş peşe giden, birbiri ardınca giden, bir iyilik için giden veya bir etki bırakmak için gidenler olunca kelime, bu çerçevede bunu kendi dünyamıza indirirsek o zaman şöyle de diyebileceğiz: Ey Allah’ın dinini terk edip filanların, falanların peşi sıra gidenler! Ey birbiri ardınca konvoy oluşturup beşer sistemleri peşinde koşup gidenler! Ey her biri reislerinin, efendilerinin, liderlerinin, amirlerinin birbiri peşi sıra gönderdiği yeni yeni emirlerle, yeni yeni tâlimatlarla yeni yeni insanlara gidenler! İnsan tâlimatlarıyla insanlara gidenler! Veya dağıtım için gidenler, basım, yayım için gidenler. Falan fabrikanın, filan müessesenin mallarının tanıtımı için insanlara gidenler. Veya haber toplamak üzere koşup koşup gidenler. Veya insanlara insanların yönetmeliklerini duyurmak için gidenler. Veya sabahleyin Zerdüşt öyle buyurdu diye, toplum öyle istedi diye milyonlarca evlerden sökün edip Zerdüşt’ün alfabesini öğrenmeye gidenler. Hipokrat tıbbını, Freud herzelerini, Darvin zehirlerini içmeye gidenler. Veya birbiri ardınca otobüslere, dolmuşlara dolup sanayi hücrelerine dolmaya gidenler. Allah’a kulluktan kaçarcasına dükkanlarına, bürolarına, işlerine, aşlarına, carklarına, curklarına gidenler. Unutmayın ki sonunda size vaat edilen mutlaka size gelecektir. Nereye giderseniz gidin, nasıl ve kim adına giderseniz gidin ama bilesiniz ki o randevu günü, kıyamet günü mutlaka gelip sizin başınızda patlayacaktır. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da gelip gidişlerinizi bir gözden geçirin. Birilerine gidiyorsanız Allah için gidin. Allah’ın mesajını tanıtmak için gidin. Maruf için gidin. Allah adına bir etki, bir iz bırak-mak için gidin. İyiliği emretmek, kötülükten menetmek için gidin. Bilesiniz ki bu âyetiyle Rabbimiz sizin gidip gelişlerinize de yemin etmektedir. Allah için gidenler için ne büyük bir şeref, ama başka şeyler için gidenlere de ne büyük bir yemin, ne büyük bir tehdittir değil mi? Büküp büküp devirenlere de yemin olsun ki. Koparıp savuranlara yemin olsun ki. “Asıfat” rüzgar demektir ama çok şiddetle esen bir rüzgar demektir. Veya helâk melekleri, yerin altını üstüne getiren melekler, ya da zelzele, hatf gibi Rabbimizin helâk edici âyetleri anlamına gelmektedir. Allah’ın bu tür âyetleri bir topluma geldi mi, o toplumun işi bitmiş demektir. Veya kendisini bir şey zannedip Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlara, Allah’a kafa tutmaya kalkışanlara, kendisinde güç var zannedip önüne geleni devirmeye çalışanlara yemin olsun ki. Önüne gelenleri lafla devirenlere, makam, mevki, para ile ekonomik güçleriyle insanları devirmeye çalışanlara. Ben asarım! Ben keserim! Ben yakarım! Ben yıkarım! diyenlere. Müslümanlıklarından ötürü Müslümanları yok etmeye çalışanlara. Piyasayı karıştıranlara, ailelerin düzenlerini bozanlara, Allah kullarının dinlerine ulaşmalarına engel olanlara, ekonomik hayatı, eğitim düzenini bozup, büküp büküp devirenlere. Toplum hayatındaki Allah’a kulluk temellerini devirip devirip yıkanlara yemin ediyor Rabbimiz. Yemin olsun ki bu sizden yaptıklarınızın hesabını soracağım gün yakındır diyor. Yayanlara, yaydıkça yayanlara da yemin olsun ki. Bulutları yayan rüzgarlara, kitapları yayan meleklere, bitkileri yayan yağmurlara, rızıkları yayan Rahmânın taksimine, insanları yeryüzünde yayan takdirine, ruhları yayan kıyametin ba’sine, Allah’a yayılan sayfalara yemin olsun ki. Yani Allah’a yapılan amelleri, kulların amellerini yayan sayfalara, amel defterlerine yemin olsun ki. Bütün bunları toplayan bir yaymaktan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Ama bu demeye çalıştıklarımın dışında yaymaktan, yayıcılıktan anladığımız ne varsa elbette onlar da anlaşılacaktır. Meselâ adam emperyalist, öyle bir yayılıyor ki yayıldıkça yayılıyor. Bizde de var böyleleri. Ta Çin’e kadar giden orada bilmem neler kurma cinnetine kapılmışçasına yayılmacılıktan yana olanlar. Bir başkası farklı yayılıyor. Meselâ kadınlara doğru yayılıyor adam. Mutfağa doğru yayılıyor, gösterişe doğru yayılıyor, miting alanlarına doğru yayılıyor. Veya kimileri el âlemin yatak odalarına doğru yayılıyor. Orada insanların ne ekeceğine, ne kadar ekeceğine karışma adına yayılıyor. Veya şeytan vahyi yayınlarıyla insanların evlerinin içine kadar yayılmaya çalışıyorlar. Yayınlarıyla insanların gözlerinin önüne kadar, kalplerine, beyinlerine kadar yayılmaya çalışanlar. Veya insanların ceplerine, kasalarına, keselerine doğru yayılanlar. Veya kendi fikirlerini yaymaya çalışanlar. Seçip ayıranlara, fark ettirenlere, veya tefrika çıkaranlara, tefrikalaştıranlara, ayıranlara, fark edenlere, hakkı bâtılı birbirinden ayıran, hakkı bâtılı fark eden, fark ettiren meleklere yemin olsun ki. Hakkı bâtılı ayıran, hakkı bâtılı açıklayan, haramı helâli ayıran Resullere yemin olsun ki. Veya bir yerlerden bir yerlere kokuları, dokuları götürerek fark ettiren, hissettiren rüzgarlara yemin olsun ki. Veya hakkı bâtılı fark ettiren, hissettiren Furkân olan Kur’an’a yemin olsun ki. Kur’an’ın bir adı da hakkı bâtılı insanlara fark ettiren, ayıran, tefrik eden mânâsına Furkân’dır. Furkân; âyet âyet fark eden, ayıran, fark ettiren, hakkı bâtılı ayıran biçiminde tecelli eden her bir hadiseye şamil olabilecektir. Öyleyse az evvel dediklerimize ek olarak farklı türde ayıran, tefrika çıkaran, tefrikalaştıranlara da yemin ediliyor diyeceğiz. Hani Firavun da ayırıyordu toplumunu. Toplumu gruplara, hiziplere, partilere ayırarak bunlardan kimilerini güçlendiriyor, kimilerini mustaz’af kılıyor ve böylece zulüm düzenini sürdürüyordu. İşte böyle Firavunî bir taktikle toplumu gruplara ayıranlara, tefrika çıkaranlara, toplumu bölmeye çalışanlara, uyguladıkları vahiy kaçkını sistemlerle fakirle zengin arasında uçurumlar meydana getirenlere, idare edenler, idare edilenler, yönetenler, yönetilenler diye toplumu ayıranlara veya değişik isimler, değişik statülerle İslâm ümmetini parça parça edenlere de yemin ediliyor. Bir öğüt bırakanlara, ya da bir hatırlatma ilkâ edenlere de yemin olsun ki. Allah vahyini peygamberlere ilkâ eden meleklere yemin olsun ki. Melek vasıtasıyla Rabbinden aldığı vahyi insanlara ilkâ eden Resûllere yemin olsun ki. Peygamberden devraldıkları vahyi etraflarındaki Allah kullarına ilkâ edip ulaştıran şerefli mü’minlere yemin ol-sun ki. Kendi cisimlerinde ameller ortaya koyan Müslümanlara yemin olsun ki. Zikri ilkâ edenlere yemin olsun ki, diyor Rabbimiz. Zikir, din, vahiy, Kur’an demektir. Zikir, hatırda canlı tutulması gereken, hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken öğüt, yasa, hayat programı demektir. İşte böyle Allah’ın kullarına hayatlarını onunla düzenleyecekleri vahyi ulaştıran, kitabı ulaştırmak için çırpınan, Kur’an’ı gönüllere ilkâ işini kendisine en büyük dert edinen mü’minlere de yemin ediyor Rab-bimiz. Ne büyük şeref değil mi? Sizin için de öyleyse haydi buyurun, ne duruyorsunuz? Özür olarak, yahut da uyarı olarak. Yani özür olsun, yahut da uyarı olsun diye. Allah’tan kullarına bir özür olsun diye veya azaptan, ikabtan onlara bir uyarı olsun diye. Azap konusunda kullarını uyarmak için veya Allah konusunda, Allah’ın yakında sizi çağıracağı hesabı ko-nusunda temkinli davranmaya bir özür, sakınmaya bir inzar olsun di-ye. “Kullarım! Bakın ben bunları size anlattım. Ben bunları size merhametimden dolayı anlatıyorum. Bakın yarın sizi hesaba çekeceğim. Bunu şimdiden size duyuruyor ve sizi uyarıyorum. Ben zulmet-miyorum. Ama siz kendi kendinize zulmediyorsunuz” gibi âyetler var Kur’an’da. Sanki Allah, yarın hesap kitap döneminde insanlar kendisine itiraz edecekler, özürler beyan edecekler ya, sanki o dönemde kendisine böylece bir mâzeret olsun diye anlatıyor gibi. Kur’an’ı da bunun için indirdiğini anlatıyor En’âm sûresinde. Ya Rabbi! Bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap indirdin, onları kulluğundan haberdar ettin, ama bize bir kitap indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de bizden istediğin kulluğu icra ederdik diye yarın bana bir itirazda bulunmayasınız diye ben bu kitabı size indiriyorum diyordu. Evet sanki Rabbimiz yarın şöyle şöyle demeyesiniz diye. Ya Rabbi bana vahyin gelmedi! Ya Rabbi bana kitabın ulaşmadı! Ben bunları duymadım! Ben bunlardan haberdar olmamıştım! diye bana mâzeretlerle gelmeyesiniz diye ben bunları size anlatıyorum diyor. İşte bu kitabı, bu âyetleri ben size bunun için gönderiyorum diyor sanki Allah. Görüyor musunuz ifadeyi? Hâşâ hâşâ hiç kimse kendisini hesaba çekemeyecek iken, hiç kimse buna cesaret edemeyecek iken Rabbimiz bize böyle bir yol gösteriyor. Aslında bize bir yol gösteridir bu. “Ey kullarım! Bilesiniz ki yarın sizin mâzeretleriniz kabul edilmeyecek, öyleyse ben size vahiy gönderiyor, ben sizleri uyarıyorum! Gelin bugünden bunu bu özürlerinizin önüne geçirin!” diyor Rabbimiz. Gelin bu âyetlerimle beraber olun! Gelin bu kitapla hareket edin! Hareketlerinizi, hayatınızı bu kitapla belirleyin de benim sizden istediklerimi bu özürlerinizin önüne geçirin, diyor Allah. Bütün bu yeminlerden sonra da bakın Rabbimiz diyeceğini şöylece demeye başlıyor. Yani tüm bu yeminler ne içinmiş? Niye yemin etmiş Rabbimiz? İşte bu yeminlerin cevabı şudur: Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki muhakkak size vaat edilen kıyamet, ba’s ve ceza olarak size söz verilen kıyamet size gelecektir. Size vaat edilen şey mutlaka size gelecektir. Bu kadar yeminden sonra söylendiğine göre bizim kıyameti hep aklımızda tutmamız, iki kaşımızın arasında tutmamız, kıyamet elde bir dememiz ve bir an bile unutmamamız gerekecektir. Bundan sonra kıyametle alâkalı birkaç tablo sunacak Rabbimiz.
1-7. (Allah’ın kanunu uyarınca), birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyuruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile bâtılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere andolsun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” Peş peşe, birbiri ardınca gönderilenler, kökünden söküp savuranlar, büküp büküp devirenler, yaydıkça yayanlar, seçip ayıranlar ve bir öğüt bırakanlara yemin ediliyor. Az önce söylediğimiz birinci anlayışa göre bugün bunlar neye ait kılınabiliyor, kime ait kılınabiliyorsa, insanlarda neleri çağrıştırıyorsa onlara aittir diyebiliyoruz. Ama ikinci anlayışa göre bu yeminlerin arkasından: Dendiğine göre, yani: “Ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” buyurularak hemen kıyamete dikkat çekilmişse o zaman bu yeminler kıyamet konulu şerh edilebilecektir. “Birbiri ardından, peş peşe gönderilenlere yemin ol-sun ki” Buna göre bu yeminle Rabbimiz meleklere, rüzgarlara, Kur’an âyetlerine, peygamberlerin bi’setlerine, insanların kalplerine vârid olan dâiyelerine, dâvetçilere, ilhamlara ve Allah tarafından gönderilen her şeye yeminle başlıyor. Çünkü mürselat bunlardır. Melekler de mürseldir, peygamberler de mürseldir, rüzgarlar da mürseldir. Bunların hepsi Allah tarafından gönderilmektedirler. Kur’an böyle beyan ediyor. Başka neler gön-deriliyor Rabbimiz tarafından? Kur’an âyetleri gönderiliyor, peygamberlere peygamberlikleri gönderiliyor, mü’minlerin kalplerine ilhamlar gönderiliyor. Meselâ mü’minlerin kalplerine inşirah gönderiyor Allah. Veya kâfirlerin kalplerine korku salıveriyor Rabbimiz. Böylece Allah tarafından gönderilenlerin tümüne yemin ediliyor diyoruz. Bu yeminleri böylece anlamaya çalışıyoruz. Ancak âyet-i Kerîm’edeki “Urf” kelimesiyle alâkalı bir ihtilâf var. Urf, at yelesi demektir. Yani birbiri ardınca, birbiri peşince, art ar-da gelmekten söz eden bir kelime. Bir de urf, ihsas etmek, tanınmak anlamına gelmektedir. Tanınan, bilinen, tanınıp bilinmesi gereken şeyler anlamına, yani “Maruf” anlamına geliyor. İşte bu mânâda bir iyilik yapmak, bir maruf işlemek, bir iyilik ihdas etmek anlamına yukarıda sayılanların hepsi anlaşılabilecektir diyoruz. Yani maruf’la gönderilen melekler, emir ve nehiylerle gönderilen melekler, mûcizelerle tanınan, gönderilen melekler veya bu sayılanlarla gönderilen Resuller veya Allah’ı tanıtan, Allah’ın varlığını ortaya koyan âyetlerle gönderilen rüzgarlar, arka arkaya gelen melekler, peygamberler ve rüzgarlar. Bunlar hep peş peşe gelmektedirler. Bir başka mânâsıyla içinde hem nimetler hem de azaplar bulunduran bulutlar demektir. Çünkü bulutlar kimilerine rahmet getirirken kimilerine de azap getirmektedir. Kimilerini bolluğa ulaştırırken, kimilerini de yerin dibine batırmaktadır. Veya içinde öğütler, mev’izalar, zorlamalar, zecri tedbirler bulunduran Allah’ın gönderdiği âyetler, nasihatler, uyarılar, hatırlatmalar, tâlimatlar ve mesajlar demek olacaktır. Sonra peş peşe giden, birbiri ardınca giden, bir iyilik için giden veya bir etki bırakmak için gidenler olunca kelime, bu çerçevede bunu kendi dünyamıza indirirsek o zaman şöyle de diyebileceğiz: Ey Allah’ın dinini terk edip filanların, falanların peşi sıra gidenler! Ey birbiri ardınca konvoy oluşturup beşer sistemleri peşinde koşup gidenler! Ey her biri reislerinin, efendilerinin, liderlerinin, amirlerinin birbiri peşi sıra gönderdiği yeni yeni emirlerle, yeni yeni tâlimatlarla yeni yeni insanlara gidenler! İnsan tâlimatlarıyla insanlara gidenler! Veya dağıtım için gidenler, basım, yayım için gidenler. Falan fabrikanın, filan müessesenin mallarının tanıtımı için insanlara gidenler. Veya haber toplamak üzere koşup koşup gidenler. Veya insanlara insanların yönetmeliklerini duyurmak için gidenler. Veya sabahleyin Zerdüşt öyle buyurdu diye, toplum öyle istedi diye milyonlarca evlerden sökün edip Zerdüşt’ün alfabesini öğrenmeye gidenler. Hipokrat tıbbını, Freud herzelerini, Darvin zehirlerini içmeye gidenler. Veya birbiri ardınca otobüslere, dolmuşlara dolup sanayi hücrelerine dolmaya gidenler. Allah’a kulluktan kaçarcasına dükkanlarına, bürolarına, işlerine, aşlarına, carklarına, curklarına gidenler. Unutmayın ki sonunda size vaat edilen mutlaka size gelecektir. Nereye giderseniz gidin, nasıl ve kim adına giderseniz gidin ama bilesiniz ki o randevu günü, kıyamet günü mutlaka gelip sizin başınızda patlayacaktır. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da gelip gidişlerinizi bir gözden geçirin. Birilerine gidiyorsanız Allah için gidin. Allah’ın mesajını tanıtmak için gidin. Maruf için gidin. Allah adına bir etki, bir iz bırak-mak için gidin. İyiliği emretmek, kötülükten menetmek için gidin. Bilesiniz ki bu âyetiyle Rabbimiz sizin gidip gelişlerinize de yemin etmektedir. Allah için gidenler için ne büyük bir şeref, ama başka şeyler için gidenlere de ne büyük bir yemin, ne büyük bir tehdittir değil mi? Büküp büküp devirenlere de yemin olsun ki. Koparıp savuranlara yemin olsun ki. “Asıfat” rüzgar demektir ama çok şiddetle esen bir rüzgar demektir. Veya helâk melekleri, yerin altını üstüne getiren melekler, ya da zelzele, hatf gibi Rabbimizin helâk edici âyetleri anlamına gelmektedir. Allah’ın bu tür âyetleri bir topluma geldi mi, o toplumun işi bitmiş demektir. Veya kendisini bir şey zannedip Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlara, Allah’a kafa tutmaya kalkışanlara, kendisinde güç var zannedip önüne geleni devirmeye çalışanlara yemin olsun ki. Önüne gelenleri lafla devirenlere, makam, mevki, para ile ekonomik güçleriyle insanları devirmeye çalışanlara. Ben asarım! Ben keserim! Ben yakarım! Ben yıkarım! diyenlere. Müslümanlıklarından ötürü Müslümanları yok etmeye çalışanlara. Piyasayı karıştıranlara, ailelerin düzenlerini bozanlara, Allah kullarının dinlerine ulaşmalarına engel olanlara, ekonomik hayatı, eğitim düzenini bozup, büküp büküp devirenlere. Toplum hayatındaki Allah’a kulluk temellerini devirip devirip yıkanlara yemin ediyor Rabbimiz. Yemin olsun ki bu sizden yaptıklarınızın hesabını soracağım gün yakındır diyor. Yayanlara, yaydıkça yayanlara da yemin olsun ki. Bulutları yayan rüzgarlara, kitapları yayan meleklere, bitkileri yayan yağmurlara, rızıkları yayan Rahmânın taksimine, insanları yeryüzünde yayan takdirine, ruhları yayan kıyametin ba’sine, Allah’a yayılan sayfalara yemin olsun ki. Yani Allah’a yapılan amelleri, kulların amellerini yayan sayfalara, amel defterlerine yemin olsun ki. Bütün bunları toplayan bir yaymaktan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Ama bu demeye çalıştıklarımın dışında yaymaktan, yayıcılıktan anladığımız ne varsa elbette onlar da anlaşılacaktır. Meselâ adam emperyalist, öyle bir yayılıyor ki yayıldıkça yayılıyor. Bizde de var böyleleri. Ta Çin’e kadar giden orada bilmem neler kurma cinnetine kapılmışçasına yayılmacılıktan yana olanlar. Bir başkası farklı yayılıyor. Meselâ kadınlara doğru yayılıyor adam. Mutfağa doğru yayılıyor, gösterişe doğru yayılıyor, miting alanlarına doğru yayılıyor. Veya kimileri el âlemin yatak odalarına doğru yayılıyor. Orada insanların ne ekeceğine, ne kadar ekeceğine karışma adına yayılıyor. Veya şeytan vahyi yayınlarıyla insanların evlerinin içine kadar yayılmaya çalışıyorlar. Yayınlarıyla insanların gözlerinin önüne kadar, kalplerine, beyinlerine kadar yayılmaya çalışanlar. Veya insanların ceplerine, kasalarına, keselerine doğru yayılanlar. Veya kendi fikirlerini yaymaya çalışanlar. Seçip ayıranlara, fark ettirenlere, veya tefrika çıkaranlara, tefrikalaştıranlara, ayıranlara, fark edenlere, hakkı bâtılı birbirinden ayıran, hakkı bâtılı fark eden, fark ettiren meleklere yemin olsun ki. Hakkı bâtılı ayıran, hakkı bâtılı açıklayan, haramı helâli ayıran Resullere yemin olsun ki. Veya bir yerlerden bir yerlere kokuları, dokuları götürerek fark ettiren, hissettiren rüzgarlara yemin olsun ki. Veya hakkı bâtılı fark ettiren, hissettiren Furkân olan Kur’an’a yemin olsun ki. Kur’an’ın bir adı da hakkı bâtılı insanlara fark ettiren, ayıran, tefrik eden mânâsına Furkân’dır. Furkân; âyet âyet fark eden, ayıran, fark ettiren, hakkı bâtılı ayıran biçiminde tecelli eden her bir hadiseye şamil olabilecektir. Öyleyse az evvel dediklerimize ek olarak farklı türde ayıran, tefrika çıkaran, tefrikalaştıranlara da yemin ediliyor diyeceğiz. Hani Firavun da ayırıyordu toplumunu. Toplumu gruplara, hiziplere, partilere ayırarak bunlardan kimilerini güçlendiriyor, kimilerini mustaz’af kılıyor ve böylece zulüm düzenini sürdürüyordu. İşte böyle Firavunî bir taktikle toplumu gruplara ayıranlara, tefrika çıkaranlara, toplumu bölmeye çalışanlara, uyguladıkları vahiy kaçkını sistemlerle fakirle zengin arasında uçurumlar meydana getirenlere, idare edenler, idare edilenler, yönetenler, yönetilenler diye toplumu ayıranlara veya değişik isimler, değişik statülerle İslâm ümmetini parça parça edenlere de yemin ediliyor. Bir öğüt bırakanlara, ya da bir hatırlatma ilkâ edenlere de yemin olsun ki. Allah vahyini peygamberlere ilkâ eden meleklere yemin olsun ki. Melek vasıtasıyla Rabbinden aldığı vahyi insanlara ilkâ eden Resûllere yemin olsun ki. Peygamberden devraldıkları vahyi etraflarındaki Allah kullarına ilkâ edip ulaştıran şerefli mü’minlere yemin ol-sun ki. Kendi cisimlerinde ameller ortaya koyan Müslümanlara yemin olsun ki. Zikri ilkâ edenlere yemin olsun ki, diyor Rabbimiz. Zikir, din, vahiy, Kur’an demektir. Zikir, hatırda canlı tutulması gereken, hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken öğüt, yasa, hayat programı demektir. İşte böyle Allah’ın kullarına hayatlarını onunla düzenleyecekleri vahyi ulaştıran, kitabı ulaştırmak için çırpınan, Kur’an’ı gönüllere ilkâ işini kendisine en büyük dert edinen mü’minlere de yemin ediyor Rab-bimiz. Ne büyük şeref değil mi? Sizin için de öyleyse haydi buyurun, ne duruyorsunuz? Özür olarak, yahut da uyarı olarak. Yani özür olsun, yahut da uyarı olsun diye. Allah’tan kullarına bir özür olsun diye veya azaptan, ikabtan onlara bir uyarı olsun diye. Azap konusunda kullarını uyarmak için veya Allah konusunda, Allah’ın yakında sizi çağıracağı hesabı ko-nusunda temkinli davranmaya bir özür, sakınmaya bir inzar olsun di-ye. “Kullarım! Bakın ben bunları size anlattım. Ben bunları size merhametimden dolayı anlatıyorum. Bakın yarın sizi hesaba çekeceğim. Bunu şimdiden size duyuruyor ve sizi uyarıyorum. Ben zulmet-miyorum. Ama siz kendi kendinize zulmediyorsunuz” gibi âyetler var Kur’an’da. Sanki Allah, yarın hesap kitap döneminde insanlar kendisine itiraz edecekler, özürler beyan edecekler ya, sanki o dönemde kendisine böylece bir mâzeret olsun diye anlatıyor gibi. Kur’an’ı da bunun için indirdiğini anlatıyor En’âm sûresinde. Ya Rabbi! Bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap indirdin, onları kulluğundan haberdar ettin, ama bize bir kitap indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de bizden istediğin kulluğu icra ederdik diye yarın bana bir itirazda bulunmayasınız diye ben bu kitabı size indiriyorum diyordu. Evet sanki Rabbimiz yarın şöyle şöyle demeyesiniz diye. Ya Rabbi bana vahyin gelmedi! Ya Rabbi bana kitabın ulaşmadı! Ben bunları duymadım! Ben bunlardan haberdar olmamıştım! diye bana mâzeretlerle gelmeyesiniz diye ben bunları size anlatıyorum diyor. İşte bu kitabı, bu âyetleri ben size bunun için gönderiyorum diyor sanki Allah. Görüyor musunuz ifadeyi? Hâşâ hâşâ hiç kimse kendisini hesaba çekemeyecek iken, hiç kimse buna cesaret edemeyecek iken Rabbimiz bize böyle bir yol gösteriyor. Aslında bize bir yol gösteridir bu. “Ey kullarım! Bilesiniz ki yarın sizin mâzeretleriniz kabul edilmeyecek, öyleyse ben size vahiy gönderiyor, ben sizleri uyarıyorum! Gelin bugünden bunu bu özürlerinizin önüne geçirin!” diyor Rabbimiz. Gelin bu âyetlerimle beraber olun! Gelin bu kitapla hareket edin! Hareketlerinizi, hayatınızı bu kitapla belirleyin de benim sizden istediklerimi bu özürlerinizin önüne geçirin, diyor Allah. Bütün bu yeminlerden sonra da bakın Rabbimiz diyeceğini şöylece demeye başlıyor. Yani tüm bu yeminler ne içinmiş? Niye yemin etmiş Rabbimiz? İşte bu yeminlerin cevabı şudur: Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki muhakkak size vaat edilen kıyamet, ba’s ve ceza olarak size söz verilen kıyamet size gelecektir. Size vaat edilen şey mutlaka size gelecektir. Bu kadar yeminden sonra söylendiğine göre bizim kıyameti hep aklımızda tutmamız, iki kaşımızın arasında tutmamız, kıyamet elde bir dememiz ve bir an bile unutmamamız gerekecektir. Bundan sonra kıyametle alâkalı birkaç tablo sunacak Rabbimiz.
1-7. (Allah’ın kanunu uyarınca), birbiri ardından gönderilenlere ve görevlerine koştukça koşanlara, Allah’ın buyuruklarını yaydıkça yayanlara ve hak ile bâtılın arasını ayırdıkça ayıranlara, kötülüğü önlemek veya uyarmak, için vahiy getiren meleklere andolsun ki, ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” Peş peşe, birbiri ardınca gönderilenler, kökünden söküp savuranlar, büküp büküp devirenler, yaydıkça yayanlar, seçip ayıranlar ve bir öğüt bırakanlara yemin ediliyor. Az önce söylediğimiz birinci anlayışa göre bugün bunlar neye ait kılınabiliyor, kime ait kılınabiliyorsa, insanlarda neleri çağrıştırıyorsa onlara aittir diyebiliyoruz. Ama ikinci anlayışa göre bu yeminlerin arkasından: Dendiğine göre, yani: “Ey insanlar, size söz verilen kıyamet şüphesiz kopacaktır.” buyurularak hemen kıyamete dikkat çekilmişse o zaman bu yeminler kıyamet konulu şerh edilebilecektir. “Birbiri ardından, peş peşe gönderilenlere yemin ol-sun ki” Buna göre bu yeminle Rabbimiz meleklere, rüzgarlara, Kur’an âyetlerine, peygamberlerin bi’setlerine, insanların kalplerine vârid olan dâiyelerine, dâvetçilere, ilhamlara ve Allah tarafından gönderilen her şeye yeminle başlıyor. Çünkü mürselat bunlardır. Melekler de mürseldir, peygamberler de mürseldir, rüzgarlar da mürseldir. Bunların hepsi Allah tarafından gönderilmektedirler. Kur’an böyle beyan ediyor. Başka neler gön-deriliyor Rabbimiz tarafından? Kur’an âyetleri gönderiliyor, peygamberlere peygamberlikleri gönderiliyor, mü’minlerin kalplerine ilhamlar gönderiliyor. Meselâ mü’minlerin kalplerine inşirah gönderiyor Allah. Veya kâfirlerin kalplerine korku salıveriyor Rabbimiz. Böylece Allah tarafından gönderilenlerin tümüne yemin ediliyor diyoruz. Bu yeminleri böylece anlamaya çalışıyoruz. Ancak âyet-i Kerîm’edeki “Urf” kelimesiyle alâkalı bir ihtilâf var. Urf, at yelesi demektir. Yani birbiri ardınca, birbiri peşince, art ar-da gelmekten söz eden bir kelime. Bir de urf, ihsas etmek, tanınmak anlamına gelmektedir. Tanınan, bilinen, tanınıp bilinmesi gereken şeyler anlamına, yani “Maruf” anlamına geliyor. İşte bu mânâda bir iyilik yapmak, bir maruf işlemek, bir iyilik ihdas etmek anlamına yukarıda sayılanların hepsi anlaşılabilecektir diyoruz. Yani maruf’la gönderilen melekler, emir ve nehiylerle gönderilen melekler, mûcizelerle tanınan, gönderilen melekler veya bu sayılanlarla gönderilen Resuller veya Allah’ı tanıtan, Allah’ın varlığını ortaya koyan âyetlerle gönderilen rüzgarlar, arka arkaya gelen melekler, peygamberler ve rüzgarlar. Bunlar hep peş peşe gelmektedirler. Bir başka mânâsıyla içinde hem nimetler hem de azaplar bulunduran bulutlar demektir. Çünkü bulutlar kimilerine rahmet getirirken kimilerine de azap getirmektedir. Kimilerini bolluğa ulaştırırken, kimilerini de yerin dibine batırmaktadır. Veya içinde öğütler, mev’izalar, zorlamalar, zecri tedbirler bulunduran Allah’ın gönderdiği âyetler, nasihatler, uyarılar, hatırlatmalar, tâlimatlar ve mesajlar demek olacaktır. Sonra peş peşe giden, birbiri ardınca giden, bir iyilik için giden veya bir etki bırakmak için gidenler olunca kelime, bu çerçevede bunu kendi dünyamıza indirirsek o zaman şöyle de diyebileceğiz: Ey Allah’ın dinini terk edip filanların, falanların peşi sıra gidenler! Ey birbiri ardınca konvoy oluşturup beşer sistemleri peşinde koşup gidenler! Ey her biri reislerinin, efendilerinin, liderlerinin, amirlerinin birbiri peşi sıra gönderdiği yeni yeni emirlerle, yeni yeni tâlimatlarla yeni yeni insanlara gidenler! İnsan tâlimatlarıyla insanlara gidenler! Veya dağıtım için gidenler, basım, yayım için gidenler. Falan fabrikanın, filan müessesenin mallarının tanıtımı için insanlara gidenler. Veya haber toplamak üzere koşup koşup gidenler. Veya insanlara insanların yönetmeliklerini duyurmak için gidenler. Veya sabahleyin Zerdüşt öyle buyurdu diye, toplum öyle istedi diye milyonlarca evlerden sökün edip Zerdüşt’ün alfabesini öğrenmeye gidenler. Hipokrat tıbbını, Freud herzelerini, Darvin zehirlerini içmeye gidenler. Veya birbiri ardınca otobüslere, dolmuşlara dolup sanayi hücrelerine dolmaya gidenler. Allah’a kulluktan kaçarcasına dükkanlarına, bürolarına, işlerine, aşlarına, carklarına, curklarına gidenler. Unutmayın ki sonunda size vaat edilen mutlaka size gelecektir. Nereye giderseniz gidin, nasıl ve kim adına giderseniz gidin ama bilesiniz ki o randevu günü, kıyamet günü mutlaka gelip sizin başınızda patlayacaktır. Öyleyse akıllarınızı başlarınıza alın da gelip gidişlerinizi bir gözden geçirin. Birilerine gidiyorsanız Allah için gidin. Allah’ın mesajını tanıtmak için gidin. Maruf için gidin. Allah adına bir etki, bir iz bırak-mak için gidin. İyiliği emretmek, kötülükten menetmek için gidin. Bilesiniz ki bu âyetiyle Rabbimiz sizin gidip gelişlerinize de yemin etmektedir. Allah için gidenler için ne büyük bir şeref, ama başka şeyler için gidenlere de ne büyük bir yemin, ne büyük bir tehdittir değil mi? Büküp büküp devirenlere de yemin olsun ki. Koparıp savuranlara yemin olsun ki. “Asıfat” rüzgar demektir ama çok şiddetle esen bir rüzgar demektir. Veya helâk melekleri, yerin altını üstüne getiren melekler, ya da zelzele, hatf gibi Rabbimizin helâk edici âyetleri anlamına gelmektedir. Allah’ın bu tür âyetleri bir topluma geldi mi, o toplumun işi bitmiş demektir. Veya kendisini bir şey zannedip Allah karşısında güç ve kuvvet iddiasında bulunanlara, Allah’a kafa tutmaya kalkışanlara, kendisinde güç var zannedip önüne geleni devirmeye çalışanlara yemin olsun ki. Önüne gelenleri lafla devirenlere, makam, mevki, para ile ekonomik güçleriyle insanları devirmeye çalışanlara. Ben asarım! Ben keserim! Ben yakarım! Ben yıkarım! diyenlere. Müslümanlıklarından ötürü Müslümanları yok etmeye çalışanlara. Piyasayı karıştıranlara, ailelerin düzenlerini bozanlara, Allah kullarının dinlerine ulaşmalarına engel olanlara, ekonomik hayatı, eğitim düzenini bozup, büküp büküp devirenlere. Toplum hayatındaki Allah’a kulluk temellerini devirip devirip yıkanlara yemin ediyor Rabbimiz. Yemin olsun ki bu sizden yaptıklarınızın hesabını soracağım gün yakındır diyor. Yayanlara, yaydıkça yayanlara da yemin olsun ki. Bulutları yayan rüzgarlara, kitapları yayan meleklere, bitkileri yayan yağmurlara, rızıkları yayan Rahmânın taksimine, insanları yeryüzünde yayan takdirine, ruhları yayan kıyametin ba’sine, Allah’a yayılan sayfalara yemin olsun ki. Yani Allah’a yapılan amelleri, kulların amellerini yayan sayfalara, amel defterlerine yemin olsun ki. Bütün bunları toplayan bir yaymaktan söz ediliyor âyet-i kerîmede. Ama bu demeye çalıştıklarımın dışında yaymaktan, yayıcılıktan anladığımız ne varsa elbette onlar da anlaşılacaktır. Meselâ adam emperyalist, öyle bir yayılıyor ki yayıldıkça yayılıyor. Bizde de var böyleleri. Ta Çin’e kadar giden orada bilmem neler kurma cinnetine kapılmışçasına yayılmacılıktan yana olanlar. Bir başkası farklı yayılıyor. Meselâ kadınlara doğru yayılıyor adam. Mutfağa doğru yayılıyor, gösterişe doğru yayılıyor, miting alanlarına doğru yayılıyor. Veya kimileri el âlemin yatak odalarına doğru yayılıyor. Orada insanların ne ekeceğine, ne kadar ekeceğine karışma adına yayılıyor. Veya şeytan vahyi yayınlarıyla insanların evlerinin içine kadar yayılmaya çalışıyorlar. Yayınlarıyla insanların gözlerinin önüne kadar, kalplerine, beyinlerine kadar yayılmaya çalışanlar. Veya insanların ceplerine, kasalarına, keselerine doğru yayılanlar. Veya kendi fikirlerini yaymaya çalışanlar. Seçip ayıranlara, fark ettirenlere, veya tefrika çıkaranlara, tefrikalaştıranlara, ayıranlara, fark edenlere, hakkı bâtılı birbirinden ayıran, hakkı bâtılı fark eden, fark ettiren meleklere yemin olsun ki. Hakkı bâtılı ayıran, hakkı bâtılı açıklayan, haramı helâli ayıran Resullere yemin olsun ki. Veya bir yerlerden bir yerlere kokuları, dokuları götürerek fark ettiren, hissettiren rüzgarlara yemin olsun ki. Veya hakkı bâtılı fark ettiren, hissettiren Furkân olan Kur’an’a yemin olsun ki. Kur’an’ın bir adı da hakkı bâtılı insanlara fark ettiren, ayıran, tefrik eden mânâsına Furkân’dır. Furkân; âyet âyet fark eden, ayıran, fark ettiren, hakkı bâtılı ayıran biçiminde tecelli eden her bir hadiseye şamil olabilecektir. Öyleyse az evvel dediklerimize ek olarak farklı türde ayıran, tefrika çıkaran, tefrikalaştıranlara da yemin ediliyor diyeceğiz. Hani Firavun da ayırıyordu toplumunu. Toplumu gruplara, hiziplere, partilere ayırarak bunlardan kimilerini güçlendiriyor, kimilerini mustaz’af kılıyor ve böylece zulüm düzenini sürdürüyordu. İşte böyle Firavunî bir taktikle toplumu gruplara ayıranlara, tefrika çıkaranlara, toplumu bölmeye çalışanlara, uyguladıkları vahiy kaçkını sistemlerle fakirle zengin arasında uçurumlar meydana getirenlere, idare edenler, idare edilenler, yönetenler, yönetilenler diye toplumu ayıranlara veya değişik isimler, değişik statülerle İslâm ümmetini parça parça edenlere de yemin ediliyor. Bir öğüt bırakanlara, ya da bir hatırlatma ilkâ edenlere de yemin olsun ki. Allah vahyini peygamberlere ilkâ eden meleklere yemin olsun ki. Melek vasıtasıyla Rabbinden aldığı vahyi insanlara ilkâ eden Resûllere yemin olsun ki. Peygamberden devraldıkları vahyi etraflarındaki Allah kullarına ilkâ edip ulaştıran şerefli mü’minlere yemin ol-sun ki. Kendi cisimlerinde ameller ortaya koyan Müslümanlara yemin olsun ki. Zikri ilkâ edenlere yemin olsun ki, diyor Rabbimiz. Zikir, din, vahiy, Kur’an demektir. Zikir, hatırda canlı tutulması gereken, hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken öğüt, yasa, hayat programı demektir. İşte böyle Allah’ın kullarına hayatlarını onunla düzenleyecekleri vahyi ulaştıran, kitabı ulaştırmak için çırpınan, Kur’an’ı gönüllere ilkâ işini kendisine en büyük dert edinen mü’minlere de yemin ediyor Rab-bimiz. Ne büyük şeref değil mi? Sizin için de öyleyse haydi buyurun, ne duruyorsunuz? Özür olarak, yahut da uyarı olarak. Yani özür olsun, yahut da uyarı olsun diye. Allah’tan kullarına bir özür olsun diye veya azaptan, ikabtan onlara bir uyarı olsun diye. Azap konusunda kullarını uyarmak için veya Allah konusunda, Allah’ın yakında sizi çağıracağı hesabı ko-nusunda temkinli davranmaya bir özür, sakınmaya bir inzar olsun di-ye. “Kullarım! Bakın ben bunları size anlattım. Ben bunları size merhametimden dolayı anlatıyorum. Bakın yarın sizi hesaba çekeceğim. Bunu şimdiden size duyuruyor ve sizi uyarıyorum. Ben zulmet-miyorum. Ama siz kendi kendinize zulmediyorsunuz” gibi âyetler var Kur’an’da. Sanki Allah, yarın hesap kitap döneminde insanlar kendisine itiraz edecekler, özürler beyan edecekler ya, sanki o dönemde kendisine böylece bir mâzeret olsun diye anlatıyor gibi. Kur’an’ı da bunun için indirdiğini anlatıyor En’âm sûresinde. Ya Rabbi! Bizden önceki iki topluma, Yahudi ve Hıristiyanlara kitap indirdin, onları kulluğundan haberdar ettin, ama bize bir kitap indirmedin. Eğer bize de bir kitap gönderseydin biz de bizden istediğin kulluğu icra ederdik diye yarın bana bir itirazda bulunmayasınız diye ben bu kitabı size indiriyorum diyordu. Evet sanki Rabbimiz yarın şöyle şöyle demeyesiniz diye. Ya Rabbi bana vahyin gelmedi! Ya Rabbi bana kitabın ulaşmadı! Ben bunları duymadım! Ben bunlardan haberdar olmamıştım! diye bana mâzeretlerle gelmeyesiniz diye ben bunları size anlatıyorum diyor. İşte bu kitabı, bu âyetleri ben size bunun için gönderiyorum diyor sanki Allah. Görüyor musunuz ifadeyi? Hâşâ hâşâ hiç kimse kendisini hesaba çekemeyecek iken, hiç kimse buna cesaret edemeyecek iken Rabbimiz bize böyle bir yol gösteriyor. Aslında bize bir yol gösteridir bu. “Ey kullarım! Bilesiniz ki yarın sizin mâzeretleriniz kabul edilmeyecek, öyleyse ben size vahiy gönderiyor, ben sizleri uyarıyorum! Gelin bugünden bunu bu özürlerinizin önüne geçirin!” diyor Rabbimiz. Gelin bu âyetlerimle beraber olun! Gelin bu kitapla hareket edin! Hareketlerinizi, hayatınızı bu kitapla belirleyin de benim sizden istediklerimi bu özürlerinizin önüne geçirin, diyor Allah. Bütün bu yeminlerden sonra da bakın Rabbimiz diyeceğini şöylece demeye başlıyor. Yani tüm bu yeminler ne içinmiş? Niye yemin etmiş Rabbimiz? İşte bu yeminlerin cevabı şudur: Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki muhakkak size vaat edilen kıyamet, ba’s ve ceza olarak size söz verilen kıyamet size gelecektir. Size vaat edilen şey mutlaka size gelecektir. Bu kadar yeminden sonra söylendiğine göre bizim kıyameti hep aklımızda tutmamız, iki kaşımızın arasında tutmamız, kıyamet elde bir dememiz ve bir an bile unutmamamız gerekecektir. Bundan sonra kıyametle alâkalı birkaç tablo sunacak Rabbimiz.
8-13. “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman, bu, hangi güne bırakılmıştı? Hüküm gününe bırakılmıştı.” Yıldızlar silindiği, yok edildiği, ışıkları ve cisimleri kaybolduğu zaman. Gök yarıldığı, paramparça parçalandığı zaman. Dağlar kökünden köklenip pamuk gibi sağa sola atıldığı zaman. Elçiler de tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Onlar hangi güne ertelenmişlerdi? Fasıl gününe, hüküm gününe ertelenmişlerdi onlar. Evet görüyoruz ki: İfadesindeki vaki olacak şeyin vaktini beyan için burada “İza” lar anlatılmış. Yani “iza” edatlarıyla anlatılan bu konular kıyametin zamanını beyan sadedinde gündeme getirilen konulardır. Bunlar kıyamet sahneleri olarak Kur’an’da bildirilen vahyî bildiriler olunca, vahyî konular olunca elbette ki şu meşhud alemdeki müşahedelerle bunları izaha kalkışmanın anlamsızlığını baştan kabul ediyoruz. Yani acaba yıldız nasıl silinir, sema nasıl parçalanır, bunları bilmiyoruz. Lâkin Kur’an bize anlaşılır bir kitap olarak beyan edildiğine göre elbette anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize şunları söylüyor: “Ey insanlar! Sakının! Korunun! Dikkat edin! Gün gelecek yıldızlar, ay, güneş, gece, gündüz, sema, arz, dağlar, tepeler şu mevcut yapısını kaybedecek. Hepsi de Rablerini dinleyecekler. Hepsi de Rabblerinin komutuna, Rabblerinin fermanına kulak verecekler. Zaten şu anda hepsi de sahiplerinin bu komutunu beklemektedirler. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da siz de O’nu dinleyin. Gelin siz de Rabbinizin kitabındaki emirlerine kulak verin. Gelin sizler de O’nun size gönderdiği hayat programı olan kitabını anlamaya çalışın. Gelin şu kitapsız Müslümanlıklarınıza bir son verin. Unutmayın ki yarın şu gördüğünüz her şey değişecek. Her şey imtihan konumundan hesap konumuna geçecek. Sizler de yaşadığınız hayatın hesabını vermek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız,” buyurarak Rabbimiz bize tablolar sunuyor. İşte bu müthiş hadiseler, korkunç boyutta olduklarından, dayanılmayacak şeyler olduğu için Rasûlullah efendimizin beyanına göre mü’minlerin canları alındıktan sonra vukua gelecek bunlar. Hoş bir rüzgarla bu olaylardan önce mü’minlerin canları alınacak ve bu hadiselerin dehşetinden sadece kâfirler mutazarrır olacaklar. Elçiler tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Peygamberler buluştuklarında. Peygamberler kendilerine verilen vakitte toplandıkları zaman. “Vukkıtet” de denilmiş kimi kıraatlerde. Peygamberler vakitlerine erdirildiklerinde. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada peygamberlerin belli bir vakitte randevulaştıkları anlatılıyor. Bu da kıyamet dönemi, hesap ki-tap vaktidir. Hani Kur’an’ın başka yerlerinde peygamberlere de sorulacağı anlatılıyordu ya. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilen-lere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (Araf 6) Rabbimiz diyor ki, her iki tarafa da hesap soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım, diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler.” (Mâide 109) İşte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: “Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu?” Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini hakkıyla ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken acaba bunlar suçlu mu suçsuz mu diye suçlular hakkında sormaya gerek olmadığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rabbimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, onlara zulmet-miş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. Kasas sûresinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) O gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki, “Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz. Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara?” “Bilemiyorum da ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim?” diyeceğiz her halde. Yani ya Rabbi peygamberin bi-ze namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin, biz ona cevap verelim. Yani din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı Ömer Nasuhi mi anlattı, unuttuk, diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, altmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yani tespit edilen hadisleri 50-60 bin kadar olan bir örnektir. Altmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000’de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar Müslümanlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 bin odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! Tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. “Ecebtüm” olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şehadet insanı cennete götürecekse, Kur’an’dan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa. O zaman hâşâ boşuna bu ka-dar söz söyledi peygamber. Hayır hayır, kitabın da, peygamberin de, bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla Müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama, bu Kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Hangi güne ertelenmişti peygamberler? Ne zamana ertelenmişlerdi? Ne güne randevulaşmışlardı? Veya ne zamana kadar bir gecikme vardı? Fasıl gününe. Öyle bir fasl günü ki, o gün her şey hall ü fasledilecek. O gün her şey fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacak. Veya her şey tafsilatlı bir biçimde ortaya dökülecek. Kâfirlerin: “Eyvah! Hiçbir şey eksik bırakılmamış!” diyecekleri bir gündür o.
8-13. “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman, bu, hangi güne bırakılmıştı? Hüküm gününe bırakılmıştı.” Yıldızlar silindiği, yok edildiği, ışıkları ve cisimleri kaybolduğu zaman. Gök yarıldığı, paramparça parçalandığı zaman. Dağlar kökünden köklenip pamuk gibi sağa sola atıldığı zaman. Elçiler de tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Onlar hangi güne ertelenmişlerdi? Fasıl gününe, hüküm gününe ertelenmişlerdi onlar. Evet görüyoruz ki: İfadesindeki vaki olacak şeyin vaktini beyan için burada “İza” lar anlatılmış. Yani “iza” edatlarıyla anlatılan bu konular kıyametin zamanını beyan sadedinde gündeme getirilen konulardır. Bunlar kıyamet sahneleri olarak Kur’an’da bildirilen vahyî bildiriler olunca, vahyî konular olunca elbette ki şu meşhud alemdeki müşahedelerle bunları izaha kalkışmanın anlamsızlığını baştan kabul ediyoruz. Yani acaba yıldız nasıl silinir, sema nasıl parçalanır, bunları bilmiyoruz. Lâkin Kur’an bize anlaşılır bir kitap olarak beyan edildiğine göre elbette anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize şunları söylüyor: “Ey insanlar! Sakının! Korunun! Dikkat edin! Gün gelecek yıldızlar, ay, güneş, gece, gündüz, sema, arz, dağlar, tepeler şu mevcut yapısını kaybedecek. Hepsi de Rablerini dinleyecekler. Hepsi de Rabblerinin komutuna, Rabblerinin fermanına kulak verecekler. Zaten şu anda hepsi de sahiplerinin bu komutunu beklemektedirler. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da siz de O’nu dinleyin. Gelin siz de Rabbinizin kitabındaki emirlerine kulak verin. Gelin sizler de O’nun size gönderdiği hayat programı olan kitabını anlamaya çalışın. Gelin şu kitapsız Müslümanlıklarınıza bir son verin. Unutmayın ki yarın şu gördüğünüz her şey değişecek. Her şey imtihan konumundan hesap konumuna geçecek. Sizler de yaşadığınız hayatın hesabını vermek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız,” buyurarak Rabbimiz bize tablolar sunuyor. İşte bu müthiş hadiseler, korkunç boyutta olduklarından, dayanılmayacak şeyler olduğu için Rasûlullah efendimizin beyanına göre mü’minlerin canları alındıktan sonra vukua gelecek bunlar. Hoş bir rüzgarla bu olaylardan önce mü’minlerin canları alınacak ve bu hadiselerin dehşetinden sadece kâfirler mutazarrır olacaklar. Elçiler tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Peygamberler buluştuklarında. Peygamberler kendilerine verilen vakitte toplandıkları zaman. “Vukkıtet” de denilmiş kimi kıraatlerde. Peygamberler vakitlerine erdirildiklerinde. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada peygamberlerin belli bir vakitte randevulaştıkları anlatılıyor. Bu da kıyamet dönemi, hesap ki-tap vaktidir. Hani Kur’an’ın başka yerlerinde peygamberlere de sorulacağı anlatılıyordu ya. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilen-lere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (Araf 6) Rabbimiz diyor ki, her iki tarafa da hesap soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım, diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler.” (Mâide 109) İşte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: “Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu?” Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini hakkıyla ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken acaba bunlar suçlu mu suçsuz mu diye suçlular hakkında sormaya gerek olmadığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rabbimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, onlara zulmet-miş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. Kasas sûresinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) O gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki, “Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz. Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara?” “Bilemiyorum da ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim?” diyeceğiz her halde. Yani ya Rabbi peygamberin bi-ze namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin, biz ona cevap verelim. Yani din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı Ömer Nasuhi mi anlattı, unuttuk, diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, altmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yani tespit edilen hadisleri 50-60 bin kadar olan bir örnektir. Altmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000’de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar Müslümanlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 bin odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! Tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. “Ecebtüm” olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şehadet insanı cennete götürecekse, Kur’an’dan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa. O zaman hâşâ boşuna bu ka-dar söz söyledi peygamber. Hayır hayır, kitabın da, peygamberin de, bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla Müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama, bu Kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Hangi güne ertelenmişti peygamberler? Ne zamana ertelenmişlerdi? Ne güne randevulaşmışlardı? Veya ne zamana kadar bir gecikme vardı? Fasıl gününe. Öyle bir fasl günü ki, o gün her şey hall ü fasledilecek. O gün her şey fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacak. Veya her şey tafsilatlı bir biçimde ortaya dökülecek. Kâfirlerin: “Eyvah! Hiçbir şey eksik bırakılmamış!” diyecekleri bir gündür o.
8-13. “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman, bu, hangi güne bırakılmıştı? Hüküm gününe bırakılmıştı.” Yıldızlar silindiği, yok edildiği, ışıkları ve cisimleri kaybolduğu zaman. Gök yarıldığı, paramparça parçalandığı zaman. Dağlar kökünden köklenip pamuk gibi sağa sola atıldığı zaman. Elçiler de tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Onlar hangi güne ertelenmişlerdi? Fasıl gününe, hüküm gününe ertelenmişlerdi onlar. Evet görüyoruz ki: İfadesindeki vaki olacak şeyin vaktini beyan için burada “İza” lar anlatılmış. Yani “iza” edatlarıyla anlatılan bu konular kıyametin zamanını beyan sadedinde gündeme getirilen konulardır. Bunlar kıyamet sahneleri olarak Kur’an’da bildirilen vahyî bildiriler olunca, vahyî konular olunca elbette ki şu meşhud alemdeki müşahedelerle bunları izaha kalkışmanın anlamsızlığını baştan kabul ediyoruz. Yani acaba yıldız nasıl silinir, sema nasıl parçalanır, bunları bilmiyoruz. Lâkin Kur’an bize anlaşılır bir kitap olarak beyan edildiğine göre elbette anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize şunları söylüyor: “Ey insanlar! Sakının! Korunun! Dikkat edin! Gün gelecek yıldızlar, ay, güneş, gece, gündüz, sema, arz, dağlar, tepeler şu mevcut yapısını kaybedecek. Hepsi de Rablerini dinleyecekler. Hepsi de Rabblerinin komutuna, Rabblerinin fermanına kulak verecekler. Zaten şu anda hepsi de sahiplerinin bu komutunu beklemektedirler. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da siz de O’nu dinleyin. Gelin siz de Rabbinizin kitabındaki emirlerine kulak verin. Gelin sizler de O’nun size gönderdiği hayat programı olan kitabını anlamaya çalışın. Gelin şu kitapsız Müslümanlıklarınıza bir son verin. Unutmayın ki yarın şu gördüğünüz her şey değişecek. Her şey imtihan konumundan hesap konumuna geçecek. Sizler de yaşadığınız hayatın hesabını vermek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız,” buyurarak Rabbimiz bize tablolar sunuyor. İşte bu müthiş hadiseler, korkunç boyutta olduklarından, dayanılmayacak şeyler olduğu için Rasûlullah efendimizin beyanına göre mü’minlerin canları alındıktan sonra vukua gelecek bunlar. Hoş bir rüzgarla bu olaylardan önce mü’minlerin canları alınacak ve bu hadiselerin dehşetinden sadece kâfirler mutazarrır olacaklar. Elçiler tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Peygamberler buluştuklarında. Peygamberler kendilerine verilen vakitte toplandıkları zaman. “Vukkıtet” de denilmiş kimi kıraatlerde. Peygamberler vakitlerine erdirildiklerinde. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada peygamberlerin belli bir vakitte randevulaştıkları anlatılıyor. Bu da kıyamet dönemi, hesap ki-tap vaktidir. Hani Kur’an’ın başka yerlerinde peygamberlere de sorulacağı anlatılıyordu ya. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilen-lere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (Araf 6) Rabbimiz diyor ki, her iki tarafa da hesap soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım, diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler.” (Mâide 109) İşte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: “Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu?” Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini hakkıyla ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken acaba bunlar suçlu mu suçsuz mu diye suçlular hakkında sormaya gerek olmadığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rabbimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, onlara zulmet-miş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. Kasas sûresinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) O gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki, “Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz. Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara?” “Bilemiyorum da ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim?” diyeceğiz her halde. Yani ya Rabbi peygamberin bi-ze namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin, biz ona cevap verelim. Yani din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı Ömer Nasuhi mi anlattı, unuttuk, diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, altmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yani tespit edilen hadisleri 50-60 bin kadar olan bir örnektir. Altmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000’de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar Müslümanlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 bin odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! Tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. “Ecebtüm” olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şehadet insanı cennete götürecekse, Kur’an’dan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa. O zaman hâşâ boşuna bu ka-dar söz söyledi peygamber. Hayır hayır, kitabın da, peygamberin de, bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla Müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama, bu Kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Hangi güne ertelenmişti peygamberler? Ne zamana ertelenmişlerdi? Ne güne randevulaşmışlardı? Veya ne zamana kadar bir gecikme vardı? Fasıl gününe. Öyle bir fasl günü ki, o gün her şey hall ü fasledilecek. O gün her şey fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacak. Veya her şey tafsilatlı bir biçimde ortaya dökülecek. Kâfirlerin: “Eyvah! Hiçbir şey eksik bırakılmamış!” diyecekleri bir gündür o.
8-13. “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman, bu, hangi güne bırakılmıştı? Hüküm gününe bırakılmıştı.” Yıldızlar silindiği, yok edildiği, ışıkları ve cisimleri kaybolduğu zaman. Gök yarıldığı, paramparça parçalandığı zaman. Dağlar kökünden köklenip pamuk gibi sağa sola atıldığı zaman. Elçiler de tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Onlar hangi güne ertelenmişlerdi? Fasıl gününe, hüküm gününe ertelenmişlerdi onlar. Evet görüyoruz ki: İfadesindeki vaki olacak şeyin vaktini beyan için burada “İza” lar anlatılmış. Yani “iza” edatlarıyla anlatılan bu konular kıyametin zamanını beyan sadedinde gündeme getirilen konulardır. Bunlar kıyamet sahneleri olarak Kur’an’da bildirilen vahyî bildiriler olunca, vahyî konular olunca elbette ki şu meşhud alemdeki müşahedelerle bunları izaha kalkışmanın anlamsızlığını baştan kabul ediyoruz. Yani acaba yıldız nasıl silinir, sema nasıl parçalanır, bunları bilmiyoruz. Lâkin Kur’an bize anlaşılır bir kitap olarak beyan edildiğine göre elbette anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize şunları söylüyor: “Ey insanlar! Sakının! Korunun! Dikkat edin! Gün gelecek yıldızlar, ay, güneş, gece, gündüz, sema, arz, dağlar, tepeler şu mevcut yapısını kaybedecek. Hepsi de Rablerini dinleyecekler. Hepsi de Rabblerinin komutuna, Rabblerinin fermanına kulak verecekler. Zaten şu anda hepsi de sahiplerinin bu komutunu beklemektedirler. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da siz de O’nu dinleyin. Gelin siz de Rabbinizin kitabındaki emirlerine kulak verin. Gelin sizler de O’nun size gönderdiği hayat programı olan kitabını anlamaya çalışın. Gelin şu kitapsız Müslümanlıklarınıza bir son verin. Unutmayın ki yarın şu gördüğünüz her şey değişecek. Her şey imtihan konumundan hesap konumuna geçecek. Sizler de yaşadığınız hayatın hesabını vermek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız,” buyurarak Rabbimiz bize tablolar sunuyor. İşte bu müthiş hadiseler, korkunç boyutta olduklarından, dayanılmayacak şeyler olduğu için Rasûlullah efendimizin beyanına göre mü’minlerin canları alındıktan sonra vukua gelecek bunlar. Hoş bir rüzgarla bu olaylardan önce mü’minlerin canları alınacak ve bu hadiselerin dehşetinden sadece kâfirler mutazarrır olacaklar. Elçiler tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Peygamberler buluştuklarında. Peygamberler kendilerine verilen vakitte toplandıkları zaman. “Vukkıtet” de denilmiş kimi kıraatlerde. Peygamberler vakitlerine erdirildiklerinde. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada peygamberlerin belli bir vakitte randevulaştıkları anlatılıyor. Bu da kıyamet dönemi, hesap ki-tap vaktidir. Hani Kur’an’ın başka yerlerinde peygamberlere de sorulacağı anlatılıyordu ya. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilen-lere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (Araf 6) Rabbimiz diyor ki, her iki tarafa da hesap soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım, diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler.” (Mâide 109) İşte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: “Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu?” Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini hakkıyla ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken acaba bunlar suçlu mu suçsuz mu diye suçlular hakkında sormaya gerek olmadığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rabbimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, onlara zulmet-miş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. Kasas sûresinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) O gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki, “Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz. Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara?” “Bilemiyorum da ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim?” diyeceğiz her halde. Yani ya Rabbi peygamberin bi-ze namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin, biz ona cevap verelim. Yani din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı Ömer Nasuhi mi anlattı, unuttuk, diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, altmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yani tespit edilen hadisleri 50-60 bin kadar olan bir örnektir. Altmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000’de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar Müslümanlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 bin odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! Tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. “Ecebtüm” olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şehadet insanı cennete götürecekse, Kur’an’dan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa. O zaman hâşâ boşuna bu ka-dar söz söyledi peygamber. Hayır hayır, kitabın da, peygamberin de, bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla Müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama, bu Kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Hangi güne ertelenmişti peygamberler? Ne zamana ertelenmişlerdi? Ne güne randevulaşmışlardı? Veya ne zamana kadar bir gecikme vardı? Fasıl gününe. Öyle bir fasl günü ki, o gün her şey hall ü fasledilecek. O gün her şey fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacak. Veya her şey tafsilatlı bir biçimde ortaya dökülecek. Kâfirlerin: “Eyvah! Hiçbir şey eksik bırakılmamış!” diyecekleri bir gündür o.
8-13. “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman, bu, hangi güne bırakılmıştı? Hüküm gününe bırakılmıştı.” Yıldızlar silindiği, yok edildiği, ışıkları ve cisimleri kaybolduğu zaman. Gök yarıldığı, paramparça parçalandığı zaman. Dağlar kökünden köklenip pamuk gibi sağa sola atıldığı zaman. Elçiler de tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Onlar hangi güne ertelenmişlerdi? Fasıl gününe, hüküm gününe ertelenmişlerdi onlar. Evet görüyoruz ki: İfadesindeki vaki olacak şeyin vaktini beyan için burada “İza” lar anlatılmış. Yani “iza” edatlarıyla anlatılan bu konular kıyametin zamanını beyan sadedinde gündeme getirilen konulardır. Bunlar kıyamet sahneleri olarak Kur’an’da bildirilen vahyî bildiriler olunca, vahyî konular olunca elbette ki şu meşhud alemdeki müşahedelerle bunları izaha kalkışmanın anlamsızlığını baştan kabul ediyoruz. Yani acaba yıldız nasıl silinir, sema nasıl parçalanır, bunları bilmiyoruz. Lâkin Kur’an bize anlaşılır bir kitap olarak beyan edildiğine göre elbette anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize şunları söylüyor: “Ey insanlar! Sakının! Korunun! Dikkat edin! Gün gelecek yıldızlar, ay, güneş, gece, gündüz, sema, arz, dağlar, tepeler şu mevcut yapısını kaybedecek. Hepsi de Rablerini dinleyecekler. Hepsi de Rabblerinin komutuna, Rabblerinin fermanına kulak verecekler. Zaten şu anda hepsi de sahiplerinin bu komutunu beklemektedirler. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da siz de O’nu dinleyin. Gelin siz de Rabbinizin kitabındaki emirlerine kulak verin. Gelin sizler de O’nun size gönderdiği hayat programı olan kitabını anlamaya çalışın. Gelin şu kitapsız Müslümanlıklarınıza bir son verin. Unutmayın ki yarın şu gördüğünüz her şey değişecek. Her şey imtihan konumundan hesap konumuna geçecek. Sizler de yaşadığınız hayatın hesabını vermek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız,” buyurarak Rabbimiz bize tablolar sunuyor. İşte bu müthiş hadiseler, korkunç boyutta olduklarından, dayanılmayacak şeyler olduğu için Rasûlullah efendimizin beyanına göre mü’minlerin canları alındıktan sonra vukua gelecek bunlar. Hoş bir rüzgarla bu olaylardan önce mü’minlerin canları alınacak ve bu hadiselerin dehşetinden sadece kâfirler mutazarrır olacaklar. Elçiler tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Peygamberler buluştuklarında. Peygamberler kendilerine verilen vakitte toplandıkları zaman. “Vukkıtet” de denilmiş kimi kıraatlerde. Peygamberler vakitlerine erdirildiklerinde. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada peygamberlerin belli bir vakitte randevulaştıkları anlatılıyor. Bu da kıyamet dönemi, hesap ki-tap vaktidir. Hani Kur’an’ın başka yerlerinde peygamberlere de sorulacağı anlatılıyordu ya. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilen-lere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (Araf 6) Rabbimiz diyor ki, her iki tarafa da hesap soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım, diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler.” (Mâide 109) İşte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: “Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu?” Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini hakkıyla ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken acaba bunlar suçlu mu suçsuz mu diye suçlular hakkında sormaya gerek olmadığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rabbimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, onlara zulmet-miş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. Kasas sûresinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) O gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki, “Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz. Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara?” “Bilemiyorum da ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim?” diyeceğiz her halde. Yani ya Rabbi peygamberin bi-ze namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin, biz ona cevap verelim. Yani din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı Ömer Nasuhi mi anlattı, unuttuk, diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, altmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yani tespit edilen hadisleri 50-60 bin kadar olan bir örnektir. Altmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000’de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar Müslümanlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 bin odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! Tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. “Ecebtüm” olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şehadet insanı cennete götürecekse, Kur’an’dan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa. O zaman hâşâ boşuna bu ka-dar söz söyledi peygamber. Hayır hayır, kitabın da, peygamberin de, bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla Müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama, bu Kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Hangi güne ertelenmişti peygamberler? Ne zamana ertelenmişlerdi? Ne güne randevulaşmışlardı? Veya ne zamana kadar bir gecikme vardı? Fasıl gününe. Öyle bir fasl günü ki, o gün her şey hall ü fasledilecek. O gün her şey fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacak. Veya her şey tafsilatlı bir biçimde ortaya dökülecek. Kâfirlerin: “Eyvah! Hiçbir şey eksik bırakılmamış!” diyecekleri bir gündür o.
8-13. “Yıldızların ışığı giderildiği zaman, gök yarıldığı zaman, dağlar pamuk gibi atıldığı zaman, Peygamberlere ümmetleri hakkında şahitlik vakitleri bildirildiği zaman, bu, hangi güne bırakılmıştı? Hüküm gününe bırakılmıştı.” Yıldızlar silindiği, yok edildiği, ışıkları ve cisimleri kaybolduğu zaman. Gök yarıldığı, paramparça parçalandığı zaman. Dağlar kökünden köklenip pamuk gibi sağa sola atıldığı zaman. Elçiler de tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Onlar hangi güne ertelenmişlerdi? Fasıl gününe, hüküm gününe ertelenmişlerdi onlar. Evet görüyoruz ki: İfadesindeki vaki olacak şeyin vaktini beyan için burada “İza” lar anlatılmış. Yani “iza” edatlarıyla anlatılan bu konular kıyametin zamanını beyan sadedinde gündeme getirilen konulardır. Bunlar kıyamet sahneleri olarak Kur’an’da bildirilen vahyî bildiriler olunca, vahyî konular olunca elbette ki şu meşhud alemdeki müşahedelerle bunları izaha kalkışmanın anlamsızlığını baştan kabul ediyoruz. Yani acaba yıldız nasıl silinir, sema nasıl parçalanır, bunları bilmiyoruz. Lâkin Kur’an bize anlaşılır bir kitap olarak beyan edildiğine göre elbette anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyetler bize şunları söylüyor: “Ey insanlar! Sakının! Korunun! Dikkat edin! Gün gelecek yıldızlar, ay, güneş, gece, gündüz, sema, arz, dağlar, tepeler şu mevcut yapısını kaybedecek. Hepsi de Rablerini dinleyecekler. Hepsi de Rabblerinin komutuna, Rabblerinin fermanına kulak verecekler. Zaten şu anda hepsi de sahiplerinin bu komutunu beklemektedirler. Gelin akıllarınızı başlarınıza alın da siz de O’nu dinleyin. Gelin siz de Rabbinizin kitabındaki emirlerine kulak verin. Gelin sizler de O’nun size gönderdiği hayat programı olan kitabını anlamaya çalışın. Gelin şu kitapsız Müslümanlıklarınıza bir son verin. Unutmayın ki yarın şu gördüğünüz her şey değişecek. Her şey imtihan konumundan hesap konumuna geçecek. Sizler de yaşadığınız hayatın hesabını vermek üzere Rabbinizin huzurunda toplanacaksınız,” buyurarak Rabbimiz bize tablolar sunuyor. İşte bu müthiş hadiseler, korkunç boyutta olduklarından, dayanılmayacak şeyler olduğu için Rasûlullah efendimizin beyanına göre mü’minlerin canları alındıktan sonra vukua gelecek bunlar. Hoş bir rüzgarla bu olaylardan önce mü’minlerin canları alınacak ve bu hadiselerin dehşetinden sadece kâfirler mutazarrır olacaklar. Elçiler tayin edildikleri vakitlerine erdirildikleri zaman. Peygamberler buluştuklarında. Peygamberler kendilerine verilen vakitte toplandıkları zaman. “Vukkıtet” de denilmiş kimi kıraatlerde. Peygamberler vakitlerine erdirildiklerinde. Anlayabildiğimiz kadarıyla burada peygamberlerin belli bir vakitte randevulaştıkları anlatılıyor. Bu da kıyamet dönemi, hesap ki-tap vaktidir. Hani Kur’an’ın başka yerlerinde peygamberlere de sorulacağı anlatılıyordu ya. “Andolsun ki, kendilerine peygamber gönderilen-lere soracağız, peygamberlere de soracağız.” (Araf 6) Rabbimiz diyor ki, her iki tarafa da hesap soracağım. Kendilerine peygamber gönderilen toplumlara da soracağım, o toplumlara gönderdiğim peygamberlere de. Her ikisinden de hesap soracağım, diyor Rabbimiz. Rabbimizin elçilerine soracağı soru Mâide sûresinde anlatıldığı gibi bir sorudur: “Allah peygamberleri topladığı gün, “Size ne cevap verildi?” der; onlar, “Bizim bir bildiğimiz yoktur, doğrusu görülmeyenleri bilen ancak Sensin” derler.” (Mâide 109) İşte peygamberlere sorulacak soru budur. Diyecek ki onlara Rabbimiz: “Ey peygamberlerim! Sizler gönderildiğiniz toplumlarınız tarafından nasıl karşılandınız? Size ne cevap verildi? Nasıl bir mukabele gördünüz? Veya gönderildiğiniz toplumlarınıza karşı vazifelerinizi yaptınız mı? Benim âyetlerimi onlara anlattınız mı? Benim mesajımı onlara duyurdunuz mu? Benim insanlardan istediğim kulluk konusunda onlara örneklikte bulundunuz mu?” Aslında Rabbimiz peygamberlerinin tümünün mâsum olduğunu, vazifelerini hakkıyla ifa ettiklerini, onların yeryüzünde tüm yalanlamalar, tüm eziyetlere ve sıkıntılara rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan görevlerini yerine getirdiklerini bilmektedir. Bunu bilmediğinden ya da onlardan şüphe ettiğinden değildir bu soru. Çünkü Allah kimin suçlu kimin suçsuz olduğunu bilmektedir. Suçluları da suçsuzları da bilmektedir Rabbimiz. Bunu Kur’an’ın değişik yerlerinde görüyoruz: “O gün ne insana ve ne cine suçu sorulur.” (Rahmân 39) “Suçluların suçları kendilerinden sorulmaz.” (Kasas 78) Suçlular ve suçsuzlar yüzlerinden belliyken acaba bunlar suçlu mu suçsuz mu diye suçlular hakkında sormaya gerek olmadığı gibi, suçsuz oldukları kesin olan peygamberler hakkında Rabbimizin onlardan da soracağım buyurmasının mânâsını şöyle anlamaya çalışıyoruz: Peygamberlere karşı gelmiş, onları yalanlamış, onlara zulmet-miş zâlimlerin bizzat peygamberler huzurunda, onların gözleri önünde açığa çıkarılacak ve rezil edilecekleri vurgulanarak böylece bir tehdit unsuru oluşturulsun istenmiştir. Peygamberlerin sorusu böyle. Bir de o peygamberlerin kendilerine gönderildiği toplumlarına soracak Rabbimiz. Onlara sorulacak soruları da yine Kur’an’ın pek çok yerinde görüyoruz. Kasas sûresinde Rabbimiz bunu şöyle anlatır: “O gün Allah onlara seslenir: “Peygamberlere ne cevap verdiniz?” der.” (Kasas 65) O gün şöyle nida olunacak onlara ve denilecek ki, “Peygamberlere nasıl icabette bulundunuz? Neler dediniz onlara? Ne cevap verdiniz? Peygamberlere ne cevap verdiniz. Onları nasıl karşıladınız? Nasıl muamele yaptınız onlara?” “Bilemiyorum da ya Rabbi onlar bize bir şey demedi ki biz onlara ne diyelim?” diyeceğiz her halde. Yani ya Rabbi peygamberin bi-ze namaz kılın dedi biz de kıldık, oruç tutun dedi tuttuk, zekât verin dedi verdik, çocuklarınızı sünnet ettirirken yemek verin dedi biz de yaptık. Bunun dışında bize başka bir şey demedi ki peygamberin, biz ona cevap verelim. Yani din diye ne anlattı bize peygamber? İlmihal bilgileriydi her halde, onu da Tavaslı mı anlattı Ömer Nasuhi mi anlattı, unuttuk, diyeceğiz her halde. Peygamberle, peygamberin sünnetiyle, peygamberin hadisleriyle ilgilenmeyen, peygamberden ve onun hayatından habersiz yaşayan bir adamın elbette diyebileceği işte budur. Halbuki Peygamber elli bin, altmış bin söz söyleyen, amel eden varlıktır. Yani tespit edilen hadisleri 50-60 bin kadar olan bir örnektir. Altmış bin civarında söz söyleyen bir peygamber. Onlardan ne kadar haberdarsak bizde o kadarı var demektir. Meselâ bir araba 6000 parçadan oluşuyorsa sizde kaç parça varsa arabanızda o kadar parça vardır. Her halde bir direksiyon bir de dört teker varsa elinizde ona benim arabam var filan demiyorsanız, o zaman 60 000’de kaç hadis varsa sizde o kadar hadis var demektir ve sizin peygamberle ilginiz o kadar demektir. Kaç hadisiniz varsa üzerinde kafa yorduğunuz, hayatınızı onunla düzenleyeceğiniz o kadar Müslümanlığınız var demektir. Allah korusun haberdar olduğunuz zaten yok da, bir de üstelik onlara cevabınızı düşünün. Meselâ 60 bin odalı bir saray gezecektiniz ve değerlendirmenize göre de size mükafat verecektiler. İki oda, üç oda, beş oda gezdiniz ve orada oyalandınız durdunuz artık. İşte kumar oynama! Zina etme! Sağa bakma! Sola gitme! Dükkana git! Tezgaha git! Yat! Uyu! Tamam. Geri kalan odalarda çok güzel şeyler vardı belki onlardan da haberdar olacaktınız da öyle yorumlayacaktınız, cevap verecektiniz. İcabet edecek, amel haline getirecektiniz. “Ecebtüm” olacaktı o zaman. Eğer sadece namaz, oruç, hac, zekât, kelime-i şehadet insanı cennete götürecekse, Kur’an’dan diğer bölümleri alalım çıkaralım din bozulmayacaktır o zaman. Dinde hâşâ fazlalık olur o zaman. Veya işte bir kaç hadis bırakalım hayatımızda gerisini tümden yok farz edelim eğer din bozulmuyorsa. O zaman hâşâ boşuna bu ka-dar söz söyledi peygamber. Hayır hayır, kitabın da, peygamberin de, bizim hayatımızdaki fonksiyonu bu kadar basite indirilemez. Unutmayalım ki bu kitabı tanıdığımız kadarıyla, peygamberin sünnetini tanıdığımız kadarıyla Müslümanız ve Rabbimizin sorularına cevap vereceğiz. Diğer kitapları tanımasak da olur, diğer liderleri ve efendileri ve onların uygulamalarını tanımasak da olur ama, bu Kitabı ve peygamberin sünnetini tanımak zorundayız. Hangi güne ertelenmişti peygamberler? Ne zamana ertelenmişlerdi? Ne güne randevulaşmışlardı? Veya ne zamana kadar bir gecikme vardı? Fasıl gününe. Öyle bir fasl günü ki, o gün her şey hall ü fasledilecek. O gün her şey fâsılalı, fâsılalı ortaya konulacak. Veya her şey tafsilatlı bir biçimde ortaya dökülecek. Kâfirlerin: “Eyvah! Hiçbir şey eksik bırakılmamış!” diyecekleri bir gündür o.
14. “Hüküm gününün ne olduğunu sen nerden bilirsin?” Peygamberim, sen bu fasl gününün ne olduğunu bilebilir misin? Fasl gününün ne olduğunu sen idrak edebilecek misin? Kendi kendine bulabilecek, bilebilecek misin? Bin yıl düşünsen, bin yardımcıyı yardımına çağırsan, binlerce zaman ve mekân meşgul etsen yine de senin fasl gününü idrak etme imkânın yoktur. Öyleyse dinle onu sana ben anlatayım, diyor Rabbimiz. Ne dedi Rabbimiz? Peygamberler ne güne ertelenmişlerdi? Fasl gününe. İşte toplumların peygamberler karşısında yanıldıkları nokta burasıydı. Toplumların yanılgı noktalarından en büyüğü burasıdır. Peygamberler toplumlarını fasl günüyle, tekrar dirilip hesap verme günüyle uyardıkları zaman onlar peygamberlerine kafa tutarak diyor-lardı ki: “Ne? Ne? Ölüm mü dedin? Tekrar dirilme mi dedin? Hesaba çekilme mi dedin? Azap mı dedin? İkâb mı dedin? Cehennem mi dedin? Cennet mi dedin? Sen onu bizim külahımıza anlat ey peygamber! Eğer bu dediklerin gerçekse haydi getirsene onu bize! Haydi ne getireceksen getir de görelim bakalım! Gökten bize bir ateş mi indireceksin? Taş mı yağdıracaksın? Azap mı getireceksin? Haydi ne getireceksen getir de görelim!” Yani onlar yarına vaadleşildiğini, yarına vakitleşildiğini bilmiyorlardı. Bütün bunların yarın olacağını bilmiyor-lardı. Bugün de öyle demiyor mu kâfirler? Kıyamet, ahiret hesap kitap diyorsunuz. Hani nerede kaldı bunlar ya? Niye gelmiyor? diyorlar. Halbuki bunlar bugün değil yarın olacak, ama bunu bilmiyorlar. İşte insanların pek çoğunun yanıldıkları bu gerçek, mü’minin yarına yönelik hayatının alt yapısıdır, temel taşıdır. Mü’min hep bilir ki, yarın mutlaka bir hesap kitap günü vardır ve peygamberi yarın onun üzerine şahit olacaktır. Her biri diğerine şahit olacak. Peygamberimiz bize, biz öteki ümmetlere şahit olacağız inşallah. İnşallah Müslümanlar olarak ölürüz de, bu şerefe ulaşırız. İşte bu sûrede anlatılan temel konu budur. Yani hem kıyamet günüyle bir buluşma, hem de peygamberlerle bir buluşma olacak. Kıyamet gününe ertelenen peygamberlerle bir buluşma olacak. Sanki yıllar önce kesilmiş bir mücâdele, bir itiraz, bir karşı geliş, bir alaylama ortamı kesilmiş, zaman dürülmüş, zaman durdurulmuş ve hemen sanki orada bir buluşma olacak ve diyecek ki peygamber: “Bunu mu yalanlıyordunuz? Bunu mu soruyordunuz? İşte cevap! Bunu mu reddediyordunuz? İşte reddettiğiniz! Buyurun işte karşınızda o gerçek!”
15. “O gün yalanlamış olanların vay haline!” Vay o gün yalanlayanların haline vay! Vay o yalancıların haline o gün vay! Veyl olsun o gün o mükezzibine veyl olsun! Eğer mükezzibinden söz ediliyor ve sonra da veyl olsun onlara deniliyorsa, o zaman biz mükezzibinin cehennemlik olduğunu anlıyo-ruz. Buna göre burada kastedilen mükezzibinin kıyamet gününü, fasl gününü yalanlar olduğunu anlıyoruz. Yalan ikiye ayrılır: 1. Hayatı ilgilendiren konularda Allah ve Resûlünün söylediklerine rağmen veya Allah ve Resûlünün beyanlarına binaen söylenen yalanlar. Yani Allah ve Resûlünün bir sözünü, bir hükmünü başka bir şekle getirerek söylenen yalanlar. Allah ve Resûlünün dediklerini demedi, demediklerini de dedi şeklinde söylenen yalanlar. 2. Hayatı ilgilendirmeyen konularda ya da işte aptalca, basit ve lüzumsuzca söylenen yalanlar. Yani insanın insan olma özelliğinden, gafletinden, unutkanlığından kaynaklanan yalanlar. Yok efendim yanlışlıkla maviye siyah dedin de, veya beş bıldırcın vurduğun halde on bıldırcın vurdum dedin gibi yalanlar. Ama bu yalan hayatı ilgilendiriyorsa o zaman iş değişir. Meselâ on bıldırcın vurdum deyince bunu söyleyene on milyar verilecekse ve bunu söyleyen de bu parayı çarp-mak için bu yalanı söylüyorsa, işte bu da hayatı ilgilendiren bir yalan olacaktır elbette. Ama burada anlatılan yalan din olarak, hayat tarzı, hayat programı olarak insanlara sunulan yalanlardır. Bu konularda Allah ve Resûlüne rağmen, Allah ve Resûlünün dediklerine rağmen söylenen ya-lanlar. Eğitiminiz şöyle olmalı! Kılık-kıyafetiniz böyle olmalı! Eviniz, ev tefrişiniz şöyle olmalı! Kızınızın kıyafeti böyle olmalı! Sosyal hayatınız şöyle olmalı! Hukukunuz böyle olmalı! Ekonominiz şöyle olmalı! Sofranız böyle olmalı! Kazanmanız harcamanız şöyle olmalı! Hayatınız, hedefleriniz böyle olmalı! gibi hüküm cümleleriyle alâkalı, hayat programıyla alâkalı insanı cehenneme götürücü yalanlar. Tüm bu konularda Allah ve Resûlü başka söylüyor, insanlar da farklı söylüyorlarsa işte bu kişiyi cehenneme götürücü bir yalandır Allah korusun. Meselâ, “böbrek taşını bira döker” diyen kişi hüküm bildiren bir cümle söylediği için, hayatı ilgilendiren bir konuda din adına bir yalan söylediği için, Allah ve Resûlüne rağmen, onların dediklerinin tamamen aksine cehenneme götürücü bir yalan söylemiştir. Evet belki bira böbrek taşını döker ama böbreği de beraber döküp işini bitirir. Allah ve Resûlünün söylediklerinin aksine, “erkek ve kadın mirastan şu ka-dar alacaktır” diyen kişi din adına, hayatı ilgilendiren bir konuda yalan söylemiştir ve bu yalan onu cehenneme götürecektir. Veya “mide ül-seri başlangıcı olan kişi konyak içmelidir, veya bu durumda oruç tutmamalıdır” diyen kişi bu yalanıyla cehenneme gidecektir. Veya “okul bitinceye kadar baş açılmalıdır” diyen kişiyi mutlaka bu yalanı cehenneme götürecektir. Bu âyet bu sûrede on defa tekrar edilecek. On defa Rabbimiz: Diyecek ve ısrarla yalan söyleyenlere dikkat çekecek, onların cehenneme gideceğini anlatacak. Tabi her bir bölümde farklı yalan söyleme konularına dikkat çekecek. Anlıyoruz ki her bir bölümün yalan boyutu, yalan konuları farklıdır. İnşallah bu âyetin geçtiği her bir bölümde bu yalanların farklılıklarına değineceğiz. Bakın onlardan bir bölüm şöyle:
16-19. “Öncekileri yok etmedik mi? Ardından, sonrakileri de onlara katarız. Suçlulara böyle yaparız. O gün yalanlamış olanların vay haline!” Evet öncekileri biz helâk etmedik mi? Peygamberleri yalanladıkları için ilk dünya azabı veya helâki kendilerine gelen Nuh kavminden, Lût kavminden, Âd’dan, Semûd’dan veya daha önce helâk edilen toplumlardan söz ediyor Rabbimiz. Biz onları helâk etmedik mi? Ardından sonrakileri de onlara katarız. Geridekileri de onlara katarız. Bu da kılıçla ya da başka bir ib-ret yoluyla helâk edilenler anlamına geliyor. Evvelûndan kasıt Nuh, Âd ve Semûd kavmidir, ahirûndan kasıt da İbrahim, Lût kavmi ve Medyen ahalisidir denmiş. Veya evvelûn ilk çağdakiler, ahirûn ise Mekke kâfirleridir. Rabbimiz diyor ki, evvelûnun işini bitirdik, şimdi de sıra sizdedir ey Mekkeliler. Onların yolunda giderseniz yakında sizin de defterlerinizi düreceğim. Veya evvelûn kıyametten önce helâk olanlar, ahirûndan kasıt da kıyametin kopuşuyla helâk edilecek olanlardır denmiş. Buna göre her biri bir diğerine göre evvel ve ahir olan nice insanları, nice toplumları Allah helâk etmiştir. Helâk etmedik mi? diyor Rabbimiz. Nasıl ki onları helak etmişsek şu anda mevcut olanlar da onların yolunda giderlerse asla bu helâkten kurtulamayacaklardır, buyuruyor Rabbimiz. Düşünsenize, Âd kavmi, Semûd milleti, Lût kavmi, Tubba ahalisi, Ress toplumu gibi Kur’an’da anlatılan kavimlerin hepsi helâk olmadı mı? Veya babanızın, dedenizin babasının babası hepsi helâk olmadılar mı? Ama buradaki helâk olmanın mânâsı “Zâlimlerden başkası mı helâk olur?” (En’âm 47) Rabbimizin göndereceği böyle bir azapla helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimler helâk olacaklardır, ya da zâlimlerden başkası asla helâk olacak değildir. Böyle bir durumda helâk olacak olanlar ancak zâlimlerdir. Zâlimlerden başkası için helâk sözü caiz değildir. Ölmek işi herkes içindir ama helâk işi sadece zalim kâfirler içindir. İşte Mûsâ, işte Firavun, işte İbrahim, işte Nemrut, işte Harun, işte Ka-run, işte Bel’am, işte Hâmân. Peki hepsi de helâk oldular mı? Asla. Kur’an bize anlatıyor ki Allah’ın istediği biçimde yaşayıp ölümü öylece bulanlar kurtuldu, geri kalanlar ise helâk olmuştur. İşte suçlulara biz böyle yaparız, veyl olsun yalan söyleyenlere. Peki hangi konuda yalan söyleyenlere? Az evvel anlatılan konularda yalan söyleyenlere. Yani helâk edilenler konusunda, eskiler ko-nusunda, tarih konusunda yalan söyleyenlere veyl olsun diyor Rabbi-miz. Rabbimiz burada bir soru soruyor: “Biz öncekileri yok etmedik mi?” Bakın işte yalan konularından, yalan alanlarından birisini anlatıyor Rabbimiz. Üzerinde yalan söylenebilen konulardan birisi demek ki buymuş. Neymiş bu birinci alan? Rabbimiz geçmişlere dikkatimizi çektiğine göre, geçmişlere ne yaptığını gündeme getirdiğine göre an-lıyoruz ki birinci yalan konusu tarihtir veya zamandır. Çünkü Rabbimiz bizim önceye, öncekilere, eskilerin durumuna, yani zamana, tarihe dikkatlerimizi çekiyor. Sonra da diyor ki, “veyl olsun o yalancılara! Ce-henneme gitsin o yalancılar!” Öyleyse zamanla, tarihle ilgili yalanlar insanları Cehenneme götürecektir. Evet unutmayalım ki tarihle ilgili yalanlar insanı Cehenneme götürecektir. Peki ne tür yalanlardır bunlar? Yani tarihle ilgili nasıl yalan söylenir? Meselâ Mısır tarihinden söz edilir, ama hiçbir an, bir satır bi-le olsa, bir sayfa, bir cümle bile olsa Mısır’ı Mısır yapan Hazreti Yusuf-tan, Hazreti Mûsâ’dan söz edilmezse, işte bu tarih konusunda en büyük bir yalandır ki insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya genel tarihten, insanlık tarihinden söz edilir, ama bu tarihin baş imamları, baş mimarları olan peygamberlerden bir satır bile söz edilmezse, peygambersiz bir insanlık tarihi gündeme getirilirse, işte yalanların en büyüğü, en adisidir ki bu yalan, insanı mutlaka cehenneme götürecektir. Veya meselâ tarihten söz edilir, ama hep saraylardan, köşklerden, yapılardan, yapıtlardan söz edilirse, veya tarihten söz edilirken sadece savaşlardan, vuruşmalardan söz edilir, ama insanların inanışlarından, dinlerinden, yaşayışlarından söz edilmezse, işte bu yalanların en büyüğüdür ve cehenneme götürücü bir yalandır. Veya tarihten söz edilirken sadece idarecilerden, ezenlerden, önde gidenlerden, zâ-limlerden, despotlardan söz edilir, onların tarihlerinden söz edilir, ama mazlumların, mustaz’afların, garibanların, ezilenlerin tarihinden söz e-dilmezse, işte bu tarih adına söylenmiş cehenneme götürücü bir yalandır. Şu anda okuduğunuz tarihin bu yalanlarla dolu olduğunu bili-yorsunuz. Veya zamanla ilgili yalanlar. Zamana ilişkin yalanlar da insanı cehenneme götürücü yalanlardır. Yani zamanı Allah ve Resûlü’nün değerlendirmesinden farklı değerlendirme, zamana Allah’ın bakmamızı istediği bakıştan, bakış açısından farklı bakma, zamana farklı bir atfı nazardır ki bu da insanı cehenneme götürecektir unutmayın. Meselâ Erzincan’da deprem oldu. Niye oldu? İşte efendim, yer sallandı da, yerin altındaki mağma tabakası hareket etti de, ya da kıtalar birbirlerine yaklaştılar da onun için oldu diyerek yalan söyleyenler, eskilerin helâklerini yalan yorumlayanlar. Veya Lût kavmi yerin dibine bat-mış, işte orada da deprem gibi bir şeyler olmuş gibi tarihe ilişkin yalan değerlendirenler. Yorumlamada yalan, tespitte yalan, teoride yalan, yalan, yalan… Tüm bu olaylardan, bu helâklerden ibret almadan yalan söyleyenler elbette helâk olacaklar ve cehenneme gideceklerdir. Bakıyoruz hep anlatılanlar öyle gibi değil mi? Mısır anlatılır, Firavunlar anlatılır veya Osmanlılar, Selçuklu anlatılır, Endülüs anlatılır hiç de öyle bize ibret olsun diye, bizim de hayatımız ona göre düzenlensin diye bir an-latım yoksa hep yalan söyleniyor demektir Allah korusun. Meselâ de-delerimizin, ecdadımızın hayatlarını değerlendirirken bile öyle değil mi? Adam onlardan konuşmaya başlayınca, işte şöyle çalışırlardı, böyle didinirlerdi, şöyle yerlerdi, böyle içerlerdi, şöyle ata binerlerdi, böyle kılıç kullanırlardı diye hep bir yönlerine dikkat çekiliyor. Peki acaba ecdadımızın Kur’an’la ilgileri neydi? Sünnetle münasebetleri nasıldı? Çocuklarıyla eğitim anlayışları nasıldı? Komşularıyla münasebetleri neydi? Gece hayatları, kılık-kıyafet anlayışları, ha-yata bakışları neydi? Nasıldı? Buna hiç değinilmiyor. Adamı değerlen-dirmede yalan söyleniyor. Peygamberi anlatanlar da, sahâbeyi anlatanlar da hep böyle anlatıyorlar. Hep yalan söylüyorlar. İkinci yalan alanı, ikinci yalan konusu da bakın şöyle gündeme geliyor: