Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Nisâ Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

176 ayetSayfa 2 / 6
25. “Sizden, hür mü'min kadınlarla evlenmeye güç yetiremeyen kimse, ellerinizdeki mü'min câriyelerinizden alsın. Allah sizin imanınızı çok iyi bilir. Birbirinizdensiniz, aynı soydansınız. Onlarla, zinadan kaçınmaları, iffetli ol­maları ve gizli dost tutmamış olmaları halinde, velîlerinin izniyle evlenin ve örfe uygun bir şekilde mehirlerini verin. Evlendiklerinde zina edecek olurlarsa, onlara, hür kadın­lara edilen azabın yarısı edilir. Câriye ile evlenmedeki bu izin, içinizden, günaha girme korkusu olanlaradır. Sab­retmeniz sizin için daha hayırlıdır. Allah bağışlar ve mer­hamet eder.” Rabbimiz bundan önceki âyetlerinde bir Müslüman erkeğin ev­lenmesinin yasak olduğu kimseleri anlatmıştı. Evlenilmesi haram olanlar sayıldıktan sonra da işte bunların dışındakilerle meşru dairede mehirlerini verdikten ve kendileriyle nikâh akdini de gerçekleştirdikten sonra dilediklerinizle evlenebilirsiniz buyurulmuştu. İşte bakın bu âyette de Rabbimiz hür kadınlarla onlara onların istedikleri mehirlerini vererek evlenmeye güç yetiremeyenlerin de sağ ellerinin altında bu­lu-nan Müslüman câriyelerle evlenmelerini, onlarla yetinmelerini tav­siye ediyor. Yâni anlıyoruz ki Rabbimiz İslâm toplumunda yaşayan insan­ların içinde nikâhsız bir tek kimsenin bile bulunmasını istemiyor bir, bir de savaşlarda esir alınan ve sonradan Müslüman olmuş câriyelerle evlenmeye teşvik ediyor. Savaşlarda esir alınmış, evlerinden, yurtla­rından uzak kalmış olsalar da ama fıtratları aynen yerinde duran, fıt­ratları gereği kendileri de evlenmeye mecbur olan, kendilerinin de mutlaka cinsel ihtiyaçları giderilecek olan bu câriyelerle evlenilerek sosyal hayatın dengesinin kurulmasını istiyor Rabbimiz. Allah böyle istiyor. Rabbimiz istiyor ki toplumda hiçbir hür mü’-mine kadın nikâhsız ve yalnız kalmayacak, mutlaka evlendirilecek. Böyle hür bir mü’mine ile evlenemeyecek durumda olanlar da mü’-mine câriyelerle evlenecek. Hiç kimse ne yapayım benim evlen­meye gücüm yetmiyor diyemeyecek. Çünkü gerek kadın, gerek erkek böyle cinsel ihtiyacı giderilmeden toplumda yalnızlığa itilmemelidir. Böyle bir kimsenin bozulan ruh ve beden dengesinin toplumun den­gesini bozmasına asla izin verilemez. Şunu unutmamak lâzımdır ki böyle cinsel ihtiyacı sağlanama­yan erkek ve kadınların bulunduğu bir toplum bunalımlar toplumu ola­caktır. O topumda hiçbir zaman huzur ve sükun olmayacaktır. İşte bunun içindir ki Rabbimiz tarafından toplumda böyle bir tek insan kal-mamacasına savaş esiri olup da mü’mine olan câriyelerle evlenil­meye teşvik edilirken, mü’mine olmayanların da efendilerine verildik­ten sonra onların mutlaka evlendirilmeleri emredilmektedir. Bir kısmınız bir kısmınızdandır. Yemenizde, içmenizde, giyin-menizde kuşanmanızda, sosyal hayatı yaşamanızda, evlenme­nizde, boşanmanızda, hukukunuzda, görevlerinizde, sorumlulukları­nızda bir-birinize farklılığınız yoktur. Hepiniz eşitsiniz. Sadece aranız­da takva yönünden bir üstünlüğün ötesinde birbirinize bir üstünlüğü­nüz alçaklığınız yoktur. Onun içindir ki sakın Müslüman câriyeleri al­çak görmeye kalkmayın. Sonradan iman etmiş bir câriye takvası ve teslimiyeti gereği üst seviyeye mensup hür bir kadından üstün bir ko­numa gelebilir. Sizin imanlarınızı Allah bilmektedir. İman yönünden kimin üstün kimin alçak olduğunu en iyi bilen Allah’tır. Öyleyse o câriyeleri küçük görmeyin de onları ehillerinin, sa­hip­lerinin izniyle nikâhlayın. Dikkat ederseniz burada câriyelerin ni­kâhlanmasında onların velîlerinin izni gündeme geliyor. Velîlerinin izni olmadan câriyelerle nikâhlanmanın caiz olmadığı konusunda âlimle­rimizin farklı görüşleri vardır. Kimi âlimlerimiz, velîlerinin izni olmadan da kızcağız kendi nikâhını akdeder derlerken âlimlerimizin ekseriyeti ise velînin izni olmadan mutlak mânâda nikâhın sahih olmayacağını iddia ederler. Kızın babası, anası, amcası, dayısı gibi velîsinin izni ol-madan onunla nikâh akdi caiz değildir derler. İffetli yaşamaları, gizlice dost tutmamaları, dost edinmemeleri, zinaya uzanmamaları kayd u şartıyla onlarla, o câriyelerle evlenin, ya da onları evlendirin. Onlar hakkındaki bu ifadeler genel mânâda bu­gün Müslümanların evlilik hayatlarına bir açıklık getirmemizi zorunlu kılıyor. Şu anda bizim toplumda ekonomik kaygılarımızdan dolayı, eğitim yapılanmalarımızdan dolayı ailelerin erkek ve kız çocukları ai­lelerinden ayrı ve uzakta bir hayatı yaşamak zorunda kalmışlardır. Baba, ana bir şehirde, kız ya da oğlan tahsil için gittiği başka bir şe­hirde. Veya baba ekonomik kaygılarla çocuklarını terk etmek, ya uzaklara gitmek ya da aynı şehirde ama çoluk çocuğundan habersiz bir durumu yaşamaktadır. Böylece velîlerinden uzakta kalan erkek ve kız çocukları velîlerinin haberleri bile olmadan evliliklerini kendileri ka­rarlaştırıyorlar. Ama çoğu zaman erkekler ve kızlar verdikleri bu kararı nikâhla yasallaştırmadan birbirleriyle gayri İslâmî görüşme ihtiyacı hissediyorlar. Yanlarında mahremleri olmadığı halde, yanlarında ar­kadaşları olsa da zaten onlar da aynen berikilerin işlediği yasağı çiğ­neyen kimseler olmaları hasebiyle aslında yok sayılırlar. İşte bir pastahanede, kahvehanede buluşup görüşürlerken, nihâyet bu durumdan rahatsız olarak bir an evvel evlenelim diyorlar, ve fakat ne kızın, ne de oğlanın ana ve babalarının haberleri olmadan kendi kendilerine bir nikâh akdediyorlar. Gerçekten garip bir evlen­me-dir bu. Cinsel birleşmede de bulunamıyorlar, ayrı ayrı evlerde, ayrı ayrı yurtlarda kalıyorlar, sanki sadece görüşmek, buluşmak üzere kı­yılmış bir nikâhla devam ediyorlar. Sonra, taraflardan, bilhassa oğlan tarafının, oğlanın ailesinin bu adaya veya bazen da kız tarafının karşı çıkması sonucu veya uzun bir süre birlikte gezip tozduktan sonra oğ­lanın ben artık bu işten hoşlanmamaya başladım, benim hoşuma git­memeye başladı diyerek kızdan uzaklaşmaya çalışması veya erkek evet dediği halde, kız evet dediği halde ailelerinin baskıları sonucu bi­risinin bu işten vazgeçmesi, ya erkeğin kızı, ya da kızın erkeği terk et-mesi gerçekten çok kötü bir durumdur. Böyle durumda olanlara şunu tavsiye edelim. Sakın kendi ken-dinize nikâh kıymayın. Zaten siz istediğiniz kadar bu nikâha nikah de­yin, velîlerinizin haberi ve izni olmadığı sürece bu nikâh da nikâh de­ğildir. Nikâhımız var diye beraber olduğunuz zaman içinde sürekli Al­lah’ın yasalarını çiğnemeye devam ediyorsunuz. Böyle kendilerine ni­kâh şahitleri de bulsalar, sözde nikâhlıyız da deseler fiili olarak bu kimseler nikâhsızdırlar. Böyle tarafların kendilerini hem nikâhlı, hem nikâhsız bir durumda bunalımlara atmalarının hiçbir anlamı yoktur. Evleneceklerse doğru dürüst ailelerini de bu işten haberdar ederek, ve de böyle ayrı ayrı yerlerde, yurtlarda yaşamaktan, toplumun gö­zünde ne evli ne bekar, utana utana, sıkıla sıkıla bir stres yaşamak­tan, rahat bir şekilde cinsel doyuma ulaşamamaktan da kurtulup bir araya gelerek, doğru dürüst karı koca olmaları doğrusudur. Değilse sonuç çoğu kez kızın alacağı bir yara ile bu iş bitecek ve ömür boyu bunun mutsuzluğunu, bunalımını yaşamak zorunda kalacaktır. Şüphesiz her şeyin en güzelini, en doğrusunu Allah bildiği için onun emirlerine teslim olmak, sonunda bu tür tehlikelerden bizi emin kılacaktır. Bir de şu anda bizim toplumda son zamanlarda yaygınlaş­ma­ya başlayan bir yanlış uygulamadan da söz edelim burada. Nişanla aralarında evlenme kararı alınmış kız ve erkek çocukları arasında mahremiyet kalksın da rahat görüşsünler diye düğünden önce nikâh­ları kıyılıyor. Bu da çoğu zaman tehlikeli olmaktadır. Çünkü eğer bu nişanlılık dönemi uzun sürecekse, uzun süren bu nişanlılık dönemle­rinde onların birlikte bir izdivaç hayatı yaşamaları lâzımdır. Yâni nor­mal olarak karı koca olmaları gerekecektir. Yok eğer aralarında böyle bir birleşme olmayacak ve bu nikâh sadece birlikte gezmeleri için ya­pılıyorsa, gerçekten bu son derece yanlış bir şeydir. Çünkü hem oğ­lan hem de kız ne evli ne bekar, ne nikâhlı ne nikahsız bunalımlara gi­receklerdir. Bu bunalımlar sonucu eğer taraflar birbirlerinden ayrılmak durumuyla karşı karşıya kalırlarsa o zaman işler daha zor bir duruma gidecektir. Onun için bu tür tehlikeli işlerden sakınmak zorundayız. Âyetin evvelinde Rabbimiz bizlere câriyelerle evlenmemizi tav­siye buyurmuştu. Burada da eğer muhsanat olduktan sonra, yâni bu câriyeler evlenip de muhsana durumuna geldikten sonra, yâni kocala­rının koruması altına girdikten sonra veya başından böyle bir nikâh geçtikten sonra eğer bir fuhuş yoluna girerler, zina ederlerse onlara da hür kadınlara verilen cezanın yarısı verilecektir. Böylece bu ceza onların sosyal hukuklarına da uygun olacaktır. Çünkü hür bir kadın, hem ailesi hem de kocası tarafından korunmuş olduğu halde, câriye bu korunma unsurlarından sadece bir tanesiyle korunmaktadır. Onun aile barınağı ve korunağı yoktur. İşte bu sebeple ona uygulanacak zina cezası hür bir kadına uygulanacak cezanın yarısıdır. İşte bu câriyelerle evlenme izni içinizden şehvetinin galebe ça­lıp da günahlara düşme, zinaya gitme ve böylece bozulma tehlikesiyle karşı karşıya bulunanlar içindir. Değilse eğer sabrederseniz, yâni câ­riyelerle evlenmezseniz bu sizin hakkınızda daha hayırlı olacaktır. Eğer cinsel ihtiyaçlarınızın giderilmesi konusunda kendinizi tutar ve sabrederseniz bu sizin için hayırlara sebep olacaktır. Nitekim Rasulullah Efendimiz evlenme çağına geldikleri halde evlenemeyen kimselere oruç tavsiye ediyordu. Biliyoruz ki oruç tüm günahlara karşı, tüm şehvetlere karşı bir vicadır, bir kalkandır. İster genç olsun, ister yaşlı, ister erkek olsun, isterse kadın bir Müslümanın hiçbir za­man Allah’ın gazabını celp edecek, Allah’ın yasalarını çiğneyecek bir duruma düşmemesi gerekmektedir. Bunun için de şehvetinin galebe çalması karşısında durumu müsait olanların haramlara düşmemek için hemen evlenmeleri tavsiye edilmektedir. Böyle bir durumdaki mü’minlerin hemen evlenmeleri vaciptir. Eğer hür bir kadınla mehirini vererek evlenebilecek durumda değilse bir câriyeyle evlenmesi vaciptir. Çünkü daha önce de dediğimiz gibi toplumda câriyelerin de nikâh altına alınarak zinadan uzak tutulması gerekmektedir. Ama tabi mü’min câriyeler ötekilere tercih edilecektir. Ama bununla birlikte eğer sabreder ve zinaya düşmekten kendinizi alıkoymayı becerebilirseniz o câriyelerle evlenmenizden daha hayırlı­dır buyuruyor Rabbimiz. Kendimiz Rabbimizin bu emirlerine uygun hareket ettiğimiz gibi, gerek evlenmelerine yardımcı olarak, gerek evlenmelerinin önünü açarak, gerekse onlara haramlara düşmemesini tavsiye ederek yardımcı olmak zorundayız.
26. “Allah size açıklamak ve sizden öncekilerin yollarını gös­ter­mek ve tevbenizi kabul etmek ister. Allah Bilendir, Hakîmdir.” Allah sizi en güzel bir hayata sevk ederek, sizi size haram ve helâl yollarını göstererek en güzel bir evlilik hayatına, kendi koyduğu yasalarla, yasal yollarla erkek ve kadın olarak sizlerin en kolay ve en güzel bir biçimde cinsel ihtiyaçlarınızı giderme yolunu gösterecek. Allah size bunun genel kanunlarını açıklayacak. Rabbinizin size bu­rada beyan buyurduğu yasalar Hz. Adem’den ve Havva’dan bu yana sürüp gelen ve kıyamete kadar da değişmeyecek olan yasalardır. Allah size bu yasalarını anlatarak daha önce içinde doğup bü­yüdüğünüz cahiliye pisliklerinden arındırıp sizden öncekilerin güzel yollarına, hoşnut olduğu şeriatlerine uymaya dâvet ederek yaptığınız yanlışlardan yapacağınız tevbelerinizi, dönüşlerinizi kabul etmek isti­yor. Sizi, sizden daha çok seven, sizi, sizden daha çok düşünen Rab-biniz, sizin adınıza belirlediği tüm yasalarında, yaptığı tüm işle­rinde, size ulaştırdığı tüm sözlerinde Alîmdir, Hakîmdir, hikmet sahibi­dir. Sizin bilmediğiniz menfaatlerinizi, zararlarınızı Rabbiniz size bil­dirmek ister. Rızasının nerede olduğunu, dünyada mutluluğa, âhirette de cennetine nasıl ulaşacağınızı bildirmek ister. Sizden önce sizin şu an-da yaşadığınız kulluğu Allah kontrolünde en güzel biçimde yaşa­mış, size örneklemiş peygamberlerin izledikleri yolları, yöntemleri size göstererek, onların gittiği yere sizin de gitme imkânı bulmanızı ister.
27. “Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister, şehvetlerine uyan­lar ise sizin büyük bir sapıklığa girmenizi ister.” Rabbiniz sizin tevbe etmenizi, yoluna girmenizi isterken beri ta­rafta şehvetlerine yanlar, şehvetlerinin peşinde Allah’a kulluktan çı­kan şehvetperestler, kendi şehvetlerini, kendi hevâ ve heveslerini Al­lah dini yerine, Allah yasaları yerine ikâme etmeye çalışanlar, yahudi ve hıristiyanlar, müşrik ve münâfıklar, dinsizler, zinacılar, Allah yasa­larını beğenmeyenler işte bu âyetleriyle Rabbinizin size beyan buyur­duğu gerek mîras yasalarını, gerek evlenme yasalarını reddederek tıpkı kendileri gibi sizin de Allah yolundan uzaklaşmanızı, büyük bir sapıklığa düşmenizi, kâfir olmanızı isterler. Unutmayın ki yeryüzünde kâfirler sizi kâfir yapana kadar uğraşacaklardır. Kâfirin yeryüzünde bir tek derdi var. O da ne yapıp, yapıp sizi kâfirleştirmektir. Sizi adâletten, Allah’a kulluktan uzaklaştırıp dalâlete, zulme ve sapıklığa düşürmek­tir. Allah’ın arzusu sizin Müslüman olmanız, günahlarınızdan tev-be edip Rabbinize dönmeniz, Rabbinizin istediği biçimde evlene­rek cinsel arzularınızı tatmin etmeniz, Allah’ın istediği bir şekilde ha­yat yaşayarak cennete gitmenizdir. Allah sizin için bundan yanadır. Sizin için bunu dilemektedir. Ama şehvetlerine tabi olanlar ise Allah yasalarını kaldırıp yerine ikâme etmeye çalıştıkları yasalarıyla sizi saptırmak isterler. Allah ne güzel yasa koyuyor. 18-20 yaşlarında ev­lenmek ne güzel bir nîmettir. İstedikleri bir çağda yeme içme ihtiyaçla­rını temin ettikleri gibi aynı kolaylıkta cinsel ihtiyaçlarını da temin et­meleri ne güzel bir yol. Ama düşünün 25-30 yaşlarına geldikleri halde Allah’ın belirlediği biçimde evlenmeyerek sapık yollarla bu arzularını tatmin eden ve kulluktan çıkan insanların durumları ne kadar da acı değil mi? Çünkü nikâhsız bir hayat insanları cehenneme sürükler. Dünyada da cehennemi bir hayat, âhirette de cehennemi bir hayat bu insanları beklemektedir. Allah yolunu, Allah yasalarını bırakıp ta iblisin yasalarına teslim olanların durumu budur.
28. “İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafif­letmek ister.” Allah sizin ağır yüklerinizi hafifletmek istiyor. Çünkü sizi yara-tan Rabbiniz çok iyi biliyor ki sizler zayıf yaratılmışınızdır. Rabbiniz emir ve yasaklarında, sizin hayatınıza koyduğu yasalarında, sizin için belirlediği şeriatinde, hayat programında sizin yüklerinizi indirmeyi murad ediyor. Öyle değil mi? Rabbimizin belirlediği yasalarında evlilik kolay, boşanmak kolay, mehir kolay, hayat kolay, yeme kolay, içme kolay, her şey kolay. İşte evlenemeyecek durumda olanlara tanınan câriye serbestisi de bu kolaylıklardan birisidir. Allah biliyor ki insan kadınlar karşısında zayıftır. İnsan şeh­vet-lerine karşı, şehevi arzularına karşı zayıftır. İnsanın bu durumunu bilen Rabbimiz ona uygun bir din göndererek yükünü hafifletmiştir. Öy-leyse bizler de Rabbimizin bu dinini çok iyi değerlendirmek ve bu din istikâmetinde bir hayat yaşamak zorundayız.
29. “Ey İnananlar! Mallarınızı aranızda haksızlıkla değil, karşı­lıklı rıza ile yapılan ticaretle yiyin, haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder.” Ey mü’minler mallarınızı aranızda haram yollarla yemeyiniz. Ha­ram yollar bellidir. Fâizinden rüşvetine, hırsızlığından aldatmaca­sı-na, borç alıp vermemekten borcunu tehire, ondan ihanete, vermeye almaya dikkat etmemeye varıncaya kadar haram yollarla birbirinizin mallarını yemeyin. Ey iman edenler sakın ha mallarınızı bâtıl yollarla yemeye kal­kışmayın. Mallarınızı haksız yollarla yemeye kalkışmayın. Ancak kar­şılıklı rıza ve anlaşmaya dayanan ve yasaları Allah ve Resûlü tarafın­dan belirlenmiş ticaret sonucu yemeniz bunun dışındadır. Tabi nasıl ticaret yapılacağı da belirlenmiştir. Anlaşarak ve yasayı da delmeden, yasayı da çiğnemeden, Allah ve Resûlünün yasakladığı, riba, fâiz, ih­tikar gibi yasa dışı yollara gitmeden gönül rızasıyla yapılan ticaret so­nucu yenenler helâldir. Değilse Allah ve Resûlünün yasakladığı ha­ram yollara girerek, efendim işte biz ikimiz de bundan razıyız, alan da razı veren de razı diyerek İslâmî olmayan bir kısım yollarla insanların birbirlerinin mallarını yemeleri de yasaktır. Bir de nefislerinizi öldürmeyin. Ya intihar edip kendi canları­nı-za kıymayın veya yukarısıyla irtibatlı söyleyecek olursak haksız ve haram yollardan birbirlerinizin mallarını yiyerek hem dünyada hem de Ukba’da kendi sonlarınızı hazırlamayın. Veya haksızlık yaparak, top­lumdaki ekonomik dengeyi dinamitleyerek sonunda kendinizin de toplumunuzun da yıkılışını hazırlamayın. Allah yasalarını çiğneyerek ken-di kendinizi cehenneme atmayın. Unutmayın ki mal mülk hayatın tamamı değildir. Tamam, ev­lenmek için mal mülk lâzımdır, mehir için lâzımdır, yemek içmek ve güzel bir hayat yaşamak için mal mülk lâzımdır ama bunun için de ha­ram yollara gitmeye, Allah yasalarını çiğnemeye gerek yoktur. Unut­mayalım ki Rabbimizin bu dünyada bize takdir ettiği mutlaka bize ula­şacaktır. Kendi kendimize ihtiyaç felsefeleri belirleyerek, kendi ken­di-mize hayat standartları belirleyerek ve bu hayatı gerçekleştirebilmek için, bu evliliğe ulaşabilmek için de işte şu kadar ekonomik güce ihti­yaç vardır, şöyle yapmalı, böyle kazanmalı diyerek kendi kendimize hayatımızı zorlaştırıp zindan etmeye hakkımız yoktur. Kendi kafamız­dan belirlediğimiz bir geçim standardı, kendi kafamızdan belirlediği­miz bir evlilik standardı, bir mehir anlayışı, bir eşya anlayışı, bir yeme içme anlayışı, bir giyim kuşam anlayışı belirlemeye kalkışırsak elbette Allah’ın istediği normal bir çalışma temposu ve kazanma yoluyla bunu gerçekleştirmek mümkün olmayacaktır. O zaman elbette aman ne yapıp yapalım da şu kadar parayı kazanalım diyecek, bir ömür boyu bunun için çırpınacak, helâl olma­yan yollara tevessül edecek ve hayatımızı zehir zindan edeceğiz. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, evlenme standartlarımızı, ev kurma stan-dartlarımızı, geçim standartlarımızı, mehir standartlarımızı, yeme iç-me, giyinme kuşanma standartlarımızı belirleme konusunda örne­ğimiz, önderimiz Hz. Muhammed (a.s)’ı örnek alalım. O ne demişse, nasıl yaşamışsa, ne kadarıyla iktifa etmişse, ne kadarına izin ver­miş-se böyle bir hayatı yakalayıp hem dünyamızı, hem de âhiretimizi güzelleştirelim. Onun tanıdığı, izin verdiği ruhsat istikâmetinde bir ha­yat yaşayalım da dünyamızı da âhiretimizi de berbat etmeyelim. Bir bakın şu insanlara, bir bakın kendinize, ekonomik insan olup çıktık yahu! Gecemiz gündüzümüz, aklımız fikrimiz, kalbimiz, gö­zümüz, kulağımız, düşüncemiz her şeyimiz paraya endeksli. Paradan başka bir şey düşünemez olmuşuz. Hakkımız yok buna ya! Biz dün­yaya bunun için gelmedik. Dünyaya ve dünyalıklara kul köle olmak yerine, dünyaya ve dünyalıklara efendilik makamında Allah’a kul köle olmaya geldik biz buraya.
30. “Bunu kim aşırı giderek haksızlıkla yaparsa, onu ateşe soka­cağız. Bu, Allah'a kolaydır.” Hal böyle iken kim de Allah’ın belirlediği hududu aşarak böyle yapmaya kalkışırsa, Allah’ın sınırlarını çiğneyerek bir hayat yaşamaya kalkışırsa, Allah’ın dinini bırakır da kendi kendine belirlediği bir dün­yayı yaşamaya kalkışırsa, yâni gerek Allah’ın anlattığı bu konularda gerekse tüm hayat programında Allah’a sormadan bir hayat yaşa­ma-ya kalkışırsa biz onu ateşe göndereceğiz buyuruyor Rabbimiz. Yâni düşünün ki bir adam Allah yasalarını görmezden gelerek kendi kendi-ne belirlediği bir hayatı, kendi kendine hedeflediği bir dünyayı gerçekleştirebilmek için helâl haram yasalarını dinlemeden, sanki dünyaya sadece ekonomi için gelmiş gibi, Allah’ın kendisinden bekle­diği öteki kulluk görevlerini görmezden gelerek gecesini gündüzüne katarak ekonomik bir insan olup çıkmışsa biz onu ateşe göndereceğiz diyor Rabbimiz. Bu konuda hiçbir mâzeretimiz yoktur. Efendim ben bu hayat programımla zekât verecek konuma gelmeye çalışıyorum, ben dükkanımda şu kadar işçi çalıştırıyorum, yıllık, Müslümanlara şu kadar dağıtıyorum diyerek Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayan, Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye çalışan kişi kendi kendine ne kadar da fetvalar bulursa bulsun Allah’ın ateşine git-mekten asla kurtulamayacaktır. Eğer dünyalık elde edeceğiz diye Allah’ın bizden istediği öteki görevlerimizi ihmâl edecek bir duruma düş-müşsek, kitap ve sünnetten uzaklaşmış, çocuklarımızın dinî haya­tıyla ilgilenemeyecek bir duruma düşmüş, mutfak masraflarımız Rasulul-lah’ınkinden 30-40 misli fazla, günlük gecelik harcamalarımız 5-10 garibanın normal harcamasına denkse Allah için düşünmek zo­runda-yız. Bizim için örnek olarak gönderilmiş olan Rasulullah Efendi­mizin ölçülerini unutmadan yaşamak zorundayız.
31. “Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurla­rınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.” Evet günahların büyüklerinden sakınıldığı sürece Rabbimiz ku­surlarımızın örtüleceğini, ufak tefek işlenen günahların sıfırlanaca­ğını anlatıyor. Bu konuda Resûl-i Ekrem efendimizin pek çok hadisi vardır. Bunlardan bazılarını okumaya çalışayım inşallah. Aynı ifadenin geçtiği hadislerden bir kısmında ise Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: Abdullah b. Mes'ud anlatıyor: Ra-sûlullah'a "Allah indinde en büyük günah nedir?" dedim. "Seni yaratan Allah'a şirk koşmandır." buyurdu. "Bu gerçekten pek büyük, bundan sonra nedir?" dedim. "Seninle beraber yemek yemesinden, tüketici olmasından korkarak evlâdını öldürmendir." dedi. "Ondan sonra nedir?" dedim. "Ondan sonra komşunun hanımı ile zina etmendir" buyurdu. Yine Abdullah b. Mesud'dan değişik bir senetle aynı hadis rivayet edildikten sonra şu ayetin nazil olduğu ilâve edilmiştir. "Allah'ın (halis) kulları o kimselerdir ki, Allah'tan başka ilâha dua etmezler; Allah'ın haram kıldığı nefsi öldürmezler; meğer ki hakla ola. Zina da etmezler. Her kim de bunları yaparsa ağır cezaya çarptırılır. " (Furkân, 25/68). Abdurrahman b. Ebû Bekir, babasından, şöyle dediğini rivayet ediyor: Rasûlullah (s.a.s.)'ın yanında idik. Üç defa şöyle buyurdu: "Size büyük günahların en büyüğünü haber vereyim mi? Allah'a Şirk koşmak, anaya babaya itaatsizlik etmek ve yalancı şahitliği yapmak.." (Buharî, Edeb 6; İman, 16) Başka bir hadiste, büyük günahlar, "el-Mubîkât: helâk edici" kelimesiyle ifadelendirilerek şöyle buyurulmuştur: "Yedi helâk edici Şeyden kaçının." Bunlar nedir ya Rasûlallah diye sorulunca: "Allah'a şirk koşmak; sihir yapmak; Allah'ın haram kıldığı halde bir kimseyi haksız yere öldürmek; yetim malı yemek; faiz yemek; düşmana hücum anında harpten kaçmak: namuslu, kendi halinde mümin kadınlara zina iftirası atmaktır" buyurdular. Diğer bir hadiste ise: "Büyük günahlar dokuzdur: Allah'a şirk koşmak; haksız yere adam öldürmek; temiz bir kadına kötülük isnat etmek; zina yapmak; düşmana hücum esnasında firar etmek; sihirbazlık; yetim malı yemek; müslüman ana babaya asî olmak; emredilenleri yapmamak ve yasakları yapmak sûretiyle aileye karşı doğruluğu terk etmektir. " Diğer hadislerde yukarıdaki maddelere faiz yemek, hırsızlık ve şarap içmek de ilâve edilmiştir. (Buhârî, Vasâya 23; Müslim, İman 141-146) Kebâir kelimesiyle ifade edilmediği halde, yukarıdaki hadislerde bildirilen fiillerin dışında bir çok suçlar daha vardır ki, onlar İslâm âlimlerince, ayet ve hadisler doğrultusunda, büyük günah kabul edilmiştir: Bilerek ve kasten İslâm'ın şartlarını terk etmek; içki içmek; kumar oynamak; hırsızlık yapmak; adaletten ayrılmak gibi. İslâm âlimlerinden bir kısmı genel hatlarıyla "büyük günah"ları şöyle tarif etmişlerdir: İbn Abbâs'a göre: "Allah'ın yasak ettiği her şey büyük günahtır. Ayrıca büyük ve küçük günah arasındaki fark şudur: Allah'ın cehennem, gazap, lânet veya azap gibi ifadelerle sona erdirdiği her günah büyüktür. Diğerleri küçüktür." Hasan Basrî de buna yakın bir ifade kullanmıştır. Ebû Amr İbn Salâh'a göre: "Büyük ismi verilecek şekilde büyük olan ve mutlak surette büyüklükle vasıflanan her günah büyüktür." Buna göre büyük günahların bazı alâmetleri vardır. "Şer'i cezayı icap ettirmek; cehennem azabıyla tehdit olunmak; yapana fâsık denil-mek; lânet olunmak." Hepsi bu kadar olmamakla birlikte aşağıda sıralayacağımız suçlar, İslâm'da büyük günahlar olarak kabul edilmiş ve bunlardan bir kısmına İslâm hukukuna göre bazı cezalar takdir edilmiştir: "Allah'a şirk koşmak, içki içmek, kumar oynamak" (Bakara,219); haram aylarda harp etmek (Bakara,217); bakmakla yükümlü olduğu yetimin malını kendi malına katarak O'nun rızası olmaksızın yemek (Nisa,2; İs-râ,34); fakirlik korkusuyla kendi çocuğunu öldürmek (İsrâ, 31); insanlar arasında fitne çıkarmak (Bakara,217); faiz yemek (Bakara,275); Allah'tan başkasına ibadet etmek (İsrâ,23); ana-babaya isyan etmek (İsrâ,23), akrabaya miras hakkını vermemek (Nisa,7,13; İsrâ,26); malı gereksiz yere israf etmek (İsrâ,27); zina yapmak (İsrâ,32; Nisa,15-16); haksız yere adam öldürmek (İsrâ, 33); ölçü ve tartıyı tam yap-mamak (İsrâ,35); kibirlenmek (İsrâ,37); iffetli kadına zina isnat etmek (Nisa,23); tesettüre riayet etmemek (Nur,31 ); yalan yere yemin; Peygamber'e (s.a.s.) yalan hadis uydurmak (Peygamber'e yalan yere hadis uydurmak, büyük günah olmanın ötesinde, küfür sayılabilir. Çünkü şerîat'ın temel kaynaklarından ikincisi "sünnettir". Sünnete yalan isnat etmek; bazı konularda İslâm'ı temelinden yıkabilir); insanları diliyle çekiştirmek; kaş göz hareketleriyle alay etmek (Hümeze,1) İşte bunlar büyük günahlardır. Rabbimiz buyurur ki, bunlardan sakındığımız müddetçe sizin ufak tefek kusurlarınızı örmezden gelir, örter, örtbas eder ve sizi çok yüce, çok şerefli, çok cömert bir makama, yani cennete idhal ederiz. Sizi çok büyük mükâfatlarla mükâfatlandırırız. “Bir kul beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, malının zekâtını verir ve yedi büyük haramdan da sakınırsa ona cennetin bütün kapıları açılır ve o kul dile­diği kapıdan girer” (Nesâî, İbni Hıbban’dan) Buyurmaktadır. Bu yedi büyük günahla alâkalı olarak da şunlar sayılır: Zina, içki, sihir, iffetli bir mü’mine zina iftirası, haksız yere bir Müslümanı öldürmek, fâiz yemek, savaşta düşman karşısın­dan kaçmak. Tabi büyük günahlar bunlarla sınırlı değildir, başka ha­dis-lerde başkalarının da sayıldığını biliyoruz. Tabi kimileri buna karşı gel-mekte ve itiraz etmektedir. Efendim Allah’a karşı işlenen günahın büyüğü küçüğü olmaz, günahın kime karşı işlendiği önemlidir filan demeye çalışıyorlarsa da hadislerde geçtiği için böyle diyoruz. Hadislerde kebair diye bir kavram vardır. Tabi bu büyük günahlar bir tek hadiste sıralanıp anlatılmamış. Değişik hadislerde Resûl-i Ekrem efendimiz bu günahlardan söz etmiş ve bizleri bunlardan uzak durmaya çağırmıştır. İşte Kur’an’da da Rabbimiz bu âyetinde genel bir ifadeyle kebairden (büyük günahlardan) sakınmamızı, bunun neticesi olarak da ufak tefek kusurlarımızın bağışlanacağını ve kerim bir makama, cennete ulaşacağımızı haber veriyor. (Kebâir konusunda sorular soruldu) Az evvel demeye çalıştım, ama anlaşılmamış. Sorularınızı bir daha maddeleştirerek şunları söyleyelim inşallah: 1: Bunu ben demedim. Bu kavramı Allah kullanıyor. Tanımında da farklı değerlendirmeler var. Kimi âlimlerimiz azabı büyük olan günahlar anlamına gelir demişler. Bu kelime, ‘kebir’, (büyük, büyüklük taslama) kelimesinden türemiştir. Allah’ın emirlerine karşı gelme, aykırı davranma, büyük suç anlamlarına gelen günah kavramı, iki kısma ayrılarak değerlendirilmiştir. Bu yanlış fiillerin bir kısmına ‘büyük günah-kebâir’, bir kısmına da ‘küçük günah-seğâir’ denmiştir. Günahları bizzat Kur’an-ı Kerim, Sünnet ve selef alimleri ‘kebâir’ diye isimlendirmişlerdir. Bakın Necm sûresindeki âyette de “lemem” kavramı geçmektedir. “O (güzel davrana)nlar ki günahın büyüklerinden ve çirkin işlerden kaçınırlar, yalnız (küçük hatalar) le-mem işleyebilirler. Şüphesiz Rabbinin affı geniştir....” (Necm.32) Dikkat ederseniz bu âyette kebâir karşıtı olarak ‘lemem’ kelimesi kullanılmaktadır. ‘Lemem’; bir şeye yakın olmak, toplamak, bir şeyi ısrarlı ve devamlı olmamak şartıyla yapmak anlamlarına gelen ‘lemm’ kökünden türemiştir. Buna göre ‘lemem’; ısrarlı ve devamlı tekrar edilmeyen hatalar ve günahlardır. Demek ki ‘kebâir’, bağımsız bir günah çeşidi olmaktan çok, ısrarlı ve sürekli bir şekilde yapılan, vazgeçilmeyen, pişmanlık duyulmayan günahlardır. Çoğunluğun görüşüne göre ısrarla işlenilen bir küçük günah, küçük olmaktan çıkar kebâir olur. Aynı kelimeyi Peygamberimiz de kullanmıştır. Ebu Hurey-re’nin (r.a) anlattığına göre O şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a kefârettirler. Büyük günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” (Müslim, Taharet/14) Abdullah b. Mes’ud anlatıyor: Rasûlullah’a, ‘Allah’ın katında en büyük günah hangisidir?’ diye sordum. “Allah seni yarattığı halde O’-na bir şeyi şirk (ortak) koşmandır.” buyurdu. Ben: ‘Bu şüphesiz büyüktür, sonra hangisi?’ dedim. Şöyle buyurdu: ‘Seninle birlikte yemek yiyeceği korkusuyla çocuğunu öldürmendir.’ ‘Sonra hangisi?’ dedim. Şöyle dedi: ‘Komşunun hanımıyla zina etmendir.’ (Müslim, İman/141) 2: İkinci soruya gelince, insan, beşer olduğu için devamlı hata yapabilir, yani günah işleyebilir. Günah işlemek onun yaratılışında vardır. Allah, insanın bu karakterini bildiği için, elçiler ve kitaplar gönderip insanı uyarmıştır. Günahları gösterip onlardan sakındırmıştır. Bütün günahların insana ve topluma zararlı olduklarını söylemeye gerek yoktur. Korkusuzca işlenen günahlar insanın kendi hayatında ve içerisinde yaşadığı toplum hayatında mutluluğu yok eder. İslâm, bir takım davranışların hata olduğunu bildiriyor ve onların yapılmasını ya-saklıyor. Bu aynı zamanda bir denemedir. İnsanlar bu denemeden geçerlerse, mükâfat veya ceza alabileceklerdir. Günahsız olanlar yalnızca melekler ve peygamberlerdir. İnsan hata edebilir ve günah işleyebilir. Onun yapması gereken günah işlememeye çalışmaktır. Günah işlediği zaman da, tevbe ve istiğfar etmek, günahta ısrar etme-mektir. 3: Az evvel de ifade ettiğim gibi büyük günahlarının hangileri olduğu konusunda farklı görüşler vardır. Bunların sayısını sınırlamak oldukça zordur. Farklı hadislerde farklı rakamlar verilmektedir. Günahın büyüklüğü biraz da işlenilen ortama göre ortaya çıkabilir. Ayrıca küçük günahta ısrar etmek onu büyük günah haline getirir. ‘Kebâir’; üzerinde tehdit (korkutma) gerçekleşen veya şeriat tarafından bir ceza takdir edilen yahut ta açıkça yasaklanmış günahlara denir şeklinde de tanımlanmaktadır. Alimlerin çoğuna göre oruç, namaz, abdest gibi ibadetlerle affedilebilecek günahlara küçük günah denilir. Mesela, kabul edilmiş bir hacc, o yıl işlenilen günahlara kefarettir, Cuma namazı bir haftalık günahlara kefarettir, şehidlerin kanları bütün günahlarını siler gibi. Ancak öyle günahlar vardır ki bunları hiç bir ibadet silemez. Meselâ adam öldürme günahını başka hiç bir ibadet affettiremez. Katil olan kimse onun cezasını çekmeli, bedelini ödemelidir. Bu tür günahlara ancak şeriatın uygun gördüğü cezalar karşılık olabilir. Büyük günahları kimileri 17, kimileri 70, kimileri 100, kimileri daha çok saymışlardır. Büyük günahların kaç tane olduğundan daha önemlisi İslâm’ın davranışlara getirdiği ölçülerdir. Hakkında kesin delil ile yasak olan şeyi yapmak günahtır ve insana vebal kazandırır. İster büyük olsun ister küçük olsun günahları çekinmeden işlemek, insandaki takva duygusunun (Allah’a karşı sorumluluk bilincinin) azlığındandır. Şüphesiz, büyük günahların en büyüğü Allah’a şirk koşmaktır. Şirk koşanın ‘küfre düşeceği açıktır. Diğer büyük günahları işleyenlere ‘fasık’ denilmiştir. Onlar günahın haramlığını inkâr etmedikleri müddetçe müslümanlardır ve onlar için tevbe kapısı açıktır.
32. “Allah'ın sizi birbirinizden üstün kıldığı şeyleri özlemeyin. Erkeklere, kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır. Allah'tan bol nîmet isteyin. Doğrusu Allah her şeyi bilir.” Yine ekonomik hayatla alâkalı bir yasa koyuyor Rabbimiz. Ba­kın buyurur ki sakın ha sakın Rabbinizin bir kısmınıza fazla olarak vermiş olduğu, farklı olarak vermiş olduğu, bir kısmınızı diğerlerinize tercih ederek üstün kıldığı, gerek ekonomik hayatta, gerekse erkek ve kadın olarak sizlere verdiklerini temenni etmeyin. Birinize Rabbiniz fazladan bir şey vermişse niye Rabbim ona verdi de bana vermedi? demeyin. Kardeşlerinize Allah tarafından verilmiş mallara arzu ve kıs­kançlık duyarak göz dikmeyin. Bu durum önceki âyetlerde yasaklanan insanların haksız yere insanların mallarını yemelerini ve birbirlerini haksız yere öldürmelerini doğuracaktır. Bugün insanlar arasında zu­hur eden pek çok hastalıkların kaynağı budur. Yeryüzünde ilk kan da bu yüzden akıtılmıştı. Adem’in oğullarından Kabil habil’i bunun için öl­dürmüştü. Allah herkesi eşit yaratmamıştır. İnsanlara farklı özellikler ver­miştir. Kimisi erkek kimisi kadın, kimisi zengin kimisi fakir, kimisi güzel kimisi az güzel, kimisi güçlü kimisi zayıf, kimisi boylu kimisi kısa. Bu fıtrî farklılıkları ortadan kaldırmaya da, bunlara itiraz etmeye de hak­kımız ve gücümüz yoktur. Kimimizi babalı analı imtihan ederken, ki­mimizi yetim imtihan ediyor. Bu Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir ya­sadır. Öyleyse insanın kendisine verilmeyeni elde etmek için karşı­sındakine savaş açması Allah’ın takdirine karşı gelmesi anlamına ge­lir. Öyleyse insanlar birbirlerini, erkekler kadınları, kadınlar da er­kekleri onlara verilenler konusunda kıskanarak birbirlerine savaş aç­mamalıdırlar. Biz niye erkekler gibi yaratılmadık? Niye onlar gibi güçlü değiliz? Niye cihada iştirak edip şehâdetle şereflenemiyoruz? Gibi id­dialarla Allah’ın takdirine karşı gelmenin anlamı yoktur. İşte şu anda görüyoruz. Kadın hakları adı altında uluyuşlarıyla pek çok kadın bu yüzden mürted olmaktadırlar. Halbuki: Kadınların kazandıklarından kendilerine bir nasip vardır, erkekle­rin kazandıklarından da kendilerine bir nasip vardır. Herkesin kazandıklarından kendisine bir nasip vardır. Kadın erkek herkes ame­line göre, yaşadığı hayatına göre ve çalışması nisbetinde bir karşılık verecektir. Kadın erkek herkesin durumuna göre sorumlulukları ve gö­revleri vardır. Öyleyse kadınlar kendi görevleri, kendi sorumlulukla­rıyla uğraşsınlar, erkekler de kendilerininkiyle meşgul olsunlar. Baş­kalarının durumuna özlem duymasınlar. Başkalarının imtihan konula­rına göz dikmek yerine isteyeceklerini sadece Allah’tan istesinler. Çünkü Allah’ın fazlı geniştir. Birilerimize fazla bir şeyler veriliyor diye, birilerimize bize verilmeyenler veriliyor diye diğerlerimiz onları kıs­kan-mayalım, haset etmeyelim. Kendimizi içinde bulunduğumuz top­lumda kendimizden üstün olanlarla kıyaslamayalım. Elbette birilerine göre bize verilenler azdır ama birilerine bakış da fazladır. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, birilerine göre malımız az diye bizimkine nazaran malı fazla olanların mallarına göz dikmeyelim. Allah’ın takdirine itiraz etmeyelim. İsteyeceklerimizi Allah’tan isteye­lim. Allah her şeyi en iyi bilendir. Kime ne vereceğini, kime ne kadar vereceğini, kime hangi soruları göndereceğini, kimi neyle imtihan edeceğini, kimi kime üstün kılacağını en iyi bilendir Allah. Unutmayalım ki kime ne verilmişse, kimden ne esirgenmişse bu bir imtihan konusudur. Ne çok verilenler sevinsin, ne de az veri­len-ler dövünsün. Ne çok verilenler imtihanı kazandı da onun için ve­rildi, ne de az verilenler imtihanı kaybettiler de onun için az verildi. Kimin kazandığı, kimin kaybettiği yarın belli olacak. Hem dün çok zengin olanların bugün çok fakir, fakir olanların da zengin bir konuma getirildiklerini de görmekteyiz. Öyleyse böyle kalplerimizde kinin, çe­ke-mezliğin ve nefretin hâkim olduğu bir hayatı asla yaşamayalım. Bakın Resûl-i Ekrem Efendimiz Riyazus Salihin’de yer alan bir hadislerinde bu hususu anlatırken şöyle buyuruyor: “Dünya konusunda hep kendinizden aşağıda olanlara bakınız, sizden üstün olanlara bakmayınız. Bu elinizde olan nimeti hor görmemenize en uygun yoldur” Bizden üstün olanlar, bizden aşağı olanlar… Bizden daha çok verilenler, bizden daha çok huzurlu gibi görülenler, bizden dünyası çok, malı çok, dünyadan kendisine ayrılan payı bizden daha fazla olanlar, bizden daha az olanlar var. Biz de bizden daha aşağı olanlara bakıverelim. Ne fark eder? Niye üstümüzdekilere, niye bizden fazla verilenlere bakacakmışız? Rahatımızı kaçırmak mı istiyoruz? Ne kârımız olacak da? Bize hiçbir faydası olmayacak böyle bir bakışa neden teşebbüs edelim? Bizden daha az olanlara bakacağız, böylece Allah’ın bizde olan, elimizde olan nimetlerini hor görmeyeceğiz. Nelere sahip olduğumuzu daha iyi anlamış, görmüş olacağız. Benim aylık gelirim şu kadar, eh onu da bulamayanlar var ya. Ben yılda şu kadar et yiyebiliyorum, eh onu da bulamayanlar var ya. Benim elbisemin kalitesi, eh onu da bulamayanlar var ya. Benim evimin tefrişi, ısınma ya da barınma şeklim, eh onu da bulamayanlar var ya desek ne kadar rahat olacağız değil mi? Yâni kendimizden daha aşağıdakileri gördükçe egosunu tatmin edecek; “oh olsun size! Sizler benden aşağıdasınız! Mahvolun, kahrolun!” mu diyeceğiz? Hayır, ama Allah’ın bize verdiği nimetleri hor görmeyecek, o nimetlerle kulluk yapmaya çalışacağız Rabbimize. Aa! Meğer bende onlardan daha çokmuş, ben de birazını bu kardeşlerime vereyim diyebilecektir o zaman kişi.
33. “Ana babanın ve yakınların bıraktıklarından her birine varisler kıldık. Kendileriyle yeminleştiğiniz kimse­lere hisselerini veriniz. Doğrusu Allah her şeye şahittir.” Anne babanın ve yakınların geride bıraktıklarından her birine, biz mîrasçılar kıldık. Evet önceki âyetlerde de demeye çalıştığımız gibi ölen kişinin varislerini tayin eden Rabbimizdir. Kimin kimden ne kadar mîras alacağını Rabbimiz bildiriyor. Yine yeminlerinizle, yahut sözlerinizle bağladığınız, yahut ni­kah akidlerinizle bağladığınız, yahut daha önceleri evlâtlık kaldırılma­dan önceki dönemlerde kendinize evlâtlık edindiğiniz, evlâtlık aldığı­nız kimseler için de onların nasiplerini verin. Anlayabildiğimiz kadarıyla bu âyet eskiden Araplarda var olan bir geleneğin kaldırılmasıyla alâkalıdır. Eskiden Araplar birbirleriyle dost olurlar ve birbirlerinin mallarına varis olurlardı. Manevî bir kardeş manevî kardeşine, manevî bir evlât manevî babasına, manevî bir baba manevî evlâdına varis olurdu. Ama işte bu sûredeki miras âyetiyle kimlerin varis olacakları ortaya konunca onlara da bir şeyler verilmesini istiyor Rabbimiz. Yani ey müslümanlar, vefatınızdan sonra geriye bıraktığınız mallarınıza bunlar varis olamayacaklarına göre hayatta iken onlara bir şeyler verin. Çünkü kişinin hayatta iken, ölp de malı Allah’ın belirlediği varislerine intikal etmeden önce dilediklerine verme yetkisi vardır. Yine bu âyetlerin gelişinden önce ensâr ve muhacir Müslümanlar birbirlerine varis oluyorlardı. İşte bu âyetleriyle Rabbimiz artık eski anlayışları kaldırıp mîrasın sadece Al­lah’ın belirlediği varisler arasında geçerli olduğunu ortaya koyuyordu. Kişi hayatta iken istediği kimselere malını verebilme hakkına sahip olmakla birlikte öldüğü andan itibaren sadece malını anne, baba, dede, nene, evlât, kavim, kar-deş, birbirlerine akrabalık bağı olan va­risleri alacaklardır. Bunların bir-birlerine nasıl varis olacakları? Mîras­tan ne miktar pay alacakları Allah tarafından belirlenmiştir. Şüphesiz ki Allah, bilendir, haberdar olandır. İşte akrabaların, anne ve babaların, oğulların, kızların birbirlerine karşı nasıl mîrasçı olacakları açıklandıktan sonra, hukukî durum ortaya konduktan sonra işin kendisi tarafından gözetim altında olduğunu anlatıyor Rabbimiz. Unutmayın ki Allah her şeyi bilmekte ve her şeyden haberdar olmak­tadır. Unutmayın ki her an Rabbinizin gözetimi altında bulunmaktası­nız. Rabbiniz yaptıklarınız konusunda yarın sizi hesaba çekecektir. Öyleyse mîras konusunda ve tüm hayat programınız konusunda, evli­lik konusunda, boşanma konusunda, birbirlerinize davranışlarınız ko­nusunda Allah’ın dinine uygun hareket edin. Allah gözetiminde olduğunuzu unutmayın. Yaptıklarınızı Ona lâyık yapmaya çalışın. Yarın yaptıklarınızın tümünden hesaba çekileceğinizi bilerek bir hayat yaşayın.
34. “Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından ötürü ve erkekle­rin, mallarından sarf etmelerinden dolayı er- kekler kadınlar üzerine kavvamdırlar. İyi kadınlar, gönül-den boyun eğenler ve Allah'ın korunmasını emret­tiği, kocasının bulunmadığı zaman da koruyandır. Serkeş­lik etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihâyet dövün. Size itaat ediyorlarsa aleyhlerine yol aramayın. Doğrusu Allah Yücedir, Büyüktür.” Allah’ın bazısını bazısına (Cihad, imamet ve mîras gibi konu-larda) üstün kılması sebebiyle, bir de erkekler mallarından aile fertlerine harcama yaptıkları için, erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar. Erkekler kadınlar üzerinde hâkimdirler. Dikkat ederseniz sûrenin başında Rabbimiz bizim hepimizin bir erkek ve dişiden yaratıldığımızı anlatmıştı. Sonra yine Rabbimizin izniyle evlenme hakkına sahip kılındığımız ortaya konulmuştu. As­lın-da birbirlerine haram olan erkek ve kadının Allah’ın belirlediği bi­çimde nikâh bağıyla bir araya geldikleri takdirde helâl yollarla birbirle­rinden istifade edebileceklerini, helâl yollarla birlikteliklerini sürdüre­bilecekle-rini anlatmıştı. Evet nikâhla, Allah’ın istediği biçimde hayatla­rını birleştirmiş bir kadın ve erkek huzur içinde birlikte yaşayabilecek­leri, birlikte Allah’a kulluklarını gerçekleştirebilecekleri, birlikte cenneti kazanabilecekleri bir aile yapısı oluşturmuşlardır. Allah onlara sevgile­rinin mey-vesi olarak nûr topu evlâtlar da verecektir. İşte elbette şimdi bu kadından, erkekten ve çocuklardan müte­şekkil bu aile yapısında, bu aile düzeninde Allah’ın istediği düzenin sağlanabilmesi ve Allah’a Allah’ın istediği kulluğun en güzel bir bi­çim-de icra edilebilmesi için bir reise ihtiyaç olacaktır. Zira toplum ola­rak yaşamak zorunda olan insan gruplarının en küçük biriminden en büyük birimine kadar intizamın sağlanabilmesi için mutlaka bir reisleri, bir idarecileri olacaktır. Hani Rasulullah Efendimiz iki kişi de olsanız yola çıkmışsanız mutlaka biriniz imam olsun buyuruyordu ya. Toplum için nasıl bu gerekliyse, toplumun en küçük birimi olan aile için de bu gereklidir. Mutlaka aile fertlerinden birinin reis olması gerekecektir. Öyle değil mi? Şu anda yeryüzünde hangi toplum neye ina-nırsa inansın Rabbimizin koyduğu bu genel yasanın dışına çıka­ma-maktadır. Rabbimiz insanların fıtratları gereği bunu bir sisteme bağlamıştır. İslâm’ın dışındaki toplumlarda da mutlaka bir reise bağ­lanma yasası var, ama onlar bu reisi seçme ve bu reise bağlanma konusunda kendilerince bir düzen oluşturmuşlar. Kendilerince koy­dukları kurallarla seçtikleri bir idarecinin, bir kralın, bir hükümdarın buyrukları altında yaşamak zorundadırlar. İşte devlet, toplum, kabile, aşiret gibi toplumsal olguların en küçük birimi olan aile için de aynı yasa geçerlidir. Bir ailede de mutlak sûrette bir reis olacak, bakın bu âyetinde de Rabbimiz buyuruyor ki ailede erkekler kadınlar üzerinde kavvamdırlar, reistirler. Bu tayini, bu tespiti bizzat Rabbimiz yapmıştır. İşte bakın bu âyetinde de Rabbimiz buyuruyor ki ailede erkek­ler kadınlar üzerinde kavvamdırlar, reistirler. Tabi şu anda dünyada bunun tartışması sürmektedir. Vahyi ta­nımayan ve feminizm hareketlerinden etkilenen dünyada şu anda er­kek kadın eşitliği üzerinde ısrarla durulmaktadır. Yürüyüşler yapılıyor, tartışmalar yapılıyor, hak arayışları sürüp gidiyor. Kâfir dünyanın dü­şünceleri İslâm dünyasına taşınmak isteniyor. Müslümanlar da kâfir dünyanın bu hareketlerinden etkilenerek kadın ve erkeği Allah’ın ve peygamberin yerli yerine oturttuğu konumundan, makamından farklı konumlara çekme ihtiyacı hissediyorlar. Dikkat ederseniz sûrenin başında Rabbimiz insanlığın atası ola­rak bir Adem’den ve hemen arkasından da Adem’e bir eşten söz etti. Adem’e bir Havva’dan söz edildi. Yâni yaratılan bu Adem’in yanı başında bir de Havva var. Bir kadın var. Çünkü Adem için Havva’sız bir hayat, hayat değildir. Havva Adem’i, Adem de Havva’yı tamamlar. Ne Adem’siz Havva, ne de Havva’sız Adem düşünülemez. Bunun için­dir ki kesinlikle İslâm kadınla erkeği karşı karşıya getirmez. İslâm ka­dınla erkeği böyle karşı karşıya getirmediği gibi asla kadın erkek e-şit­liği, kadın erkek eşitsizliği gibi zırvaları da gündeme getirmez. Hiçbir zaman konu etmez bunu. İslâm’a göre böyle bir problem yoktur. Yâni kadın erkeğe eşit midir? Değil midir? Nasıl eşit olur? Nasıl olmaz? Zerre kadar bunu problem etmez İslâm. Zira bu iki varlığı ayrı düşün­mez İslâm. Bu ikisi bir varlıktır. Bu iki varlığı ayrı ayrı düşündüğünüz zaman, ayrı ayrı hiçbirisi bir değer ifade etmez yâni. Meselâ yüz tane Adem insan değildir Havva’sız. Veya yüz tane Havva da insan değildir Adem’siz. Bu ikisini karşı karşıya getirmek ye­rine bu ikisini birlikte düşünmek zorundayız. Hadîselere kitap ve sünnetin gözlüğüyle bakmak zorunda olan bizler kesinlikle küfrün kendi içinde yaşadığı çelişkilerini İslâm’a taşı­mamalıyız. Bu konuyla alâkalı kâfir dünyanın çıkmazlarını İslâm’ın meselesiymiş gibi İslâm’a sokmamalıyız. İslâm’a göre kadın ve erkek ayrı ayrı varlıklardır ama ikisi birden insandır. Yalnız başına ne erkek insandır ne de kadın insandır. İkisi birlikte insandır. İşte problemi böylece çözümlemek zorundayız. Erkek ve kadını karşı karşıya ge­tirmek İslâm’ın ve Müslümanların problemi değildir. Meselâ bakın bir şehre yüz bin tane erkek yerleştirin, eğer orada kadın yoksa onlar öldükten sonra hayat bitecektir orada. Öy­ley-se orada insan yoktur demek zorunda kalacağız. Aksi de böyledir tabii. Yâni sanki kadınla erkek bir bütünün parçaları gibidir. Bir bütü­nün ikiye parçalanmış ve sonra da fonksiyonel olarak birleşmesi gibi­dir. Allah’ın da zaten erkeğin yanı başında hemen kadını da yaratma­sının hikmeti de buradadır. Başka bir âyetinde Rabbimiz: "Onda sükûnete eresiniz diye içinizden eşler yaratması da Onun âyetlerindendir." (Rum: 21) Onunla hayat bulasınız diye buyururken bu iki parçanın birbi-ri­nin tamamlayıcısı olduğunu anlatır. Hayat bulmak. Yâni bin erkek-ten bir insan dünyaya getirebilir misiniz? Veya bin kadından bir canlı çıkarabilir misiniz? İşte meseleye böyle bakmak zorundayız ve küfür dünyasının şirk dünyasının, Allah’ı tanımadan, vahye müracaat etmeden problemlere çözüm getirmeye kalkışan kâfirlerin ürettiklerini İslâm’a taşımanın hiç mi hiç anlamı yoktur bunu böylece bilelim in­şal-lah. Müslümanların böyle bir problemleri yoktur. Kadın ve erkeğin birlikte oluşturabilecekleri bir aile düzeninde ne kadın olmasa erkek yalnız başına bir ailedir, ne de erkek olmasa kadın tek başına bir ailedir. Neden bu böyledir? Çünkü Allah öyle bu­yuruyor. Kiminizi kiminizin üzerine üstün kıldık, kiminizi kiminize kav-vam kıldık. Bu üstün kılınma, kavvam kılınma, reis kılınma konusunu biraz açalım. Arkadaşlar, bu erkeğin kadınlar üzerine üstün kılınması, kav-vam kılınması erkeğin cennete gideceği, ya da önce cennete gi­dece-ği anlamına gelmiyor. Reislik durumuyla, önderlik haliyle erkek cennete gidecek, kadın gidemeyecek anlamına değildir bu. Peki nedir bu kavvam? Erkekler kadınlar üzerine kavvamdırlar. Peki nedir bu kav-vam oluş? Zalimdir! Despottur! Ezicidir! Aşağılayıcıdır! Horlayıcı­dır! Üsttedir! Alttadır! Yandadır! Kenardadır! değil. Ya ne? Hani İs­lâm’ın toplumun nüvesi dediği aile var ya, bunu bir birim kabul eder ya İslâm toplumda, işte o ailede erkeğe bir fonksiyon yükler ya İslâm, işte bu anlamadır kavvam. Yâni rol anlamına, şeref anlamına, kahır anlamına ve görev anlamınadır bu kavvam. Yâni kadınlar üzerinde bekçi ve muhafız anlamınadır bu kav-vam. Yâni kadınlar üzerinde hizmetçi olmadır bunun mânâsı. Ka­dın-ları eğitme, onları yetiştirme ve ateşten koruma görevidir. Kadınla­rın hayatına karışma ama onların Allah’ın emâneti olduklarını bilmedir kavvam. Veya onlardan sorumlu olma görevini üstlenmedir. Bakın bu kelime Nisâ sûresinde bir daha kullanılır: "Ey iman edenler! Hak üzere durup adâleti yerine getirmeye ça­lışan kavvamlar olun!" (Nisâ: 135) Yâni ey iman edenler, siz de toplumda bulunduğunuz ko­num-da, bulunduğunuz makamda kavvamlar olun! İnsanlara, hayvan­lara, bitkilere, hattâ taşlara cansız cemadatlara karşı kavvamlar olun. Onlar nerede kullanılmalıysa, hangi konumda tutulmalıysa onları o makamda tutarak kavvamlar olun! buyurulmaktadır. Öyleyse erkeklerin kadınlar üzerine kavvam oluşunu böyle an-lı­yoruz. Hani Rasulullah Efendimizin: “Seyyid’ül kavmi hadimu-hum” hadisinin muhtevası çerçevesinde anlıyoruz bunu. De­ğilse ka-dın erkek İslâmî sorumluluk noktasında aynı konumdadırlar. Allah’ın kendilerinden istediği emirler, farzlar ve haramlar hususunda insan olarak kadının erkekten hiçbir farkı ve eksikliği yoktur. Kur’an’ın ifade-sine göre zina eden, hırsızlık yapan bir kadın, bunları yapan er­kek gibidir. Her ikisine de aynı had cezası uygulanır. Yine saliha bir kadın salih bir erkek gibidir. Yaptıkları karşılığında her ikisine de ha­zırlanan cennet aynı cennettir. Erkeğin namazının, orucunun, sada­katinin ve iffetinin karşılığı kadınınkinin karşılığından faklı değildir. Yâni kullukları ve sorumlulukları açısından kadın ve erkek bir­birine eşittir. Lâkin aile içindeki müşterek sorumluluklarına gelince Rabbimiz her birine ayrı ayrı roller biçmiştir. İşte Rabbimiz tarafından kendilerine biçilen bu rol gereği olarak erkeğe şahsi ve malî konu­mundan ötürü bir imtiyaz vermiştir. Riyasete, imamete, reisliğe lâyık kılınmıştır. Öyle değil mi? Şu anda toplumda toplum üzerine reis olanların cennete gitmeleri, ya da cennete önce gitmeleri diye bir durum söz konusu değildir değil mi? Kim Allah’a daha iyi kulluk ederse, kim daha muttaki olursa ister reislerden olsun, isterse tebaadan olsun, ister ai­lenin reisi olan erkek olsun, isterse kadın, çoluk çocuk olsun cennete gidecek olan odur. Hattâ bir köle, bir câriye Allah’a en güzel bir kulluk yapar da ötekilerden önce cennete gider. Kadın kocasından daha gü­zel kulluk yapar, kocasından daha muttaki bir hayat yaşar da ondan önce cennete gider. Öyleyse bu üstünlük hiçbir zaman o anlama bir üstünlük değil-dir. Erkeğin kadın üzerine böyle kavvam oluşu cennet üzerinde böyle yasal bir hak kazanması anlamına değildir. Bu konuda kimsenin kimseye bir üstünlüğü, bir önceliği yoktur. Veya bu şeref ve fazilet olarak erkeklerin kadınlar üzerine bir üstünlük değildir. Ancak Allah hayatı böyle istemektedir. Hayatın yoğun işleri er­kekler üzerindedir. Sosyal hayatta çalışıp çabalayıp kadınının ve ço­cuklarının nafakasını, geçimini sağlama görevi erkek üzerindedir. Ge­rek kendi rızkını, gerekse kocasının ve çocuklarının rızkını temin yü­künü, ailenin geçimini sağlama yükünü Allah kadına yüklememiştir. Fiziki güçlülükleri ve dayanıklılıkları sebebiyle, durumlarına ve kapa­sitelerine göre Rabbimiz bu yükü erkeklere yüklerken kadınlara da durumlarına göre erkeklerin asla yapamayacakları bir görevi yükle­mektedir ki o da çocuk doğurma ve analık fonksiyonlarını icra etme işidir. Veya hayatta bir erkeğin dünya hayatına bağlanmasını, dünya hayatında doyuma ulaşıp sükuna ermesini sağlama görevidir. İyi kadınlar, saliha kadınlar gönülden Allah’a itaat eden, kocala­rının meşru isteklerine itaat eden, kendileri üzerindeki Allah’ın be­lirlediği Allah’ın haklarına hukuklarına, kocalarının haklarına hukuk­la­rına riâyet eden kadınlardır. Saliha kadınlar, Rasulullah Efendimizin bir hadislerinde de beyan buyurdukları veçhile: “En iyi kadın, gördüğünüzde sizi hoşnut eden, emirlerinizi dinleyen, evde olmadığınız zaman sizin malı­nızı ve kendi namusunu koruyan kadındır.” Allah ve Resûlünün beyanları gereği kadın kocasının meşru ar­zularına itaat edecek. Ama unutmayalım ki Allah’a itaat kocaya ita­atten önceliklidir. Allah’a itaat eden kocaya itaat edilir. Karısından Al­lah’ın istediklerini isteyen kocanın istekleri yerine getirilir. Allah’ın emirlerine aykırı isteklerde bulunan kocaya itaat yoktur. Allah’a isyan konusunda hiçbir beşere itaat yoktur. Allah’a isyan konusunda koca­nın arzularına, emirlerine itaat kadını günahkâr yapar. Meselâ kadının tesettürünü, namazını, orucunu engelleyen, onu günah işlemeye teş­vik eden bir kocanın bu emirlerine karşı çıkmayan kadın günahkârdır. Ancak nafile ibâdetlerden engelleme hakkı vardır kocanın. Demek ki saliha kadın, en iyi kadın Allah’ın haklarına, kocası­nın haklarına riâyet eden ve Allah onların kendilerini ve haklarını nasıl korumuşsa kendileri de gizliyi, görünmeyeni koruyan kadınlardır. Giz­liyi koruyan, gaybı koruyandır o kadınlar. Yâni kocaları yanlarınday­ken onların haklarını koruyup onlara Allah’ın istediği gibi davrandıkları gibi, kocalarının olmadığı ortamlarda da korunması gerekenleri ko­rur-lar. Allah’ın haklarını korurlar, ırzlarını, namuslarını korurlar, kocala­rı-nın mallarını korurlar, kocalarının sırlarını korurlar. Allah’ın kendile­rini muhafaza edip koruduğu gibi onlar da bunları muhafaza edecek­lerdir. Allah’ın kendilerini koruduğu gibi onlar da kendilerini koruya­caklardır. Sürekli Allah’ın emirlerine, yasaklarına riâyet ederek, Al­lah’ın hukukunu gözeterek Allah’ın koruması altında olacaklardır. Al­lah’ın hukukuna riâyet ederek Allah’ın koruması altında olan kimseyi Allah korur. Ama Allah’ın yasalarını çiğneyerek, Allah’ın emirlerine ters düşerek Onun korumasından çıkan kimseden Allah korumasını kaldırıverir. Bir kadın Allah’ın yasak kıldığı birtakım yerlere gider, bir­takım ilişkiler içine girerse Allah da onu korumasından çıkarıverir ve böyle bir kadının kendisini koruması da mümkün değildir artık. Onun başına her türlü belâ gelir. Eğer kadınların nüşûzundan korkarsanız. Nüşuz yükselmek, ha­valanmak demektir. Allah’ın bu takdirine, bu kavvamlık, bu reislik yasasına, bu itaat emrine karşı gelerek kendilerine kavvam olan ko­calarına karşı yükseklik, üstünlük taslamalarından, başkaldırmaların­dan, kocalarının meşru dairedeki emirlerini yerine getirmeme konu­sunda yüz çevirmelerinden, diretmelerinden, serkeşlik yapmaların­dan, itaatten çıkmalarından korkarsanız. İşte nüşuz budur. Onların size karşı itaatsizliklerini görürseniz, Allah’ın huku­ku-nu, sizin hukukunuzu korumaları konusunda veya Allah’ın koruma­sını istediği hem sizin hem de kendilerinin ırz ve namuslarını koru­maları konusunda bir korkunuz varsa. Tabii bütün bu konularda erkek de serkeşlik yaparsa aynı durum onun için de geçerlidir. Aynı yanlışı yapan erkekse o zaman aynı şeyler onun için de yapılacaktır. Peki ne yapılacakmış böyle bir durumda? Onlara vazedip öğüt verin. Evet böyle durumdaki kadın ve er­keklere ilk önce yapılacak şey onlara önce öğüt verip uyarmaktır. İşte bu, bu durumdaki kadınları ve erkekleri bu hastalıktan kurtarmak için Rabbimizin tavsiye buyurduğu ilk tedavi yöntemidir. Onlara Allah’tan korkmaları, Allah’ın yasalarına saygılı olmaları hatırlatılarak nasihatte bulunulacak. Eğer bu yöntem fayda vermişse ikinci usule adım atıl­mayacaktır. Ama bu birincisi kâr etmezse o zaman ikinci kademede: Onların yataklarını ayırın. Evet onların yataklarının ayrılması söz konusu olacak. Allah diyor ki yatakta onlardan uzak durun. Aynı odada, aynı yatakta yatmakla birlikte onlarla cinsel ilişkide bulunul­mayacak. Aynı yatakta sırtınızı dönüp yatın, onlarla konuşup, oynaşıp sohbet etmeyin. Dikkat ederseniz yataklarınızı ayırın, yahut da ya­tak-larınızdan uzak durun denmemiş de, yataklarınızda onlardan uzak durun denmiş. Aynı yatakta kadınla ilgilenmemek psikolojik olarak ona çok ağır gelecektir. Bu durum onun ağırına gidecek ve uslana­caktır. Eğer bu yöntem de kâr etmemişse o zaman üçüncü kademede Rabbimiz şöyle buyuruyor: Sünnette iz bırakmamak, yüzüne vurmamak ve takbih edip iz­zeti nefsini kırıp dökmemek kayd u şartıyla kadının dövülebileceği sı­nırlandırılmıştır. Ama unutmamalıyız ki bu dövme işi üçüncü merha­lede olacaktır. Birinci ve ikinci merhalede Rabbimizin anlattığı yöntem uygulanmadan direkt dövmek caiz değildir. Bir suç işleyince hemen dövmeye kalkışmak caiz değildir. Bugün kâfir ve müşrik dünya Müslümanları sorgularken diyor-lar ki bu Müslümanlar vahşi insanlardır, kaba ve barbardırlar bun­lar. Çünkü bu Müslümanlar hanımlarını dövüyorlar. Bu din de onun müntesipleri de işte böyle vahşi insanlardır demeye çalışıyorlar. İs­lâm’ın kadınlar için de erkekler için de ayrı cezaları vardır, meselâ ölüm cezaları vardır diyerek İslâm’ı ve Müslümanları çok kötü bir şe­kilde karikatürize etmeye çalışıyorlar hainler. Böylece Allah’ın dinini gönüllerden düşürmeye çalışıyorlar. Halbuki kimse kimseyi dövme­melidir, kimse kimseyi öldürmemelidir, kimse kimseye vurmamalı, haksızlık etmemelidir diyorlar. Halbuki kendileri sürekli dövüyorlar, sü­rekli öldürüyorlar ve zulmediyorlar alçaklar. Şu anda tüm dünyaya çok çağdaş ülkeler diye takdim ettikleri Amerika’sını, Almanya’sını, İngiltere’sini, Rusya’sını herkes biliyor. Demokrat dedikleri, insancıl dedikleri, adâletin, eşitliğin, insanlığın be-şiği dedikleri ülkeleri gözlemleyin. Gerek sosyal hayatlarında, gerek caddelerinde, gerek hapishanelerinde, nezarethanelerinde polislerin, askerlerin nasıl zalimce davrandıklarını göreceksiniz. Tüm dünyanın gözleri önünde nasıl insanları öldürdüklerini, nasıl zulmettiklerini, na­sıl yargısız infazların yapıldığını görürsünüz. Bunlar sadece televiz­yon-lardan ve filmlerinden intikal edendir. Bir de içlerine gidip de bizzat işlenenleri görseniz aklınız durur. Üç merhale anlatıyor Rabbimiz. Ama tabii bunların üçünün de aynı anda yapılması gerekmeyebilecektir. Yâni birinci merhalede so­nuç alınmışsa ötekilere gerek kalmayacaktır. İşte bunlar bizi bizden iyi bilen, bizi bizden daha çok düşünen, bize bizden daha merhametli olan Rabbimizin bizim mutluluğumuz için koyduğu yasalarıdır. Ve bu, bir iman meselesidir. İster bunlara aynen iman eder mü’min olursu­nuz, isterse reddeder kâfir olursunuz. Bu sizin probleminizdir. Bize gelince biz aynen Rabbimizin dediklerinin doğruluğuna iman ediyoruz. Kâfir ve müşrik dünya karşısında asla komplekslere kapılmadan Rabbimizden gelenlerin hak olduğuna iman ediyoruz. Kur’an ve sünnet doğrultusunda bir eğitimden geçmemenin, Allah’ı ve peygamberi tanımamanın verdiği cehalet ve sıkıntı ile kâfir ve müşrik dünyanın saldırıları karşısında Müslümanlığımızdan eziklik duyanlar­dan olmayalım inşallah. Yâni kâfir ve müşrik dünyanın empoze etmeye çalıştığı efendim, işte İslâm’da kadın hakları şöyledir, erkek hakları böyledir, mîras şöyledir, evlenme boşanma böyledir diyerek yaptıkları alçakça saldırılar karşısında aşağılık duygusuna kapılarak Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini değiştirmeye hiçbir zaman hakkımızın olmadığını bilelim. İşte çok rahat baş vuran herkesin anlayabileceği biçimde Kur’an nasları ortadadır. Peygamberimizin uygulamaları ayan beyan ortadadır. Öyleyse başka yerlerde hak aramaya, hukuk aramaya gerek yoktur. Tıpkı Allah düşmanı bu yahudi ve hıristiyanların yaptıkları gibi Allah’ın kitabını ve peygamberin sünnetini tahrif etmeye kimsenin hakkı yoktur. Zaten bunların tek dertleri budur. İsterler ki sizler de kendileri gibi kitabınızı değiştirip, peygamberinizin yolunu tahrif edip kendileri gibi sapıklığa düşesiniz, kendileri gibi kâfir olasınız. Eğer aldığınız bu tedbirler, uyguladığınız bu yöntemler sonu-cunda o kadınlar uslanıp ta size itaate, Allah’ın yasalarına iaate yönelirlerse artık onlar üzerine bir yol aramayın. Yâni artık onlara ezi­yet et-meyin, onlara iyi davranın. Unutmayın ki Allah Âlî ve Kebirdir. Allah çok yüce ve çok büyüktür. Arkadaşlar âyetin sonunda gelen bu ifadeler, Allah’ın gün­de-me getirdiği bu isimleri, bu sıfatları gerçekten erkeklere çok büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Hanımlarına karşı haksız yere zulmeden, onlara insanca davranmayan erkeklere çok büyük bir tehditte bulunu­yor Rabbimiz. Burada kendisinin çok âlî, çok yüce ve büyük oluşunu hatırlatması erkeklere şunu ihsas ettirmesi içindir: Ey erkekler! Ey ko­calar! Eğer şu anda Rabbinizin yaratışı gereği, Rabbinizin takdiri ge­reği fiziksel yönden kadınlardan üstün olduğunuz için onlara zulmet­meye kalkışırsanız, unutmayın ki Rabbinizin size Kâdir oluşu, sizin onlara kadir oluşunuzdan daha yücedir. Rabbinizin size güç yetir­me-si, sizin onlara güç yetirmenizden daha üstündür. Onun için sakın ha Allah’ın size verdiği gücünüze kuvvetinize güvenerek kadınlarınıza zulmetmeye, hayatlarını burunlarından getirmeye kalkışmayın. Al­lah’-ın bu tehdidinden korunmak için onlara insanca muamele edin. Onların da insan olduklarını unutmayın. Unutmayın ki şu anda siz o kadınların üzerindeyseniz, sizin üze­rinizde de Allah vardır. Efendileri olarak kadınlarınızdan Allah’a ve kendinize itaat isteyen sizler kendi efendiniz olan Allah’a ne kadar itaat ettiğinize bir bakın. Sizler efendiniz olan Allah’a nasıl davrandı­ğınıza bir bakın da efendisi olduğunuz kadınlarınızdan kendinize o tür davranışlar bekleyin. Unutmayın ki sizler efendinize ne kadar itaat ediyorsanız kadınlarınız da size ancak o kadar itaat edeceklerdir. Öyleyse kadınlarından, çocuklarından kendilerine itaat bekleyen ba­balar ve kocalar, efendileri olan Allah’a itaatlerini artırmalıdırlar ki be­rikilerden itaat beklemeye hakları olsun. Bir de sizler efendinize karşı kusurlar işleyip de özür dileyip tevbe ettiğiniz zaman, efendinizin size olan af ve mağfiret tavrına bakın da sizler de efendisi olduğunuz ka­dınlarınızın özürlerini, kusurlarını aftan yana, örtmeden yana olun. İşte Rabbimiz anlayabildiğimiz kadarıyla bunları diyor bu âyetinde bize. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz her türlü tedbire baş vur-malarına rağmen yine de aralarında anlaşma sağlanamamış bir aile probleminin çok güzel bir çözüm önerisini anlatacak:
35.“Karı kocanın arasının açılmasından endişelenirseniz, erke­ğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönde­rin; bunlar düzeltmek isterlerse, Allah onların aralarını buldurur. Doğ­rusu Allah her şeyi bilen ve haberdar olandır.” Eğer karı kocanın aralarının açılmasından korkarsanız. Yâni di­yelim ki bir kadınla kocası kendi aralarında anlaşamayarak prob­lemli bir duruma düştüler. Birbirlerini çekemeyecek, birbirlerine ta­hammül edemeyecek bir duruma geldiler. Birliktelikleri birbirlerine hu­zur ve sükun yerine ıstırap verecek noktaya geldi ve işin en önemli yönü, bu beraberlikleri Allah’a kulluklarını ters yönde etkilemeye baş­ladı. İşte böyle bir durumda bu problemi çözecek Allahça bir çözüm yolu, bir imkân var. Ama onu söylemeden önce bir noktaya dikkat çe­keyim inşallah. Arkadaşlar, genelde bizim toplumda bu konudaki Allah ve Re­sûlünün tavsiyeleri pek uygulanmaz. Bizim toplumda Allah ve Resû­lünün emirleri bilhassa bu karı koca kavgalarında en sonda hatırlanır. Karı koca aralarında bir kavga, bir anlaşmazlık baş gösterdiği anda bunu hemen kendi ailelerine aktarıp birbirlerine olmadık hakaretlerde bulunmaya, birbirlerine zulüm etmeye başlarlar. Bu çok yanlış bir şey-dir. Bakın Rasulullah Efendimiz bir hadislerinde buyurur ki: “Kadın veya erkek kesinlikle birlikte yaşadıkları karı koca hayatını, cinsel ilişkilerini kimseye anlatmasın.” Evet bu böyledir. Bu iş mahremdir. Ama görüyoruz ki karı koca arasında şu veya bu şekilde bir anlaşmazlık çıkmışsa, yâni erkek ve kadın olarak Allah’ın istediği bir hayatı gerçekleştirmek üzere kurduk­ları sıcak bir aile yuvasında güzel güzel yaşayıp giderlerken bir prob­lemleri çıkmışsa. Neden çıkar bu problemler? Neden bozulur bu sıcak ilişki? Eh olabilir, Müslüman bir toplumda da, Müslüman bir ailede de bu olabilir, hayat budur, insanlar budur. Böyle problemler çıktığı za­man da insanlar iki tür yanlış yapıyorlar. Birincisi az evvel ifade et­meye çalıştığım gibi bu konuda Allah’ın çözüm önerisine bakmadan hemen birbirlerine veryansın etmeye başlıyorlar. Bazen bunun tamamen aksine karı koca aralarındaki bu problemleri yutmaya, içlerine atmaya ve hiç kimseye açmamaya çalı­şıyor-lar. İçlerinde bir sır olarak kalıp gidiyor. Bu da çok yanlıştır. Çünkü iki tarafın da problemleri çözüme kavuşturulmadan bir sır ola­rak kendi içlerinde kalınca probleme çözüm de bulunamıyor. Koca bir problemin içinde, kadın bir yanlışın ve çözümsüzlüğün içinde, erkek kendi kendine problemi büyütüyor, kadın kendi kendine handikaplara giriyor. Ne erkek kendi velîsine, kendi büyüklerine, dostlarına açıyor, ne de kadın velîsine veya Müslümanların velîsine açıyor. Kendi ken­dile-rine, kendi aralarında çözüm bulsalar neyse, ama onu da yapamı­yor-lar, sonra problem büyüyor, büyüyor, bir haftalık evliliklerinde az olan, ama bir aylık olduklarında çoğalan, bir senelik olduklarında had safhaya ulaşan problem bu sefer öyle bir noktaya geliyor ki artık çö­züm-lenemez hale geliyor. Kadın ayrılıktan dem vurmaya, koca bo­şanma-dan bahsetmeye başlıyor. Yâni belki ilk günlerde çok basit çözümlenebilecek bir prob­le-mi sır haline getiriyorlar, kimseye açmıyorlar ama sonunda problem büyüye büyüye ailenin dağılmasına sebep oluyor. Bu gerçekten çok kötü bir şeydir. Buna hiçbirimizin hakkı yoktur. Çünkü bu sadece ferdi bir olay değildir. Unutmamalıyız ki bu tür bozukluklardan İslâm top­lumu, İslâm ailesi yara almaktadır. Toplumu yaralamaya, toplumu rencide etmeye kimsenin hakkı yoktur. Öyleyse gelin ey Müslümanlar, bu konuda Rabbimiz ne diyor? Bu konuda örneğimiz nasıl bir yol tarif ediyor ona bir bakalım. Gelin çok mahrem olmayan ki elbette onları da anlatabilecek akrabalar bulunur problemlerimizi İslâm’ın anlatmaya müsaade ettiği bir biçimde ki bunu Rasulullah Efendimizin uygulama­larından, sahâbenin hayatından öğreneceğiz onların anlatabildikleri kadarıyla problemlerimiz en küçük şeklindeyken anlatabileceklerimize anlatalım ve Rabbimizin şimdi okuyacağım çözüm önerisine havale edelim inşallah. Böyle bir problem anında erkek tarafından bir hakem seçin, ka­dın tarafından da bir hakem seçin. Her iki taraftan da birer hakem seçip gönderin. Bu hitap aralarında problem bulunan karı kocaya, onların ailelerine, velîlerine olduğu gibi aynı zamanda tüm Müslü­manla-radır da. Eğer onların aralarına giren bu anlaşmazlıktan dolayı birbirlerine düşmanlık ederek ayrılmalarından, boşanmalarından kor­karsa-nız o zaman her iki taraftan da birer hakem gönderin diyor Rabbimiz. Karı kocanın tensip edecekleri, ya da ailelerinin kabullene­cekleri, görevlendirecekleri birer aracı gönderin. Eğer bu hakemler samimi bir niyetle arayı düzeltmeyi murad ederlerse Allah da onların aralarında başarı sağlayacaktır. Yâni eğer bu aracıların her ikisi de samimi bir niyetle karı kocanın aralarını ıslah etmeyi düşünürlerse, buna sa’y ederlerse Allah da onların bu samimi niyetlerinden ve hasbi çabalarından ötürü karı kocanın arasını bula­caktır, kalplerini birbirlerine kaynaştıracak, aralarına sevgi ve muhab­bet koyacaktır. Veya bunun bir başka mânâsı eğer bu hakemleri seçerken, gönderirken karı koca samimi bir niyetle aralarının ıslahını murad ederlerse, barışmayı, bir araya gelmeyi arzu ederlerse Allah onların kalplerini birleştirip barışmalarında başarı lütfedecektir. Veya âyetin bir başka mânâsı da, eğer bu hakemlerden her ikisi de bu konuda âdil davranmayı ve tarafları birleştirmeyi niyetlerine alırlarsa Allah her iki hakemin de kalplerini birleştirecek, yâni onları sözbirliği ettirecektir ve arzulanan şey gerçekleşene kadar Allah onların yardımında olacaktır. Evet iki hakem seçilecek ve bu iki hakem durumu araştıracak­lar. Her iki tarafa da, kadına da, erkeğe de nasihat edecekler. Her iki tarafa da sorumlulukları, hakları ve görevleri hatırlatılacak. Cennet ve cehennem anlatılacak. Karı koca arasında Allah’ın koyduğu hukuklar anlatılacak ve her iki tarafın da bunlara uyması istenecek. Yâni ger­çekten şu anda öyle bir toplum içinde yaşıyoruz ki ne erkeklerimiz Allah’ın erkek hukukundan haberdar, ne de kadınlarımız kadın huku­kundan haberdar. Ne erkeklerimiz Allah yasalarını biliyorlar ne de ka­dınlarımız. Gerçekten garip bir toplum. Kadınlarımız ve erkeklerimiz doğru dürüst bir aile yaşantısını bile bilmiyorlar. Bir aile içinde gusül, abdest, namaz gibi Müslümanlığın olmazsa olmaz vecibelerinden bile habersiz bir toplum içindeyiz şu anda. Yâni böyle bir toplum içinde belki erkek karısından Allah’ın ve peygamberinin istemediği şeyleri isteyerek ona zulmediyor. Veya belki de kadının erkeğinden beklediklerinin İslâm’la uzak ve yakından hiç bir ilgisi yoktur. Veya meselâ erkeğin karısından istedikleri çok meşru şeylerdir de ama kadıncağız İslâmî bir eğitim almadığı için, İs­lâm’ın temel kaynaklarından habersiz büyüdüğü, ailesinden, ya da geleneklerden öğrendiği, ya da içinde bulunduğu toplumun kendisine empoze ettiği değer yargılarıyla kocasının son derece meşru istekle­rine şiddetle karşı çıkmaktadır. Veya aynı durumda karısının kendi­sinden beklediği son derece meşru bir hakkına karşı erkek erkekliği­nin gururuna kapılarak, kazaklık mı? Yoksa süveterlik mi? diyorlar, işte öyle yaparak veya ailesinden, toplumundan aldığı İslâm dışı bil­gilerle kadının en haklı isteklerine karşı geliyor. Ama kadınlarımız da erkeklerimiz de birlikte bir vahiy eğitimine teslim olurlarsa, kadın da erkek de kendi haklarını ve sorumluluklarını bilecek noktaya gelirlerse o zaman bu problemler elbette azalacaktır. Ama yine de birtakım problemler çıkacak olursa o zaman da işte bu hakem hadîsesine başvurulacaktır. Böylece eğer kadın ve er­kek birleşmeyi murad ederler ve de kadın ve erkeğin birer parçası ko­numunda olan bu akraba hakemler samimiyetle onların arasını ıslah etmeyi düşünürler ve buna sa’y ederlerse Allah yardımcı olacaktır. El-bette bu hakemler durumu araştıracaklar, karı kocadan her ikisini de dinleyecekler, hangi tarafın suçlu olduğunu veya suçsuz olduğunu anlayacaklar, problemin derinine inerek ne olduğunu ortaya çıkara­caklar ve bir karar verecekler. Onun içindir ki bu hakemler akrabalar­dan seçiliyor. Zira onların iç hallerine muttali olabilecek olanlar onların akrabaları olacaktır. Evet hakemlerin araştırmaları sonucu verdikleri karar her ki ta­raf için de bağlayıcı olacaktır. Gerek bu karı kocanın yeniden birleşti­rilmeleri konusunda, gerekse artık bu evlilikte bir hayır kalmadığı ka­naatine varmaları halinde boşanmaları konusunda verdikleri karara her iki tarafın da uyma zorunluluğu vardır. Meselâ araştırmaları sonu­cunda eğer bu hakemler erkeğin suçlu olduğunu tespit etmişlerse hemen o kadını ondan ayırırlar ve erkeğe o kadına nafaka ödemesini emrederler. Yok eğer suçlunun kadın olduğunu tespit etmişlerse o zaman o kadını kocasına itaate zorlarlar, aksi takdirde onu nafakadan mahrum ederler. Eğer karı koca olarak taraflardan herhangi birisi bu hakemlerin kararına uymayacak olursa, karara uyan uymayana varis olurken, uymayanın uyana veraseti geçersiz hale gelir. Unutmayın ki Allah karı kocadan her iki tarafın da birbirlerine na­sıl davrandıklarını, hangi niyeti taşıdıklarını bildiği gibi, hakemler­den her birinin de ne istediğini, nasıl bir niyet taşıdığını, onları birleş­tirmek için mi? Yoksa ayırmak için mi sa’y ettiğinden haberdardır. Karı kocadan ve hakemlerden hangisinin zalim, hangisinin âdil olduğunu bilmektedir Allah.
36. “Allah'a kulluk edin, O'na bir şeyi ortak koşma­yın. Ana babaya, yakınlara, yetimlere, düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunan kimselere iyilik edin. Allah, ken­dini beğenip öğünenleri elbette sevmez.” Bu bölümde Allah’ın bu kadar âyetini duyan kullarına Rabbi-mizden genel bir dâvet, bir çağrı geliyor. Ey kullarım! Haydi öyleyse Allah’a kulluk yapın. Hayatınızın tümünde, 24 saatinizin tamamında, evlenmenizde, boşanmanızda, mîrasınızda, alışverişinizde, hukuku­nuzda, eğitiminizde, yemenizde, içmenizde, giyinmenizde, kuşanma­nızda, sevmenizde, küsmenizde, itaatinizde, isyanınızda, kadınlığı­nız-da, erkekliğinizde, babalığınızda, evlâtlığınızda sadece Allah’ı dinleyin. Sadece Allah’ın yasalarını uygulayın. Sadece Allah’ın gös­terdiği gibi hareket edin. Allah’a hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi, hiçbir ku­rumu, hiç bir müesseseyi ortak koşmayın. Hayatınızı parçalamadan yana olmayın. Hayatınızı parçalara ayırıp o parçalardan bir bölü­münde Allah’ın, öteki bölümlerinde de başkalarının yasalarını uygula­yarak şirke düşmeyin. Namaz konusunda Allah’ı, hukuk konusunda başkalarını dinleyerek şirke düşmeyin. Oruç konusunda Allah’ın ya­salarını, kılık kıyafet konusunda başkalarının yasalarını uygulayarak müşrik olmayın. Anaya babaya karşı da muhsin davranın. Anaya ve babaya karşı ihsanda bulunmak, muhsin davranmak ana baba karşısında Al­lah karşısında olma şuurunu taşımak demektir. İhsan neydi? İhsan Allah’ın her an bizi gördüğü şuuru içinde olmaktı değil mi? Yâni kişi­nin yaptığını Allah huzurunda, Allah kontrolünde yapma şuuru içinde olmasıdır ihsan. Öyleyse bakın burada hem anaya babaya itaat iste­niyor bir anlamda, ama ana babaya itaat ederken, itaat ortamında da Allah karşısında olma şuurunu kaybetmememiz isteniyor. Onlar biz­den bir şey isterken Allah huzurunda olduğumuzu unutmayacağız. Bu işi yaparken Allah kontrolünde olduğumuzu hep hatırımızda canlı tu­taca-ğız. Yâni ya Rabbi! Sen bana anana şöyle davran dedin diye ya­pıyo-rum bunu! Babana böyle yap dedin diye böyle yapıyorum! diyerek hem Allah huzurunda olacağız, hem de onlara itaat edeceğiz. Yâni anamız babamız bizden bir şey istedikleri zaman o anda Allah huzurunda olma şuuru içinde önce Rabbimize dönüp bir sora­cağız. Ya Rabbi! Şu anda babam, anam benden bir şey yapmamı is­ti-yorlar. Ne yapayım? Nasıl davranayım? Sen bunların benden iste­dik-lerinden razı mısın? Eğer Allah razıysa tamam yapacağız. Allah huzurundayız ya. Her şeyimizle onun kontrolü altındayız ya. Ama eğer onların bizden istedikleri Allah’ı gücendirecek, kızdıracak veya gazabını gerektirecek noktaya ulaşmışsa da o zaman onlara itaat et­meyeceğiz. Hemen o anda vazgeçivereceğiz. Anamız babamız da ol­salar dinlemeyeceğiz onları. Niye? Çünkü Allah huzurundayız ya. Al­lah kontrolündeyiz ya. Ne yapacaksak, nasıl yapacaksak onun rıza­sını aşmayacak şekilde yapmak zorunda olduğumuzu asla unutma­yacağız. İşte ihsan budur. İşte Muhsin budur. Ana baba karşısında Allah huzurunda olduğunun bilincinde olmak. Biz tüm hayatımızda, zamanın tümünde, mekanın tamamında hep Allah huzurunda, Allah murakabesinde bulunmaktayız. Bir an bile bizden gafil değildir o. Dikkat ediyorsanız itaat değil, ihsan isteniyor bizden. Âyet-i ke­rîmede anaya babaya itaat edin denmiyor da ihsanda bulunun de­niyor. Yâni ananız babanız karşısında Allah huzurunda olduğunuzu u-nutmayın deniyor. Bir kere varlık sebebiyle anamız babamız itaate lâyıktır. Çünkü annemiz babamız bizim sebebi vücudumuzdur. Yâni an-nemiz babamız bizim varlığımıza sebep mi? Tamam onlara itaat edeceğiz. Bunun için anamızın babamızın iyi bir Müslüman olmaları şart değildir. Onlar bizim babamız anamız mı? Tamam onlara itaat şarttır. Bu mutlak bir ölçüdür. Çünkü onların itaate hak kazanmaları bizim a-namız babamız olmalarıdır. Bunun için iyi bir Müslüman olup olmamaları önemli değildir. Ama eğer anamız babamız bizden Allah’ın istemediklerini is­temeye kalkışmışlar ya da bizi Allah’a isyana, Allah’a şirk koşmaya zorlamışlarsa o zaman Allah huzurunda olma şuuru içinde onları din­lemeyecek, onlara itaat etmeyeceğiz. Ama bizi şirke düşürmeyecek, bizim Müslümanlığımızı etkilemeyecek, bizi Allah’la çatışır hale getir­meyecek dünya işlerine gelince dünya işlerinde de onlarla iyi geçine­ceğiz. Dediklerini gücümüz nisbetinde yapmaya çalışacağız. Çünkü bakın Lokman sûresi der ki: “Eğer anan bana seni körü körüne bana şirk koşmaya zorlar­larsa onlara itaat etme. Ama dünya işlerinde de maruf veç hile onlarla geçin.” (Lokman: 15) Evet dünya işlerinde onlarla iyi geçineceğim ama itaat derken benden şirk isterlerse o zaman ben yan çizeceğim, yok kabul edece­ğim, dinlemeyeceğim, duymayıvereceğim, anlamayıvereceğim, unu­tuvereceğim. Ama ısrar ederlerse engel koyacağım. Çünkü ben o anda Allah huzurundayım, önce Rabbimin hatırını düşüneceğim. On­ları putlaştırarak, Allah’a ters düşen arzularını yerine getirerek Rabbimi küstürmeyeceğim. Yâni anam, babam illa da bizim dediğimiz olacak diyerek enaniyetlerini putlaştırma noktasına vardırmışlarsa o zaman onları dinlemek şöyle dursun, onların bu zulümlerine engel olmaya da çalışacağız. Çünkü onların bu hareketleri kendilerini Rab makamında görmelerinden ötürü bir zulümdür. Öyle olunca da artık burada konu anneye babaya itaat konusu değil, annenin babanın kötülüğüne engel olma konusudur. Evet ana balarımıza karşı iyi davranmamızı istiyor Rabbimiz. Onlarla birlikte onların hukukuna riâyet ederek Allah’ın istediği şekilde bir hayat ya­şamamızı istiyor. Allah korusun da şu anda içinde yaşadığımız toplum tıpkı kâfir dünyada olduğu gibi sadece karı kocanın birlikte yaşadıkları bir aile ti-pine dönüştü. İslâmî aile tipi dağılıp ana baba ile ilgi hemen hemen kesildi. Kadın ve erkek tıpkı yahudi ve hıristiyan dünyada olduğu gibi ana babayla irtibatlarını kesip, hattâ çocuklarıyla bile ilgilerini koparıp materyalistçe bir hayat yaşamaya, hayatlarını kimseyle paylaşma­ma-ya başladı. Hattâ kimileri, kimi karı kocalar materyalist bir felse­feyle birbirlerine bile tahammül edemeyerek, birbirleriyle bile irtibatla­rını ke-serek yine batıda olduğu gibi, müşrik aile düzeninde olduğu gibi ayrı ayrı bir hayatı yaşıyorlar. Gelin ey Müslümanlar, Rabbimizin bize en uygun olarak gön­derdiği yasalarına kulak verelim. Rabbimizin istediği bir hayatı yaşa­maya çalışalım. Anne babayla, dede nineyle, çoluk çocukla, karı ko­cayla mutlu bir hayat yaşayalım. Akrabalarımızla ilgimizi kesmeyelim. Kâfirce, materyalistçe bir anlayışla akrabalarımızı çok kötü bir du­rum-da bırakmayalım. Asla kâfirler gibi ben merkezli bir hayat yaşa­maya-cağız. Benim ekonomik gücüm var, benim siyasal gücüm var, benim hocalığım, hacılığım var, benim çevrem, kredim var, benim kimseye eyvallahım yoktur, ben kendi dünyamı yaşarım, diyerek kendi kendimize bir hayat yaşamadan yana olmayacağız. Bizim ya­şadığımız hayatta babamız olacak, anamız olacak, dedemiz olacak, ninemiz olacak, çocuklarımız olacak, hattâ fakir fukara garibanlar ola­cak. Bir ek-meğimiz varsa, yarım ekmeğimiz varsa onlarla birlikte ye­mek zorundayız. Akrabaya karşı da ihsanda bulunun. Akrabaya iyilikte bulun­mak ta aynı mânâlara gelmektedir. Malla, lisânla, bilgiyle onları cen­nete götürmeye çalışın demektir. Akrabalarınızı kendi hallerine bı­rak-mayın ve sürekli onlarla görüşerek hak yolda olmalarını sağlayın demektir. Onlara emr-i bil’ma’ruf yaparak, kitap sünnet duyurarak, onlarla ilgiyi kesmeyerek onları cennet yolunda tutun demektir. Onları Allah dinine aboneler yapın demektir. Onları cehennemden koruyabilmek için elinizden geleni arkanıza bırakmayın demektir. Yetim ve miskinlere de ihsanda bulunun. Yâni sûrenin evve­linde de ifade buyurulduğu gibi yetim ve miskinler karşısında da Allah huzurunda olduğunuzu unutmayın. Onlara davranışlarınızı huzurunda bulunduğunuz Rabbinizin istediği gibi ayarlayın. Onlara karşı yaptıkla­rınız da Allah’a lâyık şeyler olsun. Onlara karşı Rabbinizi küstürecek tavırlardan kaçının. Yâni yetimlere, toplumda analı babalı olanlar gibi bir dünyada yaşatılmaları konusunda ihsanda bulunun. Sanki top­lumda kendilerini analı babalılar gibi hissedecekleri bir hayat sunup yaralarını sarmadan, işlerini görmeden yana olun. Miskinlerin de top­lumda paralı pullu olanlar gibi yaşatılmalarını sağlamak üzere ihsanda bulunun onlara. Yediğinizden yedirip giydiğinizden giydirip onların hu­zurlarını sağlamaya ve onları kendi hayat standartlarınıza çıkarmaya gayret edin di-yor Rabbimiz. Yâni eğer yetimleri analı babalılar gibi yaşatamayacak olursak kendimiz yetimler gibi bir hayat yaşamaya, fakirleri de paralılar gibi bir hayata ulaştıramazsak kendimiz fakirler gibi bir hayat yaşamaya yö­nelmek zorundayız. Çünkü unutmayın ki bizler onlara karşı yaptıkla­rı-mız konusunda Allah huzurundayız. Allah ne yaptığımızı her an gör-mektedir. Yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yol­cu-ya ve elinizin altında bulunan kimselere de iyilik edip ihsanda bulu­nun. Yakın komşu, ya kapı dibi komşudur, ya da akrabalığı olan kom­şudur. Uzak komşu da ya evi uzak olan komşudur, ya da akraba­lığı olmayan komşudur. Yakın arkadaş ya kişiye en yakın olan, en ya­kın hayat arkadaşı olan eşidir, ya da yolculukta arkadaş olan kişidir veya kendisinden ilim öğrenilen, kendisinden ilim öğrendiğimiz ve kendisine ilim öğrettiğimiz kimsedir. Veya bir ilim meclisinde kendi­siyle birlikte oturduğumuz kimsedir. Uzak komşu hakkında kimileri ki­şinin yahudi ve hıristiyan olan, kâfir olan komşularıdır da demişler. İşte komşularımızla ilişkilerimizde de muhsin davranıp Allah huzu­runda olduğumuzu unutmayacağız. Evet Rabbimizin beyanıyla: 1- Akraba olan mü’min komşuya, 2- Akraba olmayan mü’min komşuya, 3- Kâfir komşuya ihsanda bulunacağız. Müslüman ve akraba olan komşunun komşusu üzerinde üç hakkı vardır. İslâm kardeşliği hakkı, akrabalık hakkı ve komşuluk hakkı. Müslüman olup da akraba­lığı olmayan komşunun da iki hakkı vardır. Bir din kardeşliği hakkı, iki komşuluk hakkı. Kâfir olan komşunun da komşusu üzerinde sadece komşuluk hakkı vardır. İşte bütün bu haklara riâyet ederek onları cen­nete kazandırma kavgası vermek zorundayız. Komşu hukuku ve komşunun tanımıyla ilgili sorular soruldu) Tamam, biraz daha söz edelim bu konuda. Çünkü gerçekten komşularımıza karşı Allah’ın istediği davranma ve ihsan konusunda bugün hepimiz çok yaya ve yavanız. Ailemizden sonra en yakın sosyal çevremizi komşularımız meydana getirir. İyi veya kötü günlerimizde şartlar en yakın çevre ile temas halinde bulunmayı gerektirir. Darlık zamanında yardımlaşma, normal zamanlarda ziyaretleşme, sır sayılabilen halleri gizleme birbirinin hâlinden etkilenme, hatta komşunun mülkünü satın almada öncelik hakkına sahip olma (şûf'a) komşulukla ilgili bir dizi hak ve sorumlulukların kaynağım teşkil etmiştir. Komşu deyiminin kapsamı ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a) çevrede "sesi işitilenlerin" komşu olduğu görüşündedir. Hz. Aişe (r.a) da her taraftan kırk evin komşu olduğunu ve bunların komşuluk hakkına sahip bulunduklarını bildirmiştir. Ayrıca, komşu tabiri, hiç bir ayırım yapılmadan, müs-lüman-kâfir, âbid-fâsık, dost-düşman, yerli-misafir, iyi-kötü, yakın-u-zak bütün komşuları içine alır. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII, 130) Hz. Peygamber: "Cebrail (a.s) durmadan bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye ederdi. Bu sıkı tavsiyeden, komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim" (Buhârî, Edeb, 28) "Şerrinden komşusunun güveninde olmadığı kimse gerçek mü'min olamaz" (Buhârî, Edeb, 29) “Mü'minin, kendi nâil olduğu nimetlere diğer mü'min komşularının da nâil olmasını, kendisi için istemediği şeyleri mü'min komşusu için de arzu etmemesi esastır” (Buhâri,İman,5) Bu prensipten hareket edilince komşu komşuyu rahatsız ede-mez. Burada, herkese uygulanabilen objektif bir ölçü sunulmuştur. Görüntü yaparak veya balkon, saçak vb. yapılarla komşunun arsasına taşarak zarar veren kimse, aynı davranış kendisine yapılsa razı ol-mayacaksa, kalbine danışarak doğruyu bulabilecektir. Allah Resulü bu ölçüyü Vâbisa (r.a)'ya hitap ederek şöyle açıklamıştır: "Ey Vâbisa insanlar sana fetvâ verse bile bir de kalbine danış. Birr (iyi, güzel olan şey), yaptığın zaman kalbini rahatlatan, günah ise kalbini rahatsız e-den şeydir" (Dârimi, Büyû', 2) Komşusunun, kendisinde ne gibi hakları bulunduğunu soran bir sahabeye Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle cevap vermiştir: "Hastalanırsa ziyaretine gidersin, vefat ederse cenazesini kaldırırsın. Senden borç isterse borç verirsin. Darda kalırsa yardım edersin. Başına bir felâket gelirse teselli edersin. Evinin damını onunkinden yüksek tutma ki, onun rüzgârını kesmeyesin. Ya senin ne pişirdiğini bilmesin, ya da pişirdiğinden ona da ver" (Y.Kandehlevi, Hayâtü's-Sahâbe, III, 1068). Bu hadisin ışığında komşularımıza karşı yerine getirmemiz gereken görevlerimizin neler olduğuna gelince: Komşularımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmalı, onlarla karşılaştığımızda selamlaşmayı, hâl hatır sormayı, neşe ve kederlerini paylaşmayı ihmal etmemeliyiz. Sağlık ve hastalıklarında, üzüntü ve sevinçli anlarında, düğün ve bayramlarda kendilerini ziyaret etmek, onlardan biri vefat etmek, onlardan biri vefat ederse yakınlarına başsağlığı dilemek, kendilerine destek olmak, cenazenin kaldırılmasında yardımcı olmak, dâvetlerini kabûl etmek, çocuklarını kendi çocuklarımız gibi sevmek, koruyup gözetmek de komşuluk görevlerindendir. Peygamberimiz: "Allah'a ve âhiret gününe iman eden komşusuna iyilik etsin" (Buhârî, Edeb, 31) Allah katında dostların en iyisi arkadaşına, komşuların en iyisi de komşusuna en iyi davrananıdır" (Buhârî, İman, 31) Komşularımıza ikramda bulunmak dâ ahlâkî görevlerimizdendir. Rasûlullah (s.a.s): "Allah'a ve âhiret gününe iman eden komşusuna ikramda bulunsun" demiştir. (Buhârî, Edeb, 31) Yine Peygamber "Ya Ebâ Zerr! Çorba pişirdiğin zaman suyunu çoğalt ve komşularını da unutma," tavsiyesinde bulunmuş, ayrıca "Komşusu açken tok olarak yatan kimse bizden değildir" (Müslim, iman, 74) Fakir ve muhtaç komşuların yardımına koşmak, gerekirse onlara maddi yardımda bulunmak, ödünç para vermek, çalışabilecek durumda olanlara, geçimlerini sağlayacak bir iş sağlamak müslüma-nın görevidir. Kimsesiz ve yaşlı komşularımızın, işlerini takip etmek, yapmak veya yaptırma da çok güzel bir davranıştır. (Ebû Dâvud, Zekât, 25) “İbnü’s sebil” de yolcu olan misafirdir. Yolcu olup da bize uğ-rayan misafire de iyi davranacağız. Rasulullah Efendimizin başka ha­dislerinden öğreniyoruz ki misafirlik üç gündür. Üç günden sonrası ise sadakadır. Allah’a ve âhiret gününe iman eden her Müslüman misafi­rini üç gün ağırlamak, yedirmek, içirmek zorundadır. Bu, Müslüman olarak onun sorumluluğudur, ama misafir eğer üç günden fazla kal­mışsa o zaman onun ikramı kendisine sadaka sevabı olarak yazıla­caktır. Yolda kalmış ve kalacak, yatacak, yiyip içecek yeri olmayan mü’minlere ikram etmek yardımda bulunmak farzdır. Bunu Rabbimiz Kur’an-ı Kerîmde anlatır. Hattâ Buhârî ve Müslim’in Ukbe Bin Amirin rivâyet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Eğer bir beldeye iner de o beldedekiler size misa­firlik hakkınızı vermezlerse onlardan zorla bu hakkınızı alın!” Buyurmaktadır. Evet bu Allah’ın hakkıdır, kim onu vermezse zorla ondan alınacaktır. Abdullah Bin Amir der ki: “Misafirine ikram etmeyen kimse Muhammed ve İb­rahim (a.s)’dan değildir” der. Elimizin altındaki kölelerimize, câriyelerimize, hizmetçilerimize, memurlarımıza, işçilerimize de muhsin davranacağız. Onlara yediği­mizden yedirecek, giydiğimizden giydirecek, güçlerinin yetmeyeceği yükler yüklemeyecek, doyumsuz olmayacak, kulluklarına yardımcı olacak, cennet yollarını açacak, cehennem yollarına barikatlar koya­cak, bize yönelik hizmetleri aksamış olsa da, işimiz bozulsa da onları Müslümanlaştırma derdini ön plana alacağız. Onların müslümanca eğitimleri için imkânlar hazırlayacağız. Âyetin devamında, Allah, kendini beğenip öğünenleri elbette sevmez. Evet kim de kibirlenip yanındakileri insan görmeyecek, onlara zulmedecek, te­peden bakacak olursa, bilesiniz ki Allah asla onları sevmez. Allah böyle şımarıkları, böyle müstekbirleri asla sevmez.
37. “Onlar cimrilik ederler, insanlara cimrilik tav-siye­sinde bulunurlar, Allah'ın bol nîmetlerinden ken­dile-rine verdiğini gizlerler. Kâfirlere aşağılık bir azap ha­zırla-mışızdır.” Cimrilik yapıyorlar. Allah’ın kendilerine verdiklerini, babaların­dan, analarından, akrabalarından, arkadaşlarından, komşularından, fakirlerden, yetimlerden, misafirlerden garibanlardan kıskanırlar. Ken-dileri cimrilik yaptıkları gibi başkalarına da cimriliği emrederler. Elbette Allah’ı hesaba katmayan kişi O’nun mahlukâtını da hesaba katmaz. Allah’ı kale almayan kişi elbette mahlukâtına hiç değer ver­mez. Allah’a karşı sorumluluk duymayan kişi elbette kullarına karşı hiç sorumluluk duymayacaktır. Allah’la iyi ilişki içinde olmayanın kul­larla iyi ilişkiler içinde olması elbette beklenemez. Cimrilik, bencillik öyle kötü bir hastalıktır ki, onun bulunduğu yerde ne kardeşlik, ne dostluk, ne cemaat, ne yardımlaşma mümkün değildir. Eğer kalplerden hayır yapma düşüncesi silinir, cimrilik yayılırsa hiçbir meşru hizmet görülmez. Cimriliğin hakim olduğu bir ortamda cihad da yapılmaz. Cimriliğin hakim olduğu bir ortamda ne kadının kadınlık görevlerini yapması, ne de babanın babalık görevlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Bunun içindir ki Kur’an-ı kerimdeki infak ve paylaşmayı tavsiye eden âyetlerin hemen hemen hepsinde cimrilikten sakındırdığını gör-mekteyiz. Bakın Teğâbûn sûresinin 16. âyetinde bu hususu anlatırken Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Allah'a karşı gelmekten gücünüzün yettiği kadar sakının, buyruklarını dinleyin, itaat edin; kendinizin iyiliğine olarak mallarınızdan sarf edin; nefsinin tamahkârlığından korunan kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” (Teğâbûn 16) Gücünüz yettiği kadar, becerebildiğiniz kadar Allah’tan ittika edin. Takatiniz kadar Allah konusunda takvalı olun. Allah’ın koruması altına girin. Allah’la yol bulun. Yolunuzu Allah belirlesin. Hayatınızı Allah için yaşayın. Kendinizi Allah’ın beğenisine harcayın. Eşinizi, oğlunuzu, kızınızı, malınızı Allah’ın istediği yerlerde kullanın. Sahip olduklarınızın tümünü Müslümanlık yolunda tutun. Allah’ın helâl ve haram sınırlarına riâyet edin. Allah’ın dur dediği yerde durun. Gücünüz nispetinde Allah’tan ittika edin. Dinleyin. İşitin, kulak verin Allah’ın kitabına. Kulak verin Resû-l’ün dâvetine. İtaat ediniz, okuyunuz, duyunuz, öğreniniz Allah’ın âyetlerini, peygamberin dâvetini, sonra da uygulamak üzere itaat ediniz. İşitmeden, duymadan itaat ettik diyenlerden olmayınız. İnfak ediniz. Hayatınızı paylaşmadan yana olunuz. Allah’ın size verdiklerini Müslümanlara bol bol dağıtmadan yana olunuz. İşte böyle yaparsanız, bilesiniz ki bu nefisleriniz için hayır olur. Kim ki nefsinin cimriliğinden korunursa, kim cömert olur, özveride bulunur, kardeşlerini kendi yerine koymayı becerebilirse, kendisi muhtaç olduğu halde kardeşlerine verebilirse işte felaha erenler, kurtuluşa erenler onlardır. Kim ki sadece kendi menfaatini düşünmez, sadece kendi dünyasını, kendi zevklerini düşünmeyip Müslüman kardeşlerini de düşünürse, Rabbinin bir imtihan sebebiyle kendisine verdiklerinden Müslüman kardeşlerinin evine de gitmesini isterse, kendi zevkinden, kendi arzularından, kendi rahatından fedâkârlık yapmayı becerebilirse, işte dünyada da ukbâda da kurtulanlar onlardır. Rabbimiz, Allah’ın kitabına ve Resûl’ünün sünnetine kulak veren, oradan aldığı emir ve yasaklara riâyet eden, kendi nefsini cimrilik hastalığından kurtarıp sahip olduklarını Müslüman kardeşleriyle paylaşmanın kavgasını veren kimseler kurtulanlardır, diyor. Yine Âl-i İm-rân sûresinde de şöyle buyurulur: “Allah'ın bol nimetinden verdiklerinde cimrilik edenler, sakın bunun kendileri için hayırlı olduğunu san­masınlar, bilâkis bu onların kötülüğünedir. Cimrilik yap­tıkları şey, kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır. Gökle­rin ve yerin mîrası Allah'ındır. Allah işlediklerinizden ha­berdardır.” (Âl-i İmrân 180) Müslim’de Cabir (r.a) dan Resûl-i Ekrem efendimiz de şöyle buyurur: “Aman cimrilikten son derece sakının, zira sizden öncekileri cimrilik helâk etmiştir. Cimrilik, onları kan dökmeğe ve haramı helâl tanımaya, sılayı rahmi kesmeye, akrabalarıyla alâkayı kesmeye sürüklemiştir.” “Cimriler, aldatıcılar, hainler cennete giremezler.” (Hakim, Ebu Hureyre’den) “İki haslet vardır ki bunlar asla bir mü’minde top-lanmaz. Cimrilik ve kötü huy. (Tirmizî, Ebu Said’den) “Cimrilikle iman bir kalpte toplanmaz” (Nesâî) Dikkat ediyor musunuz ifadeye? Cimrilikle iman bir mü’minin kalbinde birlikte bulunamaz buyuruyor Allah’ın Resûlü. Bir mü’min kalbinde iman varsa cimriliğe yer bırakmaz, cimrilik varsa da imana yer bırakmaz. Gerçekten çok müthiş bir ifade. Harcanması gereken malı sarf etmekten kaçınmak, para ve malı çok sevdiğinden dolayı, başkasına bir şey vermekten çekinmek. Dinimiz, başta zekât olmak üzere bazı malî harcamalarda bulunmamızı emretmiştir. Aile bireylerinin bakımı, akrabaların görülüp gözetilmesi de bu emirler arasındadır. Çevremizdeki yoksullara imkân ölçüsünde malî yardım ise bir insanlık görevidir. Parası ve malı olduğu halde bir insan bu görevlerini yapmaz ve malını sarf etmekten çekinirse, cimrilik yapmış demektir. Cimriliğin başlıca sebebi aşırı mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur. Peygamberimiz: "Çocuk, cimrilik ve korkaklık sebebidir" buyurmuştur. Aşırı mal hırsı ve cimriliği yüzünden durmadan mal biriktiren ve tükenir endişesi ile hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı kendilerine zindan eden cimriler vardır. Halbuki mal Allah'ın nimetidir ve bu nimet yerli yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: "Her sabah gökten iki melek iner. Birisi: -İlâhi İnfak edene karşılığını ver; diğeri: -Allah'ım! Cimrilik edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler." (Riyazü's-Salihin, I, 253). "...Cimri kişi Allah'a uzak, Cennet'e uzak, insanlara uzak ve Cehennem ateşine yakındır" (Tirmizî, Birr, 40). Cimriler hakkında söylenen sözler, cimrilerin insanlar arasındaki durumunu, çok güzel anlatmaktadır. Bişr b. el-Haris, cimriler hakkında şöyle demiştir: "Cimrinin yüzüne bakmak, insanın kalbini katılaştırır. Cimrilerle karşılaşmak müminler için belâdır" Yahya b. Muaz da şöyle demiştir: "Kötü kimseler olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır." İbnu'l-Mutez'in cimrilik hakkındaki görüşü de şudur: "İnsan malına cimrilik ettiği nispette şerefinden kaybeder." Mallarını kendileri için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ'nın kendilerine verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar. Çünkü, Allah'ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk'ın ihsanıdır. Allah (c.c.), serveti dilediğine verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O'dur. Cimriler, bu şuura eremeyen insanlardır. Beşer nefsi zayıftır, muhteristir. Ancak Allah'ın koruduğu kimseler bundan müstesnadır. Ancak imanla kendilerini mâmur edenler, bu cimrilik cehaletinden temizlenebilir, yeryüzünün zaruretlerinden kurtulabilir, menfaate karşı duydukları hırs kaydından vazgeçebilirler. Çünkü iman sahipleri, Allah’tan, maldan da üstün bir şey umabilirler. Bu umulan şey Allah'ın rızasıdır. Mümin kalp; mal ile değil, iman ile mutmain olur; Allah yolunda infak etmekle fakir düşeceğinden kork-maz. Kendi hiç bir şey değilken Allah onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah'a aittir. Öyle ise Allah'a güvenen birisi Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez. Ama kalp gerçek imandan yoksun olunca, infak etmeye veya sadaka vermeye teşebbüs ettiği zaman, her defasında, nefsinde bir cimrilik duygusu dalgalanmaya başlar, fakir düşeceğinden korkar. Böylece infak etmekten vazgeçer. Sonra onun hayatı emniyetsiz ve istikrarsız bir korku ve ihtiras cehennemi haline gelir. Allah'a söz verdiği halde ahdine ihanet eden, verdiği söze vefa göstermeyip Allah'a karşı yalan söyleyen, hiç bir zaman kalbini münafıklıktan kurtaramaz. Evet, ölçülü hareket etmek İslâm nizamının temel esaslarından birisidir. Aşırı müsrif davranmak da cimri davranmak kadar dengeyi bozar. İslâm, dengenin bozulmamasını öngörür: "Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tutumsuz olma. Yoksa pişman olur açıkta kalırsın." (İsrâ,29) Ayet-i Celilede cimrilik, ellerini boy-nuna bağlıyan bir insan gibi tasvir ediliyor. İsraf ise, elini son haddine kadar açıp elinde ve avucunda ne varsa dağıtmak şeklinde ifade ediliyor. Cimri insanın da, müsrif insanın da varacağı netice aynıdır. Cimriliğin de israfın da sonu pişmanlık duygusudur. Her şeyin en iyisi orta hallisidir. Orta yol, iman ahlâkı ile küfür ahlâkının sınırıdır: Cimrilik cehaletten gelen kara bir lekedir. İsraf ise şeytanın işini yapmaktır. Müsrifler şeytanın kardeşleri olarak tanıtılmaktadır. Cimrilik kelimesinin Kur'an'daki diğer bir karşılığı katur kelimesidir. Bu kelime, Türkçe'deki hasis kelimesini karşılamaktadır. Anlamı, eli sıkı, yahut çok cimri demektir. Kur'an'da, kişinin elindeki şeyleri çarçur etmesi demek olan israfın zıddı olarak kullanılmıştır. "Ve onlar ki harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler; harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur." (Furkan,67). Cimrilik konusu, Allah'ın çok kötülediği bir haslettir. İman eden bir kimse asla cimri davranıp mal yığmaz. Tamahkâr davranmaz. Nefsinin cimriliğinden kendini kurtarır. Cimriliğin ve tamahkârlığın son derecesi olarak Kur'an'da bir kelime daha vardır. Bu kelime şih, şuh veya şihh'dir. Kelime güçlü bir kötüleme anlamında tamahkârlık ve cimrilik demektir. "O halde gücünüz yettiği kadar Allah'tan korkun. (O'nun öğütlerini) dinleyin. İtaat edin. Kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden (şuhhe nefsihi) korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (Tegabün,16). Bu ayete göre, cimrilik, nefsin kendisinde bulunan bir belâdır. Nefsi, bu belâdan ancak iman kurtarır. Allah'a ve âhiret gününe inanan insan, infak ederek nefsindeki bu cahilî lekeyi temizler, bu belâdan kurtulur. Cimrilik belâsından kurtulamayan insan İslâmî bir hayata aşina olamaz. İslâmî hayata alışkın olmayan cimriler, Allah'ın rahmet hazinelerine sahip olsalar bile, biter korkusuyla cimrilik ederler. Halbuki Allah'ın hazineleri bitmez ve tükenmez. "De ki, Rabbimin rahmet hazinelerine siz sahip olsaydınız tükenir korkusuyla yine de cimrilik ederdiniz. Hakikaten insan çok cimridir." (İsrâ,100). Bu cümle ile cimriliğin son haddi dile getiriliyor. Allah'ın rahmeti, her şeyi kaplamıştır. Onun ne bitmesinden ne de eksilmesinden endişe edilebilir. Evet, onlar cimrilik yapıyorlar ve de: Allah’ın kendilerine fazl u kereminden lütfettiği nimetleri gizli-yorlar, nimeti üzerlerinde göstermiyorlar. Halbuki Allah, bir kuluna hangi nimeti vermişse o kulunun üzerinde o nimetin eserinin görülme-sini sever buyuruyor peygamberimiz. Eğer üzerinizde Allah’ın ilim nimeti varsa, Allah size kitap ve sünnet bilgisi lütfetmişse, bulunduğunuz ortamlarda onu göstermek, onu ortaya koymak zorundasınız. Bilginizi ona muhtaç müslümanların istifadesine sunmak zorundasınız. Her bir ortamda Allah o nimeti sizin üzerinizde göstermenizi sever. Eğer bir mecliste insanlar attan, avrattan, fiyattan, murattan, marktan, dolardan, saptan, samandan konuşuyorlar ve siz de orada Allah’ın size verdiği ilmi ortaya koyup onların gündemlerini Müslümanlaştırma gayreti içine girmemişseniz bu nimeti gizliyorsunuz demektir. Veya İslâmî bir hizmet için insanların sizden maddi yardım istemeye geldikleri bir ortamda kırk dereden kırk su getirerek, borcum, derdim, çekim, senedim, yandım, bittim diyerek Allah’ın sana fazlından lütfettiği imkânlarını gizlemeye kalkarsan Allah’ın gazabını hak e-diyorsun demektir. O anda üzerindeki Allah nimetini ortaya koymak ve göstermek zorundasın.
38. “Mallarını insanlara gösteriş için sarf edip, Al­lah'a ve âhiret gününe inanmayanları da Allah sevmez. Şeytanın arkadaş olduğu kimsenin ne fena arkadaşı var­dır!” Mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ediyorlar. Allah tara­fından Allah’ın istediği bir hayatı yaşayarak Allah’ın rızasını ve cenneti kazanmak için verilmiş o mallarını onu verenin yolunda har­caya-rak Müslümanca bir hayat yaşamaları gerekirken insanlar için, toplum için yaşıyorlar. Toplumun değer yargılarına göre bir hayat ya­şıyorlar. Toplum istedi diye mal harcıyorlar. Rububiyeti ona ehil olmayanlara, ibadeti ona lâyık olmayanlara sunmaya çalışıyorlar. Allah korusun bu gizli şirktir. Yaptıkları amellerinde sadece Allah’ın rızasını gözetmeyerek kendi kendilerini helâke sürüklemeye çalışıyorlar. Böyle riyakârların cehenneme gideceklerini anlatan pek çok hadis var. Bu sahih hadislerden bir tanesi de, bu ümmetten günahkârlar arasında cehenne-me gidecek üç grubu bildiren hadistir. Bunlar riyâ için cihad yapan, riyâ için Kur’an okuyan ve yine riyâ için mal harcayanlardır. Bazıları yaptıkları ibadetlerinde Allah’tan hiçbir mükâfat beklemeden sadece insanlar duysunlar, bilsinler ve görsünler diye yaparlar. Sadece insanlar kendisine cömert desinler diye mal harcarlar. Kimsenin görmeyeceği bir ortamda, yani kendilerine bir övgü sağlamayacak bir durumda zırnık bile vermezler. Gerçekten bu çok kötü bir şirktir. Bazıları da hem insanlar bilsin, görsün, hem de Allah sevap versin diye yaparlar. Yani yaptığı ibadetten gösterişin yanında bir de Allah rızası niyeti taşırlar. Hadis-i kutsilerde böyle kendisine başkalarının ortak edildiği ibadetleri Rabbimizin asla kabul etmeyeceği ortaya konulmaktadır. “Ben ortaklıktan müstağniyim” buyuruyor Rabbimiz. İnsanı riyakârlığa sevk eden sebepler bildiğim kadarıyla üçtür. Bunlardan birincisi; övülmeyi sevmek, ikincisi zemmedilmekten korkmak, üçüncüsü de insanların elinde olan şeylere tama etmektir. Bu-hâri’de rivayet edilen bir hadislerinde Resûl-i Ekrem efendimiz buyurur ki; “Kim gaza eder de, gazasından maksadı bir deve yuları olursa, onun için o gazadan sadece niyet ettiği vardır.” Allah’a da, âhirete de iman etmiyorlar. Zaten Allah’a ve ahire-te, âhiretin hesabına kitabına inanmayan bir kimseden başkası da beklenemez. Böyle yaşayanlar bir kere mecburen şeytanla dost olmak zorundadırlar. Hayatlarını Allah için değil de insanlar için, top­lum için yaşayanların değişmez dostları şeytanlardır. Çünkü şeytan kendi dünyasında Allah’la giriştiği kavgada kendine bir hak tanımış ve ben Allah için bir hayat yaşamayacağım, Allah’ın istediği bir hayatı değil, kendi istediğim bir hayatı yaşayacağım, hayatıma Allah’ı karış­tırma-yarak kendim belirleyeceğim diyerek, Allah’a kafa tutarak Adem’e secde emrini yerine getirmemişti. Allah’ın emrine boyun bükmemiş, Allah’a teslim olmamıştı. Allah’ın emrine teslim olmayan mutlaka kendi emrine teslim o-lacaktır. Allah yasalarını beğenmeyen mutlaka kendi hevâ ve he­ves-lerini din kabul edecek, hayat programı kabul edecektir. İşte böyle Rabbi ile kavgaya tutuşan şeytan elbette kıyamete kadar kendi tanrı­lığının kavgasını sürdürecek, insanları Allah’a kulluktan koparıp, tıpkı kendisi gibi kendi hevâ ve heveslerine göre bir hayat yaşamaya sevk edecekti. Gelin ey insanlar dinlemeyin o Allah’ı. Kimmiş o Allah? Ne­den dinleyecekmişsiniz onu? Bu dünyada hayat programlarınızı kendi kendinize yaparak, kendi keyfinize göre özgürce bir hayat yaşamak dururken, özgürce istediğiniz her şeyi yapmak dururken neden Al­lah’ın emirlerine boyun büküp onun kulu kölesi yapacaksınız kendi­nizi? Allah diyor ki, siz bilirsiniz. İsterseniz Rabbinizi dinlemeyip şey­tanı dinleyin. Rabbinizin istediği hayatı değil de şeytanın göster­di-ği hayatı yaşayın. Ama unutmayın ki kimi şeytan böylece aldat­mışsa, kimi ayartıp bana kulluktan koparıp kendisine kul köle edin­mişse, kim şeytanı dost edinmişse bilsin ki o ne kötü bir dosttur? Bil­sin ki o insanı cehenneme götürücü, kendi ebedî azap mahalline gö­türücü bir dosttur. İnsanlar mallarını şeytanların gösterdiği yollarda değil Allah’ın gösterdiği yollarda ve Allah için harcamalıdırlar. Eğer mal harcamada değer yargısı olarak insanlar Allah’ın değer yargılarını değil de toplu­mun, ya da şeytanın değer yargılarını kabul etmişlerse bu işten hiçbir hayır göremeyeceklerdir. Ama bana bu hayatı, bu ömrü, bu imkânları, bu malları veren Allah’tır. Öyleyse ben de bu ömrümü, bu ekonomik gücümü Allah için harcayacağım diyen kişi yaptığı harcamalarının karşılığını görecektir.
39. “Bunlar Allah'a, âhiret gününe inanmış, Allah­'ın verdiği rızklardan sarf etmiş olsalardı ne zararı olurdu? Oysa Allah onları bilir.” Ne olurdu, keşke bunlar şeytanı dinlemeyerek Rablerini dinle­selerdi de, Allah’a ve âhiret gününe iman ederek Allah’ın kendilerine verdiği mallarını Allah yolunda, Allah’ın istediği şekilde infak etselerdi aleyhlerine mi olurdu? Ne kaybederlerdi böyle yapsalardı? Zaten o mallar Allah’ın değil miydi? Sonunda onlar ölecek ve o malları Allah’a kalmayacak mıydı? Göklerin ve yerin mîrası sonunda Allah’a kalma­yacak mıydı? Öyleyse niye tutuyorlar o malları ellerinde? Niye harca-mıyorlar Allah yolunda onları? Mezara mı götürecekler? Sonunda onları hesaba çekecek olan Allah değil miydi? Allah onların yaptıklarını en iyi bilen değil miydi? Ne oluyor bu insanlara? Kimin adına yaşıyorlar hayatlarını? Ki­min adına harcıyorlar mallarını? Niye iman etmiyorlar Allah’a? Niye yaşadıkları bu hayatlarını Allah’a ve âhirete iman esasına bina etmi­yorlar? Niye hayatlarında Allah’ı hüküm mercii kabul etmiyorlar? Niye harcamalarını harcadıklarını Allah’ın verdiği bilinci içinde yapmıyor­lar? Bu malları kendilerinin mi yoksa? Bu ne bozuk bir anlayış böyle?
40. “Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz, zerre kadar iyilik olsa onu kat kat artırır ve yapana büyük ecir verir.” Gerçek şu ki, Allah kullarına zerre kadar haksızlık yapıp zul­metmez. Kulunun zerre ağırlığınca bir iyiliği varsa onu kat kat artırır ve kendi yanından çok büyük bir ecir verir. Gerçekten Allah kullarına karşı çok merhametlidir. Rabbimizin kullarıyla ilişkisi rahmet esasına dayanmaktadır. Allah kullarına yönelik ilişkilerinde kendisine rahmetini yazmıştır. Ama unutmayalım ki onun gazabı da vardır. Ceza da vere­bilir kullarına. Hiçbir güç ve kuvvet ona karşı gelip, onunla çatışma içine giremez. Bu kadar Kahhâr, bu kadar Cebbâr, bu kadar güç kud­ret sa-hibi olduğu halde rahmeti bol olan Rabbimiz kullarının amellerini değerlendirirken onlara zerre kadar zulmetmiyor. Zerre ağırlığınca bile onlara haksızlık yapmıyor. Ne kullarının amellerini zayi etmek şeklinde, ne işlemedikle­rinden ötürü onlara ceza vermek şeklinde, ne birilerinin suçunu bir başkasına yüklemek şeklinde, ne de birileri sebebiyle birilerine zul­metmek şeklinde kimseye zerre kadar bir haksızlık yapmaz Allah. Herkesin imanı neyse, ameli neyse, nasıl bir hayat yaşamışsa, iyi ya da kötü zerre kadar da olsa kim ne yapmışsa onu mutlak sûrette de­ğerlendirmeye tabi tutar Allah. Mü’minlerin işledikleri zerre ağırlığınca bir hayırları karşılığında onlara mükafatlarını verirken, kâfirlerin de zerre kadar bir günahlarının cezasını verecektir. Ama iyilik yapanların iyiliklerinin karşılığını kat kat verirken, Kur’an’ın başka yerlerinden öğreniyoruz ki o iyiliği yaparken kişinin ta-şıdığı niyetin derecesine göre bazen bire on, bazen bire yedi yüz, bazen da sonsuz mükafat verir. Evet iyiliğin katsayısı böyle iken kö­tülüklerin katsayısı da sadece bire birdir. Bir kötülük işleyene sadece bir kötülük yazılmaktadır. Hattâ bir kötülük yapmaya niyetlenip de Al­lah korkusundan ötürü onu işlemekten vazgeçenlere bir iyilik yazıl­maktadır. Yine bir iyilik yapmaya niyet edip de onu yapamayanlara da bir iyilik sevabı yazılmaktadır. Yine iyiliklerimiz kötülüklerimizi gider­diği halde kötülüklerimiz iyiliklerimizi gidermemektedir. Rabbimiz hep bizim lehimizde takdirde bu-lunuyor. Bakın kütüb-i sitte’nin tamamında rivayet edilen bir hadislerinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyuruyor: “Kim gönül hoşnutluğu ile helâlinden bir sadaka verirse, hemen onu Rahmân sağ eline alır. Verilen bu sadaka bir hurma bile olsa, Rahmân’ın elide büyüyüp çoğalır, nihayet dağ gibi olur; tıpkı sizden birinin atını veya buzağısını büyütmesi gibi” (Rûdâni 2/24) Evet, unutmayalım ki İslâm’da determinizm yoktur. Yani bir milyon lira infak eden bir milyonluk sevap kazanır, bir milyar veren de bir milyarlık sevap kazanır diye bir şey yoktur. İslâm’da oran önemlidir. Meselâ benim cebimde bir milyonum var, onun beş yüz bin lirasını bir fakire infak ediyorum. Benim alacağım sevaba ulaşabilmesi için bir trilyonu olan kişinin beş yüz milyarını infak etmesi gerekmektedir. Bakın Hz Ali efendimizin rivayet ettikleri bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu hususu şöyle anlatır: “Resulullaha üç grup geldi. Onlardan biri: “Benim yüz dinarım vardı, onunu tasadduk ettim” dedi. Öbürü: “Benim on dinarım vardı, birini tasadduk ettim” dedi. Diğeri de: “Benim benim tek bir dinarım vardı, onun on da birini tasadduk ettim” dedi. Bunun üzerine peygamber aleyhisselâm şöyle buyurdu: “Hepiniz sevapta eşitsiniz. Çünkü her bireriniz malının onda birini sadaka olarak vermiştir.”
41. “Her ümmete bir şahit getirdiğimiz ve ey Muhammed, seni de bunlara şahit getirdiğimiz vakit du­rum-ları nasıl olacak?” Evet bütün ümmetler kendilerinin şahitleri olan peygamberle­riyle geldikleri ve ey peygamberim seni de kendi ümmetine, tüm in­sanlığa şahit olarak getirdiğimiz zaman haliniz nice olacak? İnsanların halleri nasıl olacak o zaman? Evet her ümmeti, her topluluğu şahitle­riyle beraber getirdiğimiz, seni de onların üzerine şahit olarak getirdi­ğimiz zaman nice olur haliniz? Eğer şu anda yaşadığımız hayatta bunun bilinci içinde olur, Rabbimizi razı edecek bir dünya yaşarsak inşallah o günde Rabbimiz bizi utandırmaz. O gün herkes şahitlerle birlikte Allah’ın huzuruna ge­tirilecek. O gün öyle sıkıntılar, öyle dehşetler olacak ki kâfirler isterler ki:
42. “O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler ve Allah'tan bir söz gizleyemezler.” Yaşadıkları bu dünya hayatında Allah’ı örtmüş, Allah’ın âyet-lerini örtmüş, Allah’ın gönderdiği hayat programını ve bu hayat programının yeryüzünde pratiği olan Allah’ın elçilerini gündemlerinden düşürerek, yok farz ederek bir hayat yaşamış olan, peygamberlere is­yan içinde bir hayat yaşamış olan, peygamberleri ve onların getirdik­leri hidâyeti diskalifiye ederek bir hayat yaşamış olan kâfirler isteye­cekler ki keşke yerle bir olsak, keşke toprak olsak, yok olup gitsek. Keşke şu anda yok olup gitsek de sözümüz, ismimiz, esamemiz okunmasa diyecekler. Toprakla özdeş olmayı, toprak olup gitmeyi is­teyecekler. Nebe’ sûresinde de böyle bir ifade vardı: Kâfir insan hesabın, kitabın korkunçluğunu görünce, amellerinin, hayatlarının, hayat programlarının kitaba uygunsuzluğunu görünce diyecekler ki, bugün ne cennet, ne de cehennem görmeden hayvanlar gibi keşke toprak olsaydım. Çünkü o gün hayvanlar da dirilecek ve onların hesabı, kitabı kolay bitecek. Çünkü onlara: Sizi insanlar için yaratmıştım diyecek Allah, onlar da toprak olacaklar. Onların böyle kolay bir hesapla işlerinin bittiğini gören kâfir de böyle diyecek. Keşke bizler de hayvan olsaydık da hesabımız böyle kolayca görülseydi, diyecekler. İşte böyle bir durumda, böyle bir ortamda insanların hali nice olur diyor Rabbimiz.Yaşadıkları bir dünya hayatını Allah için değil de toplum için, in­sanlar için yaşamış olanlar, yaşadıkları hayatta Allah’ı hesaba kat­madan yaşamış olanlar, Allah’ın kitabından ve Allah’ın elçilerinin ör­nekliklerinden habersizce bir hayat yaşamış olanlar, pey-gamberlere isyan içinde bir hayat yaşamış olanlar, mallarını Allah için değil de toplum için, toplumun değer yargıları istikâmetinde harcamış olanlar o gün eyvah diyecekler, ama geçmiş olsun. O gün nasıl yanıldıklarını, nasıl hata ettiklerini anlayacaklar ama anlamaz komaz olsunlar. Çünkü ne kıymeti olacak da bu anlamalarının? Zorunlu olarak anla­yacakları ve karşı gelemeyecekleri bir ortamdan önce burada anlaya­caklardı bunu. Burada anlayacaklardı da ona göre bir hayat yaşaya­caklardı. Bakın Rahmeti bol olan Rabbimiz merhameti gereği yarın ola­cakları bugünden bize haber veriyor. Yarın iş işten geçtikten sonra eyvah demeyelim diye o günün görüntülerini bugünden bizim gözle­rimizin önüne seriyor. Artık bize düşen bugünden Allah’ın razı olacağı bir hayatı yaşayarak yarın perişan bir duruma düşmemektir. Onlar Allah’tan hiçbir sözü de gizleyemezler. Hiçbir söz, hiçbir tavır, hiçbir a-mel, hiçbir isyan unutulmayacak, zayi olmayacaktır. Şa­hitlerin huzurunda her şey açığa çıkarılacak, her şey ortaya dökülecektir. Hiçbir kimse yaptığı bir şeyi ben bunu yapmadım diyemeyecek, yaptıklarından kaçıp kurtulamayacaktır. Çünkü melekler şahit, peygamberler şa-hit, azalarımız şahit, arz şahittir tüm yaptıklarımıza.
43. “Ey İnananlar! Sarhoşken, ne dediğinizi bilene kadar, cünüpken, yolcu olan müstesna gusledene kadar namaza yaklaşmayın. Eğer hasta veya yolcu iseniz yahut biriniz ayak yolundan gelmişseniz veya kadınlara yaklaş­mışsanız ve bu durumda su bulamamışsanız tertemiz bir toprağa teyemmüm edin, yüzlerinize ve ellerinize sürün. Allah affeder ve bağışlar.” Ey mü’minler, sarhoşken namaza yaklaşmayın. Tâ ki ne dedi-ğinizi bilene kadar. İnsanlara sarhoşluk veren içki belli merhaleler sonucunda haram kılınmıştır. Bu konuda ilk gelen âyet-i kerîme şu­dur: "Hurma bahçelerinin ve üzüm bağlarının meyvele-rinden hem bir sarhoşluk verici şey çıkarırsınız hem de güzel bir rızık." (Nahl: 67) Âyeti gelmiş. Bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz içkinin haram ol­duğunu bildirmemekle beraber diğer rızıklar için kullandığı güzel ifa­desini kullanmamıştır. Bu kadarcık bir işareti kavrayan sahâbenin bir kısmı içkiyi terk ettiler ama yine içmeye devam edenler de vardı. Sonra ikinci merhalede Hz. Muaz ve beraberlerindeki bir kısım sahâ­beyle gelmişler Allah’ın Resûlüne ve: "Ey Allah’ın Resûlü! Bize içkiyle alâkalı bir şeyler söyle! Biz bunlardan çok rahatsız oluyoruz! İçki aklı giderdiği için çok çirkin şeyler oluyor! Bu konuda bize bir şeyler de­meye-cek misin? Bir fetva vermeyecek misin?" deyince Bakara sûre­sindeki âyet-i kerîme nâzil oldu. Peygamberim sen deki onlara içki ve kumarda hem büyük günah vardır hem de insanlara birtakım faydalar vardır. Bu âyet-i kerimede de içkinin yasaklığı belli olmakla birlikte caiz olma ihtimali de yok değildi. Bu kadarcık bir açıklamayla da olsa sahâbeden pek çoğu da içkiyi terk etti. Ama kesin yasak olmadığı için içenler de vardı. Sonra sahâbe arasında cereyan eden bir namaz olayında sahâ­beden birisi içkili olması sebebiyle Kâfirûn sûresini yanlış oku­ması sonucunda hemen akabinde Nisâ sûresindeki bu âyet geliyordu. Ey iman edenler! Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın! Ta ki ne dediğinizi bilinceye kadar. Buradaki emrin biraz daha sertleşme­sinden sonra sahâbe arasında içkiyi terk edenlerin sayısı artarken, iç-meye devam edenlerin sayısı da yok denecek kadar azaldı. Bir ara iç-ki yüzünden pek çok densizliklerin yaşandığından rahatsız olan Sad Bin Ebi Vakkas Rasulullah’a gelerek şikâyette bulunmuş ve Allah’ın Resûlü de: "Allah’ım! Şarap hakkında bize yeterli beyanda bu­lun!" Diyerek dua etti ve hemen arkasından Mâide sûresindeki: "Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (put­lar) fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz...." (Mâide: 90,91) Âyeti inmiş ve böylece kesin olarak şarabın haramlığı ortaya konmuştur. Rabbimiz buyuruyor ki sarhoşken, ne dediğinizi bilmez bir vazi­yette namaza yaklaşmayın. Aynen sarhoşluk gibi uykusu gelen kimseyi de Allah’ın Resûlü namazdan menetmiştir. Bakın Rasulullah Efendimiz bu konuda şöyle buyurmaktadır: “Sizden birinizin namaz kılarken uykusu geldiği za-man namazı bıraksın ve ne dediğini bilene kadar uyu­sun. Çünkü böyle bir durumda kişi istiğfar edeceğim der­ken kendi kendisine hakaret edebilir.” İçkili olan, ya da namazda uyuklayan kişi ne dediğini bilmez bir vaziyette Allah’a teslimiyet bildirirken belki isyan içine düşebilir. Sar­hoşken Allah’ı övecekken belki de Allah’ın gazabını celp edecek sözler söyleyebilir. İşte insan eğer namazda ne dediğini, ne okudu­ğu-nu bilemeyecek kadar sarhoşsa namaza yaklaşmayacak. Namaz kılamayacak kadar aklı olmayan kişi namaza duramaz. Böyle bir adamın namaz kılması caiz olmadığı gibi ona bir şey de anlatılamaz. Tıpkı uyuyan bir kimseye bir şeyler anlatmaya benzer buna anlatmak. Zira sarhoştur o. Tabi herkes içki sarhoşu değildir. Hattâ hayatta insanı sarhoş eden öyle şeyler vardır ki içkiden daha beterdir. Çünkü içkinin tesiri geçince insan ayıkır ama onların tesiri ölünceye kadar geçmez. Meselâ adam mal sarhoşudur, makam sar­hoşudur, kadın sarhoşudur, ben bilirim sarhoşudur ki ölünceye kadar bu sarhoşluklarının tesiri geçmez. İşte görüyoruz, kimi insanlar dünyalık elde edeceğiz diye na­mazda ne dediklerinin, ne okuduklarının farkında değiller. Okudukları sûrelerin ne anlama geldiğini? O sûrelerle Allah’a nasıl bir taahhütte bulunduklarını? Allah’tan hayatlarını düzenlemek üzere ne tür mesaj­lar aldıklarını bilmemektedirler. Yâni namazda ne dediklerini, ne oku­duklarını bilmeden, kalplerinde, kafalarında, akıllarında, dünyalarında Allah huzurunda olmanın şuurundan uzak altın, gümüş, para, pul, çek, senet düşünceleri olduğu halde sarhoşça bir namaz kılmakta­dırlar. Ekonomik sarhoşluklar, siyasal sarhoşluklar, ailevi sarhoşluklar içinde kılınan bir namaz da herhalde bu yasağın kapsamı içine gire­cektir. Bu sarhoşluklardan kurtulup okuduğumuz sûrelerin ne anlama geldiğini, o anda Allah’la nasıl bir diyalog halinde olduğumuzu anla­yacak bir noktaya gelmek zorundayız. Dünyada bu kadar şeylere za­man bulabilen bir Müslüman okuduğu sûreleri tanıyacak kadar bir zamanı kalmamışsa sarhoş değil de nedir bu adam? Elbette dünyaya verdiği değeri dinine vermeyen bir Müslüman dünyada sarhoşluğun daniskasını yaşıyor demektir. Namaza başlarken “Allahu Ekber”derken, “Elhamdü lillahi Rabbil âlemin” derken, “Sübhanallah” derken, “İy-yake nabudu ve iyyake nesteiynu” derken bunların ne an­lama geldiği bilmeden bir namaz kılıyorsa bir Müslüman, onun kıldığı namaz sarhoşun kıldığı namazdan farksızdır. Allah için bu konuda kendimizi bir daha gözden geçirelim. Allah için birkaç hafta, birkaç ay tüm işlerimizi bırakalım, tüm meşgalelerimizi terk edelim ve namazla­rı-mızda Allah’ı hamd etme, Allah’ı tesbih etme, Allah’ı yüceltme, Al­lah’ı zikretme, Allah’tan mesaj alma, Allah’a tekmil verme sözlerimizin ne anlama geldiğini öğrenelim. Bu din işi yahu. Dünya işine benze­mez. Tüm dünyayı kaybetseniz bile ne önemi var? Dünyanın da âhiretin de en büyük değer ölçüsü olan namazı düzgün kılarak ebedî hayatımızı kurtarmaya çalışalım. Düzgün bir namaz kılarak dünya ha­yatımızı da düzene koyalım. Namaza özdeş bir hayat, hayata özdeş bir namaz kılalım inşallah. Ben böyle deyince kimi müslümanları şöyle serzenişlerde bulunduklarına şahit oluyoruz. Ne yani şimdi işimizi, aşımızı bırakalım mı? Dükkanlarımızı mı kapatalım? Böyle diyenlere diyorum ki: vallahi siz bu kitabı kapatıp bir hayat yaşarken dükkanı kapatmışsınız, açmışsınız ne fark eder? Allah için bir düşünün; on yıl öncesine oranla bugünkü mal varlığınız ne kadar arttı? Bir de Kur’an sünnet bilginize bakın. Bu on yıl içinde ne kadar artmış? Allah’tan korkun. Arkadaşlar, bir de âyet-i kerîmeden anlaşılıyor ki sarhoş olan birisinin irtidatı da geçersizdir. Çünkü az evvel ifade ettiğim gibi sahâ­beden bir zatın sarhoş iken kıldırdığı namazda Kâfirun sûresinde ki “La a’büdu ma ta’büdun” ”Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam” âyetindeki “La” yı nafiyeyi hazfederek okuduğu halde, yâni “Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza taparım” şeklinde okuduğu halde sahâbeden hiç kimse onun küfrüne hükmetmemiştir. Ve işte bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz da: “Ey İman edenler! Sarhoş olduğunuz halde namaza yaklaşmayın” buyurarak onların mü’min olduklarını tescil buyurmuştur. Ve cünüp iken de yolculukta olmanız hariç gusledinceye kadar namaza yaklaşmayın. Evet demek ki bir Müslüman cünüp iken de, abdestsiz iken de namaza yaklaşmayacak. Abdestsiz iken abdest alıncaya, cünüp iken de gusledip cünüplükten temizleninceye kadar namaza yaklaşmayacak. Ancak yolculuk müstesnadır. Yolculukta olanlar yıkanma imkânlarının kısıtlı olması sebebiyle teyemmüm ile namazlarını kılabileceklerdir. Eğer hasta veya yolculukta iseniz, veya biriniz ayak yolundan (Hacet yerinden) gelmişseniz, yahut kadınlara dokunmuş, helâl yol­dan kadınlarıyla beraber olmuş da gusledeceği yahut abdest alacağı bir dönemde su bulamamışsanız, bu durumda temiz bir toprakla te­yemmüm edin. Hafifçe yüzlerinize ve ellerinize sürün. Muhakkak ki Allah sizin için çok afuv ve Ğafûr olandır. Sizin için çok affedici ve ğufran sahibidir. Görüyor musunuz Rabbiniz ne kadar affedici, ne ka­dar ve kusurlarınızı, eksiklerini görmezden gelicidir. Evet kadınlara dokunmuşsanız. Buradaki dokunma anlamına gelen “Lemese” kelimesinin anlamı konusunda ihtilaf edilmiştir. Hz. Ali, Abdullah İbni Abbas, Ebu Mûsâ El Eş’ari, Übey Bin Ka’b gibi kimi selefimiz bunun kadınlarla cinsel ilişki anlamına geldiğini ki Ebu Ha-nife bunu tercih etmiştir. İbni Mes’ud, Hz. Ömer, ve İbni Ömer gibi ki-mi sahâbe de kadına elle dokunmak mânâsına anlamışlardır ki İmam Şâfiî de bu anlayışı tercih etmiştir. Bu konuda bir üçüncü gö­rüşü de İmam Mâlik Efendimiz tercih etmiştir ki o da kadınlara cinsel haz veren bir dokunuşla dokunmadır şeklindedir. Ama hiçbir cinsel arzu hissetmeksizin gerçekleşen dokunmalar bunun dışındadır der İmam Mâlik. Hastasınız, yahut seferdesiniz ve su bulamadınız. Bu hadîse­nin ilk başlangıcı da Hz. Ayşe annemiz sebebiyledir. Ayşe annemizin bir seferde gerdanlığı kayboldu da onu arama sebebiyle Müslümanlar namazlarını geciktirdiler, sonra su da bulamadılar, Mevlâ’mız teyem­mümü meşru kılıverdi. Rabbimiz kullarına böylece bir lütufta bulunu­verdi. İşte Ayşe annemiz sebebiyle o günkü Müslümanlara gelen bu lütuf böylece kıyamete kadar tüm Müslümanlara bir lütuf olarak de­vam ediverdi. Mâide sûresinin 6. âyetinde de aynı husus anlatılır. Te­yemmüm bir şeye niyet etmek, kast etmek anlamına gelir. Bilirsiniz niyetle eller iki kere toprağa vurulur, yüz ve eller dirseklere kadar sü­rülüp meshedilir. Şâfiîler bu âyetin mânâsını şöyle anlamışlar: Namaz kılınan yerlere yâni mescitlere cünüp haldeyken yaklaşmayınız. Ancak ora­dan geçmek hali müstesnadır şeklinde anlamışlardır. Yâni bir iş için, bir zaruret için oradan geçmeniz müstesna o haldeyken mescitlere girmeyin şeklinde anlamışlardır.
44. “Kendilerine Kitaptan bir pay verilenlerin sapık­lığı satın aldıklarını ve sizin yolu sapıtmanızı istediklerini görmüyor musun?” Görmedin mi? Şu kitaptan kendilerine nasip verilenlere bir bak­sana peygamberim. Bunlar ehl-i kitabın bilginleridir. Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş, kitap bilgisine sahip oldukları halde, kitap­tan haberdar kılındıkları halde, kitabı yüklendikleri halde ona taham­mül edememiş, kitabı kaybetmiş, kitapla amelden uzaklaşmış, kitap­tan habersiz bir hayat yaşayanlar kast edilmektedir. Evet, bir baksana ey peygamberim. Adamların kitapları var. Elle­rinde Tevratları, İncilleri var. Ellerinde hayatlarını düzenleyebile­cekleri Kur’an’ları var. Ama adamlar satmışlar kitaplarını, satmışlar imanlarını, satmışlar kitap bilgilerini, satmışlar peygamber bilgilerini, satmışlar hidâyetlerini, satmışlar hakkı, satmışlar cenneti. Dünya menfaati sebebiyle hakkı, hidâyeti satmışlar da sapıklığı, dalâleti satın almışlar. Kendileri saptıkları gibi aynı zamanda sizin de sapmanızı istemektedirler. Adamlar Îsâ (a.s)’ı tanımışlar, İncil’i tanımışlar, Al­lah-ın elçisine, Allah’ın kitabına inanmışlar, kitap ve peygamber bilgi­sine ulaşmışlar, Tevrat’ı tanımışlar, Mûsâ (a.s)’ı tanımışlar, iman et­mişler ama dünya menfaati sebebiyle Allah’ı, kitabı, peygamberi sat­mışlar da sapıklığa talip olmuşlar. Cenneti satmışlar da cehenneme talip olmuşlar. Evet, gerek ben Tevrat’ın mü’miniyim, ben İncil’in mü’miniyim, ben Kur’an’ın mü’miniyim, ben kitap ehliyim, benim kitabım var, ben Allah’ın peygamberine inandım, Mûsâ (a.s) benim peygamberimdir, Îsâ (a.s) benim peygamberimdir, Muhammed (a.s) benim peygambe­rimdir diyen, bu kitaplara, bu peygamberlere inandığını iddia ettikleri halde, bu kitapları ve bu peygamberleri tanıyıp iman ettikleri halde dünya menfaatleri sebebiyle sapan ve kendileri saptığı gibi başkala­rını da saptırmaya çalışan insanlar anlatılıyor burada. Din bilenler anlatılıyor. Din bilgisine, kitap ve peygamber bilgisine sahip oldukları halde yamukluk yapanlar ve insanları da yamultanlar anlatılıyor. Bunların Allah’ın lânetine maruz kalmış kimseler olduğu ortaya kon­duktan sonra bakın Rabbimiz buyurur ki:
45. “Allah, düşmanlarınızı çok iyi bilir. Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” Allah düşmanlarınızı en iyi bilendir. Allah kendileri sapmış ve sizi de saptırmak isteyen bu tür sapıkları çok iyi bilmektedir ve bu bil­gisini size açarak sizi de bilgilendirmektedir. Öyleyse ey Müslümanlar bu tipleri çok iyi tanıyın. Sizi İslâm’dan, kitaptan ve Resulden uzak­laş-tırmak isteyen, sizi vahiyden koparıp kendi sapıklıklarına çekmek isteyen bu insanları Allah en iyi biliyor ve sûreleriyle, âyetleriyle size de böylece tanıtıyor. Eğer sizler sürekli Rabbinizin kitabına, Rabbinizin âyetlerine kulak verir, O’nun kitabı ve peygamberinin uya­rılarıyla hareket ederseniz asla sapıtmaz, yanlışa düşmezsiniz. Ama unutmayın ki kendinizi Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine tes­lim edip bir hayat yaşayacak yerde kitaptan sünnetten uzaklaşıp bu tip insanlara kulak verecek olursanız, dünya menfaatleri sebebiyle dinle­rini satma özelliğine sahip olan din adamlarına teslim olacak olursa­nız o zaman bilesiniz ki sapmak zorunda kalacaksınız. Öyleyse bizler sapmamak için, sapıtmamak için, aklımızı, fik­ri-mizi, duyularımızı başkalarına teslim etmek yerine sadece Allah’a ve Resûlüne teslim etmek zorundayız. Kitap ve sünnete teslim olmak zo­rundayız. Kitap ve sünnetle birlikte olduğumuz sürece Allah bize bu tür düşmanlarımızı da tanıtacak ve bizler de Rabbimizin yardımıyla bu tür sapıklardan korunma imkânı bulmuş olacağız inşallah. Gerek yahudi ve hıristiyan âlimlerinden, gerekse Kur’an’a inan­dıklarını, Kur’an bilgisine sahip olduklarını iddia eden bu tip in­san-ların velâyetinden uzaklaşıp sadece Rabbimizin velâyetini kabul etmek zorundayız. Çünkü dost ve yardımcı olarak, velî olarak Allah bize yeter. Eğer şu anda dünya üzerinde egemen güçler olan, hâkim güçler olan bu sapıkları bırakır da sadece Allah’ı velî kabul edersek, onların bizim adımıza aldığı kararları reddederek sadece Rabbimizin bizim adımıza aldığı kararlarını uygulayarak, sadece Rabbimize gü­venir dayanırsak Rabbimiz bize yardım edecek, bizi koruyacaktır. Evet şu anda yeryüzünde egemen gibi görünen, güçlü gibi gö­rünen İslâm düşmanı yahudi ve hıristiyanları, kâfirleri ve müşrikleri dinlemez, onlar onaylı bir hayata değil de Allah onaylı bir hayata razı olursak, Allah bize yardım edecek ve bizi koruyacaktır. Büyün mesele velimiz olan Allah’ın bizim hayatımızı düzenlemek üzere bize gönderdiği kitabından ve o kitabın pratik uygulaması olan peygamberinin sünnetinden, hayatından, uygulamalarından haberdar olmaktır. Eğer gece gündüz bu kitabı ve bu peygamberinin hadislerini elimizden bı-rakmaz, her an en doğru bilgilere ulaşmamızı sürdürür, Rabbimizin rahmeti gereği bize açtığı bu bilgilerle beraber olursak, kesinlikle bilelim ki tüm yeryüzü kâfirleri bizi saptırmak için bir araya gelseler bile bize hiçbir şey yapamayacaklardır. Ama velîmiz olan ve bizim adımıza aldığı kararlarla bizi dünya-da da, ukba’da da huzur ve saâdete ulaştıracak olan Rabbimizin velâyetinden çıkar da bu kâfir dünyanın velâyeti altında bir hayattan yana olursak kesinlikle bilelim ki dünyada onlar gibi rezil bir hayatın sahibi olurken âhirette de onların gittiği yere gitmek zorunda kalacağız. Çünkü bu kâfirlerin yeryüzünde bir tek dertleri var, o da ne yapıp yapıp müslümanları saptırmak, müslümanları kâfirleştrmek ve onları da kendi cehennemlerine götürmektir. Kitabımızın hemen hemen her sûresinde ısrarla Rabbimizin bizi uyardığı en önemli konulardan birisi işte budur. Öyleyse buna çok dikkat edeceğiz. Bu sapıkları asla dost bilmeyeceğiz. Hiçbir konuda onları dinlemeyecğiz. Çünkü bizim velîmiz Allah’tır ve o ne güzel bir vekil, ne güzel dost ve ne güzel bir yardımcıdır.
46. “Yahudilerden, sözleri yerlerinden değiştirip: “İşittik ve karşı geldik, kulak vermeyerek dinle” ve dille­rini eğip bükerek ve dine saldırarak: “Bizi de dinle" di­yenler vardır. Şâyet: "İşittik ve itaat ettik, dinle ve bizi gö­zet” demiş olsalardı, onlar için daha iyi daha doğru olurdu. İşte Allah inkârları yüzünden onlara lânet etmiş­tir. Onların ancak pek azı inanır.” Bu Allah düşmanı yahudilerden bir grup Allah’ın kelâmını tahrif ediyorlar, kitabın âyetlerini değiştiriyorlar, kelâmı vaz olundukları mâ­nâlarının dışına çıkarıyorlar, Allah’ın muradını farklı yorumlayarak de­ğiştiriyorlar. Allah’ın demediğine dedi, dediklerine de demedi diyerek âyetleri alt üst ediyorlar, tahrifat yapıyorlar, hafriyat yapıyorlar, gizli­yorlar, üstünü örtüyorlar. Kelâmı yerinden oynatıyorlar, sağa sola çe­kip sündürüyorlar, haramını helâl, helâlini haram yapıyorlar. Kitapla­rındaki gelecek ahir zaman peygamberinin sıfatlarıyla alâkalı, son ki­tap Kur’an’la alâkalı haberleri gizleyip değiştiriyorlar. Yahudiler bunu kendi kitapları olan Tevrat’a yaptıkları gibi, aynısını İncil’e de yaptılar ve şu anda aynısını Allah’ın son kitabı Kur’an’a da yapmaya çalışı­yor-lar. Allah yasası gereği Kur’an’ın âyetlerine dokunamıyorlar, de­ğiştiremiyorlar ama yorumunu değiştirmeye çalışıyorlar. İçimizdeki çö-mezleri vasıtasıyla olmadık yorumlar getirmeye ve Müslümanların zihinlerini idlâl etmeye çalışıyorlar. Müslümanların kitaba karşı, sün­ne-te karşı bakışlarını bozmaya çalışıyorlar. Kitap şöyle olmalıdır, sünnet böyle olmalıdır, din şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, kitabın fonksiyonu şöyle olmalıdır, peygamberin dindeki yeri şudur, sünnet dinde şu anlama gelmelidir diyerek yorumlarda bulunuyorlar. Kitap bir tarafta onların yorumları bir tarafta insanların karşısına çıkmaya çalı­şıyorlar. Allah bir tarafta, din bir tarafta onların yorumları bir tarafta. İnşallah kitaplarına ve peygamberlerine sahip çıkan bu ümmet bu sa­pıkların yorumlarına itibar etmeyecektir. Dün peygamber (as), bugün de bizler onları imana çağırdığı­mızda derler ki “Semi’na ve asayna.” İşittik ve isyan ettik derler. Tevrat’ı ve İncili okuduktan sonra, kendilerine Tevrat’ın ve İnci­lin bilgisi verildikten sonra aynı kaynaktan ve kitaplarının ve peygam­berlerinin her bir dönemde kendisine iman konusunda kendilerinden ahit aldıkları, avuçlarının içi gibi bildikleri, kendi öz evlâtlarından daha yakın tanıdıkları son elçinin dâvetini duydukları zaman da işittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yö­neldik diyecekleri yerde diyorlar ki: Dinle sözü dinlenilmeyesi. Dinle sözü dinlenmez olası. Dinle sözü dinlenilmez adam. İşit bizim sözlerimizi, işitmemesi, duymaması için hakkında bedduada bulunduğumuz kişi. İşit sözü dinlenmez olası. Duy dâveti kabul edilmez olası, dâveti insanlar tarafından hüsnü ka­bul görmeyesi, dâveti icabet görmeyesi. Alçaklar peygamberle alay edebilmek için, peygambere hakaret edebilmek için birkaç mânâya gelen ifadeler kullanıyorlar. Ey Muhammed sen o kadar saygın bir kimsesin ki, senin bulunduğun mecliste senin sözünün üzerine kimse söz söyleyemez. Veya hoşuna gitmeyecek söz duyasın gibi anlam­lara geldiği gibi, sen söz söylemeye değmez birisin, sözü dinlenil­meyecek, dâveti kale alınmayacak birisin, veya Allah senin belânı versin gibi anlamlara da gelebilen bir ifade kullanıyorlar, peygamber (a.s)’a bedduada bulunuyorlardı. Bize çoban ol, bize çobanlık et diyorlar. Dillerini de eğip bükü­yorlar. Ve de dine tan ederek, dini kötüleyerek, Allah’ın dinine saldıra­rak, dillerini eğip bükerek, dillerini haktan bâtıla çevirerek zâhiren ta­zim ifade eden, saygı ifade eden ama aslında peygamber (a.s)’a ha­karet kastıyla söylüyorlardı bunları. Arkadaşlar, bu "RAİNA" kelimesi yahudilerin kendi aralarında bir tür sövme anlamına kullandıkları bir kelimeydi. Ey bizim çoban! Ey bizim çobanımız! Güdücümüz anlamına kullanıyorlardı bunu. Ra’y, raiy, hayvanlarla ilgili bir sözdür. Yahudiler peygambere bu kelimeyi kullanırlarken şöyle demeye getiriyorlardı: Ey çoban, ey bizim çoba­nı-mız, sen çoban bizlerse sürüleriz, biz senin ne dediğini, bizi neye çağırdığını anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Biz senin bizi kendisine imana çağırdığın mesajını anlayamıyoruz, senin okuduğun kitabı an­lamak-tan uzağız demeye getiriyorlardı. Sen çoban bizlerse sürüleriz demeye getiriyorlardı. Tıpkı şu anda onların ağzını kullanan, peygamber karşısında, peygamberin dâveti karşısında, peygamberin sünneti karşısında, pey-gamberin getirdiği kitap karşısında biz kim bunları anlamak kim? Bunları bizler anlayamayız. Bunları ancak âlimler ve büyük zatlar an­lar diyerek sürüler kesilmeye çalışan kimi zavallı Müslümanlar gibi. Onların bu kitap karşısında, peygamber karşısında takındıkları bozuk tavırları-nı gündeme getirerek Rabbimiz Bakara sûresinde Müslü­manlara buyurdu ki: Ey Müslümanlar! Sizler bu yahudiler gibi, bu Al­lah düşmanları gibi Peygamber karşısında sürüler kesilmeyin! Pey­gamberi çoban, kendinizi sürü makamında görmeyin! Sizler peygam­beri dinleyin! Peygamberin okuduğu kitabı ve onun dâvetini dinleyin, söze iyice kulak verin! Onun ne dediğini? Neye çağırdığını anlaya­caksınız. Ve onların kullandıkları bu başka mânâlara çekilebilecek ke­limeleri kullanmayın! buyuruyordu. Veya “raina ey Muhammed” Yâni sen bize riâyet et, sözümüze kulak ver ki biz de sana riâyet edelim, biz de senin sözünü dinleyelim şeklinde pazarlıklı bir ifade anlamına geliyormuş. Yâni böyle Pey­gam-berin konumunu rencide edici, anlaşmalı, pazarlıklı, eşit bir riâyet talep ediyorlar. Halbuki Rasulullah’ın ümmeti arasındaki ilişkisi, öğ­ret-men öğrenci, usta çırak ilişkisine asla benzemez. Ehl-i kitabın sapıtanları Kur’an’la, Kur’an gerçeğiyle, peygam-ber gerçeğiyle karşı karşıya geldikleri zaman bunların devri geçti ar-tık, bunların modası geçti, artık bunlara itibar edilmez diyorlar. Bizim ehl-i kitap, bizden olan ehl-i kitap da aynı şeyleri söylüyorlar bugün. Kur’an’a ve peygambere inandığını iddia eden bizim kitap ehlinden ki-mileri de Allah’ı peygamberden, peygamberi Allah’tan, kitabı sün­net-ten, sünneti kitaptan ayırmaya çalışıyorlar. Kur’anla peygamberin arasını açmamaya çalışıyorlar. Bize sadece Kur’an yeter, Kur’an’dan başka kaynağa ihtiyacımız yoktur ve zaten peygamberden bize hiçbir şey ulaşmamıştır. Ulaşmış olsa bile senin sözün dinlenmez diyorlar. Peygamberin sözü dinlenmez diyorlar. Yâni peygamberin sözü, peygamberin uygulaması sadece kendisini, kendi dönemini, kendi dönemindekileri bağlar, bizi bağla­maz diyorlar. Peygamberin din konusunda söz söylemeye hakkı yok­tur, o sadece bize kitabı ulaştırmıştır o kadar diyorlar. Tıpkı ehl-i kita­bın kâfirleri gibi davranıyorlar. “Semi’na ve asayna” İşittik ve is­yan ettik diyorlar. Sözü dinlenmezin sözlerini işittik ama isyan ettik di­yorlar. Çünkü peygamberin sözü itaat edilecek bir söz değildir diyor­lar. İtaat edilecek, gereği yerine getirilecek söz sadece Allah sözüdür, sadece Kur’andır diyorlar. Halbuki: Eğer gerçekten böyle diyeceklerine, böyle yapacaklarına “Se-mi’na ve eta’na” İşittik ve itaat ettik, işittik ve iman ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik deselerdi, Rasulullah’ı hayatla­rın-da diskalifiye etmek, onun örnekliliğini reddetmek, onu sözü din­len-mez kabul etmek yerine onun örnekliliğinde bir hayata talip olsa­lardı onlar için daha hayırlı olacaktı. Ey Allah’ın Resûlü bizi dinle, bizi gözet, bize mühlet tanı, biz anlayıncaya, kavrayıncaya ve istenilene ulaşıncaya kadar bize yar­dımcı olup yol göster deselerdi, kendileri hakkında daha hayırlı ola­caktı. Evet şu anda da peygamberle, peygamber gerçeğiyle, pey­gamber sünnetiyle, peygamber uygulamalarıyla karşı karşıya gelen bir Müslüman bunu demek zorundadır. Peygamberin getirdiği kitapla, peygamberin anlayıp pratikte uyguladığı o kitabın pratiği olan sünnet istikâmetinde bir hayat yaşayan kişinin hayatı hakkında hayırlı olan budur. Ben bu kitabın mü’miniyim, ben bu peygamberin müminiyim diyen bir Müslümana, ben kitap ehliyim, benim kitabım ve peygambe­rim vardır diyen bir Müslümana yakışan da budur. Bir Müslümana yakışan “La İlâhe illallah Muhamme-dün Rasulullah”sözüne, ahd-ü peymanına yakışır bir şekilde Allah’tan başka İlâh olmadığı gerçeğine ve bu gerçeği pratikte en gü­zel bir biçimde uygulayıp gösteren Muhammed (a.s) örnekliliğinde bir hayata sahip çıkmaktır. Değilse ben Mûsâ (a.s)’a inanıyorum, ben Îsâ (a.s)’ı kabul edi­yorum, ben Muhammed (a.s)’ı peygamber ve örnek kabul ediyorum deyip de, ne Mûsâ (a.s) nın , ne Îsâ (a.s) nın ne de Muhammed (a.s) in örnekliğinde bir hayatı yaşamayanlar adları ne olursa olsun, ken­di-lerini neye nisbet ederlerse etsinler, ister kendilerine yahudi, hıristiyan desinler, isterse Müslüman olduklarını iddia etsinler kesin­likle onların cennete girmeleri mümkün olmayacaktır. Ben yahudi’yim dedikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler, ben hıristiyanım de­dikleri hal-de Müslümanca hareket etmeyenler, ben Müslümanım de­dikleri halde Müslümanca hareket etmeyenler, Muhammed (a.s) in gösterdiği hayatı yaşamayanlara Allah lânet etmektedir. Küfürlerinden ötürü, Allah’ın âyetlerini örtmelerinden, örtbas et­melerinden ötürü, Allah’ın istediklerini gündemlerinden düşürerek bir hayat yaşamalarından ötürü Allah onlara lânet etmiştir. Zaten çok az iman ederler, ya da çok azı iman etmiştir.
47. “Ey Kitap verilenler! Yüzleri silip arkaya çevire­rek enseler gibi dümdüz yapmadan, yahut cumartesi gün­cüleri lânetlediğimiz gibi lânetlemeden önce, elinizdeki Kitabı tasdik ederek indirdiğimiz Kur’an'a inanın; Allah­'ın emri daima yapıla gelmiştir.” Ey kitap ehli! Ey kitaba iman iddiasında olanlar! Ey bizim de ki­tabımız var, biz de kitaplıyız diyenler! Ey biz kitapsız değiliz diyenler! Ey biz hayatımızı kitap kaynaklı düzenliyoruz diye hava atanlar! Ey kitabımız Tevrat, kitabımız İncil, kitabımız Kuran’dır diyenler! Ey yahudiler, ey hıristiyanlar ve ey Müslümanlar iman edin kitaba! İman edin indirdiğimize. Rabbimiz herkesi kitaba imana, kitap kaynaklı bir hayat yaşa­maya çağırıyor. Kitabım var dedikleri halde, biz de, ben de kitap ehli­yim dedikleri halde, biz kitapsız değiliz dedikleri halde gece gündüz kitabın okuyucusu, kitabın anlayıcısı, kitabın amel edicisi olmaları ge­rekirken, kitapla hayatlarını düzenlemeleri, kitap kaynaklı bir hayat ya-şamaları gerekirken ve kitabın en büyük yorumcusu olan Hz. Muham-med (a.s) in gösterdiği şekilde bir hayat yaşamaları gerekir­ken, kitabı da peygamberin sünnetini de bir kenara bırakıp o kitabın yorumlayıcılarının oluşturdukları kitaplara yönelerek, o kitabın önüne başka şeyleri geçirerek, o kitabı az bakılır bir konuma indirgeyerek kendilerince bir dünya yaşayanlara sesleniyor Rabbimiz. Gerek yahudi, gerek hı-ristiyan ve gerekse Müslümanlardan kitaplarıyla ve peygamberleriyle diyalogu kesenlere sesleniyor Rabbimiz. İman edin bu kitaba. Taabi olun bu kitaba. Hayatınızı sorun bu kitaba. Kitap kaynaklı yaşayın. Kitap tarif etsin siz yapın. Takip edin kitabı. Elinizden düşürmeyin onu. Öyle bir kitap ki: Yanınızdakini tasdikçi olarak indirdiğimiz bu kitaba inanın! Siz­ler sizden başkalarının yanında olmayan bir bilgiye sahipken, kitap bilgisine, peygamber bilgisine sahipken sakın bu kitaba inanmazlık yapmayın! Elinizdeki Tevrat’ı ve İncil’i doğrulayan, tasdik eden bu ki­taba iman edin. Ya da Tevrat ve İncil’e inandığını iddia eden, Mûsâ (a.s)’a ve Îsâ (a.s)’a iman ettiğini iddia eden sizler, onları gönderen aynı kaynaktan gelen ve üstelik de onları reddetmeyen bu mesajın yeryüzündeki insanların hayatını düzenleme konusunda en doğru yol olduğunu bile bile, bu bilgiye sahipken bu kitaba iman etmemek size yakışmaz. Evet Rabbimiz yahudilere sesleniyor. Halbuki bu kitap kendi yanlarındakini kabul ediyor ve reddetmiyordu. İşte Rabbimiz bundan dolayı elinizdekini tasdik edici ve ondaki bozulmuşları düzel­tici, eksikleri tamamlayıcı ve kıyamete kadar değişmeyecek bir özel­liğe sahip kılınmış olan Kur’an-ı Kerîmi kabul edin! Ona inanın! di­yordu. Hemen ona iman edin, o kitabın istediği Müslüman’ca bir ha­yata yönelin. Hayatınızı o kitaba sorarak yaşayın. Yaptıklarınızı kitap kaynaklı yapın. Kitabı hayat programı yapın. Hayatınızı kitapla özdeşleştirin. Kitaptan habersiz bir hayat yaşamaktan vazgeçin. Kendi kendinize hayat programı yapmaktan vazgeçin. Yüzleri dümdüz edeceğimiz bir gün gelmeden önce. Birtakım yüzleri silip, dümdüz edip enseler haline getirmeden önce. Yüzleri yüz kılığından, o yüzlerin sahiplerini insanlıktan çıkarmadan önce, veya Yâsîn 66. âyetinde ifade edildiği gibi gözlerini silme görmez hale ge­tirmeden önce. Yüzdeki göz, kaş, burun, ağız gibi organlarınızı, çiz­gi-lerinizi silmeden, yüzlerinizi enselerinize çevirmeden önce. Veya yüzlerinizdeki kullanmadığınız o organlarınızı geri alıp hakkı göremez, hakkı duyamaz, hakkı söyleyemez ve hidâyete yöne-lemez bir duruma getirmeden önce. Ve de cumartesi ashabını, cumartesi yasağını ihlâl edip de lânetlediklerimiz gibi sizleri de lânetlemeden önce gelin bu kitaba iman edin. İnsanlıktan çıkıp hayvanlık derekesine düşürülme­den önce gelin bu kitabın hayatınızdaki kıymetini bilip hayatınızı onun istediği gibi düzenleyin. Gelin bu kitabın önüne başka şeyleri geçirmeyin. Gelin bu ki­tabı arkaya almayın. Kim tarafından yazılmış olursa olsun hiçbir kitap bu kitabın yerini tutamaz. Hiçbir kitap bu kitabın önüne geçirilemez. Hiçbir kitap bu kitaba tercih edilemez. Ve Muhammed (a.s) da Allah’ın onayladığı, Allah’ın tescil buyurduğu yasal örnektir. Hiçbir insan, hiç­bir lider, hiçbir önder, hiçbir reis, hiçbir şeyh, hiçbir büyük, hiçbir hoca, hacı bu peygamberin önüne geçirilip yasal örnek kabul edilemez. En güzel yaşantı, en güzel hayat, en güzel örnek Rasulullah Efendimizin hayatıdır. Ama siz bilirsiniz. İsterseniz Allah’ın dediğinin dışında bir ha­yat yaşayın. Ama unutmayın ki Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek­tir. Öyle yaparsanız insanlıktan çıkarılacak, maymunlaşacak, Allah dı­şın-da her şeyden etkilenen, her sese kulak veren, her rüzgardan et­kile-nen, her bâtılın peşine düşen, her çobanın kavalına yönelen hay­van-lar gibi bir hayata razı olmak zorunda kalacaksınız. Zaten bugüne kadar tarih boyunca Allah’ın emri hep olagelmiştir. Kimse Allah’ın em­ri-nin önüne geçemez. Tarih boyunca Allah’ın kendilerine hayatlarını düzenlemeleri için kitap gönderdiği kimseler her ne zamanki bu kitabı terk etmişler, her ne zamanki peygamberlerinden habersiz bir hayat yaşamaya yönelmişlerse Allah onları bu tehditleriyle yakalamış ve yeryüzünün en zelil varlıklar haline getirmiştir. Ama her ne zaman da, ne durumda, hangi konumda olurlarsa olsunlar Rablerine dönmüşlerse Rablerini affedici bulmuşlar, bula­caklardır.
48. “Allah kendisine ortak koşmayı elbette bağışla-maz, bundan başkasını dilediğine bağışlar. Allah'a ortak koşan kimse, şüphesiz büyük bir günahla iftira etmiş olur.” Allah sadece şirki bağışlamaz. Sadece müşriki affetmez, ama onun dışında tüm günahları kullarından dilediği için bağışlar. Kim Al­lah’a şirk koşmuşsa o da Allah’a iftira ederek büyük bir günah işlemiş olur. Rabbimiz tüm günahları affedeceğini müjdeliyor ama bir şartla. Şirk olmayacak. Kişi Allah’ın huzuruna şirk koşmadan, Allah’a ortak koşmadan, Allah’ın yetkilerini başkalarına vermeden, Allah’a yetki sınırlaması getirmeden gelmiş olacak. Değilse şirki asla affetmem di-yor Rabbimiz. Şirkin dışında hangi tür günah olursa olsun, ne kadar büyük olursa olsun affederim diyor Allah. Zaten kul günaha girerken Allah’ın kulu olarak yapmıştır bu gü­nahları. Allah’ı, Allah olarak, Rab olarak, Rahmân ve Rahîm olarak bildiği ve kabul ettiği müddetçe kulun işleyeceği günahların büyük­lü-ğü, Allah’ın büyüklüğü yanında ne olabilir ki? Allah’ı böylesine tüm gü-nahları affedebilecek bir Rab olarak kabul eden bir kişinin günah­ları Allah’ın büyüklüğü yanında ne kadar olabilir de? Ama kişi şirk ko­şar, böyle kendisini anlattığı biçimde Allah’ı kabul etmez, kendi sıfat­larıyla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh olarak Allah’a inanmaz ve şirke düşünce, her konuda, hayatın her alanında söz sahibi ve egemen olarak yalnız Allah’ı değil de başka Rableri, başka ilâhları, başka efendileri de kabul edince, işte o zaman iş değişmiştir. Çünkü bu durumda onun günahlarını affedebilecek büyük­lük-te, otoritede, hâkimiyette bir tek Allah’ı yoktur artık. Onun inandığı Allah bölünmüş, parçalanmış, gücünü kaybetmiş, yerdeki otoritesini yitirmiş bir Allah’ı vardır onun. Hayatında tek başına egemen olma­yan, hayatın bazı alanlarında yetkilerini, gücünü, kuvvetini başkala­rına devretmiş bir Allah. Böyle bir Allah nasıl affedebilir onu? Zira müşrik hep böyle bir Allah inancı içindedir. Onun inandığı Allah kanun yapmasını bilmez, kanunu insanlar yapmalıdır. Onun inandığı Allah hukuktan anlamaz, bu konuda onun bu eksikliğini giderecek, ona yar­dım edecek yerde bir kısım hukuk tanrıları olmalıdır. Eğitim konu­sun-da bilgisi ve gücü yoktur o Allah’ın, ona bu konuda yardımcılar ge­re-kir, eğitim uzmanlarına ihtiyacı vardır. onun inandığı Allah onun ha­yatının pek çok bölümüne karışmaz. Meselâ düğününe, derneğine, kazanmasına, harcamasına, kı­lık kıyafetine, yemesine, içmesine, karışmaz o Allah. Tüm bu konu­lar-da sadece Allah yetkili değildir. Allah’tan başka dinlemesi gereken varlıklar vardır. Nefsini, çevresini, toplumu, âdetleri, modayı, yönet­melikleri, yasaları, tâğutları da dinlemelidir bu konuda. Ne okuyaca­ğı-na, ne yiyeceğine, nerede kazanıp nerede harcayacağına, çocukla­rını nasıl eğiteceğine karışmaz o Allah. Bunlara kendisi karar vermeli­dir. Veya Allah ve Resûlüne değil de başkalarına sormalıdır. İşte böyle müşrikçe Allah’a inanan, inandığı Allah’ın yeryüzünde bir çok konuda ortakları bulunabileceğini düşünen kişinin inandığı bu Allah güçsüz, kuvvetsiz, yetkileri parçalanmış olduğu için böyle bir Allah nasıl o kadar günahı affedebilir? Nasıl güç yetirebilir buna? Meselâ rızık konusunda Allah’a tümüyle güvenmeyip de ikinci üçüncü derecedeki Rezzâklarının korkusundan ötürü bir kısım gö­revlerini yapmaktan çekinen kişinin inandığı Allah nasıl affedebilecek de günahları? Veya ilimde Allah’a tam olarak güvenmeyip yerde onun eksikliğini tamamlamak üzere birtakım gayb biliciler aramaya kalkışan bir adamın inandığı böyle aciz ve bilgisiz bir Allah nasıl affedebilir onu? Rubûbiyette Allah’a güvenmeyip yerde Allah’ın bu eksiğini ta­mamlamak üzere bir kısım kanun koyucular arayan, bir kısım prog­ram yapıcılar arayan ve bunların, bu yapay tanrıların ve tanrıçaların kanunlarını da kanun bilen bir insanın inandığı bu Allah ne yapabilir de? Şifa konusunda Allah’a güvenmeyip, Allah’ı tek Şafi bilmeyip yerde bir kısım şifa dağıtıcılar arayan kişinin inandığı bu Allah’ın ne gücü olabilir de? Öldürmede diriltmede, ruh vermede Allah’a güvenmeyen biri-nin Allah’ı ne becerebilir de? Veya Allah’ı Azîz bilmeyip, izzeti sa­dece Allah’ta değil de başkalarında, malda, mülkte, makamda man­sıpta arayan birinin inandığı bu Allah elbette kendisini affedebilecek bir Allah değildir. Mağfirette afta tevbede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracılara sığınmaya çalışan birinin ya Allah’ı elbette onu affede-meyecektir. Veya kendi kendisini kontrol etmede murakabe etmede Allah’ı ikinci plana atarak bir kısım aracıları etkin ve yetkin bilen ve onların koltuğunun altına girmeye, onlara sığınmaya çalışan birisinin Allah’ı elbette onu koruyamayacak ve kurtaramayacaktır. Ama şirk koşmadan Allah’a Allah’ın istediği biçimde inanan mü’minlerin gü­nahlarını affedecektir O Allah. Buradan anlıyoruz ki büyük günah işlemiş olanlar Allah’a şirk koşmadıkları sürece, yâni bu günahlarını şirke dönüştürmedikleri sü­rece dilerse Allah onu affeder, dilerse de cezalandırır. Bu Onun dile­mesine kalmıştır. Ama yanlış anlamayalım bu şirkin dışındaki büyük günahların işlenebileceğine bir ruhsat değildir. Bu ifade şirkin ne bü­yük bir günah olduğunu vurgulamak içindir. Evet Allah şirkin dışındaki günahları affediyor, şirki de affediyor. Kitabımızın başka bir ayetinin beyanına göre kâfir tevbe edip Müslümanlığa yöneldiği zaman tıpkı anasından doğmuş gibi tertemiz günahlarından arınmış olur. Müşrik de şirkinden vazgeçer ve İslâm’a yönelirse onun da önceki hayatı af­fedilecektir. Küfrün de, şirkin de affı bunları bırakıp tevhide yönelmektir. Müslüman olan bir kimsenin işlediği günahlar da tevbe ederek, yö­nünü değiştirerek Allah’a yönelmekle affolunur. Allah büyük merha­met sahibidir. Müslümanlar da affediyor, kâfiri ve müşriki de affediyor Rabbimiz. Şu anda yeryüzünde hiç kimsenin, hiçbir kulun önü kapalı değildir. Herkes için yollar açıktır. Herkes istediği takdirde Müslüman-ca bir hayata ve Allah’ın affına ulaşabilir. Ama kim de Rabbimizin bu rahmetini, bu affını istismar ede­rek, görmezden ve duymazdan gelerek Allah’a şirk koşmaya devam edecek olursa, yalnız Allah’a kulluk etmeyerek başkalarına da kulluğa yönelecek olursa, sadece Allah’ı dinlemeyerek başkalarını da dinle­meden yana, başkalarının yasalarını da uygulamadan yana bir tavır sergileyecek olursa, Allah’la birlikte Allah’la çatışan modayı da, âdet­leri de, toplumu da, çevreyi de, yönetmelikleri de, amiri, müdürü de dinleyip, onları da razı etmeye çalışacak olursa, 24 saatlik bir gece ve gündüz hayatının bir bölümünü Allah’a verip, öteki bölümlerini Al­lah-tan başkalarına verecek olursa, Allah’ın hakkına tecavüz edecek olur-sa gerçekten o Allah’a en büyük bir iftirada bulunmuş demektir Allah korusun.