39. “İnkâr edenlerin işleri engin çöldeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder, fakat oraya geldiğinde hiçbir şey bulamaz. Orada Allah'ı bulur ve O da hesabını görür. Allah hesabı çabuk görendir.” Kâfirlere gelince, o gün onlar için çok korkunç günler olacak. Allah’ı örtenler, Allah’ın âyetlerini örtenler, Allah’ın nûrunu örtenler, Allah’ın vahyini örtenler, fıtratlarını örtbas edenler var ya gerçekten onlar için çok korkunç azaplar başlayacak. Allah’ın hidâyetiyle, Allah’ın nûruyla ilgilenmeyen, Allah’ın dinine karşı nötr davranan kimselerin, kâfirlerin, nankörlerin, nasipsizlerin, Allah’ın diniyle şereflenmek istemeyenlerin kıyâmet günündeki durumlarını anlatıyor Rabbimiz. Allah’ın nûrunu, Allah’ın kitabını, Allah’ın elçilerini kapatıp, gündemden düşürüp bir hayat yaşayanların durumu anlatılıyor. Biraz önce Allah’la beraber olan mü’minlerin aydınlık dünyaları anlatıldı, şimdi de Allah’ın istemediği bir hayatı yaşayanların karanlık dünyaları anlatılıyor. Kâfirlerin amellerinin benzeri de şöyledir. Onların amelleri bir serap gibidir. Çöl yolculuğuna çıkmış, günlerce yol yürümüş, susamış bir kişi düzlükte, çöl düzlüğünde karşısında bir serap belirir. Uzaktan bir göl, bir deniz, bir su birikintisi görür. Susuzluğu had safhaya varmıştır adamın. Ölümle karşı karşıya kalmıştır. Susayan o kişi karşısında gördüğü o serabı su zanneder ve can havliyle ona doğru koşar. Fakat yanına vardığı zaman da; zannettiğinin su olmadığını görür. Evet dünyada her şeye sahip olabileceğini, her şeye ulaşa-bileceğini zanneden bir kâfir, dünyada her şeye egemen olabileceğini zanneden bir kâfir, dilediği gibi bu dünyada bir hayat yaşayabileceğini, yaşadığı bu hayatın sonunda asla hesaba çekilmeyeceğini, sümen altı edileceğini zanneden bir kâfir, yaşadığı bu hayatın bir sonunun olmadığını, ölmeyeceğini zanneden bir kâfir, ölüm sonrası bir dirilişin olmayacağını, kıyâmetin kopmayacağını, cehenneme gitmeyeceğini zanneden bir kâfir, bir zavallı zanneder ki karşısındaki bir su. Ama ne zaman ki o serabın, o su umudunun yanına varır, orada umduğu hiçbir şeyi bulamaz ve onun yanında Allah’ı bulur. Allah’ın hesabını, kitabını, Allah’ın sorgulamasını, Allah’ın azabını ve cehennemini bulur... Hiç beklemiyordu halbuki bunu. Dünyada diskalifiye ettiğini zannediyordu Allah’ı. Dünyada Allah’ın nûrunu kapattığını, Allah’ın kitabını, Allah’ın âyetlerini ortadan kaldırdığını, Allah’ın sistemini yok ettiğini, peygamberleri öldürdüğünü, İslâm’ı ve Müslümanları susturduğunu zannediyordu. Artık yeryüzünde Allah’ı yendiğini, Allah’ın dinini sildiğini zannediyordu. Ama işte şimdi karşısında Allah’ı buldu. Öldü, dirildi ve kabirde Allah’ı buldu. Kabirden kalktı Mahşerde Allah’ın hesabıyla karşı karşıya geldi. Cehenneme girdi Allah’ın azabıyla burun buruna geldi. İşte kâfirin amelleri budur. O hiçbir amelini Allah’ın belirlediği yasalara bina etmemişti. Allah onun da hesabını alır ve tamı tamına amellerinin karşılığını eksiksiz olarak verir. Çünkü Allah hesabı çok seri olandır. Onun saymaya, ölçüp biçmeye ihtiyacı yoktur. Birisinin hesabıyla uğraşması başkasının hesabını görmesine engel değildir. Ya da Allah’ın hesabı çok yakındır. Göz açıp yumacak kadar yakındır. Uzun süre yaşayan o kâfir zannetti ki kendisine asla ölüm gel-meyecek. Zannetti ki ebedîliği yakaladı. Zannetti ki dünyada her şeye güç yetirebilecek. Zannetti ki Allah’la savaşabilecek, zannetti ki Allah’ın dinine karşı galip gelebilecek, zannetti ki elindeki ekonomik ve siyasal gücüyle, askeri gücüyle Rabbim Allah diyen Müslümanlara bu dünyayı zindan edebilecek, zannetti ki İmam Hatipleri kapatacak, Kur’an kurslarını bitirecek, Müslümanlara istediği gibi zulmedecek. Zannetti ki bu dünyada Allah yetkilerini eline alacak, zannetti ki tanrı kendisidir, zannetti ki İlâh kendisidir, zannetti ki herkes önünde secde edecek, ama işte Rabbi ile karşı karşıya kaldı. Allah’ı bitirdik dediği bir anda Allah’la karşı karşıya buluverdi kendini. Aradan binlerce yıl geçmiş de olsa hesabı çok seri olan Allah işte onu karşısına aldı ve hesabını süratle görüverdi, defterini çabucak dürüverdi. Ve sonunda amellerinin boşa çıktığını, hiçbir işe yaramadığını anlayıverdi o kâfir. İşte onun amelleri bir serap gibi oluverdi. Yâni kendi değer yargılarının, kendi kişisel değerlendirmelerinin beş para etmediği görüverdi. Hani Ğaşiye sûresinde de bu husus anlatılıyordu değil mi? “Zor işler altında bitkin düşmüştür. Yakıcı ateşe yaslanırlar.” (Ğaşiye 3,4) Yâni bu kâfirler dünyada çalışıp çabalamışlar ama tüm a-melleri, tüm yaptıkları, tüm enerjileri boşa gitmiştir. Zira amel Allah’-ın istediği biçimde olmalıdır. Çalışma Allah’ın belirlediği yasalara uy-gun olmalıdır. Kâfirlerin koşturmaları, yorulmaları Allah yolunda ol-madığı için onlarınkilerin tamamı boştur, boşa gitmiştir. Bakın Kehf de bunu şöyle anlatır: “Ey Muhammed! “Size, amelce en çok kayıpta bulunanları haber vereyim mi?” de. Dünya hayatında, çalışmaları boşa gitmiştir, oysa onlar, güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.” (Kehf 103,104) Dünya hayatında amelleri boşa giden ve insanların en zararda olanlarını size haber vereyim mi? Onların dünya hayatında tüm sa’yleri, tüm mesaileri, tüm yaptıkları ve kazandıkları boşa gitmiştir. Ya da onlar tüm çabalarını tüm plan ve programlarını dünya adına harcamış kimselerdir. Yâni bunlar dünyayı kıble edinmiş, tüm plan ve programlarını dünyayı kazanmak adına yapmış, dünyalık elde etmek üzere, dünyada zengin ve başarılı olmak üzere yapmış insanlardır. Tüm yatırımlarını dünyada kalıcı ve âhirete intikal etmeyici şeylere yapmışlardır. Dünyada zengin olmak ve dünyada başarmak onların tek amacıydı. Âhiret adına bir endişeleri yoktu onların. Bu yüzden hayatlarında Allah’ı diskalifiye etmişler, peygamberi unutmuşlar, kitabı yok farz etmişler, hesabı yok farz etmişler. Hesabı yok farz edince de kendilerini her türlü sorumluluktan azâde saymışlar ve tıpkı hayvanlar gibi sorumsuzca bir hayat yaşamışlar. Bunu yaparken de çok iyi bir şey yaptıklarını zannetmişler. Böylece hayatlarını mahvetmişler. Tüm yaptıkları boşa gitmiş, ken-dilerini de kendilerine verilen imkânlarını da boşa harcamışlar. Çünkü yaptıkları ve kazandıklarının tamamı dünyada kalmıştır. Zaten bu tür insanlar sermayelerini bile kaybetmiş insanlardır. Sermayeyi kaybeden birinin kâr etmesi de düşünülemez. Onlar sonunda Hamiye bir ateşe yaslanacaklardır.
40. “Veya engin denizin karanlıklarına benzer. Onu üst üste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter; karanlıklar üstünde karanlıklar; insan elini uzattığı zaman, nerdeyse onu bile göremez. Allah'ın nûr vermediği kimsenin nûru olmaz.” Rabbimiz kâfirler için bir benzetme daha yapıyor. O kâfirlerin, o Allah’ı, Allah’ın nûrunu karartmaya çalışan, Allah’ın dinini yok etmeyi, Allah’ın sisteminin işini bitirmeyi hedefleyen, Allah’ın Müslüman kullarına, hayatlarını Allah için yaşayan, Allah için örtünen, Allah için iffetli ve hayalı bir hayata yönelen Müslümanlara kan kusturmaya ça-lışan, eğitimde, hukukta, ekonomide, ahlâkta, siyasette Allah’ın aydınlık yasalarına geçit vermeyen o kâfirlerin bir özellikleri de, bir misalleri de şöyledir: Yahut da onların durumu, o kâfirlerin amellerinin misali ka-ranlıklar içinde, denizin zifiri karanlıklarına benzer. O karanlıklar içinde bir dalga var. Karanlık bir deniz üzerinde dalga üstüne dalgalar var. Ve dalgaların üzerinde de bulutlar var. Zulmetler, karanlıklar böyle üst üste yığılmış. Engin denizin derinlikleri, o derinliklerde oluşan korkunç, kapkara dalgalar ve o kapkara dalgaların üzerinde de kapkara bulutlar, onların üzerinde yine simsiyah bulutlar. Ve işte böyle korkunç bir ortamda, bir geminin, bir sandalın üstünde bir insan. Gemi bazen dalgaların altında, denizin derinliklerinde paramparça parçalanacak, bazen yukarda tepe taklak gelecek, böyle bir atmosferde insanın kalbinin boşaldığı, ödünün koptuğu bir anafor. O anda insan elini çıkarsa elini bile göremiyor, gözünün görme mesafesi eline bile ulaşamıyor, korkunç dalgalar arasında, kapkara bulutlar arasında canhıraş boğuşuyor... İşte kâfirin durumu. İşte hayatta Allah’ı diskalifiye eden, kitaba ve peygambere karşı gelen, keyfince bir hayat yaşamaya yönelen zavallı insanın halet-i ruhîyesi. Allah bilgisinden mahrum olduğu için, Allah’ın nûrundan uzak kaldığı için, kitabı ve peygamberi kapattığı için kapkaranlık içinde kalmış bir kâfir hayatı. İşte nûr sahibi bir Müslümanın yaşadığı apaydınlık bir hayat ve işte nûrsuz bir kâfirin kapkaranlık dünyası. Şu anda dünyada bu iki hayatın ikisi de yan yana gitmektedir. Aynı odada, aynı evde, aynı mahallede, aynı şehirde, aynı dünyada şu anda yaşayan iki insan. Birisi mü’min ki; nûr sahibidir, hidâyet sahibidir, apaydınlık bir dünya yaşamaktadır. Ötekisi de onun tamamen aksine karanlık bir dünya yaşamaktadır. Denizin, cehaletin, karanlıkların arasında ölüm kalım mücâdelesi vermektedir. Hakkı buldum diye, doğruyu buldum diye oraya buraya çırpınıp durmaktadır. Halbuki bırakın vahiysiz, nûrsuz doğruyu bulmasını, doğruyu buldum diye, kurtuluşu buldum diye uzattığı kendi elini bile görememektedir. Çünkü: Allah’ın nûr vermediği kimsenin nûru da yoktur. Kendisi hür iradesiyle nûrdan yana, hidâyetten yana bir tavır almadığı için Allah’ın kendisine nûr vermediği kimseye kim nûr verebilir? Allah yol göstermediğine kim yol gösterebilir? Onun içindir ki bu körlerin görmesi, hakkı bulması mümkün olmayacaktır. Müslümanın misali, nûr ehlinin benzeri, hidâyetin misali, Resûlün misali, Kur’an’ın misali, nûr sahibi bir kalbin durumu, doğuya da, batıya da ihtiyacı olmadan varlığını sürdüren aydınlık bir dünya. Öbür tarafta nûrdan nasibini alamadığı için karanlıklar içinde kalmış bir kalp, bir zavallı. Suya koşarken reddettiği Allah’ın hükmüyle karşı karşıya kalıyor. Hak zannıyla bir bâtıla koşuyor sonunda Allah’ın gücü ve kudretiyle, Allah’ın bir yasasıyla karşı karşıya kalıyor. Reddettiği Allah’ın melekleriyle, azabıyla yüz yüze geliyor. Kaçtıkça Onun sorgulamasına doğru gidiyor. Karanlıkların içinde, şüphelerin arasında, ezim, ezim ezilmelerin arasında; ama bunlardan nasıl kurtulacağını da bilmemektedir. Şimdi: Hangisinden yanayız? Hangi hayatı severiz, isteriz? Karanlık bir dünyanın insanı mı olmak istersiniz? Yoksa aydınlık bir dünyanın insanı mı? Kitabın ve sünnetin ortaya koyduğu dosdoğru, apaydın bir yolu mu? Yoksa yarasalar gibi aydınlığı reddeden, karanlık bir dünyayı seçen insanların yolunu mu? Gelin tercihimizi güzel yapalım. Unutmayalım ki ölüme kadar bu seçim bizim elimizdedir. Her an bu seçimle karşı karşıyayız. Ölüm gelince her şey bitecek.
41. “Göklerde ve yerde olan kimselerin, sıra, sıra uçan kuşların Allah'ı tesbih ettiğini görmez misin? Her biri kendi niyaz ve tesbihini bilir. Allah, onların yaptıklarını bilendir.” Rabbimiz bize karşı o kadar merhametli ki, bizim hidâyetimiz ve cennetimiz için o kadar ısrarlı ki bakın sürekli bizim akıllarımızı başlarımıza getirecek âyetlerini bize sunuyor. Görmüyor musunuz? Bakmıyor musunuz? Göklerde ve yerde ne varsa tüm varlıklar Allah’ı tesbih ediyorlar. Hepsi, hepsi Allah’ı gündemde tutuyorlar, Allah’ı yüceltiyorlar. Dizi, dizi uçan kuşlar, saf saf olan kuşlar da Allah’ı tesbih ediyorlar. Allah’ın gösterdiği yasalara teslim olarak, Allah’ın gösterdiği yörüngeye girerek, Allah’ın kendileri için belirlediği hayat programını icra ederek kuşlar da Rablerini tesbih ediyorlar. Her biri, göklerde ve yerlerde olan varlıkların her bir cinsi, her bir türü namazını ve tesbi-hatını da bilir. Rablerine nasıl dua edecekler? Rablerine nasıl kulluk edecekler? Rablerini nasıl tesbih edip yüceltecekler? bu varlıkların her bireri bunu bilmektedir. Öyleyse ey insan gel sen de tüm senin gibi Allah tarafından yaratılan bu varlıklar gibi Rabbine kul ol, Rabbini tesbih et, Rabbinin yörüngesine gir, hayatını Rabbinin belirlediği yasalara göre yaşa, Allah için namaz kıl. Tüm âlemler tüm varlıklar Rablerini tesbih ederken sen bu işte gafil olma. Unutma ki Allah herkesin yaptığını bilmektedir.
42. “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Dönüş Allah'adır.” Göklerin ve yerin sahibi Allah’tır. Yâni tesbih edeceğin, yücelteceğin, kulluk edeceğin, sözünü dinleyeceğin, çektiği yere gideceğin varlık göklerin ve yerin mülkünün sahibidir. Yâni senin de sahibindir O, senin de mâlikindir. Diğer varlıklar gibi sen de Onun mülküsün. Ay-nı zamanda yaşadığın bu hayatın sonunda huzuruna döneceğin varlık ta Odur. Sonunda hesabı ona ödeyeceksin. Sonunda Onun yargısına, Onun hükmüne teslim olacaksın. Şimdi böyle bir durumda böyle bir Allah tesbih edilmez mi? Böyle bir Allah’a teslim olunmaz mı? Akıl işi midir böyle bir Allah’ı tesbihten yüz çevirip insan kendi kendisini, yahut da kendisi gibi âciz mülkleri tesbih etsin? Biz kendi kendimizi tesbih edeceğiz, biz bizim gibileri tesbih edeceğiz, biz bizim kitaplarımızı yücelteceğiz, kendimizin anlayışını, kendimizin keyiflerini, kendimizin oluşturduğu sistemleri, kendimizin oluşturduğu siyasal tanrıları yücelteceğiz demek ne ka-dar akılsızlıktır? Çünkü ne kendimiz, ne de kendimiz gibiler mülkün sahibi değiliz. Hiçbirimiz birbirimize karşı sorumlu değiliz. Bizi Allah-tan başka hiç kimse hesaba çekmeyecek.
43,44. “Bilmez misiniz ki, Allah bulutları sürer, sonra onları bir araya getirip üst üste yığar, sen de onların arasından yağmur yağdığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirir, dilediğini ona uğratır, dilediğinden de uzak tutar. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı nerdeyse gözleri alır! Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirir. Doğrusu, görebilenler için bunda ibretler vardır.” Aklımızı başımıza getirecek bir âyetini daha sunacak Rabbi-miz. Görmüyor musunuz? Allah bulutları sürüyor. Sonra onların ara-larını birleştiriyor. Sağdan, soldan gelen, önden arkadan, doğudan batıdan gelen bulutları birleştiriyor Rabbimiz. Sonra da onları üst üste yığıyor. Uçakta giderken görüyoruz böyle üst üste pamuk tarlaları gibi bulutlar. Renkleri ayrı, şekilleri ayrı, kümeleri ayrı. Sonra bunların arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Allah gökten içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutları indiriverir. O çok soğuk olan doluları da dilediği yerlere isabet ettirir de, dilediğini ondan korur. Bakarsınız yağmur ve dolu bıçak keser gibi arazileri kesmektedir. Şu bahçenin, şu tarlanın işini bitirmiştir de şu tarlanın hiç ondan haberi yoktur. Bunu yapan Allah’tır. Bu arada şimşekler de çakıyor. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp kör edecek. İşte bir âyet, işte bir hidâyet, işte bir nûr. Bütün bunlar Allah’ın elindedir. Allah’tan başka hiç kimsenin güç yetiremeyeceği âyetlerdir bunlar. Hiç kimsenin müdahale edemeyeceği âyetler. Yağmura, doluya, rüzgara, buluta, geceye, gündüze sa-hip olan sadece Allah’tır. Gerçekten bunda basiret sahipleri için, nûr sahipleri için ibretler, dersler, öğütler vardır. Evet göklere ve yere sahip olan, göklere ve yere egemen olan, buluta, yağmura söz geçiren, yağmuru, rahmeti dilediği yerlere indiren, doluyu dilediği yere gönderen, dilediği yeri ondan koruyan bir Allah. Bir başka ifadesiyle de nûrunu, hidâyetini dileyen, isteyen ve kendisinin dilediği kimseye lütfeden bir Allah. Ama istemeyenlere de zoraki Müslüman olacaksın demeyen bir Allah.
43,44. “Bilmez misiniz ki, Allah bulutları sürer, sonra onları bir araya getirip üst üste yığar, sen de onların arasından yağmur yağdığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutlar indirir, dilediğini ona uğratır, dilediğinden de uzak tutar. Bu bulutların şimşeğinin parıltısı nerdeyse gözleri alır! Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye çevirir. Doğrusu, görebilenler için bunda ibretler vardır.” Aklımızı başımıza getirecek bir âyetini daha sunacak Rabbi-miz. Görmüyor musunuz? Allah bulutları sürüyor. Sonra onların ara-larını birleştiriyor. Sağdan, soldan gelen, önden arkadan, doğudan batıdan gelen bulutları birleştiriyor Rabbimiz. Sonra da onları üst üste yığıyor. Uçakta giderken görüyoruz böyle üst üste pamuk tarlaları gibi bulutlar. Renkleri ayrı, şekilleri ayrı, kümeleri ayrı. Sonra bunların arasından yağmurun akıp çıktığını görürsün. Allah gökten içinde dolu bulunan dağlar gibi bulutları indiriverir. O çok soğuk olan doluları da dilediği yerlere isabet ettirir de, dilediğini ondan korur. Bakarsınız yağmur ve dolu bıçak keser gibi arazileri kesmektedir. Şu bahçenin, şu tarlanın işini bitirmiştir de şu tarlanın hiç ondan haberi yoktur. Bunu yapan Allah’tır. Bu arada şimşekler de çakıyor. Şimşeğin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp kör edecek. İşte bir âyet, işte bir hidâyet, işte bir nûr. Bütün bunlar Allah’ın elindedir. Allah’tan başka hiç kimsenin güç yetiremeyeceği âyetlerdir bunlar. Hiç kimsenin müdahale edemeyeceği âyetler. Yağmura, doluya, rüzgara, buluta, geceye, gündüze sa-hip olan sadece Allah’tır. Gerçekten bunda basiret sahipleri için, nûr sahipleri için ibretler, dersler, öğütler vardır. Evet göklere ve yere sahip olan, göklere ve yere egemen olan, buluta, yağmura söz geçiren, yağmuru, rahmeti dilediği yerlere indiren, doluyu dilediği yere gönderen, dilediği yeri ondan koruyan bir Allah. Bir başka ifadesiyle de nûrunu, hidâyetini dileyen, isteyen ve kendisinin dilediği kimseye lütfeden bir Allah. Ama istemeyenlere de zoraki Müslüman olacaksın demeyen bir Allah.
45. “Allah bütün canlıları sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla yürür, kimi dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır, Allah şüphesiz her şeye Kadirdir.” Allah her hayvanı, her bir debelenen, hareket eden canlı varlığı sudan yarattı. Onlardan kimisi karnı üzerinde yürür, sürünür kimisi ayakları üzerinde yürür, kimisi de dört ayağı üzerinde yürür. Yılan, çıyan gibi sürünenleri de, insan gibi iki ayakları üzerinde yürüyenleri de, davar, sığır gibi dört ayakları üzerinde yürüyenleri de yaratan, var eden Allah’tır. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratandır. Allah her şeye kadirdir, her şeye güç yetirendir, her şeyi kadir olandır, her şeyin ölçüsünü takdir edendir. Evet işte böylece tek bir sudan pek çok tür hayvanları, canlıları yaratan Allah’tır. İşte böyle hayat veren güçlü bir Allah, hidâyeti vermeye, nûru vermeye de yetkilidir.
46. “Andolsun ki, açıklayıcı âyetler indirmişizdir. Allah dilediğini doğru yola eriştirir.” Muhakkak ki Biz, size apaçık âyetleri, gün gibi delilleri indirdik, her şeyi açıklayıcı âyetler indirdik. Sizin hayatınızı düzenleyecek, size yol gösterecek yasalar, hükümler, misaller indirdik ki onlarla yol bulasınız. Bu âyetlerle, bu delillerle sırat-ı müstakîmde olmak isteyenleri de Allah dosdoğru yoluna hidâyet eder, sıratına ulaştırır. Lütfuyla onları cennetine ulaştırır. Âyetler açık, yol belli, artık dileyen sırat-ı müstakîmi tercih eder, bu âyetlerle Allah’ın istediği yola girer ve sonunda cennete gider... Dileyen de karanlık bir hayatı, karanlık bir dünyayı seçer, dünyası da karanlık olur âhireti de cehennem olur... İşte bundan sonraki âyette bu aydınlık ve karanlık taraftarlarından iki örnek sunulacak.
47. “Münâfıklar: “Allah'a ve Peygambere inandık, itaat ettik" derler; sonra da bir takımı yüz çevirirler. İşte bunlar inanmış değillerdir.” Allah ve Resûlünü tercih konusunda iki tip insan gündeme getirilir bu âyette. İnsanlar diyorlar ki biz Allah ve Resûlüne inandık, iman ettik ve itaat ettik. Kalplerimizle Allah ve Resûlünü tasdik ettik derler. Ama onlardan bir grup bu imandan ve ikrarlarından sonra Allah ve Resûlünün hükümlerinden yüz çeviriyorlar. İşte bunlar inanmış mü’min değiller. Yâni önce Allah’a ve Resûlüne iman iddiasında bulunacaksınız, bir de üstelik Allah ve Resûlüne itaat ettiğinizi beyan ve ikrar edeceksiniz, sonra da beğenmediğiniz, beklemediğiniz, hoşunuza gitmeyen bir emir ve yasakla karşı karşıya kalınca da Allah ve Resûlünden yüz çevireceksiniz, tevella edeceksiniz. Bu iman değildir, bu mü’min tavrı değildir, Müslüman tavrı değildir, teslimiyet değildir. İşte âyetin sonundaki onlar mü’min değillerdir ifadesi böyle bir tavrın mü’min tavrı olmadığını ortaya koyuyor. Bu iman, bu iddia sadece söz planında kalan bir iddiadır. Sadece dille ben Allah ve Resûlüne inandım ve itaat ettim deyivermekle insan mü’min olmaz.
48. “Aralarında hüküm vermek üzere Allah'a ve peygamberine çağırıldıkları zaman, bir takımı hemen yüz çevirirler.” Allah’a ve Resûlüne çağrıldıklarında, aralarında Allah ve Resûlü hükmetsin diye dâvet edildiklerinde, yine onlardan bir grup yüz çevirip iraz ederler. Hüküm sahibi Allah ve Resûlüdür. Hayata hakim olan Allah ve Resûlüdür. Hayatta yetki Allah ve Resûlüne aittir. Hükmetme, karar verme konusunda tek yetkili Rab ve İlâh Allah’tır. Muhammed (a.s) da Onun yeryüzünde sözcüsü, Onun istek ve arzularını aktarım görevlisidir. İşte Rabbimiz kendisinin ve bu yetkilerle donattığı peygamberinin hükmüne razı olmayanları mü’min kabul etmiyor. Evet insanlar bu dünyada Allah ve Resûlüne çağrılacaklar, Allah ve Resûlünün hükmüne dâvet edilecekler, Allah ve Resûlü onlar hakkında karar verecek, onlar da Allah ve Resûlüne inandığını iddia eden kimseler olarak gönüllerinde en ufak bir sıkıntı duymadan Allah ve Resûlünün hükmüne boyun eğip teslim olacaklar ve işte böylece onların mü’minlikleri Allah tarafından tescil edilmiş, kabul edilmiş olacaktır. Bir hayat problemiyle karşı karşıya kalındığı zaman hemen Allah ve Resûlüne gidilecek, Allah ve Resûlü problemi çözüme ulaştıracak, ama o problemi Allah ve Resûlüne götüren kimse bu çözümü kabul etmeyecek. Olacak şey değildir bu.
49. “Ama hak kendilerinden tarafa ise, itaatle koşa koşa gelirler.” Bu tip insanlar Allah ve Resûlünün hükmüne müracaat ettikten sonra eğer hüküm kendilerinin lehinde verilmişse, hak kendilerinden yanaysa o zaman süratlice peygamberin yanına gelirler, boyun eğerek, itaat ederek, tamam Allah ve Resûlünün verdiği karar neyse biz ona evet diyoruz diyerek gelirler. Ama Allah ve Resûlü kendilerinin aleyhine bir hak hüküm vermişlerse o zaman da karşı gelirler, yüz çevirirler. Yâni onların peygamberin yanına koşarak gelişleri hakkın, adâletin peygamberin yanında oluşundan değil peygamberin lehlerinde karar verişinden dolayıdır.
50. “Kalplerinde hastalık mı var, yoksa şüphelenmişler midir, yahut Allah'ın ve peygamberlerinin onlara haksızlık yapacağından mı korkmaktadırlar? Hayır; onlar sadece zalimdirler.” Yoksa bu adamların kalplerinde bir hastalık mı var? Bir nifak hastalığı mı var bu adamların kalplerinde? Yoksa şüphe içindeler mi? Yoksa Allah ve Resûlünden şüpheleniyorlar mı? Yoksa Allah ve Resûlünün yanlış hükümde bulunarak, hata ederek kendilerine haksızlık yapacaklarından mı endişeleniyorlar? Evet bir konuda hüküm vermeleri için Allah ve Resûlüne müracaat eden, Allah ve Resulünün verdiği hüküm kendi lehlerinde olduğu zaman buna evet diyen, ama hüküm aleyhlerinde tezahür ettiği zaman da yüz çeviren bu insanların ya kalplerinde bir nifak hastalığı var, ya Allah ve Resulünden şüphe ediyorlar, ya da Allah ve Resûlüne güvenleri yok. Allah ve Resûlünün yanlışlık yapacağını, taraf tutacağını, kendilerine haksızlık yapacağını zannediyorlar. Bilâkis onlar zalimlerdir. Bir kere Allah ve Resûlü asla haksızlık yapmaz, zulmetmez, hak kimden yanaysa ondan yana hükmeder. Yâni bilâkis onlar zalimlerdir buyruğuyla Rabbimiz şunu ortaya koyuyor: Onlar Allah ve Resûlünün asla bir yanlışlık, bir haksızlık yapmayacağını biliyorlar. Peygamberin vereceği hükmün yanlışlığından haksızlığından korkmuyorlar. Onlar bunu biliyorlar. Ama ken-dileri zalimdir onların. Kendileri zulmetmek istiyorlar. Kendileri dâvâ-laştığı kimselerin hakkını yemek istiyorlar. Bunu da Rasûlullah’ın hu-zurunda yapamayacaklarını bildikleri için peygamberin mahkemesine müracaat etmek istemiyorlar.
51. “Aralarında hüküm verilmek üzere Allah'a ve peygambere çağırıldıkları vakit: "İşittik, itaat ettik" demek, ancak mü'minlerin sözüdür, işte saadete erenler onlardır.” Allah ve Resûlünün hükmü karşısında ikinci tip insan ise şöyledir: Böyle bir durumda mü’minlerin sözü ise, aralarında hüküm vermesi için Allah ve Resûlüne dâvet edildikleri zaman, şöyle derler, işittik ve itaat ettik. Allah ve Resûlünün hükmüne müracaat edildi mi işte denmesi gereken, yapılması gereken budur. Bir mü’mine düşen sadece işittik ve itaat ettik demektir. Evet demek ki kişi önce Allah ve Resûlüne müracaat edecek, tüm hayat problemlerinin çözümünde Allah ve Resûlüne gidecek, baş vuracak, Allah ve Resûlünün hükmüne kulak verecek, onu anlayacak sonra da kesinkes ona boyun bükecek, itaat edecek ve teslim olacak. İşte dünyada da, âhirette de felaha erenler, kurtuluşa erenler bu mü’minlerdir. Evet demek ki Allah ve Resûlüne çağrıldığı zaman, Allah ve Resûlünün hükümlerine çağrıldığı zaman, Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine dâvet edildiği zaman iki tip insan görülecekmiş. Birincisi işittik ve itaat ettik, işittik ve gereğini yerine getirmeye yöneldik diyen müslüman tipi, ikincisi de inandık dedikleri halde Allah ve Resûlünün hükümlerinden, kitap ve sünnetten yüz çeviren münâfık tip. Biliyoruz ki Allah ve Resûlünün hükümlerine dâvet sadece o döneme mahsus bir hadise değildir. Şu anda da Allah’ın kitabına, Resûlünün sünnetine dâvet söz konusudur. Şu anda bir hayat problemiyle karşı karşıya mı bulunuyoruz? Çözümlenecek bir problem mi var? Bir ihtilâf mı var? Bir konuda muhakeme mi olmak istiyoruz? Bir konuda bir karar mı vereceğiz? Bir tavır mı belirleyeceğiz? Bir eylem mi gerçekleştireceğiz? Gelin bu problemi Allah ve Resûlüyle çözümleyelim. Gelin Allah ve Resûlünün hükmüne müracaat edelim. Gelin Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine başvuralım. Gelin Allah ne diyorsa onu peygamber örnekliliğinde anlayalım denildiği zaman bugün de bu iki tip insanın varlığını görüyoruz. Hemen Allah ve Resûlünün hükmüne teslim olanları ve bundan süratlice kaçanları bugün de görüyoruz. Ben bu konudaki problemlerimi başkalarıyla çözerim diyerek Allah’ın kitabına ve Resûlünün sünnetine müracaat yerine başkalarına müracaat edenleri görüyoruz. Bunlar dün de bugün de inanmadıkları halde inanmış görünen münâfıklardır. Allah’ın hükmüne, Allah’ın kitabına, Allah’ın yasalarına ve peygamberin pratikte uygulamalarına çağrılırken Müslümanız dedikleri halde buna razı olmayarak başka başka hayat tarzları, başka başka yasalar, başka başka hayat programları arayışı içine girenler, başkalarının kanunlarını uygulamadan yana bir tavır sergileyenler kesinlikle bilelim ki münâfıklardır. Allah ve hükmüne razı olmayarak, Allah Resûlünün istediği bir hayatı yaşamayarak başka başka hayat anlayışlarına yönelenler kesin münâfıktırlar. Allah’a itaat, peygambere itaattir; peygambere itaat, Allah’a itaattir. Allah ve Resûlünün arasını ayırmaya kimsenin hakkı yoktur. Ben Allah’a itaat ederim, Allah’ın kitabına itaat ederim ama Resûlüne itaat etmem, Resûlünün sünnetine itaat etmem demeye hiç kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur. Allah’a itaat Onun kitabıyla mümkündür, Resûlüne itaat onun sünnetiyle mümkündür. Şu anda dünya üzerinde Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de vardır. Allah’ın kitabı da Resûlünün sünneti de dimdik ayaktadır. Ama dün de, bugün de kimi münâfıklar biz Allah’ın hükümlerine itaat ederiz, Allah’ın kitabına tabi oluruz, lâkin peygamber bizim için bağlayıcı değildir diyorlar. Halbuki Kur’an-ı Kerîmin pek çok yerinde vurgulanan peygamberin hükmüne itaat emri sadece o dönem insanlarını bağlayan bir emir değildir. Bu emir sadece Rasûlullah efendimizin kendi dönemiyle, kendi hayat süresiyle sınırlı değildir. Ra-sûlullah efendimizin Müslümanlar adına aldığı kararlar kıyâmete kadar geçerlidir. Rasûlullah efendimizin sünneti kıyâmete kadar bizim için bağlayıcıdır. Allah’ın Resûlü kıyâmete kadar tek otorite insan olarak kalacaktır. Bir insanın gerçek Müslüman olup olmadığına bu otoriteyi kabul edip etmediği, bu otoriteye itaat edip etmediği belirleyecektir. Ona itaat edenler mü’min, itaat etmeyenler de kâfir sayılacaktır. Evet demek ki peygamber (a.s) bizim hakkımızda bir şey söyleyecek, bir hüküm verecek, peygamber bizim durumumuzu bir karara bağlayacak, bizim adımıza bir karar alacak. Şöyle giyinin, böyle yaşayın, şunu yapın, bunu yapmayın diyecek, aldığı bu karar bizim aleyhimize de olsa, lehimize de olsa, hoşumuza da gitse, huzurumu-zu da kaçırsa onun bizim adımıza verdiği bu kararı kabul etmek, hem de içimizde en ufak bir isteksizlik, kalbimizde en fak bir burukluk, yüzümüzde en küçük bir işmizaz hissetmeden teslim olup uygulamak zorundayız. Peygamberi hayatımızda karar mercii bilmek zorundayız. İhtilâf mercii, karar mercii olarak peygamberimizin hayatımızda evet ve hayır deme yetkisinde olduğunu kabul etmedikçe Müslüman olamayacağımızı asla unutmayacağız. Ve üstelik bizim adımıza karar verme makamında olan peygamberin bizim adımıza aldığı kararlara tam tamına teslim olup onları uygularken de kalbimizden en ufak bir tereddüt geçirmeden uygulamadıkça Müslüman sayılmayacağımızı bir an bile hatırımızdan çıkarmamalıyız. Onun emir ve yasaklarından zerre kadar bir şüphe etmediğimiz gibi, ona akıl verip yol göstermeye de kalkışmayacağız.
52. “Allah'a ve Peygambere itaat eden, Allah'tan korkan ve O'ndan sakınan kimseler, işte onlar kurtulanlardır.” Kim Allah’a ve Resûlüne itaat ederse, kim Allah’ı ve Resûlünü hayatında hüküm mercii, karar mercii kabul ederse, kim Allah ve Resûlünün istediği bir hayatı yaşarsa ve Allah’tan ciddi bir şekilde haşyet duyar, Ona karşı gelmekten, Onun emir ve yasaklarını çiğnemekten, Onu razı edememekten korkarsa, Ona itaatsizlikten tir tir titrerse ve Onun için muttaki olur, Onun koruması altına girer, Onun belirlediği gibi hayatını Onun için yaşarsa işte fâizûn olanlar, başarılı olanlar onlardır. İşte başardı diyebileceğimiz, işte kurtuldu, işte başarıya imzasını attı diyebileceğimiz kimseler bunlardır. Allah’a ve Resûlüne itaat edenler, Allah ve Resûlünün dediği gibi yaşayanlar, hayatlarını Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetiyle düzenleyenler, Allah ve Resûlünün haram-helâl sınırlarına riâyet edenler; felaha erip, başarılı olanlardır. Rabbimiz nerede kendisine bir itaatten söz etmişse hemen orada peygamberine de itaat istiyor. Çünkü Rasûlullah efendimiz Al-lah’ın yeryüzünde sözcüsüdür. Rabbimiz indirdiği kitabın pratiğe aktarılma görevini peygamberine vermiştir. Tabii kitabının pratikte uygulanma yetkisini peygamberine verirken aynı zamanda ona itaat edilme yetkisini de birlikte vermiştir. Kelime-i şehadeti söyleyen biri, bu sözüyle, bu ikrarıyla Allah’a itaati kabullendiği gibi, peygamberine itaati da kabullenmiş demektir. Ben Allah’ı kabul ederim, Allah’a itaat ederim, ben Allah’ın kitabına itaat ederim, ben eşhedü en la İlâhe illallah derim ama ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Resûlühü demem diyen bir insan Müslüman olamaz. Ben Allah’a itaat ederim ama elçisine itaat etmem diyen bir insan da Müslüman sayılmayacaktır. Çünkü eğer Rasûlullah efendimizin verdiği hükümler sadece Kur’anın aktarımı olmuş olsaydı, bu Kur’an’ın dışında peygambere hiçbir yetki verilmemiş olsaydı o zaman Rabbimiz bu kitabında ısrarlı bir şekilde kendisinden sonra peygamberine itaat istemezdi, bana itaat edin derdi. Rabbimiz kendi hükümlerinde başka Rasûlullah efendimizin de hüküm verme yetkisinden söz etmezdi. Kendisinin haram ve helâl kılma yetkisinden başka Rasûlullah efendimizin haram ve helâl koyma yetkisinden de söz etmezdi. Madem ki Rabbimiz kendisine itaatle birlikte Resûlüne itaatten, kendi verdiği hükümlerin yanında Resûlünün de hükümlerinden, kendi haram ve helâl sınırlarını belirleme yetkisiyle birlikte Resûlünün de haram ve helâl sınırları belirleme yetkisinden söz ediyor ise o zaman ben Müslüman’ım diyen kimseye düşen de Allah ve Resûlüne itaatten başkası değildir. Allah kendisine ibadet edilecek, kendisine kulluk yapılacak tek İlâhtır, tek Rab’dir. İbadet edilecek sadece O var, Rasûlullah (a.s) da Onun kulu ve elçisidir. İtaat edilecek bir makamda olmakla beraber Rasûlullah efendimiz bir kuldur. Hüküm verme yetkisine rağmen sadece bir kuldur. Bu iyi bilinmelidir. Allah’la peygamber karıştırılmamalıdır. Rasûlullah efendimiz asla İlâh makamına, Rab’lik makamına ge-çirilmemelidir. Dua edilecek olan, secde edilecek olan, sığınılacak olan, yardıma çağrılacak olan, bizi öldürecek, diriltecek olan, bize rı-zık verecek olan, bize icabet edecek olan sadece Allah’tır. İstenmesi gereken sadece Allah’tır. Ölümsüz olan, bâkî olan sadece Allah’tır. Muhammed (a.s) bir beşerdir, bir insandır, bir kuldur, ölümlüdür.
53. “Ey Muhammed! Eğer kendilerine emredersen, o iki yüzlüler, savaşa çıkacaklarına bütün güçleriyle yemin ederler. De ki: "Yemin etmeyin; itaatiniz malumdur. Allah yaptıklarınızdan şüphesiz haberdardır.” Onlar, o münâfıklar, o Allah ve Resûlüne itaatten yüz çevirenler, Allah’ın ve Resûlünün hükmünün dışında hüküm arayanlar, kitap ve sünnete değil de başka şeylere müracaat edenler bütün varlıklarıyla Allah’a yemin ettiler. Yeminlerin en ağırı olan Allah üzerine yemin ederek dediler ki eğer emredersen mutlaka savaşa çıkacağız. Sen istersen ey peygamber mutlaka savaşa çıkacaklarmış. Sana bu derece itaatkârlarmış. Eğer peygamber bir savaş emri verirse, yahut topraklarından çıkma emri verirse mutlaka onun emrine boyun eğeceklerine dair yemin ediyorlar. Sen onlara de ki peygamberim, yemin etmeyin. Çünkü sizden istenen sadece maruf bir itaattir. Yâni sizin bana maruf ölçüler içinde itaat etmeniz, yalan yere yemin etmenizden daha hayırlıdır. Yâni sizin ne dediğiniz, ne palavralar sıktığınız benim için önemli değildir. Benim emirlerim, isteklerim karşısında sizin nasıl davranacağınız bellidir. Yâni sizin itaatiniz bellidir. Sizin itaatiniz sadece sözden ibarettir. Fiili hiçbir yönünüz yoktur. Belki bu yeminlerinizle, bu palavralarınızla insanları kandırabilirsiniz ama her şeyi bilen Allah’ı hiçbir zaman kandıramazsınız. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızın tamamından haberdardır. Allah içinizi de dışınızı da bilmektedir.
54. “De ki: “Allah'a itaat edin; Peygambere itaat edin. "Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o Peygamber, kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlusunuz. Eğer Ona itaat ederseniz doğru yolu bulursunuz, Peygambere düşen sadece apaçık tebliğdir.” De ki, Allah’a ve Resûlüne itaat edin. Eğer Allah ve Resûlüne itaatten yüz çevirirseniz, eğer kitap ve sünnetten yüz çevirir, başkalarına yönelirseniz, Allah ve Resûlünden gelen hayat programından hoşlanmayıp başka programlar arayışı içine girerseniz, bilesiniz ki peygambere düşen iş, kendi yükünü taşımaktır. Size düşen de kendi yüklerinizi yüklenmek, kendi veballerinizi taşımaktır. Peygamber bu âyetleri size tebliğ vebaliyle, sizler de onun size tebliğ ettiği bu âyetlere karşı nasıl davrandığınızın vebaliyle, itaat vebaliyle Allah’ın huzuruna çıkacaksınız. Yâni sizler peygambere karşı itaatten çıkar keyfinize göre bir hayat yaşamaya yönelirseniz bilesiniz ki bu tavrınızla ona asla bir zarar veremezsiniz. Ancak kendinize zarar vermiş olursunuz. Eğer Allah’a ve Resûlüne itaatten yüz çevirirseniz bilesiniz ki Resul sadece kendi itaatiyle, kendi yüküyle, kendi kulluğuyla sorumludur. O bununla Allah’ın huzuruna gelecek, sizler de kendi yüklerinizle, kendi sorumluluklarınızla Allah’ın huzuruna çıkacaksınız. Yâni Allah’ın Resûlü de bir kuldur. Kul olarak O da Allah’a karşı sorumludur. Eğer ona itaat ederseniz, Onu dinler, Onu örnek bilir, Onun hayatına bakar ve Onun gibi, Onun istediği gibi bir hayat yaşarsanız, Onun verdiği hükme razı olursanız hidâyette olursunuz, hidâyete erersiniz. Resule düşen de zaten apaçık bir tebliğden başkası değildir. Yâni sizin itaatinizden ya da isyanınızdan dolayı Onun bir karı ve zararı yoktur. Evet şu anda bizler de bu hayatı böylece yaşayacağız. Şu anda Allah’ın indirdiği kitap elimizdedir. Bu kitap bizden nasıl bir hayat istiyor? sorusunun cevabı olan Rasûlullah efendimizin sünneti, uygulamaları da elimizdedir. Öyleyse gece-gündüz bu kitapla ve bu kitabın pratiğiyle beraber olur ve tüm hayat problemlerimizi bu kitaba ve sünnete havale ederiz, Allah ve Resûlünün hükümlerine itaat ederiz ve kurtuluşa erenlerden olmaya çalışırız. İşte şu anda Allah ve Resûlünün bizden istediği budur.
55. “Allah, içinizde inanıp yararlı iş işleyenlere, onlardan öncekileri halef kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için beğendiği dini temelli yerleştireceğine, korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler, işte onlar, artık yoldan çıkmış olanlardır.” Allah sizden iman eden ve sâlih amel işleyenlere, iman eden ve iman kaynaklı bir hayat yaşayanlara, iman eden ve hayatlarını bu imanlarıyla düzenleyenlere vaat etti ki, yeryüzünde onları halifeler, kılacak, egemenler, hakimler kılacak. Onları yeryüzünde yerleştirecek, yeryüzünün hâkimiyetini onlara verecek. Tıpkı kendilerinden öncekilere yeryüzünde hayat hakkı, egemenlik yetkisi, güç ve kuvvet verdiği gibi. Onların dinlerini, yollarını, hayat programlarını, sistemlerini yeryüzüne hakim kılacak. Onlar için razı olduğu, beğenip seçtiği dinlerini de yeryüzünde sabit kılacak, sağlamlaştıracak. Ve şu anda içinde bulundukları korkulu hayatlarını, güvensiz hayatlarını emniyete çevirecek, emin bir duruma getirecek. Artık onlar da Bana kulluk ederler, sadece Beni dinlerler, hayatlarını Benim istediğim şekilde yaşarlar ve Bana hiçbir kimseyi ortak koşmazlar. İşte iman eden ve sâlih ameller işleyen kullarıma vaadim budur der Rabbimiz. Evet Allah’a Allah’ın istediği şekilde iman eden, Allah’ın kitabına, Allah’ın Resullerine Allah’ın istediği gibi iman eden ve bu imanlarını pratikte göstermek üzere sâlih ameller işleyen Müslümanlara kıyâmete kadar Rabbimizin vaadi işte budur. Daha önce böylece inanan ve sâlih ameller işleyen Müslümanlara nasıl bu vaadini gerçekleştirmişse, toplumuna karşı nasıl ki Nuh (a.s)’ı ve beraberindeki bir avuç Müslümanı bu vaadine ulaştırmışsa, Âd kavmine karşı Hûd (a.s) ve beraberindeki bir avuç Müslümanı, Semûd kavmine karşı Sâlih (a.s) ve beraberindeki bir avuç Müslümanı, kavmine karşı İbrahîm (a.s) ve Müslümanları, Lût kavmine karşı Lût (a.s)’ı ve Müslümanları, Şuayb (a.s) ve Müslümanları, Firavunlara karşı Mûsâ (a.s) ve Müslümanları nasıl yeryüzüne egemen bir konuma getirmişse; kesinlikle bilelim ki Rabbimiz aynı şekilde inanan ve sâlih amel işleyen günümüz Müslümanlarını da mutlaka yeryüzüne egemen kılacaktır. Şu anda Müslümanlar bulundukları coğrafyalarda korku içinde bir hayat yaşıyor olsalar da Allah yakında onların korkularını emniyete dönüştürecek, dinlerini, hayat programlarını yeryüzünde sağlamlaştıracaktır. Evet bu Allah’ın vaadidir ve hiç kimse Allah’ın vaadi konusunda şüpheye düşmesin. İşte bu âyetlerin gelişinden kısa bir süre sonra Medine’den Çin seddine kadar, Kafkaslardan Afrika içlerine kadar tüm dünya Mekke’de korku içinde bulunan, Medine’de güvensizmiş gibi yaşayan Müslümanların olmuştur. Ve tüm bu dünyada Allah’ın razı olduğu din, Allah’ın seçip beğendiği hayat programı uygulanır olmuş, insanlar Allah’a ve Resûlüne itaat edip boyun bükmüşler, Allah’ın yasalarını uygulamışlardır. Matematik hesaplarına göre zerre kadar gerçekleşme imkânı, ümidi görülmeyen bir şey Allah’ın vaadinin gerçekleşmesiyle gerçek olmuştur. Bu âyetlerin geldiği dönemde kendileri bile bu kadar büyük bir izzet ve şerefi ummayan Müslümanlar bunları görmüşlerdir. Çok yakında inşallah biz Müslümanlar da tüm korkularımızın bittiğini, Müslümanların egemenliğinde tüm dünyanın emin bir hayata ulaştığımızı göreceğiz. Yeter ki Allah’ın istediği bir imanı, Allah’ın istediği bir teslimiyeti, Allah’ın istediği bir iman hayatını gerçekleştirmiş olalım, Allah vaadinden asla dönmez. Ama bundan sonra, bütün bu âyetlerden, bu müjdelerden, bu uyarılardan sonra kim de kâfir olursa, kim de Allah’ın bunca âyetlerini örtecek, örtbas edecek olursa, kitaptan peygamberden habersiz bir hayat yaşayarak Allah ve Resûlüne karşı gelecek, itaatten çıkacak olursa kesinlikle bilesiniz ki fâsıklar onlardır, dinden, itaatten, kulluktan çıkan, küfür içinde, fısk-ı fücur içinde olanlar da onlardır.
56. “Namaz kılın, zekât verin, peygambere itaat edin ki size merhamet edilsin.” Namazı ikâme edin, namazı ayağa kaldırın, namazı hayatın düzenleyicisi kılın. Ey Müslümanlar haydi namazı ikâme edin. Allah’ın sizden ilk istediği budur. Namazsız bir hayattan yana olmayın. Zekâtlarınızı da verin. Mallarınızda Allah’ı söz sahibi bilin. Mallarınızla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın. Mallarınızın sahibinin Allah olduğunu bilin. Tüm hayatınız konusunda, tüm hayat problemleriniz konusunda Allah’a ve Resûlüne itaat edin, tüm hayatınızda Allah ve Resûlünü dinleyin ki size merhamet olunsun. Namazla bedenlerinizi, azalarınızı temizleyin, zekâtla mallarınızı temizleyin, Resule itaatle de tüm hayatınızı temizleyin. Rasûlullah (a.s)‘a itaat Rasûlullah (a.s)’ı bilmekle, tanımakla mümkün olacaktır. Allah’a itaat Allah’ın kitabını tanımadan mümkün olmadığı gibi, Rasûlullah (a.s)’a itaat da Kur’an’ı ve Rasûlullah’ın sünnetini, hayatını, uygulamalarını bilmeden mümkün olmayacaktır. Yâni namazın ve zekâtın dışında top yekun hayatı kapsayan Rasûlullah’ın örnekliliğini de bilmek zorundayız. İşte bunun yolu şu kitabı başından sonuna kadar, sünneti de başından sonuna kadar bilmekten geçer. Demek ki o kadar kolay değildir bu iş. Allah’ı tanımadan, Allah’ın arzularını bilmeden, yâni Allah’ın kitabını öğrenmeden, Resûlünün sünnetini tanımadan ne Allah’a itaat ne de peygambere itaat mümkün değildir. Bildiğimiz âyet kadar, tanıdığımız sünnet kadar ancak itaatimiz söz konusu olacaktır, unutmayalım! Biz de bu Allah vaadine ulaşıp izzetli ve şerefli bir hayata ulaşmak istiyorsak bunu yapmak zorundayız, ben başkasını da bil-medim, bilemedim. Evimiz eksik olsa, eşyamız eksik olsa, altınımız gümüşümüz olmasa, atımız arabamız olmasa ne çıkar? Kuru bir ekmekle ömür geçirsek ne olur? Şunu kesinlikle bilelim ki maldan, mülkten, eşyadan, köşe dönmeden, dünyadan taviz vermeden Allah ve Resûlüne itaat mümkün değildir. Allah’a itaat mümkün olmayınca da Allah’ın vaadine ulaşmak, kölelikten kurtulup şerefli bir hayata ulaşmak mümkün olmayacaktır.
57. “İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacak-larını sanmayasın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüştür!” Evet sakın ha bu kâfirlerin yeryüzünde Bizi âciz bırakacaklarını sanmayasın. Onların varacakları yer ateştir ve o ne kötü bir varış yeridir. Bizi âciz bırakmak, âyetlerimizi âciz bırakmak üzere, âyetlerimizle savaşmak üzere sa’y edenler, âyetlerimizi yeryüzünde silmeye çalışanlar, Bizim gücümüzü kudretimizi, egemenliğimizi, dinimizi, yasalarımızı âciz bırakmak ve bizi âciz bırakarak yeryüzünde silmeye çalışanlar, yeryüzünde bize hayat hakkı tanımamaya, kendi yasalarının uygulanması adına bizim yasalarımızı ilga etmeye çalışanlar, yâni bizimle savaşa tutuşan kâfirler asla Bizi âciz bırakamazlar. Evet yeryüzünde ekonomik, siyasal ve askeri güçlerine güvenerek Allah’ı Allah’ın âyetlerini, Allah’ın yasalarını, Allah’ın sistemini âciz bırakmak, ilga etmek, onun yerine kendi sistemlerini ikâme etmek isteyenlerin, Allah’a kafa tutmak isteyenlerin varacakları yer cehennemdir.
58. “Ey inananlar! Ellerinizin altında olan köle ve câriyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar, sabah namazından önce, öğle sıcağında soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç defa izin is-tesinler. Bunlar, sizin açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında birbirinizin yanına girip çıkmakta size de, onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah size âyetlerini böylece açıklar. Allah bilendir, Hakîmdir.” Ey iman edenler, sizin evlerinizde sağ ellerinizin mâlik olduğu köleleriniz ve câriyeleriniz ve buluğa ermemiş çocuklarınız sizden izin almadıkça şu üç vakitte sizin odalarınıza girmesinler. Girecekleri zaman sizden izin istesinler. Evlerinizde köleleriniz var, câriyeleriniz var ve de çocuklarınız var. İşte onlar sizin şahsî odalarınıza şu üç vakitte sizden müsaade almadıkça girmesinler. 1- Sabah namazından önce. 2- Öğlen vakti elbiselerinizi soyunduktan sonra. 3- Ve bir de yatsı namazından sonra. Bu üç vakit sizin için avrettir. Sizin vakitleriniz olan mahrem vakitlerdir bunlar. Hiç düşündünüz mü bugüne kadar bunu? Rabbimizin kitabını okumadan, Rabbimizin bu emrini öğrenmeden nasıl itaat edilebilir Ona? Bu bilinmeli ki; Rabbim böyle istiyormuş diyerek Onun bu arzusuna itaat edelim değil mi? Hanımla kocası evinde bu vakitlerde istirahat ediyor, haydi şu anda köle ve câriye yok diyelim, ama evde buluğa ermemiş çocukları var ve onlar kapıyı çalıp izin almadan onların yanına girmeyecek. Hiç böyle bir probleminiz oldu mu şimdiye kadar? Hiç çocuklarına okuyup anlattınız mı bu Allah emrini? Ya da Allah’ın tarif buyurduğu şekilde böyle bir öğlen vakti hanımınla keyfetmek hiç aklınıza geldi mi? Nerden gelecek, bu köle hayatında buna imkân var mı? diyorsunuz değil mi? Tabii böyle Kur’an ve sünnetten kopuk bir hayat yaşadığınız sürece ölünceye kadar da böyle bir şey aklınıza gelmeyecek. Ama ne onlara, ne de size bu vakitlerin dışında bir günâh, bir sorumluluk yoktur. Sabah namazından önce, yatsıdan sonra, öğle namazından sonraki vakitlerin dışında onların sizin yanınıza girmesinde bir veballeri yoktur. Allah bu zamanlara müsaade etmiştir. Yâni bu zamanlarda onlar sizin yanınıza girerlerken sizler açık saçık bir vaziyette olursanız suç onların değil sizindir. Sizler de dikkatli davranın diyor Rabbimiz. Böylece diğer zamanlarda beraber dolaşabilirsiniz. İşte Allah böylece âyetlerini açıklıyor, Allah bilendir, Allah Alîmdir. Her konuda güzel hükmü, doğru hükmü veren de Odur.
59. “Çocuklarınız erginlik çağına gelince, büyüklerinin izin istediği gibi, onlar da her defasında izin istesinler. Allah size âyetlerini böylece açıklar. Allah bilendir, Hakîmdir.” Sizden ergenlik çağına ulaşan çocuklarınız onlar da artık büyükleri gibi izin istesinler. Babalarının, analarının yanlarına girerlerken izin istemeden, kapıyı çalmadan girmesinler. Her vakitte izin istesinler öyle girsinler. Evet işte böyle buluğa ermemiş çocuklarda biraz farklılık var, hizmetçiler, câriyeler için biraz farklılık var, ama buluğa ermiş çocuklar her vakit girerlerken izin istesinler. Allah size âyetlerini böylece açıklıyor, Allah Alîmdir, bilendir ve hikmet sahibidir. Yâni bu işleri Allah bilir, hayatı Allah bilir biz bilmeyiz. Bu işleri peygamber bilir biz bil-meyiz. Bize düşen sadece Allah ve Resûlünün dediklerine itaat etmek ve hayatı öylece yaşamaktır.
60. “Evlenme ümidi kalmayan, ihtiyarlayıp oturmuş kadınlara, süslerini açığa vurmamak şartı ile, dış esvaplarını çıkarmaktan ötürü sorumluluk yoktur; ama sakınmaları kendileri için daha iyi olur. Allah işitir ve bilir.” Nikâha ihtiyacı olmayan, cinsel arzuları kalmamış ihtiyar kadınlara gelince, ziynetlerini, kollarını, göğüslerini tamamen açmamak kayd-u şartıyla az çok üzerlerindeki elbiselerini serbest bırakmalarında bir beis, bir sakınca yoktur. Meselâ başlarını tam örtmüyorlar, ayakları birazcık yukarılara doğru açık olabiliyor, ya da kolları işte dirseklere kadar açık olabiliyor gibi. Ama tamamen karşı tarafı tahrik eder bir duruma da girmemeleri gerekecek. Fakat buna rağmen iffetli davranmaları, iffet ve hayalarını korumaları haklarında daha hayırlı olacaktır. Allah işitendir bilendir. Her şeyimizi, tüm hayatımızı en güzel şekilde bize açıklıyor, anlatıyor Rabbimiz.
61. “Kör için bir sorumluluk yoktur. Topal için bir so-rumluluk yoktur. Hastaya da bir sorumluluk yoktur. Evlerinizde veya babalarınızın evlerinde veya annelerinizin ev-lerinde veya erkek kardeşlerinizin evlerinde veya kız kardeşlerinizin evlerinde veya amcalarınızın evlerinde veya halalarınızın evlerinde veya dayılarınızın evlerinde veya teyzelerinizin evlerinde veya kahyası olup anahtarlar elinde olan evlerde, ya da dostlarınızın evlerinde izinsiz yemek yemenizde bir sorumluluk yoktur. Bir arada veya ayrı ayrı yemenizde bir sorumluluk yoktur. Evlere girdiğiniz zaman, kendinize, ehlinize Allah katından bereket, esenlik ve güzellik dileyerek selâm verin. Allah size âyetleri, düşünesiniz diye böylece açıklar.” Bu konuda amaya, topal olana, hasta olana zorluk yoktur. Bu konuda onlara biraz biraz müsamaha vardır. Kendiniz için de kendi evlerinizde yemek yemeniz serbesttir. Babalarınızın evlerinde çok rahat yemek yiyebilirsiniz. Analarınızın evinde, erkek kardeşlerinizin evlerinde, kız kardeşlerinizin evlerinde, amcalarınızın evlerinde, hâlâlarınızın evlerinde, dayılarınızın, teyzelerinizin evlerinde de çok rahat yemek yiyebilirsiniz. Anahtarları elinizde olan evlerde de yemek yiyebilirsiniz. Size çok yakın olan arkadaşlarınızın evlerinde de yemek yiyebilirsiniz. Bu yemeği bu evlerde yerken emmileriniz, dayılarınızla birlikte de yemek yiyebilirsiniz, oğullarınız, kızlarınızla da beraber yiyebilirsiniz, dağınık olarak ta kendi kendinize yiyebilirsiniz. Toplu olarak ta ayrı ayrı olarak ta yiyebilirsiniz. Misafirlerinizle de yiyebilirsiniz, misafirleriniz olmadan da yiyebilirsiniz. Çünkü daha önce toplumda böyle bir âdet vardı. Misafirsiz sofraya oturmuyorlardı da Rabbimiz böyle buyurdu. Ama yerli yabancı, kadın erkek cümbür cemaat bir arada yemek yiyebilirsiniz anlamına gelmez bu âyet. Yine mahremiyet esasına uymak şartıyla bu sayılan akrabalarla birlikte yemek yenebilecektir. Evlere girdiğiniz zaman birbirinize, Allah katından tertemiz mübarek bir selâmla selâm veriniz. Esselâmü aleyküm verahmetullah deyin. Eğer evde kimse yoksa kendi kendinize Esselâmü aleyna ve ala ibadillahis sâlihin deyiniz. Evinizde hanımınız varsa Es-selâmü aleyküm ve rahmetullah deyiniz. Evinizde çocuklarınız varsa onlara da selâm veriniz. Onlara selâm, selâmetlik, esenlik, Müslü-manlık dileyiniz. Allah katından şerefli bir selâmla selâmlayın onları. Hem kendinizi, hem de aile efradınızı selâmlayın. İşte Allah size âyetlerini açıklıyor ki böylece akıllarınızı kullanasınız. Bakın Allah’ın Resûlü bir hadislerinde şöyle buyuruyor: “Bir Müslüman evine girer de hanımına güler yüzle bakarsa, selâm verirse, hanımı da ona güler yüzle bakarsa Allah o ikisine rahmet nazarıyla bakar. Eğer erkek hanımının elinden tutar da onunla tokalaşırsa, her ikisinin de parmaklarının arasından günâhları dökülür.” Ne güzel değil mi? Yâni gerçekten bugün bütün dünya buna muhtaçtır. Evlerdeki kavgalar, erkeğin hanımını insan görmemesi, kadının erkeğinin yüzüne bakmaması, sıkıntılar, geçimsizliklerin temelinde Allah ve Resûlünün istediği bir hayattan uzak oluş vardır değil mi? Gece yarılarına kadar evlerine gelmeyen kocalar, kocaları geldiği zaman evde olmayan kadınlar, kocaları geldiği zaman ona güler yüzle bakmayan kadınlar. Eğer Allah ve Resûlünün istediği bir hayatı yaşasak ne güzel olacak değil mi? Allah’ın rahmet nazarıyla baktığı bir ailede geçimsizlik olur mu? Allah’ın rahmetinin hakim olduğu bir aile kursak olmaz mı? Kadınlarımıza merhametli olsak, çocuklarımıza şefkatli olsak, kavganın gürültünün olmadığı bir hayat yaşasak olmaz mı? Ama evler de Allah vahyi dinlenmez de gece-gündüz şeytan vahiylerine kulak verilirse elbette bu mümkün olmayacaktır. Sihirbazların eğitiminden geçen aileler de elbette birbirlerine karşı asık suratlı, dövüşlü kavgalı olacaktır. Gece-gündüz Hıristiyanların, Yahudilerin, Mecusilerin aile düzenlerini seyredenlerden bundan başka ne beklenir de? Birbirlerini kandıran, birbirlerine ihanetin enva-ı çeşidini sergileyen o ailelerin görüntülerini seyreden insanların hali ne olur? Bu pislikleri, bu şıllıkları seyreden erkeğin gözünde elbette karısı küçülüyor, kadının gözünde erkeği küçülüyor. Birinin kafasında başka kadın, birinin aklında, hayalinde başka erkek. Ne olacak? Sihirbazlar öyle bir eşya, öyle bir ev anlayışı, öyle bir hayat anlayışı sundular ki adam da şaşırdı, kadın da şaşırdı. Haydi evin perdelerini değiştir, haydi halıları değiştir, haydi evini değiştir, yatağını değiştir, her şeyini değiştir denildi, zavallılar da kadınıyla erkeğiyle çalışmaya koştular. Sabah erkenden kadın da, erkek de kendilerini dışarıya attılar. Çoluk-çocuk çıktı para kazanmaya, baba-ana çıktı para kazanmaya. Eh akşam geldikleri zaman da zaten bin bir stres, bin bir problem. Nereden düşünecekler de birbirlerine selâm vermeyi, gülümsemeyi? Tüm dünya insanlığının buna ihtiyacı var. Allah bize acıyor ve yol gösteriyor. Allah ve Resûlü bize en güzel bir hayatı gösteriyor.
62. “Doğrusu Allah'a ve Peygamberine inanan mü'min-ler, Peygamberle beraber bir işe karar vermek için toplandıklarında, ondan izin almaksızın gitmezler. Ey Muhammed! Senden izin isteyenler, işte onlar, Allah'a ve peygamberine inananlardır. Bazı işleri için senden izin isterlerse, içlerinden dilediğine izin ver, Allah'tan, onların bağışlanmalarını dile. Allah şüphesiz bağışlar, merhamet eder.” Allah ve Resûlüne iman eden mü’minler peygamberle beraber bir işte oldukları zaman. Peygamberden sonra da peygamber yolunun yolcularıyla toplumu ilgilendiren bir işle beraber oldukları zaman izin almadan ne peygamberi ne de peygamber rolünü üstlenen kimseyi terk edip gidemezler. O toplantıyı izinsiz terk etme hakları yoktur. Ancak izin alarak gitme hakları vardır. İslâmî bir konu görüşülüyor. Toplumsal bir problem var. Bütün toplumu ilgilendiren önemli bir karar alınacak. Müslümanların reisi var, başkanları var. İşte Medine’de Muhammed (a.s) ve ashabı. Bakıyoruz ki böyle kritik bir toplantıda münâfıklar tüyüyorlar. İşlerine gelmeyen bir karar alınacağını biliyorlar. Ya infak isteyecekler, ya savaşa karar verilecek, ya bir problemin halli için say’u gayret isteyecekler, bunu bildikleri için sıvışıyorlar. Rabbimiz de diyor ki Allah ve Resûlüne iman eden bir Müslüman izinsiz böyle bir toplantıyı terk edemez. Senden izin isteyecek olanlar Allah ve Resûlüne iman edenlerdir. Yâni gerçekten bir mâzereti olup ta izin isteyenler mü’minlerdir. Herhangi bir konuda senden izin istedikleri zaman onlardan dilediklerine izin verebilirsin. Onlar hakkında da Allah’a istiğfarda bulun. Muhakkak ki Allah bağışlayandır, merhamet sahibidir.
63. “Peygamberin çağrısını, kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. Allah, içinizden sıvışıp gidenleri şüphesiz bilir. O'nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.” Resûlün dâvetini, Resûlün duasını, Resûlün çağrısını kendi aranızdakilerin duası, çağrısı gibi bellemeyin. Resûlün çağrısı alelade bir çağrıya benzemez. Ona mutlak sûrette itaat etmek, icabet etmek zorundasınız. Yâni gelirim de, gelmem de diyemezsiniz. Kabul ederim de etmem de diyemezsiniz. Resûlün bedduasından sakının. O beddua etti mi Allah hemen karşılığını verir. Rasûlullah’ın beddualarından bazılarını biliyoruz. Bir defasında Ebu Lehebin oğlu Uteybe’ye bedduada bulunmuştu Allah’ın Resûlü. Resul-i Ekremin iki kızı Rukiyye ve Ümmü Gülsüm Ebu Lehebin iki oğlundaydı. Ebu Leheb Rasûlullah efendimizin dünürüydü. Getirdiği tevhid dini yüzünden Rasûlullah efendimizle arası açılınca Ebu Leheb iki oğlunu çağırıp bu adamın kızlarını boşamadıkça, bu adamla ilgiyi kesmedikçe sizlere hakkımı helâl etmeyeceğim der. Utbe ve Uteybe de, Rasûlullah’ın kızlarını boşadılar ve boşarken de Rasûlullah efendimize hakaret ettiler. Bunun üzerine Allah’ın Resûlü gerçekten çok üzüldü ve Ut-be’ye bedduada bulundu: Allah’ım! Ona aç köpeklerden bir köpek mûsâllat et de onu paramparça parçalasın! buyurdu. Bunun üzerine çok geçmeden Uteybe Şam taraflarına ticaret için bir kervanın içinde gitti. Babası Ebu Leheb Rasûlullah’ın bedduasının gerçekleşeceğini kesin bildiği için endişelenip kervandakilere aman benim oğluma göz kulak olun diye tembih etmişse de Şam taraflarında bir aslan mûsâllat etti Rabbimiz ve onu parça parça edip gebertti. Evet Resûlün dâvetine, Resûlün bedduasına çok dikkat etmek zorundayız. Onu gücendirmemek zorundayız. Rasûlullah’ın dâvetine hemen icabet edeceğiz. Bizler babalarımızı, analarımızı, hocalarımızı, müdürlerimizi, amirlerimizi dinlesek de olur, dinlemesek de olur, çünkü onların Allah ve Resûlüne bağlı olup olmadıklarını düşünürüz. Ama Rasulullah’tan bir dâvet, bir çağrı söz konusu olduğu zaman onu dinleyelim mi? Dinlemeyelim mi? düşünülmesi bile doğru değildir. Allah ve Resûlünün dâvetine hemen hiç beklemeden icabet etmek zorundayız. Allah ve Resûlünün dediği gibi yaşarsak Allah ve Resûlü hayatın her tarafını kuşatmıştır. Muhakkak ki Allah sizden birbirinizi siper ederek kaçanları, sıvışıp gidenleri bilmektedir. Yâni Müslümanlar peygamberle oturup konuşurlarken berikiler hemen çaktırmadan, zuladan sıvışıp gidiyor, tüyüyor. Peygamberi diskalifiye ettiklerini, atlattıklarını zannediyor ahmaklar. Eh Allah görüyor ya. Yâni farz edin ki Müslümanların önemli bir problemi var ve biz sıvıştık, Müslümanları sattık ve kendimize göre işte sudan bahaneler bulduk. Müslümanları atlatsak bile Allah bilmiyor mu bizim bu yaptığımızı? Saklayabilir miyiz Allah’tan kendimizi? Öyleyse Allah’ın emrine aykırı davrananlar bu işledikleri suçlardan dolayı kendilerine bir fitnenin isabet etmesinden ve acı bir azabın kendilerine dokunmasından sakınsınlar. Akıllarını başlarına alsınlar diyor Rabbimiz. Onun için kimse peygamber görmüyor, Müslümanlar bilmiyor diye Rasûlullah’ı ve Müslümanları satmaya kalkışmasın. Evet Rasûlullah görmeyebilir, Rasûlullah’ın dikkatinden kaçabilirler, çünkü o da bir insandır. Müslümanlar da görmeyebilirler. Ama Allah, her an her yaptığımızı görmekte ve bilmektedir bunu hiçbir zaman unutmayalım.
64. “Dikkat edin; göklerde ve yerde olanlar Allah'ındır. O, içinde bulunduğunuz durumu da, kendisine döndürüleceğiniz günü de gerçekten bilir. Onlara işlediklerini haber verir. Allah her şeyi bilir.” Dikkat edin, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Hapsi, her şey Allah’ın mülküdür. Her şey ve herkes Allah’a teslimdir. Muhakkak ki sizin neyin üzerinde olduğunuzu Allah bilir. Sizin hangi hal üzere olduğunuzu, hangi konumda, hangi durumda olduğunuzu Allah bilir. Ne iş yapıyorsanız, ne işi yapmayı düşünüyorsanız Allah bilir. Böyle davrananların bir gün kendisine döndürüleceğini Allah biliyor. Allah biliyor ki bir gün hesap vermek üzere Onun huzuruna varacaksınız. Ve herkese yaptıklarını, ettiklerini Allah haber verir. Allah her şeyi bilendir. Allah’ın bilmediği, Allah’a gizli kalan hiçbir şey de yoktur. Gizlediklerinizi de bilir, açığa vurduklarınızı da bilir. Peygambere ve Müslümanlara karşı yamukluğumuzu da bilir, sadâkatimizi de, kendisine itaatimizi da isyanımızı da bilen Allah’tır.