Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Şûrâ Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

53 ayetSayfa 4 / 4
28. “Umutsuzluğa düşmelerinin ardından yağmuru indiren, rahmetini yayan O’dur. O, övülmeye lâyık olan dosttur.” Rabbimiz, kullarına ihsan buyurduğu nimetlerinden birini de bakın şöyle anlatıyor: Allah, insanlara, ümitlerini kesip ümit inkisarına uğradıktan sonra, üzüntüden çatlamış dudaklarına, çoraklaşmış gönüllerine ve yine o nisbette çoraklaşmış arazilerine yağmuru indirdiğini anlatıyor. Tam ümitlerinin kesildiği ve çaresizlilikten kıvrandıkları bir anda Rab-bimiz Rahmetini indiriveriyor. Rabbimizin bereketli yağmurları yeryüzüne inmeye başlayınca da, hemen birdenbire yeryüzünün çehresi, tablosu değişiveriyor. Ümitsizlik içinde kırışmış yüzler, yağmursuzluk yüzünden çatlamış toprağın yüzü gülmeye, kupkuru kurular yeşermeye başlıyor. Böylece hem kullarının yüz çizgileri hem de toprağın yüzünün çizgileri değişiyor ve insanlar sevince boğuluyorlar. Dikkat ederseniz, âyet-i kerîmede yağmur kelimesi "matar" olarak değil de "ğays" kelimesiyle ifade edilmiştir. Halbuki Arapça’da yağmur ğays değil, "matar"dır. Ama burada Rabbimiz "matar" yerine "ğays" ifadesini kullanmıştır. "Ğays" ifadesi, darda kalmış birisinin imdadına ve yardımına koşmak demektir. Allah, darda kalmış, ümitsizlikten çatlayacak hale gelmiş kullarının imdadına yetişiyor, kullarının imdadına rahmetini gönderiyor. İşte bunu yapan Allah, övülmeye lâyık olan, hamd edilmeye lâyık olan velîdir. Sizin tüm işlerinizi üzerine alan, sizi sizden daha çok düşünen ve sizin adınıza, size danışmadan aldığı kararlarla sizi dünya ve âhirette mutlu etmeyi murad eden velînizdir. Var mı bunu becerebilecek başka birileri? Eğer sizin muhtaç olduğunuz, yağmuru yağdıracak Allah’tan başka birileri varsa, tamam onları da kendinize velî kabul edebilirsiniz. Onların da sizin adınıza aldığı kararlara uyabilir, onların arzularını da yerine getirebilirsiniz. Ama böyle birileri yoksa, o zaman sizin velîniz sadece Allah’tır. Velâyetinizi sadece Allah’a vermek zorundasınız. Sadece Allah’ın kararlarını uygulamak ve sadece O’nun çektiği yere gitmek zorundasınız. İşte velînin anlamı budur. Velî, velâyeti altındaki kulları adına tek taraflı program yapan varlıktır. Bakın En’âm sûresinde Rabbimiz peygamberine ve onun şahsında bizlere şöyle buyurur: “Gökleri ve yeri yaratan, doyurulmayıp doyuran Allah’tan başka bir velî mi edinirim?” de. “Doğrusu ben ilk Müslümanlardan olmakla emrolundum!” de. Asla şirk koşanlardan olma!” En’âm 14) Allah peygamberine emrediyor ve diyor ki: “Peygamberim, de ki, “ben Allah’tan başka bir velî mi bulayım kendime? Allah’tan başka bir velî mi edineyim? Yâni Allah’tan başka birinin rubûbiyetini kabul edip, onun hâkimiyetine boyun mu eğeyim? Allah’tan başka birilerini velî kabul edip de ona kulluk mu edeyim? Boynumdaki ipin ucunu onun eline mi vereyim? Allah’tan başka birisini velî kabul edip de irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi alacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Aile hayatım nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Hukuk düzenim, ekonomik anlayışım, siyasal yapılanmam, ticaretim, işim, aşım, mesleğim, kılık-kıyafetim, yemem-içmem, çocuklarıma karşı eğitimim, hanımımla münâsebetim nasıl olsun diye ona mı sorayım? Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Ya da hayatımda Allah-la beraber başkalarına da karışma alanı bırakıp, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki, göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Göklerde ve yerde ne varsa hep-sinin var edicisi, göklerin ve yerlerin tek Rabbi, mutlak hakimi ve mutlak otoritesidir. O, rızık verendir, yağmur yağdıran, doyuran ve kendisi doyurulmak istemeyendir. O, doyurandır, besleyendir. Rızık, para, dükkan, at, araba, apartman, arsa, hava, su, güneş, yağmur, elma, armut, portakal verendir ama O bunların hiç birisine muhtaç olmayandır. Yâni O, doyurulmak istenmeyendir. Paramıza, pulumuza, yemeğimize, atımıza, arabamıza muhtaç olmayandır. İşte velî budur. Velî, kişinin boynundaki ipin ucu elinde bulunan ve onun adına karar verme makamında olan varlık demektir. Velî, bir varlık adına ona danışmadan onun adına tek taraflı karar verme makamında olan varlık demektir. Allah, mü'minlerin velîsidir. Kimileri bu kelimeye farklı anlamlar yüklemişlerse de velî, velâyet hakkına sahip olan varlık demektir. Meselâ ben çocuğumun velîsiyim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velîsi olduğum ve adına ona sormadan karar verme makamında olan ben, ona istediğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasaklarım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, istediğim kişilerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim Velîmizdir. Yâni bize sormadan bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır. İstediğini emreder, istediklerini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Allah? Zinayı yasaklarken, “ey kullarım! Ben bunu yasak kılacağım! Ne dersiniz? Nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda?” diye bize sordu mu Allah? Hayır, Allah bizim Velîmizdir, velâyetimiz elinde olandır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda bizlere asla danış-maz. İşte velînin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gelmektedir. Vali, vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konusunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demektir. Ve: “Kâfirlerin Müslümanlar üzerine velâyet hakkı yoktur.” âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali olarak Müslümanlara sormadan, onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulmamalıdır. “Mü'minler mü’minleri bırakıp ta kâfirleri velî edinmesinler...” (Âl-i İmrân 28) Yâni mü'minler mü'minleri bırakıp ta kâfirleri velâyet makamına, yâni kendilerine danışmadan kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfirler karar verip, kâfirler kanun yapıp Müslümanlar da kendilerinden olmayan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Âyetin sonunda da, eğer mü'minler bunu yaparlarsa, onların Allah katında en ufak bir değerlerinin kalmayacağı, Allah’ın yardımını da kaybedecekleri ifade edilmektedir. Velî, vali budur. Vali karar verecek ve Müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse mü'minlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka mü'minler-den olması emrediliyor. Bu mânâları unutturmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirlerin de idareci olmasını sağlamak ve böylece mü'minleri köleleştirmek için mi bilmiyorum, insanlar bu velî kelimesini çok çarpıtmışlar. Velî deyince bugün insanlar hiç de bunu düşünmüyorlar. Velî, işte gökte alan, yerde yiyen, kaybı bilen, eteğine yapışılan, cennet olurla-yan, cehennem sınırlayan birileri olarak anlaşılıyor şimdi. Hep böyle anlattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler, bunu merak ediyorum. Yâni eğer şimdi velî deyince bunlar anlaşılacaksa, Allah bir âyet-i kerîmesinde şeytanın velî olduğunu haber verir: “Muhakkak ki, şeytanı inanmayanların velîsi kıldık.” (A’râf 27) Yine aynı sûrede: “Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine velî edindiler.” (A’râf 30) buyurulmakta ve şeytanın velî olduğu anlatılmaktadır. Eğer velî kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak, şeytana nasıl velî diyeceğiz? Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki, şeytan kâfirlerin velîsidir. Yâni şeytan, onların hayatında, onlara danışmadan karar al-ma makamındadır. Ya da onlar, şeytanı kendi hayatlarında kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar, şeytan karar vermiş ve onlar uygulamışlardır. Bu âyet-i kerîmenin devamında da, yine tâğutların kâfirlerin velîsi olduğu anlatılıyor. Eğer velî kelimesine az evvel ki anlamı yükleyecek olursak, acaba tâğutlara nasıl velî diyeceğiz? Allah, tâğutlar için velî diyor. Bu tâğutların kaybı bilen, gökte uçan, denizde yürüyen, yeryüzünde Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebileceğiz? Ama velîyi Kur’an’ın ifade buyurduğu biçimde velâyet anlamında anladığımız zaman, bu tâğutların kâfirler adına karar verme makamında kişiler olduğunu anlamakta zorluk çekmeyeceğiz. Yâni bu kâfirler, tâ-ğutları kendilerine velî edinmişlerdir. Bu tâğutlar, velâyetleri altında o-lan bu kâfirler adına karar alır, bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların kararlarını uygularlar. Allah peygamberine ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlere şöyle dememizi emretmektedir: “De ki, ben Allah’tan başka birilerini kendime velî mi edineceğim? Ki o Allah doyuran, kendisi de doyurulmaya muhtaç olmayandır.” Bakıyoruz, dünyada insanların velî kabul edip, aldıkları kararlara boyun büktükleri, kanunlarını uygulamaya, arzularını yerine getirmeye çalıştıkları insanlar, kendilerine bel bağladıkları varlıkları, velâyetleri altındaki kullarını, kölelerini, vatandaşlarını doyurmak ve beslemek şöyle dursun, kendileri bizzat onlardan beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun, kendileri bizzat kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından, “aman beni koruyun! Beni yıkmak isteyenlere karşı aman beni koruyun!” diye korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir Firavun kullarından vergi almadıkça, destek almadıkça hayatta kalamaz. Hiçbir put, kendisine tapanlardan kendisine bir mozole istemedikçe tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem, bağlılarından oy istemedikçe, kullarından kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda, bağlılarından talep görmedikçe yaşayamaz. Tüm yapay tanrılar, tüm sahte velîler, hayatlarını sürdürebilmek için hizmetçilerine, kullarına muhtaçtırlar. Kullarına ihtiyacı olmayan, tüm kullarının kendisine muhtaç olduğu velî sadece Allah’tır. O Allah ki, kimsenin yardımına, kimsenin desteğine muhtaç değildir. “De ki peygamberim, “benim Allah’tan başka velîm yoktur.” Ey Müslümanlar, siz de, “bizim, boyunlarımızdaki iplerin ucunu eline teslim edeceğimiz Allah’tan başka velîmiz yoktur. Velîmiz olan Allah Ha-mîd’dir. Gökte ve yerde övülendir. Hiç kimse kendisini övmese de, O kendi kendini övendir. Biz de sadece Allah’ı övecek, Allah’a hamde-deceğiz. Allah’a hamd etmek demek, onun istediği hayatı övmek, onun istediği hayatı kabullenmek demektir. Allah, bizi, sadece O’nu velî kabul eden, sadece O’nu razı etmeye çalışan ve sadece O’nun övdüğü hayatı yaşayan kullarından eylesin. Âmin.
29. “Gökleri, yeri ve ikisinde yaydığı canlıları yaratması varlığının delillerindendir. O dileyince, bunları bir araya toplamaya da kâdirdir.” Rabbimiz gökleri, yeri ve bu ikisindeki tüm varlıkları yaratmış ve yarattığı bu varlıkları göklerin ve yerin muhtelif yerlerine yayıvermiştir. Onları yaratan, onları yaşatıp koruyan, onların tümünü doyurup besleyen, onların tümünden haberdar olan, onların hepsinin hayat programlarını belirleyen, hareketlerine yön veren Allah, dilediği zaman onları toplamaya da kadirdir. Tüm bu varlıkları yaratmaya nasıl güç yetirmişse, onları öldükten sonra tekrar diriltip huzurunda toplamaya da güç yetirendir. Kıyamet günü ilkleri ve sonuncuları hesap, kitap için huzurunda toplayacaktır. Tıpkı sabahleyin kovanlarından yayılan arı ordusunun, akşamleyin kovanlarına toplanması veya yuvalarından ayrılan milyonlarca karıncanın akşam yuvalarında toplanmaları gibi. Önce yayan, sonra toplayacak olandır Allah. Yayan da O’dur, toplayacak olan da. Öyleyse hayat Allah’a aittir. Hayatın başlangıcı Allah’a ait olduğu gibi, sonucunu belirleme de O’na ait olacaktır. Yeryüzünde her bir varlığı, her tür hayvanı, sınıf sınıf, cins cins, çeşit çeşit yaymasında da büyük âyetler vardır. Çeşit çeşit varlıklar, denizlerde ayrı, karalarda ayrı varlıklar yarattı Allah. Bilelim ki bütün bunlar âyettir. Tüm bu varlıklar Allah’ın âyetleridir. Haydi bakalım, bu insanlar bu varlıklardan bir tanesini yaratsınlar da görelim! Uzay, bilgisayar çağında olduklarını iddia eden, kendi tanrılıklarını ilân etmeye çalışan bu insanlar bir tek varlık yaratsınlar da görelim! O za-man onların tanrılıklarını biz de kutsayalım, o zaman biz de onların ö-nünde secdeye kapanalım! Ama bakıyoruz ki, tüm bu âyetleri kapatıyorlar, gündeme ge-tirmiyorlar, örtüyorlar, kamufle ediyorlar ve kendi âyetlerini gündeme getirmek için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışıyorlar. “Korkunç bir gelişme, müthiş bir gelişme, gökyüzüne çıkıyoruz, yeryüzüne iniyoruz” sihirbazlık numaralarıyla, insanlığın gözlerini büyülemeye çalışıyorlar. Böylece gerçek âyetler gündemden düşürülmüş, şeytan âyetleri her tarafı kaplamış ve sonunda da insanlar kendi kendilerine ibadet eder olmuşlar. Kutsiyet insana ait, üstünlük insana izâfe edilir olmuş. Halbuki bu insanların hiçbir konuda tek yetkisi dahi yoktur.
30,31. “Başınıza gelen herhangi bir musîbet ellerimizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder. “Yeryüzünde O’nu âciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dostunuz da, yardımcınız da yoktur.” Canınıza, malınıza gelen herhangi bir musîbet, sadece sizlerin ellerinizle işlemiş olduğunuz günâhlar yüzündendir. Günâhlar sadece ellerle işlenmez. Ama genellikle fiiller, elle işlendiği için burada eller ifadesi kullanılmıştır. Evet, mallarınız ve canlarınız konusunda size ulaşan musîbetler, ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Ama sizin ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah affetmektedir. Ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah görmezden geldiği, ciddiye almayıp affettiği için bunların cezasını size tattırmıyor. Eğer Rabbiniz size bu kadar merhametiyle muamele etmeyip de, yaptığınız her bir günâh yüzünden hemen cezalandırılsaydınız, mutlaka hepiniz helâk olup giderdiniz. Kur’an’ın başka yerlerinde bu hususu anlatan âyetler vardır. “Eğer Allah kazandıklarıyla insanları muâheze etmiş olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Lâkin Allah onları belli bir vakte kadar erteliyor.” (Fâtır 45) “Eğer Allah zulümleri yüzünden yerdekileri hesaba çekecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı mahluk kalmaz-dı.” (Nahl 61) Rabbimiz bizim işlediklerimizden pek çoğunu affetmekle birlikte, bazıları yüzünden mallarımıza ve canlarımıza bir şeyler göndermektedir. Bileceğiz ki, başımıza ne gelmişse kendi işlediklerimizden dolayı gelmektedir. Yine mü'minlere gelen musîbet ve sıkıntıların, onların günâhlarına kefaret olduğunu Resul-i Ekrem Efendimizin hadislerinden öğreniyoruz. Müslümanın başına, malına ve canına gelen dert, sıkıntı, hastalık, hattâ onun ayağına batan bir diken bile onun işlemiş olduğu bir günâha kefarettir. Bunlar sadece mü'minin günâhlarının silinmesine sebep olmakla kalmayıp, aynı zamanda onun Allah katında bir derece daha yükselmesine sebep olmaktadır. Allah’ın Resûlü, Hz. Ayşe’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur: “Kulun yeryüzünde günâhları çoğalıp onlara kefa-ret olacak bir şeyler bulunmadığı zaman, Allah onun günâhlarına kefaret olmak üzere onu bir üzüntüye uğratır. Böylece onun günâhlarını döküverir.” Kur’an-ı Kerimde pek çok âyet-i kerimesinde Rabbimiz kulları adına, mahlukatı adına rahmeti kendi nefsine yazdığını, farz kıldığını anlatır. "O Allah rahmet etmeyi nefsine yazmıştır." (En’âm 12) Allah rahmeti nefsine yazmıştır. Zira mülkün sahibi odur. Bu konuda onu kimse zorlayamaz. Kimse onu minnet altında tutamaz. Mülkün sahibi olarak kendisi öyle dilemiş dünya ve âhirette mahlukatına rahmet etmeyi kendisine yazmıştır. Rabbimizin dünya ve âhirette kullarına muamelesinin temeli işte bu rahmettir. Evet rahmet İslâm’ın ana umdesidir. Yaşadığımız bir tek saniye yoktur ki bizler Rabbimizin rahmeti altında olmayalım. Rabbimizin bizim adımıza rahmeti kendi üzerine yazdığını bildirmesi bile bir rahmet eseridir. Rabbimizin rahmeti önce insanın varlığında tecelli eder. İnsanın yoktan var edilişi, kendini bile bilmez bir varlık iken kendisine Allah bilgisinin ulaştırılması, kitap gönderilmesi ve halife yapılması, tevbe ettiği takdirde günâhlarının affedilmesi, günâhlarına misliyle ce-za verilirken sevaplarına on misliyle bazen daha fazlasıyla mukabele edilmesi, günâhlarının iyiliklerle silinmesi, rahmetiyle cennete konulması evet bunların hepsi rahmet eseridir. Sizler yeryüzünde kesinlikle Allah’ı aciz bırakamazsınız. Ne kadar tedbir alırsanız alın, kesinlikle Allah’ın size ulaştırmayı murad ettiği şeyleri kendinizden uzaklaştıramazsınız. O size ne ulaştırmayı kararlaştırmışsa, o mutlaka sizin başınıza gelecektir. Siz bu konuda Rabbinize teslim olmak zorundasınız. O’na itiraz edemez, O’na karşı gelemezsiniz. Başınıza ne gelmişse bilesiniz ki bu Allah’tandır. O’n-dan gelebilecek şeylere karşı sizi koruyacak Allah’tan başka ne bir velîniz ne de yardımcınız yoktur. O’na sığınmak, O’na teslim olmak ve O’nun takdirine razı olmak zorundasınız. Sadece O’nu velî bilmek, sadece O’nun koruması altına girmek ve sadece O’nun kararlarını uy-gulamak zorundasınız. Sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hatırını kazanmaya çalışmak, sadece O’nun razı olduğu hayat programını yaşamak zorundasınız. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsinin velîsi Allah’tır. Göklerde ve yerde O’ndan başka velî olmaya, O’ndan başka Rabb ve İlâh olmaya lâyık yoktur. İşte O’nun ye-gâne velî oluşuna, yegâne Rabb ve İlâh oluşuna bir-iki misal:
30,31. “Başınıza gelen herhangi bir musîbet ellerimizle işlediklerinizden ötürüdür. O, yine de çoğunu affeder. “Yeryüzünde O’nu âciz bırakamazsınız. Allah’tan başka bir dostunuz da, yardımcınız da yoktur.” Canınıza, malınıza gelen herhangi bir musîbet, sadece sizlerin ellerinizle işlemiş olduğunuz günâhlar yüzündendir. Günâhlar sadece ellerle işlenmez. Ama genellikle fiiller, elle işlendiği için burada eller ifadesi kullanılmıştır. Evet, mallarınız ve canlarınız konusunda size ulaşan musîbetler, ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. Ama sizin ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah affetmektedir. Ellerinizle işlediklerinizden pek çoğunu Allah görmezden geldiği, ciddiye almayıp affettiği için bunların cezasını size tattırmıyor. Eğer Rabbiniz size bu kadar merhametiyle muamele etmeyip de, yaptığınız her bir günâh yüzünden hemen cezalandırılsaydınız, mutlaka hepiniz helâk olup giderdiniz. Kur’an’ın başka yerlerinde bu hususu anlatan âyetler vardır. “Eğer Allah kazandıklarıyla insanları muâheze etmiş olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı kalmazdı. Lâkin Allah onları belli bir vakte kadar erteliyor.” (Fâtır 45) “Eğer Allah zulümleri yüzünden yerdekileri hesaba çekecek olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı mahluk kalmaz-dı.” (Nahl 61) Rabbimiz bizim işlediklerimizden pek çoğunu affetmekle birlikte, bazıları yüzünden mallarımıza ve canlarımıza bir şeyler göndermektedir. Bileceğiz ki, başımıza ne gelmişse kendi işlediklerimizden dolayı gelmektedir. Yine mü'minlere gelen musîbet ve sıkıntıların, onların günâhlarına kefaret olduğunu Resul-i Ekrem Efendimizin hadislerinden öğreniyoruz. Müslümanın başına, malına ve canına gelen dert, sıkıntı, hastalık, hattâ onun ayağına batan bir diken bile onun işlemiş olduğu bir günâha kefarettir. Bunlar sadece mü'minin günâhlarının silinmesine sebep olmakla kalmayıp, aynı zamanda onun Allah katında bir derece daha yükselmesine sebep olmaktadır. Allah’ın Resûlü, Hz. Ayşe’nin rivâyet ettiği bir hadislerinde şöyle buyurur: “Kulun yeryüzünde günâhları çoğalıp onlara kefa-ret olacak bir şeyler bulunmadığı zaman, Allah onun günâhlarına kefaret olmak üzere onu bir üzüntüye uğratır. Böylece onun günâhlarını döküverir.” Kur’an-ı Kerimde pek çok âyet-i kerimesinde Rabbimiz kulları adına, mahlukatı adına rahmeti kendi nefsine yazdığını, farz kıldığını anlatır. "O Allah rahmet etmeyi nefsine yazmıştır." (En’âm 12) Allah rahmeti nefsine yazmıştır. Zira mülkün sahibi odur. Bu konuda onu kimse zorlayamaz. Kimse onu minnet altında tutamaz. Mülkün sahibi olarak kendisi öyle dilemiş dünya ve âhirette mahlukatına rahmet etmeyi kendisine yazmıştır. Rabbimizin dünya ve âhirette kullarına muamelesinin temeli işte bu rahmettir. Evet rahmet İslâm’ın ana umdesidir. Yaşadığımız bir tek saniye yoktur ki bizler Rabbimizin rahmeti altında olmayalım. Rabbimizin bizim adımıza rahmeti kendi üzerine yazdığını bildirmesi bile bir rahmet eseridir. Rabbimizin rahmeti önce insanın varlığında tecelli eder. İnsanın yoktan var edilişi, kendini bile bilmez bir varlık iken kendisine Allah bilgisinin ulaştırılması, kitap gönderilmesi ve halife yapılması, tevbe ettiği takdirde günâhlarının affedilmesi, günâhlarına misliyle ce-za verilirken sevaplarına on misliyle bazen daha fazlasıyla mukabele edilmesi, günâhlarının iyiliklerle silinmesi, rahmetiyle cennete konulması evet bunların hepsi rahmet eseridir. Sizler yeryüzünde kesinlikle Allah’ı aciz bırakamazsınız. Ne kadar tedbir alırsanız alın, kesinlikle Allah’ın size ulaştırmayı murad ettiği şeyleri kendinizden uzaklaştıramazsınız. O size ne ulaştırmayı kararlaştırmışsa, o mutlaka sizin başınıza gelecektir. Siz bu konuda Rabbinize teslim olmak zorundasınız. O’na itiraz edemez, O’na karşı gelemezsiniz. Başınıza ne gelmişse bilesiniz ki bu Allah’tandır. O’n-dan gelebilecek şeylere karşı sizi koruyacak Allah’tan başka ne bir velîniz ne de yardımcınız yoktur. O’na sığınmak, O’na teslim olmak ve O’nun takdirine razı olmak zorundasınız. Sadece O’nu velî bilmek, sadece O’nun koruması altına girmek ve sadece O’nun kararlarını uy-gulamak zorundasınız. Sadece O’nu razı etmeye çalışmak, sadece O’nun hatırını kazanmaya çalışmak, sadece O’nun razı olduğu hayat programını yaşamak zorundasınız. Çünkü göklerde ve yerde ne varsa hepsinin velîsi Allah’tır. Göklerde ve yerde O’ndan başka velî olmaya, O’ndan başka Rabb ve İlâh olmaya lâyık yoktur. İşte O’nun ye-gâne velî oluşuna, yegâne Rabb ve İlâh oluşuna bir-iki misal:
32,33,34. “Denizde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi O’nun varlığının delillerindendir. O, dilerse rüzgarı durdurur, yelkenle giden gemiler o zaman denizin yü-zünde durakalır. Bunlarda, sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için deliller vardır. Yahut yaptıklarına karşılık onları ortadan kaldırır, bir çoğunu da bağışlar.” Sizin durumunuz da Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasalarına boyun eğen bu gemilerden farklı değildir. O gemileri hareket ettiren, yürüten Allah’tır. Suya kaldırma ve gemileri yürütme yasasını koyan Allah’tır. Onları hareket ettiren rüzgarları gönderen Allah’tır. Allah dilerse, o gemileri hareket ettiren gücü durduruverir, yasaları kaldırıverir. O zaman onlar denizin üzerinde kalakalırlar. Veyahut da o gemileri yürüten rüzgarları fırtınaya çeviriverir de, o geminin içindekileri, kazandıkları günâhlar yüzünden denizin karına indiriverir. Ya da o geminin içindekileri kazanıp geldikleri ticaret mallarıyla birlikte denize gömüverir. Ama bununla birlikte bilesiniz ki, işlediklerinizden pek çoğunu Allah affetmektedir. Denizdekilerin durumu böyle de, karadakilerin durumu faklı mı sanki? Gemileri hareket ettiren gücü alıverdiği gibi, sizi de hareket ettiren ruhlarınızı alıverdi mi, sizler de bir kadavra yığını gibi toprağın kahrına yuvarlanıverirsiniz. Veya şu anda sizin altınızdaki gemiyi de, yâni sizin altınızda, sizin emrinize Allah tarafından boyun büktürülüp sizin için uysallaştırılmış, zelûl kılınmış şu arz gemisini sallayıverir de, siz de onun kahrına gömülüverirsiniz. Yâni şu anda yaşıyorsanız, bunu kendinizden zannetmeyin. Şu anda altınızdaki yeryüzü sizi üzerinden atmıyorsa, bunu kendinizden sanmayın. Size bunu sağlayan Allah’tır, bunu asla unutmayın. Allah’ın bu tür âyetlerini sürekli gündemimizde tutmak zorundayız. Ama maalesef hiç kimse bu âyeti görmek istemiyor. Bu âyet üzerinde düşünen kimse kalmamış. İnsanlar gemilerden haberdardır; gemiler, firkateynler yapmışlar, füzeler, yeni yeni arabalar icat etmişlerdir. Ama şunu niye kabullenmek istemiyor, niye gündeme getirmek istemiyorlar? Bunların suyun üzerinde durabilme imkânını, suyun üzerinde batmadan durabilme yasasını Rabbim takdir etmemiş midir? Eğer onların istifade ettikleri bu yasayı Rabbim tespit etmese, her şeyi alabora ediverse, bu kanunları tepe taklak getiriverse, “artık suyun üzerinde hiç bir şey durmayacak!” deyiverse, bu insanlar ne yapabileceklerdir? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? O zaman bu yaptıkları gemilerle nasıl övünebileceklerdi? Nasıl hava atabileceklerdi? Üstelik bu gemileri yapma ameliyesinin ilki de Rabbimize aittir. Gemilerin ilk planı, ilk projesi de Rabbimize aitti. Rabbimiz, “bizim gözetimimizde yap bu işi,” diyordu Hz. Nuh’a. Şu anda imal ettikleri füzeleriyle, arabalarıyla, uçaklarıyla, füzeleriyle, gemileriyle öğünen insanlar, Rabbimizin bir emriyle bütün yer altındaki petroller su haline gelse, ne hale gelir yaptıkları şeyler? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Düşünmeyecekler mi? O zaman bu yaptıkları şerler içinde, tavukların bile yaşayamayacağı şeyler haline gelecektir. Peki o zaman insanlar niye Allah’ın bu âyetlerinin bilincine ermek iste-miyorlar? Kendi yaptıklarıyla öğünen bu insanlar, niye bütün bu yaptıklarını Allah’ın yasalarına bağımlı olarak yaptıklarını anlamaya ya-naşmıyorlar? Demir olmasaydı, benzin olmasaydı, suya Allah tarafından bu kaldırma yasası, havaya sesi iletme gücü verilmeseydi ne anlama gelecekti bütün bu yaptıkları? Suyun üzerinde gemilerin yürüme yasasını, bu konudaki âyetleri zikretmiyorlar, gündeme getirmiyorlar da, kendi yapmış oldukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla öğünmeye çalışıyorlar. “Efendim, insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot çağına fırlamıştır, insanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır,” diyerek kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaştırmaya, “en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur!” diyerek kendi kendilerine secde etmeye, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilân etmeye başlamışlardır. “Ama bütün bu âyetlerimizde sabreden ve şükreden kullarımız için ibretler vardır. Bütün bu âyetlerimizden ancak sabreden ve şükreden kullarımız ibret alır,” diyor Rabb’ımız. Dikkat ederseniz, âyet-i kerîmede sabırla şükür birlikte zikredilmektedir. Bundan şunu anlıyo-ruz: Kişi kötü gününde sabretmeli, iyi gününde de şükretmelidir. Yâni yukarda Allah tarafından insanın malına ve canına bir şeyler gönderileceği anlatılmıştı ya, işte kişinin malına ve canına bir musîbet geldiği zaman bunun kendi günâhları yüzünden geldiğini bilmeli, sabretmeli, isyan etmemeli ve Allah’a kulluğuna devam etmelidir. Hasta yatağında yatan bir sahâbenin yanına gelenler, onun bu haline üzüldüklerini beyan edince o sahâbenin: "Ben bu halime üzülmüyorum, zira bu benim yaptıklarımın karşılığıdır ve dünyada böylece beni onların cezasından kurtardığı, onu âhirete bırakmadığı için Rabbime hamd ediyo-rum" dediğini de biliyoruz. Öyleyse böyle durumlarda sabredeceğiz. Bizler bir zafere ulaştığımız veya kendimize Allah tarafından iyi şeyler gönderildiği zaman da Allah’a şükretmeliyiz. “Bunlar bizden değil, sendendir ya Rab-bi!” diyerek O’na kulluğumuzu artırmaya ve teşekkür etmeye çalışacağız.
32,33,34. “Denizde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi O’nun varlığının delillerindendir. O, dilerse rüzgarı durdurur, yelkenle giden gemiler o zaman denizin yü-zünde durakalır. Bunlarda, sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için deliller vardır. Yahut yaptıklarına karşılık onları ortadan kaldırır, bir çoğunu da bağışlar.” Sizin durumunuz da Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasalarına boyun eğen bu gemilerden farklı değildir. O gemileri hareket ettiren, yürüten Allah’tır. Suya kaldırma ve gemileri yürütme yasasını koyan Allah’tır. Onları hareket ettiren rüzgarları gönderen Allah’tır. Allah dilerse, o gemileri hareket ettiren gücü durduruverir, yasaları kaldırıverir. O zaman onlar denizin üzerinde kalakalırlar. Veyahut da o gemileri yürüten rüzgarları fırtınaya çeviriverir de, o geminin içindekileri, kazandıkları günâhlar yüzünden denizin karına indiriverir. Ya da o geminin içindekileri kazanıp geldikleri ticaret mallarıyla birlikte denize gömüverir. Ama bununla birlikte bilesiniz ki, işlediklerinizden pek çoğunu Allah affetmektedir. Denizdekilerin durumu böyle de, karadakilerin durumu faklı mı sanki? Gemileri hareket ettiren gücü alıverdiği gibi, sizi de hareket ettiren ruhlarınızı alıverdi mi, sizler de bir kadavra yığını gibi toprağın kahrına yuvarlanıverirsiniz. Veya şu anda sizin altınızdaki gemiyi de, yâni sizin altınızda, sizin emrinize Allah tarafından boyun büktürülüp sizin için uysallaştırılmış, zelûl kılınmış şu arz gemisini sallayıverir de, siz de onun kahrına gömülüverirsiniz. Yâni şu anda yaşıyorsanız, bunu kendinizden zannetmeyin. Şu anda altınızdaki yeryüzü sizi üzerinden atmıyorsa, bunu kendinizden sanmayın. Size bunu sağlayan Allah’tır, bunu asla unutmayın. Allah’ın bu tür âyetlerini sürekli gündemimizde tutmak zorundayız. Ama maalesef hiç kimse bu âyeti görmek istemiyor. Bu âyet üzerinde düşünen kimse kalmamış. İnsanlar gemilerden haberdardır; gemiler, firkateynler yapmışlar, füzeler, yeni yeni arabalar icat etmişlerdir. Ama şunu niye kabullenmek istemiyor, niye gündeme getirmek istemiyorlar? Bunların suyun üzerinde durabilme imkânını, suyun üzerinde batmadan durabilme yasasını Rabbim takdir etmemiş midir? Eğer onların istifade ettikleri bu yasayı Rabbim tespit etmese, her şeyi alabora ediverse, bu kanunları tepe taklak getiriverse, “artık suyun üzerinde hiç bir şey durmayacak!” deyiverse, bu insanlar ne yapabileceklerdir? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? O zaman bu yaptıkları gemilerle nasıl övünebileceklerdi? Nasıl hava atabileceklerdi? Üstelik bu gemileri yapma ameliyesinin ilki de Rabbimize aittir. Gemilerin ilk planı, ilk projesi de Rabbimize aitti. Rabbimiz, “bizim gözetimimizde yap bu işi,” diyordu Hz. Nuh’a. Şu anda imal ettikleri füzeleriyle, arabalarıyla, uçaklarıyla, füzeleriyle, gemileriyle öğünen insanlar, Rabbimizin bir emriyle bütün yer altındaki petroller su haline gelse, ne hale gelir yaptıkları şeyler? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Düşünmeyecekler mi? O zaman bu yaptıkları şerler içinde, tavukların bile yaşayamayacağı şeyler haline gelecektir. Peki o zaman insanlar niye Allah’ın bu âyetlerinin bilincine ermek iste-miyorlar? Kendi yaptıklarıyla öğünen bu insanlar, niye bütün bu yaptıklarını Allah’ın yasalarına bağımlı olarak yaptıklarını anlamaya ya-naşmıyorlar? Demir olmasaydı, benzin olmasaydı, suya Allah tarafından bu kaldırma yasası, havaya sesi iletme gücü verilmeseydi ne anlama gelecekti bütün bu yaptıkları? Suyun üzerinde gemilerin yürüme yasasını, bu konudaki âyetleri zikretmiyorlar, gündeme getirmiyorlar da, kendi yapmış oldukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla öğünmeye çalışıyorlar. “Efendim, insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot çağına fırlamıştır, insanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır,” diyerek kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaştırmaya, “en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur!” diyerek kendi kendilerine secde etmeye, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilân etmeye başlamışlardır. “Ama bütün bu âyetlerimizde sabreden ve şükreden kullarımız için ibretler vardır. Bütün bu âyetlerimizden ancak sabreden ve şükreden kullarımız ibret alır,” diyor Rabb’ımız. Dikkat ederseniz, âyet-i kerîmede sabırla şükür birlikte zikredilmektedir. Bundan şunu anlıyo-ruz: Kişi kötü gününde sabretmeli, iyi gününde de şükretmelidir. Yâni yukarda Allah tarafından insanın malına ve canına bir şeyler gönderileceği anlatılmıştı ya, işte kişinin malına ve canına bir musîbet geldiği zaman bunun kendi günâhları yüzünden geldiğini bilmeli, sabretmeli, isyan etmemeli ve Allah’a kulluğuna devam etmelidir. Hasta yatağında yatan bir sahâbenin yanına gelenler, onun bu haline üzüldüklerini beyan edince o sahâbenin: "Ben bu halime üzülmüyorum, zira bu benim yaptıklarımın karşılığıdır ve dünyada böylece beni onların cezasından kurtardığı, onu âhirete bırakmadığı için Rabbime hamd ediyo-rum" dediğini de biliyoruz. Öyleyse böyle durumlarda sabredeceğiz. Bizler bir zafere ulaştığımız veya kendimize Allah tarafından iyi şeyler gönderildiği zaman da Allah’a şükretmeliyiz. “Bunlar bizden değil, sendendir ya Rab-bi!” diyerek O’na kulluğumuzu artırmaya ve teşekkür etmeye çalışacağız.
32,33,34. “Denizde yüce dağlar gibi gemilerin yürümesi O’nun varlığının delillerindendir. O, dilerse rüzgarı durdurur, yelkenle giden gemiler o zaman denizin yü-zünde durakalır. Bunlarda, sabırlı olan ve çok şükreden kimseler için deliller vardır. Yahut yaptıklarına karşılık onları ortadan kaldırır, bir çoğunu da bağışlar.” Sizin durumunuz da Allah’ın yeryüzünde koyduğu yasalarına boyun eğen bu gemilerden farklı değildir. O gemileri hareket ettiren, yürüten Allah’tır. Suya kaldırma ve gemileri yürütme yasasını koyan Allah’tır. Onları hareket ettiren rüzgarları gönderen Allah’tır. Allah dilerse, o gemileri hareket ettiren gücü durduruverir, yasaları kaldırıverir. O zaman onlar denizin üzerinde kalakalırlar. Veyahut da o gemileri yürüten rüzgarları fırtınaya çeviriverir de, o geminin içindekileri, kazandıkları günâhlar yüzünden denizin karına indiriverir. Ya da o geminin içindekileri kazanıp geldikleri ticaret mallarıyla birlikte denize gömüverir. Ama bununla birlikte bilesiniz ki, işlediklerinizden pek çoğunu Allah affetmektedir. Denizdekilerin durumu böyle de, karadakilerin durumu faklı mı sanki? Gemileri hareket ettiren gücü alıverdiği gibi, sizi de hareket ettiren ruhlarınızı alıverdi mi, sizler de bir kadavra yığını gibi toprağın kahrına yuvarlanıverirsiniz. Veya şu anda sizin altınızdaki gemiyi de, yâni sizin altınızda, sizin emrinize Allah tarafından boyun büktürülüp sizin için uysallaştırılmış, zelûl kılınmış şu arz gemisini sallayıverir de, siz de onun kahrına gömülüverirsiniz. Yâni şu anda yaşıyorsanız, bunu kendinizden zannetmeyin. Şu anda altınızdaki yeryüzü sizi üzerinden atmıyorsa, bunu kendinizden sanmayın. Size bunu sağlayan Allah’tır, bunu asla unutmayın. Allah’ın bu tür âyetlerini sürekli gündemimizde tutmak zorundayız. Ama maalesef hiç kimse bu âyeti görmek istemiyor. Bu âyet üzerinde düşünen kimse kalmamış. İnsanlar gemilerden haberdardır; gemiler, firkateynler yapmışlar, füzeler, yeni yeni arabalar icat etmişlerdir. Ama şunu niye kabullenmek istemiyor, niye gündeme getirmek istemiyorlar? Bunların suyun üzerinde durabilme imkânını, suyun üzerinde batmadan durabilme yasasını Rabbim takdir etmemiş midir? Eğer onların istifade ettikleri bu yasayı Rabbim tespit etmese, her şeyi alabora ediverse, bu kanunları tepe taklak getiriverse, “artık suyun üzerinde hiç bir şey durmayacak!” deyiverse, bu insanlar ne yapabileceklerdir? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? O zaman bu yaptıkları gemilerle nasıl övünebileceklerdi? Nasıl hava atabileceklerdi? Üstelik bu gemileri yapma ameliyesinin ilki de Rabbimize aittir. Gemilerin ilk planı, ilk projesi de Rabbimize aitti. Rabbimiz, “bizim gözetimimizde yap bu işi,” diyordu Hz. Nuh’a. Şu anda imal ettikleri füzeleriyle, arabalarıyla, uçaklarıyla, füzeleriyle, gemileriyle öğünen insanlar, Rabbimizin bir emriyle bütün yer altındaki petroller su haline gelse, ne hale gelir yaptıkları şeyler? Bunu hiç düşünmüyorlar mı? Düşünmeyecekler mi? O zaman bu yaptıkları şerler içinde, tavukların bile yaşayamayacağı şeyler haline gelecektir. Peki o zaman insanlar niye Allah’ın bu âyetlerinin bilincine ermek iste-miyorlar? Kendi yaptıklarıyla öğünen bu insanlar, niye bütün bu yaptıklarını Allah’ın yasalarına bağımlı olarak yaptıklarını anlamaya ya-naşmıyorlar? Demir olmasaydı, benzin olmasaydı, suya Allah tarafından bu kaldırma yasası, havaya sesi iletme gücü verilmeseydi ne anlama gelecekti bütün bu yaptıkları? Suyun üzerinde gemilerin yürüme yasasını, bu konudaki âyetleri zikretmiyorlar, gündeme getirmiyorlar da, kendi yapmış oldukları putların önünde secdeye kapanıp onlarla öğünmeye çalışıyorlar. “Efendim, insanlık artık bilgisayar çağına geçmiştir, robot çağına fırlamıştır, insanlar kendilerinden daha hızlı düşünebilecek çağa ulaşmıştır,” diyerek kendi kendilerini, kendi yaptıklarını putlaştırmaya, “en büyük benim! En büyük biziz! Benden başka, bizden başka büyük yoktur!” diyerek kendi kendilerine secde etmeye, kendi kendilerinin tanrılıklarını ilân etmeye başlamışlardır. “Ama bütün bu âyetlerimizde sabreden ve şükreden kullarımız için ibretler vardır. Bütün bu âyetlerimizden ancak sabreden ve şükreden kullarımız ibret alır,” diyor Rabb’ımız. Dikkat ederseniz, âyet-i kerîmede sabırla şükür birlikte zikredilmektedir. Bundan şunu anlıyo-ruz: Kişi kötü gününde sabretmeli, iyi gününde de şükretmelidir. Yâni yukarda Allah tarafından insanın malına ve canına bir şeyler gönderileceği anlatılmıştı ya, işte kişinin malına ve canına bir musîbet geldiği zaman bunun kendi günâhları yüzünden geldiğini bilmeli, sabretmeli, isyan etmemeli ve Allah’a kulluğuna devam etmelidir. Hasta yatağında yatan bir sahâbenin yanına gelenler, onun bu haline üzüldüklerini beyan edince o sahâbenin: "Ben bu halime üzülmüyorum, zira bu benim yaptıklarımın karşılığıdır ve dünyada böylece beni onların cezasından kurtardığı, onu âhirete bırakmadığı için Rabbime hamd ediyo-rum" dediğini de biliyoruz. Öyleyse böyle durumlarda sabredeceğiz. Bizler bir zafere ulaştığımız veya kendimize Allah tarafından iyi şeyler gönderildiği zaman da Allah’a şükretmeliyiz. “Bunlar bizden değil, sendendir ya Rab-bi!” diyerek O’na kulluğumuzu artırmaya ve teşekkür etmeye çalışacağız.
35. “Âyetlerimiz üzerinde tartışanlar, kendilerine kaçacak yer olmadığını bilsinler.” Evet bunu ne için yaparmış Allah? Yâni gerek denizde, gerekse karada yaptıklarına karşılık kimilerini helâk ederken, hemen cezalarını verirken, kimilerini de bağışladığını affettiğini anlatıyordu Rab-b’ımız. Bunu niye yaparmış: Âyetlerimiz üzerinde tartışanlar, Allah’la savaşa tutuşanlar, kendilerine O’ndan kaçıp kurtulacak bir yer olmadığını bilsinler, anlasınlar diye bunu yaptığını haber veriyor. Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, kitabıyla, elçileri ve onların getirdikleri mesajla mü-câdeleye tutuşan, Allah’a, Allah’ın arzında hayat hakkı tanımak istemeyen, Allah’ın sistemini kaldırıp onun yerine kendi yasalarını hakim kılmak için mücâdele verenlerin âkıbetlerinin nasıl olduğunu, nasıl helâk edildiklerini Rabbimiz Mü’min sûresinde anlatmıştı. Bundan sonraki âyetinde, Rabbimiz dünya hayatında insana verilenlerin tamamının birer imtihan sebebi olduğunu, sadece dünyanın geçici bir geçimlik olduğunu ve Allah katında olanların daha hayırlı, daha bâkî ve kalıcı olduğunu anlatacak:
36. “Size verilen herhangi bir şey, sadece dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında inanıp Rabblerine güvenenler için olan mükâfat ise daha hayırlı, daha bâkidir. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Dünya, “denaet”ten türetilmiş bir kelimedir. Denaet de alçaklık demektir. Dünya kelimesi, bu kelimenin müennesi olunca, kancıkça ve alçakça bir hayatın gereksinimi anlamına gelmektedir. Bağlanmaya değmez demektir. Bir de o dünyanın süsleridir. Dünyanın süsünün Şeytan tarafından süslenmiş süsler olduğunu da hatırlarsak, yâni süsle alâkalı hemen şeytanın gündeme geldiğini düşünürsek, o zaman bunlara kanmamızın hiçbir anlamının olamadığını çok rahat anlayıvereceğiz demektir. Bakıyoruz, bir varmış, bir yokmuş. Hadîd sûresinde de hatırlatıldığı kadarıyla, o dünya süsünün geçici ve aldatıcı olduğu beyan edilir. İşte bu denî, alçak, yakın, yaşadığınız hayat oyundur, eğlencedir, ziynettir, övünç vesilesidir, övünme vesilesidir. Paranız, malınız ve evlâtlarınızın çoğalması konusunda aranızda öğünme zeminidir. Peki ne gibiymiş? Allah bunu bize bir örnekle anlatıyor, diyor ki: Bir yağmur düşünün ki onun bitirdiği bitkiler çiftçileri sevindirir, bahçıvanı sevindirir. Ama sonra bir de bakarsın ki, boyun bükmüş, müsferran olmuş. Yâni görürsün ki sararmış solmuş. Sonra da bakarsın ki, hutame olmuş. Yâni odun olmuş, çerçöp olmuş. İşte dünya bu. Hangi zevkiniz yarın da böyle devam ediyorsa, o âhirettir; hangi zevkiniz de yarına intikal etmiyorsa, işte o da dünyadır. Çocukken oynadığınız oyunları, attığınız goldeki sevinci, damat olurken giydiğiniz elbisedeki güzelliği, okula kaydolduğunuz günkü sevincinizi veya okulu bitirdiğiniz günkü sevincinizi düşünün, bugün hiçte anlamı yok değil mi onların? Yâni o günküler o günkü anlamını kaybetmişlerse, bunların hepsi dünya hayattır, hep geçici şeylerdir. Ama Allah’ın yanında hep hayırlı ve bâkî olanlar vardır. Evet, dünyada size neler verilmişse, ne kadar verilmişse, dünyalıklardan ne kadarına sahip kılınmışsanız, unutmayın ki onların tamamı dünyada kalacak ve öbür tarafa intikal etmeyecektir. Bunların tamamı ölümle bitecek şeylerdir. Ama Allah katında olanlar bitmeyecek, tükenmeyecek, ölmeyecek, solmayacak, bâkî kalacak cinsten ni-metlerdir. Öyleyse, “sakın dünyanın ve dünyalıkların peşine takılıp da, âhirettekileri kaybetmeyin,” diyor Rabbimiz. Cennet tariflerinde kâfirler hep böyle kafa tutarmış. Karı kız mı? İstediğimi bulurum. Bağ bahçe mi? İstemediğim kadar var. Altlarından ırmaklar akan mı? Üstlerinden de ırmaklar akıtabilirim. Hattâ camdan köşkler içine saraylar da yaptırabilirim diyorlarmış, ama “Hâlidîne fîhâ ebedâ” olunca, işleri bitiyor onların. Çünkü belki dünyada bir şeyler bulurlar ama ne kadar bulurlar? Ne kadar bir süreyle istifade edebilirler o bulduklarından? Ölünceye kadar değil mi? Veya işte bazen de harp oluyor, darp oluyor, ihtiyarlık, ölüm, bayram, seyran oluyor adamın elinden alınıveriyor o. Ama âhiretteki, o ebedî yurda gidince her şey sürekli, sonsuz olacaktır. Âhirette Rabbimizin hazırladığı bu gözlerin görmediği, kulakların işitmediği bâkî ve solmaz nimetler kimler için miş? Bütün bunlara kimler nail olacak mış? Birincisi, bu nimetler Allah’a, Allah’ın istediği biçimde iman edip yalnız O’na güvenen ve tevekkül edenler içindir. Allah’ı vekil bilip, O’nun kendisi adına aldığı kararları aynen uygulayan, sadece O’na kulluk edip, sadece O’nu dinleyen ve O’na güvenip bağlanan ve O’nun istediği bir hayatı yaşayan kimseler içindir. Vekil, kişinin kendisine vekaletini teslim ettiği varlık demektir. Meselâ inançlarına ters bir hukukun uygulandığı ülkelerde yaşayan insanlar, eğer mahkeme huzurunda kendilerini savunamayacakları konusunda bir endişe duyar, birilerinin kendilerini daha iyi savunabileceğine inandıkları zaman, hukuku kendilerinden daha iyi bilen bir avukata kendilerini savunmak üzere vekalet verirler değil mi? Veya meselâ antika bir halı almak istiyorsak ve bu konuda da bilgimiz olmadığı için birilerinin bu antikadır diye bizi kandırmasından korkuyorsak, o zaman elbette bu konuda bizden daha fazla bilgi sahibi bir arkadaşımıza, “benim için şöyle bir antika halı alıver,” diye vekalet veririz. Çünkü o antika konusunda bilgi sahibidir. İşte bizim adımıza, bizim hayat programımız adına aldığı kararlar konusunda kendisine güvenebileceğimiz, yasalarına teslim olabileceğimiz, boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucunu eline teslim edebileceğimiz ve çektiği yere gözü kapalı gidebileceğimiz bir tek varlık biliyoruz. O da, bizi bizden daha iyi bilen, bizim hayatımızı, bizim hayat programımızı herkesten daha iyi bilen, bilgisi tam olan, bilginin kaynağı olan Rabbimizdir. Çünkü O, bizim için bize en uygun, en faydalı, en yararlı, en güzel, en münasip ve en mütenasip kararları alandır. Eğer böyle Rabb, İlâh olarak Allah’a iman eder, Allah’ı böyle güçlü kuvvetli bilir ve sadece O’nu hesaba katar, O’nun istediği hayatı yaşar, O’nun dışında her şeyin hatırını ayaklarınızın altına alabilirseniz, o zaman bilesiniz ki o Allah sizin her şeyinize vekildir. Bilesiniz ki sizin arkanızda Allah vardır. Sizin önünüzde Allah vardır. Dayanacağınız, güveneceğiniz Allah’tır. Sizi herkese karşı ve her şeye karşı koruyacak olan Allah’tır. Size yol gösterecek olan Allah’tır. Tarih boyunca dostlarını tüm düşmanlarına karşı nasıl korumuş ve galip getirmişse, sizi de koruyacaktır. Bu konuda en küçük bir şüpheniz olmasın.
37. “Ve büyük günâhlardan ve hayasızlıklardan çekinen, öfkelendiklerinde bile bağışlayanlar.” Rabbimizin hazırladığı o cennete lâyık olarak zikrettiği kullarının özellikleri sayılmaya devam ediliyor. Onlar kebair’den sakınanlardır. Günâhların büyüklerinden kenar olanlar, kenara çekilenler, onlara yakın durmayanlardır. İçtinap kelimesinde böyle bir anlam vardır. İşte mü’minlerin, cennetliklerin özelliklerden birisi de büyük günâhlardan sakınmaktır. Büyük günâhlar, işleyenlere kitap ve sünnette tehditler söz konusu olan günâhlar veya şer’i cezalar gerektiren veya Allah ve Resûlü tarafından açıkça günâh olarak beyan edilip, yasaklanan günâhlardır. Rabbimiz bu âyet-i kerîmesinde büyük günâhlardan sakınanların cennete gideceklerini müjdelemektedir. Yine Nesâi’de İbni Hib-ban’dan Rasulullah Efendimizin şöyle buyurduğu rivâyet edilmektedir: “Bir kul beş vakit namazını kılar, Ramazan orucunu tutar, malının zekatını verir ve yedi büyük haramdan da sakınırsa, ona cennetin bütün kapıları açılır ve o kul dilediği kapıdan girer.” Bu yedi büyük günâhla alâkalı olarak da şunlar sayılır: Zina, içki, sihir, iffetli bir mü’mine zina iftirası, haksız yere bir Müslümanı öldürmek, fâiz yemek, savaşta düşman karşısından kaçmak. Tabi büyük günâhlar bunlarla sınırlı değildir, başka hadislerde başkalarının da sayıldığını biliyoruz. Kimileri buna karşı gelmekte ve itiraz etmektedir. “Efendim, Allah’a karşı işlenen günâhın büyüğü küçüğü olmaz, günâhın kime karşı işlendiği önemlidir,” filan demeye çalışıyorlarsa da, hadislerde geçtiği için böyle diyoruz. Bakın Nisâ sûresinde de Rabbimiz büyük günâhları gündeme getirerek şöyle buyurur: “Eğer sizler size yasak edilen (kebâir’den) büyük günâhlardan kaçınırsanız, seyyiâtınızı (kusurlarınızı) örter ve sizi şerefli bir yere yerleştiririz.” (Nisâ 31) Günâhların en büyüğü küfür ve şirktir. Kişinin kendisini yaratan Rabbine karşı kulluk makamından çıkarıp gerek kendisine, gerek şeytanlara ve tâğutlara kulluk makamına indirgemesi günâhların en büyüğüdür. Allah’ın emir ve yasaklarına karşı kafa tutarcasına, Allah’a isyan bayrağı çekercesine hukukunu çiğneyen, Allah’la ilişkilerini kesen kişi büyük günâh işliyor demektir. Cennete gidenlerden olmak istiyorsak günâhlardan kaçacağız. “Bir de onlar fahşadan, fuhuştan sakınanlardır,” diyor Rabbi-miz. Fahşa; fuhuş, aşırılık, haddi aşmak demektir. Hangi konuda? Maddî, manevî her konuda. Meselâ eşya, mal, rızık talebinde aşırılık, bilgi toplama, mesken konusunda aşırılık, sevgi saygı konusunda insanları putlaştıracak biçimde aşırılık, on kişiyle devlet kurma hayallerine kapılarak hedefte aşırılık. Babaya, anaya karşı ya onların meşru isteklerini dinlememe hususunda aşırılıklar, ya da onların Allah’la çatışan her arzularını yerine getirerek onların putlaşmalarına imkân hazırlamak türünde çizgiyi aşma aşırılıkları. Veya rızık konusunda Allah’a güvenmeyerek çocukları öldürme aşırılıkları ya da kadın-erkek ilişkilerinde zina dediğimiz aşırılıklar. Rabbimiz, “bu aşırılıkların tümünden sakınanlar cennetliktirler,” diyor. Bilhassa kadın-erkek ilişkileri konusunda çok yanlışlarımız var. Meselâ bizim toplumda şu anda bu aşırılıkları kadınlar yaptığı zaman, onlara “fahişe” denirken, aynı şeyleri erkekler yaptıkları zaman onlara bir şey denmiyor. Halbuki bunları yapan kadına da erkeğe de fuhuş sahibi, yâni “fahişe” denir. Bugüne kadar sadece fahşa fuhuş denildiği zaman sadece kadın-erkek ilişkilerinde aşırılık, haddi aşma anlaşılmaktadır. Halbuki sadece bu konuda değil, her konuda aşırılıktan men ediyor Rabbimiz. Gazaplandıkları zaman gazaplarını yenenler, öfkelendikleri za-man bağışlayanlardır onlar. Kin peşine düşmezler, Allah kullarının kusurlarına, noksanlıklarına karşı gazaplanmazlar, gazaplandıkları zaman da öfkelerini yenmesini bilirler. Gazap; insanın öfke ile insanlıktan çıkığı andır. İnsanlık önündeki iki hadiseden birini seçme özelliğidir. Halbuki gazaplanınca seçme özelliği gider insandan. Dolayısıyla bu durumda insan insanlıktan çıkmıştır. Bundan sonra pek çok muharremat birbirini takip eder. Harpler, kavgalar, katl olayları, zulümler, düşmanlıklar, kazf, yalan isnadı, iftira, talak ve tüm fuhşiyyatlar gazaplanmanın sonunda meydana gelir. İşte böyle gazaplandığı, gazap makamında bulunduğu bir anda gazabına, kendisine sahip çıkarak gazabının gereğini yapmayan, Allah’ın kendisinden istediklerinin dışına çıkmayan kimseyi de Allah cehenneminden ve şeytandan emin kılacaktır. Taberânî’nin Hz. Enes’ten rivâyet ettiği bir hadiste Allah Resûlü’nün şöyle buyurduğunu biliyoruz: “Şu üç şey iman ahlâkındandır: 1. Öfkelendiği zaman öfkesine bâtıl sokmamak, 2. Hoşlandığı zaman sevgisinden hakkı çıkarmamak, 3. Kendisine ait olan şeyi almaya gücü yettiği halde almayıp vazgeçmek.” Muteber kaynaklarda Hz. Îsâ’nın (a.s) Yahya’ya (a.s) bir tavsiyesinden söz edilir: “Ey Yahya, ben sana bir şey öğreteyim. Sakın gazaplanma!” Yahya (a.s) da: “Peki nasıl gazaplan-mayayım?” diye sorunca, Îsâ (a.s) şöyle buyurmuştu: “Sana sende olan bir hata söylenince, bu bana hatırlatılan bir eksikliktir deyip Allah’tan bağışlanmanı dile. Sana sende olmayan bir şey söylenince de, Rabbine ham-det. Zira O, sende seni ayıpladıkları şeyi yaratmamıştır.” Yine Buhârî ve Müslim’de Ebu Hureyre hadisinde Rasulullah bir misalle bu hususu zihinlere şöyle perçinler: “Gerçek pehlivan, hasmının sırtını yere vuran değil, gücü yettiği halde gazabına sahip olandır.” Başka hadislerinde de Allah’ın Resûlü şöyle buyurur: “Gücü yettiği hale öfkesine sahip çıkan kişiye, kıya-met günü cennette Allah’ın onu mahlukât huzurunda çağıracağı ve istediği hûrinin kendisine verileceği, başka bir hadiste de gönlünün imanla doldurulacağı haberi verilir.” (Ebu Dâvût, K. Edep 2/248) Âl-i İmrân sûresinde bu hususu anlatırken bakın Rabbimiz şöyle buyurur: “Onlar, bollukta ve yoklukta sarf ederler, öfkelerini yenerler, insanların kusurlarını affederler. Allah iyilik yapanları sever. (Âl-i İmrân 134) Yine Şûrâ sûresinde de Allah katındaki hayırlı ve bâkî olan cennet nimetlerinin sahiplerinin sıfatları sayılırken şöyle buyurulur: Bunlar günâhlardan, hayasızlıklardan sakınan ve gazaplandık-larında da bağışlayanlardır. Kindar olmayan, kin ve intikam peşine düşmeyen, Allah kullarının hatalarının, noksanlıklarının ardına düşmeyen kimselerdir. Öfkelendikleri zaman öfkelerini yenmesini bilen insanlardır. Suçları örten, hataları bağışlayan kimselerdir. Bu, hiç öfkelenmeyeceğiz demek değildir. Öfkelenilmesi gereken yerlerde de mutlaka öfkelenmek zorundayız. Allah’ın âyetleri çiğnendiği, Allah’ın diniyle, Allah’ın yasalarıyla, Allah’ın elçisiyle alay söz konusu olduğu, Allah’a düşmanlık söz konusu olduğu zaman bir Müs-lümanın öfkelenmesi vaciptir. İşte Rabbimizin insan fıtratına koyduğu gazap yasası burada geçerlidir. Böyle yerlerde Müslüman gazaplanmalıdır. Diniyle alay edildiğini, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın şeriatıyla alay edildiğini gördüğü yerde bir Müslümanın yerinde duramaz hale gelip alaycıların beyinlerinde patlayacak bir bomba gibi gazaplanması gerekmektedir. Allah düşmanlarının suratlarında patlayacak bir şamar gibi gazaplanması gerekmektedir. Zaten böyle durumlarda gazaplanmayan bir kimsenin Müslümanlığından da şüphe edilir. Gözlerinin önünde Allah’ın emirlerinin çiğnenmesi karşısında gazaplanmamak zilletin ta kendisidir. Hattâ İmam Şâfiî efendimiz, kızılması gereken bir durum görüp de kızmayan kimsenin eşek olduğunu söyler. Allah’ın gazabının olduğu yerde Müslüman da gazaplanmak zorundadır. Mü’minler, Rabblerinin gazabıyla gazaplanan, rızası sebebiylede razı olan insanlardır. Bakın A’râf sûresinin 154. âyetinde, Allah’ın gazabını celbedecek bir konumda toplumunun kendisinin yokluğunda Allah’ı unutup onun yerine buzağıya tapındıklarını ve şirke düştüklerini görünce, Hz. Mûsâ’nın (a.s) son derece gazaplandığı, hattâ Tevrat levhâlârını elinden attığı ve gazabı dinince onları yeniden eline aldığı anlatılır. Elbette çevresindekilerin Allah’a kulluğu bırakıp da tâğutların peşine takıldıklarını, Allah yasalarını terk edip insan yasalarına kul, köle olduklarını, cennet yolunu terk edip süratlice cehenneme doğru gittiklerini gören bir Müslümanın bu duruma gazaplan-maması mümkün değildir. Bir Müslümanın böyle bir durumda rahat bir hayat yaşaması mümkün değildir. Bu durumu değiştirmek ve Allah’ın gazabından korunmak için elinden ne geliyorsa yapması gerekmektedir.
38. “Rabblerinin çağrısına cevap verenler ve namaz kılanlar için daha iyi ve daha süreklidir. Onların işleri aralarında danışma iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da sarf ederler.” Rabblerine icabet ederler, Rabblerinin çağrısına koşarlar. Sadece Rabblerinin dâvetine icabet eder, sadece Rabblerini dinlemeye, sadece Rablerinin çektiği yere gitmeye, sadece O’nun arzularını gerçekleştirmeye, sadece O’nun yasalarını uygulamaya koşarlar. Rablerinin kendilerini çağırdığı imana, teslimiyete, kulluğa, Kur’an’a, sünnete icabet ederler. İşte bu icabetlerinin gereği olarak da namazı ikâme eder, namazı ayağa kaldırırlar. Namazın önündeki tüm engelleri kaldırır, çevrelerine namaz eğitimi verir, namaz konusunda emr-i bi’l ma’ruf yaparlar. Öyleyse bizler de Namazı ikâme edeceğiz. Namazın ikâmesini şöyle anlıyoruz: Namazı ikâme etmek, namazı ayağa kaldırmak, namaz ortamı hazırlamak demektir. Namazın önündeki engelleri kaldırmak için mücâdele vermek, namaz için emr-i bi’l ma’ruf yapmak, insanlara namaz eğitimi vermek ve namazı hayat programının odak noktası haline getirmek demektir. Hayat programının içine sıkıştırılmış bir namaz ya da namaza yer bırakmayacak bir hayat programı değil, namaza göre ayarlanmış bir hayat programını gerçekleştirmenin uğraşı içine girmek demektir. Öyleyse ikâme edeceğimiz bir namazla dinimizin direğini dikmemiz emrediliyor âyet-i kerîmede. Yâni öyle bir namaz kılacağız ki, kıldığımız bu namaz hayatımıza hakim bir namaz, tüm hayatımızı düzenleyen bir namaz olacaktır. Değilse başka hadislerden ve âyetlerden öğreniyoruz ki, hayata etkili olmayan, hayatı düzenleme konusunda varlığından söz edilemeyen bir namaz, Allah’ın istediği bir namaz değildir. Yine Rabblerinin emirlerine teslim ve icabetleri gereği: Onların işleri kendi aralarında şûrâ, danışma iledir. O mü’min-ler kendi işlerini kendi aralarında hallederler. Problemlerini kendi kendilerine çözerler. İşlerini başkalarına havale etmezler. Kendileri gibi inanmayanları, kendileri gibi Rabblerine teslim olmayanları, Rableri-nin dâvetine icabet etmeyenleri asla kendileri adına karar alacak velâyet makamına getirmezler. Çünkü onlar, kâfir ve müşriklerin esareti altında bir hayata asla razı olmaz, onların yasalarını uygulamaya koy-mazlar. Ama gerek şahıslarını, gerekse toplumu ilgilendiren konularda da bağımsız davranarak kendi başlarına karar vermezler. Çünkü onlar dağınık ve parça parça değildirler. Bu âyette şûrânın mü’minlerin özelliği olduğu vurgulanırken, Âl-i İmrân sûresinde de emir sığası ile kullanıldığını görüyoruz. Bakın Rabbimiz orada da şöyle buyurur: “Allah'ın rahmetinden dolayı, ey Muhammed, sen onlara karşı yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz etrafından dağılır giderlerdi. Onları affet, onlara mağfiret dile, iş hakkında onlara danış, fakat karar verdin mi Allah’a güven. Doğrusu Allah güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 159) Âyetin bu ifadesinden de anlaşılıyor ki şûrâ, istişâre, İslâm toplumunun vazgeçilmez bir özelliğidir. İslâm toplumunda şûrâsız, istişâresiz iş yapmak, Rabbimizin emrini çiğnemek anlamına gelmektedir. Allah’ın Resûlü, Rabbimizin bizzat şahsına hitap eden bu âyet gereği sürekli ashabıyla istişâre ederdi. Çünkü bir mesele İslâm toplumunu ilgilendiriyorsa, o konuda bir kişinin tek başına karar vermesi, ümmetin diğer üyelerine karşı işlenmiş bir haksızlıktır. O konuda en âdil, en doğru karara varabilmenin yolu, o konuda bilgi sahibi kimselerle istişâre etmektir. İstişâre eden kişi en az hata eder. Yaptığı işlerin hiçbirisinde yalnız ve yardımcısız kalmaz. Ama istişâre etmeyen kişi, hem çok hata eder, hem de yapacağı işlerde hep yalnız kalır. Çünkü Müslümanların desteğini almadan, onayını almadan bir işe başlayan kişinin, başladığı işin sorumluluğunu hiç kimse üzerine almayacaktır. Neden? Çünkü o işe birlikte karar vermemişlerdir. “Bize mi danıştı, yapmasaydı” diyerek insanlar onu yalnız bırakacaklardır. Öyleyse hiçbir konuda kendimizi putlaştırmayalım, kendi görüşümüzü, kendi anlayışımızı temel kabul etmeyelim, bildiğimiz konu bile olsa, çevremizdeki Müslüman kardeşlerimizle istişâre edelim ki o konuda Müslümanların desteğini hep yanımızda bulalım inşallah. “Mü’minlerin işleri kendi aralarında şûra iledir.” İdareleri şûraya dayanır. Ashab-ı kiram Rasûlullah’a, Rasûlullah’ın uygulamasını bilenlere soruyor, işlerini, problemlerini, kitap ve sünnete havale ediyorlardı. Kitap ve sünnete bağlı bir hayat yaşıyorlardı. Öyleyse bizler de problemlerimizi kitaba ve sünnete soracağız, kitap ve sünnete müracaat edeceğiz, kitap ve sünneti bilenlere danışarak bir hayat yaşayacağız inşallah. İşte bu, mü’minlerin vazgeçilmez özelliklerindendir. Mü’minlerin bir başka özelliklerini de, bakın Rabbimiz bundan sonraki âyetinde şöyle gündeme getiriyor:
39. “Bir haksızlığa uğradıklarında, üstün gelmek için aralarında yardımlaşırlar.” O mü’minlerin gerek kendilerine, gerek mallarına, gerek dinlerine, çoluk-çocuklarına, namuslarına, iffetlerine, akıllarına, nesillerine yönelik bir haksızlık, zulüm, saldırı söz konusu olduğu zaman da hemen birleşerek, birbirlerine yardım ederek o tehlikeyi savuştururlar. Bir zulüm, bir haksızlık karşısında ellerini, dillerini, kalplerini, kalemlerini, güçlerini, adımlarını, yumruklarını, tükürüklerini birleştirerek onu defetmeye çalışırlar. Çünkü onlardan birine yapılmış bir zulüm, birine yapılmış bir haksızlık, hepsine birden yapılmış demektir. Onlar bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlenmişlerdir. Onlar kâfirler için kolay yutulacak lokma değillerdir. Evet, onlar aftan ve müsamahadan yanadırlar, karıncayı bile haksız yere incitmekten çekinirler ama dinlerine, inançlarına yapılacak bir saldırı karşısında her biri bir aslan kesilir ve küfrün beyninde patlayıverirler. Mü’minler, zalime de mazluma da yardıma koşan insanlardır. Mazlumların haklarını alıvermek, zalimlerin de ellerini tutup zulümlerine engel olmak üzere mü’minler birbirlerine yardıma koşarlar.
40. “Bir kötülüğün karşılığı, aynı şekilde bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışırsa, onun ecri Allah’a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez.” Kötülüğün karşılığı, cezası, aynen onun mislinden bir kötülüktür. Bir kötülüğe, bir zarara maruz kalan kişinin, aynen gördüğü zarar nisbetinde karşısındakine zarar verme ve karşılık verme hakkı vardır. Bu konuda haddi aşarak ileri gitmesi caiz değildir. Bir tokat atana kar-şılık iki tokat gibi haddi aşması caiz değildir. Kendilerine kötülük yapanlara yaptıklarının aynısıyla mukabele izni veriyor Rabb’ımız. Ama günâh işleyene verilen bir zarar karşısında yine bir günâh işlenerek karşılık vermek caiz değildir. Yâni oğlunuzu öldüren birisinin bizzat kendisini ya da onun oğlunu öldürerek veya kızına kötülük yapanın, kızına, yahut yakınlarından birisine aynen yapılanı yaparak karşılık vermek caiz değildir. Ama böyle meşrû bir hakka sahip olduğu halde kendisine kötülük yapanı affeder, bağışlar ve onu ıslah etmeye yönelirse, artık onun ecri de Allah’a aittir. Yâni Allah bu tavrının karşılığını ecir olarak ona mutlaka ödeyecektir. Bu ifadesiyle Rabbimiz bizleri affa ve ıslaha çağırmaktadır. Mü’minler affederler, bağışlarlar. Günâhkârların kusurlarını affederler, bağışlarlar ve onları ıslah adına hareket ederler. Günâhkârların günâhlarını bertaraf etmeye, zalimlerin zulümlerine engel olmaya çalışırlar. Eğer onların bozulmalarına sebep, uygulanan eğitim sistemiyse, onu mutlaka düzeltmeye çalışırlar. Eğer hukuksa, sosyal yasaların dengesizliğiyse, onları düzeltme ve değiştirme adına çabalarlar. Herhangi bir kimse bizim şahsımıza yönelik bir haksızlıkta, bir kötülükte bulunduğu, bir hakkımızı gasbettiği zaman, onu affederek ondan tüm haklarımızı alma adına zaman kaybedeceğimize, onun düzelmesini, onun ıslahını tüm haklarımıza tercih ederek onu affetmemiz güzeldir. Onu affedebiliriz, ama eğer Allah hakkı çiğnenmişse, Allah hukuku tecavüz edilmiş yâni Allah’a karşı bir suç işlenmişse, bu-nu affetme hakkımız ve selahiyetimiz yoktur. Meselâ birisi tüm şartları gerçekleşecek biçimde bir hırsızlık eylemi gerçekleştirerek Allah yasalarını çiğnemiş veya tüm şartları bulunan bir zina eylemi gerçekleştirmişse, bizim bunu affetmemiz ve Hudûdullah’ı uygulamaktan vazgeçmemiz mümkün değildir. Meselâ Allah’ın yasasını çiğneyerek hırsızlık yapanın eli kesil-meli, zina eden de recm edilmelidir. Ama bu hırsızlık eylemini icra eden kişi, eğer tüm şartlarını gerçekleştirmemişse, o zaman da yine Allah yasaları gereği affedilmelidir. Rasûlullah Efendimizin: “Şüphelerle haddi kaldırın, uygulamayın.” hadisi bunu anlatmaktadır. Nitekim Hz. Ömer Efendimiz kıtlık yıllarında gerçekleştirilen hırsızlık eylemlerine haddi uygulamamıştır. Meselâ İslâm, maktulün ailesine katili ondan diyet alarak affetmesi konusunda izin vermişse, onların onu affetmeleri güzel bir şeydir. Ama affederken de onu ıslah düşüncesi olmalıdır. Yâni, “ben seni senden korktuğum için değil, Allah için affediyorum, gel sen de durumunu düzeltip Allah’ın istediği bir kul olma yoluna gir,” diyerek onun düzelmesini istemeliyiz.
41. “Zulüm gördükten sonra hakkını alan kimselere, işte onların aleyhine bir yol yoktur.” Önceki âyette zulme, haksızlığa maruz kalan kişi ya Allah’tan ya da Müslümanlardan yardım görerek hakkını çiğneyen zalimden hakkını almışsa, artık hakkını aldığı zalimin üzerine yüklenmesinin anlamı yoktur. Ya da daha önce kendisine zulmeden kişi hidâyete er-miş, ıslah olup düzelmişse, artık onun üzerine yüklenerek, geçmişte yaptıklarını gündeme getirerek, “sen bana şöyle şöyle yapmıştın dün senin durumun şöyle şöyle şöyleydi, dün sen şöyle bir hayatın adamıydın,” diye önceki hayatını başına kakmanın anlamı yoktur diyor Rabbimiz. Bu konuda Müslümanlara bir yol yoktur, diyor.
42. “İnsanlara zulmedenlere, yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenlere karşı durulmalıdır. İşte can yakıcı azap bunlaradır.” Böyle bir yol ancak zulmedenler için geçerlidir. Yâni ya doğrudan doğruya Allah kullarına zulmeden veya demin ifade edildiği gibi haksızlığa, onun misliyle karşılık vermesi gerekirken, haddi aşarak karşısındakine karşılık verme konusunda ileri giden, haddi aşan kimseler için böyle bir yol vardır. Yeryüzünde haksızlıkla yürüyüp azgınlık ederek hırslarını tatmin etmeye çalışanlar hakkında bu yol vardır, di-yor Rabbimiz. Yeryüzünde insanlara zulmeden, hak-hukuk, din-diyanet tanımayarak, Allah yasalarını, kitap-sünnet yasalarını çiğneyerek kendi arzularını, kendi hırslarını tatmin için çırpınan insanlara karşı mü’min-lere yol vardır, diyor Rabbimiz. Onları durdurmak, onların zulümlerine engel olmak, onların ellerini kırmak bir izin değil, emirdir. Zalimlerin zulümlerine engel olmak, mü’minlerin tümüne bir emirdir. Nerede bir zulüm varsa, yeryüzünün neresinde Allah kullarına yönelik bir hak-sızlık söz konusuysa, onu defetmek için mü’minler sürekli hareket halinde olmalıdırlar. Değilse Allah korusun, mü’minler sadece kendi ülkelerini, sadece kendi durumlarını görüp ben iyiyim, ben zulme maruz değilim, bizim durumumuz iyidir diyerek yan gelip rahat yataklarında yatamazlar. Geçtiğimiz dönemlerde ecdadımız, yeryüzünün neresinde bir zulüm, bir haksızlık söz konusu olmuşsa, ülkelerinin zalimlerinden şikâyette bulunan insanların feryatlarını duyduklarında hemen onlara yardıma koşmuş ve onları zalimlerin zulümlerinden kurtarmışlardır. Ecdadımız, hem kendi toplumlarını ıslah etmiş, hem de çevrelerindeki zalimlerin burunlarını kırmışlardır. Rabbimiz, Müslümanlara bu görevi yüklemiştir. Hem kendi toplumlarında Allah kullarına zulmeden, Allah kullarının kulluğuna engel olmaya çalışan zalimlere, karşı hem de tüm yeryüzünde zulmeden insanlara karşı savaşmayı, onları düzeltmeyi Müslümanlara bir hak ve görev olarak vermiştir Rabbimiz. Çünkü Rabbimiz zulmü kendisine haram kıldığı gibi, kullarına da haram kılmıştır. Zulüm, Allah’ın gönderdiği dinin zıddıdır. Allah dininin aslı tevhiddir. Allah’ın dininin temel esası, temel prensibi tevhid-dir. Onun zıddı ise zulümdür. Zulmün en şiddetlisi de şirktir. Öyleyse zulüm, tevhid inancına dayanan Allah’a kulluğun zıddıdır, aksidir. Yeryüzünde en büyük zulüm, kişinin kendisini var eden Rabbine kulluk ortamından çıkarıp başkalarının kulluğu ortamında bulundurmasıdır. Yeryüzünde en büyük zulüm, Kur’an’ın da ifadesiyle şirktir. Allah’a kulluk ortamından çıkmak, Allah’tan başkalarına kulluk yapmak, Allah’tan başkalarının hayat programlarını uygulamak, Allah’tan başkalarına yeryüzünde hâkimiyet yetkisi vermek, insanların din özgürlüklerini yasaklamak, din eğitimine yasaklar koymak, insanların mallarını, kanlarını sömürmek, insanları Allah’a kulluktan koparıp kendi yasalarına kulluğa zorlamak zulümdür ve bu tür zalimlerle savaşmak, onların boyunlarını kırmak, egemenliklerine son vermek, yeryüzünde Allah hâkimiyetini gerçekleştirmek üzere Müslümanların hareket halinde olmalarını istemektedir Rabbimiz. Zira Müslümanlar asla zulme boyun bükmezler. Yeryüzünde Allah’a kulluğu engelleyenlerle savaş-maktan asla vazgeçmez Müslümanlar. Yeryüzünün neresinde olursa olsun zulüm varsa, Müslüman hiçbir şey yokmuş gibi yatağında rahat uyuyamaz. İşte bu âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki, Rabbimiz Müslümanları bu zalimlerin üzerlerine gönderiyor, onlara yol gösteriyor. Dünyada bunların cezalarının verilmesini, boyunlarının kırılmasını istiyor. Ama bu zalimlerin cezası sadece bununla da kalmıyor: Ayrıca onlar için kendisi de âhirette elem verici dayanılmaz bir azap hazırladığını haber veriyor.
43. “Ama sabredip bağışlayanın işi, işte bu, azmedilmeye değer işlerdendir.” Yâni Allah, kendisine kötülük yapan kimseleri, onları İslâm ahlâkıyla etkileyerek ıslah etmek, Müslümanlaştırmak maksadıyla büyüklük göstererek affetmek, gerçekten çok büyük, karar ve müsamaha sahibi kimselerin yapabileceği bir şeydir, diyor. Ecdadımızın tarihi bununla doludur. Müslümanların sabırlarını, müsamahâlârını gören nice inatçı kâfirler, İslâm’la şereflenme imkânı bulmuşlardır. Kötülük yapanlara karşı iyilik yapmak, İslâm’a kazanma adına onları affetmek gerçekten zordur. Kötülüğe karşı iyilik yapmak her kişinin kârı değildir. Bu, ancak sabreden erlerin kârıdır. Ancak sabır erlerine bir vergidir. Yâni kendi nefsinden çok dâvâsını düşünen, insanların Allah dâvâsına gönül vermelerini şahsından ön planda tutan, dâvâsının gönüllerde ma’kes bulması ve muzaffer olması uğruna her şeyini fedâ edecek kadar sabreden kişiler ancak bu duruma ulaşabilir. Kötülük yapana kötülükle mukabelede bulunmamak ihsandır. Hattâ kötülük yapanlara karşı kötülükle mukabelede bulunmadığınız gibi, üstelik onlara iyilikte bulunmanız, mesajınızın gönüllere nüfuzunu sağlayacaktır. Sizin bu ihsanınız karşısında en zalim insanlar, en katı kalpliler bile eriyecek ve sonunda size düşmanlık besleyen insanların size sıcak bir dost olduğunu göreceksiniz. Dün sizi yok etmek isteyen zalimlerin, yarın sizin dâvânıza gönül verdiğini göreceksiniz. Meselâ böyle gözü dönmüş, gemi azıya almış, size kötülük yapmak isteyen birine karşı o anda söylenecek güzel bir söz, tatlı bir tebessüm, sakin bir konuşmanın, o anda birden bire ortamı değiştiriverdiği, kötülük yapmak isteyenin bile utanarak bu kötülükten vazgeçtiği çok görülmüştür. Öyleyse daha büyük kötülüklere fırsat vermemek, daha büyük felâketleri tevlit etmemek ve insanlara İslâm ahlâkını gösterip onların da Müslümanlaşmalarını sağlamak için kötülük karşısında kötülüğü değil, kötülük karşısında iyiliği tercih etmeliyiz. Zor da olsa buna kendimizi alıştırmalıyız, Allah yardımcımız olsun.
44. “Allah kimi saptırırsa, artık onun bundan sonra bir dostu olmaz. Azabı gördüklerinde, zalimlerin, “Dönecek bir yol yok mudur?” dediklerini görürsün.” Kim hür iradesiyle sapıklığı, dalâleti tercih eder de bu tercihine uygun olarak Allah da onu saptırmışsa, artık onu hidâyete ulaştıracak ne bir velîsi, ne bir dostu olamaz. Allah’ın saptırdığını kimse hidâyete ulaştıramaz. Onlar azabın içine girdiklerinde, azabı tattıklarında değil, daha azabı gördüklerinde korkularından diyecekler ki, “acaba bizim için bir dönüş var mıdır? Acaba şu azaptan geri dönüş imkânı var mıdır? Ya da acaba bizim için Rabbimizi razı etmek üzere dünyaya tekrar bir daha dönüş imkânı var mıdır?” Halbuki dönüş buradaydı. Allah buradaki dönüşleri kabul ediyordu. Kim olursa olsun, ne olursa olsun, ne kadar da günâh işlemiş olursa olsun dünyadaki dönüşleri kabul ediyordu Allah. Dünyada akıllarını başlarına alarak yaptıklarından tev-be ederek Rabblerine dönmeyen insanların, orada dönüş imkânları kalmamıştır. Şu anda açık olan bu tevbe ve dönüş kapısı, yarın ka-panmış olacaktır.
45. “Aşağılıktan başları öne eğilmiş, göz ucuyla gizli gizli etrafa bakarken, ateşe sunulduklarını görürsün. İnananlar, “Hüsranda olanlar, kıyamet günü kendilerini de hüsranda bırakanlardır,” derler. İyi bilin ki, zalimler sürekli bir azab içindedirler.” Onların ateşe sürüldüğünü görürsün. Cehenneme sunulmakta, ateşe arz edilmektedirler. Yaşadıkları dünya hayatında Allah’a kulluğu reddedip, zulmü, dalâleti sapıklığı tercih etmiş bu insanları cehenneme yuvarlanırlarken görürsün. Aşağılıktan, zilletten, horluk ve hakirlikten ötürü boyun bükmüşler, suspus olmuşlar, başları önlerine düşmüş, korkudan göz ucuyla gizli gizli etraflarına bakarlar. Alçakların tüm müstekbirlikleri bitmiş, tüm tâğutlukları son bul-muş, tüm zulümleri, şirretlikleri, azgınlıkları kalmamıştır. Ne Rabblık-ları ne İlâhlıkları, ne krallıkları, ne egemenlikleri kalmış, ne biz biliriz-leri, ne biz yaparızları kalmıştır. Her şeyleri bitmiş, suspus olmuşlar ve korku içinde gizli gizli göz ucundan etraflarına bakmakta ve kendilerine bir yardımcı aramaktadırlar. Görmek istemedikleri bir âkıbeti, ateşi görmemek için gözlerini kapatmaya çalışıyorlar ama bunun bir gerçek olduğunu ve asla bundan kurtulamayacaklarını kesinlikle bildikleri için de bakmazlık da edemiyorlar, göz ucuyla ateşe bakıyorlar. Onları bu vaziyette perişanlık içinde gören Müslümanlar da şöyle diyecekler: Hüsranda olanlar, dünyada da, ukbada da kaybedenler, kendilerini kötüye harcayıp kendi kendilerini kaybedenler, hem kendilerini, hem de ailelerini, ehillerini kaybetmiş, hem kendilerine, hem de ellerinin altında olanlara yazık edenlerdir. Bunlar, yaşadıkları dünya hayatında kendi kendilerine yazık eden insanlardır. Kendilerini yaratana kulluk makamından indirgeyip boşa götüren insanlardır. Öyleyse hem kendimize hem de ehlimize acımak zorundayız. Hem kendimizi, hem de sorumluluğumuz altında olanları ateşten kurtarmak zorundayız. Kendimize ve ehlimize, hanımlarımıza, çocuklarımıza zaman ayırmak zorundayız. Böylece hem onları, hem de kendimizi kaybetmemeliyiz. Ateşe düşürmemeli, ziyan etmemeliyiz. Bunun için çabalamalı, kendi kendimizi ateşe sunmamalıyız. Aksi takdirde, Allah korusun bugün kendisini korumasını bilemeyen, kendisini kötüye harcayan kimseleri yarın hiç kimse koruyamayacak, hiç kimse yardım edemeyecektir. Bakın Allah buyurur ki:
46. “Onların, Allah'tan başka kendilerine yardım edecek dostları da yoktur. Allah'ın saptırdığı kimsenin çıkar yolu olmaz.” Artık onları Allah’tan, ya da Allah’a karşı koruyacak, yardım edecek ne bir dostları, ne de bir velîleri, işbirlikçileri yoktur. Artık o gün Allah berisinde tüm dostluklar, tüm ilişkiler bitmiştir. Allah kimi saptırmışsa onun için hiçbir yol yoktur artık. İnsan kendisini bu noktaya getirmemelidir. İnsan kendisini kendi hür iradesiyle Allah’ın saptıracağı bir noktaya getrdi mi ve Allah da onun için dalâleti yazdı mı artık onun çaresi yoktur. Bu noktaya gelmeden önce, kişi tüm imkânları, tüm fırsatları değerlendirecektir. Böyle değil de Allah’ın kendisini saptıracağı bir noktaya geldi mi, yâni Allah artık bunun adam olması geçti buyurdu mu, Ebu Leheb gibi artık onun kalbini mühürleyecek ve cehennemi ona yazıverecektir. Öyleyse ey Müslümanlar:
47. “Allah katından geri çevrilemeyecek günün gel-mesinden önce Rabbimizin çağrısına cevap verin. O gün hiçbirinize sığınacak yer bulunmaz, inkâr da edemezsiniz.” Sizler bu noktaya gelmeden, Allah katında geri çevrilmeyecek bir gün gelmeden önce Rabbinizin dâvetine icabet edin. Dönüşü mümkün olmayacak bir gün gelmeden önce Rabbimizin çağrısına kulak verin de kulluğa yönelin. Rabbinizin kitabına, hayat programına yönelin. Size hayat verecek Rabbinizin kitabına ve onun elçisinin örnek hayatına yönelin. O gün geldi mi, artık hiçbir sığınacak yer bulamayacaksınız. Yeryüzünde Rabbine sığınmayan kişi için o gün bir sığınak yoktur. Rabbine yönelmeyenlerin yönelecekleri bir melceleri olmayacaktır. O gün inkâr etmek de, reddetmek de asla mümkün olmayacaktır. Dönüş buradadır. Buradaki dönüşler kabul edilmektedir. Burada Allah’a dönmeyenler, dönüş haklarını kaybetmişlerdir. Allah’tan, kitabından, örnek kulları elçilerinin hayatlarından habersizce bir hayat yaşayarak, hem kendi kendilerine zulmetmişler, hem kendi kendilerini saptırmışlar, hem de çevrelerine zulmedip onları da saptırmışlardır. Hem kendilerini, hem de çevrelerini ebediyen bitirmişlerdir.
48. “Ey Muhammed! Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik; sana düşen sadece tebliğdir. Doğrusu Biz insana katımızdan bir rahmet tattırırsak ona sevinir; ama elleriyle yaptıkları yüzünden başlarına bir kötülük gelirse işte o zaman görürsün ki, insan gerçekten pek nankördür.” “Ey peygamberim, eğer onlar yüz çevirir, senin getirdiğin mesajla, senin getirdiğin hayat programıyla ilgilenmez ve adam olmaya yanaşmazlarsa, sen onları kendine dert edinme. Onlar kendi kendilerini dert edinmediklerine göre, sen de kafana takma onları. Biz seni onlara bekçi kılmadık, muhafız kılmadık. Kendi kendisini korumayanı sen mi koruyacaksın? Kendi kendine acımayana sen mi acıyacaksın? Hayır hayır, bunlar adam olmuyorlar, bunlar istenilene gelmiyorlar, bunlar cehenneme doğru gidiyorlar, kendi kendilerine yazık ediyorlar diye kendi kendini harap etme. Sen zorla onları inandırmakla mükellef değilsin. Onların kâfirlikleri senden sorulmayacaktır, senin böyle bir sorumluluğun yoktur. Sana sadece düşen sadece tebliğdir. Senden istediğimiz biçimde onlara duyur o kadar. İşte peygamberin konumu ve vazifesi budur. Tabii inanmayanlar karşısında peygamber yolunun yolcularının görevi de, bizim görevimiz de budur. Ancak tebliğ sadece teypçilik yapmak, sadece dille söylemek değildir. Hayatımızla, tavrımızla, ilgimizle, hediyelerimizle, yardımlarımızla, ziyaretlerimizle, fedâkârlıklarımızla, her şeyimizle onlara hakkı anlatmak, göstermek, sevdirmek, teşvik etmek, yönlendirmek zorunda olduğumuzu unutmayacağız. Onların ıslah olmaları, üzerlerinde egemen olan Allah’ı anlayıp ona kulluğa ve teslimiyete yönelmeleri için katımızdan kendilerine hoşlarına gidecek bir iyilik, bir rahmet tattırdığımız zaman onunla sevinir ama onlara kendi ellerinin takdim edip kazandıkları sebebiyle, kendi işledikleri günâhlar yüzünden bir kötülük isabet ettirdiğimiz zaman da, önceki tüm nimetlerimizi unutarak nankörler kesiliverirler. Dünyada kendilerine tattırdığımız bu nimetlerin farkına varıyorlar, onlarla sevinip coşuyorlar da kendileri için hazırladığımız ebedî hayatın nimetlerini niçin göz ardı ediyorlar? Hayır hayır, ne zenginlik ne de fakirlik, ne iyilik ne de kötülük onları adam etmeye yetmiyor. Onları düşünmeye sevk etmiyor. Dü-şünmüyorlar, anlamıyorlar, anlamaya yanaşmıyorlar. Nankörlük ediyor, kendilerine sunulan bunca nimetlerin sahibine teşekküre yanaş-mıyorlar. Kâfirlik ediyorlar. Nimetler ellerine geçtiği zaman sevinip coşuyorlar da, o nimetler ellerinden alınınca da sanki onların sahibi ken-dileriymiş gibi feryad-u figanı basıp isyan etmeye, küfran-ı nimette bulunmaya çalışıyorlar. Tüm nimetlerin sahibinin Allah olduğunu anla-mıyorlar:
49. “Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Dilediğini yaratır, dilediğine kız çocuk, dilediğine de erkek çocuk verir.” Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Mülkün sahibi Allah’tır. Kendilerinin sahibi de, sahip olduklarının sahibi de Allah’tır. Allah Mâliktir ve her şey O’nun mülküdür. Onlar ister kabul etsinler ister reddetsinler fark etmez; göklerde ve yerde ne varsa hepsi üzerinde söz sahibi, egemenlik sahibi Allah’tır. Tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, tüm varlıkların kendisine boyun büktüğü ve yasalarına teslim olduğu varlık Allah’tır. Allah bu egemenliği sebebiyle dilediğini yapan, dilediğini dilediği gibi yaratandır. Bu konuda kimse ona yardımcı olmadığı gibi, kim-senin etkisi altında da değildir. Göklerde ve yerde tek İlâh, tek Rabb ve egemen olan Allah, dilediğine kız çocukları, dilediklerine de erkek çocukları verir. Yeryüzünde hayatın devamı için Allah’ın koyduğu bir yasadır bu. Göklerde ve yerde egemen olan Allah’ın koyduğu bu yasaya hiç kimsenin karşı gelme, itiraz etme hakkı ve yetkisi yoktur. Bu kâfirler zannediyorlar mı ki her şey kendi ellerindedir? Zannediyorlar mı ki erkek çocuğuna, kız çocuğuna sahip olmak kendi ellerindedir? Hayır hayır, bu konuda hiç kimsenin bir müdahale gücü yoktur. Erkek ya da kız çocuklarımızı bize lütfeden Allah’tır. Çocuklarımızı bize veren O olduğu gibi, onları doyuran, onları rızklarını takdir eden de O’-dur. Ama Rabbimiz hikmeti, bunu belli bir yasa gereği insanların elinde takdir buyurduğu için, kâfirler rızkın da, çocukların da ellerinde olduğunu zannediyorlar. Peki biz kiminiz? Bizim elimiz ayağımız, aklımız fikrimiz, gücümüz kuvvetimiz kimin? Kim verdi bunları bize? Bunları da bize veren Allah değil mi? Her şeyimiz Allah’tan değil mi? O halde göklerde ve yerde egemen olan Allah ne yaratmışsa, nasıl yaratmışsa, neyi nasıl takdir buyurmuşsa, bunların hiçbirisi rasgele değil, belli bir hikmet gereğidir. Hikmeti gereği bize kız çocuğu verdiği zaman buna itiraz ederek burun kıvırmamalıyız. Hiç çocuk vermediği zaman da isyan etmeye kalkışmamalıyız. Bu yasayı koyan, bunu takdir eden Allah’tır. Mü’mine düşen de sadece Allah’ın takdirine teslim olmaktır. “Madem ki Rabbim böyle istemiş, madem ki Rab-bim böyle takdir buyurmuş, hikmeti gereği bana bunu münasip görmüş, öyleyse en münasip imtihan eden Rabbimdir,” deyip O’nun takdirine teslim olmak zorundayız. Sebeplerini işlemekle, sebeplerine tevessül etmekle beraber, teslim olmak zorundayız. Göklerde ve yerde yegâne egemenlik sahibi olan Allah, dilediğine kız verir, dilediklerine erkek çocuğu, dilediklerine de:
50. “Yahut hem kız hem erkek çocuk verir, dilediğini de kısır kılar. O, bilendir, her şeye kâdirdir.” Dilediklerine de hem kız, hem erkek çocuklar verir. Dilediklerine ikiz ikiz verir. Dilediklerini de akim kılar, hiç çocuk vermez. Bu konuda hiç kimsenin O’na hesap sorma hakkı yoktur. Çünkü her şey mülktür ve mâlik olan da sadece Allah’tır. Mülk olanın, mâlik olana hesap sorma hakkı yoktur. Allah dilemedikçe hiç kimsenin evlât sahibi olması mümkün değildir. Şüphesiz ki Allah her şeyi en iyi bilen ve her şeyi en iyi takdir edendir. Her ne dilerse yapan, yaratan, güç yetirendir. Allah kullarına yeryüzünde rızıklar ve çocuklar vermek sûretiyle onları nîmetlendirmiştir. Bizler de Rabbimizin bu sonsuz ikramlarına karşılık onun bize sunduğu nimetlerini O’nun yolunda kullukta kullanarak O’na karşı nankörlük etmeyeceğiz. Çocuklarımızı O’nun bize bir lütfu olarak görüp onları sahibinin istediği gibi yetiştirerek, sahibinin istediği biçimde eğiterek O’na kulluğa yatırım yapacağız. Ama bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz bize lütfettiği bir çocuktan, iki çocuktan daha hayırlı olan, gerek kendimizi, gerek çocuklarımızı cennete ulaştıracak en büyük bir nimetini gündeme getiriyor. Vahiy, kitap, hidâyet nimetini ki, bu nimet tüm nimetlerin başıdır. Bu nimet olmadan hiçbir nimete ulaşmak mümkün değildir. Bakın Allah şöyle buyurur:
51. “Allah bir insanla ancak vahiy sûretiyle veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahy eder. Doğrusu O yücedir, Hakîmdir.” Kendi bilgisi ve hikmeti, kendi koyduğu yasası gereği şu üç durumun dışında Allah hiçbir beşerle konuşmaz, hiçbir beşere söz söylemez. Buradaki Allah’ın konuştuğunu kastettiği elçisi Cebrâil de olabilir, insanlara insan cinsinden, beşer cinsinden gönderdiği elçileri de kastedilmiş olabilir. Rabbimiz burada vahyin geliş şekillerini anlatıyor. Bu konuyu kitaplarımız uzun uzun anlatmışlardır. Ben burada çok fazla detaya inmeyeceğim. Allah, hiçbir beşere şu üç şekilden başka söz söylemez. 1. Bunlardan birincisi: deniyor. Ancak vahiy halinde Allah kullarıyla konuşur buyuruluyor. Yâni elçileriyle doğrudan doğruya vasıtasız olarak konuşması, vahy etmesidir. Hızlıca ve gizlice kalbine doğdurması, ilka etmesi veya rüyasında göstermesi gibi. Hz. İbrahîm’e oğlunu kurban etme vahyinin rüyasında gösterilmesi, Hz. Yusuf’a peygamberliğinin rüyasında sunulması ve yine Rasulullah Efendimizin İsrâ hadisesi gibi. buyuruluyor. Yâni perde arkasından söylemekle. Kulak, sesi, sözü işitir ama o anda sesin kimden geldiğini, konuşanın kim olduğunu göremez. Hz. Mûsâ’ya (a.s) Tur dağında Rabbimizin hitabı böyle olmuştu. Burada hitap kalbe değil de bizzat kulağın işitme gücüne yönelik olmaktadır. Rasûlullah Efendimizin şu beyanı da bunu anlatmaktadır: “Vahiy bazen bana çan sesi gibi gelir.” (Buhârî, Bed’ul vahy 2) Yahut bir Resul, tebliğ aracı bir elçi, bir melek göndererek izniyle dilediklerini vahy ettirmek sûretiyle konuşur ki, çoğu kez peygamberlerine vahyi bu şekilde göndermiştir. Tüm semavî kitaplar pey-gamberlere bu şekilde ulaştırılmıştır.
52. “Ey Muhammed! İşte sana da buyruğumuzla bir ruh (kalplere can veren bir kitap) gönderdik; sen, Kitab nedir, iman nedir önceleri bilmezdin. Fakat Biz onu, kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola eriştirdiğimiz bir nûr kıldık. Şüphesiz sen doğru yola götürüyorsun.” Rabbimizin katından gönderdiği bu kitap ruhtur. Kur’an’ın bir adı da ruhtur. Bize bizi canlı tutacak bir ruh veren Rabbimiz bizi diriltecek, bizi diri tutacak bir ruh olarak bize kitap göndermiştir. Öyleyse kitap ruhtur, Kur’an ruhtur. Ancak bu kitaptan haberdar olan kişi diridir, ruh sahibidir, vahiyden nasibi olan kişi diridir, başkaları ölüdür, ruhsuzdur, diyoruz. Kur’an’ı tanımayan kişi, vahiyle tanışmayan kişi ölüdür. Bir insan düşünün ki ölü. Bir insan düşünün ki ruhen ölü, bedenen ölü. Bir insan ki ruhtan, Allah’tan, peygamberden, kitaptan vahiyden habersiz. Allah diyor ki, böyle ölü iken kendisine hidâyet vererek biz insanı dirilttik. Yâni kâfirken Müslüman yaptık, diyor. Artık adam dirilmiştir, canlıdır. Tıpkı kupkuru bir toprağın Rahmân’ın rahmetiyle dirilip canlandığı gibi. Yağmur da Allah’ın başka bir âyetidir ve o âyetiyle nasıl ölü toprağa can veriyorsa, vahiyle de ölü insanları diriltiyor Allah. Artık vahyin, hidâyetin dirilttiği bu adam Allah’ı, kitabı, peygamberi, kendisini, çevresini, hayatı, ölümü, ölüm ötesi hayatı, varlığı, varlık gâyesini tanıyor. Rabbimiz, biz ruh gönderdik, seni, insanı dirilttik diyor. Yâni kitabı ruh, dirilik yasası kıldık; seni ve senin yoluna tabi olanları onunla dirilttik, diyor. “Ey peygamberim, sana bu kitap, bu dirilik yasası gelmeden önce kitap, iman, hidâyet, din, hayat, memat, hayat programı nedir bilmezdin! Kitap sahibi olmak şöyle dursun, kitabın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordun.” Allah Resûlü, Rabbimiz kendisine kendi bilgisini aktarana kadar ne din, kitap, risalet, ne hidâyet, hiçbirisinden haberdar değildi. Bütün bunları tasavvur bile etmesi mümkün değildi. Allah’ın Resûlü bütün bunları bilmiyordu da, Allah bildirdi. Burada hemen şunu söyleyelim, yeryüzünün en âlimi Müslümanlardır. Yeryüzünün en âlim kimseleri, Allah bilgisine sahip olanlardır. Kâfirler ve müşrikler, yeryüzünün en cahil, en akılsız insanlarıdırlar. Kur’an’ın başka âyetlerinden öğreniyoruz ki, gerçek bilgi vahiydir. Gerçek bilgi, Allah’ın bildirdiği bilgidir. Allah bilgisinin dışında ne varsa hepsi zandan ibarettir. Ancak Allah bilgisine sahip olan, vahiy bilgisinden haberdar olan kişi âlimdir. Yâni ilim Müslümana aittir. Kur’-an’ı ve sünneti tanıyan kişi, vahiyden haberdar olan kişi dünyanın en âlim kişisidir. Vahiyden habersiz yaşayan insanlar, hem dünyalarını, hem de âhiretlerini berbat etmiş cahil ve sapık insanlardır. Kitap ve sünnetten, vahiyden habersiz kendilerine hayat programı yapmaya çalışan kimseler, hem dünyalarını, hem de ukbâlarını mahvetmiş zalimlerdir ve Allah zalimlere asla yol gösterecek değildir. Onlar dünyada da, âhirette de kaybetmiş kimselerdir. Allah böyle vahiy bilgisine, kitap ve sünnete müracaat etmeyen, kendi zanlarıyla, kendi hevâ ve hevesleriyle bir hayat yaşayan zalim bir toplumu asla kurtuluşa ve düzlüğe ulaştırmayacaktır. Allah’ı, Allah’ın âyetlerini, Allah’ın hayat programını reddederek kendi kendilerine bilgisizce yasa belirlemeye kalkışan, kanun koyma, haram-he-lâl, hayat programı belirleme yetkisini kendilerinde gören zalim bir toplumu asla Allah kurtuluşa ulaştırmayacaktır. Böyle bir toplum ne hukukta, ne eğitimde, ne ekonomide, ne amelde, ne düşüncede kesinlikle doğruya ulaşamayacaktır. İyi şeyler yapmak için çırpınsalar da, Allah’ın yasalarından habersiz hareket ettiklerinden, istinat noktası olarak Allah’ın kitabını tanımadıklarından ne yaparlarsa yapsınlar, hep batacaklardır. Karmaşa içinde bir hayat yaşamaktan asla kurtulamayacaklardır. Hiçbir konuda doğru ve sıhhatli bir noktaya varama-yaca, hiçbir konuda çözüme ulaşamayacaklardır. Çözümü bulduk sandıkça batacaklardır. Çünkü o toplum Allah’ın yasalarını reddetmiş, Allah’ın kendileri için gönderdiği ruhla ilişkiyi kesmiş ve zalim olmuştur. Rabbimiz, biz o kitabı, o ruhu bir nûr, bir ışık kıldık ki kullarımızdan dilediğimizi onunla hidâyete iletiyoruz, diyor. Ayrıca bir de o kitabı, biz insanlar için yol gösterici, bir nûr kıldık. Ona rehberlik edecek, yaşadığı hayatta onun yolunu aydınlatacak, hayatı boyunca onu yalnız bırakmayacak bir nûr kıldık, diyor Allah. Artık yaşadığı hayatta insanlar arasında o nûrla, o kitapla, o vahiyle yürüyor ve onu o nûr karanlıklar arasında bırakmayıp aydınlığa çıkarıyor. Kur’an ruhtur ve onu tanımayan kimse de ölüdür. Bir insan düşünün ki, önce ölüdür. Ama bu ölüm canın bedenden ayrılışı şeklinde bir ölüm değildir. Canları bedenlerindeyken ölüdür bu kâfirler. Mehmet Akif, bunlar için namaz kıldığı caminin imamına şöyle diyor-du: “Hoca bunları canlı zannetme sakın. Bunlar meyyit-i müteharriklerdir.” Yâni kişi eğer vahiyle, Allah’la, peygamberle beraber değil, Kur’an’dan peygamberden ve onun ashabından örnek alacak kadar onlara yakınlık kurmuş değilse, Rasûlullah’ın ve sahâbesinin tatbikatını bilmiyorsa, ölüdür o insan. Kur’an’dan ayrı kalması sebebiyle ölüdür. Rasûlullah’ın hayat veren çağrısına uymamışsa, hayattan mahrumdur o insan. Çünkü Rabbimiz Enfâl sûresinde şöyle buyurur: “Ey inananlar! Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı zaman icabet edin.” (Enfâl 24) Âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki, Allah ve Resûlünün çağırdığı şey, hayat veren şeydir ve ondan mahrum olanlar da ölüdür. Yine biliyoruz ki, Kur’an’ın bir adı da ruhtur ve bu ruhla ilişkisi kesilmiş insan ölüdür. Zaten irtidat eden, Kur’an’dan irtibatını kesen kişi, ruh hakkını, hayatiyet hakkını kaybettiği için İslâm’da ölümü hakketmiş insandır. İşte böyle vahiyle, ruhla tanışamamış bir ölüyle, vahiyle dirilmiş kimse bir olur mu? diyor Rabb’ımız. Nûr sahibi bir Müslümanla bu nûrdan mahrum olan kâfir bir olur mu? Eline el feneri verilmiş ve onunla yürüyen bir adamla, karanlıkta el yordamıyla, düşe kalka yürümeye çalışan insan hiç bir olur mu? “Şüphesiz ki ey peygamberim, sana ulaştırdığımız bu ruhla insanlara hidâyeti, sırât-ı müstakîmi gösteriyor, rehberlik ediyorsun. Sen Hakka, doğru yola, kılavuzluk, mihmandarlık ediyorsun. Hidâyet sadece Allah’a aittir. Kitap da, peygamber de, Kâbe de sadece hidâyet vasıtaları, hidâyet rehberleridir.” Allah’ın Resûlü tüm hayatıyla bize hidâyet yolunu göstermiştir ama onun da hidâyete ulaştırma yetkisi yoktur. “Ey peygamberim, sen ancak hidâyet yolunu gösterirsin. Bu öyle bir yol ki:
53. “Göklerde ve yerde bulunan her şey kendisinin olan Allah’ın yoluna. İyi bilin ki bütün işler sonunda Allah'a döner.” Bu yol Allah’ın yoludur. Göklerde ve yerdekilerin tümünün Rabbi olan, herkese ve her şeye egemen olan Allah’ın yoludur bu yol. Allah’ın seçip kendilerine vahyini aktardığı bu örnek kullarının yoluna giren, onların izlerinden giden insanlar, Allah yoluna, cennet yoluna girmiş ve Allah’ın rızasını kazanmışlar demektir. Bu dünyada kendisine isyan eden, kitabını ve peygamberini tanımadan yaşamaya kalkışan Firavunları cezalandırdığı gibi, yarın âhirette de onları cezaların, azapların en dayanılmazının içine atacaktır. Unutmayın ki işlerin tamamı sonunda O’na döndürülecektir. Ne yaparsanız yapın, nasıl yaşarsanız yaşayın, sonunda O’nun huzuruna gidecek ve yaşadığınız hayatın hesabını O’na ödeyecek, O’na hesap vereceksiniz. Hiç kimsenin O’nun sorgulamasından kaçıp kurtulması mümkün değildir. Bu, dünyada da böyledir, âhirette de böyle olacaktır. Tüm işler Allah döndürülür. Hukukla ilgili tüm problemlerin çözümü Allah’tır, Allah’ın kitabıdır. Ekonomiyle ilgili tüm işler, siyasal ve sosyal yapılanmaların tümü Allah’a döndürülmelidir. Her şey Allah’ın değerlendirmesine tabi tutulmalıdır. Bugün böyle olduğu gibi, yarın da böyle olacaktır. Yaptıklarınızın tümünü yarın değerlendirecek ve bu değerlendirmenin sonucu olarak da yaşadığınız hayata göre ya cennet ya da cehennem takdiri yine Allah tarafından yapılacaktır. Allah’ın, cennetine lâyık gördükleri cennete uçarken, cehennemlik görülenler de hor, hakir mahluklar olarak cehenneme akacak ve dolacaklardır. Rabbim bütün bu uyarılarıyla yol bulan, Allah’ın istediği kulluğu ve teslimiyeti gerçekleştirerek cennetine ve rızasına eren kullarından eylesin. Ve âhiru dâvana enilhamdü lillâhi Rabbil’âlemîn.