Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Tâhâ Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

135 ayetSayfa 1 / 3
1. Ta, Ha. Az evvel de ifade ettiğimiz gibi mânâsını ancak Allah’ın bildiği bir ifadeyle, huruf-ı mukatta âyetiyle, ya da bu şekilde Rasûlullah efendimize bir hitapla sûreye başlar Rabbimiz. Rasûlullah efendimiz ve beraberinde bir avuç müslümanın sıkıntılı günlerinde inen bir sûrenin ilk hitabı böyle. Bir zamanlar kendisine emin insan dedikleri, güvenilir insan dedikleri, tüm emânetlerini kendisine teslim ettikleri Muhammed (a.s) Allah’tan vahiy alıp hayatlarını bu vahiyle sorgulamaya başladığı andan itibaren onu sevmez olmuşlar, ona düşman kesilmişlerdi. Her evden ona karşı beddualar yükseliyordu. En yakınlarını sıkıştırıyorlar, dünyayı onlara dar ediyorlardı. İşte böyle başta, başlarında Allah’ın kutlu elçisi olmak üzere bir avuç insanı Rabbim Allah dedikleri için bir kaşık suda boğmak istedikleri bir dönemde, Rasûlullah ve müslümanların bunaldıkları bir atmosferde geliyordu bu sûre. Bakın Rabbimiz elçisini teselli ederek şöyle buyuruyor:
2,4. “Ey Muhammed! Kur’an'ı sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ; yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir kitap olarak indirdik.” Peygamberim, biz bu Kur’an’ı sana sen bedbaht olasın diye indirmedik. Biz bu Kur’an’ı sana,sen mutsuz olasın, sıkıntı içine düşesin, huzurunu yitiresin diye göndermedik. Bu kitap huzursuzluk kaynağı değildir. Bu kitabı sana haşyet sahibi olanlara, Rab’lerini incitmekten endişe içinde olanlara, Rab’lerinin arzularını yerine getirme konusunda duyarlı olanlara, Rab’leri için bir hayat yaşamak isteyenlere bir zikra, bir yol gösteri, bir hayat programı, bir şeref, bir öğüt, bir hatırlatma, bir uyarı olsun diye gönderdik. Kitabın indiriliş sebebi budur. Öyleyse ey peygamberim, ne oluyor sana? İnsanlar bu kitaba yönelmediler diye, bu kitabın istediği gibi adam olmadılar diye niye kendi kendini yiyip bitiriyorsun? Biz bu kitabı herkesi zorla müslüman yapasın diye, olmazlarsa da kendi kendini yiyip bitiresin diye göndermedik. Senin görevin bu değildir. Sen ancak haşyet duyanları bu kitapla uyarmakla görevlisin buyurunca Rasûlullah efendimiz rahatladı, müslümanlar rahatladı. Çünkü anladılar ki bu kitap onları mutsuz etmeyecekti, bedbaht etmeyecekti. Sıkıntıları çoğalsa da, inanmayanların kendilerine işkenceleri artsa da, gariban müslümanlar, Bilallar, Ammarlar, Sü-heyb-i Rumiler asla mutsuz olmayacaklardı. Çünkü bu kitap onlar için bir şerefti, bir müjdeydi. Onlar bu kitabın âyetlerine iman ettikçe, bu kitabı hayat programı bildikçe, bu kitapla yol bulmaya çalıştıkça, bu kitabın istediği hayatı yaşamayı sürdürdükçe bu kitap onlar için bir rahmet olacaktı. Çünkü bu kitap Gökleri ve yeri yaratan tarafından indirilmiştir. Göklerin ve yerin sahibi bir Allah’tan gelmedir bu kitap. Böyle her şeyin sahibi, her şeye egemen olan bir Allah’tan gelme tüm insanlara hidâyet olsun, tüm insanlara yol göstersin, tüm insanlık için rahat ve huzur kaynağı olsun diye geliyordu bu kitap. Böyle bir Allah’tan gelme böyle bir kitap nasıl olur da huzursuzluk kaynağı olabilir? Böyle bir kitap nasıl olur da dünya ve Ukba’da kullarına mutluluk ve saadet kazandırmaz? Böyle bir Allah kullarının huzur ve saadetini bilmez mi? Üstelik az sonra diyecek Rabbimiz O Rahmândır da. Kullarına karşı son derece merhamet sahibi olan bir Allah kullarına mutluluk yollarını göstermez mi? Mülkünü yolsuz, yordamsız, gözetimsiz bırakır mı? Evet bu kitap mutluluk kaynağıdır, bu kitapla beraber olanlar mutludur, huzurludur. Bu kitabın dışında bu dünyada huzur bulmak mümkün değildir. Çünkü bu kitap fıtratın sahibinden gelmektedir. Ve bir de bu kitaptan ancak haşyet duyanlar istifade edebileceklerdir. Sadece bu kitaba tabi olanlara, bu kitabı izleyenlere, bu kitabı oku-yup onunla yol bulmaya çalışanlara fayda verecektir bu kitap. Bu ki-tabı kulluk kitabı bilip hayatlarını onunla düzenleme kavgası içinde olanları uyaracaktır bu kitap. Haşyet duyanları, gıyabında Rabbinden haşyet duyanları, görmedikleri halde Allah’a karşı saygı duyanları uyaracaktır. Her an Rab’lerinin murâkabesi altında olduklarını bilerek Ona karşı haşyet içinde olanlar bu uyarıya müspet tavır takınacaklardır. Her an Rab’lerini razı edememekten, Onu gücendirmekten korkan, Rab’lerinin gazabına uğramaktan tir tir titreyen insanlar üzerinde etkili olacaktır bu kitap.
2,4. “Ey Muhammed! Kur’an'ı sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ; yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir kitap olarak indirdik.” Peygamberim, biz bu Kur’an’ı sana sen bedbaht olasın diye indirmedik. Biz bu Kur’an’ı sana,sen mutsuz olasın, sıkıntı içine düşesin, huzurunu yitiresin diye göndermedik. Bu kitap huzursuzluk kaynağı değildir. Bu kitabı sana haşyet sahibi olanlara, Rab’lerini incitmekten endişe içinde olanlara, Rab’lerinin arzularını yerine getirme konusunda duyarlı olanlara, Rab’leri için bir hayat yaşamak isteyenlere bir zikra, bir yol gösteri, bir hayat programı, bir şeref, bir öğüt, bir hatırlatma, bir uyarı olsun diye gönderdik. Kitabın indiriliş sebebi budur. Öyleyse ey peygamberim, ne oluyor sana? İnsanlar bu kitaba yönelmediler diye, bu kitabın istediği gibi adam olmadılar diye niye kendi kendini yiyip bitiriyorsun? Biz bu kitabı herkesi zorla müslüman yapasın diye, olmazlarsa da kendi kendini yiyip bitiresin diye göndermedik. Senin görevin bu değildir. Sen ancak haşyet duyanları bu kitapla uyarmakla görevlisin buyurunca Rasûlullah efendimiz rahatladı, müslümanlar rahatladı. Çünkü anladılar ki bu kitap onları mutsuz etmeyecekti, bedbaht etmeyecekti. Sıkıntıları çoğalsa da, inanmayanların kendilerine işkenceleri artsa da, gariban müslümanlar, Bilallar, Ammarlar, Sü-heyb-i Rumiler asla mutsuz olmayacaklardı. Çünkü bu kitap onlar için bir şerefti, bir müjdeydi. Onlar bu kitabın âyetlerine iman ettikçe, bu kitabı hayat programı bildikçe, bu kitapla yol bulmaya çalıştıkça, bu kitabın istediği hayatı yaşamayı sürdürdükçe bu kitap onlar için bir rahmet olacaktı. Çünkü bu kitap Gökleri ve yeri yaratan tarafından indirilmiştir. Göklerin ve yerin sahibi bir Allah’tan gelmedir bu kitap. Böyle her şeyin sahibi, her şeye egemen olan bir Allah’tan gelme tüm insanlara hidâyet olsun, tüm insanlara yol göstersin, tüm insanlık için rahat ve huzur kaynağı olsun diye geliyordu bu kitap. Böyle bir Allah’tan gelme böyle bir kitap nasıl olur da huzursuzluk kaynağı olabilir? Böyle bir kitap nasıl olur da dünya ve Ukba’da kullarına mutluluk ve saadet kazandırmaz? Böyle bir Allah kullarının huzur ve saadetini bilmez mi? Üstelik az sonra diyecek Rabbimiz O Rahmândır da. Kullarına karşı son derece merhamet sahibi olan bir Allah kullarına mutluluk yollarını göstermez mi? Mülkünü yolsuz, yordamsız, gözetimsiz bırakır mı? Evet bu kitap mutluluk kaynağıdır, bu kitapla beraber olanlar mutludur, huzurludur. Bu kitabın dışında bu dünyada huzur bulmak mümkün değildir. Çünkü bu kitap fıtratın sahibinden gelmektedir. Ve bir de bu kitaptan ancak haşyet duyanlar istifade edebileceklerdir. Sadece bu kitaba tabi olanlara, bu kitabı izleyenlere, bu kitabı oku-yup onunla yol bulmaya çalışanlara fayda verecektir bu kitap. Bu ki-tabı kulluk kitabı bilip hayatlarını onunla düzenleme kavgası içinde olanları uyaracaktır bu kitap. Haşyet duyanları, gıyabında Rabbinden haşyet duyanları, görmedikleri halde Allah’a karşı saygı duyanları uyaracaktır. Her an Rab’lerinin murâkabesi altında olduklarını bilerek Ona karşı haşyet içinde olanlar bu uyarıya müspet tavır takınacaklardır. Her an Rab’lerini razı edememekten, Onu gücendirmekten korkan, Rab’lerinin gazabına uğramaktan tir tir titreyen insanlar üzerinde etkili olacaktır bu kitap.
2,4. “Ey Muhammed! Kur’an'ı sana, sıkıntıya düşesin diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt ; yeri ve yüce gökleri yaratanın katından bir kitap olarak indirdik.” Peygamberim, biz bu Kur’an’ı sana sen bedbaht olasın diye indirmedik. Biz bu Kur’an’ı sana,sen mutsuz olasın, sıkıntı içine düşesin, huzurunu yitiresin diye göndermedik. Bu kitap huzursuzluk kaynağı değildir. Bu kitabı sana haşyet sahibi olanlara, Rab’lerini incitmekten endişe içinde olanlara, Rab’lerinin arzularını yerine getirme konusunda duyarlı olanlara, Rab’leri için bir hayat yaşamak isteyenlere bir zikra, bir yol gösteri, bir hayat programı, bir şeref, bir öğüt, bir hatırlatma, bir uyarı olsun diye gönderdik. Kitabın indiriliş sebebi budur. Öyleyse ey peygamberim, ne oluyor sana? İnsanlar bu kitaba yönelmediler diye, bu kitabın istediği gibi adam olmadılar diye niye kendi kendini yiyip bitiriyorsun? Biz bu kitabı herkesi zorla müslüman yapasın diye, olmazlarsa da kendi kendini yiyip bitiresin diye göndermedik. Senin görevin bu değildir. Sen ancak haşyet duyanları bu kitapla uyarmakla görevlisin buyurunca Rasûlullah efendimiz rahatladı, müslümanlar rahatladı. Çünkü anladılar ki bu kitap onları mutsuz etmeyecekti, bedbaht etmeyecekti. Sıkıntıları çoğalsa da, inanmayanların kendilerine işkenceleri artsa da, gariban müslümanlar, Bilallar, Ammarlar, Sü-heyb-i Rumiler asla mutsuz olmayacaklardı. Çünkü bu kitap onlar için bir şerefti, bir müjdeydi. Onlar bu kitabın âyetlerine iman ettikçe, bu kitabı hayat programı bildikçe, bu kitapla yol bulmaya çalıştıkça, bu kitabın istediği hayatı yaşamayı sürdürdükçe bu kitap onlar için bir rahmet olacaktı. Çünkü bu kitap Gökleri ve yeri yaratan tarafından indirilmiştir. Göklerin ve yerin sahibi bir Allah’tan gelmedir bu kitap. Böyle her şeyin sahibi, her şeye egemen olan bir Allah’tan gelme tüm insanlara hidâyet olsun, tüm insanlara yol göstersin, tüm insanlık için rahat ve huzur kaynağı olsun diye geliyordu bu kitap. Böyle bir Allah’tan gelme böyle bir kitap nasıl olur da huzursuzluk kaynağı olabilir? Böyle bir kitap nasıl olur da dünya ve Ukba’da kullarına mutluluk ve saadet kazandırmaz? Böyle bir Allah kullarının huzur ve saadetini bilmez mi? Üstelik az sonra diyecek Rabbimiz O Rahmândır da. Kullarına karşı son derece merhamet sahibi olan bir Allah kullarına mutluluk yollarını göstermez mi? Mülkünü yolsuz, yordamsız, gözetimsiz bırakır mı? Evet bu kitap mutluluk kaynağıdır, bu kitapla beraber olanlar mutludur, huzurludur. Bu kitabın dışında bu dünyada huzur bulmak mümkün değildir. Çünkü bu kitap fıtratın sahibinden gelmektedir. Ve bir de bu kitaptan ancak haşyet duyanlar istifade edebileceklerdir. Sadece bu kitaba tabi olanlara, bu kitabı izleyenlere, bu kitabı oku-yup onunla yol bulmaya çalışanlara fayda verecektir bu kitap. Bu ki-tabı kulluk kitabı bilip hayatlarını onunla düzenleme kavgası içinde olanları uyaracaktır bu kitap. Haşyet duyanları, gıyabında Rabbinden haşyet duyanları, görmedikleri halde Allah’a karşı saygı duyanları uyaracaktır. Her an Rab’lerinin murâkabesi altında olduklarını bilerek Ona karşı haşyet içinde olanlar bu uyarıya müspet tavır takınacaklardır. Her an Rab’lerini razı edememekten, Onu gücendirmekten korkan, Rab’lerinin gazabına uğramaktan tir tir titreyen insanlar üzerinde etkili olacaktır bu kitap.
5. “Rahmân arşa hükmetmektedir.” Rahmân arşa istivâ etmiştir. Evet o yüce arşı hâkimiyeti altına aldı, hâkimiyetiyle arşı kapladı. Tüm kâinatı, tüm mevcudatı, tüm mülkünü egemenliği altına almıştır. Canlı ve cansız tüm mevcudatı kendi saltanatı altına almıştır. İşlerini de O tedbir edip düzenliyor. Tüm mevcudatı O yönetiyor. Her şeyin melekûtunu, mülkiyetini elinde tutuyor. Bu tür âyetler müteşabih âyetlerdir. Bizden amel değil iman isteyen âyetlerdir. Rabbimizin gücünü, kudretini anlatan ama bizler tarafından bilinmesi mümkün olmayan âyetler. Onun için aynen Rabbimizin bildirdiği şekilde iman ediyoruz. İnanıyoruz ki Rabbimiz arşı istivâ etmiştir. Ama bunun keyfiyetini bilmiyoruz. Seleflerimizden İmam Mâlik efendimiz de aynı şeyi söyler. Öyleyse anlıyoruz ki Rabbimiz arşı istivâ etmiş, tüm mevcu-datı egemenliği altına almıştır. Allah’ın hayatla, mevcudatla ilgisi kesilmemiştir. Allah her an hayata karışandır. Allah kullarının hayatına hükmedendir. Allah tüm kâinatta hükmü geçendir. Böyle hükmü tüm mevcudatı kaplayan bir Allah’ın insanları ihmal etmesi, onlara bir ha-yat programı gönderip mutluluk yollarını göstermemesi düşünülebilir mi?
6. “Göklerde ve yerde, her ikisi arasında ve toprağın altında bulunanlar O'nundur.” Göklerde ve yerde, ikisi arasında ne varsa hepsi Onundur. Toprağın altında bulunanlar da Onundur. Tüm varlıklar Onun kulu ve kölesidir. Her şey mülk O Mâliktir. Herkes Onu dinlemekte ve Ona kulluk etmektedir. Öyleyse ey Allah’ın kulları sizler de diğer iradesiz varlıklar gibi sahibinize kul olun. Kulluğunuz sadece yaratıcınıza olsun.
7. “Sen sözü istersen açığa vur, şüphesiz O gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” Evet sözü gizlesen de açsan da, gizli konuşsan da açıktan açığa konuşsan da bilesin ki O Allah gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. O Allah her şeyi bilir. Ama hiç kimse O Allah’ı bilemez. Çünkü O gizlidir. Her şey Ona açık, O her şeye kapalıdır. Kimse Onun künhünü bilemez. İnsanlar ancak Onu Onun kendisini açtığı kadar bilebilirler. Allah kullarına gönderdiği kitabı ve o kitabın pratiği olan elçileri vasıtasıyla kendisi hakkında ne kadar bilgi göndermişse bizler ancak o kadarını bilebiliriz. Değilse Allah’ın sıfatları konusunda, Esmâsı konusunda, efali konusunda bizim bilgilenebileceğimiz hiçbir kaynak yoktur.
8. “Allah'tan başka İlâh yoktur, en güzel isimler O'nun-dur.” Allah kendisinden başka İlâh olmayandır. Kendisinden başka sözü dinlenecek, kulluk edilecek olmayandır Allah. Göklerde ve yerde tüm kullarının, tüm varlıkların kulluk ipleri elinde olan, sadece kendisine ibadet edilen, sadece kendisinin sözü dinlenen, sadece kendisinin hayat programı program kabul edilen, sadece kendisinin kanunları geçerli olan, herkesin kendisine boyun büktüğü tek varlık Allah’tır. Kendisine yönelinecek, kendisine kulluk edilecek, kendisi razı edilecek tek varlık Allah’tır. Ondan başka İlâh yoktur. Ondan başka sözü dinlenecek, ondan başka hatırı kazanılacak varlık yoktur. İbadetin, duanın, tevekkülün sadece kendisine yapılacağı imdadın yardımın sadece kendisinden isteneceği tek varlık Allah’tır. Tüm varlıklar adına kanun koymaya, onlara din ve şeriat belirlemeye, onlara hayat programı çizmeye yetkili tek varlık Allah’tır. Allah’tan başka hiçbir kimsenin kanun yapmaya, din belirlemeye, hayat tarzı koymaya, hayat programı belirlemeye hakkı yoktur. Din koyucusu sadece Allah’tır. Hayat programını belirleyici sadece odur. Çünkü tüm varlıklar Onundur, herkes ve her şey Onun kuludur, Onun mülküdür ve mülkünde söz hakkı da sadece Ona aittir. En güzel isimler, tüm güzel isimler Onundur. En güzel sıfatlar Rabbimize aittir. Güzelliklerin tamamı Ona aittir. Rabbimiz en güzel isimlerini kitabında bize tanıtmıştır. Bizler bize tanıtılan isimleriyle ilgi kurarak Rabbimizi tanıyacak, iman edecek, onları kafamızda canlı tutacak ve onlarla Ona karşı tavrımızı, kulluğumuzu belirleyeceğiz. Rasûlullah efendimizin bir hadislerinden öğreniyoruz ki Rabbimizin kendisine ait olarak bize haber verdiği 99 Esmâsını başkalarından ayıran, bu isimleri başkalarına vermeyen ve bu isimleri sayarak Rab-b’ine iman eden, dua eden kişi cennetliktir. Tabii sadece Rabbimizin bu isimlerini ezberlemek değildir mesele. Bu isimlerle ilgi kurarak onların muhtevasına uygun bir hayat yaşamak önemlidir. Peki mânâsına uygun bir hayat yaşamakla mükellef olduğumuz Rabbimizin bu güzel isimlerini nereden öğreneceğiz? Elbette bunları Rabbimizin kitabı ve elçisinin beyanlarından öğreneceğiz. A’râf sûresinde de Rabbimizin bu güzel isimleriyle Ona dua etmemiz tavsiye edilir. Yâni bu isimlerle tevessül edecek ve isteyeceğimizi onlarla isteyeceğiz. Konumumuz, durumuz, hacetimiz hangi isme mütenasipse onunla dua edecek, tavır belirleyeceğiz. Meselâ bir rızık isteme pozisyonundaysak ya Rezzak diyerek. Günâhlarımızın affını, kusurlarımızın örtülmesini isteme makamındaysak ya Gaffâr, ya Settâr diyerek. Korktuğumuz bir şeyden bizi korumasını isteme or-tamındaysak ya Hafız, şifa isteme atmosferindeysek ya Şâfî diyerek dua edeceğiz. Ve tabii en önemlisi sadece Rabbimize ait olan bu isimleri, bu sıfatla asla başkalarına vermeyeceğiz. Rabbimiz peygamberine seslenerek söze başladı. Kitabını onu bedbaht etmek, üzmek için değil mahza rahmet için indirdiğini ortaya koydu. Arşa istivâ ettiğini anlatarak gücünü, kudretini anlattı. Göklerin ve yerin mülkünün sadece kendisine ait olduğunu, göklerde ve yerde sadece kendisinin egemen olduğunu ve en güzel isimlerin kendisine ait olduğunu vurgulayarak peygamberine karşı böyle bir dostluk, böyle bir destek, böyle bir teselli sunduktan sonra bakın ona ve kıyâmete kadar onun yolunun yolcularına desteğini sürdürdüğünü şöylece ortaya koyacak:
9. “Mûsâ'nın başından geçen olay sana geldi mi?” Peygamberim, sana Mûsâ’nın haberi geldi mi? Sen Mûsâ’nın haberini hiç duydun mu? Bir başka yerde de sana orduların haberi geldi mi? buyuruyordu. Rasûlullah efendimizin bunaldığı bir atmosferde tarihin en büyük güçlerinden birisi olan Firavun karşısında bir Allah elçisinin galibiyeti, başarısı ortaya konarak Rasûlullah efendimize büyük bir moral, büyük bir destek kazandıracak Rabbimiz. Mûsâ (a.s) nın Firavunla kavgası gerçekten kitabımızın pek çok yerinde anlatılır. Rabbimizin Resûlüne destek olarak sunduğu bu habere gerçekten bugün bizim çok ihtiyacımız var. Dün bunaldığı, zorlandığı bir ortamda peygamberimize ve beraberindeki mü’minlere gündem olan bu haber inşallah bugün bizim de gündemimiz olsun. Çünkü Allah yolunun yolcularına dün de, bugün de bundan daha büyük bir destek olamaz. Hak bâtıl savaşlarında, iman küfür savaşlarında yeryüzünün en büyük hadisesi. Gerçekten yeryüzünün en dengesiz bir savaşı. Bakın Rabbimiz başka hiçbir kaynaktan öğrenme imkânına sahip olmadığımız Rabbimizin haberi şöyle başlıyor:
10. “Bir vakit o hani bir ateş gördü de ehline: “Durun!” dedi; benim gözüme bir ateş ilişti, belki size ondan bir yalın kor getiririm, yahut orada bir yol kılavuzu bulurum!” Evet Mûsâ (a.s) bir ateş görmüştü. Ailesine dedi ki ben bir ateş gördüm, siz burada bekleyin, ben ona ünsiyet ettim. Ben bana teselli verecek bir şey gördüm. Bu ateş bana sevimli geliyor. Siz burada bekleyin de ben gidip o ateşten bir parça, bir kor alıp getireyim, ya da belki onun yanında bir yol rehberi bulurum. Medyen’deki gizlenmesinin arkasından Mısıra dönüşünde cereyan eden bir hadiseyle başlıyor Rabbimiz. Mûsâ (a.s) Medyenden tekrar doğup büyüdüğü Firavunun ülkesi Mısıra dönüyordu. Tabii yolu o ıssız Sina çölünden geçecekti. İşte Allah’ın elçisi Sina’dan Mısır’a doğru gelirken çölde yolunu kaybeder. Yanında hanımı ve çocukları da olduğu halde soğuğu şiddetli bir gecede çölde yolunu şaşırır. Bir taraftan da bir adam öldürerek kaçtığı Firavunun topraklarının, karakollarının yakınlarındadır. Hâlâ içinde bir korku vardır. İşte böyle bir atmosferde, ne tarafa gideceğini de bilemez bir vaziyette, gece uzakta yanan bir ateş görür. Hanımına ve çocuklarına der ki siz burada beni bekleyin. Ben şu ateşten bir parça getireyim ki ısınasınız, ya da belki orada bize yol gösterecek birilerini bulurum der ve çocuklarını orada bırakıp ateşe doğru gider.
11. “Mûsâ ateşin yanına gelince: "Ey Mûsâ! " diye seslenildi:” Ateşin yanına vardığında kendisine ey Mûsâ! diye seslenilir. Evet Mûsâ o ateşin yanına vardığında bir ses Ona hitap eder. Ve işte o anda yeryüzünün en harikulade, en büyük hadisesiyle karşı karşıyayız. Evet yeryüzünde sadece Hz. Mûsâ (a.s) nın karşılaştığı başka hiç kimsenin müşahit olmadığı bir hadise. Rabbimiz bir beşerle konuşuyordu. Mûsâ’ya sesleniyordu. Ne büyük bir hadise değil mi? Sizce de öyle mi? Gerçekten sizce de yeryüzünün en şerefli olayı mıdır bu? Öyleyse kesinlikle bilesiniz ki, Rabbimizin ve efendimizin beyanlarından umarız ki şu anda bizlerin de bu şerefe ulaşma imkânlarımız vardır. Nasıl? İşte şu kitabıyla Rabbimiz bizimle de konuşmaktadır. Rabbimizin bu kitabını elimize alıp okumaya başladığımız andan itibaren kesinlikle bilelim ki Rabbimiz bizimle konuşmaya başlamış ve bizler de Mûsâ (a.s) nın ulaştığı şerefe ulaşmışız demektir. Unutmayalım ki Mûsâ (a.s) la Turda konuşan Rabbimiz bizimle de Bakarayla, Âl-i İmrân’la, Nisâ’yla, Tâ-Hâ’yla konuşacaktır. Yeter ki bizler de elimize bu kitabı alıp Rabb’imizle konuşmaya başlarken Mûsâ (a.s) nın Turun eteklerindeki tavrına benzer bir tavır içine girelim. Rabb’imizle konuştuğumuzun, Rabbimizin huzurunda olduğumuzun ve hayatımızı düzenlemek üzere Rabbimizden mesaj aldığımızın bilincinde olalım. Bilelim ki biz bir insanla konuşmuyoruz. Bu söz insan sözü değil. Bir melek sözü, bir Melik sözü de değildir bu. Göklerin ve yerin sahibi, arşın sahibi, tüm mevcudatın Rabbi, tüm varlıklarının İlâhı ve kendisinden başka da İlâh da olmayan Rabb’imizle konuştuğumuzun şuurunda olalım. Evet yeryüzünün en büyük buluşması, yeryüzünün en büyük toplantısı, yeryüzünün en büyük zirvesi. Bu zirvenin iki tarafı var. Birisi göklerin ve yerin sahibi ve Mâliki olan Allah, diğeri de bir insan. Yeryüzünde Rabbimizin seçip vahyine odak nokta yaptığı, kendisiyle konuşma şerefine erdirdiği Hz. Mûsâ.
12. “Ben şüphesiz senin Rabb’inim; ayağındakileri çıkar; çünkü sen, kutsal bir vadi olan Tuva’dasın.” Ey Mûsâ! Gerçekten Ben, Ben senin Rabb’inim! Şu anda sana hitap eden, seninle konuşan Rabb’indir! Allah’ın kutlu elçisi Hz. Mûsâ o anda kendisiyle konuşanın gerçekten Allah olduğunu bütün yönlerden ve tüm azalarıyla işitmesinden anlamıştı. Anlamıştı ki bu kelâm Allah kelâmıydı. Ayağındaki pabuçlarını çıkar, çünkü muhakkak ki sen kutsal Tuva’dasın. Tertemiz, mübarek kılınmış Tuva vadisindesin sen. Anlı-yoruz ki Ona ayakkabılarını çıkartma emri o bölgeye ihtiram sebebiyledir. Yahudiler belki o sebepten ayakkabılarıyla ibadet etmemeye, dua etmemeye özen gösterirler. Ama Allah’ın Resûlü bir hadislerinde siz onların aksine hareket ederek onlara bu konuda muhalefet edin buyurmaktadır. Tabii Rabbimizin Hz. Mûsâ’ya henüz peygamberlik şeref ve müjdesinden önce böyle bir ayakkabı çıkarma emrinde bulunmasını belki de o anda neye uğradığını bilemeyip şaşkınlık geçiren Mûsâ’yı böyle bir işle meşgul ederek rahatlatmak istemişti Rabbimiz. Bakın Rabbimizin Ona hitabı devam ediyor:
13. “Ben seni seçtim; artık vahiy olunanları dinle:” Ey Mûsâ, Ben seni seçtim. Seni seçmiş bulunuyorum. Şimdi sen de sana vahiy olunanları dinle. Vahyimi dinle, sözlerime kulak ver. Rabbimiz önce ayakkabılarını çıkartmasını, mütevazı olmasını emretti, sonra da kendisine karşı, vahyine karşı, sözlerine karşı takınması gereken tavrı takınmasını istedi Ondan. Çünkü vahiyden, bilgiden istifade etmenin yolu budur. Eğitimci önce öğreteceklerine karşı talebesinden ilk önce edep ve ciddiyet istemelidir. Nitekim eğitimcilerin en büyükleri olan Allah elçileri kendilerine inananlardan ilk önce takva ve itaat istemişlerdir. İnsanlara Allah bilgisi öğretmek isteyen muallimler de, onlardan vahiy öğrenmeye talip olanlar da buna çok dikkat etmelidirler.
14. “Şüphesiz Ben Allah'ım, Benden başka İlâh yoktur; Bana kulluk et; Beni anmak için namaz kıl.” Şüphesiz ki Ben Allah’ım. Benden başka İlâh yoktur. Bana kulluk et, Beni dinle ve Beni zikretmen, beni hatırlaman, beni hatı-rında canlı tutman, hep beni yüceltmen için namaz kıl. Beni anlamak, Beni tanımak için namaz kıl. Benimle ilgi kurmak, benimle diyalogu kesmemek için namaz kıl. Namaz kıl değil de namazı ikâme et. Yâni namazı ayağa kaldır, hayatını düzenleyecek mesaj almak üzere namazı ikâme et. Evet dikkat ederseniz tevhidden sonra, Allah’tan başka İlâh olmadığını kabulden sonra hemen namaz isteniyor. Namaz Hz. Adem’den bu yana bütün peygamberlerin hayatında değişmeyen ilk ibadettir. Namaz bütün risâlet silsilelerinde ameli farzların ilkidir. Namaz peygamberlerin risâlet, vahiy ve tebliğ yükünü kaldırabilmeleri için onların ilk dayanaklarıdır. Namaz mü’minin mü’minliğini ortaya koyan en baş ve en vazgeçilmez sıfatıdır. Namaz küfürden imana geçişin ilk ameli tatbikatıdır. Namaz mü’mini kâfirden ayıran en belirgin özelliktir. Namaz dinin dışa yansıyan yönüdür. Namaz baştan so-na temizliktir. Namaz Allah’la buluşma makamıdır. İşte Rabbimiz buyuruyor ki ey Mûsâ Beni hatırlamak için, Beni unutmamak, Benden gafil olmamak için namazı ikâme et.
15. “Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyâmet mutlaka gelecektir.” Kıyâmet muhakkak gelecektir. Onun gelip çatması mutlak sûrette kaçınılmazdır. Ve her bir insan, her bir nefis mutlaka ameliy-le, çabasıyla, değerlendirilmek için Benim huzuruna gelecektir. Ben onu gizli tutuyorum. Kıyâmetin ne zaman gerçekleşeceğini hiç kimse bilmez. Eğer gönderdiğim kitaplarımda kıyâmetin onun vaktini, saatini bildirmeksizin geleceğine dair haberlerim olmasaydı o bütünüyle insanlara gizli kalacaktı. Benim onun zamanını gizli tutmamın hikmeti insanlar onun zamanını bilmedikleri için her an ondan korkup hazırlıklı bulunmalarıdır. Öyle değil mi? Her şey insanlara gösterilseydi onların tüm çabaları, gayretleri durur ve kokuşmaya mahkum olurlardı. Ama böyle olunca insanlar korku ve ümit arasında kendilerini Rab’lerinin hesabından kurtarmak ve rızasını kazanmak için kalpleri o bilinmez kıyâmet saatine rabıtalı olarak koşturup duracaklar. Evet herkes yaptıklarının yaşadığı hayatın karşılığını görsün diye Biz mutlaka kıyâmeti gerçekleştireceğiz diyor Rabbimiz. Eğer öyle olmasaydı, herkes yaptıklarından hesaba çekilmeseydi zaten bu dünyanın hiçbir anlamı kalmazdı. Öyleyse kesinlikle bilelim ki zerre kadar bir hayır işlemişsek, bir şer işlemişsek onun karşılığını göreceğimiz, hesabını vereceğimiz bir gün gelecektir.
16. “Buna inanmayan ve hevesine uyan kimse seni ondan alıkoymasın, yoksa helâk olusun.” Buna inanmayan, kıyâmetin kopacağına dair Allah’ın bu kesin haberlerini yalanlayan, vahyi bir kenara bırakıp hevâ ve hevesine tabi olan, hevâ ve hevesini putlaştırıp vahiy yerine ikâme eden kimseler sakın peygamberim seni ondan, ona imandan, onu gündemde tutmaktan, hayatını bu imana bina etmekten, hesaba çekileceğin şuuru içinde bir hayat yaşamaktan alıkoymasın. Aksi takdirde helâke uğrar yok olup gidersin. Sakın ha Allah’ı, Allah’ın kıyâmetini, hesabını, kitabını unutarak dünyaya dalanlar, zevk ve eğlencelerinin peşine düşenler gibi olma. Böylelerine sakın bulaşma, zarar edersin. Tabii bu Mûsâ (a.s) nın şahsında Onun ümmetine ve bize bir uyarıdır.
17. “Ey Mûsâ! Sağ elindeki nedir?” Sağ elindeki nedir ey Mûsâ? Rabbimiz soruyor. Bilginin sahibi olan, bilgisi tam olan, bilginin kaynağı olan Rabbimiz soruyor. Rabbi-miz elbette Onun elinde bir asa olduğunu biliyor ve görüyor. Belki de biraz sonra elindeki asanın bir mûcizeye konu olacağını hatırlatarak Rabbimiz Onu buna hazırlıyordu. Issız bir çölün içinde, karanlık ve soğuk bir gecede yolunu şaşırmış Mûsâ yolsuzlara yol gösterecek, tüm insanlığa mihmandarlık yapacak. Karanlık gecelerin aydınlatıcısı olacak. İnsanlığa hidâyet ve rahmetin müjdecisi olacak. Rabbimiz Mûsâ (a.s) la konuşuyor, Ben Allah’ım diyor, Benden başka sözü dinlenecek, kulluk edilecek İlâh yoktur diyor, Beni hatırlamak, Beni unutmamak için namazı ikâme et diyor. Allah en iyi-sini bilir, Mûsâ (a.s) nın heyecanı doruk noktaya vardı ki Rabbimiz Onu rahatlatıyor. Kolay bir mükâleme ortamındaymış gibi hemen soruveriyor. Sağ elindeki nedir ey Mûsâ diye. Bakın Hz. Mûsâ şöyle diyor:
18. “Mûsâ: “O benim değneğimdir, ona dayanıyorum, onunla davarıma yaprak silkerim, ondan daha birçok işlerimde faydalanırım" dedi.” Dedi ki o benim asamdır. Ona dayanırım, onunla davarlarım için ağaçlardan yaprak silkelerim. Ve benim için onda daha başka menfaatler de vardır. Dikkat ederseniz Allah’ın elçisi bilerek sözü uzatmış, kısaca o benim asamdır deyivermemiştir. Çünkü Mûsâ (a.s) Rabb’iyle bu müthiş buluşma ve konuşma anını biraz uzatmayı dilemiştir. Rabbimiz buyurdu ki:
19,20. “Allah: "Ey Mûsâ bırak onu" dedi. Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan oluverdi.” Mûsâ (a.s) onu yere bıraktı bir de ne görsün hemen o asa koşan bir yılan oluverdi. Mûsâ (a.s) nın on yıl elinde taşıdığı, koyunlarını güttüğü, yorulduğu zaman yaslanıp dinlendiği, davarları için ağaçlardan yaprak döktüğü, kendisiyle korunduğu o asa birdenbire bir gece vakti Allah’ın izniyle bir yılan oluveriyor. Rabbimiz azametiyle, güç ve kudretiyle tecelli ediyor. Atıyor asayı kıvraklıkta, hareketlilikte koşan bir yılana dönüşüveriyor. Burada Hayye, kitabımızın bir başka âyetinde de Sü’ban deniliyor.
19,20. “Allah: "Ey Mûsâ bırak onu" dedi. Bırakınca, değnek hemen, koşan bir yılan oluverdi.” Mûsâ (a.s) onu yere bıraktı bir de ne görsün hemen o asa koşan bir yılan oluverdi. Mûsâ (a.s) nın on yıl elinde taşıdığı, koyunlarını güttüğü, yorulduğu zaman yaslanıp dinlendiği, davarları için ağaçlardan yaprak döktüğü, kendisiyle korunduğu o asa birdenbire bir gece vakti Allah’ın izniyle bir yılan oluveriyor. Rabbimiz azametiyle, güç ve kudretiyle tecelli ediyor. Atıyor asayı kıvraklıkta, hareketlilikte koşan bir yılana dönüşüveriyor. Burada Hayye, kitabımızın bir başka âyetinde de Sü’ban deniliyor.
21,23. “Allah: "Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mûcizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mûcize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın" dedi.” Rabbimiz buyuruyor ki;ey Mûsâ, onu al ve hiç korkma. Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Elini koynuna sok, bir hastalık, bir sıkıntı olmaksızın başka bir mûcize olarak bembeyaz bir durumda çıksın. Böylece sana daha büyük âyetlerimizden gösterelim. Elin güneş gibi parlayacak ama asla sana bir zarar vermeyecektir. Evet düşünebiliyor musunuz? On yıl Medyen’de Firavundan gizlenen Hz. Mûsâ bir anda Tûr’un eteklerinde göklerin ve yerin Rabbi ile karşı karşıya, Onunla konuşuyor. Elindeki asa bir yılan haline geliyor, tekrar onu eline alıyor eski asa halini alıyor, koynuna sokup çıkardığı eli bembeyaz bir nûr kesiliyor. Mûsâ (a.s) rahmet, nimet ve lütuflarla kuşatılıyor. Ve bütün bunların beraberinde gelen bir sorumluluk, bir büyük görev var. On yıl Medyen’de çobanlık yapan Mûsâ şimdi insanlara çobanlık yapacaktı, insanları güdecekti. Bu görev öncesi Rabbimizin takdiriyle böyle bir çobanlık eğitiminden geçirilmişti. Dağda, çölde âdeta gelecekteki görevi için pişirilmiş, olgunlaştırılmıştı. Açlığa, susuzluğa, yoksulluğa, sıkıntıya, mahrumiyete alıştırılmıştı. Çünkü kendisini büyük bir görev bekliyordu. Bakın işte görevi:
21,23. “Allah: "Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mûcizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mûcize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın" dedi.” Rabbimiz buyuruyor ki;ey Mûsâ, onu al ve hiç korkma. Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Elini koynuna sok, bir hastalık, bir sıkıntı olmaksızın başka bir mûcize olarak bembeyaz bir durumda çıksın. Böylece sana daha büyük âyetlerimizden gösterelim. Elin güneş gibi parlayacak ama asla sana bir zarar vermeyecektir. Evet düşünebiliyor musunuz? On yıl Medyen’de Firavundan gizlenen Hz. Mûsâ bir anda Tûr’un eteklerinde göklerin ve yerin Rabbi ile karşı karşıya, Onunla konuşuyor. Elindeki asa bir yılan haline geliyor, tekrar onu eline alıyor eski asa halini alıyor, koynuna sokup çıkardığı eli bembeyaz bir nûr kesiliyor. Mûsâ (a.s) rahmet, nimet ve lütuflarla kuşatılıyor. Ve bütün bunların beraberinde gelen bir sorumluluk, bir büyük görev var. On yıl Medyen’de çobanlık yapan Mûsâ şimdi insanlara çobanlık yapacaktı, insanları güdecekti. Bu görev öncesi Rabbimizin takdiriyle böyle bir çobanlık eğitiminden geçirilmişti. Dağda, çölde âdeta gelecekteki görevi için pişirilmiş, olgunlaştırılmıştı. Açlığa, susuzluğa, yoksulluğa, sıkıntıya, mahrumiyete alıştırılmıştı. Çünkü kendisini büyük bir görev bekliyordu. Bakın işte görevi:
21,23. “Allah: "Onu al, korkma; biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Daha büyük mûcizelerimizi sana göstermemiz için elini koltuğunun altına koy da, diğer bir mûcize olarak, kusursuz, bembeyaz çıksın" dedi.” Rabbimiz buyuruyor ki;ey Mûsâ, onu al ve hiç korkma. Biz onu yine eski durumuna çevireceğiz. Elini koynuna sok, bir hastalık, bir sıkıntı olmaksızın başka bir mûcize olarak bembeyaz bir durumda çıksın. Böylece sana daha büyük âyetlerimizden gösterelim. Elin güneş gibi parlayacak ama asla sana bir zarar vermeyecektir. Evet düşünebiliyor musunuz? On yıl Medyen’de Firavundan gizlenen Hz. Mûsâ bir anda Tûr’un eteklerinde göklerin ve yerin Rabbi ile karşı karşıya, Onunla konuşuyor. Elindeki asa bir yılan haline geliyor, tekrar onu eline alıyor eski asa halini alıyor, koynuna sokup çıkardığı eli bembeyaz bir nûr kesiliyor. Mûsâ (a.s) rahmet, nimet ve lütuflarla kuşatılıyor. Ve bütün bunların beraberinde gelen bir sorumluluk, bir büyük görev var. On yıl Medyen’de çobanlık yapan Mûsâ şimdi insanlara çobanlık yapacaktı, insanları güdecekti. Bu görev öncesi Rabbimizin takdiriyle böyle bir çobanlık eğitiminden geçirilmişti. Dağda, çölde âdeta gelecekteki görevi için pişirilmiş, olgunlaştırılmıştı. Açlığa, susuzluğa, yoksulluğa, sıkıntıya, mahrumiyete alıştırılmıştı. Çünkü kendisini büyük bir görev bekliyordu. Bakın işte görevi:
24. “Firavuna git, doğrusu o azmıştır.” Firavuna git, çünkü O tuğyan etmiş, azmıştır. Ey Mûsâ, Fira-vun’a git, çünkü O kul olduğunu unutup tanrılık sevdasına kapıl-mıştır. Git çünkü tâğutluk yapmaktadır.Tâğutluk Firavunluk demektir. Allah’a kafa tutmak, hayat programını Allah’a sormadan yaşamak, Allah karşısında benlik iddiasında bulunmak, varlık iddiasında, bilgi, güç, kuvvet iddiasında bulunmak demektir. Allah’ın hayata karışırlılığını reddetmek, Allah’ın vahyini, Allah’ın yasalarını reddedip onun ye-rine kendi yasalarını ikâme iddiasında bulunmak demektir. Ben kendi hayatımı kendim yaşarım. Benim de aklım var, benim de bilgim, benim de keyfim var, bu hayatı nasıl yaşayacağımı ben de bilirim diyerek Allah’ın gönderdiği hayat programını diskalifiye eden kişi tâğuttur. Rabbimiz Mûsâ (a.s)’a emrediyor ve:Git Firavun’a O azmıştır. Hz. Mûsâ daha önce sarayında büyüdüğü, gençlik yıllarında adamlarından birini öldürerek kaçtığı Mısıra, Firavunun ülkesine tekrar gönderiliyordu. Azgınlaşan, tâğutlaşan Firavunu uyarmak, Onu kulluğa çağırmak ve Onun elinde köleleştirilmiş müslümanları, İsrâil oğullarını Allah’a kulluğa ve özgürlüğe dâvet etmek görevini alıyordu Allah’tan. Çünkü artık büyük irade Firavun ve saltanatının, Firavun ve azgınlığının, zulmünün bitişine karar vermişti. Bu zirvede bunun kararı alınmış ve uygulamaya konulacaktı. Bakın hadise şöyle gerçekleşiyor:
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
25,35. “Mûsâ: "Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolay-laştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar. Ailemden kardeşim Harun'u bana vezir yap, beni onunla destekle, onu görevimde ortak kıl ki, Seni daha çok tesbih edelim ve çokça analım. Şüphesiz Sen bizi görmektesin" dedi.” Evet Rabb’inden bu emri alan Hz. Mûsâ dedi ki, Rabbim, göğsümü genişlet, sadrımı şerh et. Ben böylece dünyanın basitliğini bileyim, âhiretin yüceliğini anlayayım. Sana kulluğa koşayım. Ölüm gelmeden önce ona hazırlıkta bulunayım. İnşirâh-ı sadrı böyle anlamaya çalışıyoruz. Hz. Mûsâ Rabbimi-zin kendisine yüklediği bu risâlet vazifesini, Firavun ve toplumuna gidip o azgın insanları uyarma işini, bu çok zor işi Allah’ın istediği gibi icra edebilmek, Allah düşmanları karşısında yıkılmadan ayakta durabilmek, onlardan gelebilecek tehlikelere karşı sabırla göğüs gerebilmek için Rabb’inden kalbine bir dayanıklılık, bir cesaret, bir genişlilik istiyordu. Elbette O Allah’ın yeryüzünde seçtiği bir elçi olarak, Allah’ın yeryüzünde istediği kulluğun pratik örnekleyicisi, göstericisi olarak, bir üsve olarak hem bu vahye dayanıcı, hem de onu bizzat icra edici olmalıydı. Elbette karşısındaki amansız düşmanlarına karşı, açlığa susuzluğa karşı, dertlere ıstıraplara karşı, reddedişlere, alaylara, yalanlamalara karşı göğüs gerebilme güzüne, cesaretine, tahammülüne sahip olmalıydı. İşte İnşirâh-ı sadır Allah tarafında elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Mûsâ (a.s) Rabbimizden onu istiyordu. Ya Rabbi benim işimi kolaylaştır, görevimi, yüklediğin vazife-mi kolay kıl. Bu risâlet görevimi, bu uyarı misyonumu kolayca icra et-me imkânı ver. Şu dilimin bağını da çözüver ya Rabbi. Dilimdeki bağı da çöz ki sözümü anlasınlar. Ehlimden birini de bana vezir kıl, yardımcı kıl ki bu kardeşim Harun olsun. Onunla beni destekle, güçlendir ya Rabbi. Bu işimde, bu görevimde Onu bana ortak kıl. Ona da elçilik ver ki seni çok çok yüceltelim. Seni hep gündemde tutalım. Senin istediğin kulluğu icra ederek tesbih edelim. Sen nasıl tanınacaksan seni öylece tanıyalım. Sana nasıl hamd edilecekse öylece hamd edip, nasıl övüleceksen se-ni öylece övelim. Nasıl gündeme alınacAksân Seni öylece gündemimize alalım. Seni çok zikredelim, seninle yücelelim, sana kullukla şe-ref kazanalım. Senin zikrinle, senin şanınla dünyayı yüceltelim, bizim zikrimiz, fikrimiz hep sen ol. Şüphesiz ki Sen bizi görüyorsun, bizim halimize muttalisin, biz sadece Sana muhtacız, sadece Senden isti-yoruz ve böyle zorlu bir görevde ancak Senin yardımınla başarılı olabiliriz. Bize yardım et, bizi destekle ya Rabbi. Değilse ben kendi kendime ne yapabilirim? İşte gücüm belli, imkânım belli, konuşmam belli. Mûsâ (a.s) nın dilimdeki bağı çözüver ya Rabbi şeklindeki duasını, kimileri işte Onun dilinde bir kekemelik vardı filan diye anlamaya çalışmışlar. Halbuki durum hiç de öyle değil gibi. Bakın bu konunun anlatıldığı Şuarâ sûresinde de şöyle deniyordu: Mûsâ: "Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun'a da elçilik ver. Onların bana isnat ettikleri bir suç da vardır. Beni öldürmelerinden korkuyorum" demişti.” Şuarâ 12,14) Evet orada da diyordu : Sözümü dinleyip de aldırış etmeme-lerinden, bana inanmamalarından korkuyorum. Onun içindir ki göğsüm daralıyor, lisanım intikal etmiyor, yâni derdimi anlatamama endişem var. Bir de onların benim aleyhime kullanabilecekleri, beni peşin peşin suçlayabilecekleri bir suçum da var. Ben daha önce bir adamlarını öldürüp kaçmış birisiyim. Ben onlar nazarında suçlu birisiyim. Kor-karım ki beni dinlemeyebilirler. Bunun için Ya Rabbi Harun’u da gönder! Yâni bu görevi Harun’a da ver! Onu da Peygamber yapıp, benimle beraber Ona da elçilik veriver ya Rabbi diyor. Mûsâ (a.s) da bir suçluluk halet-i ruhîyesi var. Diyor ki; ya Rabbi, ben küçüklüğümden beri günâh psikozu, suçluluk psikozu içinde olduğumdan dolayı, beni reddedecekleri korkusundan dolayı bocalayıp dilim sürçebilir, dilim dolaşabilir, onun için yanıma kardeşim Harun’u da ver ya Rabbi! şeklinde anlıyoruz. Yâni dilinde herhangi bir rahatsızlık filan yoktur da daha önce bir adam öldürüp Mısırdan, Firavunun ülkesinden Medyen’e kaçtığı için suçluluk halet-i ruhîyesiyle belki anlatacaklarımı rahat anlatamam diyordu Hz. Mûsâ (a.s). Yâni ya psikolojik bir destek, ya da biyolojik bir destek olarak Harun’u isti-yor yanına. Çünkü bakıyoruz Allah’ın elçisi Hz. Mûsâ (a.s) kendilerine gel-diği zaman ne Firavundan, ne de başkalarından böyle bir itiraz göremiyoruz. Hayrola ey Mûsâ! Ne oluyor? Bak sen konuşmayı bile doğ-ru dürüst beceremiyorsun. Allah senin yerine daha fasih konuşan biri-ni niye göndermedi? diye hiç kimseden böyle bir itiraz göremiyoruz. Ve Firavuna gittikleri andan itibaren hep sahnede olan, konuşan, mü-câdele veren de Mûsâ (a.s) dır. Mûsâ (a.s) Risâlet görevini alır almaz böyle diyor. Ya Rabbi şimdi ben adam öldürüp kaçtığım bir ülkeye dönüyorum. O ülkenin zalim hükümdarı yıllarca ben doğmayayım diye, ben gelmeyeyim diye yıllarca benim kavmimin, İsrâil oğullarının erkek çocuklarını öldürdüğü, kadınlarını hayasızlaştırdığı, erkeklerini köleleştirip en zor şartlar altında çalıştırdığı bir ülkeye gidiyorum. Bu durumda senin yardımın olmaksızın kendi başıma ben nasıl muvaffak olabilirim? İnsanlara kar-şı seni unutturarak tanrılığını iddia eden, senin yasalarını ilga edip kendi yasalarını zorla topluma empoze etmiş, bir ayağını Karun’un, diğer ayağını da Bel’am’ın omzuna basmış kazıklar sahibi, insanlara eziyet ve işkence yapmada zirvede, kullarını öldürüp hayasızlaştırmada şedit mi şedit, siyasal, ekonomik ve askeri güç bakımından eşi benzeri olmayan Karun’u, Bel’am’ı, orduları, askerleri olan bir Firavuna gidiyorum. Tek başıma onun karşısına çıkacak ve onu İslâm’a dâ-vet edeceğim. Ve bu arada onun zulmünden kurtarmaya gittiğim benim kav-mimin, İsrâil oğullarının durumu da hiç de iç açıcı bir manzara arz et-miyor. Beni anlayamayacak kadar her şeylerini kaybetmişlerdir. Anlasalar bile korkularından benim yanımda yer alamayacak bir durumdalar. Yıllar yılı Firavunun zulüm ve işkenceleri altında, Firavun sisteminin materyalist eğitim sistemi kıskacında müslümanlıklarını unutmuş, namuslarını iffetlerini, şahsiyetlerini kimliklerini kaybetmiş, tarihlerini hafızalarını yitirmiş bir durumdalar. Ne olur şu istediklerimi bana lütfet de beni her iki gruba karşı da galip getir ya Rabbi.
36,39. “Allah: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahiy edilmesi gerekeni vahy etmiştik: Mûsâ'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.” Rabbimiz buyurdu ki ey Mûsâ muhakkak ki istediğin sana ve-rilmiştir. Ne istemişti? İnşirâh-ı sadır istemişti Rabbimizden. Sadrının, göğsünün şerhini, cesaret, şecaat, metanet ve sabırla, dayanıklılıkla doldurulmasını istemişti. Rabbimiz buyurdu ki evet ey Mûsâ, sana şerhu‘s sadır verilecek. Sana bir kalp itminanı, bir gönül ferahlığı verilecek. Ölüme hazır olacaksın. Cennet ve âhiret gözünde, gönlünde büyüyecek, dünya önünde küçüldükçe küçülecek. İşini kolaylaştıracağım, önünü açacağım. Dilindeki o bağı çözeceğim. Seni o suçluluk psikozundan kurtaracağım. Güzel ve rahat konuşacaksın, konuşmanı anlaşılır kılacağım. Ve kardeşin Harun’u da sana vezir, yardımcı, peygamber kılacağım. Onu bu risâlet işinde sana ortak ve destek yapacağım, O da bir peygamber olacak. Artık işini Onunla paylaşacaksın. Rabbinizi çok çok zikredecek, Beni gündeminize alacak, Benimle, Benim zikrimle şereflenecek, yüceldikçe yüceleceksiniz. Baksana başka kereler de, başka zamanlar da biz sana yardımda bulunmamış mıydık? Başka ortamlarda da sana lütuflarda bu-lunmuştuk, sana iyilikte bulunmuş, yardımımızı üzerinden eksik etmemiştik. O gün seni yalnız ve yardımcısız bırakmayan biz şimdi mi bırakacağız? Hayır hayır, sen bu konuda hiç tasalanma. Biz hep senin yanında ve yardımızda olduk, burada da seni yalnız bırakmayacağız. Sen bize güven ve bizim senden istediğimiz kulluğu yerine ge-tirmeye yönel, gerisini merak etme diyor Rabbimiz. Tabi arkasında böyle bir Allah desteği olan bir kişi kimden ve neden korkacak da? Kimden çekinip ürkecek de? Keşke müslümanlar güç kaynaklarının bir farkına varmış olsalardı. Kimin safında olduklarının, kimin desteğinde olduklarının bir bilincine ermiş olsalardı, elbette onlar şu içinde bulundukları durumdan çok farklı olacaklardı. Ve tabi eğer bu silahı karşılarındaki kâfirlere karşı bir kullanabilmiş olsalardı. Onlar da kiminle savaştıklarının, kime kafa tuttuklarının bir farkına varabilmiş olsalkardı. Hani hatırlasana ey Mûsâ, Biz senin annene bir vahiyle vahy etmiştik. Demiştik ki annene onun için, çocuğun için bir tabut yap. Mûsâ’yı o tabutun içine koy ve içindekini denize bırak. Deniz de onu sahile taşısın. Bana da, ona da düşman olan biri onu alır diye annene vahy etmiştik. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kılmıştım. Düşünsene, hatırlasana. Yâni bilesin ki ey Mûsâ, Bizim sana olan lütfumuz, rahmetimiz, nimetlerimiz sadece şimdi değil çok önceleri de Biz sana nimetimizi ulaştırıyorduk, şu anda da Bizim rahmetimiz altındasın, bilesin ki yarın da bu rahmetimizi senden esirgeyip uzak etmeyeceğiz. Ezilen, köleleştirilen İsrâil oğullarının arasında uzun zamandan beri, ta İbrahîm (a.s)'dan bu yana bir söz dolaşıyordu. İsrâil oğullarının içinden İbrahîm (a.s) in torunlarından bir çocuk çıkacak, bir Mûsâ dünyaya gelecek bu Mûsâ onları kölelikten kurtaracak, Firavununun mülkünü yıkacak, saltanatını yerle bir edecek. Zulüm üzerine bina edilen o sitemin defterini dürecek. İşte İsrâil oğullarının arasında yaygın olan bu söz zalim Firavunların uykusunu kaçırıyor, aklını başından alıyordu. Alçak Firavun da Mûsâ’nın gelmemesi ve sistemlerinin yıkılmaması için tedbirler alıyordu. Bunun için de İsrâil oğullarından doğan bütün erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Bunlardan birisi mutlaka Mûsâ’dır diye, bir Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ can veriyordu. Sosyolojik bir tahlille diyoruz ki aslında tüm egemen güçler, yeryüzündeki tüm hakim güçler, tüm müstekbirler, tüm sömürgeci ve zalim güçler, yâni dünya üzerinde küfrü, şirki ayakta tutmaya devam eden tüm tâğutî güçler ezdikleri, sömürdükleri, kanını emdikleri toplulukların bir gün akıllarını başlarını alıp, tüm kelepçeleri ve prangaları çözüp kendilerinden hesap sormak üzere karşılarına dikileceklerini biliyorlar. Kesinlikle biliyorlar ki bir gün bu mazlumlar uyanacak ve kendilerinde hesap soracaklar. İşte bunun bilincinde olan bu zalimler bunun korkusuyla hafakanlı geceler ve korkulu rüyalarla bir ömür sürerler. Ha uyandılar ha uyanacaklar. Zincirleri ha kırdılar ha kıracaklar, silahlarına ha davrandılar ha davranacaklar diye ödleri kopmaktadır. Kesin bilirler ki bu köleler bir gün uyanacak ve bir gün tüm bu zulümlerinin hesabını vermekle karşı karşıya geleceklerdir. Bu sosyolojik kuralı bildikleri için aman bu İsrâil oğulları bize kafa tutacak sayısal güce ulaşmasınlar, bu nüfuza ulaşmasınlar diye onların doğan erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Ama bunu yaparken de şunu unutuyorlardı zalim Firavun oğulları. Bu yasa Allah’ın yasasıydı. Yasayı koyan Allah’tı. Onları bu akıllara durgunluk veren tedbirleri takdiri bozamayacaktı. Zulüm ilelebet yaşamayacaktı. Ve daima mazlumlar, ezilenler, zulme uğrayanlar bir gün Allah’ın yardımıyla zalimlerin hakkından geleceklerdi. Ve nitekim bakın Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ’nın kanına giren Firavun bir gün Mûsâ’yı kendi kucağında, kendi sarayında buluverecekti. Evet öldürdüler Mûsâları, öldürdüler İsrâil oğullu müslümanların erkek çocuklarını. O kadar çok kıyım yapıldı ki, doğan bütün er-kekleri öldürünce de bu defa işlerinde çalıştıracak insan kalmayıverdi. Kendilerine hizmet edecek, en kötü işlerde çalıştıracak bu kölelerin sayısı azalınca, böyle bir korku gündeme gelince şöyle bir karara vardılar. Dediler ki bunları bir yıl öldürelim ertesi da canlı bırakalım. Böylece hiç olmazsa biraz biraz işlerimizi gördürecek köle bulabilelim. Evet böyle yapıyorlar sağ bıraktıklarını da köleleştiriyorlardı. Onları en ağır işlerde çalışmaya mecbur bırakıyorlardı. Ehram yapımı, inşaat işleri, tarla tapan işlerinde hizmetçilik işlerinde çalıştırıyorlardı. Var-lıklarının tek sebebi de işte buydu. Erkeklerinin kimileri öldürülüp kimileri de böyle ezilmeye mahkum edilince de bu İsrâil oğullarının kadınları Firavun oğullarının elinde oyuncak durumuna düşüyordu. Elbette erkekleri olmayan kadınlar toplum içinde tamamen iffetsiz ve hayasız hale geliyordu. Ve işte bu uygulama devam ederken Mûsâ (a.s) nın annesi çocuğunu dünyaya getirir. Tabii ölüm senesi, kıyım senesi dünyaya getirdiği için de Mûsâ’nın annesi sıkıntılıdır. Cellatlar ha geldiler, ha gelecekler korkusu içinde kıvranmaktadır. Çünkü mahallede kapı, kapı dolaşıyorlar ve haber aldıklarını hemen öldürüyorlar. Düşünün bir kadın için, bir anne için daha yeni dünyaya getirdiği bir çocuğunun gözleri önünde öldürülmesi, canciğer yavrusunun öldürülmesine şahit olması onun için nasıl bir azaptır değil mi? Ama yeryüzünde Allah’la savaşa tutuşmuş, yeryüzünde Al-lah’a hayat hakkı tanımayan, Allah’ı silmeye çalışan tüm zalimlerin, tüm tâğutların özelliği işte budur. Ölsün Mûsâlar, ölsün müslümanlar ve onların sistemleri, onların egemenlikleri devam etsin. Ne önemi var ki bu ölenlerin? İsterse milyonlarcası ölsün, yeter ki onların hege-monyaları devam etsin. Yeter ki bu çocuklara harcanacak paralar on-ların kursaklarına gitsin. İşte şu anda da öldürüyorlar. Daha ana Rahîmlerine düşmeden propagandalarla öldürüyorlar. Ana rahmine düşenleri öldürüyorlar. Doğanları dinsiz bıraka-rak, din eğitiminden mahrum bırakarak, materyalist bir eğitim sisteminin kucağında öldürüyorlar, öldürüyorlar, öldürüyorlar. Niye? Ama bu mar günün birinde sayısal çoğunluğa ulaşıp ta bize kafa tutabilecek bir konuma gelmesinler diye. Firavunlar hiç değişmiyor. Tüm Fira-vunlar, tüm zalimler böyle isterler. Önemli olan onların zulüm ve sömürü düzenlerinin devamıdır. Onlar istedikleri kadar öldürsünler, onların bu tedbirleri Al-lah’ın takdirinin önüne geçemeyecektir. İşte o çocuk dünyaya gelecek ve bu Mûsâ kendisinin gelmemesi adına öldürülmüş binlerce Mûsâ’ların kanları kendi vücudunda timsalleşmiş olarak bir gün Firavunun karşısına çıkıp hesap soracaktır. Ve sonunda yeryüzünün en güçlü devleti yerle bir olacaktır. Çünkü Allah desteğindeki bir mü'min karşısında duran tüm dünya bile olsa ne ifade edebildi ki? İşte bunu hatırlatır Rabbimiz Mekke’nin bir avuç garibanlarına. Bunu hatırlatır Rabbimiz yirminci asrın mus’tazaf’larına. Ey müslümanlar! En kötü şartlar altında bile olsanız üzülmeyin! İşte bu Allah sizinle beraberdir! Siz ona lâyık kullar olduktan sonra korkmayın Allah size yardım edecektir! müjdesi verilir hepimize. Hem de bugün siyah dünyasıyla, Afrika ve Asya dünyasıyla müslümanların bulunduğu bölgelerde aynen dünkü Firavun oğullarının İsrâil oğullarının üzerinde uyguladıkları bir yöntemle müslüman-ların çocuklarının öldürüldüğü, yeryüzünde oluk oluk müslüman kanının akıtıldığı, müslümanların köleleştirilip efendilerinin ülkelerinde en kötü şartlar altında çalıştırıldığı, müslüman ülkelerin servetlerinin efendi ülkelere aktarıldığı bir dönemde bu âyetiyle Allah müslümanlara bu mesajı veriyordu. Ey müslümanlar üzülmeyin bakın İsrâil oğulları içinden çıkan bir Mûsâ tek başına Allah’ın yardımıyla Firavunlar sitemini yerle bir edip toplumunu kölelikten kurtarmışsa sizin içinizden çıkacak bir kurtarıcı da size izzet ve şerefinizi yeniden iade edecektir. Çünkü mülkün sahibi sadece Allah’tır. Onu kime vereceğini çok iyi bilmektedir. Elverir ki Rabb’inizi Rab olarak tanıyın, Rabb’inizin kitabını yegâne çözüm bilip ona yönelin. Evet Mûsâ’nın annesi çocuğunu doğurur ve şaşkınlık içinde ne yapacağını bilmez bir vaziyette kıvranırken Rabbimiz ona vahy eder. Tehlikeyi sezdiğin an onu bir sandığa, bir sepetin içine koy ve Nil’e terk et ve Rabb’ine tevekkül et. Tıpkı atan İbrahîm’in kucağında küçücük İsmail’le birlikte ıssız bir çölün ortasında bırakıp giderken tevekkül ettiği gibi. Hacer’in o çölün ortasında Allah’a güvendiği gibi. İşte Mûsâ (a.s) nın annesi de Rabb’ine tevekkülünü gösteriyor ve ço-cuğunu bir sepetin içine koyup Nil nehrine terk ediyor. İşte Rabbimiz Mûsâ’nın hiç haberinin olmadığı bu hadiseyi Ona anlatıyor. Ve buyuruyor ki ey Mûsâ, kendimden bir sevgiyi Ben senin üzerine atıverdim. Gerçekten Benim sana sevgim var. Ve unut-ma ki sen hep Benim gözetimim altında olacaksın. Sürekli gözümün önünde, korumam altında olacaksın. Ben seni seviyorum ve başkalarına da sevdireceğim. Evet anası bıraktı onu nehre. Gitti, götürdü onu nehir sahile. Sahilin kenarında da Firavunun sarayı vardır. Firavunu ve hanımını gezintiye çıkarır Allah. Çünkü senâryoyu yazan, her şeyi takdir eden Allah’tır. Bakıyorlar ki ilerden bir sepet geliyor kendilerine doğru. Yaklaştı, yaklaştı baktılar ki içinde nûr topu gibi güzel mi güzel bir çocuk. Bunu gören Firavunun karısı hemen çocuğu kucağına alır, çocuğu olmayan bir kadın şefkati ve sevinciyle onu elinde hoplatmaya başlar ve al sana bir çocuk! Onunla gözün aydın olsun! Diyerek çığlıklar atan Firavunun karısının sevinci gündemdedir. Mûsâ’yla sevinip coşan, Allah tarafından sevgisi o çocuk üzerine düşürülen bir kadının sevinç çığlıkları. Zalim Firavunun zalimliği üzerindedir o an. Senin gözün aydın olsun kadın! O asla benim göz aydınlığım olamaz der. Ben böyle bir çocuktan göz aydınlığı filan istemem diyen bir zalimin, bir bedbahtın, bir şakinin karısı çocuğu kucağında sıkıca tutar ve ona sahiplenir. Hani Rabbimiz ey Mûsâ, Ben seni seviyorum ve seni sevdireceğim buyurmuştu ya, işte sevdiriverdi o kadına. Evet kadının ısrarıyla çocuk alınır. Gerçekten de ilerde o kadının gözü o çocukla aydın olacaktır. Ama bedbaht, zalim Firavunun gözü onunla asla aydın ol-mayacak, o çocuk onun yıkılışına, kâfir ve zalim olarak bu dünyadan göçüp gitmesine sebep olacaktır. Evet bir tarafta bu tablo, diğer tarafta da çocuğunun âkıbeti konusunda merak içinde olan Mûsâ’nın annesi ve kız kardeşinin tablosu var. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki:
36,39. “Allah: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahiy edilmesi gerekeni vahy etmiştik: Mûsâ'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.” Rabbimiz buyurdu ki ey Mûsâ muhakkak ki istediğin sana ve-rilmiştir. Ne istemişti? İnşirâh-ı sadır istemişti Rabbimizden. Sadrının, göğsünün şerhini, cesaret, şecaat, metanet ve sabırla, dayanıklılıkla doldurulmasını istemişti. Rabbimiz buyurdu ki evet ey Mûsâ, sana şerhu‘s sadır verilecek. Sana bir kalp itminanı, bir gönül ferahlığı verilecek. Ölüme hazır olacaksın. Cennet ve âhiret gözünde, gönlünde büyüyecek, dünya önünde küçüldükçe küçülecek. İşini kolaylaştıracağım, önünü açacağım. Dilindeki o bağı çözeceğim. Seni o suçluluk psikozundan kurtaracağım. Güzel ve rahat konuşacaksın, konuşmanı anlaşılır kılacağım. Ve kardeşin Harun’u da sana vezir, yardımcı, peygamber kılacağım. Onu bu risâlet işinde sana ortak ve destek yapacağım, O da bir peygamber olacak. Artık işini Onunla paylaşacaksın. Rabbinizi çok çok zikredecek, Beni gündeminize alacak, Benimle, Benim zikrimle şereflenecek, yüceldikçe yüceleceksiniz. Baksana başka kereler de, başka zamanlar da biz sana yardımda bulunmamış mıydık? Başka ortamlarda da sana lütuflarda bu-lunmuştuk, sana iyilikte bulunmuş, yardımımızı üzerinden eksik etmemiştik. O gün seni yalnız ve yardımcısız bırakmayan biz şimdi mi bırakacağız? Hayır hayır, sen bu konuda hiç tasalanma. Biz hep senin yanında ve yardımızda olduk, burada da seni yalnız bırakmayacağız. Sen bize güven ve bizim senden istediğimiz kulluğu yerine ge-tirmeye yönel, gerisini merak etme diyor Rabbimiz. Tabi arkasında böyle bir Allah desteği olan bir kişi kimden ve neden korkacak da? Kimden çekinip ürkecek de? Keşke müslümanlar güç kaynaklarının bir farkına varmış olsalardı. Kimin safında olduklarının, kimin desteğinde olduklarının bir bilincine ermiş olsalardı, elbette onlar şu içinde bulundukları durumdan çok farklı olacaklardı. Ve tabi eğer bu silahı karşılarındaki kâfirlere karşı bir kullanabilmiş olsalardı. Onlar da kiminle savaştıklarının, kime kafa tuttuklarının bir farkına varabilmiş olsalkardı. Hani hatırlasana ey Mûsâ, Biz senin annene bir vahiyle vahy etmiştik. Demiştik ki annene onun için, çocuğun için bir tabut yap. Mûsâ’yı o tabutun içine koy ve içindekini denize bırak. Deniz de onu sahile taşısın. Bana da, ona da düşman olan biri onu alır diye annene vahy etmiştik. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kılmıştım. Düşünsene, hatırlasana. Yâni bilesin ki ey Mûsâ, Bizim sana olan lütfumuz, rahmetimiz, nimetlerimiz sadece şimdi değil çok önceleri de Biz sana nimetimizi ulaştırıyorduk, şu anda da Bizim rahmetimiz altındasın, bilesin ki yarın da bu rahmetimizi senden esirgeyip uzak etmeyeceğiz. Ezilen, köleleştirilen İsrâil oğullarının arasında uzun zamandan beri, ta İbrahîm (a.s)'dan bu yana bir söz dolaşıyordu. İsrâil oğullarının içinden İbrahîm (a.s) in torunlarından bir çocuk çıkacak, bir Mûsâ dünyaya gelecek bu Mûsâ onları kölelikten kurtaracak, Firavununun mülkünü yıkacak, saltanatını yerle bir edecek. Zulüm üzerine bina edilen o sitemin defterini dürecek. İşte İsrâil oğullarının arasında yaygın olan bu söz zalim Firavunların uykusunu kaçırıyor, aklını başından alıyordu. Alçak Firavun da Mûsâ’nın gelmemesi ve sistemlerinin yıkılmaması için tedbirler alıyordu. Bunun için de İsrâil oğullarından doğan bütün erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Bunlardan birisi mutlaka Mûsâ’dır diye, bir Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ can veriyordu. Sosyolojik bir tahlille diyoruz ki aslında tüm egemen güçler, yeryüzündeki tüm hakim güçler, tüm müstekbirler, tüm sömürgeci ve zalim güçler, yâni dünya üzerinde küfrü, şirki ayakta tutmaya devam eden tüm tâğutî güçler ezdikleri, sömürdükleri, kanını emdikleri toplulukların bir gün akıllarını başlarını alıp, tüm kelepçeleri ve prangaları çözüp kendilerinden hesap sormak üzere karşılarına dikileceklerini biliyorlar. Kesinlikle biliyorlar ki bir gün bu mazlumlar uyanacak ve kendilerinde hesap soracaklar. İşte bunun bilincinde olan bu zalimler bunun korkusuyla hafakanlı geceler ve korkulu rüyalarla bir ömür sürerler. Ha uyandılar ha uyanacaklar. Zincirleri ha kırdılar ha kıracaklar, silahlarına ha davrandılar ha davranacaklar diye ödleri kopmaktadır. Kesin bilirler ki bu köleler bir gün uyanacak ve bir gün tüm bu zulümlerinin hesabını vermekle karşı karşıya geleceklerdir. Bu sosyolojik kuralı bildikleri için aman bu İsrâil oğulları bize kafa tutacak sayısal güce ulaşmasınlar, bu nüfuza ulaşmasınlar diye onların doğan erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Ama bunu yaparken de şunu unutuyorlardı zalim Firavun oğulları. Bu yasa Allah’ın yasasıydı. Yasayı koyan Allah’tı. Onları bu akıllara durgunluk veren tedbirleri takdiri bozamayacaktı. Zulüm ilelebet yaşamayacaktı. Ve daima mazlumlar, ezilenler, zulme uğrayanlar bir gün Allah’ın yardımıyla zalimlerin hakkından geleceklerdi. Ve nitekim bakın Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ’nın kanına giren Firavun bir gün Mûsâ’yı kendi kucağında, kendi sarayında buluverecekti. Evet öldürdüler Mûsâları, öldürdüler İsrâil oğullu müslümanların erkek çocuklarını. O kadar çok kıyım yapıldı ki, doğan bütün er-kekleri öldürünce de bu defa işlerinde çalıştıracak insan kalmayıverdi. Kendilerine hizmet edecek, en kötü işlerde çalıştıracak bu kölelerin sayısı azalınca, böyle bir korku gündeme gelince şöyle bir karara vardılar. Dediler ki bunları bir yıl öldürelim ertesi da canlı bırakalım. Böylece hiç olmazsa biraz biraz işlerimizi gördürecek köle bulabilelim. Evet böyle yapıyorlar sağ bıraktıklarını da köleleştiriyorlardı. Onları en ağır işlerde çalışmaya mecbur bırakıyorlardı. Ehram yapımı, inşaat işleri, tarla tapan işlerinde hizmetçilik işlerinde çalıştırıyorlardı. Var-lıklarının tek sebebi de işte buydu. Erkeklerinin kimileri öldürülüp kimileri de böyle ezilmeye mahkum edilince de bu İsrâil oğullarının kadınları Firavun oğullarının elinde oyuncak durumuna düşüyordu. Elbette erkekleri olmayan kadınlar toplum içinde tamamen iffetsiz ve hayasız hale geliyordu. Ve işte bu uygulama devam ederken Mûsâ (a.s) nın annesi çocuğunu dünyaya getirir. Tabii ölüm senesi, kıyım senesi dünyaya getirdiği için de Mûsâ’nın annesi sıkıntılıdır. Cellatlar ha geldiler, ha gelecekler korkusu içinde kıvranmaktadır. Çünkü mahallede kapı, kapı dolaşıyorlar ve haber aldıklarını hemen öldürüyorlar. Düşünün bir kadın için, bir anne için daha yeni dünyaya getirdiği bir çocuğunun gözleri önünde öldürülmesi, canciğer yavrusunun öldürülmesine şahit olması onun için nasıl bir azaptır değil mi? Ama yeryüzünde Allah’la savaşa tutuşmuş, yeryüzünde Al-lah’a hayat hakkı tanımayan, Allah’ı silmeye çalışan tüm zalimlerin, tüm tâğutların özelliği işte budur. Ölsün Mûsâlar, ölsün müslümanlar ve onların sistemleri, onların egemenlikleri devam etsin. Ne önemi var ki bu ölenlerin? İsterse milyonlarcası ölsün, yeter ki onların hege-monyaları devam etsin. Yeter ki bu çocuklara harcanacak paralar on-ların kursaklarına gitsin. İşte şu anda da öldürüyorlar. Daha ana Rahîmlerine düşmeden propagandalarla öldürüyorlar. Ana rahmine düşenleri öldürüyorlar. Doğanları dinsiz bıraka-rak, din eğitiminden mahrum bırakarak, materyalist bir eğitim sisteminin kucağında öldürüyorlar, öldürüyorlar, öldürüyorlar. Niye? Ama bu mar günün birinde sayısal çoğunluğa ulaşıp ta bize kafa tutabilecek bir konuma gelmesinler diye. Firavunlar hiç değişmiyor. Tüm Fira-vunlar, tüm zalimler böyle isterler. Önemli olan onların zulüm ve sömürü düzenlerinin devamıdır. Onlar istedikleri kadar öldürsünler, onların bu tedbirleri Al-lah’ın takdirinin önüne geçemeyecektir. İşte o çocuk dünyaya gelecek ve bu Mûsâ kendisinin gelmemesi adına öldürülmüş binlerce Mûsâ’ların kanları kendi vücudunda timsalleşmiş olarak bir gün Firavunun karşısına çıkıp hesap soracaktır. Ve sonunda yeryüzünün en güçlü devleti yerle bir olacaktır. Çünkü Allah desteğindeki bir mü'min karşısında duran tüm dünya bile olsa ne ifade edebildi ki? İşte bunu hatırlatır Rabbimiz Mekke’nin bir avuç garibanlarına. Bunu hatırlatır Rabbimiz yirminci asrın mus’tazaf’larına. Ey müslümanlar! En kötü şartlar altında bile olsanız üzülmeyin! İşte bu Allah sizinle beraberdir! Siz ona lâyık kullar olduktan sonra korkmayın Allah size yardım edecektir! müjdesi verilir hepimize. Hem de bugün siyah dünyasıyla, Afrika ve Asya dünyasıyla müslümanların bulunduğu bölgelerde aynen dünkü Firavun oğullarının İsrâil oğullarının üzerinde uyguladıkları bir yöntemle müslüman-ların çocuklarının öldürüldüğü, yeryüzünde oluk oluk müslüman kanının akıtıldığı, müslümanların köleleştirilip efendilerinin ülkelerinde en kötü şartlar altında çalıştırıldığı, müslüman ülkelerin servetlerinin efendi ülkelere aktarıldığı bir dönemde bu âyetiyle Allah müslümanlara bu mesajı veriyordu. Ey müslümanlar üzülmeyin bakın İsrâil oğulları içinden çıkan bir Mûsâ tek başına Allah’ın yardımıyla Firavunlar sitemini yerle bir edip toplumunu kölelikten kurtarmışsa sizin içinizden çıkacak bir kurtarıcı da size izzet ve şerefinizi yeniden iade edecektir. Çünkü mülkün sahibi sadece Allah’tır. Onu kime vereceğini çok iyi bilmektedir. Elverir ki Rabb’inizi Rab olarak tanıyın, Rabb’inizin kitabını yegâne çözüm bilip ona yönelin. Evet Mûsâ’nın annesi çocuğunu doğurur ve şaşkınlık içinde ne yapacağını bilmez bir vaziyette kıvranırken Rabbimiz ona vahy eder. Tehlikeyi sezdiğin an onu bir sandığa, bir sepetin içine koy ve Nil’e terk et ve Rabb’ine tevekkül et. Tıpkı atan İbrahîm’in kucağında küçücük İsmail’le birlikte ıssız bir çölün ortasında bırakıp giderken tevekkül ettiği gibi. Hacer’in o çölün ortasında Allah’a güvendiği gibi. İşte Mûsâ (a.s) nın annesi de Rabb’ine tevekkülünü gösteriyor ve ço-cuğunu bir sepetin içine koyup Nil nehrine terk ediyor. İşte Rabbimiz Mûsâ’nın hiç haberinin olmadığı bu hadiseyi Ona anlatıyor. Ve buyuruyor ki ey Mûsâ, kendimden bir sevgiyi Ben senin üzerine atıverdim. Gerçekten Benim sana sevgim var. Ve unut-ma ki sen hep Benim gözetimim altında olacaksın. Sürekli gözümün önünde, korumam altında olacaksın. Ben seni seviyorum ve başkalarına da sevdireceğim. Evet anası bıraktı onu nehre. Gitti, götürdü onu nehir sahile. Sahilin kenarında da Firavunun sarayı vardır. Firavunu ve hanımını gezintiye çıkarır Allah. Çünkü senâryoyu yazan, her şeyi takdir eden Allah’tır. Bakıyorlar ki ilerden bir sepet geliyor kendilerine doğru. Yaklaştı, yaklaştı baktılar ki içinde nûr topu gibi güzel mi güzel bir çocuk. Bunu gören Firavunun karısı hemen çocuğu kucağına alır, çocuğu olmayan bir kadın şefkati ve sevinciyle onu elinde hoplatmaya başlar ve al sana bir çocuk! Onunla gözün aydın olsun! Diyerek çığlıklar atan Firavunun karısının sevinci gündemdedir. Mûsâ’yla sevinip coşan, Allah tarafından sevgisi o çocuk üzerine düşürülen bir kadının sevinç çığlıkları. Zalim Firavunun zalimliği üzerindedir o an. Senin gözün aydın olsun kadın! O asla benim göz aydınlığım olamaz der. Ben böyle bir çocuktan göz aydınlığı filan istemem diyen bir zalimin, bir bedbahtın, bir şakinin karısı çocuğu kucağında sıkıca tutar ve ona sahiplenir. Hani Rabbimiz ey Mûsâ, Ben seni seviyorum ve seni sevdireceğim buyurmuştu ya, işte sevdiriverdi o kadına. Evet kadının ısrarıyla çocuk alınır. Gerçekten de ilerde o kadının gözü o çocukla aydın olacaktır. Ama bedbaht, zalim Firavunun gözü onunla asla aydın ol-mayacak, o çocuk onun yıkılışına, kâfir ve zalim olarak bu dünyadan göçüp gitmesine sebep olacaktır. Evet bir tarafta bu tablo, diğer tarafta da çocuğunun âkıbeti konusunda merak içinde olan Mûsâ’nın annesi ve kız kardeşinin tablosu var. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki:
36,39. “Allah: "Ey Mûsâ! İstediğin sana verildi" dedi, "Zaten sana başka bir defa da iyilikte bulunmuş ve annene vahiy edilmesi gerekeni vahy etmiştik: Mûsâ'yı bir sandığa koy da suya bırak; su onu kıyıya atar, Bana da, ona da düşman olan biri onu alır. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kıldım.” Rabbimiz buyurdu ki ey Mûsâ muhakkak ki istediğin sana ve-rilmiştir. Ne istemişti? İnşirâh-ı sadır istemişti Rabbimizden. Sadrının, göğsünün şerhini, cesaret, şecaat, metanet ve sabırla, dayanıklılıkla doldurulmasını istemişti. Rabbimiz buyurdu ki evet ey Mûsâ, sana şerhu‘s sadır verilecek. Sana bir kalp itminanı, bir gönül ferahlığı verilecek. Ölüme hazır olacaksın. Cennet ve âhiret gözünde, gönlünde büyüyecek, dünya önünde küçüldükçe küçülecek. İşini kolaylaştıracağım, önünü açacağım. Dilindeki o bağı çözeceğim. Seni o suçluluk psikozundan kurtaracağım. Güzel ve rahat konuşacaksın, konuşmanı anlaşılır kılacağım. Ve kardeşin Harun’u da sana vezir, yardımcı, peygamber kılacağım. Onu bu risâlet işinde sana ortak ve destek yapacağım, O da bir peygamber olacak. Artık işini Onunla paylaşacaksın. Rabbinizi çok çok zikredecek, Beni gündeminize alacak, Benimle, Benim zikrimle şereflenecek, yüceldikçe yüceleceksiniz. Baksana başka kereler de, başka zamanlar da biz sana yardımda bulunmamış mıydık? Başka ortamlarda da sana lütuflarda bu-lunmuştuk, sana iyilikte bulunmuş, yardımımızı üzerinden eksik etmemiştik. O gün seni yalnız ve yardımcısız bırakmayan biz şimdi mi bırakacağız? Hayır hayır, sen bu konuda hiç tasalanma. Biz hep senin yanında ve yardımızda olduk, burada da seni yalnız bırakmayacağız. Sen bize güven ve bizim senden istediğimiz kulluğu yerine ge-tirmeye yönel, gerisini merak etme diyor Rabbimiz. Tabi arkasında böyle bir Allah desteği olan bir kişi kimden ve neden korkacak da? Kimden çekinip ürkecek de? Keşke müslümanlar güç kaynaklarının bir farkına varmış olsalardı. Kimin safında olduklarının, kimin desteğinde olduklarının bir bilincine ermiş olsalardı, elbette onlar şu içinde bulundukları durumdan çok farklı olacaklardı. Ve tabi eğer bu silahı karşılarındaki kâfirlere karşı bir kullanabilmiş olsalardı. Onlar da kiminle savaştıklarının, kime kafa tuttuklarının bir farkına varabilmiş olsalkardı. Hani hatırlasana ey Mûsâ, Biz senin annene bir vahiyle vahy etmiştik. Demiştik ki annene onun için, çocuğun için bir tabut yap. Mûsâ’yı o tabutun içine koy ve içindekini denize bırak. Deniz de onu sahile taşısın. Bana da, ona da düşman olan biri onu alır diye annene vahy etmiştik. Ey Mûsâ! Gözümün önünde yetişesin diye seni sevimli kılmıştım. Düşünsene, hatırlasana. Yâni bilesin ki ey Mûsâ, Bizim sana olan lütfumuz, rahmetimiz, nimetlerimiz sadece şimdi değil çok önceleri de Biz sana nimetimizi ulaştırıyorduk, şu anda da Bizim rahmetimiz altındasın, bilesin ki yarın da bu rahmetimizi senden esirgeyip uzak etmeyeceğiz. Ezilen, köleleştirilen İsrâil oğullarının arasında uzun zamandan beri, ta İbrahîm (a.s)'dan bu yana bir söz dolaşıyordu. İsrâil oğullarının içinden İbrahîm (a.s) in torunlarından bir çocuk çıkacak, bir Mûsâ dünyaya gelecek bu Mûsâ onları kölelikten kurtaracak, Firavununun mülkünü yıkacak, saltanatını yerle bir edecek. Zulüm üzerine bina edilen o sitemin defterini dürecek. İşte İsrâil oğullarının arasında yaygın olan bu söz zalim Firavunların uykusunu kaçırıyor, aklını başından alıyordu. Alçak Firavun da Mûsâ’nın gelmemesi ve sistemlerinin yıkılmaması için tedbirler alıyordu. Bunun için de İsrâil oğullarından doğan bütün erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Bunlardan birisi mutlaka Mûsâ’dır diye, bir Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ can veriyordu. Sosyolojik bir tahlille diyoruz ki aslında tüm egemen güçler, yeryüzündeki tüm hakim güçler, tüm müstekbirler, tüm sömürgeci ve zalim güçler, yâni dünya üzerinde küfrü, şirki ayakta tutmaya devam eden tüm tâğutî güçler ezdikleri, sömürdükleri, kanını emdikleri toplulukların bir gün akıllarını başlarını alıp, tüm kelepçeleri ve prangaları çözüp kendilerinden hesap sormak üzere karşılarına dikileceklerini biliyorlar. Kesinlikle biliyorlar ki bir gün bu mazlumlar uyanacak ve kendilerinde hesap soracaklar. İşte bunun bilincinde olan bu zalimler bunun korkusuyla hafakanlı geceler ve korkulu rüyalarla bir ömür sürerler. Ha uyandılar ha uyanacaklar. Zincirleri ha kırdılar ha kıracaklar, silahlarına ha davrandılar ha davranacaklar diye ödleri kopmaktadır. Kesin bilirler ki bu köleler bir gün uyanacak ve bir gün tüm bu zulümlerinin hesabını vermekle karşı karşıya geleceklerdir. Bu sosyolojik kuralı bildikleri için aman bu İsrâil oğulları bize kafa tutacak sayısal güce ulaşmasınlar, bu nüfuza ulaşmasınlar diye onların doğan erkek çocuklarını öldürüyorlardı. Ama bunu yaparken de şunu unutuyorlardı zalim Firavun oğulları. Bu yasa Allah’ın yasasıydı. Yasayı koyan Allah’tı. Onları bu akıllara durgunluk veren tedbirleri takdiri bozamayacaktı. Zulüm ilelebet yaşamayacaktı. Ve daima mazlumlar, ezilenler, zulme uğrayanlar bir gün Allah’ın yardımıyla zalimlerin hakkından geleceklerdi. Ve nitekim bakın Mûsâ gelmesin diye binlerce Mûsâ’nın kanına giren Firavun bir gün Mûsâ’yı kendi kucağında, kendi sarayında buluverecekti. Evet öldürdüler Mûsâları, öldürdüler İsrâil oğullu müslümanların erkek çocuklarını. O kadar çok kıyım yapıldı ki, doğan bütün er-kekleri öldürünce de bu defa işlerinde çalıştıracak insan kalmayıverdi. Kendilerine hizmet edecek, en kötü işlerde çalıştıracak bu kölelerin sayısı azalınca, böyle bir korku gündeme gelince şöyle bir karara vardılar. Dediler ki bunları bir yıl öldürelim ertesi da canlı bırakalım. Böylece hiç olmazsa biraz biraz işlerimizi gördürecek köle bulabilelim. Evet böyle yapıyorlar sağ bıraktıklarını da köleleştiriyorlardı. Onları en ağır işlerde çalışmaya mecbur bırakıyorlardı. Ehram yapımı, inşaat işleri, tarla tapan işlerinde hizmetçilik işlerinde çalıştırıyorlardı. Var-lıklarının tek sebebi de işte buydu. Erkeklerinin kimileri öldürülüp kimileri de böyle ezilmeye mahkum edilince de bu İsrâil oğullarının kadınları Firavun oğullarının elinde oyuncak durumuna düşüyordu. Elbette erkekleri olmayan kadınlar toplum içinde tamamen iffetsiz ve hayasız hale geliyordu. Ve işte bu uygulama devam ederken Mûsâ (a.s) nın annesi çocuğunu dünyaya getirir. Tabii ölüm senesi, kıyım senesi dünyaya getirdiği için de Mûsâ’nın annesi sıkıntılıdır. Cellatlar ha geldiler, ha gelecekler korkusu içinde kıvranmaktadır. Çünkü mahallede kapı, kapı dolaşıyorlar ve haber aldıklarını hemen öldürüyorlar. Düşünün bir kadın için, bir anne için daha yeni dünyaya getirdiği bir çocuğunun gözleri önünde öldürülmesi, canciğer yavrusunun öldürülmesine şahit olması onun için nasıl bir azaptır değil mi? Ama yeryüzünde Allah’la savaşa tutuşmuş, yeryüzünde Al-lah’a hayat hakkı tanımayan, Allah’ı silmeye çalışan tüm zalimlerin, tüm tâğutların özelliği işte budur. Ölsün Mûsâlar, ölsün müslümanlar ve onların sistemleri, onların egemenlikleri devam etsin. Ne önemi var ki bu ölenlerin? İsterse milyonlarcası ölsün, yeter ki onların hege-monyaları devam etsin. Yeter ki bu çocuklara harcanacak paralar on-ların kursaklarına gitsin. İşte şu anda da öldürüyorlar. Daha ana Rahîmlerine düşmeden propagandalarla öldürüyorlar. Ana rahmine düşenleri öldürüyorlar. Doğanları dinsiz bıraka-rak, din eğitiminden mahrum bırakarak, materyalist bir eğitim sisteminin kucağında öldürüyorlar, öldürüyorlar, öldürüyorlar. Niye? Ama bu mar günün birinde sayısal çoğunluğa ulaşıp ta bize kafa tutabilecek bir konuma gelmesinler diye. Firavunlar hiç değişmiyor. Tüm Fira-vunlar, tüm zalimler böyle isterler. Önemli olan onların zulüm ve sömürü düzenlerinin devamıdır. Onlar istedikleri kadar öldürsünler, onların bu tedbirleri Al-lah’ın takdirinin önüne geçemeyecektir. İşte o çocuk dünyaya gelecek ve bu Mûsâ kendisinin gelmemesi adına öldürülmüş binlerce Mûsâ’ların kanları kendi vücudunda timsalleşmiş olarak bir gün Firavunun karşısına çıkıp hesap soracaktır. Ve sonunda yeryüzünün en güçlü devleti yerle bir olacaktır. Çünkü Allah desteğindeki bir mü'min karşısında duran tüm dünya bile olsa ne ifade edebildi ki? İşte bunu hatırlatır Rabbimiz Mekke’nin bir avuç garibanlarına. Bunu hatırlatır Rabbimiz yirminci asrın mus’tazaf’larına. Ey müslümanlar! En kötü şartlar altında bile olsanız üzülmeyin! İşte bu Allah sizinle beraberdir! Siz ona lâyık kullar olduktan sonra korkmayın Allah size yardım edecektir! müjdesi verilir hepimize. Hem de bugün siyah dünyasıyla, Afrika ve Asya dünyasıyla müslümanların bulunduğu bölgelerde aynen dünkü Firavun oğullarının İsrâil oğullarının üzerinde uyguladıkları bir yöntemle müslüman-ların çocuklarının öldürüldüğü, yeryüzünde oluk oluk müslüman kanının akıtıldığı, müslümanların köleleştirilip efendilerinin ülkelerinde en kötü şartlar altında çalıştırıldığı, müslüman ülkelerin servetlerinin efendi ülkelere aktarıldığı bir dönemde bu âyetiyle Allah müslümanlara bu mesajı veriyordu. Ey müslümanlar üzülmeyin bakın İsrâil oğulları içinden çıkan bir Mûsâ tek başına Allah’ın yardımıyla Firavunlar sitemini yerle bir edip toplumunu kölelikten kurtarmışsa sizin içinizden çıkacak bir kurtarıcı da size izzet ve şerefinizi yeniden iade edecektir. Çünkü mülkün sahibi sadece Allah’tır. Onu kime vereceğini çok iyi bilmektedir. Elverir ki Rabb’inizi Rab olarak tanıyın, Rabb’inizin kitabını yegâne çözüm bilip ona yönelin. Evet Mûsâ’nın annesi çocuğunu doğurur ve şaşkınlık içinde ne yapacağını bilmez bir vaziyette kıvranırken Rabbimiz ona vahy eder. Tehlikeyi sezdiğin an onu bir sandığa, bir sepetin içine koy ve Nil’e terk et ve Rabb’ine tevekkül et. Tıpkı atan İbrahîm’in kucağında küçücük İsmail’le birlikte ıssız bir çölün ortasında bırakıp giderken tevekkül ettiği gibi. Hacer’in o çölün ortasında Allah’a güvendiği gibi. İşte Mûsâ (a.s) nın annesi de Rabb’ine tevekkülünü gösteriyor ve ço-cuğunu bir sepetin içine koyup Nil nehrine terk ediyor. İşte Rabbimiz Mûsâ’nın hiç haberinin olmadığı bu hadiseyi Ona anlatıyor. Ve buyuruyor ki ey Mûsâ, kendimden bir sevgiyi Ben senin üzerine atıverdim. Gerçekten Benim sana sevgim var. Ve unut-ma ki sen hep Benim gözetimim altında olacaksın. Sürekli gözümün önünde, korumam altında olacaksın. Ben seni seviyorum ve başkalarına da sevdireceğim. Evet anası bıraktı onu nehre. Gitti, götürdü onu nehir sahile. Sahilin kenarında da Firavunun sarayı vardır. Firavunu ve hanımını gezintiye çıkarır Allah. Çünkü senâryoyu yazan, her şeyi takdir eden Allah’tır. Bakıyorlar ki ilerden bir sepet geliyor kendilerine doğru. Yaklaştı, yaklaştı baktılar ki içinde nûr topu gibi güzel mi güzel bir çocuk. Bunu gören Firavunun karısı hemen çocuğu kucağına alır, çocuğu olmayan bir kadın şefkati ve sevinciyle onu elinde hoplatmaya başlar ve al sana bir çocuk! Onunla gözün aydın olsun! Diyerek çığlıklar atan Firavunun karısının sevinci gündemdedir. Mûsâ’yla sevinip coşan, Allah tarafından sevgisi o çocuk üzerine düşürülen bir kadının sevinç çığlıkları. Zalim Firavunun zalimliği üzerindedir o an. Senin gözün aydın olsun kadın! O asla benim göz aydınlığım olamaz der. Ben böyle bir çocuktan göz aydınlığı filan istemem diyen bir zalimin, bir bedbahtın, bir şakinin karısı çocuğu kucağında sıkıca tutar ve ona sahiplenir. Hani Rabbimiz ey Mûsâ, Ben seni seviyorum ve seni sevdireceğim buyurmuştu ya, işte sevdiriverdi o kadına. Evet kadının ısrarıyla çocuk alınır. Gerçekten de ilerde o kadının gözü o çocukla aydın olacaktır. Ama bedbaht, zalim Firavunun gözü onunla asla aydın ol-mayacak, o çocuk onun yıkılışına, kâfir ve zalim olarak bu dünyadan göçüp gitmesine sebep olacaktır. Evet bir tarafta bu tablo, diğer tarafta da çocuğunun âkıbeti konusunda merak içinde olan Mûsâ’nın annesi ve kız kardeşinin tablosu var. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki: