Besâirü'l-Kur'ân sayfasına dön

Yûnus Suresi Tefsiri — Ali Küçük (Besâirü'l-Kur'ân)

109 ayetSayfa 3 / 4
53. “O gerçek midir?” diye senden sorarlar. De ki: “Evet, Rabbim hakkı için o gerçektir, siz Allah'ı âciz bırakamazsınız.” Sana soruyorlar, senden soruyorlar, bu olacak mı? Bu gerçek mi? Bu kıyâmet, bu yeniden diriliş, bu hesap kitap, bu azap, bu ateş, bu cehennem, bu sonuç gerçekten olacak mı? diye senden soruyorlar. Peygamberim, sen de ki onlara Rabbim hakkı için bunların hepsi gerçektir. Rabbimin haber verdiği şeylerin tamamı mutlaka gerçekleşecektir ve siz böyle bir günde asla Allah’ı âciz bırakacak, Allah’ı atlatacak ve Onun sorgulamasından kurtulacak da değilsiniz. Allah diyor ki insanlar bu değerlendirmenin hak olup olmadığını sorarlar. Rasulullah efendimiz de buyurur ki bunlar hak olan Allah’tan gelme hak haberlerdir. Biz biliyor ve inanıyoruz ki Rabbimiz hak, kitabı hak, peygamberi hak, ölüm hak, diriliş hak, sırat hak, hesap hak, cennet hak, cehennem haktır. Lâkin müslümanlar bu hakları mezarın başında hatırlarlar. Bunların hak olduğunu ölmüş kişiye hatırlatırlar ama hayattakilere pek hatırlatmayı düşünmezler. Aman bu validir, aman bu emniyet amiridir, aman bu askerdir, polistir, aman bu müdürdür, amirdir bir zararı dokunur diye korktukları için bu hakları huzurlarında gündeme getirmekten ve bu haklara riâyet ederek bir hayat yaşamasını onlara duyurmaktan korkan, onları zulüm içinde bir hayata terk eden hoca efendiler bir gün o kimselerin cenaze törenlerine çağrılırlar ve orada bunları o kişilere duyurmaya çalışırlar. Artık ne o ölmüş kişinin onlara selâm vermesi ne de o talkında bulunan kişinin ona bir şeyler anlatması mümkün değildir. Dünyadayken diyecektin bunu ona da; adam dünyadayken bunların hak olduğunu bilerek yaşayacaktı. Dünyadayken Rabbin Allah olduğunu bilerek yaşayacaktı bu adam. Dünyadayken kıblenin Waşinkton olmadığını Avrupa olmadığını Allah’ın Kâbesi olduğunu söyleyecektin ki adam ona göre bir hayat yaşayacaktı. Geçmiş olsun, adam yapacağını yapmış, hayatını, amellerini tamamlamış, defteri kapanmış sen şimdi anlatıyorsun ona bunu. Halbuki hoca efendiler şerrinden korktukları, zulmünden ürktükleri bu adamların dünyadayken evlerine gidecekler, dairelerine, makamlarına gidecekler ve uyaracaklardı. Ey zavallı! Ey kendisinin bir şey olduğunu zanneden zavallı insan! Yarın öldüğün zaman beni çağırıp talkın vermemi isteyeceksin. Ama ben sana şu gerçeği bugünden telkin edeyim ki yarın benim sana kabrinin başında vereceğim telkinimin hiç bir faydası olmayacak. Sen şu anda müslümanca bir hayatın sahibi olmazsan, müslümanca amellerin sahibi olmazsan dünyanın tüm hocalarını çağırsalar bile hiç bir değer ifade etmeyecek. Gel kendini aldatma da Allah’ın istediği şekilde müslüman ol. Dinle bak sana şimdi söylüyo-rum ki Allah haktır, Allah Rabb’tır, Allah tek İlâhtır, sadece Onu Rab bilip, sadece Onu İlâh bilip boynundaki kulluk ipinin ucunu sadece Onun eline vermeli ve sadece Onu razı etmeli, sadece Onun çektiği yere gitmelisin. Sadece Kulluğunu Ona yapmalısın. Onun elçisi Hz. Muhammed (a.s) da hak elçidir, hak örnektir. Sadece Onu örnek alacak, sadece Ona uyacak, Onu örnek bilecek ve Onun gibi bir hayat yaşayacaksın. Allah’ın sana, bana ve tüm insanlığa gönderdiği bu Kur’an haktır. Hayatını bu kitabına göre düzenleyecek, amellerini bu kitaba dayandırarak yaşayacaksın. Bu kitabın onaylamadığı ameller boştur. Bu kitaptan başka hayatta uygulanacak kitap yoktur. Sırat haktır, ölüm haktır, kabir haktır, cennet haktır, cehennem haktır, hesap kitap haktır. Bütün dünya bir gün ölecek ve sen de öleceksin. Bütün insanlar yaşadıkları hayattan hesaba çekilecek, sen de çekileceksin. Gel fırsat eldeyken aklını başına al da yarın kötü bir duruma düşme diye uyarmalıyız insanları. Evet orada, kabrin başında bunlar hak ama hayatta hak olan başka şeylerin varlığına da inanır insanlar. Dolar hak, mark hak, ev hak, araba hak arsa hak, senet hak, çek hak, kazanmak hak, hak, hak, hak.
54. “Haksızlık etmiş olan her kişi, yeryüzünde olan her şeye sahip olsa, onu azabın fidyesi olarak verirdi. Azabı görünce pişmanlık gösterdiler. Haksızlığa uğratılmadan aralarında adâletle hükmolunmuştur.” Evet ısrarla kâfirler ve müşrikler Rasulullah efendimize ölüm ötesi hayatın, dirilişin, azabın gerçekten olup olmadığını soruyorlardı. Rasulullah efendimiz de ısrarla ve yeminle bu işin hak olduğunu, ger-çek olduğunu haber veriyordu. Bakın işte bu âyette de yaşadıkları küfrün ve şirkin kıyâmette kendilerine nelere mal olacağı, neleri kaybedecekleri gündeme getiriliyor. Zâlim olan, kendisini olmaması gereken yerde tutan, bulunmaması gereken konumda bulunduran, yâni kendisini Allah’a kulluk ortamından çıkararak zulmeden bir kimse tüm dünya onun olsa, sahip olduğu tüm dünyayı kendisini Allah’ın azabından kurtarabilmek için fidye olarak verirdi buyuruyor Rabbimiz. Evet tüm dünyayı vermek ister. Çünkü Allah’ın dayanılmaz azabını gördükleri zaman onları büyük bir pişmanlık kaplayacaktır. Ama bu azap kendilerine zulmedilerek takdir edilen bir azap değil yaptıklarına karşılık aralarında adâletle hükmedilerek verilmiş bir azaptır. Onlara asla zulmedilmemiştir. Çünkü bu azap yasası Hz. Âdem’den bu yana net ve açık bir biçimde tüm insanlığa ilân edilip herkes bundan haberdar edilmiştir. Bunu tercih edenler bilerek tercih etmişlerdir. Evet yarın bu insanlar her şeylerini fedâya hazır olacaklar. Hattâ Kur’an’ın başka yerlerinde tüm dünya kendilerinin olsa, hattâ bir misli daha olsa onu da verecekleri anlatılır. Halbuki hainler dünyada bu dünya için sapmışlardı, dünyalıklar için sapmışlardı. Dünya hayatımız iyi olsun da, dünya bizim olsun da gerisi ne olursa olsun diyerek sapmışlardı. Şimdi Allah’ın azabını görünce adına saptıkları tüm dünyayı fedâ etmeye hazır oluyorlar. Ama işte bu sûreden de anlıyoruz ki ne dünyanın tamamına sahip olmaları, ne iki dünyaya sahip olmaları, ne dünya kadar altına, marka, dolara sahip olmaları onları asla Allah’ın azabından kurtarmayacaktır. Öyleyse yarın hiç bir işe yaramayacak bu dünyayı kucaklama sevdamız da neyin nesidir? Halbuki bütün dünyanın mülküne sahip olmaya karşılık bir tek âyetin bilincine ulaşıp onunla Allah’a kulluğa yönelmek bizim için çok daha hayırlı olacaktır unutmayalım. Tüm dünya mülküne sahip olmaktansa bir tek insanın hidâyetine vesile olmak bizim için daha hayırlıdır. Cennette kamçı kadar bir yer elde etmek Rasulullah efendimizin beyanıyla tüm dünyadan ve dünya-lıklardan daha hayırlıdır unutmayalım. Öyleyse ey insanlar! Ey müslümanlar! Gelin yarın fedâ edeceğimiz dünyanın ve dünyalıkların peşine bu kadar düşmeyelim. Gelin dünyayı kıble edinmeyelim. Gelin aklımızı, fikrimizi, kafamızı, beynimizi, gecemizi, gündüzümüzü, bugünümüzü, yarınımızı, gözümüzü, kulağımızı ekonomik dünyamız için kullanmaktan vazgeçelim. Gelin zamanımızı, imkânlarımızı, fırsatlarımızı yarın uğrunda her şeyimizi fedâ edeceğimiz cenneti kazanmak ve cehennemden kurtulmak için harcayalım. Ey şu anda dükkanını biraz daha büyütme kavgası verenler, ey ekonomik gücünü geçen seneye oranla iki misline çıkarmanın kavgasını verenler, şu anda aklını, fikrini para hesabı peşinde kullananlar gelin Allah’ın şu uyarılarına kulak verin de yarın bu duruma düşenlerden olmayın.
55. “İyi bilin ki, gökler de ve yerde olanlar Allah'ındır. İyi bilin ki, Allah'ın verdiği söz gerçektir, ama çoğu bunu bilmez.” Unutmayın ki göklerde ve yerde olanlar Allah’ındır. Dikkat edin Allah’ın vadi haktır. Lâkin insanların pek çoğu bundan gafildirler. Hayat konusunda, ölüm konusunda söz sahibi Allah olduğu gibi gökler ve yer konusunda da söz sahibi Odur. Göklere ve yere egemen olan da Odur. Mülke konu göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onundur. Göklerde ve yerde Onun sözü ve hükmü geçer. O demişse ki bir gün sizi öldürecek, diriltecek ve hesaba çekeceğim, tamam doğrudur, çünkü söz Onundur, yetki Onundur. Çünkü:
56. “Dirilten ve öldüren O'dur. O'na döneceksiniz.” Dirilten de Odur öldüren de. Hayatı veren de Odur onu geri alacak olan da. Zaten dönüşünüz Ona aittir. Ona dönecek ve hesabı Ona ödeyeceksiniz.
57. “Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde olana bir şifa, inananlara doğruyu gösteren bir rahmet ve merhamet gelmiştir.” Öyleyse ey insanlar! Hitap tüm insan cinsine. Size Rabbiniz-den bir vaaz gelmiştir, bir mev’iza, bir nasihat, bir uyarı gelmiştir. Ve sadırlarda olan için şifa geldi. Sadırlardaki tüm hastalıklar için Allah’tan bir şifa geldi. Bedenî, kalbî, aklî, ruhî, ailevî, toplumsal ne tür hastalık olursa olsun onların tümüne şifadır, çaredir bu kitap. Toplum olarak ekonominizin bozukluğundan mı şikâyet ediyorsunuz? Hukukunuzun felç olduğunu mu söylüyorsunuz? Toplumunuzun ahlâken sükut ettiğini mi düşünüyorsunuz? Ailevi bir huzursuzluk, bir geçimsizliğinizden mi dem vuruyorsunuz? Ne tür bir hastalığınız, ne tür bir sıkıntınız olursa olsun bu Kur’an tüm hastalıklarınıza şifadır. Yönelin Kur’an’a, okuyun kitabı, uygulayın kitabın âyetlerini mutlak sûrette şifa bulacaksınız. Öyleyse gelin ey insanlar tüm dertlerimizi, tüm hastalıklarımızı Allah’ın şifa kaynağı olarak gönderdiği elimizdeki bu kitabımızla tedavi edelim. Unutmayalım ki insanlar, aileler, toplumlar, kalpler, sadırlar bu kitapla şifa bulacaktır. Genç, ihtiyar, kadın, erkek, mü’min, kâfir, Yahudi, Hıristiyan fark etmez kim yolunu şaşırmış, kim bir problemle karşı karşıya gelmiş ama çözüm yolu bulamamışsa mutlaka bu kitaba yönelmek zorundadır. Şu anda yeni dünya düzenleri şu veya bu düşüncelerle, şu veya bu tedbirlerle sizleri bu sıkıntılardan kurtaracaklarını iddia etseler de işte görüyoruz hastalıkların, problemlerin çözümü şöyle dursun onları çoğaltmanın ötesinde bir şey yapabildikleri yoktur. Ve bu kitap mü’minler için hidâyet ve rahmettir. Bu kitap kendisine inanıp onunla yol bulmak isteyenlere doğru yolu gösteren bir kitaptır. İnsanlar bu kitaba dayanıp hareket ederlerse hatalarını en aza indirebileceklerdir. O halde gücünüz yettiği kadar bu kitapla beraber olun. Gücünüz yettiği kadar bu kitapla konuşun. Hüdendir bu kitap. Hidâyet kaynağıdır. Hakkı bâtılı, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı ayırandır, öğretendir, gösterendir bu kitap. Rabbimiz mahza rahmetinin eseri olarak göndermiştir bunu bize. Hangi insan ki, hangi toplum ki, hangi aile ki Kur’an’la birlikte problemleri çözmeye çalışır, Kuran’la problemlere yaklaşmayı prensip edinirse, bir konuda Allah ne diyor? Kur’an ne diyor? diyerek Allah’ın kitabına müracaat eder ve çözümü Allah’ın kitabında ararsa, Kur’an’la görmeye, Kur’an’la bakmaya çalışırsa o mutlaka aydınlığa ve hayra ulaşacaktır. Öyleyse ey müslümanlar! Ekonomiyle ilgili bir derdiniz mi var? Ekonomik hayatınızı aydınlığa, düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Hukukunuzu aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? Eğitiminizi düzlüğe çıkarmak mı istiyorsunuz? Aile hayatınızı, toplum hayatınızı, gecenizi, gündüzünüzü, bugününüzü, yarınınızı, namazınızı, orucunuzu, zikrinizi, fikrinizi dünyanızı, âhiretinizi aydınlığa çıkarmak mı istiyorsunuz? O halde tüm problemlerinize bu kitabın yol gösterisiyle bakmak zorundasınız. Tüm bu problemleri Kur’an âyetleriyle çözümlemek zorundasınız. Allah size böyle hüden olan, rahmet olan, şifa olan bir kitap gönderdiği halde kim de körlüğü tercih ederse, kör olmayı, kör kalmayı tercih ederse o da kör olmaya ve kör kalmaya mahkumdur. Allah’ın kitabına gözlerini kapayan, kitapla ilgilenmeyen problemlere kitapla çözüm aramayan toplum kör kalmaya mahkumdur. Karan-lıklar içinde, bunalımlar içinde, hastalıklar, çözümsüzlükler ve çaresizlikler içinde bocalamaya mahkumdur. İşte şu anda Kur’an’dan kaçan ve basîretlerin dışında başka yerlerde çözüm arayan şu bizim toplumun ne yapacağını şaşırmış bir vaziyette çırpındığını bocaladığını görüyoruz. Kitaplarına dönünceye kadar da bu perişanlıkları devam edecektir.
58. “De ki: “Bunlar, Allah'ın bol nîmeti ve rahme-tiyledir.” Buna sevinsinler. O, onların topladıklarından daha hayırlıdır.” Evet işte bunlar Allah’ın biz kullarına fazlı ve rahmeti iledir. Öyleyse işte bununla sevinsinler. İnsanlar kendilerine yönelen Rab-lerinin fazlı ve rahmetiyle sevinsinler, övünsünler, buna sarılsınlar, bununla yol bulsunlar, bununla hastalıklarını tedavi edip, problem-lerini çözüp hidâyetlerini, başarılarını artırsınlar. Bununla dünyada hayatlarını düzlüğe çıkarsınlar, âhirette de Rab’lerinin rıza ve rıdva-nına ulaşmayı bununla bilsinler. Ve hiç bir zaman unutmasınlar ki: Bu kitap, bu kitaba sahip olmaları, bu kitapla hareket etmeleri, bu kitapla yol bulmaları onların topladıklarının tamamından daha hayırlıdır. Yaptıklarınızın, kurduklarınızın, geliştirdiklerinizin tamamından hayırlıdır bu kitap. Hayra ulaşmak için kurduğunuz tüm vakıflarınızdan, problemlerinizi çözüme ulaştırmak için kurduğunuz tüm müesseselerinizden, paralarınızdan, pullarınızdan, ulaştığınız tüm ekonomik ve siyasal güçlerinizden, evlerinizden, villalarınızdan, mallarınızdan, mülklerinizden, devletinizden, milletinizden her şeyinizden daha hayırlıdır bu Kur’an. Çünkü sizi dünyada tüm çözümsüzlüklerinizden kurtaracak ve sonunda sizleri ölümsüzlük yurduna, cennete ulaştıracak olan yine bu kitaptır.
59. “De ki: “Allah'ın size verdiği rızkın bir kısmını haram, bir kısmını helâl kıldığınızı görmüyor musunuz? De ki: Size Allah mı izin verdi, yoksa Allah'a karşı yalan mı uyduruyordunuz?” De ki, şu Rabbinizin size indirdiği rızık konusunda ne düşünüyorsunuz? Gördünüz ya Allah size rızık indirdi. Ne oluyor? Sizler kendi kendinize Allah’ın size indirdiği bu rızıkların bir kısmına helâl bir kısmına da haram mı demeye çalışıyorsunuz? Kendi kendinize haram helâl yasaları mı belirlemeye kalkışıyorsunuz? Ne hakkınız var buna? Kimden aldınız bu yetkiyi? Yoksa bu rızıklar sizin mi ki şu haramdır, bu helâldir demeye çalışıyorsunuz? Bu yetkiyi size Allah mı verdi? Yoksa Allah’a karşı yalan mı uyduruyorsunuz? Rabbimiz burada kendisinin belirlediği haram helâl sınırlarının dışına çıkan, ya da hiç bir yetkileri olmadığı halde kendi kendilerine, kendi hevâ ve heveslerine göre haram helâl sınırları belirlemeye kalkışan insanları sorgulamaktadır. Yoksa Allah size bu konuda izin verdi de öyle mi helâl haram belirliyorsunuz? Yoksa Allah’a yalan iftira mı ediyorsunuz? Allah size böyle bir yetki mi verdi? Sizin helâl dedikleriniz helâldir, haram bildikleriniz de haramdır diye? Var mı Allah’tan böyle bir belgeniz? Hayır hayır Allah bu konuda kimseye yetki vermemiştir. Haram helâl yasalarını belirleme sadece Allah’a aittir. Allah berisinde şu yiyecekler helâl, bu içecekler haramdır diyenler Allah’a yalan iftira edenlerdir. Yeryüzünde Allah’ın bu konuda verdiği yetkiye dayanan Ra-sulullah efendimiz hariç hiç bir beşerin, hiç bir makamın, şu haramdır, bu helâldir demeye hakkı yoktur. İster yeme-içme konusunda olsun, ister giyim-kuşam konusunda olsun, isterse hayatın başka alanlarında olsun Allah ve Resûlünden bir bilgi, bir belge olmadıkça hiç kimsenin haram helâl belirleme hakkı yoktur. Tüm hayatta ancak o hayatın sahibin haram dedikleri haramdır, helâl dedikleri de helâldir. Bir dilim ekmeği, bir damla suyu, bir tek elmayı, bir tek üzümü bile yaratmaya gücü yetmeyen insanların bunları haram kılmaya da helâl kılmaya da hakları olamaz. Lâkin şu anda gerek kâfirlerden gerekse müslümanlardan Allah’ın haramlarını helâl, helâllerini de haramlaştırmaya çalışarak, bu konuda Allah’a iftira ederek yeryüzünde hakları olmadığı halde fesat çıkaranlar, insanların düzenlerini bozmaya çalışanlar dünyanın en büyük müfterileridirler. Rabbimiz buyurur ki ey Yahudiler! Ey Hıristiyanlar! Ey Kitap ehli olanlar! Ve siz ey Kur’an kitabıyla karşı karşıya gelenler! Haram ve helâl konusunda ne diye Allah’a kafa tutarsınız da kendi kendinize haram ve helâl belirlemesine kalkarsınız? Ne diye kendi kendinize hüküm çıkarırsınız? Allah bir şeyi haram yada helâl kılarsa ne ala, nerden çıkardınız bu işi? Allah haram kılmamış da siz daha mı iyi bi-liyorsunuz? Düşünün hayatımıza koyduğumuz haramları. Bugün kendi ha-yatımıza kendi ellerimizle koyduğumuz negatif ve pozitif haramları bir düşünün. Adam diyor ki o elbiseyi giyme! Neden? Yakışmıyor. Yahu İslâm yakıştırıyorsa sana ne bundan? Ya da ben bir daha evlenmem! diyor adam. Neden? Toplumun baskısı var da ondan. Ee Allah’ın baskısı yoksa sana ne? İki evlenenleri Allah kınamıyor ve bu işe haram demiyorsa sana ne bundan? Veya diyor ki ben böyle bir evde oturamam! Ben bunu misafirime ikram edemem! Ben aileme böyle bir şeyi giydiremem! Neden o? Yâni neden var o yasaklar bizim hayatımızda? Neden var o haramlar, o hürmetler? Kim koydu bu haramları? Kim haram etmiş bütün bunları? Kendi kendimize kendi hayatınıza koyduğumuz haramlardır bunlar. Ayrıca haramın bir de hürmet anlamını düşünürsek, yâni doku-nulmazlık yüklediğimiz şeyler varsa. Yâni meselâ düğünde şöyle olacak, nişanda böyle olacak, giyimde böyle olacak, sosyal ilişkilerde böyle olacak. Şöyle saygılar, böyle eğilmeler, şöyle törenler, böyle bayramlar diye kutsadığımız şeyler varsa hayatımızda o zaman bu âyeti bir daha anlamaya çalışacağız. Allah tüm bunları haram kılmadığına göre size ne oluyor ey kitap ehli? Ve size ne oluyor ey müslümanlar? Eğer sizler de kitabınız ve peygamberinizin sünnetiyle tanışmadan önce hayatınıza bir kısım yasaklar koymuşsanız tamam olsun. Ama Kur’an’ı tanıdıktan sonra artık o yasakların ne anlamı kalır? Niye hâlâ o hesap peşindesiniz? Allah yasak demişse yasaktır, dememişse yasak değildir.
60. “Allah'a karşı yalan uyduranlar kıyâmet gününü ne zannederler? Doğrusu Allah'ın insanlara olan nîmeti boldur, fakat çoğu şükretmezler.” Allah’a karşı, Allah demediği halde bu haramdır, bu helâldir diyerek, haramı helâli belirleme yetkisini Allah’tan alarak, Allah’ı hayata karıştırmayarak, Allah’ın hayata egemenliğini reddederek, hayatın programını kendi hevâ ve hevesleriyle düzenlemeye çalışan bu insanların kıyâmet günü hakkındaki bu bozuk düşünceleri de ne oluyor? Kıyâmet gününü ne zannediyor bu insanlar? Nasıl hesap ediyorlar? Hiç düşünmüyorlar mı kıyâmet gününün sorgulamasını? Ne kadar da pervasızlar böyle? Hiç mi korkuları yok kıyâmet gününden? Halbuki Allah’ın insanlara, Allah’ın kullarına nîmetleri ne kadar da boldur. Fakat insanlardan pek çoğu şükretmemektedir. Allah kullarına sayısız nîmetler vermiş. Bu nîmetler konusunda haram olanları, helâl olanları bildirmiş. Örnek bir kul göndererek, örnek bir peygamber seçerek onun örnek hayatıyla bu nîmetlerin yasasını belirlemiş. Ama buna rağmen, Allah’ın bunca fazlına, keremine, rahmetine rağmen insanlar yine de Allah’ın istediği hayatı yaşamaya, ya da hayatı Allah’ın belirlediği öl-çüler içinde yaşamaya yanaşmıyorlar, Rab’lerine şükretmiyorlar, nîmetleri o nîmetlerin vericisinin yolunda kullanmıyor, nîmetleri nîmetin sahibinin haram helâl yasalarıyla değerlendirmiyorlar. Ama şunu asla unutmayalım ki yaşadığımız hayatta bizler sa-dece Allah’a karşı sorumluyuz. Sadece Allah’a hesap vereceğiz. Bizi yaratan, bize yığınlarla nîmetler göndererek şu anda hayatımızı sürdüren, bizi gören gözeten, bizi kontrol eden sadece Allah’tır. Başka hiç kimseye karşı bir sorumluluğumuz yoktur. Hiç kimseye minnet borcumuz yoktur. Ceza ve mükâfat sahibi sadece Allah’tır. Cennet ve cehennemin sahibi sadece Allah’tır. Zannetmeyelim ki bizi cezalandırıp mükâfatlandıracak, bize cennet ve cehennem verecek Allah’tan başka güçler, Allah’tan başka otoriteler, söz sahipleri vardır. Bakın bu hususu Rabbimiz bundan sonraki âyetinde çok hoş anlatır:
61. “Ey Muhammed! Ne iş yaparsan yap ve sizler ona dair Kur’an'dan ne okursanız okuyun; ne yaparsanız yapın; yaptıklarınıza daldığınız anda, mutlaka Biz sizi görürüz. Yerde ve gökte hiç bir zerre Rabbinden gizli değildir. Bundan daha küçüğü veya daha büyüğü şüphesiz apaçık bir Kitaptadır.” Ey peygamberim! Nerede olursan ol, hangi durumda, hangi konumda olursan ol, ne yaparsan yap, Kur’an’dan ne okursan oku, hangi ameli işlersen işle, o konumunda, o yaptığın amellerin içinde bir an bile Bizden gaip değilsin, Bizden saklanma imkânına sahip değilsin. Biz her an sizin üzerinizde şahidiz. Her an Bizim kontrolümüz al-tındasınız. Her zaman ve zeminde Allah huzurundayız. Meselâ yemek yiyorsunuz, veya bir işe daldınız, bir hastalık veya bir sıkıntı yaşıyorsunuz, veya bir savaş ortamındasınız, veya etrafınızdaki Allah kullarına âyet hadis anlatma makamındasınız, veya gördüğünüz bir kötülüğü değiştirme kavgası veriyorsunuz, veya yöneldiniz Yunus okuyor-sunuz, Bakara, Nisâ okuyorsunuz, yâni bir kulluk içinde yahut bir isyan içinde bulunuyorsunuz. Nerede, hangi konumda, hangi işin içinde, hangi durumda bulunursanız bulunun, o işin içinde, o kavganın içinde kendinizi ne kadar kaybederseniz kaybedin bilesiniz ki Allah sizi görmekte ve bilmektedir. Bilesiniz ki hep Allah kontrolündesiniz. Yaptığınız her şeye Allah şahittir. Hiç bir durumunuz Allah’tan gizli değildir. Göklerde ve yerde zerre miskali, zerre miktarı hiç bir şey Rab-binden gizli kalmaz. Bundan daha büyüğü, daha küçüğü de Allah’a uzak değildir. Her şey apaçık bir kitaptadır. O kitap Allah’ın koruması altındadır. Her şey Allah’ın bilgisi ve kontrolü altındadır. İyiliğimiz, kö-tülüğümüz, hayrımız, şerrimiz, kaderimiz, geleceğimiz, geçmişimiz, her şeyimiz Onun murâkabesi altındadır. Gözler Onu ihata edemez. Gözler Onu asla kuşatamaz. Ama O tüm gözleri görür, tüm gözleri idrak eder, tüm gözleri ihata eder. Gözlerin hain bakışlarına da güzel bakışlarına da muttalidir Rabbimiz. Hiç bir bakış, hiç bir düşünüş ve hareket Onun ilminin dışında değildir. O Allah ki tüm gözlerin, tüm gönüllerin, tüm bedenlerin, tüm zihinlerin, tüm beyinlerin, tüm akılların düşüncelerini, taşıdıkları niyetleri ve imanlarını bilmektedir. Rabbimiz herkesin her varlığın iç dünyasına kadar bilen ve haberdar olandır. Varlıkların en ince noktalarına kadar, kalplerinin içine kadar nüfuz eder. Yerin derinliklerine kadar, göğün zirvelerine kadar her yere ve her şeye nüfuz eder. Yâni Allah her şeyden haberdardır. Onun bilgisinin dışında bir yaprak bile düş-mez, bir damla bile inmez. Evet bu âyetinde Rabbimiz bizden bu imanı, bu murâkabeyi kazanmamızı istemektedir. Sürekli Onun huzurunda, Onun kontrolünde olduğumuz şuuru içinde bir hayat yaşamamızı, yaptıklarımızı ona lâyık yapmamızı, hayatımızı Onun adına yaşamamızı istiyor. Bunu anlayabilen, buna iman eden mü’min tüm ilişkilerinde, tüm ka-rarlarında ve davranışlarında kendisini yaratan, kendisini yaşatan Rabbinin huzurunda ve karşısında olduğunu unutmaz. Bütün kalbiyle bütün varlığıyla bütün benliğiyle, zâhirîyle batınıyla, içiyle dışıyla, zamanıyla, mekânıyla Allah huzurundadır. Hani Allah’ın Resûlü Cibril hadisinde: “Her ne kadar sen onu görmüyorsan da O seni görüyor ya” Buyuruyordu. İşte bu duygu insanın ruhunu, bedenini, her şeyini kaplayan bir ürpertidir. Bu şuuru kavrayan bir mü’min her an Rabbinin basîret nazarının mevcudatın her zerresine nüfuz ettiğini iliklerine kadar hissedecek ve hayatına çeki düzen verecektir. Her şeyden haberdar olan, her şeyi gören ve her şeye nüfuz eden gözün sürekli murâkabesi altında bulunmanın korkusu ve hacaleti içinde samimi bir kalple ona yönelecek, hiç bir zaman hiç bir eyleminin O’ndan gizli kalmadığını anlayacak, O’nun göremeyeceği bir harekette bulunmasının mümkün olmadığını kavrayacak, içini dışını temizleyip Ona lâyık hale getirecek, Onun rızasını kazanmak için elinden gelen her şeyi yapmak için çırpınacaktır.
62. “İyi bilin ki, Allah'ın dostlarına korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.” Evet dikkat edin, Allah’ın dostları, Allah’ın evliyası için korku yoktur. Onlar için her hangi bir keder, her hangi bir sıkıntı, üzüntü de yoktur diyor Rabbimiz. Onlar için ne cehenneme gitme korkusu ne de cenneti kaybetme üzüntüsü yoktur. A’râf sûresindeki âyetle bunu anlayacak olursak böyle demek zorunda kalacağız. Orada deniyor ki bakın: "Girin cennete sizin üzerinize korkuda yoktur mahzun olma da." (A’râf: 49) Buna göre kesinlikle cennete gireceklerdir diyoruz. Ama insanlar bunu şöyle anlamamalılar: Efendim dünyada mü'min olunca, Allah’ın dostlarından olunca, Kur’an’la sünnetle tanışınca yine de korkuyoruz, yine de mahzun oluyoruz, neden böyle oluyor öyleyse? Neden tüm korkulardan ve hüzünlerden kurtulmuyoruz filan demesinler. Çünkü dünyada olabilecektir bunlar. Dünyada korku da üzüntü de olacaktır. Üzüntüsüz, gamsız, tasasız, korkusuz bir hayat ancak cennette olabilecektir, bunu unutmayalım hiç bir zaman. Ya da bunun bir başka mânâsı da, onun için gelecek konusunda korku yoktur, ama geçmişi konusunda da üzüntü yoktur olacaktır. Yâni geçmişte yaptığı şeyler konusunda mağfiret, gelecek için de ecir ve sevap söz konusudur onun için. Evet Allah’ın velîleri için korku ve üzüntü yoktur yarın. Peki acaba kendileri için korkunun da üzüntünün de kaldırıldığı bu Allah’ın velîleri, Allah’ın dostları kimdir? Ne gibi özellikleri varmış bunların? Buna geçmeden önce velî ile alâkalı çok kısa bir özet yapalım. Velî bir varlık adına ona danışmadan tek taraflı karar veren, karar alan ve aldığı kararlar berikisi için bağlayıcı olan varlıktır. Kuran-ı Kerîmde ilk kademede bizim velîmizin Allah olduğu ve velîmiz olarak Rabbimizin bizi karanlıklardan nûra çıkarmak üzere aldığı kararlarının tümünü uygulamak zorunda olduğumuz anlatılır. Sonra ikinci kademede mü’minlerin birbirlerinin velîsi olduğu anlatılır. Mü'min mü'minin velîsidir. Yâni mü’minler birbirleri hakkında karar alma, emretme yetkisine sahiptirler. Onların birbirleri hakkında aldıkları kararlar onlar için bağlayıcıdır. Mü’minlerden biri İslâm’dan, Allah’ın kararlarından bildiği 100 konu varsa o konuda karar verir diğerleri onu uygular. Bir diğeri de İslâm’ın bir konusunda bilgisi varsa o da onun hakkında karar alır, bu defa öbürleri de onu uygular. Meselâ ben İslâm’ın on konusunu biliyorsam o on konuda karar vereceğim, sizler o konularda benim aldığım kararlarımı uygulayacaksınız. İçinizden birisi de yirmi konuyu biliyorsa o da yirmi konuda karar alacak bu defa da o yirmi konuda biz onu dinleyecek ve onun bizim adımıza aldığı kararları uygulayacağız. Sonra üçüncü bir kademede işte bu âyet-i kerîmede olduğu gibi Allah’ın velîlerinden söz edilir. Bunlar da Allah’ın kulları adına al-dığı kararlarını Allah adına Allah kullarına duyuran kimselerdir. Allah dostlarıdır. Çünkü Allah kulları adına aldığı kararlarını bu mü'min kullarıyla yaptırır, bunlarla duyurur. Çünkü bunlar yeryüzünde Allah’ın velîleridirler. Konuşurlar Allah adına, yaptırırlar Allah adına, emrederler Allah adına, nehy ederler Allah adına, sakındırırlar Allah adına, emrederler Allah’ın emrettiklerini, sakındırırlar Allah’ın sakındırdıklarından, sevdirirler Allah’ın sevdiklerini, tebliğ ederler, duyururlar Allah’ın duyurduklarını, gösterirler, uygulattırırlar Allah’ın uygulayın buyurduklarını. Danışılır kendilerine yol gösterirler, hakkı emrederler. İşte bunlar yeryüzünde Allah adına konuşan, Allah adına emreden, Allah adına nehy eden, Allah’ın emirlerini, arzularını, âyetlerini, talimatlarını duyuran, uygulayan, uygulattıran Allah dostlarıdır. Bunlar bu müslümanlar Allah’ın dostlarıdırlar Allah da bu mü’minlerin dostudur. Bu müslümanlar Allah’ın dostları olunca elbette Allah’ın dostluğundaki öteki müslü-manlar da bunların dostlarıdırlar. Evet işte velî budur, Evliyaullah budur. Emr-i bil’ma’ruf ve nehy-i anil’münker görevini üstlenmiş her müslüman Evliyaullahtan-dır, Allah’ın velîsidir. Allah adına müslümanlara karar alabilecek kadar Allah yasalarını bilen, Kur’an ve sünneti tanıyan, Allah’ın dininin yaşanması, Allah’ın kanunlarının ve emirlerinin anlatılması adına, Allah’ın isteklerinin hakim olması adına çırpınırlar. Evin nasıl olmasını istiyor Allah? Ailenin, ticaretin, kazanmanın harcamanın, eğitimin, hu-kukun, sosyal yasaların, kardeşliğin, kulluğun nasıl olmasını istiyor Allah? Bunu bilen insanlardır bunlar. Allah’ın emirlerini yasaklarını bi-len, Allah’ın rızasının ve gazabının nerelerde olduğunu bilen insanlardır bunlar ve tüm dertleri yeryüzünde Allah’ın arzularının gerçekleşmesi, Allah’ın egemenliğinin hakim olmasıdır. Allah adına bunları isterler, bunları anlatırlar. Allah adına emr-i bil’maruf ve nehy-i anil-münker yaparlar. Allah’ın istediği tüm iyiliklerin yaygınlaştırılması ve tüm kötülüklerin kökünün kazınması adına çırpınırlar. İşte bunlar yeryüzünde Allah’ın velîleridirler. Ama şu anda bizim toplumda velîlik bazı özel kişilere hasredilmeye çalışılıyor. İşte yerde alan gökte yiyen, gaybı bilen, denizde yürüyen, kalplere hükmeden, eteğinden yapışanları cennete ulaştıran, insanlara bir bakışıyla hidâyet eden, Allah yanında yetkileri bulunan, kendisine sığınılan, dua edilen bir varlık olarak algılanmaya çalışılıyor velî. Halbuki yeryüzünde mü’min olup da velî olmayan, Allah’a dost olmayan bir tek insan yoktur. Tâbi bu mü’minler arasında imanlarına, takvalarına ve teslimiyetlerine göre Allah’ın daha çok dostu, daha az dostu olanlar olabilir. Meselâ peygamberlerin bizden üstünlükleri yasal olarak Allah tarafından bize bildirilmiştir. Ama peygamberlerin dışındaki biz müs-lümanlara gelince müslümanların kendi aralarındaki takva ve üstünlük ölçüsünü kendileri belirleme haklarına sahip değillerdir. Bu yetki Rab-bimize ait olduğu için diyoruz ki derecelerini yarın Rabbimizin açıklayacağı bütün müslümanlar evliyaullah’tandır. Hangisinin Allah’a daha yakın olduğunu Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Müslümanların dışındakilerin hepsi de evliyau’ş-şeytandır. Bakın bunların özelliklerini Rabbimiz şöyle anlatıyor:
63. “Onlar Allah'a inanmış ve O'na karşı gelmekten sakınmışlardır.” Bunlar Allah’a, Allah’tan gelenlere Allah’ın istediği gibi iman edenler ve muttaki olanlardır. İnananlar ve imanlarını söz planında, iddia planında bırakmayarak hayatlarında görüntüleyen, inanan ve hayatlarını Allah için yaşayan insanlardır onlar.
64. “Dünya hayatında da, âhirette de müjde onlaradır. Allah'ın sözlerinde hiç bir değişme yoktur. Bu büyük başarıdır.” Evet hem dünyada, hem de ukbada o mü’minlere, o Allah dostlarına, o takva erlerine müjdeler olsun. Dünyada da âhirette de müjdeler vardır onlara. Dünyada da ukbada da göz aydınlığı vardır onlar için. Öyleyse gelin ey müslümanlar Allah dostu olmaya, Allah velîleri olmaya çalışalım. Biz Rabbimizi dost bilelim, biz Rabbimizi velî bilelim. Velîmiz olarak bizim adımıza aldığı kararları öğrenelim, bizim adımıza gönderdiği hayat programına sahip çıkalım, hayatımızı vahiy kaynaklı yaşayalım, böylece Rabbimizin velâyeti altına girelim ki Allah da bizi velî kabul buyursun. Allah velîleri olarak birbirimizin de velîleri olmaya çalışalım. Birbirimize Allah kararlarını duyurarak, birbirimize emri bil’ma’ruf ve nehyi anil’münker yaparak birbirimizi hakta tutmaya, birbirimizi cennete ulaştırmaya çalışalım. Böyle yaşarsak, böyle yaparsak bilelim ki hem dünyada hem de âhirette müjdeler, mutluluklar bizim için olacaktır. Çünkü unutmayalım ki Allah’ın kelimelerinde, Allah’ın kelâmında, Allah’ın yasalarında asla değişiklik olmaz. Dünya başarısını da âhiret başarısını da yakalayan müslümanlar işte bunlardır. Evet demek ki Evliyaullah’tan olmak için ne yapmak lâzımmış? Nereye girmek lâzımmış? Hangi yola, hangi tarikata sulûk etmek lâzımmış? Bunun için tek yol var, o da İslâm yoludur, Allah’a kulluk yo-ludur. Girersin İslâm yoluna, girersin sırat-ı müstakîme ve evliya olursun. İslâm yolundan başka kutsanacak yol yoktur. Allah ve Resûlünün yolunda gidenlere müjdeler olsun. Kur’an’ı tanıyan, sünneti tanıyan ve hayatını bunlarla yaşamaya çalışanlara müjdeler olsun. Bütün müslümanlar da bunun içindedirler.
65. “Ey Muhammed! İnkârcıların sözleri seni üzmesin, çünkü bütün izzet ve şeref Allah'ındır. O, işitir ve bilir.” Ey peygamberim sakın ha insanların lakırdıları seni üzmesin. İnsanların sözleri seni mahzun etmesin. İzzet, şeref tümüyle Allah-tadır. İzzet ve şerefin tamamı Allah katındadır. İşte bu konuda yanılgı içinde olanların tamamına bu konudaki uyarıyı peygamberinin diliyle yaptırıyor Rabbimiz. İnsanlar İslâm’ın dışında yol arıyorlardı. İslâm’ın dışında izzet ve şeref peşine düşmüşlerdi. Ayrı ayrı yollarda dostluk arıyorlardı. Ayrı yollarla Allah’a dost olabileceklerine inanıyorlardı. Ayrı ayrı usullerle Allah’a yaklaşabileceklerine inanıyorlardı. Ayrı ayrı yollarla şeref kazanacaklarına, izzet bulacaklarına inanıyorlardı. Herkes böyle kendilerince belirledikleri yollarda giderken Rabbimiz elçisini gönderdi de gelin ey insanlar, bir tek yol vardır, bir tek usul vardır, o da sırat-ı müstakîmdir. Gelin Allah’ın dosdoğru yoluna girin. Gelin müslüman olun. Gelin Allah’a kul olun ve bu kulluğun modelini de benden öğrenin, bana bakın, beni örnek alın, ben de görmediklerinizi kulluk zannıyla yapmanız size hiç bir şey kazandırmayacaktır dedi. İnsanları Allah’a kulluğa çağırdı. Ama insanlardan kimileri buna itiraz ettiler, bu dâveti kabullenmediler. Bizim başka yollarımız var, bizim başka kutsadığımızlar var, bizim reislerimiz var, ekonomik reislerimiz, hukuk uzmanlarımız, efendilerimiz, şeyhlerimiz, hocalarımız, hacılarımız var diyerek herkes başka başka yerlerde izzet ve şeref aramaya yöneliyorlardı. Halbuki Allah buyuruyor izzet ve şeref tümüyle Allah’a aittir, Allah’tadır. Evet izzet ve şeref Allah’a aittir. Kitabımızın başka bir âyetinden öğreniyoruz ki, izzet ve şeref peygamberdedir, izzet ve şeref mü'minlerdendir, ama münâfıklar böyle bilmezler. Peki bugün kimler izzet ve şerefli? Hoca olanlar, malı olanlar, serveti olanlar, arabasının modeli şöyle olanlar, omuzu kalabalık olanlar, evi eşyası şöyle şöyle olanlar, villası, köşkü, sarayı olanlar, makamı mevkisi olanlar. Rabbi-miz buyurur ki varsın münâfıklar böyle bilsinler peygamberim sen bil ki izzet ve şeref Allah’tadır, Allah’la beraber olandadır, peygamberle ilgi ve irtibat Kur’an’dadır. İzzet ve şeref Allah’ın kitabından haberdar olmadadır. İzzet ve şeref peygamberin sünnetinden haberdar olmadadır. İzzet ve şeref iman ehli olanlardadır. Evet müslüman şereflidir. Allah’a inanan, Allah’la beraber olan, peygambere inanan, peygamber safında olanlar azîzdir, üstündür, galiptir. İzzeti ve şerefi Allah’tan, Allah’a kulluktan, Allah’la beraber ol-aktan başka yerlerde arayanlar izzetsiz ve şerefsiz insanlardır. Malda, makamda, parada, arabada, ekonomik ve siyasal güce sahip olmakta izzet ve şeref görenler bunları kaybettikleri anda izzetsiz ve şerefsiz hale gelmişlerdir. Müslüman asla cahili değer yargılarına itibar etmez. Müslüman müslümanlıkla şeref kazanır. Müslüman Allah’a kulluğuyla izzet kazanır. Çünkü:
66. “İyi bilin ki, göklerde ve yerde kim varsa hepsi Allah'ındır. Allah'ı bırakıp putlara tapanlar sadece zanna uyanlardır. Onlar ancak tahminde bulunuyorlar.” Dikkat edin, göklerde ve yerde ne varsa, kim varsa hepsi Allah’ındır. Göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi Allah’ın mülkü olunca, göklere ve yere egemen olan, göklerde ve yerde söz sahibi Allah olunca, göklerdekiler ve yerdekiler Allah’a boyun büküp teslim olunca böyle bir Allah Azîz olmaz mı? İzzet ve şeref böyle bir Allah’ın olmaz mı? İzzet ve şeref göklerin ve yerin sahip ve mâlikine ait olmaz mı? Göklerin sahibi, göktekilerin sahibi, yerlerin sahibi, yerdekilerin sahibi, meleklerin sahibi, cinlerin sahibi, insanların sahibi, hayvanların sahi- bi, canlıların, cansızların, bildiğimiz ve bilmediğimiz tüm varlıkların sa-hibi ve mâliki Allah’tır. Mülkün sahibi Allah’tır. Allah mâliktir ve her şey Onun mülküdür. Bizler de Onun mülküyüz. Hal böyleyken: İnsanlar Allah’ı bırakıp da Allah berisinde, Allah dununda şürekalarına dua edenler, kendilerine ortaklar, şerikler buldular. Allah’ı bırakıp, ya da Allah’la beraber ortakların peşine düştüler. Tüm mülk Allah’ınken, tüm mülk konusunda söz sahibi Allah’ken tuttular da mülkleri mâlike ortaklar edindiler, âcizleri Rab’ler edindiler. Hayatlarını parçaladılar ve hayatlarının her bir biriminde ayrı Rab’ler kabul ettiler. Ekonomik hayatımıza filanlar karışır, siyasal hayatımızda falanlar söz sahibidir, kılık kıyafetimizi falanlar belirler, hukuk hayatımızda falan Rab’lerimiz vardır, düğünlerimizde falan Rab’lerimiz, eğitim hayatımızın tespitinde filan Rab’lerimiz, ceza yasalarımızda filan Rab’lerimiz vardır diyerek Allah’tan başka hayatlarında Rablerin varlığını iddia ettiler. Allah buyurur ki böyle yapanlar sadece zanna uyanlardır. Çünkü Allah’tan başka dua edilecek, Allah’tan başka kendisine sığınılacak, kendisine kulluk yapılacak başka varlık yoktur. Hayatın sahibi de, ölümün sahibi de, göklerin sahibi de, yerlerin sahibi de Allah’tır. Öyleyse Allah’tan başkalarına kulluk edenler sadece zanna tabidirler. Zan, vahye dayanmayan yanlış bilgilerdir. Böyle yapanlar yalan söylerler. Çünkü gerçek bilgi vahiydir ve vahye dayanmayanların yapıp ettikleri atmasyondan başka bir şey değildir, varsayımdan başka bir şey değildir.
67. “Size geceyi dinlenesiniz diye karanlık ve gündüzü çalışasınız diye aydınlık olarak yaratan Allah'tır. Kulak veren millet için bunlarda âyetler vardır.” Allah, geceyi siz onda dinlenip sükûnete kavuşasınız diye si-zin için yarattı. Geceyi sizin emrinize musâhhar kıldı, gündüzü de ça-lışasınız diye aydınlık olarak yarattı. Bakın Rabbimiz sahibi olduğu mülüne etkinliğini anlatıyor. Önce göklerde ve yerde ne varsa hepsinin kendisinin olduğunu anlatarak bizim dış dünyamızı gündeme ge-tiren, dış dünyamızı anlatan Rabbimiz şimdi de bizi yakalıyor ve unutmayın ki sizin de sahibiniz Benim, sizin hayatınızın yasalarını koyan da Benim, sizin hayatınızın vazgeçilmez unsuru olan gecenizi, gündüzünüzü yaratan, sizin hizmetinize sunan Benim buyuruyor. Evet gecemizi ve gündüzümüzü bize lütfeden Rabbimizdir. Biz onlarsız olamayız, yaşayamayız. Eğer Rabbimiz şu anda gecemizi gündüzümüzü alıverse bizim işimiz biter. Gündüzümüzü alıverse ölürüz. Gece ve gündüz Allah’ın iki âyetidir. Geceye ve gündüze egemen olan Allah’tır. Evet Allah dinlenesiniz diye, sükun bulasınız diye geceyi bir örtü gibi üzerinize örtüvermiş, gündüzü de çalışasınız, değerlendiresiniz, maişet temin edesiniz veya yaşayasınız diye aydınlık kılmıştır. Sizi, sizden çok düşünen Rabbiniz size karşı çok lütufkârdır. Rabbiniz size karşı çok merhametlidir ama insanların pek çoğu ona teşekkür etmezler. Allah’ın verdiklerini Allah yolunda kullanmak sûretiyle ona şükreden azdır diyor Rabbimiz. Evet gece ve gündüz âyetini bir düşünün. Gündüzün ve gecenin uzayıp kısalması, peş peşe gelmesi, birbiri ardınca gelmesinde ve buna bağlı olarak idrak ettiğiniz zamanın sırrında ve bunun size temin ettiği menfaatlerin ortaya çıkış tarzında sizin için insanlar için akıl sahipleri için âyetler vardır. Gece ve gündüz insan gücünün, insan egemenliğinin, insan krallarının, insan meliklerinin ulaşamadığı iki âyet. Haydi her şeyin hakimi biziz diyenler, egemenlik hakkı bizdedir diyenler, söz sahibi olarak kendilerini görenler müdahale etsinler geceye, müdahale etsinler, söz geçirsinler gündüze. Bazen geceyi, bazen gündüzü uzatsınlar bakalım. Yapabilirler mi bunu? Geceyi ya da gündüzü bir saniye bile yerinden oynatabilirler mi? Geceye ve gündüze söz geçirebilirler mi? İşte bu sürekli gözümüzün önünde bulundurmamız gereken ve karşılığında bunu bize lütfeden Rabbimize karşı şükretmemiz gereken bir âyettir. Şükür, teşekkür verileni verenin yolunda kullanmaktır. Şükür nîmet cinsinden olur. Allah bize hangi nîmeti vermişse o nîmet cinsinden infakta bulunarak şükredilir. Geceyi ve gündüzü onu bize lütfeden Allah yolunda kullanmak, Allah’ın rızasını tahsilde harcamak şükürdür. Onu, onu bize vermeyenler yolunda harcamak geceyi ve gündüzü onu bize verenin razı olmadığı şeyler yolunda itlaf etmek nankörlüktür. İşte Rabbimiz buyurur ki insanların pek çoğu bunun farkında değillerdir, pek çoğu şükretmemektedir. İnsanların pek çoğu Allah’ı bırakıp da başkalarına kulluk etmektedirler. Allah’a şirk koşmaktadırlar.
68. “Allah çocuk edindi” dediler; hâşâ; O müstağnîdir; göklerde ve yerde olanlara sahiptir. Elinizde, O'nun çocuk edindiğine dair bir belge yoktur, bilmediğiniz şeyi Allah'a nasıl söylüyorsunuz?” Allah çocuk edindi dediler. Allah’a oğullar, kızlar izâfe ettiler. Göklerin ve yerin sahibi olan, göklere ve yere egemen olan, göklerde ve yerde ne varsa hepsinin sahibi olan Allah’a yetkililer izâfe ettiler. Allah göklerin ve yerin sahibiyken, gökler ve yer Onunken, kâfirler ru-bûbiyeti konusunda, ulûhiyeti konusunda, hayata karışması konusunda, yeryüzünde egemenliği konusunda tuttular da melekleri, cinleri ve insanlardan kimilerini Allah’a ortak koştular. Halbuki bunların tamamını yaratan da Allah’tı. Dediler ki Allah çok yücedir. Göklerin ve yerin sahibi ve mâliki olan Allah’ın işleri çoktur. Bu kadar işin gücün arasında bizimle ilgilenecek zamanı yoktur. O büyük işlerinin yanında bizim işlerimiz gibi ufak tefek işleri oğullarına, kızlarına devretmiştir diyerek Uzeyr Allah’ın oğludur dediler, Îsâ Allah’ın oğludur dediler, melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Fe sübhanallah! Nasıl diyebilirler bunu Allah’a? Hal-buki göklerdekiler ve yerdekilerin hepsi Onundur. Hepsi Onun kuludur, hepsi Ona boyun büküp itaat etmektedir. Oğullar Onundur, babalar Onundur, analar Onundur, kızlar Onundur, gökler Onundur, yerler Onundur, denizler Onundur, yıldızlar Onundur her şey Onundur. Her şey Allah’ın kuludur... Tüm varlıklar Onun iken, tüm yaratıklar Onun kulu iken bunlardan birini veya birkaçını kendisine oğul edinmesine ne gerek var da? Tevbe sûresinin 30. Âyetinde anlatıldığına göre Yahudiler Uzeyr Allah’ın oğludur dediler, Hıristiyanlar da Îsâ Allah’ın oğludur dediler. Müşrikler de melekler Allah’ın kızlarıdır dediler. Bunlar bu ya-ratıkların sıfatları konusunda hataya düştüler. Bunlara Allah’ın sıfatlarını vermeye kalktılar. Bunları kutsamaya kalkıştılar. Olduğundan farklı bir konuma getirdiler bu zatları. Bunların yaptıkları işlerin başkaları tarafından asla yapılamayacağını, başkalarının yaptıklarını da bu zatların yapmayacaklarını iddia ettiler. Diğer varlıklardan ayırdılar bu zatları. Bu zatların diğer varlıklardan daha fazla Allah’a yakın olduklarını, ya da Allah’ın bu zatlarla daha fazla ilgilendiğini iddia ettiler. Fe sübhanallah! O bu tür ilişkilerden uzaktır. Zira bu tür şeyler Allah’a eksiklik ve ihtiyaç izâfesidir. Halbuki Allah’ın varlıklarıyla ilişkisi birbirinden farklı değildir. Yâni Cenâb-ı Hakkın varlıklarından bazısına daha yakın, bazısına daha uzak olduğu asla düşünülemez. Allah göktekilerin ve yerdekilerin sahibi iken neden bir çocuğa ihtiyaç duysun da? Zira eninde sonunda o da Allah’ın kulu değil mi? Aslında bunların derdi şuydu. Uzeyr Allah’ın oğludur, Îsâ Allah’ın oğludur derken bu adamlar esasen Allah’a karşı torpilli varlıklar bularak işledikleri suçlara kılıflar bulmaya çalışıyorlardı. Allah’a velîahtlar bulmaya çalışıyorlardı ki böylece Allah’a yaklaşabilme, ona torpil yaptırabilme çabaları vardı. Öyle ya bir insana çocuğundan da-ha yakın birisi olmayacağına göre, ya da adam çocuğunun hatırından çıkamayacağına göre, bunlar da sanki Allah’ı insan gibi, kendisine çocuğu vasıtasıyla yaklaşılabilecek bir varlık bildiklerinden ötürü torpil yaptırma derdiyle bu herzelere yöneliyorlardı. Hayır hayır Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri söyleyerek iftira ediyorsunuz. Onun oğlu da yoktur, kızı da yoktur, hanımı da yoktur, yetkilileri de yoktur, yeryüzünde yetkilerini devrettiği varlıkları da yoktur, temsilcileri de yoktur, Onun namı hesabına iş yapacak, karar ve-recek hiç kimse yoktur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Onun kulu ve mülküdür. Her şey ve herkes mülktür, mâlik olan sadece Odur. Dünyayı idare etmekten âciz kaldı da onun idaresini Îsâ (a.s)’a Üzeyr (a.s)’a ya da başka birilerine devretmiş değildir. Evet Allah’ın oğlu var, kızı var, yetkilileri var, yetkilerini devrettiği temsilcileri var derken gerçekten dayandığınız bir deliliniz var mı? Bu konuda elinizde bir bilgi, bir belge var mı? Şu anda tüm Hıristiyanlık dünyasına, Yahudi dünyaya ve müşrik dünyaya sormamız gerekiyor. Îsâ Allah’ın oğludur, Uzeyr Allah’ın oğludur, Allah yeryüzünün idaresini insanlara devretmiştir, Allah hayata karışmamaktadır, falanlar, filanlar yeryüzünde egemendir, onların da yasa belirleme konusunda yetkileri vardır, onlar da bizim hayatımızda söz sahibi varlıklardır, bizler onları da dinlemek zorundayız derken acaba bu konuda dayandığınız nedir? Neye dayanarak söylüyorsunuz bu sözleri? Hayır hayır sizler Allah hakkında ancak bilmediklerinizi söylü-yor, yalan söylüyor ve Allah’a iftira ediyorsunuz. Çünkü Allah hakkında söz söyleyen kişi bunu Allah’ın kitabından delillendirmek zorundadır. Allah hakkında söz söyleyen kişi ya Kur’an’la konuşur, ya peygamberle konuşur doğru söyler, ya da vahyin dışında kendi hevâ ve hevesleriyle konuşur ve yalan söyler. Bizler şu anda Allah hakkında Kur’an ve sünnetle konuşuruz, toplum hakkında vahiyle konuşuruz, âhiret hakkında vahiyle konuşuruz, hayat hakkında, ölüm hakkında, hayatın yasaları hakkında, ekonomi hakkında, eğitim hakkında, her konuda vahiyle konuşuruz ve doğru söyleriz. Bir kişi tüm bu konularda Allah’la, kitapla, peygamberle konuşmadığı sürece, Allah ve peygamberin sözcülüğünü yapmadığı sürece, söylediklerini vahiy destekli söylemediği sürece yalan söylüyor, iftira ediyor demektir. Öyleyse ey müslümanlar! Ey insanlar! Gelin konuştuklarımızı vahiy kaynaklı konuşmaya çalışalım. Ne konuşacaksak, ne diyeceksek kitabımızla ve peygamberimizle söyleyelim. Hakka istinat etmeyen sözlerden kaçınalım. Kendi hevâ ve heveslerimizi dinmiş gibi insanlara takdim etmeyelim. Kendi fikirlerimizi kendi sözlerimizi, kendi yamukluklarımızı kitaptan ve sünnettenmiş gibi insanlara sunarak insanları sapıtmayalım. İnsanların dinlerini bozmayalım. Çünkü unutmayalım ki:
69. “De ki: “Allah'a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa erişemezler.” Allah’a karşı yalan uyduranlar, Allah’a yalan iftiralarda bulunanlar, efendim Allah da bundan yanadır, Allah da bundan razıdır, Allah da bunu istemektedir, Allah da böyle bir kıyafetten razıdır, Allah da böyle bir hayattan yanadır diyerek; Allah’ın istemediklerini Allah istiyormuş pozisyonunda insanlara sunmak Allah’a yalan iftirada bulunmak demektir. Efendim Allah da demokrasiden yanadır, İslâm da laikliği önermektedir. Efendim Kur’an’da kesinlikle cihad yoktur. Allah böyle bir şeyi emretmemiştir. Bu çağda, bu devirde kesinlikle böyle çağdışı bir şeyi Kur’an emretmez! El kesme, göz çıkarma kesinlikle Kur’an’a yakışan şeyler değildir. Baş örtme de yoktur efendim! Nerden çıkarıyorlar bunu? Kur’an’da kesinlikle böyle bir emir yoktur. Kur’an mahza bir ahlâk kitabıdır! Kur’an da demokratik bir sistem öneriyor efendim! Kur’an bundan başka bir şey demiyor ki! diyerek, Allah’ın demediklerini dedi, dediklerini de demedi biçiminde Allah’a yalan iftirada bulunanlar asla kurtuluşa eremezler. Öyleyse madem ki bu işin sonunda cehenneme gitmek varsa Allah’ı iyi tanıyalım, Allah’ın kitabını ve elçisinin Sünnetini iyi tanıyalım, konuştuklarımızı, yaptıklarımızı Allah kitabı ve Resûlünün sünneti kaynaklı konuşalım ve yapalım ki Allah’a iftira etme isyanına düşme-yelim. Allah korusun kitabı tanımadan, sünneti tanımadan, Bakara‘yı bilmeden, Yunus’u bilmeden din konusunda, Allah konusunda, Allah’ın hayat programı konusunda söz söylersek biz de Allah’a iftira edenlerden oluruz. Allah için bu âyetler ışığında kendimizi bir daha kontrol edelim. Acaba din diye nelere sarılıyoruz? Dinimizi nereden alıyoruz? Kendimize uyguladığımız dinimizi ve de başkalarına duyurduğumuz dinimizi nereden ve kimden alıyoruz? bunu bir düşünelim. Acaba ölülerin arkasından okunan hatimleri, mevlüdleri din mi zannediyoruz? Particilik yapmayı din mi zannediyoruz? Tarikatı din mi zannediyoruz? Eğer din diye insanlara bunları götürüyorsak vallahi aldanıyoruz. Halbuki din Allah’ın kitabı ve Resûlünün sünnetidir. Kendimiz din diye bunlara sa-rılmak zorunda olduğumuz gibi insanlara da din diye bunları götürmek zorundayız. Bir insan benim dinim var diyorsa, ben insanlara din götürüyorum diyorsa Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini anlatmak zorundadır. Eğer insanlara din diye siyaseti götürüyorsak, din diye particiliği anlatıyorsak, yahut da parti düşmanlığını anlatıyorsak, insanlara din diye tarikatı anlatıyorsak bilelim ki bunlar ne kitaptır ne de sünnettir. İnsanlara Allah’ın kitabını ve Resûlünün sünnetini götürmek zorundayız başka çaremiz yoktur. Evet işte bu Allah’ı yanlış tanıyanlar, Allah’ı insanlara yanlış tanıtanlar, Allah’ın dinini yanlış tanıyanlar ve bu dini toplumlarına yanlış tanıtarak Allah’a yalan iftirada bulunanlar, kendi anlayışlarını, kendi hevâ ve heveslerini işte din budur diye, eğri büğrü bir dini insanlara takdim ederek Allah’a yalan iftirada bulunanlar, sanki Allah’ın âyetlerinin toplumu düzenleme hakkı ve yetkisi yokmuş gibi toplum hayatını kendi yasalarıyla düzenlemeye çalışanlar, sanki Allah âyetleri kendilerinden hiç bir mükellefiyet istemiyormuş gibi hayatlarını keyiflerinin istediği gibi yaşamaya çalışanlar asla kurtuluşa eremeyeceklerdir.
70. “Onlar için dünyada bir müddet geçinme vardır, sonra dönüşleri Bizedir. İnkarlarına karşılık onlara çetin azab tattıracağız.” Onlar için dünyada az bir meta vardır. Çok kısa bir süre dünyada geçindikten sonra insanlar Allah’a dönecekler, döndürülecekler ve bu yaptıklarının hesabını Allah’a ödeyeceklerdir. Allah iftira edenlere, Allah hakkında, Allah’ın dini hakkında, Allah’ın yasaları hakkında, Allah’ın zatı hakkında yalan söyleyerek hem kendilerini hem de insanları mahvedenlere bu yamukluklarının karşılığı olarak çetin bir azap tattıracağız buyuruyor Rabbimiz.
71. “Ey Muhammed! Onlara Nuh'un başından geçenleri anlat: Milletine, “Ey Milletim! Eğer durumum, Allah'ın âyetlerini hatırlatmam size ağır geliyorsa ki ben Allah'a güvenmişimdir siz ve koştuğunuz ortaklar elbirliği edin; yapacağınız iş sonra size bir tasa vermesin. Sonra onu bana uygulayın ve beni ertelemeyin” demişti.” Ey peygamberim! Onlara Nuh’un haberini de anlat. Onun ha-berini de oku, onun durumunu da anlat insanlara. Oku emri Rasulul-lah’a vahyen gelen Kur’an’ın, peygamber tarafından tebliğini emreden bir ifadedir. Rasulullah’a emredilen bu husun aynı zamanda onun şahsında bizim için de bir emirdir. Öyleyse peygamber tarafından bize nakil edilen bu kitabın âyetlerini biz de hem kendimize hem de çevremize okumakla, duyurmakla mükellefiz. Hele hele şu anda haber peşinde koşan haber meraklılarına daha çok duyurmak zorundayız. Nuh (a.s)’ın haberini önce Rasulullah efendimiz bize okuyacak, bize duyuracak, biz ondan dinleyeceğiz ve hemen arkasından duyduğumuz, öğrendiğimiz bu haberi kendi ailemize, kendi milletimize, kendi kavim kabilemize götürecek, onlara bu haberle gideceğiz. Tüm haber programlarının en başına yerleşecek ve asla dönemi bitmeyecek, önemi kaybolmayacak, ilgi alanlarından düşmeyecek bir haber olacak Allah’ın bu haberi. İnsanların haber alma merakı vardır. Haberdar olma merakı vardır insanlarda. Bakıyoruz hep haber peşinde koşuyorlar. Kim ölmüş? Nasıl öldürmüş? Neyle öldürmüş? Kim nereye gitmiş? Kim ne-reden gelmiş? Kim seçmiş? Kim seçilmiş? Kim kazanmış? Kim kaybetmiş? Vs, vs. İnsanlar bir ömür boyu haber peşinde koşarlar. Belki de hakları vardır. Çünkü Allah onlara beş duyu vermiştir. Koklamak, tatmak, dokunmak, duymak isterler, haberdar olmak isterler. Tamam iyi de acaba şu ana kadar Allah’ın haberlerinden haberdar olabildik mi? Meselâ şu ana kadar size Nuh (a.s)’ın haberi geldi mi? Siz Nuh (a.s)’ın haberine muttali olabildiniz mi? Nuh’un haberini okudunuz mu? İbrahim (a.s)’ın haberini, Lût (a.s)’ın haberini, kıyâmetin haberini, ölüm ötesi hayatın haberini okudunuz mu? Bakın Rabbimiz yarattığı bu insanın yaratılış özelliklerini göz ardı etmeden onun haberdar olma ihtiyacını gidermek için haberler göndermiş kitabında. Bu mânâda Kur’an’ın tümüne haberler de diyebiliriz. Sâd sûresinde Cenab-ı Hakkın Kur’an için bu ifadeyi kullandığını biliyoruz. “Deki o azim bir haberdir” (Sad 67) Evet bu Kur’an azîm bir haberdir. Kur’an en büyük haberdir. Önünde saygıyla eğilinmesi gereken, durup dinlenilmesi gereken, insanların tümünü ilgilendiren, zamanın tümünü ilgilendiren, mekânın tümünü ilgilendiren bir haberdir Kur’an. Bizi ilgilendiren, hem bugünümüzü, hem yarınımızı, hem dünyamızı hem de âhiretimizi ilgilendiren Kur’an’dan başka bir haber yoktur. Söyleyin Allah aşkına, kıyâmetten daha büyük, daha önemli bir haber olabilir mi? Olmaz değil mi? Yâni en büyük haber, Azamet sahibi, önünde saygıyla eğilinmesi gereken, dehşeti, büyüklüğü kabul edilmesi gereken bir haber ancak Kur’andır, Kur’an haberleridir. Bugün her hangi bir haber programı değil, dünyanın bütün haber şebekelerini meşgul edecek bir haber yayınlansa kaç gün sürer? Ya da kaç kişiyi ciddi ilgilendirir bu haber? Kaç gün? Kaç ay? Kaç yıl ilgilendirir insanları? Bir yıl, elli yıl, yüz yıl. Öyle de olmuş; ni-tekim sonunda unutulup gitmiş. Ama bakıyoruz, Kur’an kıyâmete kadar bütün insanları, bütün zamanları, bütün mekânları kapsayacak gerçekten azamet sahibi bir haber. Kur’an’ın bize verdiği haberler öyle azîm, öyle büyük ve önemli haberlerdir ki tüm insanları, tüm zamanları ilgilendiren haberlerdir. Keşke insanlar kendilerine lâzım olmayan haberler peşinde koşa-caklarına gerçekten kendilerine lâzım olan haberlere yönelebilselerdi. İnsanlar keşke şu şeytan vahiyleriyle, şeytan vahiylerinin haber programlarıyla ilgilendikleri kadar Rab’lerinin haberleriyle ilgilenebilselerdi. Herkesin evinde şeytan vahiylerini alma aygıtları vardır. Ama şunu söyleyeyim: Kur’an’ın dışındaki haberlere ne kadar zaman ayırırsanız ayırın. Ama mutlaka Kur’an’a zaman ayırın! Beş saat televizyon okumak, üç saat gazete okumak, bir saat tabelâları, levhâlârı, dükkan reklamlarını okuyoruz da Allah için biraz da Kur’an levhâlârını, Kur’an tabelâlarını okumalı değil miyiz? Bakın işte bir Kur’an haberi. Nuh (a.s)’ın haberini sunuyor Rabbimiz. Allah’ın elçisi iyice yaşlanmış kavminin karşısında ve tüm uğraşlarına rağmen yine de kavmi adam olmaya yanaşmıyor. Kavminin adam olmayışı karşısında Nuh (a.s) üzülüyor ama yine de izzet ve şerefin zirvesinde, Allah’la birlikte olmanın, Allah safında olmanın üstünlüğü içinde kavmine şöyle diyor: Ey Milletim! Eğer benim durumum, Allah’ın âyetlerini size hatırlatmam, sizleri Allah’ın âyetleriyle uyarmam, içinde bulunduğum şu makamım, şu konumum, şu peygamberlik misyonum eğer size ağır geliyor, hoşunuza gitmiyorsa ki ben sadece Allah’a güvenip dayanmışımdır, bu görevimi Rabbimden almışımdır, Rabbime tevekkül etmişimdir, şu ana kadar Rabbim adına hareket etmişimdir; eğer benim risâletim, benim durumum hoşunuza gitmiyorsa o zaman haydi siz ve koştuğunuz ortaklar, şerikleriniz, putlarınız, tanrılarınız elbirliği edin de ne yapabilecekseniz yapın bakalım. Bana karşı yapacağınız iş sonra size bir tasa vermesin. Haydi elinizden ne geliyorsa onu bana uygulayın ve beni ertelemeyin. Evet yıllarca kavmiyle mücâdele vermiş, gece dememiş, gündüz dememiş, kış dememiş, yaz dememiş bir ömür boyu hem de bizim ömürlerimizden çok daha fazla bir ömür boyu kavgadan, mücâdeleden usanmayan bir peygamberin savaşının, kavgasının son dönemlerinde söylediği sözlerdi bunlar. Kavmiyle arasındaki yorucu savaşın son dönemlerinin sözleriydi bunlar. Haydi ey adam olmayan kavmim, tüm işlerinizi, tüm planlarınızı, tüm güçlerinizi, tüm putlarınızı, tüm imkânlarınızı, tüm silah güçlerinizi, tüm askeri güçlerinizi, tüm ekonomik güçlerinizi, tüm bilim adamlarınızı, tüm filozoflarınızı toplayıp getirin de bana ne yapabilecekseniz yapın bakalım. Allah’ın elçisi belki hayatının son dönemlerinde, yaşlılık dönemlerinde tüm kavmine, tüm insanlığa meydan okuyor. Allah desteğinde bir peygamber olarak, güç kaynağının şuurunda bir mü’min olarak tüm dünyaya meydan okuyor. Azîz olan Allah’ın elçisi olarak izzet ve şerefin zirve noktasında tüm dünyaya meydan okuyor. Haydi toparlanın da bana ne yapabilecekseniz yapın, sonra sizin işiniz sizin üzerinize bir keder sebebi olmasın. Şimdi, hemen şimdi benim hakkımda ne yapacaksanız hük-münüzü verin ve bana bir mühlet, bir fırsat da tanımayın. Acımayın bana. Öldürecek misiniz? Hapse mi atacaksınız? Kodese mi tıkacaksınız? İşkence mi edeceksiniz? Susturacak mısınız? Ne yapacaksanız haydi buyurun dedi ve sonra Nuh sûresinde anlatıldığı gibi Rab-bine dua etti. Ya Rabbi bunlar adam olmuyorlar, bunlar imana gel-miyorlar bunların işini bitir. Sonra dedi ki:
72. “Eğer yüz çevirirseniz bilin ki, ben sizden ücret istemiyorum. Benim ecrim Allah'a aittir. Müslimlerden olmakla emrolundum.” Eğer benden ve getirdiğim mesajdan yüz çevirirseniz, ben siz-den bunun karşılığında bir ecir, bir ücret istemedim ki. Ben sizden mal da istemedim, mülk de istemedim, makam mansıp da istemedim, saltanat da istemedim, kadın kız da istemedim, bana teşekkür etmenizi de istemedim. Çünkü yaptığım bu görev Rabbimdendir ve onun mükâfatı da Rabbime aittir. Sizin müslümanlığınızın karşılığı da size aittir. Siz müslüman olduğunuz zaman kâr edecek, olmadığınız zaman da zarar görecek değilim ben. ¬
73. “Onu yalancı saydılar; ama Biz onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları ötekilerin yerine geçirdi, âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarılanlardan söz dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak.” Nuh (a.s)’ı yalanladılar, onu ve getirdiği mesajı yok farz ettiler, dinlemediler, reddettiler. Hattâ son dönemlerinde Allah’ın emriyle Nuh (a.s) gemi yapmaya başlayınca alaya aldılar, dalga geçmeye çalıştılar. Ne o ey Nuh? Bu yaptığın da neyin nesi? Peygamberlik mesleğini bıraktın da şimdi de marangozluğa mı başladın? diyerek onunla istihza ettiler. Ama Allah artık onların adam olmayacaklarını, küfürlerinin karşılığı olarak haklarında hüküm verme zamanının yaklaştığını bildirdi. Bunun üzerine Hz. Nuh bir gemi yaptı. Allah buyurur ki bakın: Biz Nuh’u ve beraberindekileri, onun yanında yer alanları, peygamber safında olanları, seçimini Allah ve elçisinden yana tercih edenleri, saflarını belirleyen mü’minleri gemide kurtardık. Bir gemi yapılıyor Allah’ın emriyle, Allah gözetiminde ve bu gemide Nuh (a.s) var ve be-raberinde müslümanlar var. Hz. Nuh’un yanına aldığı hayvanlardan birer çift var. Kurtulması gerekenleri emniyete aldıktan sonra, Rabbi-miz gökten yağmurlar gönderiyor, yerden de sular fışkırtıyor ve kâfirleri suların altında helâk ediyor. Bu ve benzeri âyetler hem yeryüzünde işleyen Allah yasalarını, sünnetullahı anlatır hem de İslâm’ın tarihî olayları yorumlayışındaki usulü anlatır. Yeryüzünde değişmeyen bir yasa, bir sünnetullah gereği günâhları yüzünden, isyanları yüzünden insanlar helâk edilmektedir, hem de helâk edenin başkası değil sadece Allah olduğu vurgulanır. Ümmetlerin, toplumların yok edilişlerinde Allah’a ve elçilerine kafa tutmaları, Allah’tan gelen hayat programını reddedip kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamaya kalkışmalarıdır. Allah’ı hayatlarına karıştırmayarak elçileriyle savaşa tutuşan bu insanlar ve toplumlar için yeryüzünde kaçınılmaz olan bu helâk, bu yok oluş yasası ya yeryüzünde Allah tarafından çabucak gelen bir azapla gerçekleşmekte, ya da ağır ağır etkisini gösteren fıtrî ve ahlâkî çözülüşlerle kendisini göstermektedir. Evet Allah isyanları sebebiyle bu toplumları yok etmiş. Ama dikkat ederseniz bu helâk edilenlerin yanında kurtulanlar da vardır. Allah herkesi helâk etmiyor. Bakın iman edenleri, gemiye binenleri, Allah’ın dâvetine icâbet edenleri, peygamber safında yer alanları kur-tarıyor Rabbimiz. Gemiye binenler kurtuluyor Allah yasalarında. Şu anda da dünya üzerinde korkunç bir tufan var. İnsanlığının Allah’a kafa tutma, Allah’ı hayatlarına karıştırmama, Allah’tan gelen hayat programına değer vermeme, ve Allah’ın elçisiyle ilgilenmeme isyanlarından ötürü tüm dünyada tufan vardır. Tüm dünyada Rabbimizin korkunç bir tufanı vardır şu anda. Ama sünnetullah gereği şu anda gemi de vardır. Bu tufandan sığınmak isteyenlerin sığınabilecekleri gemi de mevcuttur. Bu gemi son el-çinin bina ettiği İslâm gemisi, geminin kaptanı da Hz. Muhammed (a.s)’dır. Şu anda bu gemiye binenler, bu geminin kaptanının safında yer alanlar, bu geminin kaptanına evet diyenler, tercihlerini bu istikâmette kullananlar hep kurtuluyor, diğerleri ise helâk olup gidiyor. Eğer kurtulanlardan olmak istiyorsanız, helâkin ve helâk yasasının dışında kalmak istiyorsanız o günkü kurtulanların rolünü oynamak zorundasınız. Kurtulanlar safında, peygamber safında yer almak zorundasınız. Safınızı belirlemek zorundasınız. Evet Allah düşmanlarının defterini dürüverdi de sonra peygamber safında yer alanları onların yerlerine yurtlarına yerleştirip ha-lifeler kılıverdi. O helâk edilenlerin peşlerinden yeni yeni nesiller getirmiş, onlardan sonra onların yerlerine başkaları vâris olmuş. Öncekiler yok olmuş kayıplara karışmış, yoklukları bile hissedilememiştir. Ama ne yazık ki bu gerçeği insanlar unutuverirler. Allah kendilerine yeryüzünde yerleşme imkânı verince, yerlerini sağlamlaştırınca hemen bunu unutuverirler de sanki kendilerini yaratan Allah değil de kendileriymiş gibi, sanki kendilerine bu imkânları veren Allah değil de başkalarıymış gibi, sanki kendilerinden önce nicelerini gözlerinin önünde Allah helâk etmemiş gibi Allah’a kafa tutmaya kalkıverirler. Allah’a karşı da Allah’ın âyetlerine karşı da müstekbirce bir tutumun içine giriverirler. Halbuki Allah buyuruyor: İyi bir baksanıza, uyarılıp da adam olmayanların sonu nasıl olmuş? Aman ya rabbi bizi gemide olanlardan eyle! Aman ya Rabbi bizi peygamber safında yer alanlardan eyle! Aman ya Rabbi sana ve elçine kafa tutanlardan eyleme!
74. “Sonra onun ardından milletlere peygamberler gönderdik, onlara belgeler getirdiler. Diğerlerinin daha önce yalan saymış olduklarına bunlar da inanmadılar. Aşırı gidenlerin işte böylece mühürleriz.” Evet işte bu helâk yasasından sonra tarihi yorumlama, ama dosdoğru yorumlama ve tarihten ibret alma devam ediyor. Bu helâkten sonra da Allah peygamberler gönderiyor. Allah’ın elçileri toplumlarına apaçık belgelerle, apaçık Beyyine’lerle, Allah âyetleriyle geldiler. İnsanlar Allah elçilerini yalanladılar diye Rabbimiz onları karanlıklar içinde bırakıvermiyor. Onların buna lâyık olup olmadıklarına bakmaksızın Rabbimiz rahmeti, merhameti gereği peygamber göndermeye ve kullarını uyarmaya devam ediyor. Ama o toplumlar da kendilerinden öncekilerden farklı davranmadılar. Kendilerinden öncekilerin başlarına gelenlerden ibret almadılar. Onlar da iman edip kurtulanlardan olmadılar. Aslında iradeleri vardı ve üstelik Rabbimiz kendilerine bir miras da sunmuştu. Kendilerinden öncekilerin helâk yasasını göstermişti. Kimlerdi Nuh (a.s) dan sonra gönderilen peygamberler? Âd kavmine Hûd (a.s)’ı, Semûd toplumuna Salip (a.s)’ı, Lût kavmine Lût (a.s)’ı, Medyen ve Eykeli’lere Şuayb (a.s)’ı gönderdi Rabbimiz. Ama Allah’ın bu şerefli elçilerinin toplumlarından pek azı müstesna çoğu iman etmediler. Kendilerinden öncekilerin yolunu izlediler de Allah’a da, Allah’ın elçilerine de isyanı meslek edindiler. İşte azgınların kalplerini böylece mühürleriz buyuruyor Rabbimiz. Ama anlıyoruz ki Allah bir topluma uyarıcılar gönderip onları açık ve net bir biçimde uyarmadıkça insanların kalplerini mühürlemiyor. Peygamberler geliyor, onlar toplumlarını Allah’ın âyetleriyle uyarıyorlar, nasihat ediyorlar, uğraşıyorlar, didiniyorlar, çırpınıyorlar ama toplumları onları dinlemiyorlar, onların istediğine yönelmiyorlar Allah da onların işlerini bitiriyor. Yâni adamlar kendi hür iradeleriyle kendi kalplerinin mühürlenmesini isti-yorlar Allah da onların kalplerini mühürleyiveriyor. Yâni onların kendi tercihleri olan küfürlerini onaylayıveriyor, olup bitiyor.
75. “Onların ardından da Firavun ve erkanına âyetlerimizle Musâ ve Harun'u gönderdik. Ama büyüklük tasladılar ve suçlu bir millet oldular.” Evet yine tarihten bir kesit, tarihe ait bir yorumlara, tarihten bir haber geliyor. Musâ (a.s) ve kardeşi Harun (a.s)’ın Allah’ın âyetleriyle Firavuna ve Melesine gönderilişi anlatılıyor. Firavuna ve onun Melesine, Firavuna ve onun kullarına, Allah’ın rubûbiyetini reddederek Fi-ravunun Rabliğini kabullenmiş toplumuna Allah’ın iki elçisini gönderişi anlatılıyor. Allah’a karşı, Allah’ın rubûbiyetine ve ulûhiyetine karşı gönderdiği hayat programına karşı müstekbir davrandılar, eyvallahsız davrandılar ve gerçekten mücrim bir toplum oldular. Peki acaba bu zavallıların Rab’lerine karşı, Rab’lerinin hayatlarına karışmasına karşı, Rab’lerinin kendilerine gönderdiği elçilerine karşı kibirlenip müstekbir davranmalarının sebebi neydi? Nereden alıyorlardı bu gücü? Topluma egemen olan biziz, bize itaat etmek zo-rundasınız, bizi dinlemek, bizim yasalarımızı uygulamak zorundasınız, tanrı biziz, rab biziz, ilâh biziz derken neye dayanıyorlardı bu adam-lar? Dayandıkları, güvendikleri şuydu. Şu anda bu topluma egemen konumda olan bizleriz. Ekonomik ve siyasal yönden hakim konumda olan bizleriz. Herkes bizi dinliyor, herkes bize itaat ediyor. Musâ ve Harun da bizim egemen olduğumuz toplumun üyelerinden ve üstelik bizim ekmeğimizi yemiş, bizim elimizde büyümüş, bizim okullarımızda yetişmiş, bizim yönetimimiz altında yetişmiş birer ferttirler. Bize muhtaç olan birilerine biz nasıl ittiba ederiz? Bizim kölelerimizin içinden çıkan bu insanlara nasıl tâbi olabiliriz? diyorlar ve kibirleniyorlardı. Kibirlenmeleri imanlarına engel oluyordu. Halbuki dün aynı ülkede egemen olanlar Yakub (a.s)’ın çocuklarıydı. Firavun oğullarından önce Mısırda egemen olanlar İsrâil oğullarıydı. Hep egemen olarak kendilerinin kalacağını ve müslümanların hep köle olarak yaratıldıklarını zannediyor ve aldanıyorlardı. Sanki kö-lelik müslümanların değişmez alınyazılarıydı. Halbuki yeryüzünde bu Allah’ın bir yasasıydı. İmtihan gereği dün Mısıra hakim olan ve tarihinde Mısıra en mutlu günlerini yaşatan Müslümanlar şimdi güçlü Fi-ravun oğullarının egemenliği altında köle bir konuma düşürülmüşlerdi. Ama devran dönecek orada mülkün sahibi olan ve dilediklerine mülkü veren, dilediklerinden onu alan, dilediklerini azîz eden, dilediklerini zelil etme gücüne sahip olan Allah Müslümanlara güç kuvvet verecek ve tekrar Firavun oğullarına galip bir konuma getirecek ve Firavunlar Müslümanlar karşısında ezileceklerdi. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmez yasasıydı. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Ama Firavunlar bunu bilmezler. Allah’ı tanımayan kâfirler Allah’ın bu yasasından gafildirler. Şu anda topluma egemen ya, şu anda elinde silahı var ya, elinde güç kuvvet var ya ve üstelik kendisinde olanlar Müslümanın elinde yok ya, kâfir buna aldanmaktadır. Müslümanın elinde bıçak bile yokken, Müslümana terk-i silah ettirip, her türlü silahtan yoksun bırakıp kendisinin her türlü teknolojik güce sahip olması, siyasal ve ekonomik güce, askeri güce sahip olması, her türlü imha silahlarına sahip olması kâfiri aldatmakta ve müstekbir davranmaya sevk etmektedir. Madem ki güç bende, madem ki egemenlik bende, o halde benim istediğim gibi hareket edeceksiniz, benim istediğim gibi giyinip soyunacak, benim istediğim gibi bir hayat yaşayacaksınız, değilse size hayat hakkı tanımıyorum diyebilmektedir. Ama bir gün böyle diyen kişinin ya da kişilerin karşısına bir Musâ çıkıyor, bir Musâ gönderiyor Allah ve Onun aracılığıyla bu insanları tanrılık taslamaktan vazgeçip kendisine kul olmaya çağırıyor. Gelin Müslüman olun ve kurtulun, değilse sonunuz geldi diyor. Kendiniz tanrılıktan vazgeçip yaratıcınıza, gerçek egemen olan Rabbinize teslim olduğunuz gibi benim Müslüman kullarımdan da elinizi çekin. Benim kullarıma tanrılık taslamaktan, zorla onları bana kulluktan, benim yasalarıma itaatten çıkarıp kendinize, kendi yasalarınıza kul, köle yapmaktan elinizi çekin. Allah’ın kutlu elçileri bu şekilde Rab’lerinin mesajıyla gelince alçaklar şaşırıp, apışıp kaldılar. Bakın Allah diyor ki:
76. “Gerçek, katımızdan onlara gelince: Doğrusu bu apaçık bir büyüdür dediler.” Kendilerine reddetmeleri mümkün olmayacak bir netlikte hak gelince, Allah’ın açık net bir âyeti olarak Hz. Musâ (a.s)’ın elindeki asa gözlerinin önünde yılan haline gelince ve Kur’an’ın değişik yerlerinde anlatıldığı gibi koynundan çıkardığı elleri bembeyaz bir nûr haline gelince, ve Hz. Musâ (a.s) onlara farklı mûcizeler, farklı âyetler gösterince dediler ki bu apaçık bir büyüdür, bir sihirdir. Bu Musâ çok bilgiç, çok profesyonel bir sihirbazdır dediler. Çünkü alçağın kendisinin işi gücü sihirdi zaten. Ülkeyi sihirbazlarla yönetiyordu. Hakkı bâtıl, bâtılı hak gösterme el çabukluğuyla insanların gözlerini boyamakla durumu idare ediyordu. Medyası sihirbazlardandı, siyaseti ve siyasetçileri sihirbazlardandı, ekonomisi, ekonomicileri sihirbazlardandı, eğitimi, eğitimcileri sihirbazlardandı, hukukçuları sihirbazlardı. Beyazı siyah, siyahı beyaz gösteriyorlar, iyiyi kötü, kötüyü iyi gösteriyorlar, Musâ’yı Firavun, Firavunu Musâ gösteriyorlar ve böylece ülkeyi idare ediyorlardı. Firavunun ülkeyi kendileri sayesinde yönettiği sihirbazları bazen ilim adamı rolünde, bazen sanatçı rolünde, bazen hukukçu ro-lünde, bazen medya rolünde kimselerdi. Musâ (a.s) ve Firavunun gündeme getirildiği her bir yerde sih-ri ve sihirbazları böyle anlıyoruz. Eğer sihri ve sihirbazları Musâ (a.s) ın Firavunla, Firavun sistemiyle mücâdelesi çerçevesinde anlamaya çalışırsak şöyle diyeceğiz: Musâ karşısında, Allah’ın hak elçisi karşısında, bu elçinin ortaya koyduğu İslâm dâvâsı karşısında insanların Firavunları ve Firavunî sistemleri ayakta tutmak üzere sahip oldukları ilim dallarındaki bilgilerini ustaca kullanmalarının adına sihir denir. Allah âyetleri karşısında, Allah sistemi karşısında ve bu sistemi savunan Allah erleri karşısında Firavunî sistemleri ayakta tutmak için çırpınan kimselere de sihirbaz denir. Bu sihirbazlar ellerindeki tüm bilgilerini, tüm imkânlarını sistemi haklı çıkarmak ve yaşatmak üzere kullanırlar. Meselâ adam şairdir, edebiyatçıdır. Eğer bu adam sahip olduğu edebiyat bilgisini İslâm dâvâsı karşısında Firavunu ve Firavunî sistemi ayakta tutma adına kullanıyorsa işte bu adam sihirbazdır. Meselâ adam sanatkârdır ve bu sanatını Firavunun hizmetinde kullanıyorsa bu adam da sihirbazdır. Veya adam bir dalda doçenttir, prof-tur, hukuk bilgisine sahiptir, teknik bilgilere sahiptir ve bu bilim dalıyla Firavun sistemini destekliyorsa, Musâ’yı ve Musâ gibileri, Müslümanları yalancı çıkarma kavgası veriyorsa, halkın gözünü boyama kavgası veriyorsa bunlar da sihirbazdır. Şarkıcılar böyledir, tiyatrocular böyledir, para babaları böyledir... Zaten sihir beyazı, siyah; siyahı, beyaz; hakkı, bâtıl; bâtılı, hak gösterme el çabukluğudur ve bunu yapan herkes sihirbazdır. Musâ’yı Firavun, Firavunu Musâ gösteren herkes sihirbazdır. Kendi hevâ ve heveslerinden kaynaklanan bir sistemi hak, Allah’ın yasalarına bağlı İslâm sistemini de bâtıl göstermeye çalışan bu uğurda sa’y eden herkes sihirbazdır. Karıyla kocanın arasını ayıran, kardeşi kardeşe düşman yapan, farklı farklı hiziplere ayırarak Müslümanları birbirleriyle vuruşturan demokrasiyi hak İslâm’ı da bâtıl göstermeye çalışan herkes sihirbazdır. İnsanın insana kulluğu anlamına gelen demokrasiyi savunan, bu sistemin en güzel bir sistem olduğunu, insanların saadetini temin eden bir sistem olduğunu savunan herkes sihirbazdır. Bunlar da çağdaş sihirbazlardır. Firavunlar bunlar sayesinde topluma hakim olurlar, bunlar sayesinde insanları ezerler, bunlar sayesinde kan emerler. Tabii bunlar da Firavun tarafından beslenirler ve palazlandırılırlar. Firavunun bunlara, bunların da Firavunlara ihtiyacı vardır. İşte Firavun kendisi bu tür sihirbazların sırtına basarak yükseldiği için, sermayesi bu olduğu için Allah’ın elçisi Musâ (a.s)’ın getirdiği mesaja da sihirle karşılık vermek, ellerindeki sihir bilgileriyle, teknolojileriyle peygamberin karşısına çıkmak istediler. Onların bu tavrı karşısında bakın Allah’ın elçisi şöyle diyordu:
77. “Musâ: “Size gelen gerçeğe dil mi uzatırsınız? Bu sihir midir? Sihirbazlar zaten başarı kazanamazlar" dedi.” Size gelen bu hakka, bu gerçeğe sihir diyorsunuz öyle mi? Rabbiniz tarafından gönderilen bu hakka, bu hak bilgisine nasıl sihir diyebiliyorsunuz? Unutmayın ki hiç bir sihirbaz başarıya ulaşamaz. Hiç bir sihirbaz felaha eremez. Eğer ben bir sihirbaz olsaydım sizin karşınızda asla bu başarıyı, bu cesareti gösteremezdim. Sihirbazlar her ne kadar dünyada geçici bir süre için başarıya ulaşmış gibi görünseler de, insanların gözlerini boyayarak dünyada geçici bir süre onlara egemen olsalar da çok kısa bir süre sonra dünyada rezil rüsva oldukları gibi âhirette de cehennemi boylayacaklardır. Onun içindir ki bir peygamberin cehenneme talip olması asla mümkün değildir. Allah’ın elçisi Allah’ın cennetine talip olan, insanları da Allah’ın cennetine ulaştırma kavgası vermek için gelen insandır. Onun içindir ki Rabbi ona başarı lütfediyordu. Allah düşmanı Firavunun ve hempalarının gözleri önünde elindeki asasını yılan haline getirerek, koynundan çıkardığı elini bembeyaz bir nûr hale getirerek Allah elçisine başarı üstüne başarı lütfediyordu. Hangi sihirbaz becerebilmişti şimdiye kadar bu başarıyı? Hangi sihirbaz becerebilmiştir bunu? Hangi sihirbaz kendisine mutlak ceza verecek olan yeryüzünün en zâlim ve en güçlü ordusuna sahip olan bir kralın sarayına böyle bir cesaretle girebilmişti bugüne kadar? Ve şimdi böyle zâlim bir idarecinin karşısında hangi sihirbaz bir asayı yılan haline getirebilirdi? Hangi sihirbaz bir el çabukluğuyla, biz göz işaretiyle koskoca bir ülkeyi açlık ve felâkete sürükleyebilirdi? Hangi sihirbaz bir ülkenin tamamının evlerine kurbağalar, çekirgeler, bitler doldurabilirdi? Hangi sihirbaz tüm suları kan haline getirebilirdi? Evet bugüne kadar hangi sihirbaz becerebilmişti bütün bunları? Hattâ Mü’min sûresinde anlatılır Allah’ın bu güçlü elçisine karşı Firavun şöyle diyordu: Sen bizi sihrinle yurdumuzdan çıkarmaya, bizim dinimizi değiştirmeye ve Mısırın yönetimini eline geçirmeye mi geldin? Oysa kesinlikle biliyorlardı ki o güne kadar hiç bir sihirbazın sihir gücüyle bir memleketi fethettiği görülmemişti. Sihirbazlar sadece kendisinden mükâfatlar alabilmek o güne kadar onun ayaklarını öpmekten başka bir şey yapmamışlardı, bunu çok iyi biliyordu. Onun içindir ki Firavunun hem sen bir sihirbazsın demesi hem de arkasında sen benim krallığımı ele geçirmek istiyorsun demesi onun kafasının ne denli karıştığını göstermektedir. Evet gerek o günkü Firavunun, gerekse dünkü Mekke müşriklerinin peygambere sihirbaz ve peygamberin getirdiği âyetlere de sihir diyen, ve gerekse bugünkü peygamber yolunun yolcularına sihirbaz diyerek onların Müslümanlıklarını reddetmeye çalışan bu insanların bu çifte standartları karşısında diyoruz ki Allah elçileri ve onların yolunun yolcuları asla bir sihirbaz değildir. Hz. Musâ (a.s)’da bir sihirbaz değil tüm bunları Allah desteğiyle gösteren bir peygamberdir. Bakın bunu bildikleri halde hainler diyorlar ki:
78. “Siz ikiniz, bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz yoldan çevirmek ve yeryüzünün büyükleri olasınız diye mi geldiniz? Biz size inanmıyoruz” dediler.” Evet diyorlar ki bakın: Siz ikiniz ey Musâ ve Harun, yoksa bizi babalarımızı üzerinde bulduğumuz, atalarımızdan miras olarak devraldığımız yoldan, hayat tarzından, hayat anlayışından, yaşam biçiminden bizi uzaklaştırmaya mı geldiniz? Bizi şu anda yaşadığımız hayat programlarımızdan döndürüp Allah yoluna, Allah programına çağırmaya mı geldiniz? Yoksa böylece toplumda kendi egemenliğinizi kurup büyüklenmek mi istiyorsunuz? Derdiniz ne sizin? Bizim devletimize mi göz diktiniz yoksa? Yâni bizim devletimizi, bizim saltanatımızı elimizden almayı mı planlıyorsunuz? Mısırda iktidarı ele geçirmek mi istiyorsunuz? Kime diyorlardı bunu? İki kişiye. Sadece iki kişi. Hz. Musâ ve kardeşi Hz. Harun. Düşünebiliyor musunuz? İki kişi nasıl oluyor da yeryüzünün, o günkü dünyanın en süper gücüne kafa tutabiliyordu? İki kişi nasıl olur da yeryüzünün en müstekbir, en zâlim Firavununun askerî ve siyasal gücüne karşı bir tavır sergileyebiliyor? Nasıl olacak da yeryüzünün en güçlü insanına ve onun saltanatına karşı başlattıkları bu savaşta iki kişi galip gelebileceklerdi? tâbi materyalist bir anlayışa göre, maddeci bir düşünceye göre bu mümkün değildir. Lâkin Firavunun telaşına bir bakın ki korkudan ne diyeceğini şaşırmış. İki kişinin, ama Allah desteğinde olduklarını kesin bildiği, tanıdığı, güçlerinin farkında olduğu iki kişinin devleti ele geçirebileceğinden söz ediyor. Yoksa bunu mu düşünüyorsunuz? Niyetiniz bu mu? diyor. İki kişinin sistemini sarsacağından endişe ediyor. Başına geleceklerin korkusunu yaşıyor. Zaten tüm zâlimlerin, tüm tanrı taslaklarının korkulu rüyasıdır bu. Evet bir taraftan etrafındaki cahil halkın tepkisini ve desteğini de sağlamak için ülkenin elden gitmek üzere olduğunu ima ederek vatan, devlet, millet, sakarya teraneleri söylüyor, diğer taraftan da Musâ ve Harun’u devletlerine göz dikmiş birer vatan haini olarak suçlamaya, halkın gözünde mahkum etmeye çalışıyor. Siz ikiniz galiba bizi atalarımızdan devraldığımız yolumuzdan uzaklaştırmaya geldiniz diyerek halkın milliyetçilik duygularını tahrik etmeye çalışıyor hain. Siz bizi atalarımızın yolundan koparıp, devletimize göz dikenlersiniz, binaenaleyh biz asla sizi dinlemeyeceğiz, size asla inanmayacağız, si-zin getirdiğiniz mesajın mü’mini olmayacağız diyerek reddettiler. Ama onlar ne yaparlarsa yapsınlar, ne derlerse desinler Allah elçilerinin tavırları kesindi. Çünkü onlar kendi keyifleriyle hareket eden in-sanlar değiller, Allah tarafından görevlendirilmiş elçilerdi ve ne pahasına olursa olsun görevlerini sürdüreceklerdi.
79. “Firavun: “Bütün bilgin sihirbazları bana getirin” dedi.” Evet başka sûrelerde bu mücâdele anlatılır, Firavun sihirbaz-larını toplamaya karar verdi. Emretti adamlarına ve ne kadar bilgili uzman sihirbaz varsa onların hepsini getirsinler dedi. Mısırın tüm şehirlerinde ne kadar bilgiç, mahir sihirbaz varsa hepsini toplayıp ge-tirsinler. Hem de öyle basit statüsüz sihirbazları değil bu işin profesörü olanlarını, profesyonel olanlarını, akademisyenlerini toplayıp getirsinler. Yâni her hangi bir ilim dalında, her hangi bir sanat dalında bil-gisi, gücü, mahareti olup da bu gücünü Allah elçisi, Allah sistemi karşısında Firavunu desteklemede kullanacak herkesi toplamaya ve on-ların desteğiyle Allah elçilerini mağlup etmeye karar verdi. Firavun, Firavunî sistemlerin teşkilatlandığı şehir merkezlerine haberler gönderip her türlü numaracıları, her cins sahtekârları, sistemin yetiştirdiği her tür profları, ekonomistleri, hukuk uzmanlarını, sanatkârları ve her sahada uzmanları çağıracaklar ve hep birlikte birbirlerine destek vererek sistemi tehdit eden Allah elçisiyle mücâdele ve-recekler. tâbi ya ne için yetiştirmişti sistem bu adamları? Ne güne besliyordu sistem bunları? Böyle bir zamanda da gelmeyeceklerdi de ne zaman gelecekti bu adamlar? Evet böyle sistemin tehlikeye girdiği bir dönemde hepsi toplanıp, elbirliği, sözbirliği, güç birliği ederek Firavun sisteminin devamı için mücâdele vereceklerdi Allah’la ve Allah elçisiyle. Tüm bu insanlara karşı Hz. Musâ da tek başına Allah âyetleriyle ve Allah adına mücâdele verecekti. Tek başınaydı Musâ (a.s), ama ne gam yanında Allah vardı. Allah desteğindeydi. Firavunun destekçisi tüm sihirbazlar bir meydanda toplandılar. Hepsi de Allah elçisine karşı fikir birliği, güç birliği oluşturdular. Tüm sihirbazlar, tüm halk Allah’ın elçisine karşıydı.
80. “Sihirbazlar gelince Musâ onlara: “Atacağınızı atın” dedi.” Allah’ın elçisi dedi ki haydi buyurun atın atacağınızı. Zaten Firavunun hizmetinde Allah dâvâsıyla savaşanların atmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktur. Siz hak karşısında bâtıl taraftarları olarak, Allah dâvâsı karşısında kendiniz gibi âciz tanrı taslaklarının kulları olarak sadece atıcılarsınız. Sizler hiç bir hak bilgisine, hiç bir yakîn bilgisine sahip olmayan, sadece atmasyonlarınızla hakkı bâtıl, bâtılı hak gösteren, beyazı siyah, siyahı beyaz gösteren, elinizdeki sihirlerle, hakka dayanmayan bilgilerle insanları saptıranlardan başkası değilsiniz. İşte görüyoruz günümüzün sihirbazlarını. Şu medyanın yaptıklarını, şu büyük haber merkezlerinin yaptıklarını görüyorsunuz. Dünyayı etkileri altına almaya çalışıyorlar. Beyazı siyah, siyahı beyaz göstermeye çalışarak insanların gözlerini boyamaya çalışıyorlar. Yer-yüzünün en terörist ülkesini en âdil ülke gösteriyor, yeryüzünün en mâsum, en mus’taz’af insanlarını terörist ilân ediyorlar ve size de bu-nu yutturmayı beceriyorlar. Yeryüzünün en âdil, en güzel, en hak sis-temi olan İslâm’ı en kötü, en geri, ama yeryüzünün en kötü, en zâlim sistemlerini ise en güzel, en âdil sistem diyorlar ve sizleri de inandırabiliyorlar buna. Yâni adamlar zulme adâlet, adâlete zulüm diyorlar. Pislere ahlâklı, ahlâklılara pis diyorlar ve insanları buna inandırabiliyorlar. Ama hakka dayanan, hak bilgisine, Allah bilgisine, vahiy bilgisine dayanan, hadiselere Allah bilgisiyle bakabilen insanlar hariç. Onun içindir ki Hz. Musâ diyor ki haydi buyurun hak karşısında ne atacaksanız atın ortaya bakalım. Haydi ne numaralarınız varsa ortaya atın bakalım. Buyurun bir numaranız varsa ortaya atın da görelim. Sonra da ne yapacaksak biz de yaparız dedi. Çünkü Allah’ın elçisinin onlardan korkacak hiç bir şeyi yoktu. Çünkü onlar ne atarlarsa atsınlar, hakkın karşısında dayanma güçleri yoktu. Hakkın karşısında bâtılların asla dayanma gücünün olmadığını Allah’ın elçisi çok iyi biliyordu. Ne atarlarsa atsınlar, hangi numarayı çekerlerse çeksinler fark etmeyecekti. İster teknolojiyi kullansınlar, ister sanatlarını kullansınlar, ister edebiyatlarını gündeme getirsinler, ister falanca bilim dalını, filanca silahlarını kullansınlar fark etmez hakkın karşısında hiç birisinin dayanma gücü yoktur. Hakkın karşısında bâtıl yok olmak zorundadır. Hakkın karşısında her şey yerle bir olmak zorundadır. İman karşısında hiç bir bâtılın dayanma gücü yoktur. Hz. Musâ dedi ki haydi buyurun neyiniz varsa atın ortaya. Ne-yiniz varsa, hangi fikriniz, hangi usulünüz, hangi tekniğiniz, hangi na-zariyeniz varsa atın ortaya. Hz. Musâ’nın hiç bir endişesi yoktu. Çünkü Allah âyetleriyle beraber olan, Allah âyetlerine sahip olan bir Müslüman karşısında kim olursa olsun asla korkmayacaktır. Çünkü onların ortaya attıklarının tümünü kaldıracak olan Allah âyetleridir. Bizim planımız, bizin fikrimiz, bizim metodumuz, bizim zekamız değil. O halde eğer bizler de Allah âyetlerinin bilgisine sahipsek o zaman hiç kimseden korkmayacağız. Ama Allah âyetlerinden mahrumsak, Allah âyetlerinden habersizsek o zaman her şeyden korkarız ve korkacağız demektir. Evet atın dedi Hz. Musâ ve:
81,82. “Attıklarında, Musâ: “Yaptığınız sihirdir, fa-kat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir,” dedi.” Attılar ortaya atacaklarını. Döktüler torbalarındakileri. Açığa çıkardılar kafalarındakileri, kalplerindekileri. Hz. Musâ dedi ki; sizin getirdikleriniz sihirden, vehimden, zandan başka bir şey değildir. Ve kesinlikle Allah onların tümünü iptal edecek, boşa çıkaracaktır. Rab-bim hiç bir zaman kendi düzenini bozan bozguncuların işlerini dü-zeltecek değildir. Allah, düzeninden habersiz düzen yapanları, Allah düzenini değiştirmeye çalışanları başarıya ulaştırmayacaktır. Allah yasalarını reddederek yaptıkları yasalar bir sene bile gitmeyecektir. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar da şimdi en güzelini bulduk diye sevinirlerse sevinsinler asla huzur ve saadete erişemeyecekler, yaptıklarını her dönem bozmak zorunda kalacaklardır. Ve: Allah mutlaka hakkı yeryüzünde ikâme edecek, mücrimler istemeyip engel olmaya çalışsalar da. Yâni Hz. Musâ (a.s) ve kardeşi Harun (a.s)’ın Firavun ve toplumuyla mücadelesi Kur’an’da uzunca anlatılır. Sihirbazların sihirlerinin tümünün asa tarafından yutulduğu, Allah desteğindeki, vahiy desteğindeki bir peygamber karşısında sihirbazların tüm fikirlerinin, tüm sistemlerinin, tüm göz boyacılıklarının iflas ettiğini, sonunda gerçeği anlayan sihirbazların bir saat öncesine kadar hizmetinde oldukları Fi-ravunu terk edip peygamber safına geçtiklerini, onların kendisinden izin almadan sergiledikleri bu iman tavırlarına karşılık her devirde olduğu gibi zâlim Firavunun işkence ve zulüm tehditlerinin geldiğini, sonra tüm diğer despotların yaptığı gibi Firavunun Müslümanların çocuklarına yöneldiğini, onları eğitimlerini bozarak, başlarını açtırarak ahlâksızlaştırmaya, ve öldürmeye çalıştığını ve en sonunda da hem kendisinin hem de Allah’la tutuştuğu savaşında hizmetinde bulunanların denizde boğulduğunu uzun uzun anlatır Rabbimiz.
81,82. “Attıklarında, Musâ: “Yaptığınız sihirdir, fa-kat Allah onu boşa çıkaracaktır. Allah bozguncuların işini elbette düzeltmez. Suçlular istemese de Allah sözleriyle hakkı gerçekleştirecektir,” dedi.” Attılar ortaya atacaklarını. Döktüler torbalarındakileri. Açığa çıkardılar kafalarındakileri, kalplerindekileri. Hz. Musâ dedi ki; sizin getirdikleriniz sihirden, vehimden, zandan başka bir şey değildir. Ve kesinlikle Allah onların tümünü iptal edecek, boşa çıkaracaktır. Rab-bim hiç bir zaman kendi düzenini bozan bozguncuların işlerini dü-zeltecek değildir. Allah, düzeninden habersiz düzen yapanları, Allah düzenini değiştirmeye çalışanları başarıya ulaştırmayacaktır. Allah yasalarını reddederek yaptıkları yasalar bir sene bile gitmeyecektir. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar da şimdi en güzelini bulduk diye sevinirlerse sevinsinler asla huzur ve saadete erişemeyecekler, yaptıklarını her dönem bozmak zorunda kalacaklardır. Ve: Allah mutlaka hakkı yeryüzünde ikâme edecek, mücrimler istemeyip engel olmaya çalışsalar da. Yâni Hz. Musâ (a.s) ve kardeşi Harun (a.s)’ın Firavun ve toplumuyla mücadelesi Kur’an’da uzunca anlatılır. Sihirbazların sihirlerinin tümünün asa tarafından yutulduğu, Allah desteğindeki, vahiy desteğindeki bir peygamber karşısında sihirbazların tüm fikirlerinin, tüm sistemlerinin, tüm göz boyacılıklarının iflas ettiğini, sonunda gerçeği anlayan sihirbazların bir saat öncesine kadar hizmetinde oldukları Fi-ravunu terk edip peygamber safına geçtiklerini, onların kendisinden izin almadan sergiledikleri bu iman tavırlarına karşılık her devirde olduğu gibi zâlim Firavunun işkence ve zulüm tehditlerinin geldiğini, sonra tüm diğer despotların yaptığı gibi Firavunun Müslümanların çocuklarına yöneldiğini, onları eğitimlerini bozarak, başlarını açtırarak ahlâksızlaştırmaya, ve öldürmeye çalıştığını ve en sonunda da hem kendisinin hem de Allah’la tutuştuğu savaşında hizmetinde bulunanların denizde boğulduğunu uzun uzun anlatır Rabbimiz.
83. “Firavun ve erkanının kendilerine fenalık yapmasından korktuklarından, milletin bir kısım gençleri dışında, kimse Musâ'ya inanmamıştı, çünkü Firavun o yerde hakimdi. O, gerçekten aşırı gidenlerdendi.” Firavunun kavminden, Firavun hanedanından birkaç genç hariç bunun dışında hiç kimse iman etmedi. Ama Rabbimizin ifadesinden anlıyoruz ki iman etmeyenler de zâlim Firavunun zulmünden korktukları için, kendilerine bir zarar vereceğinden çekindikleri için iman etmediler. Firavun ve sisteminin, Firavun ve adamlarının kendilerini fitneye düşürmesinden, işkence etmesinden korkuları iman etmelerine engel oldu. tâbi burada kast edilen sadece Firavun milleti değil Musâ ve Harun (a.s)’ların kendi kavimleri olan İsrâil oğullarından da çok az insan bu dâvete iman edebildi. Halbuki Musâ (a.s) kendilerini kurtarmak için gelmişti. Kendi kavmini Firavun sisteminin köleliğinden kurtarıp hürleştirmeye gelmişti. Üstelik bu insanlar bunu biliyorlardı. Hz. Musâ’nın ve kardeşi Harun’un Yakub (a.s)’ın çocuklarından olduğunu, yâni kendilerinden olduğunu biliyorlardı. Hz. Musâ’nın ataları İbrahim (a.s)’ın, Yakub (a.s)’ın, İshak (a.s)’ın ve Yusuf (a.s)’ın dini olan İslâm’la geldiğini çok iyi biliyorlardı. Ama yıllar yılı Firavun oğullarının zulüm ve işkence sisteminin altında öylesine sindirilmişler, öylesine asimile edilmişler, öylesine köleleştirilmişlerdi ki korkularından kendilerini kurtarmaya gelen tanıdıkları elçiye iman edip onun safında yer aldıklarını ortaya koyamadılar. Çünkü: Gerçekten Firavun yeryüzünde, Mısır arzında büyüklenen, büyüklük taslayan bir zâlimdi. Karunlarıyla, Hâmânlarıyla, Bel’amla-rıyla kendisini güçlü gösteriyor, zulmediyor, haddi aşıyor ve bozgun-culuk yapıyordu. İsraf ediyor müsriflik yapıyordu. Yâni kendi kendisini yaratıcısına kulluk makamından indirip boşa harcıyordu. Allah tarafından yaratıldığı halde, sahip olduklarının tamamı kendisine Allah tarafından verildiği halde Rabbine kafa tutarak tanrılığını iddia ederken aslında kendi kendisine yazık ediyordu. Kendi kendisine zulmediyordu. Kendisini kendi elleriyle Allah’ın istemediği bir hayata mahkum ederken hayatını israf ediyordu. Kendi kendini ısrarla Cehennem yolunda tutarken ateşe doğru sürüklerken kendi kendinin zâlimi oluyordu. Elbette kendisini düşünmeyen, kendi kendine zulmeden, kendisine hayrı olmayan bir zâlimin diğer insanlar için hayır düşünmesi de mümkün olmayacaktı. Kendi kendini mahvettiği gibi diğer insanların hayatını da mahvediyordu. Kendi dünyasını yıktığı gibi, toplumunun dünyasını da yıkıp boşa harcayan bir israfçıydı.
84. “Musâ: “Ey milletim! Allah'a inanıyorsanız ve teslim olmuşsanız O'na güvenin” dedi.” Musâ (a.s) dedi ki, ey kavmim, ey benden olanlar, ey anam, ey babam, ey akrabalarım eğer Allah’a iman ediyorsanız, eğer mü’-minlerseniz Allah’a güvenin, Allah’a dayanıp tevekkül edin. Çünkü iman bunu gerektirecektir. İman, Allah’a güveni ve teslimiyeti gerektirecektir. Evet gerçekten Allah’a inanmış Müslümanlar gerek o günün şartlarına benzer bir şart altında bulunsunlar, yâni zâlimlerin, tâğut-ların amansız işkenceleri altında ezilmişliği, horluğu hakirliği yaşamaya mahkum olsunlar, gerekse kendi egemenliklerini kurmuş serbest ve hür bir hayat yaşar olsunlar fark etmez eğer imanları varsa, eğer Allah’a inandıklarını iddia ediyorlarsa mutlaka her konuda Rablerine tevekkül edip, sadece Ona dayanıp güvenmeleri gerekecektir. Bu imanın gereğidir. İnananlar mutlaka işlerini Allah’a havale edecekler, yardımı, zaferi, başarıyı Allah’tan bekleyeceklerdir. Yollarını Allah’a soracaklar, hayat programlarını mutlaka Rab-lerinden alacaklardır. Kendileri adına karar alma mevkiinde, yasa be-lirleme makamında sadece Allah’ı görecekler, hayatlarını sadece Al-lah adına ve Allah yasaları istikâmetinde yaşayacaklar ve zinhar Allah’tan başkalarına vekaletlerini vermeyecekler, Allah’tan başkalarını dinlemeyecekler, Allah’tan başka kimsenin emanı altına girmeyeceklerdir. Müslümanım diyen herkes hangi durumda olursa olsun buna mecburdur. Ve işte bunu becerebilen, hayatlarında bu teslimiyeti, bu tevekkülü gerçekleştirebilen mü’minler vekillerinin yardımına hak kazanmış kimseler olarak mutlaka kurtuluşa ereceklerdir. Allah bu konuda vaatte bulunmuştur ve Allah’ın vadi haktır. Kendisine güvenen, kendisine dayanan kullarını Allah asla yolda bırakmayacaktır. Kendisini vekil bilenleri Allah asla yalnız ve sahipsiz bırakmayacaktır. Safında yer almış kullarını hangi durumda olurlarsa olsunlar mutlaka galip getirecektir Rabbimiz. Bakın az da olsa, zayıf da olsa Rablerine iman edenler dediler ki:
85,86. “Allah'a güvendik; Ey Rabbimiz! Zâlim bir millet ile bizi sınama, rahmetinle bizi kâfirlerden kurtar” dediler.” Firavunun zulümlerine ve işkencelerine rağmen yine de iman edebilmeyi beceren o az sayıda mü’min diyor ki biz Allah’a güvenip dayandık. Biz Rabbimize tevekkül edip vekaletlerimizi Ona verdik. Çok kötü şartlar altında Rabbimizin bizden istediği bu imanımızı, bu teslimiyetimizi gerçekleştirirken başımıza gelecekler konusunda biz Rabbimizi vekil tayin ettik. Bundan sonra bizi neler bekliyorsa biz on-lardan Rabbimizin kucağına sığındık, Rabbimizin koruması altına gir-dik. Biz kendimizi Rabbimize teslim ettik. Öyleyse ey Rabbimiz, ey uğruna tüm başımıza gelecekleri sineye çektiğimiz, hatırına her türlü işkenceyi göze aldığımız Rabbimiz: Ey Rabbimiz, bizi zâlimler topluluğu için fitne kılma, bizi bu zâlimler topluluğunun elinde oyuncak yapma. Onlar bu kâfir ve zâlim halleriyle, sana kafa tutan bu durumlarıyla bizlere egemen olup, bazen öldürerek, bazen zindanlara atarak, bazen kadınlarımızın kızlarımızın ırzlarına tasallut ederek, bazen mallarımıza el koyarak, bazen eğitimlerimizi bozarak, bazen haremlerimizin başörtülerine el atarak onların elinde bizleri oyuncak kılarak bizi böyle ağır bir imtihana tâbi tutma ya Rabbi. Bizi dayanamayacağımız iptilâlara uğratma ya Rab-bi. Ya da bu kâfirleri, bu zâlimleri bize karşı galip bir konuma, üs-tün ve egemen bir konuma getirerek bizi onlar için onları da bizler için fitne konusu yapma ya Rabbi diyorlar. Bakın Mümtehine sûresinde de İbrahim (a.s)’ın hicreti esnasında aynen böyle dua ettiği anlatılır: “Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerle deneme; bizi bağışla, doğrusu Sen, güçlü olan, Hakîm olansın.” (Mümtehine 5) Ey Rabbimiz! Bizi kâfirler için fitne kılma! Bizi kâfirler için fitne sebebi kılma. Kâfirlerin sapmalarına, sapıklıklarına bizi sebep kılma ya Rabbi. Eğer kâfirler biz mü’minlere karşı galip gelirlerse, onlar kar-şısındaki savaşımızda biz mağlup pozisyonuna düşersek bu onların küfürlerine yol açabilir, küfürlerinde kemikleşip kendi hayatlarından emin bir duruma gelebilirler, kendilerini haklı ve hak yolda görebilirler. Biz haklı olduğumuz için bu mü’minlere galip geldik diyebilirler. Böylece onların küfürlerinde ısrarlarına biz sebep olabiliriz. Onun için on-ları galip bizi mağlup bir konuma getirerek onların küfürlerine bizi se-bep kılma ya Rabbi. Ayrıca tâbi böyle bir durumda dinlerinden habersiz yaşayan kimi zavallı mü’minler de kendilerini haksız görecek bir konuma gelebilirler. Kâfirler karşısında aşağılık psikozuna düşerek, onların haklılığını kabul ederek, onlara meylederek onların yollarına, onların anlayışlarına, onların kafa yapılarına uygun bir biçimde din üretmeye, din-lerini, inançlarını onlara doğru eğip bükmeye kalkışabilirler. Onlar karşısında ezilmişliği, yenilmişliği soluklayarak dinlerini onlarınkine uygun hale getirerek sürekli onlardan özür dileme aşağılığa düşebilirler. İşte İbrahim (a.s) böyle dua ediyordu, bu Müslümanlar böyle dua ediyorlardı Allah’a. Allah korusun da işte şu anda iliklerimize kadar bunu yaşıyoruz. İslâm ümmeti şu anda kâfirler karşısında bu yenilmişliği yaşamaktadır. Galip kâfir toplumları karşısında Müslümanlar bu duruma düşerlerken onlar da bizdeki bu zaafı gördükçe sürekli bizim dinimizi inceleyecekler ve onların bizim dinimizle alâkalı, bizim inanç sistemimizle alâkalı, bizim tarihimizle alâkalı dediklerinin tamamını kabul et-meye başlayacağız. İşte görüyoruz, Oryantalizm adı altında şu anda adamlar bizim dinimizi inceliyorlar. Dininiz şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, kitabınızın fonksiyonu şöyle olmalıdır, peygamberinizin dindeki yeri şudur, sünnet dininizde şu anlama gelmelidir diyorlar ve İslâm ümmeti içinde âlim görünen kimi zavallılar da mal bulmuş mağribi gibi onlardan gelenlere sahip çıkma ve topluma empoze etme kavgası vermektedir. Tabi bu kâfirler bizim içimizdeki bu piyonlarının bu tavırlarını gördükçe daha çok heveslenip bizim üzerimize gelmeye devam edecekler. Öyle değil mi? Meselâ bir Goldizer babasının hayrına mı araştırıyor hadisleri? Bir Kettani babasının hayrına mı araştırıyor İslâm tarihini? Ne dersiniz? Bu Goldizer peygamberi çok sevdiğinden, bizi çok sevdiğinden dolayı mı hadisle uğraşıyor? Kettani Müslümanlığından dolayı, Rasulullah efendimize olan sevgisinden dolayı mı İslâm tarihiyle ilgileniyor? Hayır hayır, İslâm’ı bozma konusunda, Müslümanların zihinlerini idlal noktasında bir mantık geliştirmek ve geliştirdikleri bu mantığı bu ümmet içindeki çömezlerine yetiştirip onlar vasıtasıyla bu ümmetin inancını bozmak için yapıyorlar bunları. Alçaklar şu anda İslâm’ı araştırma, İslâm’ın açıklarını bulma üniversiteleri kuruyorlar memleketlerinde ve harıl, harıl çalışıyorlar. Evet Hz. Musâ’ya ve onun getirdiği mesaja iman eden azınlık bir grup böylece Rab’lerine dua ettiler. Ve dediler ki: Ey Rabbimiz Rahmetinle, merhamet ve lütfunla bizi kâfirler topluluğundan da koruyup muhafaza buyur. Biz sana güvenip tevekkül ettik, sen bizi bu zâlimlerin şerlerinden rahmetinle muhafaza buyur dediler. Evet şimdi Rabbimiz vekaletlerini kendisine veren, kendisini vekil kabul edip işlerini, durumlarını kendisine havale eden kullarını nasıl koruduğunu anlatacak. Nasıl korumuş onları?
85,86. “Allah'a güvendik; Ey Rabbimiz! Zâlim bir millet ile bizi sınama, rahmetinle bizi kâfirlerden kurtar” dediler.” Firavunun zulümlerine ve işkencelerine rağmen yine de iman edebilmeyi beceren o az sayıda mü’min diyor ki biz Allah’a güvenip dayandık. Biz Rabbimize tevekkül edip vekaletlerimizi Ona verdik. Çok kötü şartlar altında Rabbimizin bizden istediği bu imanımızı, bu teslimiyetimizi gerçekleştirirken başımıza gelecekler konusunda biz Rabbimizi vekil tayin ettik. Bundan sonra bizi neler bekliyorsa biz on-lardan Rabbimizin kucağına sığındık, Rabbimizin koruması altına gir-dik. Biz kendimizi Rabbimize teslim ettik. Öyleyse ey Rabbimiz, ey uğruna tüm başımıza gelecekleri sineye çektiğimiz, hatırına her türlü işkenceyi göze aldığımız Rabbimiz: Ey Rabbimiz, bizi zâlimler topluluğu için fitne kılma, bizi bu zâlimler topluluğunun elinde oyuncak yapma. Onlar bu kâfir ve zâlim halleriyle, sana kafa tutan bu durumlarıyla bizlere egemen olup, bazen öldürerek, bazen zindanlara atarak, bazen kadınlarımızın kızlarımızın ırzlarına tasallut ederek, bazen mallarımıza el koyarak, bazen eğitimlerimizi bozarak, bazen haremlerimizin başörtülerine el atarak onların elinde bizleri oyuncak kılarak bizi böyle ağır bir imtihana tâbi tutma ya Rabbi. Bizi dayanamayacağımız iptilâlara uğratma ya Rab-bi. Ya da bu kâfirleri, bu zâlimleri bize karşı galip bir konuma, üs-tün ve egemen bir konuma getirerek bizi onlar için onları da bizler için fitne konusu yapma ya Rabbi diyorlar. Bakın Mümtehine sûresinde de İbrahim (a.s)’ın hicreti esnasında aynen böyle dua ettiği anlatılır: “Rabbimiz! Bizi, inkâr edenlerle deneme; bizi bağışla, doğrusu Sen, güçlü olan, Hakîm olansın.” (Mümtehine 5) Ey Rabbimiz! Bizi kâfirler için fitne kılma! Bizi kâfirler için fitne sebebi kılma. Kâfirlerin sapmalarına, sapıklıklarına bizi sebep kılma ya Rabbi. Eğer kâfirler biz mü’minlere karşı galip gelirlerse, onlar kar-şısındaki savaşımızda biz mağlup pozisyonuna düşersek bu onların küfürlerine yol açabilir, küfürlerinde kemikleşip kendi hayatlarından emin bir duruma gelebilirler, kendilerini haklı ve hak yolda görebilirler. Biz haklı olduğumuz için bu mü’minlere galip geldik diyebilirler. Böylece onların küfürlerinde ısrarlarına biz sebep olabiliriz. Onun için on-ları galip bizi mağlup bir konuma getirerek onların küfürlerine bizi se-bep kılma ya Rabbi. Ayrıca tâbi böyle bir durumda dinlerinden habersiz yaşayan kimi zavallı mü’minler de kendilerini haksız görecek bir konuma gelebilirler. Kâfirler karşısında aşağılık psikozuna düşerek, onların haklılığını kabul ederek, onlara meylederek onların yollarına, onların anlayışlarına, onların kafa yapılarına uygun bir biçimde din üretmeye, din-lerini, inançlarını onlara doğru eğip bükmeye kalkışabilirler. Onlar karşısında ezilmişliği, yenilmişliği soluklayarak dinlerini onlarınkine uygun hale getirerek sürekli onlardan özür dileme aşağılığa düşebilirler. İşte İbrahim (a.s) böyle dua ediyordu, bu Müslümanlar böyle dua ediyorlardı Allah’a. Allah korusun da işte şu anda iliklerimize kadar bunu yaşıyoruz. İslâm ümmeti şu anda kâfirler karşısında bu yenilmişliği yaşamaktadır. Galip kâfir toplumları karşısında Müslümanlar bu duruma düşerlerken onlar da bizdeki bu zaafı gördükçe sürekli bizim dinimizi inceleyecekler ve onların bizim dinimizle alâkalı, bizim inanç sistemimizle alâkalı, bizim tarihimizle alâkalı dediklerinin tamamını kabul et-meye başlayacağız. İşte görüyoruz, Oryantalizm adı altında şu anda adamlar bizim dinimizi inceliyorlar. Dininiz şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır, kitabınızın fonksiyonu şöyle olmalıdır, peygamberinizin dindeki yeri şudur, sünnet dininizde şu anlama gelmelidir diyorlar ve İslâm ümmeti içinde âlim görünen kimi zavallılar da mal bulmuş mağribi gibi onlardan gelenlere sahip çıkma ve topluma empoze etme kavgası vermektedir. Tabi bu kâfirler bizim içimizdeki bu piyonlarının bu tavırlarını gördükçe daha çok heveslenip bizim üzerimize gelmeye devam edecekler. Öyle değil mi? Meselâ bir Goldizer babasının hayrına mı araştırıyor hadisleri? Bir Kettani babasının hayrına mı araştırıyor İslâm tarihini? Ne dersiniz? Bu Goldizer peygamberi çok sevdiğinden, bizi çok sevdiğinden dolayı mı hadisle uğraşıyor? Kettani Müslümanlığından dolayı, Rasulullah efendimize olan sevgisinden dolayı mı İslâm tarihiyle ilgileniyor? Hayır hayır, İslâm’ı bozma konusunda, Müslümanların zihinlerini idlal noktasında bir mantık geliştirmek ve geliştirdikleri bu mantığı bu ümmet içindeki çömezlerine yetiştirip onlar vasıtasıyla bu ümmetin inancını bozmak için yapıyorlar bunları. Alçaklar şu anda İslâm’ı araştırma, İslâm’ın açıklarını bulma üniversiteleri kuruyorlar memleketlerinde ve harıl, harıl çalışıyorlar. Evet Hz. Musâ’ya ve onun getirdiği mesaja iman eden azınlık bir grup böylece Rab’lerine dua ettiler. Ve dediler ki: Ey Rabbimiz Rahmetinle, merhamet ve lütfunla bizi kâfirler topluluğundan da koruyup muhafaza buyur. Biz sana güvenip tevekkül ettik, sen bizi bu zâlimlerin şerlerinden rahmetinle muhafaza buyur dediler. Evet şimdi Rabbimiz vekaletlerini kendisine veren, kendisini vekil kabul edip işlerini, durumlarını kendisine havale eden kullarını nasıl koruduğunu anlatacak. Nasıl korumuş onları?
87. “Musâ ve kardeşine: “Mısır'da milletimize evler hazırlayın; evlerinizi namazgah edin, namaz kılın diye vahy ettik, inananlara müjde et.” Evet buyuruyor ki Rabbimiz, biz Musâ’ya ve kardeşine vahy ettik. Bizden vahiy bekleyen, bizden çözüm bekleyen, işlerini bize havale eden kullarımıza vahy ettik. Neyi vahy etmiş Rabbimiz? Kendiniz için, kavminiz için Mısırda evler edinin, evler hazırlayın. Yâni şehirde, ülkede Allah’ın elçileri ve beraberindeki Müslümanlar belli evler edinecekler, evler hazırlayacaklar. Orada mü’minler eği-tim yapacaklar, dinlerini öğrenecekler ve öğretecekler. Eğitim faaliyetini yürütmek üzere, mü’minleri vahiyle yakından tanıştırmak üzere evler edinecekler, evler belirleyecekler. Çocuklarını Firavunun materyalist eğitim sisteminden kurtarıp Allah’ın ve elçilerinin istediği biçimde eğitmeye alacaklar. Belirledikleri bu evlerden Firavun ve adamlarının haberleri olmayacak. Kendi iradeleriyle belirledikleri bu evlerde gizliden gizliye eğitim faaliyetini yürütecekler. Evet evlerini kıble edinecekler. Evlerinde Müslümanca bir hayatın gereği olarak namaz kılacaklar ve bedenlerinde Allah’ın söz sahipliğine imanlarını gündeme getirecekler. Bedenlerini Allah’ın emrine verecekler. Böylece namazlarını, bireysel kulluklarını ikâme edecekler. Yâni o evlerde bulunmalarının sebebi olarak sadece Allah’ın kıblesine yönelecekler, sadece Allah’ın yörüngesine girecekler, sadece Allah’ın hoşnutluğunu isteyecekler ve evlerini mescidler yapacaklar. Evlerini Allah’a secde mahalli haline getirecekler. Allah’ın emirlerini uygulama alanı haline getirecekler. Elbette Firavunlar mescidleri aslî fonksiyonlarından uzaklaştırmışlarsa, mü’minler o mescidlerde Rab’lerine secde imkânlarını kaybetmişler, Rab’lerinin emirlerini uygulayarak Onun önünde boyun bükme özgürlüklerini yitirmişlerse, açıktan açığa “Allahu Ekber” diyemeyecek bir duruma gelmişler, açıktan açığa Allah’ın istediği biçimde giyinemeyecek bir duruma gelmişlerse, mescidlerde açıktan açığa Allah’ın âyetlerini öğrenme imkânları kalmamışsa, mescidlerde Allah’ın talimatlarının yerini Firavunların talimatları almışsa o zaman kendi iradeleriyle belli evler edinmek zorunda kalacaklardır. Orada Allah’ın istediği bir hayatı, Allah’ın istediği bir kulluğu icra etmek zorundadırlar. Yâni en kötü şartlar altında bile Rabbimiz mü’minlerden kendi rızasını kazanabilecekleri, kendisine kulluğu icra edebilecekleri bir hareket, bir tavır istemektedir. Ey mü’minler, içinde bulunduğunuz toplum ne olursa olsun, nasıl olursa olsun, topluma egemen olan Firavunlar ne kadar zâlim ve kâfir olurlarsa olsunlar unutmayın ki onların göremeyecekleri, onların ellerinin uzanamayacağı mekânlar vardır Allah’ın mülkünde. Bilesiniz ki onlar asla o mekânlara ulaşamayacaklardır. Onların gücü yetmeyecektir buna. Çünkü onlar öyle sizin zannettiğiniz ve kendilerinin de size empoze etmeye çalıştıkları gibi her şeyi bilen, her şeyden her an haberdar olan kimseler değillerdir. Belki bu Firavunlar egemenlik bizdedir, biz her şeyi biliyoruz, yaptığınız her şeyden haberdarız, nefes alışverişlerinizi bile kontrol ediyoruz, bütün dünyayı gözetliyoruz, tüm dünyadan haberdarız gibi yalan yanlış numaralarla, sihirlerle insanları aldatmaya çalışsalar da aslında onlar ayaklarının önündeki çukurlardan bile haberdar olmayan zavallılardır. İşte örneklerini gördük. En büyük Firavunlar bile yanı başlarındaki insanların kurşunlarına hedef olarak geberip gitmekten kendilerini kurtaramadılar. İşte Amerikan devlet başkanlarının, İsrâil devlet başkanının, Mısırın Firavununun herkesin gözleri önünde gebertilirken dünyanın en süper istihbarat teşkilatına sahibiz diye övündükleri teşkilatların hiçbir şey yapamadıklarını gördük. Evet bu Firavunlar is-tedikleri kadar Allah sıfatlarını kendilerinde görsünler, istedikleri kadar kendilerinin tanrı olduklarını iddia etsinler Allah’tan başka hiç kim-senin insanları, dünyayı kontrol etme, insanların yaptıklarından haberdar olma imkânı da, gücü de yoktur. Evet Rabbimiz Mısırdaki mus’taz’aflara diyor ki kendinize evler edinin. Evlerinizi Allah’a kulluğa tahsis edilmiş mescidler haline getirin. Orada Allah’ın istediği biçimde namazlarınızı, bireysel kulluklarınızı ikâme edin. Birbirlerinize kenetlenip Allah’ın istediği gerçek İslâm kardeşliğini ve dayanışmasını gerçekleştirin. Eğer böyle yaparlarsa ey peygamberim sen onlara şunu müjdele: Mü’minlere dünyada izzet ve şeref, galibiyet ve hâkimiyet, âhirette de cennetimi ve rızamı müjdele. Eğer böyle Allah’ın kendilerinden istediğini yaparlarsa, Allah onları düşmanlarına galip getirecek, onları Firavunun zulmünde kurtaracak, kölelik ve zillet içinde bir hayattan özgürce bir dünya hayatına çıkaracaktır. Dünyada böyle şerefli bir hayat, âhirette de gözlerinin görmediği, kulaklarının duymadığı ni-metler onları beklemektedir onları. Ama eğer onlar mutlak güç ve kudret sahibi olan Allah’ın kendilerinden istediği bir hayata yönelmez-lerse, kendileri bilir, zâlimlerin, despotların elinde oyuncak olarak rezil rüsva bir hayat yaşamaktan asla kurtulamayacaklar.
88. “Musâ: “Rabbimiz! Doğrusu sen Firavuna ve erkanına ziynetler ve dünya hayatında mallar verdin. Rabbimiz! Senin yolundan şaşırtmaları için mi? Rabbi-miz! Mallarını yok et, kalplerini sık; çünkü onlar can yakıcı azabı görmedikçe inanmazlar” dedi.” Evet Musâ (a.s) dedi ki ey Rabbim muhakkak ki sen Firavuna ve onun melesine, onun etrafındaki yardakçılarına, destekçilerine bolca dünya malı ve ziynetlerini verdin. Onlara güç verdin, iktidar verdin, imkân verdin, fırsat verdin, makam verdin, siyasal ve ekonomik güç verdin. Ey Rabbim, sen bütün bunları bu hainlere, bu zalimlere insanları, senin kullarını senin yolundan saptırsınlar diye mi verdin? Ellerindeki bu imkânlarla senin kullarını sana kulluktan koparıp kendilerine kul köle edinsinler diye mi verdin? Ya Rabbi bu zalimlerin mallarını yok et. Ellerindeki bu imkânları al. Saltanatlarını ve zulümlerini bitir. Kalplerini sıkıp huzursuz et, çünkü onlar can yakıcı azaplarını görmedikçe iman etmezler. Darda ve zorda kalmadıkça senin gücünü, kudretini, kendilerininse âciz ve güçsüz zavallı varlıklar olduklarını anlayamazlar. Onlar başka türlü gerçeği anlamazlar. Gerçekten de işte şu anda güç kuvvet, egemenlik ve saltanat kendi ellerinde olduğu için pek çok kâfirin kendi yollarından, kendi hayat programlarından emin olduklarını, mutmain olduklarını, küfürlerinde kemikleştiklerini görüyoruz. Ne var bizim hayatımızda? Ne var bizim yolumuzda? Eğer bizler şu anda yanlış yolda olmuş olsaydık, elbette Allah bizi cezalandırır ve bize bu imkânları vermezdi. Biz haklıyız ki Allah bize bunları veriyor. Biz doğru yoldayız ki şu anda mü’-minler bizim egemenliğimiz altındadır. Eğer şu müslümanların yolu doğru olmuş olsaydı, elbette onlar bize egemen olurlardı, onlar bize muhtaç olurlardı diyorlar.
89. “Allah: “İkinizin duası kabul olundu. Dürüst hareket edin; bilmeyenlerin yoluna asla uymayın” dedi.” İşte Rabbimizin elçilerinin dualarına cevabı. Ey elçilerim, ikinizin duaları da kabul edildi. Dualarınız kabul gördü. Duanıza icâbet edildi. Siz Rabbinizin istediği şekilde dosdoğru hareket edin. Rabbi-nizin dosdoğru yolunda, sırat-ı müstakîminde olun. Hiç bir şey bilmeyenlerin, vahyi tanımadıkları, vahye teslim olmadıkları için kendi hevâ ve hevesleriyle hareket edenlerin yoluna asla uymayın. Evet bu ifadeden anlıyoruz ki artık mücâdelenin sonuna yaklaşılmıştır. Artık Rabbimiz onların dualarını kabul edecek, dualarına icâbet edecek ve ortak düşmanları olan Firavun oğullarının defterini dürecekti. Rab-bimiz elçilerinin dualarında konu edindikleri zâlim Firavun oğullarının elindeki ekonomik ve siyasal güçlerini alacak, onları zelil ve rüsva e-decek âhirette de dayanılmaz bir azap olan cehennem azabına gönderecekti.
90. “İsrâil oğullarını denizden geçirdik, Firavun ve askerleri haksızlık ve düşmanlıkla artlarına düştüler. Firavun boğulacağı anda: “İsrâil oğullarının inandığından başka ilâh olmadığına inandım, artık ben O'na teslim olanlardanım” dedi.” İşte şu anda dünyanın en büyük olaylarından birisi gerçekleşecekti. Şu okuduğum âyetlerde ortaya konulan hadise Kur’an’ın anlattığı çağlardan, zaman dilimlerinden birisinin bitip bir başka çağın başlangıç hadisesidir. Kur’an-ı Kerîm Hz. Âdem’le başlayan insanlık tarihinin bu âyetle anlatılan Hz. Musâ ve beraberindeki Müslümanların denizi sağ salim karşıya geçip Firavun oğullarının denizde boğulması ve ondan sonra Musâ (a.s)’a Tevrat’ın verilmesine kadar ki zamana “Gurûn’ul ûlâ” ve bu hadiseyle başlayan ve Rasulullah efendimize Kur’an-ı Kerîmin gönderileceği zamana kadar geçen döneme de “Gurûn’ul vüstâ”der. Evet dünyanın birinci döneminin bitip ikinci döneminin başlayacağı bir hadise gerçekleşiyordu. Rabbimiz peygamberini ve onun safında yer alan mü’minleri savaşa sokmadan, onları hiç bir eziyete sokmadan gözlerinin önünde düşmanlarını helâk edecekti. Düşmanları karşısında uzun bir mücâdele sürecini yaşamış, bıkıp usanmadan Firavun ve hempaları karşısında Allah’ın istediği direnci göstermişlerdi. Erkek evlâtlarının öldürülmesinden kızlarının hayasızlaştırılmasına varıncaya kadar en kötü işlerde işkenceler altında köle olarak çalıştırılmalarına varıncaya kadar her şeye göğüs gerip mücâdelelerini sürdürmüşler. Ve işte artık bütün bunlardan sonra birinci çağın son elçisi Hz. Musâ bu olaydan itibaren ikinci çağın ilk elçisi olarak beraberindeki mü’minlerle birlikte bir zâlimin yıkılışına şahit oluyorlardı. Evet Allah’ın emrine uyarak bir gece beraberlerinde Allah’ın peygamberi Musâ olduğu halde İsrâil oğulları Mısırı terk ederler. Ertesi sabah onların kaçtığını haber alan Firavun hemen kentlerine haber salar ve çok büyük bir ordu hazırlar ve arkalarından harekete geçer. Elbette efendiler kölelerini asla kaybetmek istemezler. Bu adamlar şimdi bizi terk edip giderlerse biz ne yaparız? Bizim işlerimizi kim görecek? Onlarsız biz ne yaparız? Nasıl yaşarız? Diyerek onları yakalamayı hedefler. Bir de onlar bizim kontrolümüzden çıkarlarsa, ken-di başlarına kalırlarsa ne olur ne olmaz belki hürleşiverirler, belki özgürlüğü anlayıverirler diye onları takibe karar verir. Bir hesabı vardı Firavunun ama Allah’ın da bir hesabı vardı ve o bunun farkında değildi. Tıpkı bugün dünya üzerindeki tüm Firavunî güçlerin Müslümanları yakın takibe aldıkları gibi. Ama Allah’ın da bir hesabı vardır. İsrâil oğulları kaçıyordu. Bıktıkları usandıkları kölelikten kaçıyorlardı. Özgürlük aramak için kaçıyorlardı. Namuslarını iffetlerini kurtarmak için, hürriyete kavuşmak için, inançlarını yaşayabilecekleri bir ortama kavuşmak için kaçıyorlardı. Mısırda kölelik içinde bir hayat yaşamaktansa çölde seve seve açlığı ve ölümü yudumlamak için ka-çıyorlardı. Firavun arkalarından yetişmişti. Müslümanlar iki tehlike arasına sıkışıp kalmışlardı. Bir tarafta Firavun ve ordusu, öbür tarafta deniz. Düşünebiliyor musunuz? Gerçekten de yeryüzünün en büyük olayı cereyan ediyordu. Öyle bir an geldi ki akıllara durgunluk veren yeryüzünde emsali görülmemiş bir olay yaşandı. Firavun gariban Müslümanların arkalarından yetişmişti. Önlerinde alabildiğine haşin bir deniz arkalarında da azgın Firavunun orduları. İsrâil oğulları işte böyle bir kaos içindeydiler. Allah’ın yardımıyla deniz yarıldı ve İsrâil oğulları karşıya geçtiler sağ salim. Arkalarından yeryüzünün en büyük gücü, yeryüzünün en büyük devleti komutanlarıyla, askerleriyle onlar da arkalarından o yola girdiler. Tam denizin ortalarına geldiklerinde; Allah denizin gemini, zimamını salıverdi. Deniz eski haline geldi ve Firavun oğulları tümüyle denizin altına gömülüp hayata veda ettiler. Yeryüzünün en güçlü adamı, en müstekbir insanı Firavun suda boğulurken şu sözü söylemekten kendini alamıyordu: "İnandım ki İsrâil oğullarının iman ettiği Allah’tan başka ilâh yokmuş. Ben de Müslümanlardanım!" Gerçekten bugün bu sözü tüm dünya müstekbirlerine duyurmamız gerekmektedir. Tüm dünya Firavunlarına duyurmalıyız bu sö-zü. Ey müstekbirler! Ey kendilerinde güç kuvvet olduğunu zanneden zâlimler! Firavunun söylediği bu sözü sizler ne zaman söyleyeceksiniz? Size hiç bir şey hatırlatmıyor mu bu söz? Ölürken mi söyleyeceksiniz bunu? Ama Firavuna fayda vermediği gibi o zaman söyleyeceğiniz bu sözün size de hiç bir faydası olmayacaktır.
91. “Ona: “Şimdi mi inandım? Daha önce başkaldırmış ve bozgunculuk etmiştin.” dendi.” Firavun ben inandım ki İsrâil oğullarının inandığı ilâhtan başka ilâh yoktur. Ama bunu ölürken söylüyordu hain. Allah diyor ki şimdi mi inandın? Halbuki daha önce başkaldırmış, bozgunculuk etmiştin. Halbuki şimdi inandım dediği ilâhın gönderdiği Musâ’yı dün öldürmeye çalışıyordu. Yıllarca o İlâhın dinini reddetmiş, o İlâhın gönderdiği peygamberi reddetmiş, o İlâha inanan İsrâil oğullarına kan kusturmuş kendinin ülkesinin yegâne ilâhı olduğunu ilân etmişti. Şimdi ölürken inandım dediği İlâhın hayat programına itiraz etmişti. Kendi yasalarını toplumda hakim kılabilmek için O İlâhın yasalarına geçit vermemişti. Kendi arzularını Allah’ın arzularına tercih etmişti. Allah’ı reddedip kendi hevâ ve hevesleri istikâmetinde bir hayat yaşamayı yeğlemişti. Şimdi O İlâhın gücünü kudretini görmüş ve pişmanlık ortaya koyuyordu. Hayatı boyunca reddettiği Allah’a geberirken iman etmeye çalışıyordu. İşte kıyâmete kadar gelecek nesiller içinde kendisine özenen, kendi yoluna imrenen, yeryüzünde Rabliğini iddia ederek Allah’a ve Allah’ın dinine savaş açan, Allah yasalarını ilga ederek kendi yasalarını insanlara dayatan, Allah’ın kullarını Allah’a kulluktan çıkarıp kendisine kul köle edinen, Allah kullarının inandıkları gibi yaşamalarına, inandıkları gibi giyinmelerine, inandıkları gibi hareket etmelerine izin vermeyen tüm Firavun taslaklarına bu sözleriyle boğulup giderken Firavun şu mesajı veriyordu: Gelin ey beni taklit edenler, ey benim yolumdan gidenler, ey benim gibi Allah’la savaşa tutuşanlar, yeryüzünde Allah’a hayat hakkı tanımayarak, yeryüzünde Allah yasalarının, Allah sisteminin uygulanmasına izin vermeyerek, Müslümanlara zulmederek Allah’la savaşa soyunanlar, gelin sizler de benim düştüğüm yanlışa düşmeyin! Ben imanı son dönemime tehir etmiştim. Ama gördünüz ki o iman benden kabul edilmedi. Siz bunu önceden anlayın da benim durumuma düşmeyin. Şimdiden hatalarınızdan dönüp, tâğut-luklarınızdan vazgeçip Müslümanlığınızı ilân edin ve kurtulun diyordu. Anlayanlara mesajlar sunuyordu Firavun. Evet işte Allah’la, Allah’ın elçileriyle, Allah’ın sistemiyle savaşa tutuşan kimselerin âkıbeti böyle oldu. Hepsi de geberip gittiler. Güçleri kuvvetleri, orduları, planları, silahları hiç bir işe yaramadı. Çünkü karşılarında Allah vardı. Onlar zannediyorlardı ki karşılarında gariban üç beş Müslüman var ve onların çabucak hakkından gelebilecekler. Ama işte gördük ki Allah her zaman galip gelmiş, Allah düşmanları her zaman mağlup olurken Allah taraftarları her zaman üstün olmuşlardır.
92. “Senden sonrakilere bir ibret teşkil etmesi için bugün sadece senin cesedini çıkarıp (sahile) atacağız,” dedik. Doğrusu insanların çoğu âyetlerimizden habersizdir.” Evet bu âyetlerde anlatılan konular gerçekten çok önemlidir. Rabbimizin duyurduğu bu haberlerini tüm insanlığa duyurmak zorundayız. Önce kendimize duyurup sonra da tüm insanlığa, kendini Firavun kabul edenlere, Firavun rolü oynamaya çalışanlara, Firavun safında yer alanlara, Firavunların hizmetinde olanlara, Firavunlarla birlikte olanlara, kendisini Musâ safında görenlere, tüm insanlara duyurmalıyız bunu. Eğer Rabbimizin bu müthiş haberlerini Firavunlara duyurabilirsek, Firavunların köleleştirdiği insanlara duyurabilirsek, ya da bulundukları bölgelerde Firavunları uyarmaları gerekirken bundan korkup kaçan insanlara duyurabilirsek herkes durumunu anlayacak ve Allah’a kulluğa yönelecektir. Çünkü bu olay sadece tarihin belli bir döneminde, belli bir coğrafyasında cereyan etmiş bir olay değildir. Şu anda da dünyanın pek çok yerinde yaşanan bir olaydır. Dünyanın pek çok yerinde küçük küçük de olsa tanrılık iddiasında bulunan, insanları Allah’a kulluktan koparıp kendisine, kendi yasalarına kulluğa çağıran pek çok Firavunlar vardır. Güç kuvvet bendedir, egemenlik bendedir, benim istediğim gibi yaşamazsanız asarım, keserim diyen, kendilerini Firavun gören pek çok tanrı taslakları vardır. Onun için gelin Firavunun sonunun nasıl olduğunu bu insanlara anlatalım. Anlatalım da hem Firavunlar hem de şu anda onlara kulluk edenler bilsinler bu gerçeği. Allah buyuruyor ki; senden sonra gelenlere bir âyet, bir ibret olsun diye işte senin cesedini ortaya çıkarıyoruz. Cesedini çıkarıp karaya atıyoruz. Bilemiyoruz da belki yıllar yılı Firavun sisteminin eğitiminden geçmiş, Firavunun tanrılığı altında bir hayat yaşamış, kölelik ruhlarına sinmiş İsrâil oğulları tanrı bildikleri Firavunun öldüğüne inanmayacaklar, onun yıkılışına evet diyemeyeceklerdi. O ölmedi, kayboldu, ama yakında yine çıkacak, gelecek diyeceklerdi. Tıpkı şu anda bâtılı destekleyen ve bâtılın yıkılıp gidişine üzülen hak taraftarı Müslümanlar gibi. Allah onlara bizzat Firavunun cesedini gösterdi ki onun hegemonyasından kurtulduklarını kesin bilsinler ve artık ölüsünden bile korkar bir durumdan kendilerini kurtarsınlar, kıyâmete kadar insanlar anlasınlar ki Firavunlar da ölürler. Anlasınlar ki Firavunlara kulluk yapılmaz. Anlasınlar ki Firavunların yasaları uygulan-maz. Anlasınlar ki kulluk edilecek sadece Allah’tır...
93. “Andolsun ki, İsrâil oğullarını iyi bir yere yerleştirdik, onlara temiz rızıklar verdik, kendilerine bir bilgi gelene kadar ayrılığa düşmediler. Rabbin, ayrılığa düştükleri şeylerde şüphesiz kıyâmet günü aralarında hüküm verecektir.” Evet İsrâil oğullarını, mus’taz’afları, zayıf düşürülenleri, Fira-vunî sistemler tarafından hakları hürriyetleri ellerinden alınan kavmi Allah yeryüzünde iyi bir konuma yerleştirdi. Helâk edilen Firavunun ülkesine vâris kıldı. Onlara güzel güzel rızıklar verdi. Bıldırcın eti, kudret helvasıyla onları besledi. Müstekbirleri, zâlimleri, Allah’ın yasalarına karşı gelenleri, Allah’ın yasalarına savaş ilân edenleri suda boğarak kökünü kestiği gibi mus’taz’afları da yeryüzüne hakim kıldı. Zâlimlere hayat hakkı tanımadığı gibi kendi yolunda giden, kendisine kulluk eden garibanları da yeryüzünde en büyük nîmetlerle nîmetlen-dirdi Rabbimiz. Anlayabildiğimiz kadarıyla; ya o helâk edilen zâlimlerin top-raklarına, onların yerlerine yurtlarına vâris kılıyordu Rabbimiz mü’-minleri ya da yeryüzünün başka coğrafyalarında mü’minlere hakimi-yet veriyor onları egemen kılıyordu. Kudüs civarındaki Şam bölgesi ya da daha geniş tutacak olursak Nil nehriyle Fırat arasındaki bugünkü Yahudilerin “Arz-ı Mev’ud” dedikleri topraklara yerleştirdi Rabbimiz onları. Bu Yahudiler bugün bu toprakların kendilerine vaadedildiğini iddia ediyorlar. Aslında bu topraklar işte âyet-i kerîmede görüyoruz ki Yahudilere değil Müslümanlara vaadedilmiş topraklardır. Rabbimizin etrafını mübârek kıldığı bu arzı orada Allah’a Allah’ın istediği biçimde kulluk eden mü’min kullarına vaadetmiştir. Rabbimiz arzını her zaman sâlih kullarına vaadetmektedir. Hiç şüphemiz olmasın ki bu topraklar yakında gerçek sahiplerini bulacak ve Müslümanların olacaktır. İşte bu da yeryüzünde Rabbimizin değişmeyen yasasıdır. Yeryüzünde zayıf da olsalar, sayısal yönden az da olsalar, müstekbirler tarafından köle konumuna da düşürülseler eğer mus’taz’aflar sabrederler, dirençlerini kaybetmezler ve Allah’ın kendilerinden istediği gibi olmaya çalışırlarsa sonunda mutlaka Allah’ın yardımı gelecek ve düşmanları helâke mahkum olurken kendileri de yeryüzüne egemen olacaklardır. Bu Allah’ın değişmeyen bir yasasıdır ve bu konuda zerre kadar şüpheniz olmasın. Tarih bunun örnekleriyle doludur.
94. “Sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce indirdiğimiz Kitapları okuyanlara sor. Andolsun ki, sana Rabbinden gerçek gelmiştir, sakın şüphelenenlerden olma.” Evet Rabbimiz buyuruyor ki ey peygamberim, eğer sana indirdiğimiz bu kitaptan şüphede isen, küfür dünyanın, şirk dünyanın ekonomi anlayışlarıyla, felsefe anlayışlarıyla, sosyoloji anlayışlarıyla, tarih anlayışlarıyla, hayat anlayışlarıyla senin içine atmaya çalıştıkları bozukluklar sebebiyle eğer sana indirdiğimiz bu hayat programının doğru olup olmadığı konusunda eğer içinde, kalbinde bir tereddüt varsa o zaman haydi şu daha önce kendilerine kitap indirdiğimiz Yahudi ve Hıristiyanlara bir sor bakalım. Aslında Rabbinden indirilenler konusunda Rasulullah efendimizin her hangi bir şüphe içinde olması mümkün değildir ama bu âyet Enbiyâ sûresindeki şu âyetin muhtevası gibidir. “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun!” (Enbiyâ 7) Âyetinin mânâsı gibidir. Âyetin anlamı anlayabildiğimiz kadarıyla ey mü’minler, bilmediklerinizi gidin bilenlere sorun demek değildir. Âyetin ma kabline ve ma ba’dine bakılırsa mânânın hiç de böyle olmadığı anlaşılacaktır. Ama âyeti böyle cımbızla çekercesine Kur’an bütünlüğünden, sûre bütünlüğünden soyutlayarak anlamaya kalkarsanız o şekilde düşünmeniz mümkün olacaktır. Allah burada buyurur ki ey peygamberim! Ve ey peygamber yolunun yolcuları! Eğer sizler bu kitabın, bu Kur’an’ın Allah’tan geldiği konusunda her hangi bir şüphe içindeyseniz, bir kuşkunuz varsa bu konuda, o zaman hadi zikir erbabına, fikir erbabına, Tevrat ve İncil erbabına gidin bir sorun bakalım. diyor Allah. Yâni bu Kur’an’dan bir şüpheniz varsa, bir endişeniz varsa. Değilse gidin onlara sorun falan demiyor bu âyet. Zikir kitap demektir. Ehli zikir de ehl-i kitap demektir. Yâni Yahudi ve Hıristiyanlar demektir. Ama Müslümanlar kavramları değiştirdikleri için bütün bu mânâlar yok olup gitmiştir. Evet bu konuda Yahudi ve Hıristiyanlara bir şeyler sormak yasaktır aslında. Yâni bu Kur’an’ın sağlamasını Yahudi ve Hıristiyanlarla yapmak anlamına gelecektir ki biz mü’minler kesinlikle bundan men edilmişizdir. Bu bâtıldır. Bizim onlara soracak, onlardan öğrenecek hiç bir şeyimiz yoktur. Allah’ın Resûlü de asla onlara uymayacak, asla bu konuda onlara bir şey sormayacaktı. Ama maalesef bu âyetleri farklı anlayan günümüz Müslümanları arasında Kur’an’dan daha kesin, Kur’an’dan daha üstün yol göstericiliğine inanılan teoride ya da pratikte pek çok kitap vardır. Nice kitaplar vardır ki ortada maalesef Müslümanlar Kur’an’dan önce onlara ittiba ediyorlar, bundan önce onları okumaya, onlardan bilgilenmeye ve bu kitabın sağlamasını onlarla yapmaya çalışıyorlar. Âdeta bu kitapları ellerinden ve dillerinden düşürmemeye çalışıyorlar. Halbuki hiç bir kitap bu kitaba tercih edilemez. Hiç bir kitap bu kitabın önüne geçirilemez. Hiç bir kitap bu kitabı yargılayamaz. Çünkü bu kitap Allah’tan gelmiştir. Bu kitap hak bir kitaptır. Bu konuda zerre kadar şüphe edenlerden olmamalıyız. Belki şu anda peygamber efendimiz dönemi sihirbazlarından çok daha fazla etkin sihirbazlar var. Ve bir de maalesef şu anda Müslümanlar kitaplarından habersiz bir hayat yaşıyorlar. Bu sihirbazların sihirlerinden etkilenme durumu o güne nazaran daha fazla olabileceği için Müslümanların Allah’ın gönderdiği kitap konusunda, hayat programı konusunda şüphe içine düşmüş olanlar olabilir. Onun için hak Rabbinizden gelendir, bu konuda en ufak bir şüpheniz olmasın diyor Rabbimiz. Çünkü işte görüyoruz ki en yanlış yolda olan, Allah’tan gelenlere karşı en azgın bir tavır sergileyen Firavunlar bile Allah’ın âyetleri karşısında yanıldıklarını itiraf ediyorlar.
95. “Allah'ın âyetlerini yalanlayanlardan da olma, yoksa kaybedenlerden olursun.” Bir de ey peygamberim, ve ey peygamber yolunun yolcuları, sakın Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan olmayın. Yoksa kaybedenlerden, hüsrana mahkum olanlardan, hem dünyada hem de yarın âhirette eli boşa çıkanlardan olursunuz. Allah’ın âyetlerini yalan saymak, yok farz etmek, kaale almamak, âyetlere rağmen onlardan habersiz bir hayat yaşamak, demektir. Veya diliyle onlara inandığı halde amelen onları küfretmek demektir. Meselâ biliyor adam, anlıyor âyetlerin ne dediğini, ama imanını ey-leme dönüştürmüyorsa, inandığı, bildiği âyetlere imanını amele dönüştürmüyorsa işte bu da yalan saymadır. Yalan saymak küfürden biraz farklıdır. İnkâr etmek âyetleri tümüyle reddetmek ve inanmamak demektir. Ama yalan saymak âyetlere inanmakla beraber gereğini yerine getirmemek demektir. Meselâ adam inanıyor namazın farz olduğuna, ama yine de kılmıyor. İnanıyor tesettürün farziyyetine, ama yine de örtünmüyor. İnanıyor âhiretin varlığına, ama öyle bir hayat yaşıyor ki hayatında bu inancın kokusunu bile görmek mümkün değildir. İşte bu da âyetleri yalan saymak, âyetleri boşa çıkarmak, âyetlerin varlık sebebini kaldırmak demektir. İşte böyle Allah’ın bunca âyetlerine rağmen sanki onlar yokmuş gibi bir hayat yaşayanlar kaybetmişlerdir.
96,97. “Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine gelen her türlü belgeye bile inanmazlar.” İşte böyle Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar üzerine, onlar hakkında Allah’ın hükmü hak olup kesinleşmiştir. Evet Allah’ın bu zâlimler üzerindeki hükmü hak oldu. Neydi bu Allah’ın onlar konusundaki hükmü? Onlar iman etmeyecekler. Cehennem ashabıdır onlar ce henneme gideceklerdir. Önceki âyetlerde de geçmişti, Allah onların kendi hür iradeleriyle kendileri hakkındaki tercihlerini onaylamıştır. Yâni bu konuda onlar asla mazur değillerdir. Bunu kendileri istemiş-ler, Allah’ın âyetlerini yalan saymışlar, yok farz etmişler, âyetlerle il-gilenmemişler, kendilerini yoktan var eden ve yaşadıkları bu hayatı kendilerine lütfeden Rab’lerini tanımadan, o Rabbin hayat için koyduğu yasalarını, kitabını tanımadan, o Rabbin âyetlerini örterek, örtbas ederek, o âyetleri kendilerine ulaştırmaya çalışan Allah’ın elçilerini susturmaya çalışarak, onlara hayat hakkı tanımayarak bir hayat yaşadılar. İşte böyle yaşayanlara ne kadar âyet gösterirseniz gösterin, ne kadar delil getirirseniz getirin asla iman etmeyeceklerdir, ta ki ken-dilerine can yakıcı azap gelene kadar. Azapla karşı karşıya gelene kadar onlar iman etmeyecekler diyor Rabbimiz. İşte sûrede anlatılan Firavun imanını son anına bıraktı. Allah’tan kendisine yüzlerce âyet geldiği halde, gerçeği bildiği halde denizde boğulacağı ana kadar, can yakıcı bir azabın girdabına düşeceği ana kadar iman etmedi de ancak o zaman iman etmeye kalkıştı. Ama böyle bir durumda, azap gelirken akıllarını başlarına alıp, tevbe edip imana yönelen ve bu imanları, bu tevbeleri kendileri için fayda veren tarihte sadece Yunus (a.s)’ın toplumudur.
96,97. “Doğrusu Rabbinin söz verdiği azabı hak edenler, can yakıcı azabı görene kadar kendilerine gelen her türlü belgeye bile inanmazlar.” İşte böyle Allah’ın âyetlerini yalanlayanlar üzerine, onlar hakkında Allah’ın hükmü hak olup kesinleşmiştir. Evet Allah’ın bu zâlimler üzerindeki hükmü hak oldu. Neydi bu Allah’ın onlar konusundaki hükmü? Onlar iman etmeyecekler. Cehennem ashabıdır onlar ce henneme gideceklerdir. Önceki âyetlerde de geçmişti, Allah onların kendi hür iradeleriyle kendileri hakkındaki tercihlerini onaylamıştır. Yâni bu konuda onlar asla mazur değillerdir. Bunu kendileri istemiş-ler, Allah’ın âyetlerini yalan saymışlar, yok farz etmişler, âyetlerle il-gilenmemişler, kendilerini yoktan var eden ve yaşadıkları bu hayatı kendilerine lütfeden Rab’lerini tanımadan, o Rabbin hayat için koyduğu yasalarını, kitabını tanımadan, o Rabbin âyetlerini örterek, örtbas ederek, o âyetleri kendilerine ulaştırmaya çalışan Allah’ın elçilerini susturmaya çalışarak, onlara hayat hakkı tanımayarak bir hayat yaşadılar. İşte böyle yaşayanlara ne kadar âyet gösterirseniz gösterin, ne kadar delil getirirseniz getirin asla iman etmeyeceklerdir, ta ki ken-dilerine can yakıcı azap gelene kadar. Azapla karşı karşıya gelene kadar onlar iman etmeyecekler diyor Rabbimiz. İşte sûrede anlatılan Firavun imanını son anına bıraktı. Allah’tan kendisine yüzlerce âyet geldiği halde, gerçeği bildiği halde denizde boğulacağı ana kadar, can yakıcı bir azabın girdabına düşeceği ana kadar iman etmedi de ancak o zaman iman etmeye kalkıştı. Ama böyle bir durumda, azap gelirken akıllarını başlarına alıp, tevbe edip imana yönelen ve bu imanları, bu tevbeleri kendileri için fayda veren tarihte sadece Yunus (a.s)’ın toplumudur.
98. “Bir kasaba halkı inanmalı değil miydi ki, imanları kendilerine fayda versin! İşte Yunus’un milleti, inandığı zaman, dünya hayatında rezilliği gerektiren azabı onlardan kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada geçindirdik.” Evet bir kasaba halkı, bir köy halkı, bir şehir, bir ülke insanları yaşadıkları küfür ve şirke dayalı bir hayatın sonunda Rab’lerinden kendilerine gelecek azabın ucu göründüğü zaman da bari Rab’lerine dönüp yalvarsalardı Rab’leri onları affedecek, mağfiret edecekti. Ama tarihte bu fırsatı değerlendirip Allah tarafından son anlarında affa mazhar olarak Yunus (a.s)’ın toplumundan başkası da olmamıştır. Yunus (a.s)’ın kavmi bu konuda apayrı bir kavim ve bu dönüşe en güzel bir örnektir. Allah’ın elçisi Hz. Yunus rivâyetlere göre Ninova’ya peygamber olarak gönderilir ve toplumunu Allah’tan aldığı görevle uyarır. Toplum onu dinlemez. Toplumunu Allah’tan kendilerine gelmekte olan bir azapla uyarır. Ama henüz azap gelmeden, Allah’tan kendisine hicret emri gelmeden toplumunu terk eder. Toplumun inkârcı tavırları karşısında, yola gelmeyişleri karşısında siliverir onları. Belki gülmüştü yüzlerine, belki acı bir tebessüm atmıştı, belki nefret etmişti ama acele etmişti. Kaçmıştı görevden. Halbuki bir peygamberin Allah’tan kendisine hicret emri gelmeden görev mahallini terk etmemesi gerekiyordu. Ölecekse orada ölmeliydi. Allah dilemedikçe orada da ölmeyecekti tabii. Dövecekler, sövecekler, hapse atacaklar ateşe atacaklar ama yine de gitmeyecekti oradan. Fakat gitti işte. Niye gitti? Öyle yapılınca başımıza nelerin geleceğini bize anlatma adına, gösterme adına, bize bir ders ver-me adına gitti. Bize bir misal olsun diye arz etti Allah. Kur’an’ın ifadesine göre koşarak gitmişti. Kölenin efendisinden kaçtığı gibi toplumundan kaçtı ve bir gemiye bindi. Yolda bir fır-tına sonucu alabora oldu ve gemide bir kura çekildi. Yunus (a.s) kendi suçluluğunun farkındaydı ya, belki bizzat kendisi bunu teklif eder ya da kura kendisine çıktığı için denize atılmayı rahat rahat kabul eder ve atılır. Sonra denizde bir balık tarafından yutulur. Sonra o balığın karnında hatasını anlayıp dua dua yalvararak Rabbinden affını diler. Sonra Allah onu affeder. Sonra Allah Onu seçer, seçilmişlerden kılar da tarihte helâkten dönen tek kavim olan kavme yine Onu peygamber olarak gönderir. Evet Yunus (a.s)ın toplumu peygamberleri Yunus (a.s) aralarından ayrılıp gidince onun vaadettiği azabın kendilerine doğru yaklaşmakta olduğunu görürler ve hemen hatalarını anlayıp akıllarını başlarına alırlar. Hemen tevbe edip Rab’lerine kulluğa dönerler. Böylece azabın yaklaşması anında gerçekleştirdikleri bu tevbeleriyle tüm insanlığa en büyük bir örnek oluştururlar. Evet kendilerine Allah’ın el-çisi tarafından verilen azap süresi dolunca tevbe ettiler, Rab’lerinden af dilediler de Allah da onları affetti ve üzerlerine gelmekte olan azabı kaldırdı Rabbimiz. Nihâyet Hz. Yunus Kavminin helâk olmadığını, tev-beleri sonucu Allah’ın onları affettiğini öğrenince tekrar onlara dönüp geldi de kavmi ona iman ettiler.
99. “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın?” Evet Allah’ın Resûlü zaman zaman insanlar yola gelmiyorlar diye üzülüp hayıflanıyordu. Cehenneme doğru giden insanları görüyordu çevresinde ve üzüntüsünden kendisini yiyecek duruma geliyordu. Çevresindeki insanların cehenneme gidişini gördüğü halde bir Müslümanın buna razı olması asla mümkün değildir. İşte Allah’ın Resûlü bu insanları cehennemden engellemek ve cennete kazandırmak için çareler arıyordu. Acaba ne yapsam da bu insanları hidâyete ulaştırsam? Nasıl etsem de bunları cennete kazandırsam? Bu konuda öyle haristi ki Allah’ın Resûlü elinde avucunda, evinde, cebinde nesi varsa hepsini bu uğurda harcamaya çalışıyordu. Yapması gerekenleri yapıyordu da acaba bundan başka daha ne yapsam? diye çırpınıyordu. Bakın Rabbimiz buyuruyor ki ey peygamberim, bu konuda kendini yiyip bitirecek bir noktaya gelmene gerek yok. Unutma ki eğer Rabbin dileseydi insanların tamamını Müslüman yapardı. Allah dileseydi bu insanların hiç birisi kâfir olamazdı, hiç birisi müşrik olamazdı. Allah öyle dileseydi bu insanların hiç birisi Allah’a şirk koşamaz, Allah’a kafa tutamaz ve Allah’a isyan içinde bir hayat yaşayamazdı. Eğer bu insanlar yeryüzünde şu anda küfrü, şirki tercih edebiliyorlar ve Allah’a rağmen, Allah’ın âyetlerine rağmen diledikleri gibi bir hayatı yaşama imkânı bulabiliyorlarsa unutmayasın ki bu da Allah’ın yeryüzünde koyduğu bir yasası gereğidir. Allah’ın bunlara verdiği bir iznin sonucudur. O halde bu insanları imana sen mi zorlayacaksın? Halbuki onların hidâyete gelmesi senin planlarına, senin programlarına bağlı değildir. Şüphesiz ki ey peygamberim sen dilediklerini hidâyete erdiremezsin. Allah yasaları gereği özgür iradesiyle küfrü ve şirki seçen bir kimseyi ne sen ne de bir başkası asla hidâyete ulaştıramaz. Bu iş sadece Allah’ın elindedir. Bu Allah’ın koyduğu bir yasadır. Bunu kimse değiştiremez. Öyleyse ey peygamberim, senin vazifen ölmüşleri diriltmek değildir. Sen ancak korkmadan, çekinmeden, açıkça sana indirdiğimizi anlat ve ötesini düşünme. Eğer Allah dileseydi onların tümünü, insanların tamamını hidâyet üzere, İslâm üzere toplardı. Ama Rabbin böyle dilememiş ve böyle olmamıştır.
100. “Allah'ın izni olmadıkça hiç kimse inanmaz, O, aklını kullanmayanlara kötü bir azab verir.” Allah dilemedikçe sen bu kâfirleri hidâyet edemeyeceğin gibi, yine Allah dilemedikçe, Allah izin vermedikçe hiç kimse de mü’min olamaz. İnsanların imana yönelişleri de Allah’ın iznine tabidir. Ama tabii Allah’ın bu konudaki izninin gelmesi de kişinin özgürce kendi tercihini bu istikâmette kullanmasıyladır. Kişi hür iradesiyle tercihini imandan yana, mü’min olmadan yana kullandığı takdirde Allah izin verir değilse Allah’ın izni gelmez. Çünkü bilesin ki Rabbin küfrü, şirki, pisliği, murdarlığı ve en kötü azabı akılsızlara, iradelerini kötüye kullananlara yazmıştır. Akılsızlar, akıllarını kullanmayanlar kötü olacaklar, kötü bir azabı hak edecekler. Ama onları kâfir yapan, onları bu kötü azabın mahkumu yapan Allah değil kendileridir. Bu onların kendi tercihlerinin sonucudur.
101. “Göklerde ve yerde neler var, bir bakın” de. İnanmayacak bir millete âyetler ve uyarmalar fayda ver-mez.” Böyle Allah’ı ve Allah’ın âyetlerini diskalifiye ederek, örterek, örtbas ederek yaşayanlara deki peygamberim, göklere ve yeryüzüne bakın. Bir bakın göklerde ve yerlerde ne var, ne yok? Şu Rabbinizin göklerde ve yerde yarattığı ve size arz ettiği âyetlerine bir baksanıza. Allah’ın âyetlerini bir gözlemlesenize. Dağlar, denizler, dereler, ağaçlar, ırmaklar, bulutlar, ay, güneş, yıldızlar, taşlar, topraklar, insanlar bunların hepsi Allah’ın âyetleridir. Allah’ın bu görsel âyetlerinin yanında şu elimizdeki kitabın işitsel âyetleri de insanlara sunulmuştur. Ama bütün bu âyetlerden ancak onlarla ilgilenen mü’min kimseler ibret alırlar. İnanmayacak insanlar için bunca âyet hiç bir değer ifade etmeyecektir. Çünkü onlar onlara dönüp bakmazlar, onlarla gereği gibi ilgilenmezler, onların üzerinde düşünüp kafa yormazlar, anlamaya çalışmazlar. Çünkü onlar bu âyetleri yalan saymaktadırlar. Esasen onların iman yollarını tıkayan şey iman konusunda âyetlerin azlığı, delillerin yetersizliği değil, ya da kendilerini bu âyetlere çağıranların samimiyetlerini ortaya koyan örnekliklerinden mahrum oluşları da değildir. Aslında bütün sebep onların İslâm’ı, imanı kabul isteklerinin olmayışıdır. Bunlar bu delillere karşı, bu âyetlere karşı nötr davranıyorlar. Sanki böyle bir âyet gelmemiş gibi ilgisiz davranıyorlar. Gerek görsel gerek işitsel, gerekse kendi enfüslerinde gözlerinin önünde yığınlarla âyetlerin yanından geçiyorlar da görmüyorlar, görmek istemiyorlar. Çünkü onlar tüm kapılarını, tüm pencerelerini kapamışlar ve kendilerine hayat programı olarak gelmiş bunca âyetlere karşı müstekbirce bir tavır sergilemektedirler.
102. “Kendilerinden önce geçenlerin başlarına gelen olaylardan başka bir şey mi bekliyorlar? “Bekleyin, ben de sizinle beraber beklemekteyim” de.” Evet bu halleriyle bu adamlar başka değil kendilerinden öncekilerin başlarına gelenin kendi başlarına da gelmesini bekliyorlar. Kendilerinden önce aynen kendileri gibi inanmamakta direnen, Allah’ın âyetlerini örtbas ederek bir hayat yaşayan kimselere gelen tufanı, racfeyi, sayhayı, azap günlerini, gazap günlerini bekliyorlar. Ken-dilerinden öncekilerin başlarına gelenlerden ne kadar da gafiller? Kendilerinden önce Allah’la, Allah’ın âyetleriyle, Allah’ın peygamberleriyle, Allah’ın hayat programıyla savaşa tutuşanlar helâk olmadılar mı ki kendilerinin helâk olmayacaklarını zannediyorlar? Kendilerinden önceki bu kadar güçlü toplumlar bitmedi mi ki kendilerinin ellerindeki güçlerinin, saltanatlarının bitmeyeceğini zannediyorlar? Nasıl da böyle bir aldanışın içinde bu insanlar? Öyleyse onlara de ki; Bekleyin ey kâfirler, ben de sizinle beraber beklemekteyim. Allah âyetlerine karşı, Allah yasalarına karşı bu savunduğunuz yasalarınızın ne hale geleceğini? Bu hayatınızın sizi nereye götüreceğini yakında siz de göreceksiniz ben de göreceğim. Yakında kim galip kim mağlup onu siz de göreceksiniz ben de. Allah yasalarını savunanlar mı galip gelecek, Allah düşmanları mı galip ge-lecek pek yakında göreceğiz onu. Ya da kim haklıymış kim haksızmış onu yakında birlikte göreceğiz. Allah yasaları mı hakmış haklıymış, sizin kendi kafalarınızdan ürettiğiniz sistemleriniz mi haklıymış çok yakında göreceğiz onu. Hangisi kokuşmuş, hangisi insanlığa gerçek mutluluğu sunuyormuş göreceğiz. Bakın Allah’ın elçisi ne kadar kendisinden emin ve ne kadar huzur içinde bir tavır sergiliyor kâfirler kar-şısında. Elbette eğer bir Müslüman gerçekten Müslüman’sa o huzurludur. Müslüman gerçekten Müslüman’sa o yolunda emindir. Yolunun doğruluğundan kesin emindir ve huzur içindedir. İşte bakın kendisine düşeni yapmanın huzuru içinde Allah’ın elçisi diyor ki bekleyin, ben de sizinle birlikte beklemekteyim. O halde bizler de yapmamız gerekenleri yaptıktan sonra diyeceğiz ki ey kâfirler bekleyin, sizinle birlikte biz de bekliyoruz. Evet dün olduğu gibi şu anda da bir bekleyiş var. Kâfirler de bekliyorlar, Müslümanlar da bekliyorlar. Allah’la savaşa tutuşanlar da bir bekleyişin içindeler, biz Müslümanlar da bekliyoruz. Bakalım görelim Allah ne yapacak? Yakında onlar da görecekler, bizler de göreceğiz. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Meselâ bir Nuh (a.s) kendisine iman eden beş on Müslüman’la birlikte kâfirlere karşı 950 yıl beklemiş, Hûd (a.s) süper bir güç karşısında bir avuç garibanlarla bekledi, Sâlih (a.s) Semûd’un güçlü kuvvetli zâlimlerine, kâfirlerine karşı bir avuç Müslüman’la bekledi, Lût (a.s) sadece kendisine inanmış iki kızıyla bekledi, İbrahim (a.s) büyük zâlim Nemrut tarafından ateşe atılana kadar bekledi, Musâ (a.s) azgın Firavunun denizde ge-bertilişine kadar bekledi, Muhammed (a.s) Allah’ın yardımı gelene ka-dar bekledi. Şu anda biz de bekliyoruz, bizim karşımızdaki kâfirler de bek-liyorlar. Bekleyelim bakalım Rabbimiz ne edecek? Ne gösterecek? Kesin biliyor ve inanıyoruz ki Allah mü’minleri galip kâfirleri de mağlup edecektir. Bu Allah’ın değişmez yasasıdır. Evet Allah düşmanları tarihin her döneminde helâk edildi de:
103. “Sonra Biz, peygamberimizi ve inananları böylece kurtarırız, inananları (verdiğimiz söz gereğince) kurtarmamız Bize haktır.” Kâfirleri, Allah düşmanlarını helâk ederken, onların defterlerini dürerken peygamberi ve onun safında yer alan mü’minleri işte böylece kurtardık diyor Rabbimiz. Biz bunu kendimize yazdık buyuruyor Allah. Bu Allah’ın yeryüzünde değişmez bir yasasıdır.
104. “Ey Muhammed! De ki: “Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz bilin ki ben Allah'tan başka taptıklarınıza tapmam. Ancak, sizi öldürecek olan Allah'a kulluk ederim. İnananlardan olmakla emrolundum.” Evet onlara de ki peygamberim, eğer benim dinimden, benim Rabbimden getirip size sunduğum bu hayat tarzından şüpheleniyorsanız, hâlâ bu dinin Allah’tan geldiği konusunda, ya da dinlerin, sistemlerin en güzeli olduğu konusunda kalpleriniz yakîn kazanmamışsa, eğer hâlâ bu kitaptan, bu kitabın ortaya koyduğu ahlâka, eğitime, hukuka, siyasete, sosyal yapılanmalara ilişkin, hayatın her bir alanına ilişkin yasalarından, bu yasaların doğruluğundan şüphe ederek tüm bu konularda Allah’tan başkalarının yasalarına yöneliyorsanız o zaman bilin ki ben sizin Allah’tan başka taptıklarınızın hiç birisine tapmam. Sizin tüm küfür anlayışlarınızdan, şirk anlayışlarınızdan uzağım. Ben sizin fikirlerinizden, felsefelerinizden, sizin tüm hayat anlayışlarınızdan beriyim. Ben ancak sizi dirilten ve öldüren Allah’a kulluk ederim. Çünkü tek öldüren, tek dirilten Odur. İşte ben böyle bir Allah’a teslim olmakla emrolundum. Böyle bir Allah’a iman edenlerden olmakla, hayatımın her bir anında böyle bir Allah’a teslim olanlardan olmakla emrolundum. Sizin gibi hayatın bazı alanlarında Allah’a söz hakkı verip öteki alanlarında başka ilâhlara, başka rab’lere kulluk etmemekle, hayatı parçalamamakla, hayatın tümünde Onun yasalarını uygulamakla emrolundum. Çünkü sizin bu yaptıklarınız şirktir.
105,106. “Muhammed'e “Yüzünü, hanif olarak yönelmiş olarak dine çevir, sakın puta tapanlardan olma; sana fayda da zarar da veremeyecek, Allah'tan başkasına yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz, zâlimlerden olursun” denildi.” Ve bir de şununla emrolundum ki yüzünü hanif olarak Allah’a çevir. Sadece Ona yönel. Sadece Allah’a kul olmak üzere, sadece Onun rızasını kazanmak üzere tüm varlığınla, aklınla, fikrinle, düşüncenle, kalbinle, amelinle, gecenle, gündüzünle, işinle, aşınla, çolu-ğunla, çocuğunla her şeyinle Allah’a yönel. Allah’ın rızasına yönel. Evet mü’min her şeyiyle Allah’ın rızasına yönelmek zorundadır. Fıt-ratını bozmadan Allah’a yönelecek. Allah’tan başkalarına kesinlikle kulluk etmeyecek, Allah’tan başkalarını dinlemeyecek, Allah’tan baş-kalarının çektiği yere gitmeyecek, Allah’tan başkalarına dua etme-yecek, onlara sığınmayacak. İşte bu, hanif olmanın, mü’min olmanın gereğidir.
105,106. “Muhammed'e “Yüzünü, hanif olarak yönelmiş olarak dine çevir, sakın puta tapanlardan olma; sana fayda da zarar da veremeyecek, Allah'tan başkasına yalvarma; öyle yaparsan şüphesiz, zâlimlerden olursun” denildi.” Ve bir de şununla emrolundum ki yüzünü hanif olarak Allah’a çevir. Sadece Ona yönel. Sadece Allah’a kul olmak üzere, sadece Onun rızasını kazanmak üzere tüm varlığınla, aklınla, fikrinle, düşüncenle, kalbinle, amelinle, gecenle, gündüzünle, işinle, aşınla, çolu-ğunla, çocuğunla her şeyinle Allah’a yönel. Allah’ın rızasına yönel. Evet mü’min her şeyiyle Allah’ın rızasına yönelmek zorundadır. Fıt-ratını bozmadan Allah’a yönelecek. Allah’tan başkalarına kesinlikle kulluk etmeyecek, Allah’tan başkalarını dinlemeyecek, Allah’tan baş-kalarının çektiği yere gitmeyecek, Allah’tan başkalarına dua etme-yecek, onlara sığınmayacak. İşte bu, hanif olmanın, mü’min olmanın gereğidir.
107. “Allah sana bir sıkıntı verirse, onu O'ndan başkası gideremez. Sana bir iyilik dilerse O'nun nîmetini engelleyecek yoktur. O'nu kullarından dilediğine verir. O, bağışlayandır, merhametlidir.” Allah’tan sana bir sıkıntı, bir üzüntü gelirse bilesin ki onu Ondan başka kaldıracak yoktur. Rabbin sana bir iyilik dilerse de onu senden engelleyecek de yoktur. Allah kullarından dilediğine iyiliğini ulaştırandır. Allah bağışlayan ve merhamet edendir. Evet Rabbimizin bu âyetinden öğreniyoruz ki zarar verecek olan da fayda sağlayacak olan da sadece Allah’tır. Bütün bir dünya toplansa da sana bir zarar vermeyi isteseler bilesin ki senin aleyhinde Allah’ın yazdıklarının dışında sana hiç bir zarar veremezler. Allah’ın takdirinin dışında senin kılına bile dokunamazlar. Yâni tüm dünya senin aleyhinde toplanmışlar komplolar hazırlıyorlar, sana düşmanlık için planlar kuruyorlar. Seni okuldan atacaklar, işine son verecekler, İslâmî düşüncenden ötürü seni hapse atacaklar, sürecekler, öldürecekler, önünü kesecekler. Allah’ın senin aleyhinde yazdıklarının dışında sana hiç bir zarar veremezler diyor Allah. Evet Allah sana bir zarar murad ederse, sana bir zarar isabet ettirecek olursa, Allah’tan sana bir zarar gelecek olursa, onu ondan başka kaldıracak yoktur. Onu ondan başka senden defedecek yoktur. Ne para, ne pul, ne ana, ne baba, ne amir, ne müdür, ne arkadaş, ne efendi, ne şeyh onu senden defedecek hiç kimse yoktur. Allah seni bir zarara düşürmeyi murad etti mi, Allah sana bir zarar ulaştırmayı takdir buyurdu mu artık onu ondan başka kaldıracak yoktur. Yine Allah sana bir hayır murad eder, senin bir hayra ulaşmanı dilerse onu senden engelleyecek hiç bir kimse de yoktur. Seni o hayırdan mahrum edecek hiç bir güç ve kuvvet yoktur. Zarar veren de fayda veren de Allah’tır. Allah’tan başka fayda ve zarar veren yoktur. Öyleyse her konuda sadece Allah’a güvenip dayanın. Sakın ha kendilerine bile bir fayda ve zarar sağlayamayacak olanlara güvenip bağlanmayın. Allah’tan başkalarından yardım beklemeyin. Baksanıza şu anda Allah’a güvenip dayanmış Müslüman-lardan pek çoğu gerek ekonomik yönden gerekse başka yönlerden sıkıntı içindedirler. Çeşitli eziyet ve işkenceler altında kıvranmak-tadırlar. Onlar bu durumdalarken benim şu anda içinde bulunduğum durum benim için bir fayda değil mi? Bu güvenip sığındıklarım bana bu tür faydaları sağlamış oluyorlar mı? Egemenlik bizdedir, keyfimiz, tıkırımız yerindedir filan derseniz, onlara de ki peygamberim dünya hayatı çok azdır. Bir gün bu hayat bitecek. Haydi sana ölüm geldiğinde onlar kurtarabilirlerse seni kurtarsınlar bakalım. Kurtarabilirler mi? Veya Allah’tan sana bir iflas yasası ulaştığı zaman seni bu iflastan kurtarabilirler mi? Veya Allah şu anda senin gözünü, kulağını alı-verse sana onları geri getirebilecek birileri var mı? Senden menfaatleri bittiği zaman etrafında birilerini görebilecek misin? Kabirde bu güvendiklerinin hükümleri geçerli olabilecek mi? Kıyâmette, Mahşerde, mizanın başında bunların sana yardımı olabilecek mi? Hesap, kitap döneminde, cennet ve cehennemin arz edileceği günde melik, mâlik kim? Kimin sözü geçerli olacak? Fayda ve zararı kim verecek o gün? Şu anda bir Allah yasası olarak, geçici bir şekilde insanlara, toplumlara biraz biraz fayda ve zarar gücü verilmişse bilesiniz ki bu mutlak fayda ve zarar gücü değildir. Mutlak fayda ve zarar Allah’ın elindedir, bunu asla unutmayın. Öyleyse ey peygamberim, ve ey peygamber yolunun yolcuları eğer fayda ve zararın mutlak sahibi olan Allah’ı bırakıp da başkalarına kulluk eder, başkalarını sığınıp güvenirseniz zâlimlerden olursunuz. Çünkü Allah’tan başkalarına kulluk, Allah’tan başkalarına sığınmak zulümdür. Kalbin, aklın, fikrin, düşüncenin hakkını vermemek zu-lümdür.
108. “De ki: “Ey insanlar! Rabbinizden size gerçek gelmiştir. Doğru yola giren ancak kendisi için girmiş ve sapıtan da kendi zararına olarak sapıtmıştır. Ben sizin bekçiniz değilim.” Evet ey peygamberim, ve ey peygamber safında yer alanlar, Rabbinizden size hak gelmiştir. Rabbinizden size işte hak bir sûre olan Yunus sûresi gelmiştir, Rabbinizden size hak bir sûre olarak Hûd sûresi, Nuh sûresi ve diğer sûreler gelmiştir. Bunların hepsi haktır. Rabbinizden size hak bir kitap, hak bir kitabın hak âyetler, gelmiştir, hak bir peygamber gelmiştir, hak bir hidâyet, hak bir yol, hak bir hayat programı, hak bir risâlet gelmiştir. Bilesiniz ki sadece Rabbinizden gelen haktır. Onun dışında her şey bâtıldır. Öyleyse artık sizden kim Rabbinizden gelen bu hidâyeti seçerse, kim bu hidâyete tâbi olur, kim Rabbinizden gelen bu hayat programına evet derse o kendinedir. Kendi lehine, kendi hayrına, kendi menfaatinedir. Ama sizden her kimde sapar, sapıtırsa, Rabbin-den gelen hidâyeti bırakır da sapıklığa, dalâlete talip olursa o da kendi aleyhinedir, kendi zararınadır. Hidâyeti tercih eden de dalâleti ve sapıklığı tercih eden de kendisi için tercih etmiştir. Ben size vekil de değilim. Ben sizi zorla Müslüman yapacak da zorla kâfir yapacak da değilim. Benim böyle bir yetkim de, sorumluluğum da yoktur. Al-lah beni hak bir kitapla, hak bir dinle, hak bir peygamber olarak gönder-di. İşte şu anda ben size bu hak dini ulaştırıyor, sizi hakla tanıştırıyor ve bu hak hayat programına dâvet ediyorum. Dileyen benim bu dâvetime evet deyip hak yolunu, dileyen de sapıklık yolunu tercih eder. Evet biz de insanlara bunu diyeceğiz. Kendilerine hakkı götürdüğümüz, kendilerine Allah’tan gelen bu hak kitabı duyurduğumuz insanlara diyeceğiz ki ey insanlar, biz size vekil değiliz. Ne peygamberin ne de bizim sizi zorla, zorbayla hakka ulaştırmamız, Müslüman yapmamız mümkün değildir. Bizim size bu kitabın âyetlerini ulaştırmamızın ötesinde böyle bir yetkimiz de, böyle bir sorumluluğumuz da yoktur. Sizin sorumluluğunuzu da üzerimize alacak değiliz. Diler iman eder, diler küfredersiniz, bu sizin bileceğiniz bir şeydir diyeceğiz.