Tefhîmü'l-Kur'ân sayfasına dön

Ahzâb Suresi Tefsiri — Mevdûdî (Tefhîmü'l-Kur'ân)

73 ayetSayfa 1 / 2
1- Ey Peygamber,(1) Allah'tan sakın, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.(2) AÇIKLAMA 1. Surenin giriş bölümünde de belirttiğimiz gibi, bu ayetler, Hz. Zeyd, Hz. Zeyneb'i boşadıktan sonra nazil olmuştur. O sıralarda Hz. Peygamber (s.a) evlatlık ile ilgili geleneğin ve cahiliye adetinin kökten kesilmesinin zamanının geldiğini bu konuda bizzat kendisinin önlem alması gerektiğini ve bu adetin tamamen ortadan kaldırılması için evlâtlığının (Zeyd) dul karısı ile evlenmesi gerektiğini hissediyor, Allah da ona bu şekilde ilham ediyordu. Fakat bu konuda çekimser kalmasının nedeni, bunun zaten başarıları nedeniyle kıskançlıktan çıldıran kafir ve münafıklara karşı bir propaganda malzemesi oluşturacağından duyduğu korkuydu. Bu, kişisel şöhretin kaybolacağından duyduğu korku değil, bilakis İslâm'a zarar vereceği korkusuydu. Böyle bir olay, İslâm'a yönelen kişilerde güvensizlik yaratabilir, tarafsız kişilerin düşmana katılmasına ve Müslümanlardan zayıf imanlı olanların şüpheye düşmelerine neden olabilirdi. Bu nedenle Hz. Peygamber (s.a) , İslâm'ın amaç ve çıkarlarına daha büyük zararlar vereceğini düşünerek bu cahiliye adetini ortadan kaldırmak için bir girişimde bulunmamayı tercih etti. 2. Konunun başlangıcında, daha ilk cümlede, Allah Hz. Peygamber'in (s.a) bütün endişelerini ortadan kaldırmaktadır: "Dinimiz için neyin hayırlı neyin hayırsız olduğunu biz daha iyi biliriz. Bu konuda neyin iyi neyin kötü olduğunu da biz biliriz. Bu nedenle münafıklara ve kafirlere uyan bir davranış içinde bulunmamalısın, bilakis bizim dileğimize uygun bir tavır içinde olmalısın. Bizden korkmalısın, kafirlerden ve münafıklardan değil."
2- Ve sana Rabbinden vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, yapmakta olduklarınızı haber alandır.(3)
4- Allah, bir adamın kendi (göğüs) boşluğu içinde iki kalp kılmadı(5) ve kendilerini annelerinize benzeterek yemin konusu yaptınız (zıharda bulunduğunuz) eşlerinizi de sizin anneleriniz yapmadı,(6) evlatlıklarınızı da sizin (öz) çocuklarınız saymadı.(7) Bu, sizin (yalnızca) ağzınızla söylemenizdir. Allah ise, hakkı söyler ve (doğru olana) yola yöneltip-iletir.
5- Onları (evlat edindiklerinizi) babalarına nisbet ederek çağırın; bu, Allah katında daha adildir.(8) Eğer babalarını bilmiyorsanız, artık onlar, dinde sizin kardeşleriniz ve dostlarınızdır.(9) Hata olarak yaptıklarınız da ise, sizin için bir sakınca (bir vebal) yoktur. Ancak kalplerinizin kasıt gözeterek (taammüden) yaptıklarınızda vardır.(10) Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.(11) AÇIKLAMA 3. Bu cümle Hz. Peygamber'e (s.a) olduğu kadar, Müslümanlara ve İslâm düşmanlarına da hitap etmektedir: "Eğer Peygamber (s.a) Allah'ın emri doğrultusunda davrandığı için iftiraya uğrar ve düşmanın, şerefi konusundaki saldırılarına sabırla göğüs gererse, onun bu fedakâr ve samimi davranışları Allah'a gizli kalmaz. Peygamber'e (s.a) bağlılıklarında sebat eden, şüphe ve kararsızlığa düşen müminlerin durumu da Allah'a malumdur. Ve Allah, kafirlerle münafıkların Peygamber'e (s.a) iftira atma çabalarından da bîhaber değildir. Onun için perişan olmana gerek yok. Allah herkesin ameline göre hak ettiği ceza ve mükafatı verecektir. 4. Bu cümlenin muhatabı yine Hz. Peygamber'dir (s.a) . O'na şöyle talimat verilmektedir: "Sana emanet edilen görevi Allah'a güvenerek yerine getir ve bütün dünya sana düşman olsa bile buna aldırma." Bir kimse, bir emrin kesin olarak Allah tarafından verildiğinden emin olduğunda, iyilik ve hayrın bu emri yerine getirmekte olduğu konusunda itminan içinde olmalıdır. Artık bu emrin sebep ve hikmetini görüp anlamasına gerek yoktur, o sadece tamamen Allah'a güvenerek bu emri yerine getirmelidir. Kulun bütün işlerinde yardımcı ve dayanak olarak Allah yeter. Allah onu doğru yola ulaştırma ve ona yardım etme konusunda kafidir ve kendi hidayet yolunda çalışan kimselerin kötü bir sonla karşılaşmamaları da sadece O'nun kefaletindedir. 5. Yani, "Bir kimse aynı zamanda hem mümin, hem münafık, hem doğru yolda, hem sapık; hem salih, hem de günahkâr olamaz. İnsanın göğsünde iki kalp yoktur ki birinde samimi iman olsun, diğerinde de Allah'tan hiç korkmamak. O halde bir insan aynı zamanda sadece bir tek karaktere sahip olabilir: Ya mümin veya münafık, ya da kafir veya Müslüman olur. Eğer siz mümine münafık veya bir münafığa mümin derseniz, bu gerçeği değiştirmez. Kişinin gerçek karakteri aynı kalır." 6. Zihar arapça bir terimdir. Eskiden bir Arap, aile kavgaları sırasında sinirlenip karısına: "Senin sırtın bana annemin sırtı gibidir" dediğinde, karısını annesi ile mukayese ettiği için artık o kadının adama bir daha helal olmayacağına inanılırdı. Bu konuda Allah şöyle buyuruyor: "Bir adam, bir kadına anne dediği veya onu annesine benzettiği için o kadın onun annesi olmaz. Onun annesi, onu doğurandır. Karısını annesine benzetmesi, gerçeği değiştirmez." Zihar hakkındaki İslâmî hükümler için bkz. Mücadele suresi: 2-4. 7. Asıl söylenmek istenen söz budur. Bundan önce gelen iki cümle bu noktayı vurgulamak ve desteklemek amacıyla yer almıştır. 8. Bu emrin uygulanması ile ilgili olarak ilk sunulan reform, Peygamber'in (s.a) evlatlığı Zeyd'in artık, Zeyd bin Muhammed yerine, babasına nisbet edilerek Zeyd ibn Hârise adıyla çağrılmasıdır. Buhari, Müslim, Tirmizî ve Neseî, Abdullah İbn Ömer'den (r.a) eskiden insanların Zeyd bin Harise'yi Zeyd bin Muhammed diye çağırdıklarını rivayet etmişlerdir. Bu ayetin nazil olmasından sonra onu, Zeyd ibn Harise diye çağırmaya başlamışlardır. Bunun yanısıra bu ayetin nuzulünden sonra insanların kendilerini gerçek babalarından başkalarına nisbet etmeleri de yasaklanmıştır. Buhari, Müslim ve Ebu Davud, Sa'd ibn Ebi Vakkas'tan (r.a) Hz. Peygamber'in (s.a) şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: "Kendisini bildiği halde babasından başkasına nisbet eden kimseye cennet haram kılınmıştır." Hadis kitaplarında bu davranışı büyük bir günah olarak bildiren başka hadisler de yeralmıştır. 9. Yani, böyle bir durumda bile kişinin kendisini başka bir kimseye nispet etmesi caiz değildir. 10. Bu, şu anlama gelir: "Bir kimsenin sevdiği için bir başkasına oğlum demesinde bir beis yoktur. Aynı şekilde sevgi ve saygı nedeniyle bir başkasına anne, baba, kardeş, evlat denilmesinde bir günah yoktur. Fakat eğer böyle söylendiğinde, o kişilerin gerçek akrabaların statü, hak ve konumunda olacağı düşünülüyorsa, o zaman bu davranış cezasız kalmayacak ve mutlaka hesaba çekilecektir." 11. Yani, "Allah bu konuda işlenen günahları affetmiştir, hiç kimse bunlardan hesaba çekilmeyecektir." Şu anlama da gelebilir: "Allah istemeden yaptığı davranışlar nedeniyle kişiyi hesaba çekmez. Yasaklanmış bir davranış olsa bile Allah kişiyi istemeden, bilmeden yaptığı bu davranış nedeniyle cezalandırmaz."
6- Peygamber, mü'minler için kendi nefislerinden daha evladır(12) ve onun zevceleri de onların anneleridir.(13) Rahim sahipleri (akrabalar) de, Allah'ın Kitabında birbirlerine öteki mü'minlerden ve muhacirlerden daha yakındır. Ancak dostlarınıza maruf üzere yapacaklarınız başka;(14) bunlar Kitapta yazılmış bulunmaktadır.
7- Hani biz peygamberlerden kesin sözlerini almıştık; senden, Nuh'tan, İbrahim'den, Musa'dan ve Meryem oğlu İsa'dan. Biz onlardan sapasağlam bir söz almıştık.(15)
8- Doğru olanlara doğruluk (ve bağlılık) larını (Allah'ın) sorması için.(16) Kâfirlere ise acıklı bir azab hazırlamıştır.(17) AÇIKLAMA 12. Yani, "Hz. Peygamber'in (s.a) Müslümanlarla, Müslümanların da Hz. Peygamber'le (s.a) olan ilişkileri, diğer insan ilişkilerinin ötesinde yüce bir özelliğe sahiptir. Hz. Peygamber'le (s.a) müminler arasındaki bu ilişki ile karşılaştırılabilecek başka hiçbir ilişki yoktur. Hz. Peygamber müminlere, ailelerinden, hatta kendi nefislerinden bile daha müşfik, yumuşak ve merhametlidir. Aileleri, eşleri ve çocukları onlara zarar verebilir, onlara bencilce davranabilir, onları yanıltabilir, onların hata ve günah işlemelerine neden olabilir ve onları cehenneme sürükleyebilirler. Fakat Peygamber (s.a) başkadır: O, sadece müminleri ebedi saadet ve huzura yöneltecek davranışlarda bulunur. Müminler kendi felaketleri ile sonuçlanan hatalar işleyebilirler, fakat Hz. Peygamber (s.a) onlar için sadece iyi ve hayırlı olanı diler. Durum böyle olduğuna göre, Hz. Peygamber'in (s.a) müminler tarafından ailelerinden, çocuklarından, hatta kendi nefislerinden bile önde tutulmaya hakkı vardır. Müminlar, onu dünyadaki herkesten, herşeyden daha çok sevmeli; onun seçim ve hükmünü kendilerinkine tercih etmeli ve onun verdiği her emre boyun eğmelidir. Buhari ve Müslim'in değişik lafızlarla rivayet ettikleri bir hadiste Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Hiç biriniz, ben kendisine, babasından, çocuklarından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça gerçek bir mümin olamazsınız." 13. Yukarıda değinilen özel ilişki nedeniyle Hz. Peygamber'in (s.a.) eşleri müminlere gerçek anneleri gibi haramdır, yani onlarla evlenemezler. Bu durum sadece Peygamber'e (s.a.) mahsus bir durumdur. Bu hususta, Hz. Peygamber'in hanımlarının Müslümanların onlara saygı göstermesi ve hiçbir Müslümanın onlarla evlenememesi anlamında müminlerin anneleri olduğuna dikkat edilmelidir. Diğer meselelerde müminlerin kendi anneleri gibi değildirler. Mesela, gerçek akrabaları dışında bütün Müslümanlar onlara namahremdir, yani onların yanında tesüttürlü bulunmalıdırlar. Peygamber'in (s.a) eşlerinin kızları müminlerin gerçek kızkardeşleri gibi değildir, yoksa hiçbir Müslüman onlarla evlenemezdi. Onların kız ve erkek kardeşleri müminlerin teyze ve dayıları gibi de değildir. Gerçek akrabası olmadıkça hiç kimse Peygamber'in (s.a) eşlerine varis olamaz. Bu hususta dikkati çeken bir nokta da, Kur'an'a göre bu statünün Hz. Aişe (r.a) dahil peygamber'in (s.a) bütün eşlerini kapsıyor olmasıdır. Fakat (Müslümanlardan) bir fırka, Hz. Ali'yi, Hz. Fâtıma'yı (r.a) ve onların çocuklarını imanlarının merkezi yaptıklarında, bütün dini onların etrafında bina ettiklerinde ve Hz. Aişe (r.a) dahil birçok sahabeyi bir alay ve lanet hedefi kıldıklarında, bu ayet onlara bir engel teşkil etmektedir. Çünkü bu ayete göre Müslüman olduğunu söyleyen herkes Hz. Aişe'yi (r.a) annesi olarak kabul etmek zorundadır. Bu yüzden bu zorluğu çözümlemek amacıyla çok garip bir iddia öne sürülmüştür: Hz. Peygamber (s.a) , Hz. Ali'ye (r.a) , ölümünden sonra eşlerini boşama veya müminlerin annesi pozisyonunda bırakma yetkisi vermişti. Ebu Mansur Ahmet bin Ebu Talib Tebrizî, bunu Kitab'ül-İhticac adlı eserinde yazmış ve Süleyman bin Abdullah el-Behrâni, Hz. Peygamber'in (s.a) , Hz. Ali'ye (r.a) şöyle dediğini rivayet etmiştir: "Ey Ebu'l-Hasan; bu şeref, biz Allah'a itaatte sebat ettiğimiz sürece devam edecektir. Bu nedenle, benden sonra sana karşı gelerek Allah'a isyan eden eşlerimden dilediğini boşayabilir ve onu müminlerin annesi olma şerefinden mahrum bırakabilirsin." Bu hadis, isnad kurallarına göre bile uydurma bir hadistir. Fakat bu surenin 28-29 ve 51-52 ayetleri incelendiğinde, bu hadisin Kur'an ayetlerine de muhalif olduğu görülür. Çünkü "muhayyerlik" ayetinin (an.29) nüzulünden sonra, artık Hz. Peygamber'in (s.a) her tür zorluğa rağmen kendisiyle kalmayı seçen eşlerinden herhangi birini boşama hakkı yoktur. Ayrıntılı açıklama için bkz. yukarıda an:42 ve aşağıda an:93. Bunların yanısıra, eğer önyargısız bir kimse hadisi dikkatle incelerse, hadisin çok saçma ve Peygamber'in (s.a) şahsiyetini alçaltıcı nitelikte olduğunu anlar. Allah'ın Rasûlü'nün (s.a) derece ve pozisyonu çok yücedir. Sıradan bir insana bile ölümden sonra karısını boşamayı düşünmesi ve eşiyle onun arasında bir anlaşmazlık çıktığında yeğenine eşini boşama hakkı ve yetkisi vermesi yakıştırılamaz. Bu da, bu fırkaların Ehli Beyt'in Hz. Peygamber'in (s.a) , hatta İlahi Kanun'un şeref ve saygınlığı konusunda ne düşündüklerini göstermektedir. 14. Ayet şu anlama gelir: Peygamber (s.a) için Müslümanların onunla ilişkileri eşsiz bir niteliğe sahiptir. Fakat sıradan Müslümanlar sözkonusu olduğunda, onların arasında ilişki, akrabalık ilişkilerinin diğer ilişkilerden önce gelmesi ilkesine dayanır. Eğer kişi kendi ailesinin, çocuklarının, kız ve erkek kardeşlerinin ihtiyaçlarını görmezden gelir ve başkalarına sadaka verirse, bu sadaka doğru değildir. Zekât da ilk planda fakir akrabalara, daha sonra diğer fakir ve muhtaçlara verilir. Miras, ölenle akrabalığı bulunan yakınlar arasında paylaştırılır. Diğer kimselere ise ölen kişi, hediye olarak servetinden bir miktar verebilir. Fakat ölenin hiçbir şekilde, kendi akrabalarını mahrum bırakıp herşeyini başkalarına verme hakkı yoktur. Bu ilahi emirden sonra hicreti müteakip Muhacirlerle Ensar arasında kurulan "kardeşlik" müessesi de ortadan kalkmıştır. Çünkü bu müesseseye göre Muhacir ve Ensar, bu iman kardeşliğine dayanarak birbirlerinin varisi olabiliyorlardı. Allah, mirasın sadece kan bağı ilkesine dayanılarak paylaştırılmasını emretmiştir. Bununla birlikte bir kimse iman kardeşine dilerse hediye olarak yardımda bulunabilir. 15. Allah, bu ayetle diğer peygamberlerden aldığı gibi Hz. Peygamber'den (s.a) de sağlam ve güvenli bir söz aldığını hatırlatmaktadır. Bir önceki ayet incelendiğinde bu misakın şu anlama geldiği anlaşılır: "Peygamber ilk planda kendisî Allah'tan gelen her emre uyup itaat etmeli, daha sonra da başkalarını bu emre uymaya çağırmalıdır. O, Allah'ın emirlerini diğerlerine aktaracak ve onları uygulamada zorlama konusunda hiçbir gevşeklik göstermeyecektir." Bu ahde, Kur'an'da daha bir çok yerde değinilmektedir: 1) "Allah Nuh'a buyurduğu şeyleri size din olarak buyurmuştur. (Ey Muhammed) şimdi sana da vahyettik. İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya buyurduk ki: 'Dini ikame edin, onda ayrılığa düşmeyin'." (Şura: 13) 2. "Hani Allah Ehli Kitap'tan ahid almış ve onlara: "Onu insanlara açıklayacaksınız ve gizlemeyeceksiniz." diye emretmişti." (Al-i İmran: 187) 3) "Hani Allah İsrailoğulları'ndan söz almıştı: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin..." (Bakara: 83) 4) "Onlardan 'Size verdiğimiz kitaba sıkıca sarılın, içinde olanı düşünün ki kötü yollardan sakınanlardan olasınız.' diye ahid almıştık." (A'raf: 169-171) . 5. "Allah'ın size olan nimetini hatırlayın ve "işittik, itaat ettik" diye söz verdiğinizi unutmayın." (Maide: 7) Burada Allah'ın yapılan ahdi hatırlatmasının nedeni, Hz. Peygamber'in (s.a) bir cahiliye adeti olan evlatlık kurumunu kaldırmakla İslam düşmanlarının bundan yararlanacağından korkarak tereddüt etmesidir. Şu düşünceden çekiniyordu: "Mesele, bir kadınla evlenme meselesi. Ben bu meseleyi sadece sosyal bir reform olarak ele alıyorum. Fakat islâm düşmanları benim bunu şehevî duygularımı tatmin etmek için yaptığımı ve ıslahatçı kisvesi altında başkalarını kandırdığımı söyleyecekler." işte bu nedenle Allah, Peygamber'i (s.a) şöyle temin etmektedir: "Sen bizim tarafımızdan tayin edilmiş bir peygambersin. Diğer peygamberler gibi sen de, bizim verdiğimiz her emre uyacağına dair verdiğin sağlam söze bağlısın. Bu nedenle başkalarının iftira ve suçlamalarına aldırmamalı, başkalarının alaylarından korkmamalı ve senden istediğimizi hiç tereddüt etmeksizin yerine getirmelisin." İnsanlardan bazıları bu misakın (sağlam söz) , Hz. Muhammed'den (s.a) önce gelen bütün peygamberlerden ve onların kavimlerinden, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamberliğine inançlarına ve onunla işbirliği yapacaklarına dair alınan ahid olduğu görüşündedirler. Bu yoruma dayanarak, peygamberlik kapısının hâlâ açık olduğunu ve Hz. Peygamber'in (s.a) de, ümmetinin kendisinden sonra gelecek peygambere inanacağına dair söz verdiğini iddia ederler. Fakat ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında bu tefsirin tamamen yanlış olduğu anlaşılmaktadır. Konu içinde Hz. Muhammed'den sonra peygamber geleceğine ve onun ümmetinin gelecek peygambere inanması gerektiğine işaret eden hiçbir ifade yoktur. Eğer ayet bu anlamda okunursa, ilgisiz ve manasız olmaktadır. Bundan başka, ayette geçen sözlerde bu misak ile hangi sözleşmenin kastedildiğine dair bir işaret de yoktur. O halde, bu misakın (sağlam söz) mahiyetini anlayabilmek için Kur'an'da, peygamberlerden alınan sözlere değinen diğer ayetlere bakmalıyız. Eğer Kur'an'da sadece bir tür misaktan, yani insanların daha sonra gelecek peygamberleri tasdik edeceklerine dair verdikleri sözden bahsediliyorsa, o zaman burada da misak ile aynı şeyin kastedildiğini düşünmek doğru olur. Fakat Kur'an'ı açık bir zihinle inceleyen herkes, Kur'an'da peygamberlerden ve ümmetlerinden alınan birçok farklı misaktan (sağlam söz) bahsedildiğini bilir. O halde bu birbirinden farklı misaklardan sadece burada konunun akışına uygun olanını ve konu içinde anlamsız kalmayanını kabul etmek zorundayız. Bu tür yanlış tefsirler, Kur'an'dan hidayet almayı değil, onu değiştirerek yorumlamayı amaçlayan kişilerin kafa yapısını göstermektedir. 16. Yani, "Allah sadece misak almakla kalmamıştır, bu söze ne kadar uyulduğunu da sorgulayacaktır. O zaman sadece Allah'a verdiği söze sadık kalanların sadık kullar oldukları açıklanacaktır." 17. (1-8) ayetlerde bahsi geçen konunun iyi anlaşılabilmesi için bu ayetlerin, aynı surenin 36-41. ayetleri ile birlikte okunması gerekir.
9- Ey iman edenler;(18) Allah'ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani size ordular gelmişti; böylece biz de onların üzerine, bir rüzgâr ve sizin görmediğiniz ordular göndermiştik.(19) Allah, yapmakta olduklarınızı görendir.
10- Hani onlar, size hem üstünüzden, hem alt tarafınızdan gelmişlerdi;(20) gözler de kaymış, yürekler hançereye gelip dayanmıştı ve siz Allah hakkında da (birtakım) zanlarda bulunuyordunuz. AÇIKLAMA 18. (9-27) ayetlerde Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi'nin bir değerlendirilmesi yeralmaktadır. Bu ayetler okunurken bu olayların ayrıntıları da (Giriş bölümünde verilmişti) gözönünde bulundurulmalıdır. 19. Fırtına, düşman orduları hemen gelir gelmez ortaya çıkmamıştır; bilakis Medine yaklaşık bir ay kuşatma altında kaldıktan sonra meydana gelmişti. "Görmediğiniz ordular" ile insanlar haberdar olmaksızın Allah'ın emri ile insanların meselelerine müdahale eden gizli güçler kastedilmektedir. İnsan olayların görünen sebepler yüzünden meydana geldiğini kabul eder ve gizli sebepleri hesaba katmaz. Oysa çoğu kez bu gizli güçler tayin edici rolü oynar. Bu güçler Allah'ın meleklerinin emri ile hareket ettiğine göre, açık bir ima olmamasına rağmen burada "ordular" ile meleklerin kastedilmiş olması mümkündür. 20. Şu anlama da gelebilir: "Düşmanlar size her taraftan saldırdı. Necd ve Hayber'den gelenler sizi yukarıdan, Mekke'den gelenler ise aşağıdan kuşattılar."
11- İşte orada, iman edenler,(21) denemeden geçirilmiş ve şiddetli bir sarsıntıyla sarsıntıya uğratılmışlardı.
12- Hani, münafık olanlar ve kalplerinde hastalık bulunanlar: "Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmedi" diyorlardı.(22)
13- Onlardan bir grup da hani şöyle demişti: "Ey Yesrib (Medine) halkı, artık sizin için (burada) kalacak yer yok, şu halde dönün."(23) Onlardan bir topluluk da: "Gerçekten evlerimiz açıktır"(24) diye peygamberden izin istiyordu; oysa onlar(ın evleri) açık değildi.(25) Onlar yalnızca kaçmak istiyorlardı.
14- Eğer onlara (şehrin her) yanından girilseydi sonra da kendilerinden fitne (karışıklık çıkarmaları) istenmiş olsaydı,(26) hiç şüphesiz buna yanaşır ve bunda pek az (zaman) dışında (kararsız) kalmazlardı.
15- Oysa andolsun onlar, daha önce 'arkalarını dönüp-kaçmayacaklarına' dair Allah'a söz vermişlerdi; Allah'a verilen söz (ahid) ise, (ağır bir) sorumluluktur.(27) AÇIKLAMA 21. "Mü'minler": Hz. Muhammed'i (s.a) Allah'ın Rasûlü olarak kabul edenler ve gerçek mümin olsun, münafık olsun onun ashabı arasına katılanların tümü. Bu paragrafta Allah Müslüman toplumundan bir bütün olarak söz etmektedir. Bunu takip eden üç paragrafta münafıkların tavırları konusunda yorum yapılmakta, ondan sonraki iki paragrafta ise Hz. Peygamber (s.a.) ve gerçek müminlerle ilgili konulara değinilmektedir. 22. Yani "Müminlerin, sonunda Allah'ın yardım ve desteğine mazhar olacaklarına ve onlara zafer kazanmaları için yardım edileceğine dair verilen va'd." 23. Bu cümlenin iki anlamı vardır: "Zahiri anlamı şöyledir: Onların Hendek'te müşriklere karşı durma şansları yoktur, bu nedenle şehre geri dönmelidirler. Gizli anlam ise: Onların artık İslâm'da kalma şansları yoktur, bu nedenle atalarının dinine dönmelidirler ki, bütün Arabistan'ın düşmanlığını kazanarak içine girdikleri tehlikeli durumdan kurtulabilsinler. Münafıklar böyle kaypak sözler söylüyorlardı ki, karşılarındaki kişi gerçek gizli anlamı anlasın, sözleri nedeniyle sorguya çekildiklerinde ise bunu kastetmediklerini, yanlış anlaşıldıklarını iddia edebilsinler. 24. Yani, "Beni Kurayza kabilesi de düşmanlara katılınca, münafıklar savaştan çekilmek için bir bahane bulmuş oldular ve Hz. Peygamber'den (s.a) tehlike halinde olan ailelerini korumak için savaştan ayrılıp geri gitme izni istemeye başladılar. Oysa o sırada Medine'deki bütün halkın korunma ve savunmasından bizzat Hz. Peygamber (s.a) sorumlu idi. Beni Kurayza'nın ihanetinden sonra Hz. Peygamber (s.a) , fert fert ordudaki askerlerin değil bütün şehrin ve halkın korunmasını hedef alan planlar yapmak zorunda kaldı." 25. Yani, "Hz. Peygamber (s.a) , İslâm Kuvvetlerinin Kumandanı olarak yaptığı genel savunma planında bu tehlikeye karşı da bazı önlemler almıştı. O halde bu insanların böyle özür öne sürebilecekleri acil bir tehlike durumu mevcut değildir." 26. "Kendilerinden fitne çıkarmaları istenseydi": Kafirler, şehre galip olarak girip, onlardan, Müslümanları tamamen ortadan kaldırmak için kendileriyle işbirliği yapmalarını isteselerdi. 27. Yani, "Onlar Uhud Savaşı'nda gösterdikleri zayıflıktan pişman olmuşlar ve bundan sonra karşılaşacakları ilk imtihanda bu zayıflığı tamir edeceklerine dair Allah'a söz vermişlerdi. Fakat Allah boş sözlerle kandırılamaz. O, kendisine söz verenlerin samimi olup olmadıklarını ortaya çıkarmak için, onları şu veya bu şekilde denemeden geçirir. İşte bu sebeple, Uhud Savaşı'ndan sadece iki yıl sonra, onları daha büyük bir tehlike ile karşı karşıya getirmiş ve verdikleri sözde ne kadar samimi olduklarını ortaya çıkarmıştır.
16- De ki: "Eğer ölümden veya öldürülmekten kaçıyorsanız, kaçış size kesin olarak bir yarar sağlamaz; böyle olsa bile, pek az (bir zaman) dışında metalanıp-yararlandırılmazsınız."(28)
17- De ki: "Size bir kötülük isteyecek olsa, sizi Allah'tan koruyacak veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?" Onlar, kendileri için Allah'ın dışında ne bir veli, ne de bir yardımcı bulamazlar.
18- Gerçekten Allah, içinizden alıkoyanları ve kardeşlerine: "Bize gelin"(29) diyenleri bilmektedir. Bunlar, pek azı dışında zorlu-savaşlara gelmezler.
19- (Geldiklerinde de) Size karşı 'cimri ve bencildirler.'(30) Şayet korku gelecek olsa, ölümden dolayı üstüne baygınlık çökmüş kimseler gibi gözleri dönerek onların sana bakmakta olduklarını görürsün. Korku gidince de, hayra karşı oldukça düşkünlük göstererek sizi keskin dilleriyle (eleştirip incilterek) karşılaşırlar.(31) İşte onlar iman etmemişlerdir; böylece Allah onların yapmakta olduklarını boşa çıkarmıştır.(32) Bu ise Allah'a göre pek kolaydır.(33) AÇIKLAMA 28. Yani, "Bu kaçışınız sizin hayatınıza bir şey kazandırmayacaktır. Ne bu dünyada ebedi olarak yaşamanız, ne de dünyanın tüm servetini kazanmanız mümkün değildir. Kaçışınızdan sonra en fazla birkaç yıl yaşayabilirsiniz ve ne kadar tayin edilmişse, ancak o kadar ömür sürebilirsiniz." 29. Yani, "Bu Peygamberi bırakın, sadece iman ve hak yolunda bu kadar büyük tehlike ve zorluklara göğüs germekten vazgeçin. Siz de bizim yaptığımız gibi rahat ve kolay bir hayat sürün." 30. "İsteksiz olarak..." "Onlar müminlerin herşeylerini feda ettikleri yolda, enerjilerini, zamanlarını, servetlerini vs. harcamaya isteksizdirler. Değil çaba harcamak ve tehlikelere cesaretle göğüs germek, onlar müminlerle hiçbir konuda açık kalplilikle işbirliği yapmak bile istemezler." 31. Sözlük anlamı olarak bu ayet iki manaya gelir: 1) "Siz bir savaştan galip döndüğünüzde, sizi yumuşaklıkla karşılarlar ve sizi kendilerinin de samimi birer mümin olduklarına, İslâm uğrunda kendilerinin de çaba sarfettiklerine, bu nedenle ganimetten pay almayı hakettiklerine inandırmaya çalışırlar." 2) "Zafer kazanıldığında bu kimseler, ganimetin paylaştırılması sırasında çok iddialı konuşurlar ve İslâm'a yaptıkları hizmetleri sayarak ganimetten büyük paylar isterler." 32. Yani, "Allah, onların kıldıkları namazları, tuttukları oruçları, ödedikleri zekatı ve İslâm'a girdikten sonra yaptıkları bütün iyi işleri boşa çıkaracak ve onlara bu amelleri için hiçbir mükâfat vermeyecektir. Çünkü Allah, amel ve davranışları dış şekline göre değil, bilâkis onların altında yatan gerçek iman ve samimiyete göre değerlendirir. Amel ve davranışlar bu nitelikten tamamen yoksunsa, o zaman sadece gösteriş, yani anlamsızlık kalacaktır. Burada, özellikle bir nokta dikkate değer: Allah'a ve Rasûlü'ne (s.a.) inandıklarını iddia eden, namaz kılan, oruç tutan, zekat veren ve diğer iyi işlerde Müslümanlarla işbirliği yapan kimselerin gerçekte hiç iman etmemiş oldukları konusunda kesin bir hüküm verilmektedir. Onlar İslâm ile gayr-i İslâm arasındaki savaşta ikiyüzlülük yaptıkları, kişisel çıkarlarını dinin çıkarlarına tercih ettikleri ve kendilerini, servet ve gayretlerini İslâm uğrunda harcamaktan çekindikleri için böyle bir hüküm verilmiştir. Bu da bir insan hakkında verilecek hükmün kriterinin görünen ameller değil, bağlılık ve fedakârlık olduğunu göstermektedir. Eğer bir kimse Allah'a ve O'nun yoluna bağlı değilse, onun iman ettiğini söylemesinin, ibadet etmesinin ve diğer iyi amellerinin hiçbir anlamı yoktur." 33. Yani, "Onların amel ve davranışları hiçbir değer taşımadığı için, Allah bu amelleri karşılıksız bırakır ve onların Allah'a karşı koyma güçleri bulunmadığı için, Allah bu amelleri helak edip boşa çıkarmakta hiçbir güçlük çekmez."
20- Onlar (münafıklar, düşman) birliklerinin gitmediklerini sanıyorlardı. Eğer (askeri) birlikler gelecek olsa, çölde bedevi-Araplar arasında olup sizin haberlerinizi (ordan) sormayı cidden arzu ediyorlardı. Fakat içinizde olsalardı ancak pek az savaşırlardı.
21- Andolsun, sizin için, Allah'ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah'ı çokça zikredenler için Allah'ın Resulünde(34) güzel bir örnek vardır.(35)
22- Mü'minler(36) (düşman) birliklerini gördükleri zaman ise (korkuya kapılmadan) dediler ki: "Bu, Allah'ın ve Resulü'nün bize vadettiği şeydir; Allah ve Resulü doğru söylemiştir."(37) Ve (bu,) yalnızca onların imanlarını ve teslimiyetlerini arttırdı.(38)
23- Mü'minlerden öyle erkek-adamlar vardır ki, Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi, kimi de beklemektedir.(39) Onlar, hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirmediler.
24- Çünkü Allah, (sözüne bağlı kalıp doğru olan) sadıkları sadakatlerinden dolayı mükâfatlandıracak, münafıkları da dilerse azablandıracak veya tevbe (nasib edip tevbe) lerini kabul edecektir. Hiç şüphe yok Allah, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir. AÇIKLAMA 34. Bu ayetin geçtiği konunun bütünlüğü içinde bakıldığında, Hz. Peygamber'in (s.a) davranışlarının ve hayat tarzının bir örnek model olarak sunulmasının amacının, Hendek Savaşı sırasında kişisel çıkarlarını ve güvenliklerini düşünerek hareket eden kimselere bir ders vermek olduğu görülür. Onlara şöyle denilmektedir. "Siz mümin ve Müslüman olduğunuzu ve Allah Rasûlü'ne (s.a.) tabi olduğunuzu iddia ettiniz. Tabi olduğunuzu iddia ettiğiniz Rasûlün bu olayda nasıl davrandığını görmüş olmalısınız. Eğer bir grubun lideri kişisel güvenliği peşinde koşan, tembel, kişisel çıkarlarını herşeye tercih eden, tehlike anında her an kaçmaya hazır olan bir kimse ise, ona tabi olanların da böyle zayıflıklar göstermeleri beklenebilir. Hz. Peygamber (s.a) ise başkalarına emrettiği her iş ve yüke başkalarıyla birlikte katlandı. Hatta onlardan daha fazlasını yaptı. Başkalarının yaşayıp da onun hariçte kaldığı hiçbir güçlük yoktu. O, diğer müminlerle birlikte hendeği kazan, açlık ve diğer zorluklara göğüs gerenlerin yanında ve içindeydi. O, kuşatma sırasında savaş alanından bir an olsun ayrılmadı ve bir adım bile geri çekilmedi. Beni Kurayza'nın ihanetinden sonra, diğer Müslümanların aileleri gibi onun ailesi de tehlike ile karşı karşıya kalmıştı. O, kendisi ve ailesi için özel koruma tedbiri almamıştı. O, başkalarından istediği fedakârlıkların en büyüğünü ortaya koyabilmek için savaş alanında daima en ön saflarda yeralıyordu. O halde, ona tabi olduğunu söyleyen herkes, bu önderin ortaya koyduğu örnek davranışa da tabi olmalıydı." Bu, ayetin bu çerçeve içinde ele alındığında ortaya çıkan manadır. Fakat ayetin sözleri geneldir ve sadece bu manaya hasretmenin bir anlamı yoktur. Allah, Rasûlü'nun (s.a) hayatının sadece bu anlamda örnek model olduğunu söylememekte, bilakis mutlak bir örnek olduğunu bildirmektedir. O halde bu ayet, Müslümanların hayatlarının her yönünde Allah Rasûlü'nü bir örnek model kabul etmelerini ve kişilik ile karekterlerini bu modele göre şekillendirmelerini gerektirir. 35. Yani, "Hz. Peygamber'in (s.a) hayatı Allah'tan gafil olan kimse için değil, bilakis Allah'ı sadece zaman zaman değil devamlı ve çok anan kimseler için bir örnek modeldir. Aynı şekilde onun hayatı, Allah'tan ümidi kesen ve kıyametin kopacağına inanmayan kimseler için değil, bilakis Allah'ın rahmet ve lütfundan ümitli olan ve akibetinin, bu dünyada iken kişilik ve davranışlarının ne derece Allah Rasûlü'nün kişilik ve davranışlarına benzediği hükmüne bağlı olacağı bir Hüküm Günü'nün geleceğinden emin olan kimseler için örnektir." 36. Hz. Peygamber'in (s.a) örnek hayatına dikkat çektikten sonra Allah (c.c) , şimdi de onun ashabını örnek olarak vermektedir ki, mümin olduğunu iddia eden yalancılarla Allah Rasûlü'ne (s.a.) gerçekten tabi olanlar arasındaki fark meydana çıksın. Her iki grup da dıştan inanmış göründüğü, Müslüman sayıldığı ve namazlara katıldığı halde, denenme zamanı geldiğinde bu iki grup birbirinden ayrılır ve kimlerin Allah ve Rasûlü'ne (s.a.) gerçekten bağlı olduğu, kimlerinse sadece ismen Müslüman olduğu ortaya çıkar. 37. Burada, 12. ayet gözönünde bulundurulmalıdır. Orada, münafıklar ve kalplerinde hastalık bulunanların, on-oniki bin kişilik büyük bir ordu tarafından sarıldıklarını ve Beni Kurayza'nın da arkadan saldırıya hazır olduğunu gördüklerinde açıktan şöyle dedikleri belirtilmişti: "Allah ve Rasûlü'nün bize verdiği sözler aldatmacadan başka bir şey değilmiş. Bize, eğer Allah'ın Dini'ne inanırsak, O'nun yardım ve desteğinin hep arkamızda olacağına, bütün Arabistan'ı ve diğer ülkeleri yöneteceğimize, Sezar ile Kisra'nın bütün servetlerinin bizim olacağına dair söz verilmişti. Oysa bakın şimdi bütün Arabistan bizi yok etmeye gelmiş ve bizi bu felaketten kurtaracak melek ordusundan hiçbir eser de yok." Şimdi onlara şöyle denmektedir: "Allah ve Rasûlü'nün verdiği sözün bir anlamı, bu mümin olduğunu iddia eden yalancıların anladığıydı. Diğer anlamı ise samimi ve gerçek müminlerin anladığıydı. Onlar da bu toplanan tehlikeyi gördüklerinde Allah'ın va'dini hatırladılar. Fakat bu va'dler, onlar mümin olduklarını söyledikleri anda, hiç çaba sarfetmeksizin bütün dünyaya galip gelecekleri ve meleklerin gelip onların yapması gereken işi yapacağı anlamına gelmiyordu. Bilakis bu va'dler, onların çok şiddetli sınavlardan geçirilecekleri, büyük tehlike ve zorluklar yaşayacakları, fedakârlıklarda bulunacakları ve işte ancak o zaman Allah'ın onlara lütfunu bahşedeceği ve Allah'ın inanan kullarına vadettiği hem dünya hem ahiret saadet ve başarısına ulaşacakları anlamına geliyordu. "Yoksa siz, sizden önce geçenlerin durumu başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle yoksulluk ve sıkıntı dokunmuştu, öyle sarsılmışlardı ki, nihayet peygamber ve onunla birlikte inananlar: "Allah'ın yardımı ne zaman?" diyecek olmuşlardı. İyi bilin ki Allah'ın yardımı yakındır." (Bakara: 214) "İnsanlar yalnız 'inandık' demekle hiç sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun ki biz onlardan öncekileri sınadık. Elbette Allah doğruları bilecek, yalancıları da bilecektir." (Ankebut: 2-3) . 38. Yani, "Onlar zor dönemlerin geldiğini gördüklerinde, imanlarında tereddüt etmediler, bilakis imanları daha da güçlendi ve onlar Allah'a itaati bırakmak yerine, tam bir kararlılık ve samimiyet içinde herşeylerini Allah yolunda feda edip, O'na teslim olmayı tercih ettiler." Burada iman ve tevekkülün, dinin her emir ve isteğinde denemeye tabi tutulan nefsin bir niteliği olduğuna dikkat edilmelidir. Hayatın her safhasında insan, dinin bir şey emrettiği veya yasakladığı, veya kişiden hayatını, servetini, zamanını ve kişisel arzularını feda etmesini istediği durumlarla karşı karşıya gelir. Bu tür durumların her birinde itaatten sapan kişinin iman ve itminanı azalır, emre itaat eden kişinin iman ve itminanı ise artar ve güçlenir. Kişi başlangıçta sadece İslâm'ın temel akidesini kabul ederek (Kelime-i şehadet) Müslüman ve mümin olabiliyorsa da, onun iman durumu sabit kalmaz, bilakis gerilemeye veya ilerlemeye müsaittir. Samimiyet ve itaat ruhundaki bir azalma, imanın gerilemesine neden olur, öyle ki bu sürekli gerileme kişiyi, ufacık bir hareketinde müminlikten münafıklığa geçeceği bir uç sınıra getirebilir. Bunun aksine bir kimse ne kadar çok samimi ise, onun itaati o kadar mükemmel, din yoluna bağlılık ve fedakarlığı o kadar büyük olacak, imanı da o denli artıp sadıklar derecesine yükselebilecektir. Fakat imandaki bu artma ve azalma sadece manevi bir olaydır ve sadece Allah tarafından tespit edilip hüküm verilebilir. İnsanlar içinse iman, bir Müslümanın İslâm'a girdiğini söylerken yaptığı şehadettir ve kişi bu şehadetinde sebat ettikçe Müslüman sayılır. Bu hususta, falanca kişinin yarı Müslüman olduğunu, falancanın üçte bir, bir diğerinin iki kat, ötekinin üç kat Müslüman olduğunu söyleyemeyiz. Aynı şekilde hukukî işlemlerde bütün Müslümanlar aynı ve eşittir. Bir kimseye daha fazla imanı olduğu için fazla hak, bir diğerine az imanlı olduğu için daha az hak verilmesi imkansız bir şeydir. Bu yönlerden imanın azlığı veya çokluğu sözkonusu değildir ve işte bu anlamda İmam Ebu Hanife: "İslâm'da iman eksilip artmaz." demiştir. Bkz. Enfal an: 2, Feth an: 7. 39. Yani, "Bazıları Allah yolunda hayatlarını feda etmiş, bazıları da imanı uğrunda hayatını feda edeceği bir fırsat beklemektedir."
25- Allah, küfredenleri kin ve öfkeleriyle geri çevirdi, onlar hiç bir hayra varamadılar. Savaşta Allah, (yardımcı ve zafer nasib edici olarak) mü'minlere yetti. Allah çok güçlüdür, üstün ve galib olandır.
26- Kitab ehlinden onlara arka çıkanları da kalelerinden indirdi(40) ve onların kalplerine korku düşürdü. Siz (onlardan) bir kısmını öldürüyordunuz, bir kısmını ise esir alıyordunuz.
27- Ve sizi onların topraklarına, yurtlarına, mallarına ve daha ayak basmadığınız bir yere mirasçı kıldı. Allah, her şeye güç yetirendir.
28- Ey peygamber(41) eşlerine söyle: "Eğer siz dünya hayatını ve onun süslü-çekiciliğini istiyorsanız, gelin sizi yararlandırayım ve güzel bir salma tarzıyla sizi salıvereyim."
29- "Eğer siz Allah'ı, Resulü'nü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, artık hiç şüphe yok Allah, içinizden güzellikte bulunanlar için büyük bir ecir hazırlamıştır."(42)
30- Ey Peygamberin kadınları, sizden kim açık bir çirkin-utanmazlıkta bulunursa, onun azabı iki kat olarak arttırılır.(43) Bu da Allah'a göre pek kolaydır.(44) AÇIKLAMA 40. Beni Kurayza Yahudileri. 41. Buradan itibaren 35. ayete kadar olan ayetler, Hendek Savaşı ve Beni Kurayza Gazvesi'nden hemen sonra nazil olmuştur. Bu olaylarla ilgili geniş bilgiyi surenin giriş bölümünde yer vermiştik. Müslim'de Hz. Cabir ibn Abdullah'tan rivayet edilen bir hadise göre: "Bir gün Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer (r.a) , Hz. Peygamber'i (s.a) ziyaret ettiler. Hanımlarının çevresinde oturduğunu ve Hz Peygamber'in de (s.a) sessiz olduğunu gördüler. Hz. Ömer'e (r.a) hitaben: "Gördüğün gibi çevremde oturuyorlar ve benden harcamaları için para istiyorlar." dedi. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ve Ömer (r.a) kızlarını azarladı ve: "Niçin, Nebî'yi (s.a) üzüyor ve sahip olmadığı şeyleri ondan istiyorsunuz?" dediler." Bu olay, Hz. Peygamber'in (s.a) o dönemde ekonomik yönden ne kadar zorluklar içinde olduğunu ve İslâm'la putperestliğin şiddetli bir çatışma halinde olduğu o dönemde eşlerinin isteklerinden ne kadar üzüntü duyduğunu göstermektedir. 42. Bu ayet nazil olduğunda Peygamber'in (s.a) dört hanımı vardı: Hz. Sevde, Hz. Aişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme, Henüz Hz. Zeynep (r.a) ile evlenmemişti. (ibn A'rabi: Ahkamül-Kur'an, Mısır baskısı, 1958, cilt. 11, s. 51213) Bu ayet nazil olduğunda ilk önce Hz. Aişe ile konuştu ve şöyle dedi: "Sana birşey soracağım; cevap vermekte acele etme, anne-babana sor, daha sonra karar ver." Daha sonra Allah'ın emrini ona bildirdi ve bu ayeti okudu. Hz. Aişe'de şu cevabı verdi: "Bu konuda anne-babama mı danışayım? Allah'ı, Rasulünü ve ahireti tercih ediyorum." Bundan sonra teker teker hanımlarına gitti ve her birine aynı şeyi sordu. Hepsi de Hz. Aişe'nin verdiği cevabı verdiler. (Müsned-i Ahmet, Müslim, Nesaî) Bu olaya tahyir adı verilir, yani kocanın karısına boşanma veya yanında kalma konusunda karar vermede serbest bırakılması. Bu, Hz. Peygamber (s.a) için bir zorunluluktu, çünkü Allah ona eşlerini muhayyer bırakmasını emretmişti. Eğer Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından biri ayrılmayı seçmiş olsaydı, Hz. Peygamber'in (s.a) : "Size istediklerinizi vereyim ve sizi güzellikle bırakayım." sözlerinden de anlaşılacağı gibi otomatik olarak tamamen boşanmış olmayacak, bilakis Peygamber (s.a) tarafından boşanacaktı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) onu mutlaka boşardı. Çünkü sözünde durmamak bir peygambere yakışmaz. Tabii ki boşandıktan sonra bu hanım, Hz. Peygamber'in eşleri statüsünde olmayacak ve hiçbir Müslümana da artık haram olmayacaktı. Çünkü o kendisine verilen seçenekler içinde dünyayı, onun nimet ve süsünü seçmiştir ve evlenmesi yasaklandığında bu seçeneği gerçekleştiremez. Diğer taraftan ayetten, Hz. Peygamber'in, (s.a) dünyaya karşılık Allah'ı, Rasulü'nü ve ahireti tercih eden eşlerini boşama hak ve yetkisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü tahyirin sadece iki yönü vardır: Eğer eşlerden biri dünyayı seçerse boş olacak; eğer Allah'ı, Rasûlünü ve ahiret hayatını seçerse boşanmayacaktır. Tabii ki, eğer hanımlarından biri bir seçeneği tercih ederse, diğeri ona haram olur. İslâm Hukukunda tahyir aslında boşanma hakkının devredilmesi anlamına gelir. Koca, karısına boşanma veya kendisi ile birlikte kalma seçeneği verir. Bu konuda fakihlerin kitap ve sünnetten çıkardıkları hükümler şunlardır: 1) Koca, karısına bu hakkı bir kez verdi mi, onu geri alamaz ve karısının bu hakkı kullanmasını engelleyemez. Fakat kadın mutlaka bu hakkı kullanmak zorunda değildir. Kocası ile evli kalmaya veya boşamaya, ya da hiçbir şeyi tercih etmeyip tahyir hakkının iptaline karar verebilir. 2) Bu hakkın kadına aktarılacağı iki durum vardır: a) Koca, boşanma hakkını karısına verdiğini açıkça ifade etmelidir. Eğer açıkça bu boşanmadan bahsetmezse, bu niyete sahip olmalıdır. Mesela: "Seçim senin" veya "Sen bilirsin" derse, bu dolaylı ifadeler eğer kocanın niyeti sabit değilse, boşanma hakkının kadına geçmesine neden olmaz. Eğer kadın hak iddia eder, kocası da bunu kastetmediğine dair yemin ederse, kadın bu sözlerin bir kavga sırasında veya boşanma ile ilgili olarak söylendiğini ispat etmedikçe kocanın sözüne itibar edilir. Kavga sırasında bu sözler sarfedildiğinde, bunlar boşanma kastı ile söylenmiş ve tahyire niyet edilmiş olur. b) Kadın boşanma hakının kendisine verilmiş olduğunu bilir. Eğer söylendiği sırada orada yoksa, başkalarından öğrenir, eğer orda bulunduysa kendisi duyar. Kadın bu sözleri duymadıkça veya bunun haberini almadıkça boşanma hakkı kadına geçmez. 3) Kadının bu hakkının kullanacağı sürenin sınırlarına gelince, eğer kocası boşanma hakkını herhangi bir süre belirmeksizin vermişse bu konuda fakihler farklı görüşlere sahiptirler. Bazı fakihler kocasının kendisine bu hakkı verdiği mecliste hakkını kullanması gerektiği görüşündedirler. Eğer kadın, meclisi herhangi bir cevap vermemeksizin terkederse veya cevap vermek istemediğini gösterircesine dikkatini başka bir şeye çevirirse kendisine verilen haktan vazgeçmiş olur ve artık onun için muhayyerlik sözkonusu değildir. Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. İbn Mes'ud, Hz. Cabir b. Abdullah, Atâ, Cabir bin Zeyd, Mücahid, Şa'bi, Naha'i, İmam Malik, İmam Ebu Hanife, İmam Şafî, İmam Evzâi, Süfyan-ı Sevri ve Ebu Sevr'in görüşü budur. Diğer görüşü ise, seçim kararının o meclisle sınırlı olmadığı, bilakis kadının daha sonra da kararını verebileceğini söyler. Hz. Hasan Basrî, Kadade ve Zührî bu görüştedir. 4) Eğer koca verdiği hak için bir süre belirler ve mesela: "Bir ay veya bir yıl seçme süren var, ya da şu süre içinde muhayyersin" derse, kadın bu hakkı ancak o süre içinde kullanabilir. Fakat, eğer: "Bu hakkı istediğin zaman kullanabilirsin" derse, kadın bu hakkını süresiz kullanabilir. 5) Eğer kadın boşanmaya karar verirse, bu niyetini açıkça ve kararlı bir şekilde ifade etmelidir. Niyeti tam olarak ortaya çıkarmayan belirsiz ve kaypak sözler bir hüküm ifade etmez. 6) Kanunî olarak koca, karısına bu hakkı üç şekilde verebilir: a) "Senin işin senin elindedir" diyebilir veya b) "Kendini ihtiyar et" (seçimini kendin yap) veya c) "Dilersen kendini boşa" diyebilir. Bu sözlerin her birinin hukukî sonuçları farklıdır: a) Eğer koca "senin işin elindedir" derse ve kadın da açıkca boşanma kararında olduğunu söylerse, Hanefilere göre bu, bâyin (geri dönülmeyen) talâk olur. Yani bundan sonra kocanın karı-koca eğer isterlerse tekrar nikahlanabilirler. Eğer koca "Senin işin senin elindedir, ama sadece bir talak için" derse, bu, bir talâk (ric'i) sayılır, yani koca iddet süresi içinde karısına dönebilir. Fakat koca muhayyerlik hakkını kadına verdiği sırada üç talakın hepsine birden niyet etmişse veya bunu bizzat ifade etmişse, o zaman kadının bu hakkı kullanması, kadın üç kez boşandığını söylese de söylemese de, geri dönülmesi mümkün olmayan talâk anlamına gelir. (üç bâyin talak) b) Eğer koca karısına bu hakkı "kendini ihtiyar et" (seçimini kendin yap) sözleriyle verirse, kadın da bu hakkı açık bir ifadeyle kullanırsa, Hanefilere göre, koca üç-tabaka niyet etmiş olsa bile geri dönülebilen talak (ric'i) anlamına gelir. Fakat koca açık bir ifadeyle üç talak için muhayyerlik vermişse, kadının bu hakkı kullanmasıyla üç talâk gerçekleşmiş olur. İmam Şafii'ye göre, koca muhayyerliği verdiği sırada boşama niyeti taşıyorsa ve kadın da bu hakkı kullanırsa bu geri dönülebilir bir boşama (bir ric'i talak) olur. İmam Malik'e göre, eğer medhule-zifaf görmüş kadına bu hak verilmişse üç talak anlamına gelir, eğer gayrı medhule-zifaf görmemiş kadına bu hak verilmişse kocanın bir talaka niyet etmiş olduğu iddiası kabul edilir. c) "Dilersen kendini boşa" sözleri kullanıldığında, kadın da bu hakkı kullanır ve boşanmayı seçerse, bu bâyin (nikahsız geri dönülemeyen) değil, bir ric'î (kocanın iddet süresi içinde karısına dönme hakkının varolduğu) talâk anlamına gelir. 7) Eğer koca muhayyerlik hakkını verdikten sonra kadın nikahlı kalmayı seçerse, boşanma vuku bulmaz. Hz. Ömer, Hz. Abdullah bin Mes'ud, Hz. Aişe, Hz. Ebu'd-Derda, İbn Abbas ve İbn Ömer bu görüştedirler. Daha birçok fakih de bu görüşü kabul etmişlerdir. Mesrûk, bu konuda Hz. Aişe'ye (ra) sorduğunda şu cevabı vermiştir: "Hz. Peygamber (s.a) eşlerini muhayyer bıraktı, onlar da onun nikahı altında yaşamayı seçtiler. Öyleyse bu talak sayılabilir mi?" Bu konuda gelen rivayetlere göre, Hz. Ali ve Hz. Zeyd (r.a) böyle bir durumda bir ric'i talakın meydana geldiği görüşündedirler. Fakat başka bir rivayete göre, bu iki sahabî de talakın meydana gelmeyeceği görüşündedirler. 43. Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarından birinin böyle bir edepsizlik yapmış olma ihtimali (Allah korusun) olduğu anlamına gelmez. Bu uyarı, onların müminlerin anneleri olduklarının farkında olmaları gerektiği, bu nedenle ahlakî sorumluluklarının büyük olduğu ve davranışlarının mükemmel ve saf olması gerektiği anlamına gelir. Buna benzer bir şekilde Allah Hz. Peygamber'e de (s.a) şöyle hitap etmektedir: "Eğer şirk koşarsan, bütün amellerin boşa gider." (Zümer: 65) . Bu da Hz. Peygamber'in (s.a) , Allah korusun, şirk koşma ihtimali olduğu anlamına gelmez, bilakis Hz. Peygamber'in (s.a) , bu vesileyle de diğer Müslümanların, şirk'in çok dikkat edilmesi gereken büyük bir günah olduğunun farkında olmaları gerektiğini anlatmak ister. 44. Yani, "Siz, Peygamber'in (s.a) hanımları olmanız hasebiyle Allah'ın azabından kurtulacağınız veya dünyada yüksek makam ve dereceye sahip olduğunuz için Allah'ın sizi hesaba çekmekte güçlüğe düşeceği gibi yanlış bir zanna kapılmayın."
31- Ama sizden kim de Allah'a ve Resulü'ne gönülden-itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona da ecrini iki kat veririz.(45) Ve biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır.
32- Ey peygamberin kadınları, siz kadınlardan herhangi biri (gibi) değilsiniz;(46) eğer sakınıyorsanız, artık sözü çekicilikle söylemeyin ki, sonra kalbinde hastalık bulunan kimse tamah eder. Sözü maruf bir tarzda söyleyin.(47)
33- Evlerinizde vakarla-oturun(48) (evlerinizi karargah edinin) , ilk cahiliye (kadınları) nın süslerini açığa vurması gibi, siz de süslerinizi açığa vurmayın,(49) dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a Resulü'ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt, gerçekten Allah, sizden kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister.(50) AÇIKLAMA 45. Bu insanların günahları nedeniyle iki kat azaba çarptırılmalarının, iyi bir amel karşılığında da onlara iki kat mükafat verilmesinin nedeni, Allah'ın toplum içinde yüksek makam verdiği kişilerin insanlara lider olmaları ve insanların çoğunun iyi de olsa kötü de olsa bu liderlere tabi olmasıdır. Bu nedenle onların kötü amelleri sadece kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileri ile sınırlı kalmaz ve birçok başka insanın da kurtuluşuna neden olur. İşte bu yüzden cezalandırıldıklarında hem kendi günahları, hem de başkalarının doğru yoldan sapmaları için cezalandırılır. İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi ameller nedeniyle değil, iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükafatlandırılırlar. Bu ayet aynı zamanda, bir kişi ve eşyanın güvenilirlik ve yasaklanma derecesi ne kadar yüksek olursa, bu güven ve yasağı çiğnemenin o kadar ciddi olacağı ve cezasının da o kadar büyük olacağı ilkesini ifade etmektir. Mesela, camide içki içmek, evde içmekten daha bir günahtır ve bu nedenle daha şiddetli bir cezayı gerektirir. Aynı şekilde mahrem akrabalarla zina etmek etmek, başka bir kadınla zina etmekten daha büyük bir günahtır. Ve bu nedenle daha büyük bir cezaya sebep olacaktır. 46. Buradan itibaren paragrafın sonuna kadar olan ayetler, İslâm'da tesettür emrinin yeraldığı ayetlerdir. Bu ayetlerde sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarına hitap edilmesine rağmen bütün Müslümanların evlerinde aynı reformun yapılması amaçlanmaktadır. Hitaba Hz. Peygamber'in (s.a) evinden başlanmasının nedeni, böyle temiz bir hayat tarzı onun evinden başlarsa, diğer Müslüman evlerindeki hanımların da bu tarza uyacakları gerçeğidir. Çünkü onun evine bütün Müslümanlar tarafından örnek alınacak bir model olarak bakılmaktadır. Bazı kimseler, bu ayetlerin sadece Peygamber'in (s.a) hanımlarına hitap ettiğini görüp bu emirlerin sadece onları kastettiğini iddia ederler. Fakat bu ayetlerin devamını okuyan bir kimse, müslüman kadınları değil de sadece müminlerin annelerini kasteden bir emir olmadığını hisseder. Allah'ın (c.c) sadece Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarının pislikten temizlenmesini, sadece onların Allah'a ve Rasûlüne itaat etmesi ve namazı kılıp zekatı vermesi gerektiğini kastetmiş olması mümkün müdür? Eğer kasıt bu olamazsa, onların evlerinde vakarla oturmaları, cahiliye yürüyüşünden kaçınmaları, namahrem erkeklerle yumuşak sözlerle konuşmamaları konusundaki emirler nasıl sadece onlar için geçerli olabilir? Aynı konu içinde bazı emirlerin genel (âm) , bazılarınınsa özel (has) olduğuna delalet eden bir hüccet var mıdır? "Siz diğer kadınlar gibi değilsiniz" cümlesi, diğer kadınların süslü bir şekilde sokağa çıkıp, erkeklerle rahatça konuşabilecekleri ve flört edebilecekleri, "siz ise böyle davranamazsınız" anlamına gelmez. Bunun aksine kullanılan uslûp bir adamın sadece kendi çocuğuna şöyle demesi gibidir: "Sen sokak çocukları gibi değilsin, küfürlü konuşmamalısın." Bu cümleden hiç kimse, bu adamın sadece kendi çocuğunun küfretmesini kötü gördüğü, diğerlerinin böyle bir dil kullanmasına ise aldırmadığı sonucunu çıkarmaz. 47. Yani, "Zaruretler halinde erkekle konuşmasında bir beis yoktur, fakat böyle bir durumda kadının ses tonu ve konuşma tarzı karşısındaki erkeğin boş ümitlere kapılmayacağı bir ciddiyette olmalıdır. Kadının ses tonunda bir yumuşaklık, konuşmasında bir kaypaklık ve dinleyen erkeğin duygularını harekete geçirecek ve onu ilerisi için ümide teşvik edecek şekilde bir tatlılık, olmamalıdır. Bu tür bir konuşma hakkında Allah, böyle konuşmanın, kalbinde Allah korkusu ve kötülükten sakınma olan bir kadına yakışmayacağını söyler. Başka bir deyişle, bu Müslüman ve muttakî bir kadının değil, hafif ve günahkâr bir kadının konuşma tarzıdır. Eğer bu ayet Nur Suresi 31. ayetle birlikte okunursa ("gizli zinetleri bilinsin diye ayaklarını yere vurmasınlar") Allah'ın, kadınların sesleriyle veya takılarından çıkan seslerle başka erkekleri cezbetmemelerini ve başka erkeklerle konuşmak zorunda kaldıklarında ise ciddi bir şekilde konuşmalarını murad ettiği anlaşılır. İşte bu nedenle kadınların ezan okuması yasaktır. Bunun yanısıra eğer bir kadın cemaatle namaza iştirak eder ve imam da bir hata yaparsa, kadın erkekler gibi Sübhanallah diyerek imamı uyaramaz; sadece ellerini çırparak imama hatasını hatırlatabilir. Şimdi de şunlara bir göz atalım: İslâm, kadının başka erkeklerle tatlı ve yumuşak bir sesle konuşmasına izin vermez, hatta zaruri bir ihtiyaç olmaksızın erkeklerle konuşmasını yasaklarken, kadının sahneye çıkıp dansetmesine, şarkı söylemesine, flört etmesine ve cazibesini ortaya koyarak dolaşmasına izin verebilir mi? Kadının radyoda aşk şarkıları söylemesine müsaade edebilir mi? Veya kadınları uçak hostesi yapıp onları özellikle yolcuları cezbetmek üzere yetiştirebilir mi? Ya da kadınların süslü püslü bir şekilde kulüplere, toplantılara ve sosyal faaliyetlere katılmasına, erkeklerle karmakarışık bir ortamda bulunmasına ve onlarla eğlenip vakit geçirmesine izin verebilir mi? Bu kültür hangi Kur'an'dan çıkarılmıştır? Çünkü Allah'ın gönderdiği Kur'an'da bunlara izin verildiğine dair hiçbir işaret yoktur. 48. Metindeki "garne" kelimesi bazı dilbilimcilere göre karâr dan, bazılarına göre ise vekâr dan türemiştir. Birinciyi kabul edersek "oturun, sebat edip durun", ikinciyi kabul edersek "Huzur içinde olun, vekarla oturun" anlamına gelir. Her iki durumda da ayet, kadının faaliyet alanının ev olduğu anlamına gelir. Kadın faaliyetlerini bu çerçeve dahilinde huzur içinde sürdürmeli ve ancak zarurî bir ihtiyaç olduğunda evinden dışarı çıkmalıdır. Bu anlam, ayetin ifadesinden ortaya çıkmaktadır ve bunu daha şiddetle vurgulayan hadisler de vardır. Hafız Ebu Bekir Bezzar, Hz. Enes'den (r.a) , kadınların Hz. Peygamber'e (s.a) şöyle bir şikayette bulunduklarını rivayet eder: "Bütün sevapları erkekler kazanıyor: Savaşa gidiyorlar ve Allah yolunda büyük ameller işliyorlar. Savaşa gidenlerin sevabını kazanmak için bizim ne yapmamız lazım? " Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Sizin aranızda evinde oturan, savaşa giden kadar sevap kazanır." Hz. Peygamber'in (s.a) anlatmak istediği nokta şuydu: Savaşa giden kimse, ancak, evinde herşeyin yolunda olduğundan, karısının eve ve çocuklara baktığından ve karısının, yokluğunda kendisini aldatmasının imkansız olduğundan emin olursa huzur içinde savaşabilir. Savaşa giden kocasına bu emniyet ve huzuru veren kadın, evde oturduğu halde savaşta kocasına ortak olmuş gibidir. Bezzar ve Tirmizi'nin Hz. Abdullah bin Mes'ud'dan rivayet ettikleri başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Kadın tesettürlü ve peçeli olmalıdır. O evinden çıktığında şeytan ona gözünü diker. Kadın evinde olduğu zaman Allah'ın rahmetine daha yakındır." (Ayrıntılı açıklama içn bkz. Nur Suresi an: 49) Kur'an'ın bu açık ve kesin emri ışığında, Müslüman kadınların meclis ve parlamentolara üye olmasına, evin dışında sosyal faaliyetlere katılmalarına, devlet dairelerinde erkerlerle yanyana çalışmalarına, kolejlerde erkeklerle beraber eğitim yapmalarına, hastahanelerin erkek kısmında hemşire olarak çalışmalarına, uçaklarda hosteslik yapmalarına veya eğitim için yurt dışına gönderilmelerine asla müsaade edilemez. Kadınların ev dışı faaliyetine izin verildiğini savunanların en kuvvetli delili, Hz. Aişe'nin (r.a) Cemel savaşında rol almış olmasıdır. Fakat bu delili öne sürenler herhalde Hz. Aişe'nin (r.a) bu konudaki görüşünü bilmiyorlar. Abdullan bin Ahmed bin Hanbel Zevaid'üz-Zühd'ünde, İbn Münzir, İbn Ebi Şeybe ve İbn Sa'd'da kitaplarında Mesrük'tan şöyle bir hadis rivayet ediyorlar: Hz. Aişe Kur'an okurken (ve karne fi büyütikünne) ayetine geldiğinde elinde olmadan ağlamaya başlardı, öyle ki başörtüsü gözyaşlarından ıslanırdı. Çünkü bu ayet, ona Cemel Savaşı sırasında işlediği hatayı hatırlatırdı. 49. Bu ayette, ayetin tam kavranabilmesi için mutlaka iyi anlaşılması gereken iki önemli kelime kullanılmıştır: teberrüc ve cahiliyet'ül-üla. Arapçada teberrüc kelimesi başkalarının önünde açılıp saçılmak anlamına gelir. Araplar berac kelimesini bariz ve yüksek olan her nesne için kullanırlar. Kuleye, yüksek meydanda ve aşikâr olduğu için burç derler. Yelkenli gemiye Bârice derler. Çünkü yelkenleri uzaktan görülebilir. Teberrüc kelimesi kadın için kullanıldığında şu üç anlama gelir: 1) Kadının yüzünün ve vücudunun cazibesini insanların önünde göstermesi; 2) Takılarını ve elbisesinin süsünü başkalarına göstermesi 3) Yürüyüşü, endamı ve işvesi ile dikkat çekip kendini ortaya koyması. İleri gelen dilbilimciler ve müfessirler de kelimeye bu anlamı vermişlerdir. Mücahid, Katâde ve İbn Ebi Nuceyh: "Teberrüc, cilveli, dikkat çekici, endamlı bir şekilde yürümektir." demişlerdir. Mukatil: "Kadının gerdanlıklarını, küpelerini ve göğsünü (gerdanını) göstermesidir." der. El-Müberred: "Kadının gizlemesi gereken zinetlerini açığa vurmasıdır." der. Ebu Ubeyde ise: "Kadının, erkeklerin dikkatini çekmek için vücudunu ve elbiselerini göstererek kendisini ortaya koymasıdır." der. Cahiliyye kelimesi buranın yanısıra Kur'an'da üç yerde daha kullanılmıştır. Al-i İmran-154'de, Allah yolunda savaşmaktan korkup-kaçınanlar için: "Bazıları da kendi canlarının kaygısına düşüp Allah'a karşı cahiliye zannı gibi haksız bir zanda bulunuyorlardı." denmektedir. Maide-50'de Allah'ın indirdiği kanunlar yerine, kendi kanunları ile hükmetmek isteyenlere hitaben: "Onlar cahiliyyenin hükmünü mü istiyorlar?" buyurulmaktadır. Ve Fetih Suresi 26. ayette, Mekkeli müşriklerin, Müslümanların umre yapmasına izin vermemelerine neden olan önyargıları "cahiliyye hamiyyeti" olarak nitelenmektedir. Bir hadise göre, Ebu'd-Derda bir tartışma sırasında, karşısındaki ile annesi yüzünden alay etti. Hz. Peygamber (s.a) bunu duyunca "sende hâlâ cahiliyye belirtileri var," dedi. Başka bir hadise göre Hz. Peygamber (s.a) şöyle buyurmuştur: "Üç şey cahiliyyeyi gösterir: Başka bir kimsenin soyu ile alay etmek, yıldızların hareketi ile fal bakmak ve ölülerin ardından yas tutmak." Bütün bu adetler, islam terminolojisinde cahiliyyenin İslâm kültürüne, medeniyetine, İslâm ahlâkına ve İslâmî düşünüş ve davranış tarzına aykırı her tür tutum ve davranış anlamına geldiğini göstermektedir. O halde, cahiliyetü'l-üla, İslâm öncesi Arapların ve tüm diğer toplumların içinde bulunduğu kötü ve gayri-İslâmî durum anlamına gelir. Bu açıklamaya göre, Allah'ın yasakladığı şey, kadınların fiziksel güzellik ve cazibelerini göstererek evden dışarı çıkmalarıdır. Allah, kadınlara evlerinde oturmalarını emretmektedir; çünkü, onların asıl faaliyet alanı, dış dünya değil, evin içidir. Bununla birlikte kadınlar iş için dışarı çıkmak zorunda kalırlarsa, İslâm öncesi cahiliye kadınları gibi çıkmamalıdırlar. Çünkü, yüz ve vücudunu ortaya koyarak ve zinetlerini, güzel elbiselerini göstererek, endamlı bir şekilde yürümek İslâm toplumundan bir kadına yakışır bir davranış değildir. Bunlar islâm'ın kabul etmediği cahiliye adet ve davranışlarıdır. Şimdi herkes memleketimizde popüler hale getirilen kültürün, Kur'an'a göre, İslam kültürü mü yoksa cahiliye kültür mü olduğuna kendisi düşünüp karar versin. 50. Ayetin yer aldığı konunun çerçevesinden, Ehl'ül-Beyt (ev halkı) ile, burada, Hz. Peygamber'in eşlerinin kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü hitap, "Ey Peygamber'in hanımları" diye başlamaktadır ve gerek bu ayetten önce, gerekse sonraki bütün konunun muhatabı da yine Peygamber'in (s.a) hanımlarıdır. Bunun yanısıra "Ehl'ül-Beyt" kelimesi Arapçada, Türkçedeki (ev halkı) "aile" (ingilizcede household) anlamında kullanılmaktadır. Ve bir adamın karısını ve çocuklarını kapsayan bir terimdir. Hiç kimse "karı"yı ev halkından saymamazlık edemez. Kur'an bu kelimeyi bundan başka iki yerde daha kullanır ve her iki yerde de "karı" ailenin en önemli üyesi olarak bu kelimenin tarifi kapsamına girer. Hud Suresi'nde, melekler Hz. İbrahim'e (a.s) bir oğul müjdelediklerinde, karısı şöyle der: "Vay bana, ben kocamış iken ve şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım?" Melekler dediler ki: "Allah'ın emrine mi şaşıyorsun? Ey İbrahim'in ev halkı, Allah'ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizdedir." Kasas Suresi'nde, Musa (a.s) bebek iken Firavun'un evine vardığında ve karısı ona uygun bir süt anne aradığı sırada, Musa'nın (a.s) kızkardeşi şöyle der: "Size, onu büyütecek ve iyi bakacak bir ev halkını haber vereyim mi?" O halde arapça ifade kuralı, hepsi, Peygamber'in (s.a) hanımlarının ve çocuklarının Ehl'ül-Beyt terimi içinde yeraldıklarını göstermektedir. Bu yüzden İbn Abbas, Urve bin Zübeyr ve İkrime, bu ayetteki Ehl'ül-Beyt ile Peygamber'in (s.a) hanımlarının kastedildiği görüşündedirler. Fakat Ehlü'l-Beyt ile Peygamber'in (s.a) hamımlarının kastedildiği ve başka hiç kimsenin buna dahil olmadığını söylemek de yanlıştır. Çünkü "ev halkı" bir kimsenin ailesine mensup olan herkesi kapsayan bir terimdir. Ayrıca Hz. Peygamber de (s.a) bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur. İbn Ebi Hâtim'e göre, Hz. Aişe'ye (r.a) , Hz. Ali (r.a) hakkında sorulduğunda, şu cevabı vermiştir: "Hz. Peygamber'in en çok sevdiği ve onun en çok sevdiği kızının kocası olan bir kimseyi mi bana soruyorsunuz?" Daha sonra Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hüseyin'i (r.a) çağırdığını, bir örtü altına alıp şöyle dua ettiğini anlattı: "Allah'ım, bunlar benim ev halkım (Ehl'ül-Beyt) , onlardan pisliği uzaklaştır ve onları tertemiz kıl." Hz Aişe der ki: "Ben de senin ev halkından biriyim (yani beni de o örtünün altına alıp dua etsen) dedim." Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a) şu cevabı verdi: "Sen dışarıda kal. Elbette sen zaten ehli beyttensin." Müslim, Tirmizi, Ahmed, İbn Cerir, Hakim, Beyhâki gibi muhaddisler, Ebû Said el-Hudri, Hz. Aişe, Hz. Enes, Hz. Ümmü Seleme, Hz. Vâsile bin Eska ve başka birçok sahabiden, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğlunu Ehl-ül Beyt'ten saydığını gösteren birçok hadis rivayet etmişlerdir. O halde onları Ehl'ül-Beyt'ten saymayanların görüşü yanlıştır. Yukarıdaki hadislere dayanarak Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarını Ehl'ül-Beyt kapsamı içine almayanlar da hata içindedirler. Çünkü Kur'an tarafından açıkça ifade edilen bir noktaya hadisle karşı çıkılmaz. Ayrıca zaten bu hadislerden böyle bir anlam çıkarılamaz. Bazı hadislerde rivayet edilen, Hz. Peygamber'in (s.a) ailesinden dört kişiye örttüğü örtünün içine Hz. Aişe ve Hz. Ümmü Seleme'yi (r.a) almaması olayından, onları Ehl'ül-Beyt içine dahil etmediği anlamı çıkmaz. Peygamber'in (s.a) eşleri zaten "ev halkı"ndandırlar; çünkü Kur'an onlara Ehl'ül-Beyt diye hitap etmiştir. Bununla birlikte Hz. Peygamber (s.a) Kur'an'daki bu açık ifadenin ailenin diğer üyelerinin Ehl'ül-Beyte dahil olmadığı gibi bir yanlış anlamaya sebep olabileceğini düşünerek, onların da (Hz. Ali, Fatıma ve iki oğulları) ev halkından olduğunu bu olay vesilesiyle ayrıca vurgulamıştır, eşleri için böyle ayrıca bir vurgulamaya gerek duymamıştır. Çünkü Kur'an bu noktayı açıklığa kavuşturmuştur. İnsanlardan bir grup da, ayetin anlamını saptırarak, Ehl'ül-Beyt'in sadece Hz. Ali, Hz. Fâtıma ve iki oğullarını kapsadığını, Peygamberin (s.a) hanımlarının buna dahil olmadığını söylemişlerdir. Hatta daha da ileri giderek "Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor" cümlesinden, Hz. Ali, Hz. Fatıma ve iki oğullarının aynen peygamberler gibi ismet sahibi (günahsız) olduğu sonucunu çıkarmışlardır. Ayetteki "pislik" ile günah ve hatanın kastedildiğini ve Allah'ında belirttiği gibi Ehl'ül-Beyt'in günah ve hatadan temizlendiğini söylerler. Oysa ayetteki ifade onların pislikten uzaklaştırıldıklarını ve temizlendiklerini bildirmemekde, bilakis şöyle demektedir: "Allah sizden pisliği gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor." Konunun bütünlüğü de, burada Peygamber'in (s.a) ev halkının övülmesinin kastedildiğine dair bir ipucu vermemektedir. Tam aksine onlara ne yapıp ne yapmamaları gerektiği bildirilmektedir; çünkü, Allah onları tertemiz kılmak istiyor. Başka bir deyişle, onlara şu davranış tarzını benimserlerse, Allah'ın onları tertemiz kılacağı, aksi taktirde onları temizlemeyeceği söylenmektedir. Bununla birlikte, eğer: "Allah sizden pisliği uzaklaştırmak ve sizi tertemiz kılmak istiyor" sözünden Allah'ın onları günahsız ve hatasız kıldığı sonucu çıkarılırsa, Allah'ın namazdan önce abdest alan bütün Müslümanları da günahsız ve hatasız kılmaması için hiçbir sebep yoktur. Çünkü abdest alanlar hakkında da Allah şöyle buyurur: "Allah sizi tertemiz kılmak ve size olan nimetini tamamlamak istiyor." (Maide: 6)
34- Evlerinizde okunmakta olan Allah'ın ayetlerini ve hikmeti hatırlayın.(51) Hiç şüphe yok Allah, latiftir,(52) haberdar olandır.
35- Hiç şüphesiz,(53) Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar,(54) mü'min olan erkekler ve mü'min olan kadınlar,(55) gönülden (Allah'a) itaat eden erkekler ve gönülden (Allah'a) itaat eden kadınlar,(56) sadık olan erkekler ve sadık olan kadınlar,(57) sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,(58) saygıyla (Allah'tan) korkan erkekler ve saygıyla (Allah'tan) korkan kadınlar,(59) sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,(60) oruç tutan erkekler, kadınlar ve ırzlarını koruyan erkekler(61) ve (ırzlarını) koruyan kadınlar,(62) Allah'ı çokça zikreden erkekler ve (Allah'ı çokça) zikreden kadınlar,(63) (işte) bunlar için Allah bir bağışlanma ve büyük bir ecir hazırlamıştır.(64) AÇIKLAMA 51. Metindeki "vezkürne" kelimesinin iki anlamı vardır: Hatırlamak ve anmak. Birinci anlamı alırsak ayet şu manaya gelir: "Ey Peygamber'in hanımları, sizin evinizin bütün dünyaya Allah'ın ayetlerinin ve Hikmet'in tebliğ edildiği ev olduğunu hiçbir zaman unutmayın. Bu nedenle sizin sorumluluğunuz çok büyük. İnsanların sizin evinizde bile cahiliyeden kalma bazı iz ve özellikler tespit etmesine meydan vermeyin." İkinciyi kabul edersek ayet şu anlama gelir: "Ey Peygamber'in hanımları, siz duyduğunuz ve gördüğünüz herşeyi başka insanlara aktarıp anlatmalısınız. Çünkü siz, Peygamber'le (s.a) yakın ve sürekli ilişkiniz sayesinde, başka insanların sizin vasıtanız olmadan öğrenemeyeceği birçok şeyi yaşayıp öğreniyorsunuz." Bu ayette iki şeye değinilmiştir: 1) Allah'ın ayetleri, 2) Hikmet. Allah'ın ayetleri, Kitabı'nı oluşturan ayetlerdir. Fakat hikmet Hz. Peygamber'in (s.a) insanlara öğrettiği bütün değerli şeyleri kapsayan geniş anlamlı bir kelimedir. Bu kelime ile Allah'ın Kitabı'nın ayetleri de kastedilmiş olabilir, fakat kelimenin anlamını sadece bunlara hasretmek için hiçbir sebep yok. Hikmet kelimesi, Hz. Peygamber'in (s.a) okuduğu Kur'an ayetlerinin yanısıra gerek kendi sözleri, gerekse eşsiz mükemmellikteki kişiliği ile insanlara öğrettiği değerli bilgileri kapsar. Bazı kimseler, ayette geçen "mayütlâ" (okunan) kelimesine dayanarak, "Allah'ın ayetleri" ile ve "Hikmet" ile Kur'an'ın kastedildiğini iddia ederler. Fakat bu tamamen yanlış bir hükümdür. "Tilavet" (okuma) kelimesinin özellikle sadece Allah'ın Kitabı'nın okunması için kullanılan bir terim olması, sonraki çağlarda meydana gelmiş bir olaydır. Kur'an ise bu kelimeyi bir terim olarak kullanmamıştır. Bakara Suresi 102. ayette aynı kelime, şeytanların yalan yere Süleyman'a (a.s) nisbet ettikleri büyü ve sihirle ilgili bilgiler için kullanılmaktadır. ("Onlar şeytanların Süleyman'ın (a.s) mülkü hakkında uydurdukları sözlere uydular." Bu da, Kur'an'ın kelimeyi sözlük anlamında kullandığını ve sadece Kur'an okumak anlamında kullanmadığını göstermektedir. 52. "Her şeyi bilen": En gizli ve saklı şeyleri bile bilir. 53. Bir önceki paragraftan hemen sonra bu konunun sunulmasında gizli bir kinaye vardır: Buraya kadar Hz. Peygamber'in (s.a) hanımlarına verilen emir ve talimatlar sadece onlara mahsus değildir, bütün İslâm toplumu da onlara uygun bir şekilde kendisini ıslah etmelidir. 54. "Kendilerini Allah'a teslim edenler": İslâm'ı kendileri için bir yaşama tarzı, bir din olarak seçen ve hayatları boyunca ona uyan ve İslâmî düşünüş ve yaşayış tarzından dönmeyi istemeyen, bilakis ona teslim olma yolunu seçen kimseler. 55. "İman eden": İtaatleri sadece göstermelik ve gönülsüz olmayan, bilakis İslâm hidayetinin hak olduğunu samimiyetle kabul eden, Kur'an'ın ve Peygamber Muhammed'in (s.a) gösterdiği yolun kendilerini ebedî kurtuluşa götürecek tek doğru yol olduğuna inanan kimseler. Allah ve Peygamberinin yanlış dediği, onların hükmüne göre de yanlıştır ve Allah ve Peygamberinin doğru dediği, onların düşünce ve duygularına göre de doğrudur. Onlar Kur'an ve sünnetin emrettiği hiçbir şeyi ne psikolojik olarak, ne de aklen aykırı bulmazlar, ve hem Allah ve Rasûlünün emirlerinde bir değişiklik yaptıkları suçlamasından sakınıp, hem de onları kendi arzularına uydurmak ve dünyada o günlerde geçerli olan kurallara benzetmek için bir fırsat gözleyip durmazlar. Hz. Peygamber (s.a) gerçek imanı bir hadisinde şu şekilde tanımlamıştır: "Rab olarak Allah'tan, din olarak İslâm'dan ve rasûl olarak Muhammed'den hoşnut olan kimse imanın gerçek tadını almıştır." (Müslim) Başka bir hadisinde de şöyle buyurmuştur: "Benim getirdiklerim kendi nefsinizden önce gelmedikçe hiçbiriniz gerçek mümin olamazsınız." (Şerh-üs-Sünne) 56. Yani, "Onlar sadece iman etmekle kalmazlar, aynı zamanda uygulamada da itaati seçerler. Onlar Allah ve Rasûlünün emrettiklerinin hak olduğuna kalben inanan, fakat uygulamada bu emirlere karşı gelen; Allah ve Rasûlünün haram kıldıklarının kötü olduğunu samimiyetle kabul eden, fakat pratik hayatta bu haramları işleyen kimseler gibi değildirler." 57. Yani, "Onlar konuşmalarında doğru sözlü ve ilişkilerinde sadıktırlar. Yalan, hile, aldatmaca gibi şeylerle uğraşmazlar. Dilleri sadece vicdanlarının doğru kabul ettiği şeyi söyler. Ancak hak ve doğruluğa uygun olduğunu bildikleri şekilde davranırlar ve başkalarıyla olan bütün ilişkilerinde doğruluk ve haysiyetten ayrılmazlar." 58. Yani, "Onlar Allah ve Rasûlü tarafından öğretilen doğru yolda ilerlerken ve yeryüzünde Allah'ın dinini ikame etmeye çabaladıkları sırada karşılaştıkları her tür zorluk, tehlike, kayıp ve engellere sabır ve sebat ile göğüs gererler. Hiçbir korku, hiçbir nefsani arzu ve eğilim onları doğru yoldan saptıramaz." 59. Yani, "Onlar kibir, gurur ve kendini beğenmişlikten uzaktırlar, kul olduklarının ve ibadet ve itaat etmekten başka bir konumda olamayacaklarının farkındadırlar. Bu nedenle vücutları ile birlikte kalpleri de, Allah'tan korkarak O'nun önünde secde eder. Onlar Allah'tan korkmayan ve kibir içinde yaşayanlar gibi davranmazlar." Bu niteliklerin dizilişinden huşü ile, genelde Allah korkusu ile birlikte özellikle namazın kastedildiği anlaşılmaktadır. Çünkü sadaka vermek ve oruç tutmak hemen bunun ardında yer almaktadır. 60. Burada farz olan zekat değil, nafile sadakalar da kastedilmektedir. Bu ifade ile, onların bütün servetlerini cömertçe Allah yolunda harcadıkları ve Allah'ın kullarına yardım etmekte cimrilik etmedikleri anlatılmak istenmektedir. Onların yardımının ulaşmadığı hiçbir yetim, hiçbir hasta, hiçbir zayıf ve özürlü insan, hiçbir muhtaç ve fakir yoktur. Allah'ın dinini yüceltmek için parasal desteğe ihtiyaç duyulduğunda ise bu kullar bu amaçla para harcamakta hiçbir tereddüt ve cimrilik göstermezler. 61. Bu hem farz, hem de nafile olan oruçları kapsar. 62. Bunun iki anlamı vardır: 1) Onlar zinadan korunurlar; veya 2) Çıplaklıktan sakınırlar. Burada çıplaklığın sadece üzerine hiçbir şey giymemek demek olmadığına, vücudun bütün hatlarını belli eden dar veya ince giysiler giyenlerin de çıplak sayılacağına dikkat edilmelidir. 63. "Allah'ı çok zikretmek", kişinin hayatın her anında şu veya bu şekilde Allah'ı anması demektir. İnsan, Allah düşüncesi kalbinin derinliklerinde yer etmedikçe böyle bir davranışı başaramaz. Bu fikir (Allah) kişinin zihnini aşıp bilinçaltına ve vicdanının derinliklerine yerleştiğinde, ancak o zaman her yaptığı işte ve her söylediği şeyde Allah'ın adını hatırlayıp anabilir. Yemeğe başlarken bismillah ve bitirdiğinde elhamdü-lillah der; yatmadan önce Allah'ın adını anar ve uyandığında Allah'ı hatırlar. Konuşmalarının arasında da defalarca bismillah, el-hamdü-lillah, inşa-Allah, mâ-şâ-Allah vs. sözleri tekrarlar ve her meselede Allah'ın yardımını ister, her nimeti için O'na şükreder. Her karşılaştığı belada Allah'ın rahmetine sığınır ve her güçlükte O'na yönelir. Günah işlediğinde O'ndan korkar, bir hata yaptığında O'ndan bağışlanma diler ve her ihtiyacı için O'na dua eder. Kısacası hayatın her anında ve her safhasında onun işlevi Allah'ı anıp zikretmektir. İşte bu işlemi hayat tarzının temelidir. Çünkü bütün diğer ibadetler için belli bir zaman tayin edilmiştir ve kişi o zamanda onu ifa ettiğinde sorumluluk üzerinden kalkar. Fakat bu (Allah'ı zikretme) , belirli bir zamanla sınırlı olmayan bir ibadettir; sürekli yapılmalıdır ki insan hayatı Allah'la ve O'na ibadetle devamlı bir bağ içinde olsun. Diğer ibadetler ve dini görevler de ancak insanın kalbi sadece o ibadet sırasında değil, her an dili Allah'ın adını zikrederken Allah'a yönelmiş bir vaziyette olmaya devam ederse bir anlam ve değere sahip olabilir. Böyle bir durumda kişinin yaptığı ibadet ve vazifeler, verimli ve sulak bir arazide bitkilerin gelişip serpilmesi gibi gelişir. Bunun aksine sürekli Allah'ı zikirden yoksun olarak sadece muayyen vakitlerde yapılan ibadetler verimsiz bir arazide sadece bahçıvanın çabasıyla hayatta kalan bir bitkinin yetişmesine benzer. Bu nokta Hz. Peygamber'in (s.a) bir hadisinde şöyle açıklanmıştır: "Muaz bin Enes el-Cüheni rivayet ediyor: Bir adam Allah'ın Peygamber'ine (s.a) "Allah yolunda savaşa gidenler arasında en büyük mükâfâtı elde eden hangisidir?" diye sordu. Peygamber (s.a) : "Allah'ı en çok zikreden" cevabını verdi. Adam: "Oruç tutanlar içinde hangisi en büyük sevaba nail olur?" diye sordu. Peygamber (s.a) : "Allah'ı en çok zikreden." cevabını verdi. Adam daha sonra aynı soruyu namaz kılan, zekat ve sadaka veren, hacca giden kimseler için sordu. Hz. Peygamber (s.a) her seferinde "Allah'ı en çok zikreden" diyerek aynı cevabı verdi." (Müsned-i Ahmed) 64. Bu ayet, hangi nitelik ve özelliklerin Allah katında değer taşıdığını açıkça ifade etmektedir. Bunlar İslâm'ın bir tek cümle içinde ifade edilen temel değerleridir. Bu konularda kadın ve erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fakat hayattaki fonksiyonları açısından iki cins farklı alanlarda faaliyet gösterir. Erkekler bazı belirli alanlarda, kadınlar ise başka belirli alanlarda faaliyet göstermek zorundadırlar. Bununla birlikte eğer ayette zikredilen özellik ve niteliklere eşit olarak sahipseler, Allah onları eşit derecelere yükseltecek ve onlara eşit mükafatlar ihsan edecektir. Birisinin ev işlerini yapmış, diğerininse halifelik görevlerini yerine getirmiş ve şeriatın emirlerini uygulamış olması; birinin evde çocuklara bakmış, diğerininse savaş alanına gidip Allah yolunda cenketmiş olması, elde edecekleri mükafat ve makamı hiçbir şekilde etkilemez.
36- Allah(65) ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman, mü'min olan bir erkek ve mü'min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Resulü'ne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık bir sapıklıkla sapıtmıştır.(66)
37- Hani sen,(67) Allah'ın kendisine nimet verdiği ve senin de kendisine nimet verdiğin kişiye:(68) "Eşini yanında tut ve Allah'tan sakın"(69) diyordun; insanlardan da çekinerek Allah'ın açığa vuracağı şeyi kendi nefsinde saklı tutuyordun; oysa Allah, kendisinden çekinmene çok daha layıktı.(70) Artık Zeyd, ondan ilişkisini kesince,(71) biz onu seninle evlendirmiş olduk; ki(72) böylelikle evlatlıklarının kendilerinden ilişkilerini kestikleri (kadınları boşadıkları) zaman, onlarla evlenme konusunda mü'minler üzerine bir güçlük olmasın.(73) Allah'ın emri yerine getirilmiştir. AÇIKLAMA 65. Buradan itibaren, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evliliği hakkında nazil olan ayetler yeralmaktadır. 66. İbn Abbas, Katâde, İkrime ve Mukatil bin Hayyan, bu ayetin Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb'i Zeyd için ailesinden isteyip Zeyneb'in ailesinin de bunu kabul etmediği zaman nazil olduğunu söylerler. İbn Abbas'a göre Hz. Peygamber (s.a) bu teklifi yaptığında Hz. Zeyneb: "Ben ondan nesepçe daha soyluyum" demiştir. İbn Sa'd onun: "Ben onu kendime layık bulmuyorum. Ben doğuştan bir Kureyşliyim." dediğini söyler. Zeyneb'in erkek kardeşi Abdullan bin Cahş da aynı şeyi öne sürerek teklifi reddetmişti. Çünkü Hz. Zeyd (r.a) , Hz. Peygamber'in azatlı kölesi idi, Hz. Zeyneb ise onun halasının yani Abdül-Muttalib'in kızı Umeyme'nin kızıydı. Onlar Hz. Peygamber'in (s.a) Kureyş'in soylu ailelerinden birinin kızını, kendi halasının kızını, azatlı kölesi için istemesini hoş görmemişlerdi. Bunun üzerine bu ayet nazil olmuş ve Hz. Zeyneb ile bütün ailesi bunu duyunca hemen teklifi kabul etmişlerdi. Daha sonra Hz. Peygamber (s.a) onları evlendirdi, Zeyd'in adına kendi cebinden on dinar ve 60 dirhem mehir verdi, gelinlik elbise ve bazı yiyecekler temin etti. Bu ayet özel bir olay üzerine nazil olmasına rağmen, ayetteki emir ve talimat İslâm anayasa hukukunun temel ilkesidir ve bütün İslâmî hayat sistemi için geçerlidir. Buna göre hiçbir Müslüman fert veya millet, kurum, mahkeme veya parlamento, ya da devletin, Allah ve Rasûlünün hüküm verdiği bir konuda kendi isteğine göre seçme hakkı yoktur. Müslüman olmak, kendi düşünce, davranış ve seçme özgürlüğünü Allah ve Rasûlüne teslim etmek demektir. Hiçbir makul insan iki karşıt davranışı birleştirmeye kalkmaz. Müslüman kalmak isteyen kimse mutlaka Allah ve Rasûlünün emrine boyun eğmek zorundadır; boyun eğmeyi istemeyen kimse ise Müslüman olmadığını kabul etmelidir. Eğer bunu da kabul etmezse, ne kadar Müslüman olduğunu haykırsa da, hem Allah hem de insanlar tarafından münafık olarak kabul edilecektir. 67. Burada başlayan ve (48. ayete kadar devam eden) bölüm, Hz. Peygamber (s.a) Hz. Zeyneb (r.a) ile evlendikten ve münafıklar, Yahudiler ve müşrikler onun aleyhinde propaganda yapmaya başladıktan sonra nazil olmuştur. Bu ayetler incelenirken, vahyin Hz. Peygamber'i (s.a) ayıplayan, ona iftira atan ve kendi arzularını tatmin etmek için ona hakaretlerde bulunan İslâm düşmanlarını doğru yola getirmek ve onları eğitmek için indirilmediği gözönünde bulundurulmalıdır. Bu ayetlerin nazil oluşunun asıl sebebi, Müslümanları bu propaganda kampanyasından korumak ve onların şüphe ve tereddütlere düşmesini önlemekti. Tabii ki Allah'ın kelamı kafirleri tatmin edemezdi. O sadece bunun Allah kelamı ve gerçek olduğunu bilen ve inanan kimselere tesir edebilir. Bu doğru ve salih insanların da, düşmanlar tarafından öne sürülen iddialardan etkilenme ihtimalleri vardı. Bu nedenle Allah bir taraftan onların zihinlerindeki bütün muhtemel şüpheleri bertaraf etti, diğer taraftan hem müslümanlara, hem de Hz. Peygamber'e (s.a) böyle durumlarda nasıl davranmaları gerektiğini öğretti. 68. Burada, ayetin devamında adından açıkça bahsedilen Hz. Zeyd (r.a) kastedilmektedir. Allah'ın ve Rasûlünün ona nasıl nimet verdiklerini anlayabilmek için Hz. Zeyd'in (r.a) hayat hikâyesini kısaca gözden geçirmek gerekir. Zeyd, Kelb kabilesinden Hârise bin Şurahbil'in oğluydu ve annesi Tay kabilesinin bir kolu olan Beni Ma'n'dan Su'dâ binti Sa'lebe idi. Zeyd sekiz yaşında iken annesi onu ailesinin yanına götürdü. Orada iken Beni Kayn bin Cesr kabilesi onlara saldırdı, mallarını talan etti, Zeyd'in de içlerinde bulunduğu bir grup adamı esir aldı. Daha sonra Beni Kayn kabilesi Zeyd'i, Taif yakınlarındaki Ukaz panayırında sattı. Onu Hz. Hatice'nin yeğenlerinden biri olan Hakim bin Hizâm satın aldı. Hakim, Zeyd'i Mekke'ye getirdi ve halasına hediye etti. Hz. Peygamber (s.a) , Hz. Hatice ile evlendiğinde Zeyd'i eşinin hizmetinde buldu. İyi davranışlarından ve halinden hoşlandığı için onu eşinden istedi. Böylece bu şanslı çocuk bir kaç yıl sonra kendisine peygamberlik verilecek olan bu mükemmel insanın hizmetine girdi. Hz. Zeyd o sırada 15 yaşındaydı. Sonraları babası ve amcası onun Mekke'de olduğunu öğrendiklerinde, Hz. Muhammed'e (s.a) geldiler ve fidye karşılığı oğullarını geri almak istediler. Hz. Peygamber (s.a) : "Çocuğa soracağım; sizinle mi gidecek, yoksa benimle mi kalacak, buna kendisi karar verecek. Fakat eğer benimle kalmayı tercih ederse, ben benimle kalmayı seçen birini geri göndermem." dedi. Onlar da: "Çok güzel, çocuğa sor" dediler. Hz. Peygamber (s.a) Zeyd'i çağırdı ve: "Bu adamları tanıyor musun" diye sordu. Zeyd: "Evet, biri babam, biri de amcamdır." dedi. Hz. Peygamber (s.a) : "Beni de, onları da tanıyorsun. Onlarla gitmek veya dilersen benimle kalmak hususunda serbestsin." dedi. Zeyd: "Seni bırakıp da başkasıyla gitmek istemiyorum." cevabını verdi. Babası ve amcası: "Zeyd, köleliği hürlüğe ve başkalarıyla kalmayı anne-babanı ve aileni bırakmaya tecih mi ediyorsun?" diye sordular. O: "Bu adamda gördüğüm şeylerden sonra, dünyadaki hiçbir şeyi ona tercih edemem" dedi. Bu cevabı duyduklarında amcası ve babası Zeyd'in Hz. Peygamber'le (s.a) kalmasına razı oldular. Hz. Muhammed (s.a) hemen Zeyd'i azad etti ve Kâbe'de bir grup Kureyşli önünde: "Şahit olun. Şu andan itibaren Zeyd benim oğlumdur. Ben ona varisim, o da bana varistir." diye ilan etti. Bundan sonra onu Zeyd Bin Muhammed diye çağırmaya başladılar. Tüm bunlar Hz. Muhammed'e (s.a) peygamberlik gelmeden önce meydana gelmişti. Daha sonra Allah ona peygamberlik ihsan etti. Bunu duyar duymaz hiç tereddüt etmeksizin ona inanan dört kişi vardı: Hz. Hatice, Hz. Zeyd, Hz. Ali ve Hz. Ebu Bekir (r.a) . Hz. Zeyd o sıralarda 30 yaşındaydı ve 15 yıl boyunca Hz. Peygamber'e (s.a) hizmet etmişti. Hicretin dördüncü yılında Hz. Peygamber (s.a) onu halasının kızı Zeyneb ile evlendirdi, onun adına mehrini ödedi ve ev kurmaları için gerekli eşyaları temin etti. İşte bu nedenle Allah bu ayette: "Allah'ın nimet verdiği, senin de nimet verdiğin kimse..." buyurmaktadır. 69. Bu sözler, Hz. Zeyd ile Hz. Zeyneb arasındaki ilişkiler kötüye gittiği ve Hz. Zeyd en sonunda Hz. Peygamber'e (s.a) karısını boşamak istediğini bildirdiğinde söylenmiştir. Hz. Zeyneb (r.a) Allah ve Rasûlünün emri olduğu için onunla evlenmeyi kabul etmiş olduğu halde, Zeyd'in ailesi tarafından büyütülmüş azatlı bir köle, kendisinin ise Arabistan'ın en soylu ailesine mensup olmasına rağmen bu köle ile evlendirilmiş olduğu fikrini aklından çıkaramıyordu. Bu yüzden Hz. Zeyd'i evlilik hayatında kendine denk görmüyor ve bu da aralarında zamanla daha da kötüye giden anlaşmazlıklara neden oluyordu. Bu sebeple evlilikleri, bir yıl kadar sonra boşanma ile son buldu. 70. Bazı kimseler ayetin manasını yanlış anlayarak şöyle yorumlamışlardır: Hz. Peygamber (s.a) Zeyneb ile evlenmeyi ve Zeyd'in (r.a) onu boşamasını istiyordu. Fakat Zeyd (r.a) gelip hanımını boşamak istediğini söyleyince, Hz. Peygamber (s.a.) onu istemeyerek de olsa durdurdu. Bunun üzerine Allah: "Allah'ın açığa vuracağı bir şeyi içinde gizliyordun." buyurdu. Oysa ayetin gerçek anlamı bunun tam tersidir. Eğer bu cümle aynı surenin 1,2,3. ve 7. ayetleriyle birlikte okunursa, Hz. Zeyd ile eşi arasındaki anlaşmazlık şiddetlendiğinde Allah, Hz. Peygamber'in (s.a) kalbine Zeyd (r.a) , Zeyneb'i (r.a) boşadığında onunla Hz. Peygamber'in (s.a) evlenmesi gerektiğini ilham etmişti. Fakat Hz. Peygamber (s.a) o günkü Arap toplumunda evlatlığının dul karısı ile evlenmenin, hem de bir avuç dolusu Müslüman hariç bütün ülkenin kendisine düşmanlık beslediği bir anda, ne anlama geleceğini çok iyi biliyordu. Bu nedenle bu konuda adım atmaya çekiniyordu. İşte bu yüzden Zeyd (r.a) karısını boşamak istediğini söyleyince Hz. Peygamber (s.a) : "Allah'tan kork, eşini yanında tut." diyordu. Bununla kastettiği şuydu: Kendisinin bu imtihandan kurtulabilmesi için Zeyd'in (r.a) eşini boşamaması gerekiyordu, aksi taktirde boşanma vuku bulduğunda bu emri yerine getirmek zorunda kalacak ve böylece birçok iftira ve suçlamalara hedef olacaktı. Fakat Hz. Peygamber (s.a) karşılaşacağı iftira ve suçlamalardan kaçınmak amacıyla, bilerek Hz. Zeyd'in (r.a) eşini boşamasını engellerken, Allah bu davranışı Peygamberi'nin (s.a) yaşaması gereken mükemmel bir tecrübe olarak kabul ediyor ve Peygamber'in (s.a) bu evliliği vasıtasıyla büyük bir reform yapmayı murad ediyordu. "İnsanlardan korkuyordun, oysa asıl korkulmaya layık olan Allah idi." cümlesi ile de aynı noktaya temas edilmektedir. Bu ayeti, İmam Zeyn'ül-Abidin Ali bin Hüseyin (r.a) de aynı şekilde açıklamıştır: "Allah Hz. Peygamber'e (s.a) , Hz Zeyneb'in (r.a) de eşlerinden biri olacağını ilham etmişti. Fakat Zeyd (r.a) ona gelip şikayet edince, Hz. Peygamber (s.a) ona Allah'tan korkmasını ve eşini yanında tutmasını emretti. Bunun üzerine Allah, Peygamberine şöyle buyurdu: "Seni Zeyneb ile evlendireceğimi sana bildirmiştim. Fakat sen Zeyd'in hanımını boşamasına engel olurken, Allah'ın açığa vuracağı bir şeyi gizliyordun." (İbn Cerir, İbn Ebi Hâtim'dan naklen İbn Kesir) . Allame Alüsi de Ruhu'l-Meani'sinde ayete aynı anlamı vermiştir: "Bu, Hz. Peygamber'in (s.a) bu durumda sessiz kalmayı veya Zeyd'e istediğini yapmakta serbest olduğunu söylemeyi terkedip onu boşanmaktan alıkoyduğu için Allah'ın hoşnutsuzluğunu belirten bir ifadedir. Bu hoşnutsuzluk şundan ibarettir: 'Ben sana, Zeyneb'in senin eşlerinden biri olacağını daha önceden bildirdiğim halde, niçin Zeyd'e eşini yanında tutmasını söyledin?" 71. Yani, Zeyd karısını boşadı ve iddet süresi sona erdi. "Zeyd ondan ilişiğini kesince" sözleri artık Zeyd'in (r.a) o kadınla ilgili hiçbir işinin olmadığı anlamına gelir. "İlişkinin kesilmesi"sadece boşandığını söylemekle meydana gelen bir durum değildir. Çünkü iddet süresi içinde, koca eğer dilerse karısına tekrar dönebilir ve kadının hamile olup olmadığı anlaşılıncaya dek kocanın karısına olan ilgisi devam eder. Bu nedenle kocanın eski karısı ile olan ilişkisi ancak iddet süresinin bitmesiyle sona erer. 72. Bu ifade, Hz. Peygamber'in (s.a) Hz. Zeyneb ile kişisel arzusu nedeniyle değil, Allah'ın emri sonucu evlendiğini göstermektedir. 73. Bu sözler, Allah'ın, insanlar tarafından başka türlü kabullenilmesi çok zor olan bir sosyal reformu Peygamber'i (s.a) aracılığı ile gerçekleştirdiğini göstermektedir. Arabistan'da evlatlık ilişkileriyle ilgili uygulamada olan yanlış gelenek ve adetlere bir son vermenin başka yolu yoktu. Sadece Allah'ın Rasûlü bu adetleri ortadan kaldırmak için bir önlem alabilirdi. O halde Allah bu nikahı, sadece Peygamber'in (s.a) ev halkına bir eş daha eklemek için değil, önemli bir sosyal reformu gerçekleştirmek için murad etmiştir.
38- Allah'ın kendisine farz kıldığı bir şey(i yerine getirme) de peygamber üzerine hiç bir güçlük yoktur.(74) (Bu,) Daha önce gelip geçen (ümmet) lerde de olan Allah'ın sünnetidir. Allah'ın emri, takdir edilmiş bir kaderdir.(75)
39- Ki onlar (o peygamberler) Allah'ın risaletini tebliğ edenler, O'ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah'ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır. Hesap görücü olarak Allah yeter.(76)
40- Muhammed, sizin erkeklerinizden hiç birinin babası değildir; ancak o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.(77)
41- Ey iman edenler, çokça zikretmek suretiyle Allah'ı zikredin. AÇIKLAMA 74. Bu sözler, bu tür bir evliliğin diğer Müslümanlar için caiz olduğunu, Peygamber (s.a) içinse Allah tarafından emredilen bir görev olduğunu göstermektedir. 75. Yani, "Peygamberlerin, Allah'tan bir emir aldıklarında, bu görevi hemen yerine getirmeleri bir kanundur. Allah, Peygamberine birşey emrettiği zaman, bütün dünya ona karşı çıksa bile Peygamber bu emri yerine getirmelidir." 76. Metindeki sözler iki anlama gelebilir: 1) Allah'ın her korkuya ve tehlikeye mukavemet etmeye gücü yeter. 2) Hesap görücü olarak Allah yeter: Hiç kimseden değil, Allah'a hesap vermekten korkulmalıdır. 77. Bu bir tek cümle, İslâm düşmanlarının Hz. Peygamber'in (s.a) evliliği ile ilgili yönelttikleri suçlamaları bertaraf etmektedir. Onların karşı çıktığı ilk nokta, Hz. Peygamber'in (s.a) İslâmî kurallara göre oğlunun karısı ile evlenmek haram olduğu halde, gelini ile evlenmiş olmasıydı. Bu itiraza şöyle cevap verilmektedir: "Muhammed (s.a) sizin erkeklerinizden birinin babası değildir." Yani Zeyd, onun gerçek oğlu değildi, bu nedenle onun dul karısıyla evlenmesi haram değildir. İslâm düşmanlarının ikinci itirazı, evlatlığı, onun asıl oğlu değilse bile onun karısıyla evlenmemesi gerektiğiydi. Bu itiraza da "... fakat o Allah'ın Rasûlüdür." ifadesi ile cevap vermektedir. Yani gelenek ve adetlerin haram kabul ettiği helal birşey hakkındaki tüm önyargıları ortadan kaldırmak ve onun helal olduğunu tekrar ilan etmek Allah'ın Rasûlü olarak onun göreviydi. Bu nokta "... ve (o) peygamberlerin sonuncusudur" denilerek vurgulanmaktadır. Yani, Allah'ın Rasûlü olmasının yanısıra, ondan sonra onun eksik bıraktığı sosyal reformları tamamlayabilecek bir peygamber daha gelmeyecektir. Bu nedenle bu yerleşmiş kötü geleneği bizzat ortadan kaldırması bir nebze daha zaruri olmaktadır. Yine bu noktayı vurgulamak amacıyla Allah herşeyi bilendir," denilmektedir. Yani, bu adetin olduğu gibi bırakılması yerine, neden bizzat Hz. Muhammed (s.a) vasıtasıyla ortadan kaldırılması gerektiğini en iyi bilen yine Allah'tır. O, Hz. Muhammed'den (s.a) sonra peygamber gelmeyeceğini bilmektedir. Bu nedenle eğer Allah bu cahiliye adetini son peygamberi ile ortadan kaldırmazsa, ondan sonra hiç kimse bu adeti Müslümanlar arasından ebediyen kaldıramayacaktır. Daha sonra gelen ve insanların ıslahı için uğraşan kimseler bu adeti ortadan kaldırsalar bile, bu teşebbüslerden hiçbiri her çağ ve her toplulukta uygulanabilirliğe ve bir kalıcılığa sahip olmayacak ve bu ıslahatçılardan hiçbiri, yaptığı davranış (sünnet) ile insanların kafasındaki bütün şüphe ve önyargıları silebilecek kadar güçlü ve kutsi bir şahsiyete sahip olamıyacaktır. Ne yazık ki, çağımızda bazı gruplar bu ayeti yanlış yorumlamakta ve büyük bir fitnenin kapısını açmaktadırlar. Bu nedenle bu surenin sonunda, peygamberliğin sona ermesi ile ilgili ve bu gibi grupların ortaya yaydığı yanlış fikirlerin ortadan kaldırılmasına yarayan açıklamaların yeraldığı bir EK bölüm hazırladık. EK: Çağımızda yeni bir peygamberlik ihdas etmek suretiyle büyük çapta fitneye yol açan bir güruh, Hatemün-Nebiyyîn deyimini "Nebîlerin Mührü" şeklinde tercüme etmek hevesindeler. Bununla demek istedikleri şudur: Muhammed Rasûlullah'dan (s.a) sonra gelecek peygamberler, ancak onun mührünü taşıyarak gelecekler; diğer deyişle, bir kimsenin peygamberliği, onun mührünü taşımadıkça o şahıs bir peygamber olamayacak. (!) Fakat bu deyim ayetin bağlamı esas alındığında hiç de bu anlama gelmemektedir. Çünkü eğer bu anlama gelseydi, ayetin bağlamı içinde uygunsuzluk gösterecek hatta bizzat ayetin mevzuuyla çelişkili bir durum arzedecekti. Herşeyden önce ayetin bağlamı, birtakım insanların Hz. Zeyneb'in evliliği ile ilgili itirazları ve bu meyanda serdedilen kuşkuları bertaraf etme meselesinden söz ediliyorken, hiçbir sebebi yokken Hz. Muhammed'in "Nebîlerin Mührü" olduğunun ve gelecekte zuhur edecek peygamberlerin ancak bu mühürle kendini ispatlayacağının araya sokuşturulmasının ne manâsı olabilir? Böyle bir bağlamda, böyle bir manâ tamamen saçma olmakla kalmıyor, üstüne üstlük, itirazcılara karşı ileri sürülen delilleri de sakatlıyor. Eğer kelimenin manâsı böyle olsaydı, itirazcılar şu şekilde haklı çıkarılmış olacaklardı: "Bu dönemde böyle bir evlilik yapmasaydım hiç problem çıkmayacak, hiç beis olmayacaktı. Bu adeti illa da ortadan kaldırmak gerekseydi senden sonra senin mührünle gelen peygamberlerden biri pekalâ ortadan kaldırabilirdi." Bu kimseler tarafından getirilen diğer bir yorum: "Hatemün-Nebiyyîn" deyiminin "Efdalü-Nebiyyîn" (Nebîlerin en faziletlisi) anlamına geldiği yolundadır. Yani, her ne kadar Hz. Rasûl'ün (s.a) gelişiyle nebîliğin kemali sahibini bulmuşsa da yeni peygamberler için kapı daima açıktır. Fakat böyle bir manâ da yukarıda işaret ettiğimiz aynı sakıncaya maruzdur. Ayrıca metnin bağlantıyla uygunluk arzetmediği gibi onunla çelişmektedir de. Çünkü tersi olsaydı, kafir ve münafıklar pekalâ diyebileceklerdir: "Efendim! Ufak tefek de olsa herhalükârda senin ardından peygamberler nasılsa gelecek. Dolayısıyla bu adeti illa da senin kaldırman gerekmez." "Hatemu'n-Nebiyyîn" Deyiminin Lugat Anlamı: Şu halde konuya ilişkin bağlamın gösterdiği kadarıyla Hatemu'n-Nebiyyîn deyimi burada yalnızca peygamberliğin sona erdiği ve Rasulüllah'tan sonra başka bir peygamberin gelmeyeceği anlamına alınabilir. Fakat bu yalnızca bağlamın gereği değil, lugavî değerlendirmeler yüzünden de böyledir. Arap diline göre "Hatem", mühür vurmak, kapamak ve bir şeyi (işi) bitirdikten sonra serbest kalmak demektir. Şöyle ki: "Hatem-el Amel, Fereğa min-el amel" o şahıs işi bitirdi, işten fariğ oldu, demektir. Hateme'l-İna, tencerenin ağzını kapatıp içine bir şey girmesin, yahut içinden bir şey çıkmasın diye adeta mühürledi demektir. Hateme'l-Kitap, mektubu kapatıp (katlayıp) okunmasını önlemek için mühürledi demektir. Hatem ale'l-Kalb, kalbe, hiçbir şeyi anlamamak ya da öğrendiği bir şeyi bir daha unutmamak üzere mühür vurdu demektir. Hitamu'u kulli meşrubin, bir içkinin içildikten sonra ağızda bıraktığı tad anlamına gelir. Hatemetü külli şey'in, bir şeyin akibeti, sonu demektir. Yani bir şeyin ulaşılmış sonudur. Hatem-i Kur'an sözü de tıpkı bu anlamlıdır ve yine aynı anlamda surelerin son ayetlerine Havatim denir. Aynı şekilde Hatem-el Kavm, kabilenin son ferdi anlamını tazammun eder. (bkz: Lisanu'l Arab, Kâmûs, Akrabü'l-Muvarid.) Şu da belirtilmeli ki, Hateme'ş-Şuara, Hateme'l-Fukaha... vs. gibi ünvanlar insanlar tarafından verilmiştir ve hiçbir beşer, mümeyyiz bir vasfı yüzünden kendisine hatem denen kimsenin ardından aynı vasıflara haiz bir kimsenin artık doğup doğmayacağını bilemez. İşte beşerî dilde bu tür ünvanların bir mübalâğadan, bir mükemmellik ifadesinden başka bir şey olmamasının sebebi budur. Buna mukabil Allah bir şahısta şöyle şöyle bir vasfın zirvesine ulaşıp, nihaî noktasına vardığını söylediği zaman, bunu beşerî kullanımda yaptığımız gibi mecazî anlamda anlamamız için hiçbir sebep yoktur. Eğer Allah bir kimseye Hatem'eş-Şuara demişse kesinlikle ondan sonra hiçbir şair gelmeyecek demektir. Aynı şekilde O'nun Hatemü'n-Nebiyyîn dediği bir şahsın ardından da başka bir peygamberin gelmesi imkansızdır. Bu böyledir, çünkü Allah, gaybı bilir, insan bilmez. Dolayısıyla Allah'ın bir kimse için Hatemu'n-Nebiyyîn demesiyle, insanın bir kimse için Hateme'ş-Şuara yahut Hatemu'l-Fukaha demesi aynı seviyede ele alınamaz. İşte bunu esas alan bütün lügat ve tefsir alimleri, Hatemu'n-Nebiyyîn deyiminin Ahiru'n-Nebiyyîn anlamına geldiğinde ittifak etmişlerdir. Arapçada ki kullanım ve sözlük anlamı açısından bakıldığında hâtem kelimesinin, mektupları postalamak üzere kullanılan posta mührü anlamına değil, zarfın üzerine, ne içine birşey girsin, ne de içinden bir şey çıksın diye vurulmuş mühür anlamına geldiği görülmektedir. Rasûlüllah'ın Peygamberliğin Hitamıyla İlgili Hadis-i Şerifleri: Hatem kelimesinin gerek Kur'an'ın bağlamı ve gerekse Arapça lügatten çıkan anlamı, bizzat Rasûlüllah tarafından yapılmış açıklamalarla da teyid edilmiştir. Nitekim aşağıda mevzuyla alakalı sıhhati tartışılmayan bazı hadisleri iktibas etmekteyiz: 1) Rasûlüllah (a.s) buyurdu: İsrailoğulları'na nebîleri kılavuzluk ederdi. Bir peygamber vefat ettiğinde onu bir başkası izlerdi. Ancak benden sonra nebi yok, yalnızca halifeler olacaktır. (Buharî, Kitabu'l-Menakıb.) 2) Rasûlüllah (s.a) buyurdu: Benim, benden önce gelmiş peygamberlere nispetle durumum bir misalle anlaşılabilir: Bir adam büyük bir bina yaptırıp onu güzelce dayayıp döşedi, fakat bir köşede bir tuğlalık boş yer bıraktı. Ahalî binanın etrafında dolaşıyor, güzelliğine hayran kalıyor fakat şunu söylemeden edemiyordu: Niçin bu tuğlanın yeri boş? İşte ben o tuğlayım ve peygamberlerin sonuncusuyum. (Yani peygamberlik binası benim gelişimle tamamlanmıştır. Şimdi bir başka peygamberin doldurabileceği herhangi bir boşluk kalmamıştır.) (Buharî, Kitabü'l-Menakıb.) Müslim, Kitabul-Fedail; Hatemun- Nebiyyin'de aynı konuda dört hadis rivayet edilmekte ve son hadiste şu ilave bulunmaktadır: "Feci'tü ve hatemtu'l enbiya" "Şu halde ben geldim ve nebiler silsilesine son verdim." aynı hadis aynı kelimelerleTirmizi de bulunmaktadır: (Kitabu'l-Menakıp, böl. Fadlu'n-Nebi.) Ebu Davud Tayalisi Müsned'inde bu hadis, Cabir bin Abdullah tarafından rivayet edilen hadisler arasında geçmekte ve son kelimeleri şöyle son bulmaktadır: (Peygamberlik benimle son buldu." İmam Ahmed'in Müsned'inde konuyla ilgili hadisler az bir farklılıkla Hz. Übeyy bin Ka'b, Hz.Ebu Said el- Hudri ve Hz.Ebu Hureyre tarafından nakledilmektedir. 3) Rasüllüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Ben diğer Peygamberlerden altı şeyle ayrılmaktayım. a) Bana fasih konuşabilme yeteneği bahşedildi, b) Şanslı zaferlere erdirildim,c) Ganimet bana helal kılındı, d) Arz bana mescid ve temizlenme vasıtası kılındı, (Yani benim şeriatıma göre musalli, sadece özel bir ibadethane değil, yeryüzünün herhangi bir yerinde namazını eda edebilir. Ve eğer abdest için su bulamazsa teyemmüm edebilir. Yani toprakla temizlenebilir.) , e) Ben, bütün dünyaya peygamber tayin edildim, f) Benimle peygamberlik görevi son buldu." (Müslim Tirmizi, İbn Mace.) 4) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Risalet ve Nübüvvet son bulmuştur. Benden sonra ne bir resul, ne de bir nebi gelmeyecektir." (Tirmizi, Müsned- i Ahmed.) 5) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Ben Muhammed'im, ben Ahmed'im, ben Mahvediciyim; küfür benimle mahvedilmektedir. Ben toplayıcıyım; Benden sonra insanlar Mahşer'de toplanacaklar. (Yani benden sonra gelecek olan yalnızca Kıyamettir.) Ve ben Akib'im; yani, benden sonra peygamber gelmeyecektir," (Buhari,Müslim,Tırmizi, Muvatta, el-Müstedrek.) 6) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Allah'ın gönderdiği hiç bir peygamber yoktur ki, kavmini Deccal'ın gelişi konusunda uyarmamış olsun. (Ancak o kendi zamanlarında gelmemiştir.) Şimdi ben, peygamberlerin sonuncusuyum ve sizde son ümmetsiniz. Dolayısıyla o, sizin aranızdan zuhur edecektir." (İbni Mace.) 7) Abdurrahman bin Cübeyr şöyle diyor: "Adullah bin Amr bin As'ın şöyle dediğini işittim: "Birgün Rasulüllah bize o vaziyette geldiki, adeta bize veda edecek. Sonra üç kez şöyle seslendi: "Ben Muhammed'im, Ümmî Peygamber" ve ekledi: " Benden sonra hiç peygamber gelmeyecektir." (Müsned-i Ahmed, Abdullah bin Amr bin As'tan rivayet edilen hadisler.) 8) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Benden sonra peygamberlik yoktur. Yalnızca geleceğe dair müjdeler vardır. Soruldu: "Nedir o müjdeler Ya Rasullallah?" Şöyle cevap verdi: "Hak-rüya" yada şöyle dedi: "Sadık rüya" (Yani artık vahiy gelmeyecektir. Olsa olsa bir şahıs sadık bir rüya şeklinde işaret alabilecektir.) (Müsned-i Ahmed, Nesai, Ebu Davud.) 9) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu:"Eğer benden sonra peygamber gelecek olsaydı bu, Ömer bin El Hattap olurdu."(Tirmizi.) 10) Rasullüllah (s.a) Hz. Ali'ye şöyle buyurdu: "Sen bana, Musa'ya nisbetle Harun gibisin, Fakat benden sonra peygamber yoktur." (Buhari, Müslim.) Buhari ve Müslim bu hadisi Tebuk Gazvesiyle ilgili olarak zikretmiştir. Bu konuda iki hadis de Ahmed'in Müsned'inde Hz.Sa'd bin Ebi Vakkas tarikiyle rivayet edilmektedir ki birisinin son cümlesi şöyle bitmektedir: "Benden sonra peygamberlik yoktur." Ebu Davud Tayalisi, İmam Ahmed ve Muhammed İbn İshak tarafından konu ile ilgili olarak rivayet edilen teferruat veren hadislere göre Rasulüllah (s.a) Tebuk seferi arafesinde Hz. Ali'nin Medine savunması için Kentte kalmasına karar vermişti. Bunun üzerine münafıklar, Ali hakkında fesat kumkuması çıkartmak için bir fırsat ele geçirmişlerdi. Hz. Ali de Rasulüllah'a giderek şöyle dedi: "Ey Allah'ın Rasûlü! Beni arkanda kadın ve çocukların arasında mı bırakıyorsun?" Bu soru üzerine Hz. Rasûl, kendisine şöyle diyerek teselli etti: "Sen Harun Musa'ya nasılsa, aynen öylesin." Yani, Tıpkı nasıl Musa Aleyhisselam Tur'a çıkarken İsrailoğulları'na nezaret için arkasında Harun Aleyhisselam'ı bıraktıysa, ben de seni Medine'ye nezaret için arkamda bırakıyorum."Fakat Hz.Ali'nin Harun'la (a.s) mukayesesi bir yanlış anlamaya yol açmasın diye de, Rasullüllah hemen eklemişti: "Fakat benden sonra peygamberlik yok." 11) Sevban'ın rivayetine göre Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: "... ve ümmetim içinden zuhur edecek otuz yalancıdan her biri peygamber olduğunu iddia edecek; oysa ben, son peygamber'im. Benden sonra peygamber yok." (Ebu Davud.) Ebu Davud Kitab'ul-Melahim'de Ebu Hureyre'den naklen aynı mevzudaki bir başka hadisi rivayet eder: "Tirmizi de Hz.Sevban ve Hz. Ebu Hureyre hadislerini rivayet etmektedir ki, 30'a yakın yalancı çıkacak ve her biri Allah'ın peygamberi olduğunu iddia edecektir. 12) Rasulüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Sizden önce İsrailoğulları arasında öyleleri vardı ki Peygamber olmadıkları halde (Allah tarafından) kendileriyle konuşulurdu. Benim ümmetim içinde böyle biri olacak olsa bu Ömer olur."(Buharî, Kitabu'l-Menakıb.) Müslim'de geçen aynı mevzudaki hadiste yukellemün (kendileriyle konuşulanlar) kelimesi yerine, muhaddesûn kelimesi varittir ki ikisi de Allah ya da gayb tarafından kendileriyle konuşulan kimseler anlamına gelmektedir. Hadisin işaretine göre, bu ümmet içinde, peygamber olmadığı halde Allah'la konuşma şerefine ermiş bir kimse olsaydı, o Ömer olurdu. 13) Rasûlüllah (s.a) şöyle buyurdu: "Bundan sonra peygamber yoktur; Ümmetimden sonra (başka bir peygamberin) ümmeti de yoktur." (Beyhakî: Kitabu'r Rüya, Tabaranî) 14) Yüce Rasul (a.s) buyurdu: "Ben son peygamberim. Mescidim de son mesciddir." (Yani Medinede'ki Mescid'i Nebevi) (Müslim: Kitabul-Hac) . Bu hadisler çok sayıda sahabe tarafından nakledilmiş ve birçok hadisci tarafından da sahih senedlerle rivayet edilmiştir. Bu hadisler üzerinde yapılacak bir araştırma gösterir ki, Rasullulah farklı vesileler, farklı yollar ve farklı kelimelerle peygamberlerin sonuncusu olduğunu, kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini, kendisiyle peygamberliğin son bulduğunu ve kendisinden sonra nebî ve rasul olduğunu iddia edecek kimselerin peşinen yalancı olduklarını teyid etmiştir. Sahabenin İcmaı: Kur'an ve sünnetten sonra başvurulacak üçüncü kaynak sahabenin icmaıdır. Bütün geçerli tarihî rivayetler, sahabenin, Rasulüllah'ın aniden ölümüyle peygamberlik iddiasında bulunanlarla yahut bu iddialarını kabul edenlerle topyekün bir şekilde savaştığında müttefiktir. Bu konuda Müseylemetü'l-Kezzab'ın durumu özellikle zikre şayandır. Bu adam, Rasûlullah'ın (s.a.) peygamberliğini inkâr etmiyor, fakat peygamberlikte ona ortak olduğunu iddia ediyordu. İrtihalinden önce Rasûlullah'a (s.a.) şöyle bir mektup yazmıştı: Allah Rasulü Müseyleme'den, Allah Rasûlü Muhammed'e! Selam üzerine olsun. Şunu bilmen gerekir ki, Ben peygamberlik görevinde sana ortak edildim. Taberî cild II, s. 399. Mısır baskısı) Dahası Tarihçi Taberî, Müseyleme hakimiyeti altındaki yerlerde ezan okunurken "eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah" kelimelerinin de kullanıldığını nakletmektedir. Kendisi tarafından Rasulüllah'ın peygamberliğini açıkça tastik etmesine rağmen kafir addedilerek, ümmetten ihraç edildi ve ona karşı savaşıldı. Tarih şunu da ispat eder ki, Beni Hanife ona iyi niyetle inanmıştı, daha doğrusu onun bizzat Hz. Muhammed (s.a) tarafından kendi peygamberliğine ortak edildiğine inandırılmıştı. Ötesi Medine'de Kur'an ta'lim etmiş biri onlara, Kur'an ayetlerini sanki Müseyleme'ye indirilmiş gibi sunarak okumuştu. (Eb-Bidâye ve'n-Nihâye. Cilt: 5. sh :51.) Fakat bu mazeretlerine rağmen sahabe onları Müslüman olarak kabul etmedi ve savaşmak üzere üzerlerine ordu gönderdi. Hem sonra sahabenin onlarla dinsizlik yüzünden değil, isyan yüzünden savaştığı da iddia edilemez. İslâm hukukuna göre, eğer savaş asi Müslümanlara karşı yapılıyorsa, savaş esirleri köleleştirilemez. Bırakın Müslümanları, asi zimmî'ler bile savaşta ele geçtiklerinde köle yapılamazlar. Fakat Müseyleme ve takipçileri kuşatıldığında Hz. Ebu Bekir onların kadın ve çocuklarının köle yapılmasını bildirdi. Ve nitekim öyle de oldu. Hatta içlerinden bir cariye Hz. Ali'ye verildi. Daha sonra bu birleşmeden İslâm tarihinin meşhur şahsiyeti Muhammed bin Hanefiyye doğacaktır. (El-Bidaye Ve'n-Nihâye. Cilt: 6. sh: 316-325) Demek ki sahabenin onlarla savaşma sebebi isyan suçu değildi. Suç, bir şahsın Rasûlüllah'tan (s.a) sonra peygamberliğini ilan etmesi ve diğerlerinin de ona inanmasıydı. Bu harekat, Rasûlullah'ın (s.a.) irtihalinden hemen sonra Ebu Bekir'in hilafeti esnasında ve tüm sahabenin icmaı ile gerçekleştirilmişti. Sahabenin oy birliğiyle icmaına dair bundan daha çarpıcı bir örnek bulunamaz herhalde. İslâm Alimlerinin icmaı: Rasul'un ashabının icmaından sonra otorite olarak kabul edilen üçüncü merci, ashab döneminden sonra yaşamış din alimlerinin icmaıdır. Onların vardıkları ittifakın araştırılması gösterir ki, hicretten sonraki ilk asırdan günümüze değin bütün İslâm dünyasının her beldesinde gelmiş geçmiş din alimleri, Rasûlüllah Muhammed'den (s.a) sonra peygamber olamayacağına, böyle bir iddiaya kalkışanın, ya da böyle bir iddiayı kabul edenin kafir olacağını ve İslâm'dan çıkarılması gerektiğini oy birliğiyle benimsemişlerdir. Bu ittifakı oluşturan değerlendirmelere dair birkaç örnek verelim: 1) Ebu Hanife (80-150 H.) döneminde bir adam peygamber olduğunu iddia etti ve şöyle dedi: "Bana izin verin peygamberliğimin delillerini göstereyim. İmam şu hükmü verdi: "Bir kimseden peygamberliğine dair delil isteyen tıpkı böyle bir iddiada bulunan gibi kafir olur." Zira Allah Rasulü şöyle buyurmuştur: "Benden sonra peygamber yoktur." (Menâkıb İmam-ı A'zam Ebu Hanife.) İbn Ahmed el-Mekki. Cilt: 1. sh: 161. Haydarâbâd. Neşri. H. 1321. 2) Allâme İbn Cerir et-Taberî (224-310 H.) meşhur Kur'an tefsirinde bu ayetin anlamını şöyle açıklamıştır: "Hz. Rasûlüllah (s.a) , peygamberlik silsilesini kapamış ve onu mühürlemiştir. İmdi bu kapı kıyamete dek kimseye açılmayacaktır." (Tefsir-i İbn Cerir. Cilt: 22. sh: 12.) 3) İmam Tahavî (239-321 H.) , Akide-i Selefiye adlı eserinde selef-i salihîn'in özellikle İmam Ebu Hanife, İmam Ebi Yusuf ve İmam Muhammed'in (Allah hepsine rahmet eylesin) peygamberlikle ilgili inançlarını şöyle nakletmektedir: "Onlara göre, Muhammed (s.a) Allah'ın seçkin kulu, Rasûlü ve gözde nebisidir. O, peygamberlerin sonuncusudur. Velilerin imamı, nebilerin reisi ve Rabbinin sevgilisidir. Ondan sonra girişilecek herhangi bir peygamberlik iddiası dalâlettir ve nefsin şehvetlerine tapınmaktır." (Şerh et-Tahavîyye, Dârul-Maârif, Mısır. sh: 15, 87, 96, 97, 100, 102) 4) Allâme İbn Hazm Endülüsî (384-456 H.) şunları yazıyor: "Şu kesin ki, Rasulüllah'ın irtihalinden sonra vahiy kesilmiştir. Böyle olmasının nedeni de vahyin Rasul'den başkasına gelmeyişidir ve bizzat birinin babası değil, ancak Allah Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur." (El-Muhallâ, Cilt: 1. sh: 26.) 5) İmam Gazali (450-505 H.) şunları söylüyor: "Rasûlüllah Muhammed'den (s.a) sonra hiç peygamberin gelmeyeceğine dair İslâm ümmeti arasında tam bir icma vardır... Bütün ümmet müttefiktir ki, Rasûlüllah Lâ nebiyye ba'dî sözleriyle kendisinden sonra ne bir rasul ne de bir nebi geleceği dışında başka bir şey kastetmemiştir. Bu sözü başka türlü te'vil saçma ve böyle bir şeyi kaleme almak sapıklık olur. Dahası, ümmet de ittifak eylemiştir ki o sözün anlamı, başka bir te'vile açık kapı bırakmayacak denli böyledir, bunu inkâr eden ümmetin icmaını inkâr eder. (El-iktisad fi'l-itikaâd, Mısır, sh: 114) 6) Muhy-is-Sünne Bagevi (V. 510 H. Maâlim et-Tenzil) adlı tefsirinde şunları yazıyor: "Allah, Rasûlüllah ile nübüvvet kapısını kapadı. Zira o, nebilerin sonuncusudur... İbn Abbas demiştir ki: "Kadir-i Mutlak olan Allah (bu ayetle) bildirmiştir ki, ondan sonra peygamber gelmeyecektir." (Cilt: 3. sh: 158) 7) Allâme Zemahşeri (467-538 H.) Keşşaf tefsirinde şunları yazmaktadır: "Eğer kıyamete yakın günlerde İsa Aleyhisselam'ın yeryüzüne ineceği inancı varken Rasûlullah nasıl son peygamber olabilir?" dersen, derim ki: "Rasûlullah, kendisinden sonra hiçbir kimsenin peygamber olarak gönderilmeyeceği anlamında son peygamberdir. İsa Aleyhisselam'a gelince o, Rasûlullah'ın (s.a.) zuhurundan önce gönderilmiş peygamberlerden biridir ve tekrar geldiğinde Muhammed (s.a) Şeriat'ının izleyicisi olarak gelecek ve namazını ümmetin diğer ferdleri gibi kıble'ye (Kâ'be) yönelerek kılacaktır." (Cilt: 2. sh: 215) 8) Kadı Iyaz (V. 544 H.) şöyle yazar: "Kendisinin peygamber olduğunu iddia eden yahut peygamberliğin iktisab edilebileceğini ve peygamberlik rütbesine bazı filozofların ve sûfi denilen kimselerin iddia ettikleri gibi kalb temizliğiyle ulaşılabileceğini iddia eden ve dahi peygamberlik iddiasında bulunmamakla birlikte vahiy aldığını ileri süren kimse... tüm bu kimseler kâfirdir ve Rasûlüllah'ı inkâr etmektedirler. Çünkü, o bize son peygamber olduğunu ve kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceğini bildirmiştir. Peygamberliği kapadığına ve tüm insanlığa gönderildiğine dair haberleri Allah'tan getirmiştir ve topyekûn ümmet bu kelimelerin zahiri manâsı dışında bir manâya sahip olmadığında müttefiktir. Farklı bir tefsire yahut özel bir manâya mahal yoktur. Dolayısıyla, böylelerinin hem nakle hem de icmaya göre kafir olduğu konusunda hiçbir şüpheye yer yoktur." (Şifa, Cilt: 2. sh: 270, 271.) 9) Allâme Şehristanî (V. 548. H.) ünlü El-Milel ve-n-Nihal adlı eserinde şunları yazıyor: "Ve aynı şekilde (İsa Aleyhisselam hariç) Rasûlüllah Muhammed'den (s.a) sonra bir başka peygamber geleceğini... söyleyen kimse kafirdir ve bu mevzuda iki kişi arasında bile ihtilaf yoktur. (Cilt: 3. sh: 249) 10) İmam Razi (543-506 H.) Hatem en-Nebiyyîn ayetini açıklarken Tefsir-i Kebir'inde şunları söylemektedir: Bu bağlamda "Ve Hatem en-Nebiyyîn" denmesinin sebebi şudur: Eğer kendisinden sonra bir peygamber gelecekse, bir peygamber talimat hakkındaki tavsiye ve açıklamaları eksik bırakır ki, kendisinden sonra gelen peygamber o eksikliği tamamlayabilsin. Ancak Rasûlüllah kendisinden sonra peygamberin gelmeyeceğini bilen biri olduğundan kendi ümmetine çok daha müşfik davranmış ve onlara eksiksiz bir kılavuzluk yapmıştır. Zira o, kendisinden sonra oğlunu koruyup gözetecek bir veli ve koruyucunun olmadığını bilen babaya benzemektedir. (Cilt 6. sh: 581.) 11) Allâme Beydavî (V. 683 H.) , Envâr et-Tenzîl adlı tefsirinde şöyle yazıyor: "Yani, Rasûlullah peygamberlerin sonudur, peygamberler silsilesini kapamıştır, yahut peygamberler silsilesi onunla mühürlenmiştir. Ve İsa'nın (a.s) ikinci gelişi, Rasûlüllah'ın son peygamber oluşuyla çakışmaz. Çünkü, o geldiğinde Rasûl'ün Şeriat'ına tabi olacaktır. (Cilt: 1. sh: 164.) 12) Allâme Hâfız-üd-Din Nesefi (V. 710 H.) Medarik et-Tenzil adlı tefsirinde şöyle yazmaktadır: "Ve Rasûlüllah Hatem en-Nebiyyin'dir, yani, peygamberlerin sonuncusudur. Ondan sonra hiç kimse peygamber tayin edilmeyecektir. Gelelim İsa Aleyhisselâm'a; kendisi, ondan önce gönderilmiş peygamberlerden biridir ve ikinci kez geldiğinde Muhammed (s.a) şeriatının bir izleyicisi ve onun ümmetinin bir üyesi olarak gelecektir." (sh: 471.) 13) Allâme Alâ ad-Din Bağdâdi (V. 725 H.) Hâzin tefsirinde şunları yazıyor: "ve Hatem en-Nebiyyin; yani Allah, Rasûlüllah Muhammed (s.a) ile peygamberlik silsilesine son vermiştir. Şimdi, ne ondan sonra bir peygamber vardır ne de bu konuda onunla bir ortak... Ve kân-Allah-u-bi-kulli şey'in Alîmâ: yani Allah ondan sonra hiç peygamber gelmeyeceğini bilmektedir." (sh: 471, 472.) 14) Allâme İbn Kesir (V. 774 H.) meşhur tefsirinde şöyle yazmış: Demek ki bu ayet Rasûlullah'tan (s.a.) sonra herhangi bir nebinin gelmeyeceğine delâlet eden apaçık bir nasstır. Ve madem ki ondan sonra nebi yok, rasul de yok demektir; zira risalet hususi iken nübüvvet umumidir. Nitekim her Rasul Nebidir ama her Nebi Rasul değildir... Her kimki Rasûlüllah'tan sonra bu göreve atandığını söylüyorsa o yalancı, düzenbaz, deccal ve kafirdir. Tabiatüstü ve sihrî mahiyetteki hokkabazlık, büyü ve gözbağcılık numaralarının hiçbir değeri yoktur... Bu durum kıyamete kadar bu iddiada bulunan herkes için geçerlidir." (Cilt: 3. sh: 493, 494.) 15) Allâme Celâleddin Suyûti (V. 911 H.) Celâleyn'de şunları yazmış: "Ve kâne- Allahu-bi-kulli Şey'in Alîmâ: Allah, Rasûlullah'tan (s.a.) sonra peygamber olmadığını bilir. Ve İsa (a.s) indiğinde Rasûlullah'ın (s.a.) Şeriat'ına tabi olacaktır. (Sh: 768.) 16) Allâme İbn Nucaym (V. 970 H.) Fıkıh usulüyle ilgili meşhur Kitâb el-Eşbâh ven-Nezâir adlı eserinde şöyle yazıyor: "Eğer bir şahıs, Muhammed'in (s.a) son peygamber olduğunu inkâr ederse o, Müslüman değildir. Zira bu, bilinmesi ve inanılması itikaden temel vecibelerden olan aslî umdelerden biridir." (sh: 179.) 17) Molla Aliyyül Kâri (V. 1016 H.) Şerh-i Fıkh-ı Ekber'de şunları yazmaktadır. "Ümmetin icmaına göre Rasûlüllah Muhammed'den (s.a) sonra peygamberlik iddiasında bulunmak küfürdür." (sh: 202.) 18) Şeyh İsmail Hakkı (V. 1137 H.) bu ayeti Ruh'ul Beyân adlı tefsirinde açıklarken şöyle yazıyor: "Asım, kelimeyi Hatem olarak okumuştur ki bu okunuşta kelime mühür basmak için kullanılan âlet anlamına gelir. Bu demektir ki, Rasûlüllah son olarak gelmişti ve onunla peygamberlik silsilesi kapandı ve mühürlendi... Bazıları bu kelimeyi Hatim olarak okumuşlardır ki, o zaman kelime mühür vuran kimse anlamına gelir. Bu okunuşla, Hatim, Hatem ile yine aynı kökten gelmektedir... Bundan sonra onun ümmetinin alimleri ona yalnızca Velâyet'de mirasçı olabilir; Peygamberlik mirası kendisiyle bitmektedir. Ve İsa aleyhisselâm'ın ikinci gelişi, Rasûlüllah'ın sonuncu peygamber oluşuyla hiçbir şekilde çelişmez. Çünkü Hâtem en-Nebiyyîn ondan sonra hiç peygamber gelmeyeceği anlamına gelmektedir... Ve İsa, ondan önce bir peygamber olarak gönderilmiştir. İkinci kez geldiğinde ise Muhammed'in (s.a) Şeriat'ının bir izleyicisi olarak gelecek. Namazını, onun ümmetinin diğer üyeleri gibi Kıble'ye yönelerek kılacak. Ne vahiy alacak ne de yeni emirler getirecek, yalnızca Rasûlüllah Muhammed'in (s.a) bir halifesi olacak... Ve Ehli Sünnet Şuna inanır ki, peygamberimizden sonra peygamber gelmeyecektir. Çünkü Allah şöyle demiştir: "O, ancak Allah'ın peygamberi ve peygamberlerin sonuncusudur." Ve Rasûlüllah da şöyle buyurmuştur: "Benden sonra peygamber yoktur." İmdi, kim peygamberimizden sonra bir peygamber olduğunu söylerse kafir olmuştur. Yine Rasûlüllah Muhammed'ten (s.a) sonra bir peygamber olduğunu iddia eden kimsenin iddiası da, sapıklıktan başka birşey değildir. (Cilt: 18. sh: 188.) 19) Hicri 12. yüzyılda Avrengzeb Alemgîr'in emriyle güvenilir bir ulema grubu tarafından telif edilen Fetâvâ-i Alemgirî'ye (Fetava-i Hindiyye) göre: "Eğer bir şahıs Muhammed'in (s.a) son peygamber olduğunu inkâr ederse Müslüman değildir artık ve biri Allah'ın rasûlü ya da nebisi olduğunu iddia ederse tekfir edilmesi gerekir." (Cilt: 2. sh: 263.) 20) Allâme Şevkânî (V. 1255 H.) Fethü'l-Kadir adlı tefsirinde şunları yazmaktadır: "Alimlerin çoğunluğu, kelimeyi Hâtim olarak okurken Asım Hâtem olarak okumuştur. İlk okuyuşa göre manâ şöyle olur: "Rasûlüllah, peygamberler silsilesine son vermiştir, yani, son peygamber olarak gelmiştir." İkinci okunuşa göre ise şöyle: "O, peygamberler için mühür mesabesindedir, yani, kendisiyle silsilenin mühürlendiği mühür..." (Cilt: 4. sh: 275.) 21) Allâme Alûsî de "Ruhu'l-Maânî" adlı tefsirinde şöyle yazmaktadır: "Nebi kelimesi Rasûl kelimesinden daha şumüllü olduğuna göre Rasûlüllah'ın Hâtem en-Nebiyyîn (Nebilerin mührü) olması aynı zamanda Hatem el- Mürselin (Rasullerin mührü) olduğu anlamına gelir. Ve Nebi rasullerin sonuncusu olması, onun bu dünyada Allah tarafından peygamberlikle şereflendirilmesi, ardından herhangi bir insanın yahut cinnin peygamberliğinin söz konusu olmadığı anlamına gelir." (Cilt: 18 sh: 32.) "Onun, ardından her kim peygamber gibi vahiy aldığını iddia ederse, tekfir edilmelidir ve bu mevzuda Müslümanlar arasında hiçbir ihtilaf bulunmamaktadır." (Cilt: 18, sh: 38) "Rasûlüllah'ın nebilerin sonuncusu olması Allah'ın Kitabı'nda kesin şekilde beyan buyurulmuş, Sünnet'te açıkça belirtilmiştir ve bütün ümmet bu konuda ittifak etmiştir. Şu halde bunun hilâfına iddiada bulunan kimse tekfir edilmelidir. (Cilt: 18, sh: 39.) Bu hükümler, Hindistan'dan Fas'a ve İspanya'ya, Türkiye'den Yemen'e kadar her Müslüman beldesinden ünlü alim, fakih ve müfessirler tarafından verilmiştir. Müelliflerin doğum ve ölüm tarihlerine bakıldığında görülecektir ki, kendileri İslâm hicri tarihinin ilk dönemlerinden 13. asrına kadar her dönemine mensup ünlü otoritelerdir. Gerçi H. 14. asırda yaşamış olanlarını zikretmedik, fakat onlara özellike yer vermedik. Çünkü biri çıkıp, bu alimlerin Hâtem en-Nebiyyîn deyimine, bu çağda peygamberlik iddiasında bulunan birini hedef alsın diye özellikle böyle bir manâ yüklediklerini söyleyebilir. Bu yüzden ilk dönem alimlerinin yazılarına başvurduk. Çünkü ne de olsa bu alimler çağımızda yaşamış bir şahsa karşı düşmanca ve kötü niyetli tavır sergileyemezlerdi. Bu yazılar göstermektedir ki, hicretin ilk asrından günümüze dek bütün İslâm âlemi Hâtem en-Nebiyyîn deyimine ittifakla "Peygamberlerin sonuncusu" şeklinde manâ vermiştir. Ayrıca, Rasulüllah'tan sonra peygamberlik kapısının kıyamete dek kapandığı konusunda her asırdan Müslümanlar arasında tam bir icma hasıl olmuş ve Rasûlüllah'tan sonra nübüvvet veya risalet iddiasında bulunan veya böyle bir iddiayı kabul eden kimsenin İslâm dairesinden çıkacağı konusunda hiçbir ihtilaf vaki olmamıştır. İmdi, iz'an sahibi her şahsa düşen, bir kimsenin yeni bir iddiayla ortaya çıkıp peygamberlik kapısını açmaya yeltenmesi Hâtemü'n-Nebiyyîn deyimini, Kur'an'da apaçık olan, Rasûlüllah tarafından bizzat açıklanan, sahabe tarafından topyekün ittifak edilmiş, sahabiler devrinden günümüze kadar icma ile kabul edilen lügat manâsından apayrı bir manâya çekmesi için bir boşluk bulup bulamadığına karar vermektir. Peygamberlik kapısının hâlâ açık olduğunu ileri sürmekle kalmayıp, Risaletin kutsal evine sahtekârca girmek isteyen bir şahsın peygamberliğine de inanan kimseler nasıl Müslüman sayılabilir? Üç mesele daha var ki bu meyanda tartışılmaya değer görünüyor: Allah bizim İtikadımızın Düşmanı mı? Herşeyden önce peygamberlik hassas bir meseledir. Kur'an'a göre kabulü ya da reddi bir kimsenin Müslüman olup olmadığını belirleyen temel akidelerden biridir. Eğer bir kimse peygamberse, ona inanmayan kafir olur, eğer bir kimse sahtekârsa ona inanan yine kafir olur. Bu denli bıçak-sırtı bir meselede Allah'ın herhangi bir yanlışlık yaptığı düşünülemez. Eğer Rasûlüllah'tan sonra herhangi bir peygamber gönderilecek olsaydı Allah, bunu, Kur'an'da açıkca zikreder, peygamberi aracılığıyla bunu ümmete ilan eder ve Rasûlüllah da izleyicilerine, kendisinden sonra gelecek peygamberi ve kendisine iman etmeleri gerektiğini önceden açıkça bildirirdi. Allah ve Rasûlü'nün bizim iman ve itikadımıza garazleri mi var ki, peygamberlik kapısı açık olduğunun ve kendilerine inanmamamız durumunda kafir olacağımız başka peygaberlerin geleceğinin bildirilmemiş olması yetmiyormuş gibi, Allah ve Rasûlü'nün sarfettiği kelimeler yüzünden bütün ümmet 1300 yıldır ve hatta bugün bile Rasûlüllah Muhammed'den (s.a) sonra başka peygamberin gelmeyeceği şeklinde yanlış bir itikada kapılsın? İmdi, farzedelim ki peygamberlik kapısı hâlâ açık olsun ve bir başka peygamberber zuhur etmiş bulunsun, biz de onu hiç tereddüd etmeden inkâr etmiş olalım. Tek tehlike Allah'ın huzurunda vereceğimiz hesap olabilir. Allah -farzı muhal- hesap günü bizi sigaya çekecek olsaydı O'nun Mahkemesi'nde bütün delillerimizi sarfedecek, hâşâ, bizzat Allah'ın kendi Kitabı ve Kendi Rasûlü'nün sünnet'i yüzünden sapıtıp küfre düşürüldüğümüzü iddia edebilecektik. Allah'ın, bu ispata rağmen hâlâ bizi niye yeni peygambere inanmadınız diye cezalandırması aklımızın ucundan geçmez. Fakat buna mukabil peygamberlik kapısı gerçekten kapalıysa, yeni bir peygamber gelmeyecekse ve buna rağmen bir kimse bir yalancının peygamberliğine inanıyorsa küfür ve sapıklığının cezasından kurtulmak için Allah'ın mahkemesine sunacağı delilleri çok iyi düşünmesi gerekir. Allah'ın mahkemesine çıkarılma vakti gelmeden savunmasını burada hazırlamalı ve yukarıda sarfedilen delilleri mukayese etmelidir. Böylece iz'an sahibi bir kimsenin bu savunmaya güvenip de küfür cezası yeme tehlikesini göze alıp alamayacağına bizzat hüküm verebilir, vermelidir. Yeni Bir Peygambere Gerek Var mı? Ele alınması gereken ikinci nokta peygamberliğin ibadet ve salih amalle hak kazanılabilecek bir keyfiyet olmadığıdır. Ayrıca o, bazı hizmetler karşılığı verilen bir ödül de değildir. İşin aslı, peygamberlik, Allah'ın belli bir ihtiyacı karşılasın diye bir şahsı tayin ettiği bir görevdir. İhtiyaç hasıl olduğunda bir peygamber bunu karşılamak üzere gönderilir. İhtiyaç olmadığı, yahut artık ihtiyaç kalmadığı zaman peygamberler durup durururken gönderilmezler. Geçmişte peygamberlerin gönderilmesini zorunlu kılan şartların ne olduğunu anlamak üzere Kur'an'a müracaat ettiğimizde, tayinlerini gerekli kılan dört durumla karşılaşıyoruz: 1) Kendilerine henüz bir peygamberin gelmemiş ve dahi başka kavimlere ulaşan mesajı da almaması yüzünden kavim, peygamber ihtiyacı içinde kalmıştır. 2) Daha önceki peygamberin talimatının unutulması yahut tahrif edilmiş olması ve dahi mesajının anlaşılıp günlük hayatta tatbikinin imkansız hale gelmesi yüzünden bir peygamberin tayini gerekmiştir. 3) Halkın daha önceki peygamberin talimatını eksiksiz alamayışı ve talimatı tamamlamak için başka peygamberlere ihtiyaç olduğu zamanlarda. 4) Görevini îfada kendisine destek olsun, yardım etsin diye bir peygamber, başka bir peygambere ihtiyaç duyduğu zaman... İmdi, bu durumlardan hiçbirinin Rasûlüllah Muhammed'in (s.a) gelişinden sonra sözkonusu olmadığı meydandadır. Bizzat Kur'an, Rasûlüllah'ın bütün insanlığa hidayet için gönderildiğini zikretmekte, dünya kültür tarihi de, onun gelişinden beri süregelen şartları, mesajın bir kavme ulaşabildiği ve ulaşmaya devam ettiği türden olduğunu söylemektedir bize. Dolayısıyla ayrı ayrı kavimlere gönderilmek üzere ayrı ayrı peygamberlere ihtiyaç yoktur. Yine, Kur'an ile sabittir ve bütün hadis ve siyer literatürü de şehadet eder ki, Rasûlüllah'ın talimatı orijinal şekli üzere korunmuştur. Herhangi bir surette tahrif edilmemiştir. Getirdiği kitabın her harf ve hecesi aynen kalmış ve kıyamete kadar da değişmeden kalacaktır. Rasûl'ün (s.a) söz ve davranışla gösterdiği yol, verdiği örnek, en küçük ayrıntısına kadar kaydedilmiş şekilde hâlâ elimizdedir ve öylesine saf ve orijinaldir ki, okuyunca onu yaşıyor gibi oluruz. Bu da ikinci durumu geçersiz kılar. Kur'an, İslâm dininin, Rasûlullah'la (s.a.) tamamlandığını beyan etmektedir. Demek ki dinin tamamlanması diye bir ihtiyaç sözkonusu olmadığına göre yeni bir peygamber gelmeyecektir. Dördüncü duruma gelince, eğer yardımcı bir peygambere ihtiyaç olsaydı Rasûlullah zamanında zaten gönderilirdi. Hiç kimse gönderilmediğine göre bu şart ve durum da sözkonusu değil demektir. İmdi, Rasûlullah'tan (s.a.) başka bir peygamberin gelmesini ihtiyaç haline getirebilecek beşinci durum hangisi, söylenmelidir bize. Eğer denirse ki, ümmet bozulmuş ve ıslahı için bir peygambere ihtiyaç vardır; biz de deriz ki, dünyada sırf ıslah için hiçbir peygamber gönderilmemiştir. Bir peygamber, ilahi vahiy kendisine indirilsin diye gönderilir. İlahi vahye ise ya yeni bir mesajı iletmek, ya bir önceki mesajı tamamlamak, yahut da onu bozukluk ve bulanıklıktan arındırmak için ihtiyaç duyulur. İmdi, Kur'an ve Rasûlullah Muhammed'in (s.a) sünneti aynen muhafaza edildiğine, Din bütünlenip tamamlandığına göre yeni İlahî vahye ihtiyaç kalmıyor, demektir. Şu halde ıslah etmek için yalnızca ıslahçılara ihtiyaç vardır, peygambere değil... Yeni Bir Peygamber Ümmet İçin Nimetten Çok Külfettir Ele alınması gereken üçüncü husus, bir kavmin içinden peygamber çıkmasıyla, o kavmin kısa süre içinde iman-küfür meselesiyle karşı karşıya gelmesidir. Onu kabul edenler bir ümmet oluşturacak, etmeyenlerse ayrı bir topluluk. Bu iki cephe arasındaki ayrılık yüzeysel olmayacak, her bir taraf itikadını terketmedikçe birleşmeyi önleyen, o peygambere inanıp inanmamak noktasında bıçak sırtı ve temelli bir ayrılık olacaktır. Sonra her biri yarı hidayet ve şeriat kaynaklarını benimseyecektir. Zira bir taraf şeriatını kendisi tarafından benimsenip kabullenmiş vahiy ve rasûlün sünnet'inden türetirken, diğeri onu şeriat kaynağı olarak kabul etmeyecektir. Eğer bir kimse bu hakikatleri gözönünde bulundurursa anlayacaktır ki, peygamberliğin son bulması Allah'ın büyük bir lütfudur. Çünkü böylece İslâm Ümmeti için kalıcı ve evrensel bir kardeşlik tesisi mümkün olmuştur. Bu durum Müslümanları, bünyelerinde sürekli bölünmelere sebeb olabilecek temelli ayrılıklara karşı emniyet içinde tutacaktır. İmdi, Hz. Muhammed'i (s.a) kılavuz ve öncüsü olarak kabul eden ve onun talimatı dışında herhangi bir hidayet kaynağı aramayan herkes bu kardeşliğin bir üyesidir ve hep böyle kalabilir. Peygamberlik kapısı eğer kapalı ve mühürlü olmasaydı bu birlik ümmet tarafından asla sağlanamazdı. Zira, aksi durumda her yeni peygamberin zuhuruyla ümmet parçlanmaya maruz kalmış olacaktı. Aklı başında bir kimse birazcık düşündükten sonra şunu kolayca alayabilir ki, bir peygamber bütün insanlığa gelmişse, din onunla tamamlanmışsa, talimatı tamamen korunmuş, tahrifata uğramamışsa, yeryüzündeki müminlerin son Peygamberin şeriatına bağlılıklarıyla daima tek bir ümmet halinde bir ve bütün olabilmeleri ve her yeni peygamberin zuhurunun ümmet içinde bölünmelere sebebiyet vermemesi için peygamberlik kapısının doğal olarak kapanmış ve mühürlenmiş olması demektir. İster "gölge peygamber" olsun, ister "tenasüh etmiş" bulunsun, yahut ister önceki peygamberin takipçisi, kanun düzenleyicisi veya kitap'ın hâmili olsun, böyle herhangi bir şekilde bir peygamber zuhur etsin ve Allah tarafından gönderilmiş olsun; şu zaruridir ki, onun zuhuru insanları iki kampa bölecektir. Onu bir Peygamber olarak kabul edenler, inananlar cephesini oluşturarak, kabul etmeyenleri kâfirler olarak lanetliyeceklerdir. Yeni bir peygambere ihtiyaç olduğunda bu ayrışma kaçınılmaz olacaktır. Allah'ın hikmet ve rahmeti, kullarının yok yere bir iman-küfür çatışmasına sebebiyet versin ve onların daima yek vücut bir ümmet olarak kalmalarını engellesin, bu olacak iş değildir. Çünkü Kur'an'da sabit olan, Sünnet ve icma-ı ümmet ile teyid olunan şey, akılla da destekleniyor demektir ve akıl da peygamberlik kapısının halihazırda kapalı ve mühürlü olduğunu ve daima da öyle kalacağını söylemektedir. "Vadedilmiş Mesih" Meselesinin Hakikatı Yeni peygamberlik propagandacıları, cahil Müslümanlara sürekli Rasûlullah'ın (s.a.) "vadedilmiş mesih" in gelişini haber verdiği hadislerden söz ederler: "Mesih (İsa Mesih) bir peygamber olduğuna göre, ikinci kez gelişi, "peygamberliğin sonu" doktriniyle çelişmeyecektir. Demek ki, peygamberliğin sonu ve dolayısıyla "vadedilmiş Mesih"in gelişi itikadı haktır, gerçektir. Bu noktaya gelindiğinde onlar "vadedilmiş Mesih"in Meryem oğlu İsa olmadığını da eklerler. İsa ölmüştür, onlara göre ve Hadis'te geleceği haber verilen kişi Mesih gibi bir adamdır, İsa Aleyhisselâm bir Mesih'tir ve o şimdi zuhur etmiş olan falan feşmekandır. O filan şahsa inanmak peygamberliğin sonu itikadıyla çelişmez. Bu sahtekârlığı teşhir için, en muteber Hadis mecmualarında bulunan sahih hadisleri, hepsinin de kaynaklarını göstererek aşağıda zikrediyoruz. Bu hadisleri okumak suretiyle herkes Rasûlullah'ın (s.a.) bu konuda neler söylediğini, bu sözlerin günümüzde nasıl çarpıtılıp aşağılık emellere alet edilmek istendiğini anlayabilecektir. Meryem Oğlu İsa'nın (a.s) İkinci Kez Gelişiyle İlgili Hadisler. 1) Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu: "Nefsim elinde olan'a yemin ederim ki, Meryem oğlu İsa adil bir yönetici olarak aranıza inecektir. Sonra haçı kıracak, domuzu öldürecek <"Haçı kırmak ve domuzu öldürmek" Hıristiyanlığın ayrı bir din olarak varlığını sürdüremeyeceği anlamına gelir. Tüm Hıristiyanlık doktrini, Allah'ın kendi oğlunun (İsa Aleyhisselam'ı) , insanlığın günahına kefaret olmak üzere çarmıha "lânetlenmiş" bir şekilde ölümü takdir etmesi esasına dayanır. Hıristiyanların diğer nebevî cemaatlerden farkı, tüm Şeriatı terkedip yalnızca bu doktrine bağlanmalarıdır; bu onları, tüm peygamberlerin şeriatında yasaklanmış olan domuz etinin helâl sayılması noktasına götürmüştür. Bu yüzdendir ki, İsa Aleyhisselâm gelip bizzat, "Ben ne Allah'ın oğluyum, ne de Haça gerildim; hiç kimsenin günahına da kefaret olmadım" dediğinde Hıristiyanların itikadı tamamen temelsiz kalacaktır. Aynı şekilde, bağlılarına domuz etini helal kılmadığı gibi, onları şeriatten âzâde kılmadığını beyan ettiğinde Hıristiyanlığın diğer mümeyyiz vasıfları da ortadan kalkacaktır.> ve harbe son verecektir. (Başka bir rivayette Harb kelimesi yerinde Cizye kelimesi mevcuttur. O zaman manâ "cizye'yi kaldıracak" olur. O zaman servet öylesine bollaşacak ki, hiç kimse onu kabul etmeyecek ve (bu şartlar altında) Allah huzurunda bir secde'de bulunmak dünya ve içindekilerden daha hayırlı görülecektir. (Buhari: Kitab-ül-Ehâdis'il-Enbiya, Bâbü Nüzûl'i İsa İbn Meryem'; Müslim: Bâbü Nüzüli İsa; Ebvâb el-Fiten, Bâbün fi Nüzûli İsa; Müsned-i Ahmed: Merviyyatü Ebi Hureyre) 2) Hz. Ebu Hureyre'den gelen bir başka rivayet şöyledir: "Meryem oğlu İsa, nüzül etmedikçe kıyamet kopmayacaktır..." (Bu ifadeleri yukardaki hadiste rivayet edilen aynı temalar izlemektedir) (Buhari, Kitab-ül-Mezâlim, Bâbü Kesris-Salih; İbn Mâce, Kitab-ül-Fiten) 3) Hz. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu: "Meryem oğlu İsa aranıza nüzul ettiğinde ne durumda olacaksınız? O zaman imamınız da kendi içinizde olacak..." (Buhari: Kitabü Ehadis-i Enbiyâ, Bâbü Nüzuli İsa, Müslim: Nüzülü İsâ; Müsned-i Ahmed) 4) Hz. Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Meryem oğlu İsa nüzül edecek, haçı parçalayacak; domuzu öldürecek, onun için cemaatler namaz kılmak üzere bir araya gelecek ve halka öyle çok servet dağıtacak ki, halk artık doyup almayacak, haracı kaldıracak, Ravha mevkiinde konaklayacak ve buradan haccı yahut umreyi ya da her ikisini birden <Şu unutulmamalıdır ki, zamanımızda "Mesih" addedilen şahıs, hayatı boyunca ne hac, ne umre ifasında bulunmuştu.> (Ravi, Rasûlullah'ın (s.a.) hangisini dediği konusunda mütereddittir) ifa etmek üzere harekete geçecektir. (Müsned-i Ahmed: Merviyyâtü Ebu Hureyre, Müslim: Kitâb el-Hacc.) 5) Hz. Ebu Hureyre; Rasûlullah'ın (s.a.) (Deccâl'ın zuhuruyla ilgili haberleri zikrettikten sonra) şöyle dediğini rivayet etmektedir: Müslümanların onunla (Deccâl'la) savaşmak üzere hazırlık yapıp, saf bağlayıp ikame'de bulunulduğu sırada nüzûl edecek ve onlara namaz kıldıracaktır. Ve Allah'ın düşmanı (yani, Deccâl) onu görür görmez tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacaktır. Eğer İsa onu kendi haline bırakırsa, öyle eriyip ölecektir. Fakat Allah onu İsa'nın eliyle öldürecek ve İsa mızrağı üzerindeki kanını Müslümanlara gösterecektir. (Mişkât: Kitab ül-Fiten; referans Müslim'edir.) 6) Ebu Hureyre'nin rivayetine göre Rasûlullah şöyle buyurmuştur: "Onunla (yani İsa Mesih ile) benim aramda peygamber yoktur ve o nüzül edecektir. Şu halde onu gördüğünüzde tanıyın. Orta boylu, açık tenlidir. İki parçalı sarı bir elbise giymiş olacaktır. Saçları adeta üzerinden su damlıyor gibi olacaktır ama ıslak olmayacaktır. İslâm uğruna hasımlarla savaşacak, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizye' yi kaldıracaktır. Allah İslâm'ın dışındaki tüm ümmetlere son vererek ve Mesih, Deccâl'ı katledecek ve dünyada 40 yıl kalıp ölecek ve cenaze namazını Müslümanlar kılacaktır. (Ebu Dâvud: Kitâb el-Melâhim; Müsned-i Ahmad: Merviyyât-, Ebû Hureyre) . 7) Cabir bin Abdullah Rasûlullah'tan (s.a.) şöyle işittiğini söylüyor: "Sonra Meryem oğlu İsa, nüzul edecek, Müslümanların imamı kendisine: "Gel bizimle namazda imam ol" diyecek fakat O: "Hayır birbirinize imam siz kendiniz olursunuz". O, Allah'ın bu ümmete bahşettiği şerefi gözönüne alarak böyle diyecektir. (Müslim:Beyanu Nüzuli Isa'ibni Meryem, Müsned-i Ahmed: Merviyyatü Cabir bin Abdullah) . 8) Câbir bin Abdullah (İbn Sayyâd'ın hadisiyle ilgili olarak) şöyle rivayet ediyor: "Sonra, Ömer İbn el-Hattâb şunları söyledi: "Ey Allah'ın Rasûlü, izin ver onu öldüreyim." Rasûlullah cevapladı; "Eğer o (Deccâl ile) aynı şahıs ise, onu öldüremezsin. Çünkü o, Meryem oğlu İsa tarafından öldürülecektir. Eğer o, (yani Deccâl) değilse zimmîlerden birini öldürmeye hakkın yoktur." (Mişkât: Kitab-ul-Fiten) . 9) Câbir bin Abdullah, Rasûlullah'ın (s.a.) (Deccâl'dan söz ederken) şöyle dediğini rivayet ediyor: "İşte tam o sıralarda Müslümanlar arasında Meryem oğlu İsa Aleyhisselâm zuhur edecektir. Sonra insanlar namaz için kalktıklarında kendisine sorularak "Öne geç ey Allah'ın Ruhu: (ve bize namaz kıldır) Fakat O, "Hayır, sizin kendi önderiniz geçip namazı kıldırmalıdır." diyecektir. Sonra sabah namazını edâ ettikten sonra, Müslümanlar Deccâl ile savaşmaya çıkacaklardır. Buyurdu ki: "O yalancı, İsa'yı görünce tuzun suda eridiği gibi eriyecektir. Sonra İsa ona doğru ilerleyecek ve onu katledecektir. Ve öyle bir durum olacaktır ki, ağaçlar ve taşlar "Ey Allah'ın Ruhu, arkamda bir Yahudi gizleniyor " diye bağıracaklardır. Deccâl'a tâbi olanlardan hiçbiri kalmayacaktır ki İsa kendisini öldürmemiş olsun." (Müsned-i Ahmed, Rivayâtu Câbir bin Abdullah) 10) Hazret-i Nevvas bin Sam'ân Kitâbî, Deccâl haberiyle ilgili olarak) şunları rivayet ediyor: "Deccâl şunları yaparken Allah Meryem oğlu Mesih'i gönderecek ve o, Dimaşk'ın (Şam) doğu kesimine beyaz minarenin yakınına sarı elbiseli ve iki meleğin kanatlarına yaslanmış olarak inecektir. Başını eğdiğinde saçlarından su damlıyor gibi olacaktır, başını kaldırdığında da âdeta inci misali damlalar aşağı dökülüyormuş hissini verecektir. Nefesindeki havanın ulaştığı yerlerdeki ve görüş ufkunun içinde kalan bütün kâfirler ölecektir. Sonra Meryem'in oğlu, Deccâl'ın peşine düşecek ve onu Lud kapısında altedip, öldürecektir." (Müslim: Zikrüd'-Deccâl, Ebû Dâvud: Kitab el-Melâhim: Tirmizi: Ebvab el-Fiten; İbn Mâce: Kitab el-Fiten.) 11) Abdullah bin Amr bin As, Rasûlullah'ın (s.a.) şöyle dediğini rivayet ediyor: "Deccâl, ümmetin içinde zuhur edecek ve kırk şu kadar yaşayacak. (Kırk gün mü demişti, kırk ay mı, kırk yıl mı hatırlamıyorum.) Sonra Allah Meryem oğlu İsa'yı gönderecek. O, Urve bin Mesûd'a (Bir sahabi'dir.) çok benzeyecek. Deccâl'ı izleyip öldürecek. Sonra yedi yıl boyunca insanlar o durumda yaşayacak ki iki kişi arasında ne kötü niyet, ne de düşmanlık mevcud olacak." (Müslim: Zikrü'd-Deccâl) 12) Huzayfa bin Esîd el-Gifarî anlatıyor: "Bir keresinde Rasûlullah meclisimize teşrif etti. Biz o esnada aramızda konuşmaktaydık. "Ne hakkında konuşuyorsunuz" diye sordu. "Kıyamet hakkında konuşuyorduk" dediler. "On alamet belirmedikçe kıyamet kopmaz." dedi ve sonra on âlameti saydı: (1) Duman, (2) Deccâl, (3) Dâbbet'ül-Arz, (4) Güneşin batıdan doğması, (5) Meryem oğlu İsa'nın nüzulu, (6) Ye'cüc ve Me'cüc, (7) Üç büyük yer kayması: Biri doğu'da (8) İkincisi batı'da, (9) Üçüncüsü Arap yarımadasında, (10) Yemen'de çıkacak ve insanlığı mahşere kadar körükleyen bir yangın." (Müslim: Kitab el-Fiten, Ebu Dâvud: Kitab el-Melâhim.) 13) Rasûlullah'ın (s.a.) azadlısı Sevbân şöyle rivayet ediyor: Rasûlullah şöyle buyurdu: "Allah ümmetimden iki orduyu Cehennem azabından korumuştur. Hindistan'ı fethedecek ordu ile Meryem oğlu İsa'yla birlikte olacak ordu." (Nesei: Kitab el-Cihad, Müsned-i Ahmed: Rivâyetu Sevbân) . 14) Mücemmi bin Cariye el-Ensari diyor ki: "Rasûlullah'ın (s.a.) şöyle dediğini işittim: "Meryem'in oğlu, Lud kapısında Deccâl'ı öldürecek" (Müsned-i Ahmed Tirmizi, Ebvab ül-Fiten) 15) Ebu Umâme Bâhilî (Deccal'i uzun bir hâdis içinde zikrederken) rivayet ediyor: Müslümanların İmamının tam sabah namazı için öne çıkacağı sırada Meryem oğlu İsa aralarına girecek. İmam, o öne geçsin (namazı kıldırsın) diye adımını geri alacak, fakat İsa onun omuzları arasına elini koyup şöyle diyecek: "Hayır, siz kıldırmalısınız. Çünkü cemaat size uymak için toplandı." Bunun üzerine İmam namazı kıldıracak. Selâm verildikten sonra İsa şöyle diyecek: "Kapıyı açın." Kapı açılacak, karşılarına 70.000 silâhlı Yahudiyle Deccâl çıkacak. O, İsa'ya (a.s) bakar bakmaz tuzun suda eridiği gibi erimeye başlayacak ve kaçmaya başlayacaktır. İsa şöyle diyecek: "Sana öyle bir nefes edeceğim ki, seni öldürecek." Sonra onu Lud kapısının doğu yakasında altedecek ve Allah Yahudileri yenilgiye uğratacak... Ve yeryüzü tıpkı kabın suyla dolması gibi Müslümanlarla dolacak. Tüm dünya bir de aynı Kelime'yi zikredecek, ona uyacak ve Allah'tan başkasına ibadet edilmeyecektir. (İbn Mâce: Kitab el-Fiten) 16) Osman bin Ebi el-As şöyle diyor: Rasûlullah'ın (s.a.) şöyle dediğini işittim: "...ve Meryem oğlu İsa sabah namazı vaktinde inecek. Müslümanların İmamı şöyle diyecek: "Ey Allah'ın Ruhu, namazı kıldır." Şöyle cevaplayacak "Bu ümmetin ferdleri birbirine imam olur." Sonra imam öne geçip namazı kıldıracak. Namazdan sonra İsa silahını alıp Deccâl'e doğru yola çıkacak. Deccâl İsa'yı görünce kurşun gibi eriyecek. İsa, silahıyla onu öldürecek ve Deccâl'ın ardındakiler panik içinde kaçacak fakat gizlenecek yer, kaçacak delik bulamayacaklar. Hatta ağaçlar seslenecek: "Ey mü'min! İşte arkamda bir Yahudi var" (Müsned-i Ahmed, Taberâni, Hâkim) . 17) Semüra bin Cündüp (Uzun bir hadiste) rivayet etmiştir ki, Rasûlullah şöyle dedi: "Sonra o sabah Meryem oğlu İsa, Müslümanlarla bir olacak ve Allah, Deccâl ile ordusunu hezimete uğratacaktır. Ta ki duvarlar ve ağaç kökleri haykıracaktır: "Ey mü'min, bir kâfir arkamda saklanıyor, gel ve öldür onu." (Müsned-i Ahmed, Hâkim) . 18) İmran bin Hasîn Rasûlullah'ın (s.a.) şöye dediğini rivayet ediyor: "Ümmetimden daima Hak üzere sebat eden ve düşmanları alteden bir grup olacak. Tâ ki Allah'ın hükmü gele ve Meryam oğlu İsa (a.s) nuzül ede..." (Müsned-i Ahmed) 19) Hz Aişe (Deccâl haberi ile ilgili olarak) rivayet etmiştir: Sonra İsa inecek ve Deccâl'i öldürecek. Bundan sonra İsa yeryüzünde adil bir imam ve hak tanır bir yönetici olarak kır
43- O'dur ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet etmekten; melekleri de (size dua etmektedir) . O, mü'minleri çok esirgeyicidir.(79)
44- O'na kavuşacakları gün, onların dirlik temennileri: "Selam"dır.(80) Ve O, onlara üstün bir ecir hazırlamıştır.
45- Ey Peygamber,(81) gerçekten biz seni bir şahid,(82) bir müjde verici ve bir uyarıcı(83) -korkutucu olarak gönderdik.
46- Ve kendi izniyle Allah'a çağıran(84) ve nur saçan bir çerağ olarak (gönderdik) . AÇIKLAMA 78. Burada Müslümanlara şu talimat verilmektedir: Allah'ın İslâm düşmanlarından alay ve suçlamalara maruz kaldığı ve onun şahsî misyonunu engellemek için bir karşı propaganda hedefi yapıldığı zaman, müminler ne bu saçmalıkları ilgisizce dinlemeli, ne düşmanların yaydığı şüphe ve tereddütlere kapılmalı, ne de karşı koymak için sert ve kötü bir dil kullanmalıdırlar. Bilakis Allah'a dönmeli ve özel bir önlem olarak O'nu her zamankinden daha fazla zikretmelidirler. Allah'ı zikretmenin anlamı yukarıda an: 63'de açıklanmıştı. "Allah'ı sabah, akşam tesbih etmek", sadece, tesbihteki taneleri saymak değil, O'nu sürekli tesbih etmek, O'nun yücelik ve azametini dil ve kalp ile sürekli ifade etmek demektir. 79. Burada Müslümanların şu gerçeği farketmesi istenmektedir: "Kafirlerin ve münafıkların size karşı beslediği kin ve kıskançlık, sadece Allah'ın, size Rasûlü aracılığı ile indirdiği rahmet nedeniyledir. Siz O'nun sayesinde imanla müşerref oldunuz, küfür ve cahiliyenin karanlığından İslâm'ın aydınlığına çıktınız ve O'nun sayesinde sizi diğer insanlardan ayıran ahlâkî ve toplumsal mükemmel bir nitelik ve şahsiyet geliştirdiniz. İşte bu nedenle kıskanç insanlar Allah'ın Rasûlüne karşı kin ve düşmanlık besliyorlar. Fakat, bu durumda sizi Allah'ın rahmetinden uzaklaştıracak ters bir tavır içinde olmamanız gerekir." Salât kelimesi Allah tarafından alâ takısı ile kullar için kullanıldığında, rahmet, mağfiret ve bağışlama anlamına gelir. Melekler tarafından insanlar için kullanıldığında ise merhamet edilmesi için dua anlamına gelir. Yani melekler, Allah'a insanları bağışlaması, onlara merhamet etmesi için dua ederler. Yusalli aleyküm'ün bir diğer anlamı da şöyledir: "Allah size insanlar arasında şöhret sahibi olmak, tanınmak gibi nimetler lütfeder ve sizi öyle yüce bir makama yükseltir ki, insanlar sizi övmeye ve melekler size sena etmeye başlarlar." 80. Bunun üç anlamı olabilir: 1) Allah bizzat kendisi onları "selam üzerinize olsun" diye karşılayacaktır. Yâsîn Sûresi 58. ayette olduğu gibi: "... Onlara çok merhametli Rablerinden bir 'selam' vardır." 2) Nahl Suresi 32. ayette denildiği gibi melekler onları selamlayacaktır: "Ki bunlar, meleklerin pak ve asude olarak canlarını alacakları kimselerdir. Melekler onlara: 'Selam size, yaptıklarınıza karşılık girin cennete' derler." 3) Yunus Suresi 10. ayette belirtildiği gibi müminler birbirlerine selam vereceklerdir: "Oradaki duaları: 'Allah'ım sen ne yücesin'dir. Ve orada: dirlik temennileri 'selam sana'dır, dualarının sonu da 'Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'ındır'." 81. Müminlere tavsiyelerde bulunduktan sonra Allah, Peygamberine teselli edici şeyler söylemektedir: "Biz sana böyle yüce bir makam lütfettik ve seni şerefli bir mevkiye yükselttik. Düşmanların iftira ve suçlama propagandalarıyla sana hiçbir zarar veremezler. Bu nedenle onların bu fitnelerine gönül koymamalı, propagandalarına da önem vermemelisin. Onlar ne söylerlerse söylesinler, sen görevini ifa etmeye devam etmelisin." Bunun yanısıra hem kafirlere, hem de mü'minlere, hakkında konuştukları şahsın sıradan bir kimse olmadığı, Allah'ın yüce mevki ve makamlar lütfettiği değerli bir şahıs olduğu da söylenmektedir. 82. Peygamber'in şahit olmasının anlamı çok geniştir. Üç tür şehadeti kapsar: 1) Sözlü şehadet: Yani Peygamber, Allah'ın dininin temel dayanakları olan ilkelerin gerçekliğine şehadet etmeli, bunların hak, buna aykırı olan herşeyin ise batıl olduğunu açıkça söylemelidir. Korku ve tereddüte kapılmaksızın Allah'ın varlığını, birliğini, meleklerin varlığını, vahyi, öldükten sonra hayatın varolduğunu, cenneti, cehennemi, insanlara garip görünse, onunla alay etseler bile açıkça ilan etmelidir. Aynı şekilde Peygamber, Allah'ın kendisine vahyettiği sosyal hayat, medeniyet ve ahlâkın temelini oluşturan kavram, ilke, değer ve kuralları bütün dünya bunları yanlış kabul etse ve praktikte karşı gelse bile insanlara açıkça göstermeli; varolan veya bu ilkelere ters düşen kavram ve düşünceleri reddetmelidir. Peygamber, Allah'ın kanunlarına göre ne haramsa -bütün dünya o şeyi helal kabul etse bile- onu haram ilan etmeli ve Allah'ın kanunlarına göre ne helalse -bütün dünya o şeyi haram kabul etse bile- onu helal ilan etmelidir. 2) Uygulamada şehadeti: Yani Peygamber, bütün insanlara sunmak üzere görevlendirildiği şeyleri illa önce kendi nefsinde uygulayarak göstermelidir. Onun hayatı, kötü dediği şeylerden uzak olmalı ve kişiliği iyi, mükemmel diye adlandırdığı davranışları yansıtmalıdır. Farz dediklerini ilk önce kendisi yapmalı, günah dediklerinden sakınmaya en fazla kendisi dikkat etmelidir. Onun karakter ve davranışları, davetinde ne kadar samimi olduğuna şehadet etmelidir. Onun şahsı, getirdiği talimatın öyle bir modeli olmalıdır ki, onu gören bir kimse, tüm dünya, davet ettiği iman ile nasıl bir insan oluşturmak istediğini, o insana nasıl bir karakter yerleştireceğini ve bu insan sayesinde dünyada nasıl bir hayat tarzı, nasıl bir sistem kuracağını hemen anlayabilmelidir. 3) Ahirette şehadet: Ahirette Allah'ın mahkemesi kurulduğunda, Peygamber, hiçbir eksiltme ve değiştirme yapmaksızın kendisine emanet edilen tebliği insanlara ulaştırdığına ve gerek söz, gerekse davranış olarak insanlara hakkı açıklamamakta hiçbir zayıflık ve kaypaklık göstermediğine şehadet edecektir. Bu şehadete dayanılarak müminlerin hangi mükafatı, kafirlerin ise hangi cezayı hakettikleri belirlenecektir. Buradan, Allah'ın Peygamberi şahit kılarak ona nasıl büyük bir sorumluluk yüklediği ve bu yüce makama layık olan şahsın ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu fikri ortaya çıkmaktadır. Dinle ilgili Hz. Peygamber'in (s.a) sözlü olarak ve uygulamada şehadet etme konusunda hiçbir gevşeklik ve ihmal göstermediği sabittir. İşte bu nedenle, o, insanlara hakkı ve Allah'ın kendilerini nasıl bir hesaba çekeceğini açıkça tebliğ ettiği hususunda şahitlik edebilecektir. Aksi takdirde eğer Hz. Peygamber (s.a) -Allah korusun- bu dünyada sözlü ve uygulamalı şehadetinde bir gevşeklik ve ihmal göstermiş olsaydı, ne ahirette insanlar aleyhine şahitlik yapabilir, ne de hakkı inkâr edenler için bir mahkeme kurulabilir. Bazı insanlar "şahitlik" kelimesine başka bir anlam vermişlerdir. Onlar, Hz. Peygamber'in (s.a) ahirette insanların amel ve davranışlarına şehadet edeceğini söylerler. Buradan yola çıkarak, Hz. Peygamber'in (s.a) bütün insanların amellerini gözlediği, aksi takdirde bu konuda şahitlik yapmayacağı sonucuna varmışlardır. Fakat Kur'an'a göre bu yorum tamamen yanlıştır. Kur'an, Allah'ın insanların amellerini kaydetmek için değişik bir sistem kurduğunu söyler. Bu amaçla Allah'ın melekleri herkes için ayrı bir amel defteri hazırlamaktadırlar. (Bu konuda bkz. Kaf Suresi: 17-18, Kehf: 49) Bundan başka insanların kendi uzuvları işledikleri şeylere şahitlik edecektir. (Yâ-sîn: 65, Hâ Mîm es-Secde: 20-21) . Peygamberlere gelince, onlar insanların yaptıklarına şahitlik etmeyecekler, sadece kendilerinin hakkı tam anlamıyla insanlara tebliğ ettiklerine şehadet edeceklerdir. Kur'an şöyle der: "Allah, peygamberleri topladığı gün: 'Size ne cevap verildi?' diye sorar. Onlar da: 'Bizim bilgimiz yok, muhakkak sen gaybları en iyi bilensin.' derler." (Maide: 109) Aynı konuda Kur'an, Hz. İsa'ya (a.s) Hıristiyanların sapıklıkları hakkında sorulduğunda onun şu cevabı vereceğini söyler: "İçlerinde kaldığım sürece üzerlerinde şahittim. Ne zamanki beni vefat ettirdin, üzerlerinde sen gözetleyeci oldun." (Maide: 117) Bu ayetler açıkça peygamberlerin insanların amellerine şahitlik etmeyeceğini göstermektedir. Onların neye şahitlik edecekleri konusunda ise Kur'an açıkça şöyle der: "Ey Müslümanlar, böylece sizi vasat ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız. Peygamber de size şahit olsun." (Bakara: 143) "(Ey Muhammed! Uyar) O gün her ümmetin içinden kendilerine bir şahit getireceğiz. Aynı şekilde seni de bunların üzerine şahit getireceğiz." (Nahl: 89) Bu, kıyamet gününde Hz. Peygamber'in (s.a) şehadetinin doğal olarak Hz. Peygamber'in ümmetinin şehadetinden ve bütün diğer ümmetlerin şehadetinden farklı olmayacağını göstermektedir. Eğer bu, amellerle ilgili bir şahitlik olsaydı, o zaman bütün bir ümmetlerin ameller üzerinde gözcü olması gerekirdi. Bu şahitler Allah'ın mesajının insanlara ulaşıp ulaşmadığına şahitlik edeceklerine göre, Hz. Peygamber (s.a) de aynı konuda şahitlik edecektir. Aynı nokta, Buhari, Müslim, Tirmizi, İbn Mace, İmam Ahmed ve diğer muhaddislerin Abdullan bin Mes'ud, Abdullan İbn Abbas, Ebu'd-Derda, Enes bin Malik ve diğer birçok sahabeden (Allah hepsinden razı olsun) rivayet ettikleri bir hadis tarafından da desteklenmektedir: "Hz. Peygamber (s.a) kıyamet gününde bazı ashabının getirildiğini görecektir. Fakat onlar Peygamber'in yanına geleceklerine, ya başka tarafa gidecekler veya zorla itileceklerdir. Bunun üzerine Hz. Peygaber (s.a) "Allah'ım, onlar benim ashabım' diyecektir. Allah da: 'Sen onların senden sonra neler yaptıklarını bilmiyorsun' buyuracaktır." Bu hadis çok sayıda sahabe ve birçok zincirle rivayet edilmiştir. Öyle ki hadisin sıhati konusunda hiçbir şüphe yoktur. Bu da, Hz. Peygamber'in (s.a) ümmetinden her ferde ve o ferdin bütün amellerine şahit olmadığını göstermektedir. Ümmetinden kimselerin amellerinin ona arz edileceğini bildiren hadis de bununla muhalefet etmemektedir. Çünkü bu hadis, Allah'ın Peygamberi'ne ümmetinin amelleriyle ilgili bilgi verdiğini bildirmektedir, yoksa Hz. Peygamber'in (s.a) bizzat ümmetinden her ferdin amellerini gözlemekte olduğu anlamına gelmez. 83. Bir kimsenin sadece kişisel kapasitesi ile başkalarını, iman ve salih amellerin sonucu olan iyi bir akıbetle müjdeleyip, küfür ve kötü amellerin sonucu olan kötü akibetle korkutmasının başka, Allah tarafından ahiretteki iyi sonla müjdeleyip kötü sonla korkutması için görevlendirilmesinin başka bir şey olduğuna dikkat edilmelidir. Allah tarafından bu göreve atanan kimse, müjdeleme ve uyarıp-korkutma konusunda bir yetkiye sahiptir. Bu da onun bu müjdelemesinin ve korkutmasının meşruiyet temelini teşkil eder. Onun bir amel hakkında müjde vermesi, onu gönderen büyük Hakim'in bu ameli tasdik ettiği ve buna bir mükafatla karşılık vereceği, bu nedenle de ya farz, ya vacip, ya da müstehap olduğu, yani yapana mutlaka mükafat verileceği anlamına gelir. diğer taraftan onun bir korkutması, yaratıcının onu yasakladığı, bu nedenle onun günah veya haram olduğu ve bu ameli işleyişinin mutlaka cezalandırılacağı anlamına gelir. Allah tarafından tayin edilmeyen bir kimsenin müjde ve uyarılarının ise böyle bir otorite ve dayanağı yoktur. 84. Burada da, yukarıda işaret edildiği gibi sıradan bir insanla Peygamber'in tebliği arasındaki farka değinilmektedir. Her tebliğci Allah'a çağırabilir fakat Allah tarafından tayin edilmemiştir. Bunun aksine bir Peygamber, ancak Allah'ın izni ile insanları Allah'a çağırabilir. Onun çağrısı sadece bir tebliğ değildir, aynı zamanda onu gönderen Alemlerin Rabbinin verdiği yetkinin desteğine de sahiptir. İşte bu nedenle Allah'a çağıran davetçiye karşı çıkmak, nasıl hükümet görevini ifa eden bir memura karşı çıkmak, hükümete karşı çıkmak sayılırsa, bizzat Allah'a karşı çıkmak olarak kabul edilir.
47- Mü'minlere müjde ver; gerçekten onlar için Allah'tan büyük bir fazl vardır.
48- Kâfirlere ve münafıklara itaat etme, eziyetlerine de aldırma ve Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter.