Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Câsiye Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

37 ayetSayfa 1 / 2

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

1- Hâ, Mîm. 2- Bu kitap, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından indirilmiştir. 3- Şüphesiz göklerde ve yerde mü’minler için deliller vardır. 4- Sizin yaratılışınızda ve (yeryüzünde) yaymakta olduğu her bir canlıda da kesin inanç sahibi bir toplum için deliller vardır. 5- Gece ve gündüzün değişmesinde, Allah’ın gökten bir rızık indirip onunla yeri ölümünden sonra diriltmesinde ve rüzgârların estirilişinde de aklını kullanan bir toplum için deliller vardır. 6- İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Biz, onları sana hak ile okuyoruz. Artık onlar, Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar? 7- Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun! 8- O, kendisine okunmakta olan Allah’ın âyetleri işitir de sonra onları hiç işitmemiş gibi büyüklük taslayarak (küfründe) ısrar eder. Sen de ona can yakıcı bir azabı müjdele! 9- O, ayetlerimizden bir şey öğrendiğinde de onları alaya alır. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 10- Cehennem de önlerindedir. Ne kazandıklarının ne de Allah’ın dışında edindikleri dostların onlara hiçbir faydası olmayacaktır. Onlar için çok büyük bir azap vardır. 11- İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir. Rablerinin âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.

(Mekke’de inmiştir. 37 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1-2. Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm’in tazim edilmesi, ona gereken itinanın gösterilmesi emrini ihtiva eden bir üslupla Kur’ân-ı Kerîm’in “Azîz ve Hakîm olan Allah tarafından” indirildiğini bildirmektedir. Yüce Allah, sahip olduğu kemal sıfatları ve tek başına ihsan etmiş olduğu nimetler dolayısı ile yegane ilâh ve ma’bûddur. Kâmil izzet ve eksiksiz hikmet sahibidir.

3-5. Daha sonra Yüce Allah, sözünü ettiği göklerin ve yerin yaratılması, yeryüzüne yaymış olduğu canlılar, bunlardaki menfaatler, Allah’ın kendisi vasıtası ile topraklara ve kullarına hayat vermesi, gökten indirdiği su vb. gibi hem dış hem de iç dünyaya ait delil ve ibretlerden söz etmekle bu hususu pekiştirmektedir. İşte bütün bunlar, bu Kur’ân-ı Azim’in doğruluğuna, onun kapsadığı hikmet ve hükümlerin sağlıklı oluşuna apaçık belge ve delillerdir. Aynı zamanda bunlar, Yüce Allah’ın kemaline, öldükten sonra dirilişe ve kabirlerden kalkışa da delildirler.

6-10. Daha sonra Yüce Allah, bu âyetlerden yararlanıp yararlanmama açısından insanların iki kısma ayrıldığını bildirmektedir: Bir kısım, bu âyetleri delil olarak görürler, bunlar vasıtası ile tefekkür ederler ve onlardan faydalanırlar. Bunlarla yücelirler. Onlar Allah’a, meleklere, kitaplara ve âhiret gününe tam bir iman ile inanan ve bunlar vasıtası ile yakîn derecesinde inanca ulaşan kimselerdir. Böylelikle bunların akılları arınıp yücelmiş, bu âyetlerle bilgileri artmış, akılları ve ilimleri kemal derecesine doğru ilerlemiştir. Diğer bir kısım ise Allah’ın âyetlerini kendisine karşı mazereti kesecek delil gerçekleşecek şekilde işittikten sonra bu âyetlerden yüz çevirir ve onlara karşı büyüklük taslar. Adeta onları işitmemiş gibi davranır. Çünkü bu âyetler, onun kalbini arındırmamış, temizlememiştir. Aksine bunlara karşı büyüklük tasladığından dolayı azgınlığı daha da artmıştır. O, Allah’ın âyetlerinden bir şey öğrenecek olursa onunla alay eder. İşte böylelerini Yüce Allah azapla tehdit ederek şöyle buyurmaktadır:“Çok yalancı ve çok günahkâr olan her bir kimseye yazıklar olsun.” Yani sözlerinde çok yalan söyleyen, yaptıkları ile pek günahkâr olan kimseye yazıklar olsun, vay onun haline! Yine Yüce Allah, böylesi için çok acıklı ve can yakıcı bir azap bulunduğunu da haber vermekte ve şunu eklemektedir:“Cehennem de önlerindedir” ve orası, onların ileri derecedeki cezaları için yeterlidir. Üstelik “Ne kazandıklarının” mallarının “ne de Allah’ın dışında edindikleri” ve yardımlarını isteyip umdukları “dostlarının kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır.” Bu dost ve yardımcıları, onların yardımına en çok muhtaç oldukları bir zamanda onları yardımsız bırakacaklardı. Yüce Allah, Kur’ân’ın âyetlerini ve gözle görülen (kevnî) âyetleri söz konusu edip bunlara karşı insanların iki kısma ayrıldıklarını açıkladıktan sonra bu üstün hedefleri gösteren ve kapsayan Kur’ân-ı Kerîm’den haber vermekte ve onun bir hidâyet olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır:
11. “İşte bu (Kur'ân), bir hidâyettir.” Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in tamamının bir vasfıdır. O, Yüce Allah’ı mukaddes sıfatları ve hamdedilmeye layık fiilleri ile tanıtır. Peygamberlerini, peygamberlerin dostlarını, düşmanlarını ve bunların niteliklerini bildirir. Salih amelleri anlatır ve onlara çağırır. Kötü amelleri de açıklar ve onlardan vazgeçilmesini ister. Aynı şekilde amellerin karşılıklarına dair açıklamalar da yapar. Onların dünyevî ve uhrevî karşılıklarını bildirir. İşte hidâyette olanlar, onunla doğru yolu bulur ve böylelikle kurtuluşa erip bahtiyar olurlar. “Rablerinin” son derece zalimlik edenlerle azgınlıkları katmerli olanların dışında hiç kimsenin inkâra yeltenmediği “âyetlerini inkâr edenlere gelince; onlar için can yakıcı, feci bir azap vardır.”

12- Gemiler emri ile akıp gitsin, siz de O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye denizi size amade kılan, Allah’tır. 13- O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) hizmetinize sunmuştur. Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.

12. Yüce Allah, kolaylaştırması sonucu içerisinde gemiler aksıp gitsinler diye denizi, emriyle amade kıldığını, bu yolla kullarına lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Bu, çeşitli ticaret ve kazanç yolları ile “O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve” Yüce Allah’a “şükredesiniz diye”dir. Sizler, O’na şükredecek olursanız O, üzerinizdeki nimetlerini artırır. Üstelik şükrünüze karşı da size pek büyük mükâfatlar verir.
13. “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden” lütuf ve ihsanından ötürü “hizmetinize sunmuştur.” Bu, hizmete sunuş, göklerde ve yerde bulunan bütün cisimleri, bunlarda yaratılmış bulunan güneşi, ayı, gezegenleri, yıldızları, çeşitli hayvan ve canlıları, türlü ağaç ve mahsulleri, madenleri vb. gibi Âdemoğullarının maslahatları için hazırlanmış ve zorunlu ihtiyaçları için gerekli olan bütün şeyleri kapsar. Bütün bunlar, onların Yüce Allah’ın nimetine şükretmek için bütün gayretlerini ortaya koymalarını, O’nun âyetleri ve hikmetleri hakkında düşünerek, bunların inceliklerini kavramaya gayret göstermelerini gerektirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır” buyurmaktadır. Bunların hepsinin yaratılması, işlerinin idare edilmesi, hizmete sunulmaları, Yüce Allah’ın meşîetinin geçerliliğine ve kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki muhkemlik, sağlamlık, harikulade sanat ve güzel yaratılış da Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemaline delildir. Bunların genişlikleri, azametleri ve çoklukları ise Yüce Allah’ın mülk ve saltanatının genişliğini göstermektedir. Bunlardaki özel haller, tercihler ve birbirine zıt varlıkların mevcudiyeti de O’nu dilediğini yaptığına delilidir. Bu varlıklardaki menfaatler, dinî ve dünyevî maslahatlar, rahmetinin genişliğine, ihsan ve bağışlarının kapsayıcılığına, lütfunun ve iyiliklerinin fevkalâde oluşuna delildir. Bütün bunlar da O’nun bir ve tek olduğuna, yegane ilâh ve mabud olduğuna, O’ndan başkasına ibadet edilmemesi ve boyun bükülmemesi gerektiğine, sevginin de yalnız O’na yöneltilmesi gerektiğine, yine O’nun peygamberlerinin getirdiklerinin de doğru olduğuna delildir. Bunlar, hiçbir şüphe ve tereddüt kabul etmeyen açık aklî delillerdir.

12- Gemiler emri ile akıp gitsin, siz de O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve şükredesiniz diye denizi size amade kılan, Allah’tır. 13- O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) hizmetinize sunmuştur. Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır.

12. Yüce Allah, kolaylaştırması sonucu içerisinde gemiler aksıp gitsinler diye denizi, emriyle amade kıldığını, bu yolla kullarına lütuf ve ihsanda bulunduğunu haber vermektedir. Bu, çeşitli ticaret ve kazanç yolları ile “O’nun lütfundan (rızkınızı) arayasınız ve” Yüce Allah’a “şükredesiniz diye”dir. Sizler, O’na şükredecek olursanız O, üzerinizdeki nimetlerini artırır. Üstelik şükrünüze karşı da size pek büyük mükâfatlar verir.
13. “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendinden” lütuf ve ihsanından ötürü “hizmetinize sunmuştur.” Bu, hizmete sunuş, göklerde ve yerde bulunan bütün cisimleri, bunlarda yaratılmış bulunan güneşi, ayı, gezegenleri, yıldızları, çeşitli hayvan ve canlıları, türlü ağaç ve mahsulleri, madenleri vb. gibi Âdemoğullarının maslahatları için hazırlanmış ve zorunlu ihtiyaçları için gerekli olan bütün şeyleri kapsar. Bütün bunlar, onların Yüce Allah’ın nimetine şükretmek için bütün gayretlerini ortaya koymalarını, O’nun âyetleri ve hikmetleri hakkında düşünerek, bunların inceliklerini kavramaya gayret göstermelerini gerektirmektedir. Bundan dolayı Yüce Allah:“Hiç şüphesiz bunda düşünen bir toplum için deliller vardır” buyurmaktadır. Bunların hepsinin yaratılması, işlerinin idare edilmesi, hizmete sunulmaları, Yüce Allah’ın meşîetinin geçerliliğine ve kudretinin kemaline delildir. Bunlardaki muhkemlik, sağlamlık, harikulade sanat ve güzel yaratılış da Yüce Allah’ın hikmet ve ilminin kemaline delildir. Bunların genişlikleri, azametleri ve çoklukları ise Yüce Allah’ın mülk ve saltanatının genişliğini göstermektedir. Bunlardaki özel haller, tercihler ve birbirine zıt varlıkların mevcudiyeti de O’nu dilediğini yaptığına delilidir. Bu varlıklardaki menfaatler, dinî ve dünyevî maslahatlar, rahmetinin genişliğine, ihsan ve bağışlarının kapsayıcılığına, lütfunun ve iyiliklerinin fevkalâde oluşuna delildir. Bütün bunlar da O’nun bir ve tek olduğuna, yegane ilâh ve mabud olduğuna, O’ndan başkasına ibadet edilmemesi ve boyun bükülmemesi gerektiğine, sevginin de yalnız O’na yöneltilmesi gerektiğine, yine O’nun peygamberlerinin getirdiklerinin de doğru olduğuna delildir. Bunlar, hiçbir şüphe ve tereddüt kabul etmeyen açık aklî delillerdir.

14- İman edenlere söyle de Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin eziyetlerine aldırmasınlar. Çünkü Allah, her bir topluluğa kazanmakta olduklarının karşılığını verecektir. 15- Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra (hepiniz) Rabbinize döndürüleceksiniz.

14-15. Yüce Allah, mü’min kullarına güzel ahlâklı olmalarını, “Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin” yani Allah’ın mükâfatını ummayan ve isyankârları karşı karşıya bırakacağı musibetlerden de korkmayan müşriklerin eziyetlerine sabretmelerini emretmektedir. Çünkü Yüce Allah, her bir topluluğa kazdıklarının karşılığını verecektir. Sizleri -ey mü’minler- Yüce Allah, imanınız, affedip bağışlamanız ve sabretmeniz dolayısı ile pek büyük bir mükâfat ile mükâfatlandıracaktır. Onların -eğer yalanlamalarını sürdürecek olurlarsa- başına gelecek olan çetin azap, rezil ve rüsvay oluş ise sizin başınıza gelmeyecektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

14- İman edenlere söyle de Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin eziyetlerine aldırmasınlar. Çünkü Allah, her bir topluluğa kazanmakta olduklarının karşılığını verecektir. 15- Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra (hepiniz) Rabbinize döndürüleceksiniz.

14-15. Yüce Allah, mü’min kullarına güzel ahlâklı olmalarını, “Allah’ın (azap) günlerini beklemeyenlerin” yani Allah’ın mükâfatını ummayan ve isyankârları karşı karşıya bırakacağı musibetlerden de korkmayan müşriklerin eziyetlerine sabretmelerini emretmektedir. Çünkü Yüce Allah, her bir topluluğa kazdıklarının karşılığını verecektir. Sizleri -ey mü’minler- Yüce Allah, imanınız, affedip bağışlamanız ve sabretmeniz dolayısı ile pek büyük bir mükâfat ile mükâfatlandıracaktır. Onların -eğer yalanlamalarını sürdürecek olurlarsa- başına gelecek olan çetin azap, rezil ve rüsvay oluş ise sizin başınıza gelmeyecektir. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük işlerse o da kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.”

16- Andolsun Biz İsrailoğulları’na Kitabı, hükmü ve peygamberliği vermiş, onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere üstün kılmıştık. 17- Onlara din hususunda apaçık deliller verdik. Onlar, ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

16. Yani Biz, İsrailoğulları’na başka insanlar hakkında söz konusu olmayan nimetler ihsan etmiştik. Onlara Kitabı yani Tevrat’ı ve İncil’i, insanlar arasında hüküm ve idareyi ve kendisi ile diğer insanlardan ayrıcalıklı kılındıkları nübüvveti/peygamberliği verdik. Nitekim İbrahim aleyhisselam’ın soyundan gelen peygamberlerin büyük çoğunluğu İsrailoğullarındandır. “Onları” yiyecek, içecek ve giyecek türünden, bir de üzerlerine men ve selvâyı indirmek sureti ile “hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere” yani bu nimetler ile insanlara “üstün kılmıştık.” Genellik ifade eden “alemlere” lafzının kapsamından, bu ümmet (Muhammed ümmeti) müstesnâdır. Çünkü bu ümmet, bütün insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmettir. Ayrıca ifadelerin akışı/siyâk da maksadın, bu ümmetin dışındakiler olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bize İsrailoğularına vermiş olduğu lütufları ve onları kendileri ile başkalarından ayrıcalıklı kılmış olduğu hususları anlatmaktadır. Aynı şekilde İsrailoğullarının üstünlüğünü sağlayan Kitap, insanlar arasında hükmetme, nübüvvet ve buna benzer vasıfların tümü, bu ümmet için de söz konusudur. Ayrıca bu ümmet, fazladan pek çok fazilet ve üstünlüklere de sahiptir. İsrailoğullarının şeriati de bu ümmetin şeriatinin sadece bir parçasıdır. Diğer taraftan bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) kendisinden önceki diğer kitaplar üzerinde hakim konumundadır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bütün peygamberleri tasdik etmiştir.
17. “Onlara” İsrailoğullarına “din hususunda” Yüce Allah’ın kendilerine ulaştırdığı takdiri emri gereğince; hakkı batıldan ayırt eden “apaçık deliller verdi.” Bu apaçık deliller, Mûsâ aleyhisselam tarafından kendilerine gösterilen mucizelerdir. Bunlar, Yüce Allah’ın İsrailoğullarına ihsan etmiş olduğu nimetler olup bu durum, onların bu nimetlerin gereğini en mükemmel şekilde yerine getirmelerini ve Allah’ın kendilerine açıklamış olduğu hakkın etrafında birleşmelerini gerektirmekte idi. Ancak tam aksini yaptılar ve bunca nimete karşı gerekenin aksi davranışları gösterdiler. Etrafında toplanmaları emrolundukları hususlarda ayrılığa düştüler. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar ancak kendilerine” ayrılığa düşmemeyi gerektiren “ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler.” Onları anlaşmazlığa iten, birbirlerine karşı duydukları kıskançlıkları ve haksızlıkları olmuştu. “Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Haklı ile haksızı ayırt edecek, hevâdan mı başka husustan dolayı mı ihtilâf ve ayrılık çıktığını ortaya koyacaktır.

16- Andolsun Biz İsrailoğulları’na Kitabı, hükmü ve peygamberliği vermiş, onları hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere üstün kılmıştık. 17- Onlara din hususunda apaçık deliller verdik. Onlar, ancak kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.

16. Yani Biz, İsrailoğulları’na başka insanlar hakkında söz konusu olmayan nimetler ihsan etmiştik. Onlara Kitabı yani Tevrat’ı ve İncil’i, insanlar arasında hüküm ve idareyi ve kendisi ile diğer insanlardan ayrıcalıklı kılındıkları nübüvveti/peygamberliği verdik. Nitekim İbrahim aleyhisselam’ın soyundan gelen peygamberlerin büyük çoğunluğu İsrailoğullarındandır. “Onları” yiyecek, içecek ve giyecek türünden, bir de üzerlerine men ve selvâyı indirmek sureti ile “hoş ve temiz şeylerle rızıklandırmış ve onları âlemlere” yani bu nimetler ile insanlara “üstün kılmıştık.” Genellik ifade eden “alemlere” lafzının kapsamından, bu ümmet (Muhammed ümmeti) müstesnâdır. Çünkü bu ümmet, bütün insanlar için çıkartılmış en hayırlı ümmettir. Ayrıca ifadelerin akışı/siyâk da maksadın, bu ümmetin dışındakiler olduğunu göstermektedir. Çünkü Yüce Allah, bize İsrailoğularına vermiş olduğu lütufları ve onları kendileri ile başkalarından ayrıcalıklı kılmış olduğu hususları anlatmaktadır. Aynı şekilde İsrailoğullarının üstünlüğünü sağlayan Kitap, insanlar arasında hükmetme, nübüvvet ve buna benzer vasıfların tümü, bu ümmet için de söz konusudur. Ayrıca bu ümmet, fazladan pek çok fazilet ve üstünlüklere de sahiptir. İsrailoğullarının şeriati de bu ümmetin şeriatinin sadece bir parçasıdır. Diğer taraftan bu Kitap (Kur’ân-ı Kerîm) kendisinden önceki diğer kitaplar üzerinde hakim konumundadır. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem de bütün peygamberleri tasdik etmiştir.
17. “Onlara” İsrailoğullarına “din hususunda” Yüce Allah’ın kendilerine ulaştırdığı takdiri emri gereğince; hakkı batıldan ayırt eden “apaçık deliller verdi.” Bu apaçık deliller, Mûsâ aleyhisselam tarafından kendilerine gösterilen mucizelerdir. Bunlar, Yüce Allah’ın İsrailoğullarına ihsan etmiş olduğu nimetler olup bu durum, onların bu nimetlerin gereğini en mükemmel şekilde yerine getirmelerini ve Allah’ın kendilerine açıklamış olduğu hakkın etrafında birleşmelerini gerektirmekte idi. Ancak tam aksini yaptılar ve bunca nimete karşı gerekenin aksi davranışları gösterdiler. Etrafında toplanmaları emrolundukları hususlarda ayrılığa düştüler. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlar ancak kendilerine” ayrılığa düşmemeyi gerektiren “ilim geldikten sonra aralarındaki haset yüzünden anlaşmazlığa düştüler.” Onları anlaşmazlığa iten, birbirlerine karşı duydukları kıskançlıkları ve haksızlıkları olmuştu. “Şüphesiz Rabbin, anlaşmazlığa düştükleri hususlar hakkında Kıyamet günü aralarında hüküm verecektir.” Haklı ile haksızı ayırt edecek, hevâdan mı başka husustan dolayı mı ihtilâf ve ayrılık çıktığını ortaya koyacaktır.

18- Sonra Biz seni de dinde bir şeriat sahibi kıldık. O halde sen ona uy! Bilmeyenlerin hevâlarına uyma! 19- Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur.

18. Yani Biz, sana bütün hayırlara çağıran, her türlü kötülüklerden vazgeçirmeyi emreden ve şer’î emrimizin bir tecellisi olan kâmil bir şeriat göndermiş bulunuyoruz. “O halde sen ona uy!” Çünkü ebedi mutluluk ve kurtuluş ona uymaya bağlıdır. “Bilmeyenlerin hevâlarına uyma!” Hevâları ilme uymayan ve ilmin arkasından yürümeyen kimselerin arkasından gitme! Bunlar ise hevâ ve iradesi, Allah Rasûlünün şeriatine aykırı olan herkestir. İşte böylelerine uymak, bilmeyenlerin hevâlarına uymak demektir.
19. “Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar.” Allah nezdinde bunların sana faydaları olmayacaktır. O bakımdan sen, onların hevâlarına uyacak olursan bil ki onlar, senin için bir fayda sağlayamayacaklar ve sana gelen bir kötülüğü de engelleyemeyeceklerdir. Esasında senin onlara uyman ve onları dost edinmen de uygun değildir. Çünkü onlar ve sen, birbirinizden çok farklısınız:“Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur.” Takvâları sebebi ile O’na itaat ederek amelde bulundukları için O da kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkartır.

18- Sonra Biz seni de dinde bir şeriat sahibi kıldık. O halde sen ona uy! Bilmeyenlerin hevâlarına uyma! 19- Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar. Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur.

18. Yani Biz, sana bütün hayırlara çağıran, her türlü kötülüklerden vazgeçirmeyi emreden ve şer’î emrimizin bir tecellisi olan kâmil bir şeriat göndermiş bulunuyoruz. “O halde sen ona uy!” Çünkü ebedi mutluluk ve kurtuluş ona uymaya bağlıdır. “Bilmeyenlerin hevâlarına uyma!” Hevâları ilme uymayan ve ilmin arkasından yürümeyen kimselerin arkasından gitme! Bunlar ise hevâ ve iradesi, Allah Rasûlünün şeriatine aykırı olan herkestir. İşte böylelerine uymak, bilmeyenlerin hevâlarına uymak demektir.
19. “Çünkü onlar, Allah’a karşı sana hiçbir fayda sağlayamazlar.” Allah nezdinde bunların sana faydaları olmayacaktır. O bakımdan sen, onların hevâlarına uyacak olursan bil ki onlar, senin için bir fayda sağlayamayacaklar ve sana gelen bir kötülüğü de engelleyemeyeceklerdir. Esasında senin onlara uyman ve onları dost edinmen de uygun değildir. Çünkü onlar ve sen, birbirinizden çok farklısınız:“Şüphesiz zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah ise takvâ sahiplerinin dostudur.” Takvâları sebebi ile O’na itaat ederek amelde bulundukları için O da kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkartır.

20- İşte bu (Kur'ân), insanlar için basiret ve kesin inanan bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.

20. “İşte bu” Kur’ân-ı Kerîm ve Zikr-i Hakîm (sonsuz hikmetler ihtivâ eden sapasağlam öğüt) “insanlar için basiret” bütün hususlarda insanların basiretlerini açan ve kendisi vasıtası ile mü’minlerin faydalar sağladığı “ve kesin inanan bir toplum için de hidâyet ve rahmettir.” Onun vasıtası ile dinin aslî/itikadî ve fer’î/şer’î hükümleri hususunda dosdoğru yola hidâyet bulurlar. Onunla hayra ulaşırlar, sevince gark olurlar. Dünya ve âhirette bahtiyar olurlar. İşte rahmet budur. Onun vasıtası ile ruhları saflaşır, akılları daha bir aydınlanır. İman ve yakînleri artar. Batıl üzerinde ısrar ve inat eden kimselere karşı da onun vasıtası ile delil ortaya konulmuş olur.

21- Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini iman edip salih ameller işleyenlerle bir tutacağımızı, hayatları ile ölümlerinin eşit olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!

21. Kötülükler ve pek çok günah işleyenler, Rablerinin haklarını yerine getirmeyip kusurlu davrananlar “kendilerini iman edip” yani Rablerinin haklarını yerine getirmek, O’nu gazaplandıran şeylerden uzak kalmak ve sürekli O’nun rızasını kendi nefislerinin arzularına tercih etmek sureti ile “salih ameller işleyenlerle bir tutacağımızı... mı sandılar?” Yani bunlar, dünya ve âhirette eşit olacaklarını mı zannediyorlar? Onların zannı ne kadar kötü, kanaatleri ne kadar yersiz, verdikleri bu hüküm ne kadar kötü! Çünkü onların bu hükümleri, hakimler hakimi ve adiller adilinin hükmüne aykırıdır. Sağlıklı akıllar ve dosdoğru fıtratlar ile çelişmektedir. İlâhî kitapların bildirdikleri ve peygamberlerin haber verdikleri ile taban tabana zıttır. Aksine gerçek kesin hüküm şudur: Salih amel işleyen mü’minler için dünya ve âhirette zafer, kurtuluş, mutluluk ve mükâfat vardır. Herkese ihsanı oranında bu mükâfat verilecektir. Kötülük işleyenler ise dünya ve âhirette ilâhî gazaba, zillete, azap ve bedbahtlığa duçar olacaklardır.

22- Halbuki Allah, gökleri ve yeri hak (bir amaç) ile ve herkese kazandığının karşılığı hiçbir zulme uğratılmadan verilsin diye yaratmıştır.

22. Yani Yüce Allah, gökleri ve yeri hikmet ile, hiçbir hususta ortak koşulmaksızın sadece kendisine ibadet edilsin diye yaratmıştır. Bundan sonra kendisine ibadet etmelerini emretmiş olduğu, üzerlerine açık ve gizli nimetlerini ihsan ettiği kimseleri, Allah’a şükrettiler ve emrolunduklarını yerine getirdiler mi yoksa küfür ve nankörlüğe saparak cezayı hak ettiler mi? diye hesaba çekip karşılıklarını verecektir.

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim) demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”

23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir.

26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim) demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”

23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir.

26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim) demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”

23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir.

26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

23- Hevâsını kendine ilâh edinen, Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre saptırdığı, kulağına ve kalbine mühür vurduğu ve gözü üzerine de bir perde çektiği kimse hakkında ne dersin? Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir? Hala düşünüp öğüt almayacak mısınız? 24- “Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler. Halbuki onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Onlar, sadece zanda bulunuyorlar. 25- Onlara âyetlerimiz apaçık deliller halinde okunduğunda ileri sürdükleri tek delil:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi babalarımızı getirin (de görelim) demekten ibarettir. 26- De ki:“Sizi Allah yaşatır, sonra da öldürür. Sonra da O, kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan Kıyamet gününde sizi bir araya toplayacaktır. Fakat insanların çoğu (bunu) bilmezler.”

23. “Hevâsını kendine ilâh edinen” arzu ettiğini Allah ister razı olsun, ister gazaplansın yapan, “Allah’ın (katındaki) bir bilgiye göre” hidâyete layık olmadığını, bundan dolayı da arınıp temizlenmeyeceğini bildiği için “saptırdığı, kulağına” kendisine faydalı olacak şeyleri işitmeyecek şekilde “ve kalbine” hayrı anlayamayacak şekilde “mühür vurduğu ve gözü üzerine de” hakkı görmesini engelleyecek “bir perde çektiği” sapık “kimse hakkında ne dersin?”“Ona Allah’tan başka kim hidâyet verebilir?” Allah hidâyetin kapılarını onun yüzüne kapatmış ve azgınlığın kapılarını da onun önünde açmış iken kimse ona hidâyet veremez. Ancak bununla Allah ona zulmetmiş olmaz. Aksine kendisine zulmeden, Allah’ın kendisine gelecek olan rahmetinin engellenmesine sebep olan yine kendisidir. “Hala” size fayda verecek olan şeyleri düşünüp izlemek, size zarar verecek şeyleri bilip onlardan sakınmak suretiyle “düşünüp öğüt almayacak mısınız?”
24. Öldükten sonra dirilişi inkâr edenler:“Hayat, ancak dünya hayatımızdan ibarettir. (Kimimiz) ölürüz ve (kimimiz de) yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder.” dediler.” Bunlar sadece (doğa) kanunlarından ibarettir. Gece ve gündüzün değişip durmasının, geçip gitmesinin bir sonucudur. Bazı insanlar ölür, bazı insanlar yaşar. Ölen Allah’a dönüyor değildir, amelinin karşılığını da görmeyecektir. Onların söyledikleri bu sözler, bilgisizce söylenen sözlerdir. Çünkü “onlar sadece zanda bulunuyorlar.” Bu bakımdan öldükten sonra Allah’ın huzuruna dönmeyi inkâr etmişler, herhangi bir delil veya belge olmaksızın doğru sözlü peygamberlerin yalan söylediklerini ileri sürmüşlerdir. Ama onların bu söyledikleri, zandan ibarettir ve bazı şeyleri uzak bir ihtimal olarak görmektir. Hakikatle hiçbir ilgileri yoktur. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

25. Bu, onların Allah’a karşı bir küstahlıklarıdır. Çünkü onlar, böyle bir teklifte bulunmuş ve Yüce Allah’ın peygamberlerinin doğru söylemelerinin, ölmüş atalarını geri getirmelerine bağlı olduğunu iddia etmişlerdir. Ancak peygamberler onlara her bir âyeti ve mucizeyi getirecek olsalar dahi, yine de -peygamberler onların dediklerine uymadıkça- onlara iman etmezler. Onlar, bu söylediklerinde de yalancıdırlar. Onların asıl maksatları hakkın açıklık kazanması değil, peygamberlerin çağrısını reddetmektir.

26. Çünkü âhiret gününe dair bilgi, kalplerinde yer etmiş olsaydı, o gün için birtakım amellerde bulunur ve gerekli hazırlıkları yaparlardı.

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir.

27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır:
28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir:
29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir:
30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur.
31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz.
32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi.
33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir.
34. (Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.”
35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler.
36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir.
37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır.

el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır.

***

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir.

27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır:
28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir:
29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir:
30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur.
31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz.
32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi.
33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir.
34. (Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.”
35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler.
36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir.
37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır.

el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır.

***

27- Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Kıyametin kopacağı gün, işte o günde bâtıl peşinde gidenler, hüsrana uğrayacaklardır. 28- (O gün) her ümmeti diz çökmüş halde görürsün. Her bir ümmet kitabına/amel defterine çağırılır (ve onlara şöyle denir): “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” 29- “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır. Zira Biz, yaptıklarınızı kaydediyorduk.” 30- İman edip salih ameller işleyenlere gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır. İşte apaçık kurtuluş da budur. 31- Kâfir olanlara gelince (onlara şöyle denecek): “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu? Siz de büyüklük taslayıp günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” 32- “Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’ denildiğinde de siz şöyle derdiniz: “Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” 33- Onlara işledikleri çirkin ameller, apaçık görünmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır. 34- (Yine onlara) denecek ki: “Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız. Yeriniz ateştir. Size yardım edecek hiç kimse de yoktur.” 35- “Bunun sebebi ise Allah’ın âyetlerini alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının da sizi aldatmış olmasıdır.” Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir. 36- Hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. 37- Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur. O, Azîzdir, Hakîmdir.

27. Yüce Allah, mülkünün genişliğini ve bütün zamanlarda tek başına tasarruf ve idarenin kendisinde bulunduğunu haber vermekte ve “Kıyametin kopacağı gün” Mahşer yerinde bütün mahlukatın toplanıp bir araya geleceğini, hakkı çürütmek üzere batılı ortaya koyan batıl yolcularının hüsrana uğradıklarının görüleceğini bildirmektedir. Zira onların amelleri batıldır. Çünkü amelleri batıla yöneliktir. Kıyamet gününde de batıl oldukları ortaya çıkacaktır. Çünkü o günde gerçekler açıklanmış olacak ve bu batıllar onları terk edip uzaklaşacaktır. Mükâfatı kaçırmış olacaklar ve buna karşılık can yakıcı azaba mahkûm edileceklerdir. Daha sonra Yüce Allah, insanlar gereği gibi kaçınarak tedbirlerini alsınlar ve abidler de onun için hazırlansınlar diye Kıyamet gününün şiddet ve dehşetini şöylece açıklamaktadır:
28. Ey o günü görecek olan kişi! Sen “her ümmeti” korkudan ve dehşetten, mutlak egemen ve Rahman olan Allah’ın hükmünü bekleyerek “diz çökmüş bir halde görürsün. Her bir ümmet kitabına” Allah tarafından kendilerine gönderilen peygamberlerinin şeriatına “çağrılacak.” Bu şeriati yerine getirmişler ise mükâfat görecekler ve kurtulacaklar, gereğine uymamışlar ise o takdirde hüsranla karşılaşacaklardır. “Bugün sizlere yaptıklarınızın karşılığı verilecektir.” Mûsâ ümmeti Mûsâ şeriatına çağırılacaklar. İsa ümmeti de Muhammed ümmeti de diğerleri de aynı şekilde olacaktır. Her bir ümmet, vakti ile yükümlü kılındığı şeriate çağrılacaktır. Kitabın anlamı ile ilgili ihtimallerden birisi budur ve bu mana, özü itibari ile doğrudur. Bunda herhangi bir şüphe yoktur. Diğer taraftan Yüce Allah’ın:“Her bir ümmet kitabına çağrılır” buyruğunun, “Onlar amellerinin yazılı olduğu kitaba ve bu kitaplarda yazılı bulunan hayır ile şerre çağrılacaklardır”, anlamına gelme ihtimali de vardır. Buna göre herkes, bizzat yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu da Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzemektedir:“Kim salih bir amel işlerse kendi lehinedir, kim de kötülük işlerde o da kendi aleyhinedir.”(el-Casiye, 15/45) Âyet-i kerimede her iki anlamın bir arada kastedilmiş olması da muhtemeldir. Buna da bir sonraki ayet delildir:
29. “İşte bu, size hakkı söyleyen kitabımızdır” Yani Bizim size indirmiş olduğumuz bu Kitap, size adaletin ta kendisi olan hak ile hüküm vermektedir. “Zira Biz yaptıklarınızı kaydediyorduk.” Bu da amel defterleri ile ilgilidir. Bundan sonra Yüce Allah’ın her iki kesime yapacakları şöylece bildirilmektedir:
30. “İman edip salih ameller işleyenlere” sahih bir imana sahip olup imanlarını da farz ve müstehab kabilinden salih ameller ile tasdik edenlere “gelince; Rableri onları rahmetine alacaktır.” Bu rahmet yeri ise cennet, bu cennetteki ebedi nimetler ve her türlü kötülükten uzak yaşayışdır. “İşte apaçık kurtuluş” kâr, kazanç ve başarı “budur.” Kul, bu kurtuluşa nail oldu mu, artık her türlü hayrı elde etmiş olur ve her türlü kötülük de ondan uzaklaşmış olur.
31. Allah’ı inkâr edip “kâfir olanlara gelince” onlara azarlayıcı bir üslupla şöyle denilecektir: “Âyetlerim sizlere okunmuyor muydu?” Bu âyetler sizlere, iyiliğinize olan hayırlı şeyleri göstermiş, zararınıza olacak şeyleri yasaklamıştı. Eğer onları kabul etmek ve gereklerince hareket etmek tevfikine mazhar olmuş olsaydınız bu, size verilen en büyük nimet olurdu. Ama “siz” o âyetlere karşı “büyüklük taslayıp” onlardan yüz çevirerek ve onları inkâr ederek “günahkâr kimseler olmamışmıydınız?” Böylelikle sizler en büyük bir cinâyeti, en ağır bir suçu işlemiş oldunuz. İşte bugün de yaptığınızın cezasını çekeceksiniz.
32. Yine Yüce Allah, onları şu buyrukları ile de azarlayacaktır:“Allah’ın vaadi haktır ve Kıyamet hakkında şüphe yoktur’, denildiğinde de siz” bunları inkâr ederek “şöyle derdiniz: Kıyamet nedir biz bilmeyiz. Bizim (onun vukuu hakkındaki bilgimiz) sadece tahminden ibarettir, yoksa kesin bir bilgiye sahip değiliz.” Bu, onların dünyada iken öldükten sonra dirilişler hakkindeki tutumlarıdır. Onları onu inkâr etmiş ve öldükten sonra diriliş haberini getirenlerin sözlerini de reddetmişlerdi.
33. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Kıyamet gününde “onlara işledikleri çirkin ameller” amellerinin cezaları “apaçık görülmüş ve alay ettikleri (azap) da kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.” Dünyada iken gerçekleşeceğini de gerçekleşeceğini bildiren peygamberi de alaya aldıkları azap başlarına gelmiştir.
34. (Yine onlara) denecek ki: Siz bugüne kavuşacağınızı nasıl unuttuysanız Biz de bugün sizi (cehennemde) unutacağız.” Azap içerisinde terk edeceğiz. Zira amellere verilecek karşılık, amelin türünden olur. “Yeriniz ateştir.” Sizin kalacağınız yer, dönüp varacağınız yer burasıdır. “Size” Allah’ın azabından kurtarmak üzere “yardım edecek” ve O’nun azabını sizden uzaklaştıracak “hiç kimse de yoktur.”
35. “Bunun” başınıza gelen bu azabın “sebebi ise Allah’ın âyetlerini” onlar gayretle çalışıp çabalamayı, sevinçle, müjde ile ve neşe ile karşılanmayı gerektirdiği halde “alay konusu edinmiş olmanız ve dünya hayatının” süsüyle, lezzet ve arzuları ile “sizi aldatmış olmasıdır.” Siz, bu hayatla yetindiniz, tatmin oldunuz. Onun için çalıştınız, ebedi kalıcı yurt olan âhiret için amelde bulunmayı terk ettiniz. “Artık bugün onlar, oradan çıkarılmayacaktır ve onlardan (Rablerini) razı etmeleri de istenmeyecektir.” Onlara hiçbir şekilde mühlet verilmez, salih amel işlesinler diye de dünyaya geri de döndürülmezler.
36. “Hamd” zatının celaline, saltanatının azametine yakıştığı şekilde “göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Bütün mahlukat üzerindeki rububiyeti dolayısı ile O’na hamdolsun. Çünkü onları yaratmış, onları görüp gözetmiş, onlara gizli ve açık nimetlerini ihsan etmiştir.
37. “Büyüklük ve azamet, göklerde de yerde de yalnız O’nundur.” Celal, azamet, şan ve şeref O’na mahsustur. Hamd, Yüce Allah’a, kemal sıfatları ile övgülerde bulunmak, O’na muhabbet ve ikramı ifade etmek anlamlarını ihtiva eder. Kibriyâ (büyüklük) ise azamet ve celalini ihtiva eder. İbadet de iki esas üzere kurulmuştur: Allah’ı sevmek ve O’nun huzurunda zillet ile boyun eğmek. Bunlar da hem Yüce Allah’ın hamdedilmesini gerektiren şeyleri hem de O’nun celâl ve kibriyâsını bilmekten kaynaklanırlar. “O Azîzdir.” Her şeyi emrine boyun eğdirendir. “Hakîmdir.” Her şeyi yerli yerince koyandır. O, hangi hükmü teşrî etmiş ise mutlaka bir hikmet ve maslahat dolayısı ile teşrî etmiştir. O, neyi yaratmış ise mutlaka bir fayda ve bir menfaat için yaratmıştır.

el-Câsiye Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd, Allah’a mahsustur. Minnet duygularımız O’nadır. Lütuf O’ndandır.

***