Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Duhan Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

59 ayetSayfa 3 / 4

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

17- Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik. Onlara çok şerefli bir peygamber gelmişti de (şöyle demişti:) 18- “Allah’ın kullarını bana teslim edin. Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” 19- “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin. Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” 20- “Gerçekten ben, beni taşlamanızdan benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.” 21- “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” 22- Sonunda Rabbine:“Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti. 23- (O da buyurdu ki:)“Kullarımı geceleyin yola çıkar! Şüphesiz siz, takip edileceksiniz.” 24- “Denizi de olduğu gibi açık bırak. Çünkü onlar, boğulacak bir ordudur.” 25- Onlar, nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. 26- Nice ekinleri ve değerli konakları; 27- Zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. 28- İşte böyle... Biz, onları başka bir kavme miras verdik. 29- Gök de yer de onlar için ağlamadı ve onlara mühlet de verilmedi. 30- Andolsun Biz İsrailoğullarını o aşağılayıcı azaptan kurtardık; 31- Firavun’dan. Çünkü o, büyüklenen bir zorba ve haddi aşmış biri idi. 32- Andolsun Biz onları seçip bir bilgiye göre alemlere üstün kıldık. 33- Onlara kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan birtakım âyetler/mucizeler de verdik.

17. Yüce Allah, Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i yalanlayanları ve onların yalanlamalarını söz konusu ettikten sonra, geçmişte de bunlara benzer yalanlayıcıların gelmiş olduğunu söz konusu etmektedir. Bu yalanlayıcıların Mûsâ aleyhisselam ile birlikte başlarından geçenleri ve bu yalanlayıcıların izlemekte oldukları yoldan vazgeçmeleri için de Allah’ın Mûsâ aleyhisselam’ı yalanlayanların başına getirdiği musibetler hatırlatılarak şöyle buyrulmaktadır:“Andolsun biz, onlardan önce de Firavun kavmini imtihandan geçirmiştik.” Peygamberimiz İmran oğlu Mûsâ’yı onlara peygamber olarak göndermek sureti ile onları sınadık. O, çok şerefli bir peygamber idi. Onda bulunan üstün ahlâkî değerler başkasında yoktu.
18. O, Firavun ve çevresindeki ileri gelenlere:“Allah’ın kullarını bana teslim edin.” demişti. Bu kullardan kasıt, İsrailoğullarıdır. Yani onları artık serbest bırakın. İşkencelerinizden ve onlara en kötü azapları tattırmanızdan artık vazgeçin; bırakın hürriyetlerine kavuşsunlar. Onlar, benim halkımdır ve kendi çağdaşlarının en üstünleridir. Siz ise onlara zulmettiniz ve onları haksız yere köleleştirdiniz. O nedenle Rablerine ibadet etmeleri için onları serbest bırakın. “Şüphesiz ben, sizin için (gönderilmiş) çok güvenilir bir peygamberim.” Ben size âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş ve Rabbimin bana gönderdikleri hususunda çok emin ve güvenilir bir kimseyim. Benimle gönderdiklerinden hiçbir şeyi sizden gizlemediğim gibi ona bir şey artırmıyorum ve eksiltmiyorum da. Bu özellik ise tam anlamı ile ona bağlanıp itaat etmeyi gerektirir.
19. “Allah’a karşı büyüklenip zorbalık etmeyin.” Kibirlenip O’na ibadetten yüz çevirerek ve kullarına karşı da zorbalık ederek üstünlük iddiasında bulunmayın. “Çünkü ben size apaçık bir delil getirmekteyim.” Bu delil, onun gösterdiği göz kamaştırıcı mucizeler ve kaçınılmaz olarak kabul edilmek zorunda kalınan delillerdir.
20. Ancak onlar, Mûsâ aleyhisselam’ı yalanladılar ve onu öldürmeye kalkıştılar. O da onların kötülüklerinden Allah’a sığınarak şöyle dedi:“Gerçekten ben, beni taşlamanızdan” taşa tutmak sureti ile en kötü şekilde öldürmenizden “benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz (olan Allah'a) sığınırım.”
21. “Eğer bana iman etmiyorsanız, bari beni kendi halime bırakın.” Yani sizin takınacağınız üç tavır söz konusudur: Bana iman etmeniz ki benim istediğim de budur. Eğer bunu yapmayacak olursanız o halde; benden uzak durun. Ne aleyhimde olun, ne lehimde. Bana kötülük yapmayın yeter. Ancak onlar, ne birinci aşamayı yerine getirdiler, ne de ikinci aşamada kaldılar. Yüce Allah’a karşı isyanlarını, peygamberi Mûsâ aleyhisselam’a karşı da savaşlarını sürdürdüler. Onun, kavmi olan İsrailoğullarının başına geçmesine imkân tanımadılar.
22. “Sonunda Rabbine: Gerçekten bunlar günahkâr bir toplumdur” diyerek dua etti.” Bunlar dünyada iken azabı gerektirecek suçlar işlediler. Mûsâ aleyhisselam, bu sözleri ile onların durumunu dile getirerek dua etmiş oluyordu. Bu, hal diliyle yapılmış bir duadır ve sözlü duadan daha etkilidir. Nitekim o, başka bir yerde de şöyle dua etmişti:“Rabbim doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım.”(el-Kasas, 28/24)

23. Bunun üzerine Yüce Allah ona, kullarını alarak geceleyin yola çıkmasını emretti. Firavun ve kavminin de arkalarından kendilerini izleyeceklerini bildirdi.

24. “Denizi de olduğu gibi açık bırak!” Bu, şöyle olmuştu: Mûsâ aleyhisselam, Yüce Allah’ın emrettiği şekilde İsrailoğullarını geceleyin alıp götürdü. Firavun, onları takip edince Yüce Allah Mûsâ aleyhisselam’a denize asası ile vurmasını emretti. O da vurunca on iki tane yol açıldı. Bütün yollar arasında su, büyük dağlar gibi bir hal aldı ve Mûsâ aleyhisselam, kavmi ile birlikte o yollardan geçtiler. O denizden çıktıkları vakit Yüce Allah, Mûsâ aleyhisselam’a denizi olduğu halde bırakmasını emretti. Böylelikle Firavun ve askerlerinin de o yolu izlemeleri sağlanmış oldu. “Çünkü onlar boğulacak bir ordudur.” Mûsâ aleyhisselam’ın kavmi, bütünü ile denizden çıkıp Firavun ve beraberindekiler de bütünü ile denizin içine girince Yüce Allah, denize üzerlerine kapanmasını emretti. Onlardan tek bir kişi kurtulmamak üzere hepsi suda boğuldular. Dünya hayatında kendilerine verilmiş bulunan nimetleri geride bıraktılar. Allah, bunları Firavun ve kavmi tarafından köleleştirilmiş bulunan İsrailoğullarına miras olarak verdi. İşte bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:
25-28. “Onlar nice bahçeleri ve pınarları geride bıraktılar. Nice ekinleri ve değerli konakları, zevk ve sefa sürdükleri nice nimetleri de. İşte böyle... Biz onları” yani bu sözü edilen nimetleri “başka bir kavme miras verdik.” Bir diğer âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“İşte böyle... Biz onları İsrailoğullarına miras verdik.”(eş-Şuarâ, 26/59)
29. “Gök de yer de onlar için ağlamadı.” Yüce Allah, onları helak ettiğinde gök ve yer onlar için ağlamadı. Yani onlar adına üzülmedi. Onlardan ayrıldığı için kederlenmedi. Aksine gökler ve yer de dahil herkes, onların helâk edilmelerine sevindi. Çünkü onlar, geride yüzlerini karartacak ve bütün âlemler tarafından kendilerine lanet okunup öfke duyulmasını gerektirecek şeylerden başka bir şey bırakmadılar. “ve onlara mühlet de verilmedi.” Cezalandırılmaları ertelenmedi, onlara süre tanınmadı. Aksine onlar derhal helâk edildiler.
30-31. Daha sonra Yüce Allah, İsrailoğullarına lütuflarını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Andolsun Biz İsrailoğullarını” içinde bulundukları “o aşağılayıcı azaptan kurtardık. Firavun’dan.” Zira o, onların oğullarını boğazlıyor, kız çocuklarını da hayatta bırakıyordu. “Çünkü o” yeryüzünde haksız yere “büyüklenen bir zorba ve” Allah’ın sınırlarını çiğneyen, haramlarını işlemek cesaretini gösteren “haddi aşmış biri idi.”
32. “Andolsun Biz onları bir bilgiye” böyle bir üstünlüğe layık oldukları bilgisine “alemlere üstün kıldık.” Onları seçtik. Âlemlerden kasıt, hem kendi çağdaşları, hem kendilerinden öncekiler hem de kendilerinden sonraki- Yüce Allah, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmetini getirinceye kadarki- kimselerdir. Ancak Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ümmeti bütün âlemlerden üstündür. Yüce Allah, onları insanların faydasına çıkartılmış en hayırlı ümmet kılmış ve başkalarına vermediği pek çok lütufları onlara ihsan etmiştir.
33. “Onlara” İsrailoğullarına “kendilerinde apaçık bir lütuf bulunan” Bizim tarafımızdan kendilerine açıkça görülen pek çok ihsan ve peygamberleri Mûsâ aleyhisselam’ın kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koyan açık bir delil ihtiva eden “birtakım” göz kamaştırıcı “ayetler” açıkça görülen mucizeler “verdik.”

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.

34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır.
36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir.
37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.

34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır.
36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir.
37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.

34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır.
36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir.
37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

34- Şüphesiz bunlar şöyle diyorlar: 35- “Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” 36- “Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin (de görelim)!” 37- Onlar mı hayırlı yoksa (Himyerli) Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.

34-35. “Şüphesiz bunlar” bu yalanlayıcılar, öldükten sonra dirilişi ve insanların sorgulanmalarını uzak bir ihtimal görerek “şöyle diyorlar: Her şey ilk ölümümüzden ibarettir ve bizler diriltilecek değiliz.” Yani varsa yoksa bu dünya hayatıdır ve öldükten sonra ne diriliş, ne kabirlerden kalkış, ne cennet, ne de cehennem vardır.
36. Daha sonra Rablerine karşı küstahlık edip O’nun âciz bırakmaya çalışırcasına şöyle demişlerdir:“Eğer doğru söylüyorsanız, haydi atalarımızı getirin.” Bu ise haktan alabildiğine uzak bir yere düşmüş, oldukça inatçı cahillerin yaptıkları bir tekliften ibarettir. Allah Rasûlü’nün doğruluğu ile bunun ölmüş atalarını geri getirmesi şartına bağlı olması arasında ne ilgi vardır? Çünkü mucizeler, onun, kendilerine getirdiklerinin doğruluğunu ortaya koymuştur ve bunlar, her bakımdan çok büyük bir sayıya ulaşıp kesin bilgi ifade etmiştir.
37. “Onlar” bu muhataplar “mı hayırlı yoksa Tubba’ kavmi ve onlardan öncekiler mi? Biz onları bile helâk ettik. Çünkü onlar günahkâr idiler.” Bu muhataplar ise onlardan hayırlı değildirler. Çünkü suç işlemekte onlarla ortaktırlar. O halde kendilerinden önceki günahkâr kardeşlerinin başına gelen musibetlerin benzeri helâk edici musibetleri bunlar da beklesinler.

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir.

38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler.
40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir.
41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır.
42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir.

38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler.
40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir.
41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır.
42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir.

38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler.
40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir.
41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır.
42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir.

38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler.
40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir.
41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır.
42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

38- Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık. 39- Biz, onları ancak hak (bir amaç) ile yarattık. Fakat onların çoğu bilmezler. 40- Şüphesiz ayrım/hüküm günü onların hepsi için tayin edilmiş bir vakittir. 41- O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz. Onlara yardım da edilmez. 42- Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç. Şüphesiz O, Azizdir, Rahimdir.

38-39. Yüce Allah, kudretinin kemalini ve hikmetinin eksiksizliğini haber vermekte; gökleri ve yeri oyun olsun diye boş yere ve amaçsız yaratmadığını, aksine gökleri de yeri de ancak hak bir amaç ile yarattığını bildirmektedir. Hem onların yaratılışları hak iledir, hem de yaratılışlarının kapsamında hak vardır. O, bunları hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca kendisine ibadet etsinler, O da kullara emir verip yasaklar koysun ve onları mükâfatlandırıp cezalandırsın diye yaratmıştır. “Fakat onların çoğu bilmezler.” Bundan dolayı da göklerle yerin yaratılışı üzerinde hiç düşünmezler.
40. “Şüphesiz ayrım/hüküm günü” Yüce Allah’ın öncekilerle sonrakiler ve ayrılığa düşmüş olan herkes arasında ayırt edici hükmünü vereceği gün olan Kıyamet günü “onların hepsi” yani bütün mahlukat “için tayin edilmiş bir vakittir.” Allah, o günde hepsini bir araya getirecek, amelleri ile birlikte onların huzuruna toplayacak ve amellerinin karşılıklarını verecektir.
41. “O gün dostun dosta hiçbir faydası olmaz.” Yakının yakınına, arkadaşın arkadaşına faydası olmayacağı gibi; “onlara yardım da edilmez.” Allah’ın azabına karşı kimse tarafından korunamazlar. Çünkü o gün hiçbir varlık, hiçbir şeye sahip olmayacaktır.
42. “Ancak Allah’ın merhamet ettikleri hariç.” İşte onlar, Allah’ın rahmeti ile yücelecek ve faydalanacak, O’nun rahmetine mazhar olacak kimselerdir ki onlar, bu rahmete ulaşmanın yollarını izlemiş ve dünya hayatında iken bunun için çalışmışlardı. Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

43- Şüphesiz ki Zakkûm ağacı, 44- Günahkârların yiyeceğidir. 45- Erimiş maden gibidir; karınlarda kaynar; 46- Tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi. 47- “Tutun onu ve sürükleyerek götürün cehennemin ortasına!” 48- “Sonra da başından aşağı o kaynar azap suyundan dökün!” 49- “Tat bakalım. Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” 50- “İşte bu, sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır)!”

43-44. Yüce Allah, Kıyamet gününü ve o günde kulları arasında ayırt edici hükmü vereceğini söz konusu ettikten sonra, onların iki gruba ayrılacaklarını, bir grubun cennette olacağını, diğer grubun ise cehennem ateşi içerisinde olacağını belirtti. Bu sonuncu grup, küfür ve masiyetler işleyerek günahkâr olanlardır. Bunların yiyecekleri, ağaçların en kötüsü ve en fecisi olan “Zakkûm ağacı”dır. 45-50. Bu ağacın tadı ise “erimiş maden gibidir.” Yahut oldukça kötü kokan, tadı da kötü, kokusu da kötü, son derece sıcak bir irin gibidir. “Karınlarda kaynar, tıpkı kaynar suyun kaynaması gibi.” Azap edilecek olana şöyle denilecektir: Haydi bu can yakıcı azabı ve bu vahim cezayı “tat bakalım! Çünkü sen güçlü ve değerli imişsin!” Kendi kanaatine göre sen, Allah’ın azabına karşı kendini koruyacak güçlü bir kimse olduğunu zannediyordun. Allah nezdinde de değerli olduğunu ve sana hiçbir şekilde azap etmeyeceğini ileri sürüyordun. İşte bu gün, sen zillete düşürülen, tahkir edilen, son derece değersiz bir kişi olduğunu açıkça görüyorsun. “İşte bu” pek büyük olan bu azab, “sizin (dünyadayken) şüphe ettiğiniz (azaptır).” Ama artık sizin için son derece kesin bir bilgidir.

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler.

51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir.
54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir.
55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır:
56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.”
57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi?
58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır.
59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler.

Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır.

***

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler.

51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir.
54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir.
55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır:
56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.”
57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi?
58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır.
59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler.

Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır.

***

51- Takvâ sahipleri ise güvenli bir yerdedirler. 52- Cennetlerde ve pınarbaşlarında. 53- İnce ve kalın ipeklerden giyer, karşılıklı otururlar. 54- İşte böyle. Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz. 55- Onlar orada güven içinde her türlü meyveden isterler. 56- Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar. Allah, onları cehennem azabından da korumuştur. 57- Bu, Rabbinden bir lütuftur. İşte en büyük kurtuluş budur. 58- Şüphesiz Biz, onu düşünüp öğüt alırlar diye senin dilinle indirip kolaylaştırdık. 59- O halde gözetle! Çünkü onlar da gözetlemektedirler.

51-52. Bu buyruklarda günahları terk etmek ve itaatleri işlemek sureti ile Allah’ı gazaplandıran ve azabına sebep olan işlerden sakınan takvâ sahiplerinin mükâfatı dile getirilmektedir. Allah’ın gazabı ve azabı, onlar hakkında söz konusu olmadığından Allah, onlardan razı olacak ve çok sayıdaki ağaçların koyu gölgeleri içerisinde, pek çok meyvelere, pınarlara, nimet ve mükâfatlara mazhar olacaklardır. Altlarından ırmaklar akacaktır. Onlar, bu ırmakları Naîm cennetlerinde akıtacaklardır. Yüce Allah’ın, cennetleri Naîme (nimetlere) izafe etmesinin sebebi, bu cennetlerin ihtiva ettiği her şeyin her bakımdan mükemmel nimetler ve sevindirici şeyler oluşundan dolayıdır. Orada bunları gölgelendirecek, lezzetlerini olumsuz yönde etkileyecek hiçbir şey olmayacaktır. 53. Oradaki elbiseleri ise canlarının istediği şekilde ince ve kalın yeşil ipekten olacaktır. Üstelik onlar “karşılıklı otururlar.” Kalpleri de yüzleri de birbirine dönüktür. Tam bir rahat, huzur, karşılıklı sevgi, güzel muamele ve adaba riâyet onların özellikleridir.
54. “İşte böyle.” Eksiksiz mükemmel nimetler ve mükemmel sevinçler... “Hem biz onları güzel gözlü hurilerle evlendiririz.” Yani güzellikleri dolayısı ile bakanların hayrete düştüğü, aklın adeta baştan gittiği, kemalleri dolayısı ile zihnin kendisini kaybettiği çok güzel hanımları onlara eş yaparız ki onların gözleri iri ve güzeldir.
55. “Onlar orada” cennette “güven içinde her türlü meyveden isterler” onların bitmesinden yana güvende oldukları gibi ayrıca kendilerine zarar görmekten, kederlendirici ve üzücü hiçbir şeyle karşılaşmaktan, oradan çıkarılmaktan ve ölmekten yana da güven içindedirler. Hem dünyada ismen bilinen meyvelerden hem de dünyada eşi benzeri olmayan meyvelerden isterler. Hangi tür ve çeşitten meyve isterlerse derhal, herhangi bir yorgunluk ve külfete katlanmaksızın huzurlarına getirilir. İşte her şeyden özellikle de ölmekten yana güven içinde olacaklarından dolayı devamla şöyle buyrulmaktadır:
56. “Onlar orada ilk ölümden başka ölümü tatmazlar.” Orada kesinlikle ölüm yoktur. Eğer orada istisnâ edilecek türden bir ölüm bulunmuş olsa idi, dünyadaki ölüm olan ilk ölüm istisnâ edilmezdi. Böylelikle onlar, bütün sevdiklerini ve bütün istediklerini elde etmiş olacaklar. Zira “Allah, onları cehennem azabından da korumuştur.”
57. “Bu, Rabbinden bir lütuftur.” Bunca nimetlerin elde edilmesi ve azabın onlardan uzaklaştırılması, Allah’ın onlar üzerindeki lütuf ve keremindendir. Onların âhiret hayırlarına ulaşmalarını sağlayan, onları salih amellere muvaffak kılan ve amellerinin kendilerini ulaştırması söz konusu olmayan bunca nimetleri onlara veren Yüce Allah’tır. “İşte en büyük kurtuluş budur.” Allah’ın rızasına nail olmak, O’nun cennetine yerleşmek, O’nun azap ve gazabından yana da esenlikte bulunmaktan daha büyük bir kurtuluş olabilir mi?
58. “Şüphesiz Biz onu” Kur’ân-ı Kerîm’i “düşünüp öğüt alırlar” kendilerine faydalı olacak şeyleri hatırlayıp onu işlerler, kendilerine zararlı olacak şeylerden de kaçınırlar “diye” dillerin kayıtsız ve şartsız olarak en fasihi ve en üstünü olan “senin dilinle kolaylaştırdık.” Böylelikle bu dil sayesinde hem lafzı kolaylaşmış, hem de manası kolaylaşmıştır.
59. “O halde” Rabbinin sana vaat etmiş olduğu hayır ve zaferi “gözetle! Çünkü onlar da” başlarına gelecek olan azabı “gözetlemektedirler.” Her iki gözetleme arasında ise büyük bir fark vardır. Allah Rasûlü ve ona uyanlar, dünya ve âhirette hayırlı şeyleri gözetlerken, onların karşıtları dünya ve âhirette şerden başkasını gözetlememektedirler.

Duhân Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun. Minnet duygularımız yalnız O’nadır.

***