Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Furkân Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

77 ayetSayfa 3 / 5

56- Biz seni ancak bir müjdeliyici ve uyarıcı olarak gönderdik. 57- De ki:“O (davetime) karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Ancak Rabbine doğru yol tutan kimselerinki hariç.” 58- Sen, hiç ölmeyecek olan, sonsuz hayat sahibine tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et. Kullarının günahlarından haberder olarak O yeter. 59- O, gökleri, yeri ve aralarında bulunanları altı günde yaratan sonra da Arş’a istivâ edendir. Rahmandır O. Sen O’nu her şeyden haberdar olana sor. 60- Onlara:“Rahman’a secde edin” denildiğinde onlar: “Rahman da neymiş! Sen bize emrettin diye secde mi edeceğiz?” dediler ve bu, (imandan) kaçışlarını arttırdı.

56. Allah bizlere, rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i insanlara bir zorba olarak göndermediğini, onu melek de kılmadığını, ona her şeyin hazinelerini de vermediğini, bunun yerine onu, sadece Allah’a itaat eden kimselerin dünya ve âhirette sevap ve mükâfat göreceklerini bildirmek üzere “bir müjdeci ve” Allah’a isyan eden kimseleri de dünya ve âhirette cezalar ile korkutan bir “uyarıcı olarak” gönderdiğini haber vermektedir. Bu ise müjde ve uyarmayı gerçekleştirmek için birtakım emir ve yasakların da açıklanmasını gerektirmektedir.
57. Şüphesiz ki sen ey Muhammed, onlara Kur’ân-ı Kerîm’i ve hidâyeti tebliğ etmen karşılığında kendilerinden herhangi bir ücret istemiyorsun ki bu, onların sana uymalarına engel teşkil etsin ve ağır bir borç yükü altına girmelerine sebep olsun. “Ancak Rabbine doğru yol tutan kimselerinki hariç.” Yani Rabbinin rızası için ve O’nun yolunda herhangi bir infakta bulunmak isteyen müstesnadır. Evet, ben size infak hususunda her ne kadar teşvikte bulunuyor isem de buna sizi mecbur etmiyorum. Ayrıca infaklarınız da benim sizden aldığım bir ücret değildir. Aksine onun faydası da size aittir ve sizleri Rabbinize ulaştıran yola ulaştırır.
58. Daha sonra Yüce Allah, peygamberine kendisine tevekül etmesini ve kendisinden yardım istemesini emrederek şöyle buyurmaktadır:“Hiç ölmeyecek olan, sonsuz hayat sahibine” kâmil ve mutlak hayat sahibine “tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et.” Yani O’na ibadet et ve gerek senin ile ilgili hususlarda gerek insanları davet ile ilgili hususlarda yalnız O’na güvenip dayan. “Kullarının günahlarından haberdar olarak O yeter.” O, bu günahları bilir ve bunların karşılığını onlara O verecektir. Onların hidâyet bulup bulmamalarından dolayı sana düşen bir sorumluluk yoktur. Onların amellerinin bekçiliğini yapmak da sana ait değildir. Bütün bunlar Yüce Allah’ın elindedir. O’nun kudretindedir.
59. “O, gökleri, yeri ve aralarında bulunanları altı günde yaratan” bundan sonra “Arş’a istivâ edendir.” Arş ise bütün mahlukatın tavanı durumunda olup onların hepsinin en üstünde, hepsinden daha büyük, geniş ve daha güzelidir. “Rahmandır O.” O, gökleri ve yeri kuşatmış olan Arş’a rahmeti her şeyi kuşatan Rahman adı ile istivâ etmiştir. Böylece O, mahlukatın en genişi üzerine en kapsamlı sıfatıyla istivâ etmiştir. Yüce Allah, bu âyet-i kerime ile bütün mahlukatı kendisinin yaratmış olduğunu, gizli açık her şeylerini bilip haberdar olduğunu, Arş’ın üzerinde bulunduğunu ve bütün bu varlıklardan ayrı olduğunu beyan etmektedir. “Sen O’nu her şeyden haberdar olana sor.” Bununla Allah, kendi kerim zatını kasdetmektedir. Kendi vasıflarını, azamet ve celâlini bilen yalnızca O’dur. O, sizlere bunu haber verip bildirmiştir. Azametini sizin bilebileceğiniz, kavrayabileceğiniz şekilde açıklamış bulunmaktadır. Arifler buna bağlı olarak O’nu bilmiş, O’nun celâli önünde boyun eğmişlerdir. Kâfirler ise O’na ibadete karşı büyüklük taslamış ve bunu kendi gururlarına yedirememişlerdir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
60. “Onlara” Bu kadar nimeti size ihsan edip her türlü sıkıntıyı ve musibeti sizden uzaklaştıran “Rahman’a secde edin, denildiğinde onlar” küfür ve inat ile: “Rahman da neymiş... dediler.” Kendi bozuk iddialarına göre güya Rahman’ı bilip tanımıyorlarmış! Onlar, Allah Rasûlüne yönelik tenkitlerine şunları da kattılar: O, bize Allah ile birlikte başka ilâhlara ibadeti yasaklarken kendisi Allah ile birlikte başka bir ilâha (Rahman’a) dua ve ibadet etmekte, “Ey Rahman” vs. demektedir. Nitekim Yüce Allah, şu âyet-i kerimede buna işaret etmektedir: “De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahman diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz edin (fark etmez) en güzel isimler O’nundur.”(el-İsra, 17/110) Yüce Allah’ın isimleri pek çoktur. Çünkü O’nun sıfatları da pek çoktur. Kemali de bir o kadar büyüktür. O isimlerin her birisi ayrı bir kemal sıfatına delildir. “Sen bize emrettin diye secde mi edeceğiz?” Sadece sen bize emrediyorsun diye mi ona secde edeceğiz? Bu sözleri, Allah Rasûlünü yalanlamaları ve ona itaati gururlarına yedirememelerine binaen söylemişlerdi. “ve bu” yani onların Rahman olan Allah’a secde etmeye davet edilmeleri “kaçışlarını” haktan batıla doğru kaçmalarını, küfür ve bedbahtlıklarını daha da “artırdı.”
Allah, bu sûreyi celilede “تَبَارَكَ : Ne yüce, ne mubarektir” buyruğunu üç defa tekrarlamaktadır. Çünkü bunun anlamı -önceden geçtiği gibi- yaratıcının azametine, vasıflarının çokluğuna, hayır ve ihsanlarının bolluğuna delildir. Bu sûrede de O’nun azametine, mülkünün genişliğine, meşîetinin dilediği gibi gerçekleştiğine, ilim ve kudretinin kapsamlılığına, gerek indirdiği ve emir olarak verdiği hükümlerinde gerekse de amellerin karşılığı olarak vereceği hükümlerinde hakimiyetinin her şeyi kuşattığına ve hikmetinin kemaline dair pek çok deliller vardır. Yine bu sûrede Cenab-ı Allah’ın rahmetinin genişliğine, cömertliğinin kapsamlılığına, dini ve dünyevi hayırlarının çokluğuna da deliller vardır. İşte bütün bunlar da bu güzel vasfın tekrarlanmasını gerektirmektedir.

61- Gökte burçlar var eden, orada bir kandil ve aydınlık saçan bir ay yaratan Allah ne yücedir! 62- Düşünüp öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren de O’dur.

61. üce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Gökte burçlar var eden...” Bunlar ya genel olarak bütün yıldızlardır. Yahut da güneşin ya da ayın çeşitli konaklarıdır. Bu konaklar, şehirlerin korunmasındaki kale ve burçlar mesabesindedir. Yıldızlar da korunmak amacıyla yapılan kale ve burçlara benzerler. Çünkü bu yıldızlar, şeytanlar için taşlama aracıdır. “Orada bir kandil” hem aydınlık hem de sıcaklık veren güneş “ve aydınlık saçan” ışığı olup sıcaklığı bulunmayan “bir ay yaratan Allah ne yücedir/ne mubarektir!” Bu, O’nun azametine ve ihsanlarının çokluğuna en açık delillerden birisidir. Çünkü bunların göz kamaştırıcı hilkatleri, çok düzenli bir şekilde işlerinin idare edilmesi, pek büyük güzellikleri, onları yaratanın bütün sıfatlarında ne kadar büyük ve azametli olduğuna delildir. Bunların bütün yaratıkların maslahatına pek çok faydalar ihtiva etmeleri de Yüce Allah’ın hayırlarının çokluğuna delildir.
62. “Düşünüp öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren de O’dur.” Biri gidince öbürü onun yerine gelir ve bu daima böyle devam eder gider. Hiçbir vakit bir araya gelmezler ve aynı anda ortadan kalkmazlar. Bunlar, onlardan öğüt ve ibret almak, bunları Cenab-ı Allah’ın pek çok maksadına delil görmek ve bunun için de Yüce Allah’a şükretmek isteyenler için böyle yaratılmıştır. Yüce Allah’ı anmak ve O’na şükretmek isteyenler gecenin yahut gündüzün çeşitli vakitlerinde mutat zikirlerini, şükürlerini yaparlar. Bunların herhangi birisinde yaptığı mutat zikir ve şükrünü kaçıran bir kimse diğerinde bunu telafi eder. ynı şekilde kalpler gece ile gündüzün değişik vakitlerinde eğrilip çevrilir, bir halden bir hale intikal ederler. Kimi zaman gayretle işe sarılacak haldedir, kimi zaman tembellik eder. Zikir ve gaflet, sıkıntı ve rahatlık, ibadete yönelmek ve buna dair istek duymamak gibi hallerle karşı karşıya kalırlar. İşte Yüce Allah, gece ile gündüzü kulların üzerine arka arkaya getirmekte ve tekrarlayıp durmaktadır ki bir başka vakitte kullar Allah’ı zikre, bu konuda gayrete ve şükre yeniden sarılsınlar diye. Çünkü ibadet vakitleri gece ile gündüzün tekrarlanmasıyla tekrarlanır. Vakitler tekrarlandıkça kulun da önceki vakitteki tembellikten kurtulup yeni bir gayret ve çabaya girdiği görülür. Böylelikle kulun zikri ve şükrü de artıp durur. Çeşitli itaat görevleri imanı besleyen bir su konumundadır. Eğer bu olmazsa hiç şüphesiz iman ağacı solar ve kurur. Bundan dolayı Allah’a en mükemmel ve en güzel hamd-u senâlar olsun.
aha sonra Yüce Allah, salih kullarına olan lütuf ve ihsanları, onları kendilerine cennet köşklerinde yüksek mevkiler kazandıran salih amellere muvaffak kılması şeklindeki pek çok hayırların bir kısmını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

61- Gökte burçlar var eden, orada bir kandil ve aydınlık saçan bir ay yaratan Allah ne yücedir! 62- Düşünüp öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren de O’dur.

61. üce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Gökte burçlar var eden...” Bunlar ya genel olarak bütün yıldızlardır. Yahut da güneşin ya da ayın çeşitli konaklarıdır. Bu konaklar, şehirlerin korunmasındaki kale ve burçlar mesabesindedir. Yıldızlar da korunmak amacıyla yapılan kale ve burçlara benzerler. Çünkü bu yıldızlar, şeytanlar için taşlama aracıdır. “Orada bir kandil” hem aydınlık hem de sıcaklık veren güneş “ve aydınlık saçan” ışığı olup sıcaklığı bulunmayan “bir ay yaratan Allah ne yücedir/ne mubarektir!” Bu, O’nun azametine ve ihsanlarının çokluğuna en açık delillerden birisidir. Çünkü bunların göz kamaştırıcı hilkatleri, çok düzenli bir şekilde işlerinin idare edilmesi, pek büyük güzellikleri, onları yaratanın bütün sıfatlarında ne kadar büyük ve azametli olduğuna delildir. Bunların bütün yaratıkların maslahatına pek çok faydalar ihtiva etmeleri de Yüce Allah’ın hayırlarının çokluğuna delildir.
62. “Düşünüp öğüt almak veya şükretmek isteyenler için gece ve gündüzü birbiri ardınca getiren de O’dur.” Biri gidince öbürü onun yerine gelir ve bu daima böyle devam eder gider. Hiçbir vakit bir araya gelmezler ve aynı anda ortadan kalkmazlar. Bunlar, onlardan öğüt ve ibret almak, bunları Cenab-ı Allah’ın pek çok maksadına delil görmek ve bunun için de Yüce Allah’a şükretmek isteyenler için böyle yaratılmıştır. Yüce Allah’ı anmak ve O’na şükretmek isteyenler gecenin yahut gündüzün çeşitli vakitlerinde mutat zikirlerini, şükürlerini yaparlar. Bunların herhangi birisinde yaptığı mutat zikir ve şükrünü kaçıran bir kimse diğerinde bunu telafi eder. ynı şekilde kalpler gece ile gündüzün değişik vakitlerinde eğrilip çevrilir, bir halden bir hale intikal ederler. Kimi zaman gayretle işe sarılacak haldedir, kimi zaman tembellik eder. Zikir ve gaflet, sıkıntı ve rahatlık, ibadete yönelmek ve buna dair istek duymamak gibi hallerle karşı karşıya kalırlar. İşte Yüce Allah, gece ile gündüzü kulların üzerine arka arkaya getirmekte ve tekrarlayıp durmaktadır ki bir başka vakitte kullar Allah’ı zikre, bu konuda gayrete ve şükre yeniden sarılsınlar diye. Çünkü ibadet vakitleri gece ile gündüzün tekrarlanmasıyla tekrarlanır. Vakitler tekrarlandıkça kulun da önceki vakitteki tembellikten kurtulup yeni bir gayret ve çabaya girdiği görülür. Böylelikle kulun zikri ve şükrü de artıp durur. Çeşitli itaat görevleri imanı besleyen bir su konumundadır. Eğer bu olmazsa hiç şüphesiz iman ağacı solar ve kurur. Bundan dolayı Allah’a en mükemmel ve en güzel hamd-u senâlar olsun.
aha sonra Yüce Allah, salih kullarına olan lütuf ve ihsanları, onları kendilerine cennet köşklerinde yüksek mevkiler kazandıran salih amellere muvaffak kılması şeklindeki pek çok hayırların bir kısmını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:

63- Rahman’ın (salih) kulları, yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler. Cahiller onlara laf attığında:“Selametle” derler (geçerler). 64- Gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler. 65- (Dualarında) şöyle derler: “Rabbimiz, bizden cehennem azabını uzak tut. Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” 66- “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” 67- Onlar, mallarını harcarken israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol izlerler. 68- Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler. Zina da etmezler. Kim bunlardan birini işlerse o günahın cezasını bulur. 69- Kıyamet gününde azap ona kat kat verilir ve o azapta zelil bir halde ebediyen kalır. 70- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 71- Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur. 72- Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler. Boş söz (ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler. 73- Onlar, Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler. 74- Onlar:“Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder yap” derler. 75- İşte onlar, sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanacaklardır. 76- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. O, varılacak ve kalınacak ne güzel bir yerdir. 77- De ki: “Eğer duanız/ibadetiniz olmasa, Rabbim sizin neyinize değer versin! Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.

63. “Rahman’ın (salih) kulları…” Kulluk iki türlüdür: İlki Allah’ın rubûbiyetine kulluk ki bütün mahlukat müslümanlarıyla kâfirleriyle, iyileriyle kötüleriyle bu kullukta ortaktırlar. Çünkü hepsi, Allah’ın rububiyetinin tecellilerine muhtaç, işleri O’nun tarafından idare edilen kullardır:“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”(Meryem, 19/93) Diğeri de Allah’ın ulûhiyetine kulluk ki bu da O’nun peygamberlerinin ve dostlarının Allah’a yönlelik kullukları olup O’na isteyerek ibadet etmek demektir. İşte bu ayetteki kullarla kastedilen de budur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Rahman ismine izafe etmiştir. Bu da onların bu hallerine ancak Yüce Allah’ın rahmeti sebebiyle ulaştıklarına işaret etmektedir. Yüce Allah, onların en mükemmel sıfatlara ve en üstün niteliklere sahip olduklarını zikretmiş ve bu kullarını şöyle nitelendirmiştir: Onlar “yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler.” Gerek Allah’a karşı, gerek insanlara karşı alçak gönüllüdürler, ağırbaşlıdırlar. Bu buyruk ile onlar vakar sahibi, ağırbaşlı, Allah’a ve kullarına karşı alçak gönüllü olmakla nitelendirilmektedirler. “Cahiller onlara laf attığında” burada fiil cahillere isnat edildiğinden dolayı bu, cahiller kendilerine cahilce, kendini bilmez bir tavırla hitap ettiklerinde demektir. “Selametle” derler (geçerler).” Yani onlara günahtan ve cahile cahilce karşılık vermekten uzak, selametli bir sözle karşılık verirler. Bu buyrukla onlar, pek tahammülkâr oldukları, kötülük yapana iyilikle, cahile de affetmekle karşılık verdikleri belirtilerek övülmektedirler. Onları bu hale ulaştıran ise güzel ve yerli yerinde kullandıkları akıllarıdır.
64. “Onlar, gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler.” Yani gece namazını, Rablerine ihlâs ile O’nun önünde zillet ve tevazu ile boyun eğerek ve çokça kılarlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilmez. (es-Secde, 32/16-17)
65. “Rabbimiz bizden cehennem azabını uzak tut.” O azabı gerektirecek sebeplerden bizleri korumak ve bizim azabı gerektirecek olan davranışlarımızı affedip bağışlamak sûreti ile o azabı bizden uzaklaştır. “Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” O azap, alacağını borçlusundan ısrarla isteyip duran, onun yakasını bir türlü bırakmayan bir alacaklı gibi cehennemliklerin yakasını bırakmaz.
66. “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” Onlar, bu sözlerini Rablerine dua ve niyaz olmak üzere söylerler. Bunu Allah’ın mağfiretine ne kadar muhtaç olduklarını beyan için dile getirirler, böyle bir azaba katlanabilecek güce sahip olmadıklarını ifade ederler. Ayrıca bu sözleriyle Yüce Allah’ın üzerlerindeki lütfunu hatırlamaya, dile getirmeye çalışırlar. Hiç şüphesiz kötü bir şeyin uzak tutulmasının, o şeyin şiddeti ve korkunçluğu oranında büyük bir etkisi olur ve ayrıca onun uzak tutulmasından ötürü de o derece bir sevinç ve memnuniyet duyulur.
67. “Onlar, mallarını” farz ve müstehab türünden yollara “harcarken” sınırı aşarak ve savurganlığa girerek “israf da etmezler” farz olan hakları ihmal etme, cimrilik ve eli sıkılık çerçevesine girecek şekilde “cimrilik de etmezler.” Aksine onlar, infak ve harcamalarında “bunun arasında orta bir yol izlerler.” İsraf ile cimrilik arasında harcarlar. Zekât, keffaret, farz nafakalar gibi farz yerlerde bolca verirler, gerekli yerlere kendileri de zarara girmeksizin başkalarını da zarara sokmaksızın gerektiği şekilde harcarlar. Bu da onların dengeli ve orta yollu hareket edişlerinden dolayıdır.
68. “Onlar Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler.” Aksine dinlerini yalnızca O’na halis kılarak, diğer bütün batıl yollardan vazgeçip O’nun dini dışında bütün dinlerden yüz çevirir ve yalnızca O’na yönelerek ibadet ederler. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler.” Cana karşılık can, muhsan zinakarın öldürülmesi, kanı helâl olan kâfirin öldürülmesi gibi haller dışında öldürülmesi haram olan hiçbir müslümanı yahut antlaşmalı kafiri öldürmezler. “Zina da etmezler.” Aksine hanımları yahut cariyeleri dışındakilere karşı iffetli olup, ırzlarını muhafaza ederler. “Kim bunlardan birini işlerse” Allah’a ortak koşarsa yahut da Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürürse veya zina ederse “o günahın cezasını bulur.” Daha sonra Yüce Allah, bu cezanın mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:
69. “Kıyamet gününde aza ona kat kat verilir. O azapta zelil bir halde ebediyen kalır.” Buradaki ebedi kalma tehdidinin, bütün bu günahları işleyenler hakkında söz konusu olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Aynı şekilde Allah’a ortak koşan kimse hakkında da bu tehdid geçerlidir. Diğer taraftan bu üç günah sahibinin her biri hakkında da çetin bir azap tehdidi vardır. Çünkü bu günahlardan biri şirktir, diğerleri de en büyük günahlardandır. Cehennem azabında ebedi kalış, başkasını haksız yere öldürenle zina edeni kapsamaz. Çünkü gerek Kur’ân nasları, gerekse Sünnet-i Nebeviyye bütün mü’minlerin cehennem ateşinden çıkacaklarına ve orada hiçbir mü’minin -işlediği masiyetler ne olursa olsun- ebediyen kalmayacağına delildir. Yüce Allah’ın özellikle bu üç tür günahı belirtmesi, bunların en büyük günahlardan olmalarından dolayıdır. Şirkte dinlerin fesadı, öldürmede bedenlerin fesadı, zinada ise namus ve ırzların fesadı söz konusudur.
70. Bu günahlardan ve diğerlerinden derhal vazgeçerek, geçmişte bunları işledikleri için pişman olan ve bir daha onlara dönmemek üzere kesin karar vererek “tevbe eden” Allah’a masiyetleri terk etmeyi ve itaatleri işlemeyi gerektirecek şekilde sağlıklı bir iman ile “iman eden” ve Allah’ın rızasını gözetip emirlerini yerine getirmek sûretiyle “salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür.” Bunların, kötülükler işlemek için hazır olan halleri, iyilikler işleme haline dönüşür. Böylelikle şirk yerine iman, masiyet yerine itaat gelir. Onlar, işlemiş oldukları kötülüklerden sonra her bir günah için bir tevbe yaptıkları, Allah’a yönelip itaat ettikleri için o kötülüklerin bizzat kendisi de -âyetin zahirinden anlaşıldığı gibi- iyiliklere dönüşür. Nitekim bu hususta Yüce Allah’ın, bazı günahları sebebiyle hesaba çektiği ve günahlarını sayıp döktüğü daha sonra da onun her bir kötülüğünü bir iyilikle değiştirdiğine dair bir hadisi şerif varid olmuştur. Hadiste bu ihsanı gören kulun Allah'a şöyle diyeceği de belirtilmektedir:“Rabbim benim burada göremediğim başka birtakım günahlarım da vardı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Allah” tevbe eden kimseler için “çok bağışlayıcıdır.” Büyük günahları mağfiret eder. Kullarına karşı da “pek merhametlidir.” Çünkü onları pek büyük günah işleyerek kendisine karşı çıkmalarına rağmen tevbe etmeye davet eder, sonra tevbe etme muvaffakiyetini onlara verir ve sonra da bu tevbelerini kabul eder.
71. “Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur.” Bu kimse bilsin ki onun tevbesi en mükemmel bir şekildedir. Çünkü o, bu tevbesiyle Yüce Allah’a ulaştıran yola dönmüş olur. Bu yola dönüş ise bizatihi kulun mutluluğu ve kurtuluşu demektir. Öyleyse yapacağı tevbeyi ihlâsla yapsın, bu tevbesini bozuk maksatların şaibelerinden arındırsın. Bundan maksat, kâmil anlamıyla tevbe etmeye teşvik etmek ve bu tevbeyi en faziletli ve üstün şekillere sahip kılmaktır. Böylelikle tevbe eden kimseye Yüce Allah tevbesinin kemâli oranında ecrini eksiksiz olarak verir.
72. “Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler.” Yani haram olan her türlü söz ve fiilin bulunduğu yerde hazır bulunmazlar. Haram sözler yahut haram fiiller ihtiva eden bütün meclislerden, sohbet yerlerinden uzak dururlar. Allah’ın âyetlerine (dil uzatarak) dalmak, batıl tartışmalar, gıybet, nemîme (laf taşıma), sövme, iftirada bulunma, alay etmek, haram şarkılar vb. gibi sözlerin bulunduğu, içki içilip ipek yaygıların döşendiği, resim, heykel vb. şeylerin bulunduğu yerlerden uzak dururlar. Onlar bu şekilde yalan söz ve fiillerin işlendiği yerde bulunmadıklarına göre bu tür sözleri söylememeleri ve o tür fiilleri işlememeleri de öncelikle söz konusudur. Yalancı şahitlik de buradaki yalan söze dahildir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına da öncelikle girmektedir. “Boş söz” hayırsız, dini veya dünyevi bir faydası bulunmayan, cahil ve benzeri kimselerin söylediklerine benzer sözlerin “(ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler.” Kendilerini bu gibi sözlere dalmaktan uzak tutarlar. Bu tür sözlere dalmak sûretiyle değerlerini düşürmezler. Bu gibi sözlere dalmakta bir günah bulunmasa bile bunda bir akılsızlık, insanlık ve erdem açısından bir eksiklik olduğunu düşünürler. Bu nedenle de kendilerini bu gibi sözlerden uzak tutarlar. “Boş söz… meclislere) rastladıklarında” ifadesinde böyle boş sözlerin söylendiği yerlerde hazır bulunmadıklarına ve onu dinlemediklerine işaret vardır. Ancak olur da tesadüfen bu gibi şeylere rast gelecek olurlarsa kendilerini böyle bir söü dinlemekten uzak tutarlar. Onurlarını korurlar.
73. “Onlar, Rablerinin” kendilerine dinlemeyi ve onlar vasıtasıyla doğru yolu bulmayı emretmiş olduğu “âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler.” Bu âyetlere yüz çevirmek, sağır gibi davranmak, dikkatlerini ve kalplerini başka tarafa çevirmek sûretiyle karşılık vermezler. Onlara iman ve tasdik etmeyen kimselerin yaptığı gibi yapmazlar. Aksine bu âyetleri işittiklerinde Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibi davranırlar:“Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine o âyetlerle öğüt verildiğinde secdeye kapanan ve Rablerini hamd ile tesbih edenler iman eder. Hem onlar büyüklük de taslamazlar.”(es-Secde 32/15) Âyetleri kabul eder, ihtiyaçlarını, bağlılıklarını ve teslimiyetlerini dile getirerek karşılık verirler. Bu âyetleri can kulağıyla ve uyanık kalplerle dinlerler. Bu âyetler sayesinde imanları daha bir artar. Yakînleri daha bir tamamlanır. Bu âyetler onları daha çok gayrete getirir ve onlarla sevinirler.
74. “Onlar: Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak” kendileri sebebiyle gözlerimizin aydınlanacağı “eşler” yani zevceler, arkadaşlar, akranlar “ve nesiller bağışla!” Bizler, bu kimselerin hallerini ve vasıflarını incelediğimizde gayretlerinin ve yüksek mertebelerinin bir sonucu olarak onların, ancak bu kimselerin Rablerine itaat ettiklerini, ilim ve amel sahibi kimseler olduklarını gördükleri zaman sevinip mutlu olacaklarını anlarız. O bakımdan eşlerine, arkadaşlarıne ve zürriyetlerine salih olmaları için yaptıkları bu duanın esasen kendilerine yapılmış bir dua olduğunu da anlarız. Çünkü bunun faydası, kendilerine dönecektir. Bu yüzden onlar, bu şekildeki bir ihsanı kendilerine yapılacak bir bağış olarak kabul ederek:“Bize... bağışla” diye dua ederler. Hatta onların yaptıkları bu duanın faydası bütün müslümanlara aittir. Zira sözü geçenlerin salih olmaları, onlar vasıtasıyla dinini öğrenecek ve yararlanacak pek çok kimsenin de salih olmasına sebep teşkil eder. “Bizi takvâ sahiplerine önder yap, derler.” Yani Rabbimiz, sen bizi sıddıkların ve Allah’ın salih kullarından kemale erenlerin bu üstün derecesine ulaştır. Bu derece de dinde önderlik makamına erişmek ve takvâ sahiplerine söz ve davranışlarında uyulacak örnekler olmaktır. Ki onlara fiillerine uyulur ve sözleri gönül huzuruyla kabul edilir, hayır ehli kimseler de onlaırn arkalarından yürür. Böylelikle hem kendileri hidâyet üzere olurlar, hem de hidâyete ulaştırırlar. Bilindiği gibi bir şeye ulaşmak için yapılan dua, aynı zamanda kendileri olmaksızın gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri de istemek için yapılan bir dua demektir. İşte bu dinde önderlik derecesi de ancak sabır ve yakîn ile tamam olur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve sabrettikleri zaman içlerinden Bizim emrimizle hidâyete ileten önderler kıldık. Onlar âyetlerimize yakînen inanıyorlardı.”(es-Secde, 32/24) O halde bu dua önemli birtakım amelleri, Allah’a itaatte, O’nun masiyetlerine karşı direnmekte, O’nun acı ve ızdırap verici takdirlerine tahammül etmekte sabretmeyi, kişiyi yakîn derecesine ulaştıracak pek çok hayırları, pek büyük lütuf ve ihsanlara erdirecek türden tam bir ilim sahibi olmayı ve bunların peygamberlerden sonra insanların erişebilmeleri mümkün olan en yüce derecelere yükselmelerini de gerektirir. O nedenle bu gayretleri ve istekleri bunca yüksek şeylere yönelik olduğundan ötürü mükâfatları da amelleri türünden olacaktır. Yüce Allah, onlara oldukça üstün ve yüksek mevkilerle ve meskenlerle mükâfatlandıracağını belirterek şöyle buyurmaktadır:
75-76. “İşte onlar sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar.” Canın çektiği, gözlerin lezzet aldığı her bir şeyi ihtiva eden, son derece yüksek ve mükemmel meskenlerle mükâfatlandırılacaklardır. Bu mükâfatlara sabırları sebebiyle erişeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Melekler de her kapıdan onların yanına gelip: Sabretmenize karşılık selam sizlere. (Dünya) yurdun(un) ne güzel akıbetidir bu! (derler)(er-Ra’d, 13/23-24) Bundan dolayı Yüce Allah burada da: “Onlar orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanırlar.” Rableri ve şerefli melekler onlara selam verecekleri gibi, kendileri de birbirlerine selam vereceklerdir. Ayrıca kederlendirici ve zevklerini bulandırıcı her şeyden yana da esenlikte olacaklardır. zetle; Yüce Allah, bu salih kullarını ağır başlılıkla, kendisine karşı da kullarına karşıda alçak gönüllülükle, güzel edeple, hoşgörü ve tahammülle, güzel ahlâkla, cahilleri affetmekle, onlardan yüz çevirmekle, kötülüklerine karşı iyilikte bulunmakla, geceleyin ihlâsla namaz kılmakla, Rablerine kendilerini cehennemden korumak için dua etmekle, farz ve müstehap olan harcamaları yerine getirmekle, harcamada orta yolu tutmakla, -normalde ya aşırı gitmenin veya cimri davranmanın söz konusu olduğu harcamalarda orta yollu oldukları için- başka hususlarda haydi haydi orta yolu tutmamakla, büyük günahlardan uzak kalmakla, Allah’a ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla, başkalarının canına ve namusuna zarar vermekten uzak ve iffetli olmakla, bunlardan herhangi birisini işledikleri takdirde tevbe etmekle, kötülüklerin işlendiği, sözlü ve fiilî fâsıklıkların yapıldığı meclislerde hazır bulunmamakla ve onları da asla işlememekle, hayrı bulunmayan seviyez fiillerden ve boş sözlerden uzak kalmakla -ki bu onların erdemliliklerini, insanlıklarını ve kemallerini ifade eder-, sözlü ya da fiili düşük her bir şeyden kendilerini uzak tutmakla, Allah’ın âyetlerini kabul ile karşılamakla, o âyetlerin manalarını iyice anlamakla, bellemekle ve gereklerince amel etmekle, bu âyetlerin hükümlerini uygulamak için olanca gayretlerini harcamakla, Yüce Allah’a hem kendilerinin, hem kendileriyle ilgisi bulunanların, hem de müslümanların faydalanacağı şekilde eşlerinin, yakınlarının ve nesillerinin salih olmalarını isteyerek en güzel duaları yapmakla vasfetmiş bulunmaktadır. Eşlerine ve nesillerine gerekli bilgileri öğretmek, öğüt vermek ve nasihat etmek için çabalamak da bunun gerekleri arasındadır. Çünkü bir şeyi özellikle istemek ve bunun için Allah’a dua etmek için mutlaka onun sebeplerini de yerine getirmek gerekir. Yinre onlar, Allah’a kendileri için mümkün olan en yüksek derecelere erişmek için de dua etmişlerdir ki bu da önderlik ve sıddıklık derecesidir. Allah için gerçekten bunlar, en üstün sıfatlar ve en yüce maksatlardır. Bu maksatlar, ne kadar yüce, bu ruhlar ne kadar temiz, bu kalpler ne kadar duru ve saf, bu önder kimseler ne kadar da takvâlıdırlar! Yüce Allah’ın onlar üzerindeki lütfu, nimeti ve rahmeti de pek büyüktür. O’nun bu lütfu sayesinde de onlar bu üstün mevkilere ulaşmışlardır. llah, bu salih kullarının vasıflarını beyan etmekle ve onların hallerini nitelendirip gayretlerinin neye yönelik olduğunu açıklamakla kullarına d abüyük bir lütufta bulunmuştur. Bunların mükâfatlarını da onlara açıklamıştır ki böylelikle onlar, bu salih kulların vasıflarına sahip olmak için özlem duysunlar. Bu uğurda bütün gayretlerini ortaya koysunlar. Bunlara her zaman ve mekanda, her an ve vakitte lütuf ve ihsanlarını sağanak sağanak yağdırandan, bunlara hidâyet verdiği gibi kendilerine de hidâyet vermesini istesinler. Onları himayesine aldığı gibi kendilerini de özel olarak himayesinin altına almasını istesinler. amdler yalnız sanadır Allah’ım, şikayetimiz de yalnız sanadır, yardımı senden diliyoruz, senden imdat istiyoruz. Sen güç vermedikçe biz güç sahibi olamayız, kendimize bir fayda sağlamayız, gelecek zararları önleyemeyiz. Eğer sen bize bunları kolaylaştırmayacak olursan biz zerre kadar iyilik işleyemeyiz. Şüphesiz bizler zayıfız, her bakımdan âciz kimseleriz. Biz tanıklık ederiz ki Sen, bizi bir göz açıp kapayacak vakit dahi kendimize bırakacak olursan, bizi kendi zaafımızla, kendi acizliğimizle ve kendi günahlarımızla baş başa bıraktın demektir. Rabbimiz! Senin rahmetinden başka bir şeye güvenmiyoruz. O rahmetinle bizi yarattın, bizi rızıklandırıyorsun, görünür görünmez bunca nimetleri bize ihsan ediyorsun, başımızdan pek çok musibeti önlüyorsun. Bize öyle bir rahmet eyle ki bu sayede senden başkalarının rahmetine ihtiyacımız olmasın. Senden dileyen ve rahmetini uman, asla zarar etmez.
77. Allah, (Rahman’ın kulları diyerek) bu kullarını rahmetine izafe edip onların, şeref ve faziletleri dolayısıyla kendisinin kulları olma özelliğine sahip olduklarını belirtince belki bazı kimseler: Biz niçin bu kulluğun kapsamına girmiyoruz?, diye düşünebileceklerinden Yüce Allah, bu kulların dışındakilere ehemmiyet vermeyip aldırış etmeyeceğini haber vermektedir. Eğer sizler O’na gerek ibadet olan dua, gerekse de ihtiyaçlarını arzetmek için olan duada bulunmazsanız size hiçbir şekilde ehemmiyet ve değer vermez. “Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.” Azap, alacaklının borçlusunun yakasını bırakmadığı gibi sizin yakanıza yapışacaktır. Yüce Allah, yakında sizinle mü’min kulları arasında hükmünü verecektir.

urkan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a ebediyen hamd-u sena ve şükürler olsun.

63- Rahman’ın (salih) kulları, yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler. Cahiller onlara laf attığında:“Selametle” derler (geçerler). 64- Gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler. 65- (Dualarında) şöyle derler: “Rabbimiz, bizden cehennem azabını uzak tut. Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” 66- “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” 67- Onlar, mallarını harcarken israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol izlerler. 68- Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler. Zina da etmezler. Kim bunlardan birini işlerse o günahın cezasını bulur. 69- Kıyamet gününde azap ona kat kat verilir ve o azapta zelil bir halde ebediyen kalır. 70- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 71- Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur. 72- Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler. Boş söz (ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler. 73- Onlar, Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler. 74- Onlar:“Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder yap” derler. 75- İşte onlar, sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanacaklardır. 76- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. O, varılacak ve kalınacak ne güzel bir yerdir. 77- De ki: “Eğer duanız/ibadetiniz olmasa, Rabbim sizin neyinize değer versin! Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.

63. “Rahman’ın (salih) kulları…” Kulluk iki türlüdür: İlki Allah’ın rubûbiyetine kulluk ki bütün mahlukat müslümanlarıyla kâfirleriyle, iyileriyle kötüleriyle bu kullukta ortaktırlar. Çünkü hepsi, Allah’ın rububiyetinin tecellilerine muhtaç, işleri O’nun tarafından idare edilen kullardır:“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”(Meryem, 19/93) Diğeri de Allah’ın ulûhiyetine kulluk ki bu da O’nun peygamberlerinin ve dostlarının Allah’a yönlelik kullukları olup O’na isteyerek ibadet etmek demektir. İşte bu ayetteki kullarla kastedilen de budur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Rahman ismine izafe etmiştir. Bu da onların bu hallerine ancak Yüce Allah’ın rahmeti sebebiyle ulaştıklarına işaret etmektedir. Yüce Allah, onların en mükemmel sıfatlara ve en üstün niteliklere sahip olduklarını zikretmiş ve bu kullarını şöyle nitelendirmiştir: Onlar “yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler.” Gerek Allah’a karşı, gerek insanlara karşı alçak gönüllüdürler, ağırbaşlıdırlar. Bu buyruk ile onlar vakar sahibi, ağırbaşlı, Allah’a ve kullarına karşı alçak gönüllü olmakla nitelendirilmektedirler. “Cahiller onlara laf attığında” burada fiil cahillere isnat edildiğinden dolayı bu, cahiller kendilerine cahilce, kendini bilmez bir tavırla hitap ettiklerinde demektir. “Selametle” derler (geçerler).” Yani onlara günahtan ve cahile cahilce karşılık vermekten uzak, selametli bir sözle karşılık verirler. Bu buyrukla onlar, pek tahammülkâr oldukları, kötülük yapana iyilikle, cahile de affetmekle karşılık verdikleri belirtilerek övülmektedirler. Onları bu hale ulaştıran ise güzel ve yerli yerinde kullandıkları akıllarıdır.
64. “Onlar, gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler.” Yani gece namazını, Rablerine ihlâs ile O’nun önünde zillet ve tevazu ile boyun eğerek ve çokça kılarlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilmez. (es-Secde, 32/16-17)
65. “Rabbimiz bizden cehennem azabını uzak tut.” O azabı gerektirecek sebeplerden bizleri korumak ve bizim azabı gerektirecek olan davranışlarımızı affedip bağışlamak sûreti ile o azabı bizden uzaklaştır. “Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” O azap, alacağını borçlusundan ısrarla isteyip duran, onun yakasını bir türlü bırakmayan bir alacaklı gibi cehennemliklerin yakasını bırakmaz.
66. “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” Onlar, bu sözlerini Rablerine dua ve niyaz olmak üzere söylerler. Bunu Allah’ın mağfiretine ne kadar muhtaç olduklarını beyan için dile getirirler, böyle bir azaba katlanabilecek güce sahip olmadıklarını ifade ederler. Ayrıca bu sözleriyle Yüce Allah’ın üzerlerindeki lütfunu hatırlamaya, dile getirmeye çalışırlar. Hiç şüphesiz kötü bir şeyin uzak tutulmasının, o şeyin şiddeti ve korkunçluğu oranında büyük bir etkisi olur ve ayrıca onun uzak tutulmasından ötürü de o derece bir sevinç ve memnuniyet duyulur.
67. “Onlar, mallarını” farz ve müstehab türünden yollara “harcarken” sınırı aşarak ve savurganlığa girerek “israf da etmezler” farz olan hakları ihmal etme, cimrilik ve eli sıkılık çerçevesine girecek şekilde “cimrilik de etmezler.” Aksine onlar, infak ve harcamalarında “bunun arasında orta bir yol izlerler.” İsraf ile cimrilik arasında harcarlar. Zekât, keffaret, farz nafakalar gibi farz yerlerde bolca verirler, gerekli yerlere kendileri de zarara girmeksizin başkalarını da zarara sokmaksızın gerektiği şekilde harcarlar. Bu da onların dengeli ve orta yollu hareket edişlerinden dolayıdır.
68. “Onlar Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler.” Aksine dinlerini yalnızca O’na halis kılarak, diğer bütün batıl yollardan vazgeçip O’nun dini dışında bütün dinlerden yüz çevirir ve yalnızca O’na yönelerek ibadet ederler. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler.” Cana karşılık can, muhsan zinakarın öldürülmesi, kanı helâl olan kâfirin öldürülmesi gibi haller dışında öldürülmesi haram olan hiçbir müslümanı yahut antlaşmalı kafiri öldürmezler. “Zina da etmezler.” Aksine hanımları yahut cariyeleri dışındakilere karşı iffetli olup, ırzlarını muhafaza ederler. “Kim bunlardan birini işlerse” Allah’a ortak koşarsa yahut da Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürürse veya zina ederse “o günahın cezasını bulur.” Daha sonra Yüce Allah, bu cezanın mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:
69. “Kıyamet gününde aza ona kat kat verilir. O azapta zelil bir halde ebediyen kalır.” Buradaki ebedi kalma tehdidinin, bütün bu günahları işleyenler hakkında söz konusu olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Aynı şekilde Allah’a ortak koşan kimse hakkında da bu tehdid geçerlidir. Diğer taraftan bu üç günah sahibinin her biri hakkında da çetin bir azap tehdidi vardır. Çünkü bu günahlardan biri şirktir, diğerleri de en büyük günahlardandır. Cehennem azabında ebedi kalış, başkasını haksız yere öldürenle zina edeni kapsamaz. Çünkü gerek Kur’ân nasları, gerekse Sünnet-i Nebeviyye bütün mü’minlerin cehennem ateşinden çıkacaklarına ve orada hiçbir mü’minin -işlediği masiyetler ne olursa olsun- ebediyen kalmayacağına delildir. Yüce Allah’ın özellikle bu üç tür günahı belirtmesi, bunların en büyük günahlardan olmalarından dolayıdır. Şirkte dinlerin fesadı, öldürmede bedenlerin fesadı, zinada ise namus ve ırzların fesadı söz konusudur.
70. Bu günahlardan ve diğerlerinden derhal vazgeçerek, geçmişte bunları işledikleri için pişman olan ve bir daha onlara dönmemek üzere kesin karar vererek “tevbe eden” Allah’a masiyetleri terk etmeyi ve itaatleri işlemeyi gerektirecek şekilde sağlıklı bir iman ile “iman eden” ve Allah’ın rızasını gözetip emirlerini yerine getirmek sûretiyle “salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür.” Bunların, kötülükler işlemek için hazır olan halleri, iyilikler işleme haline dönüşür. Böylelikle şirk yerine iman, masiyet yerine itaat gelir. Onlar, işlemiş oldukları kötülüklerden sonra her bir günah için bir tevbe yaptıkları, Allah’a yönelip itaat ettikleri için o kötülüklerin bizzat kendisi de -âyetin zahirinden anlaşıldığı gibi- iyiliklere dönüşür. Nitekim bu hususta Yüce Allah’ın, bazı günahları sebebiyle hesaba çektiği ve günahlarını sayıp döktüğü daha sonra da onun her bir kötülüğünü bir iyilikle değiştirdiğine dair bir hadisi şerif varid olmuştur. Hadiste bu ihsanı gören kulun Allah'a şöyle diyeceği de belirtilmektedir:“Rabbim benim burada göremediğim başka birtakım günahlarım da vardı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Allah” tevbe eden kimseler için “çok bağışlayıcıdır.” Büyük günahları mağfiret eder. Kullarına karşı da “pek merhametlidir.” Çünkü onları pek büyük günah işleyerek kendisine karşı çıkmalarına rağmen tevbe etmeye davet eder, sonra tevbe etme muvaffakiyetini onlara verir ve sonra da bu tevbelerini kabul eder.
71. “Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur.” Bu kimse bilsin ki onun tevbesi en mükemmel bir şekildedir. Çünkü o, bu tevbesiyle Yüce Allah’a ulaştıran yola dönmüş olur. Bu yola dönüş ise bizatihi kulun mutluluğu ve kurtuluşu demektir. Öyleyse yapacağı tevbeyi ihlâsla yapsın, bu tevbesini bozuk maksatların şaibelerinden arındırsın. Bundan maksat, kâmil anlamıyla tevbe etmeye teşvik etmek ve bu tevbeyi en faziletli ve üstün şekillere sahip kılmaktır. Böylelikle tevbe eden kimseye Yüce Allah tevbesinin kemâli oranında ecrini eksiksiz olarak verir.
72. “Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler.” Yani haram olan her türlü söz ve fiilin bulunduğu yerde hazır bulunmazlar. Haram sözler yahut haram fiiller ihtiva eden bütün meclislerden, sohbet yerlerinden uzak dururlar. Allah’ın âyetlerine (dil uzatarak) dalmak, batıl tartışmalar, gıybet, nemîme (laf taşıma), sövme, iftirada bulunma, alay etmek, haram şarkılar vb. gibi sözlerin bulunduğu, içki içilip ipek yaygıların döşendiği, resim, heykel vb. şeylerin bulunduğu yerlerden uzak dururlar. Onlar bu şekilde yalan söz ve fiillerin işlendiği yerde bulunmadıklarına göre bu tür sözleri söylememeleri ve o tür fiilleri işlememeleri de öncelikle söz konusudur. Yalancı şahitlik de buradaki yalan söze dahildir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına da öncelikle girmektedir. “Boş söz” hayırsız, dini veya dünyevi bir faydası bulunmayan, cahil ve benzeri kimselerin söylediklerine benzer sözlerin “(ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler.” Kendilerini bu gibi sözlere dalmaktan uzak tutarlar. Bu tür sözlere dalmak sûretiyle değerlerini düşürmezler. Bu gibi sözlere dalmakta bir günah bulunmasa bile bunda bir akılsızlık, insanlık ve erdem açısından bir eksiklik olduğunu düşünürler. Bu nedenle de kendilerini bu gibi sözlerden uzak tutarlar. “Boş söz… meclislere) rastladıklarında” ifadesinde böyle boş sözlerin söylendiği yerlerde hazır bulunmadıklarına ve onu dinlemediklerine işaret vardır. Ancak olur da tesadüfen bu gibi şeylere rast gelecek olurlarsa kendilerini böyle bir söü dinlemekten uzak tutarlar. Onurlarını korurlar.
73. “Onlar, Rablerinin” kendilerine dinlemeyi ve onlar vasıtasıyla doğru yolu bulmayı emretmiş olduğu “âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler.” Bu âyetlere yüz çevirmek, sağır gibi davranmak, dikkatlerini ve kalplerini başka tarafa çevirmek sûretiyle karşılık vermezler. Onlara iman ve tasdik etmeyen kimselerin yaptığı gibi yapmazlar. Aksine bu âyetleri işittiklerinde Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibi davranırlar:“Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine o âyetlerle öğüt verildiğinde secdeye kapanan ve Rablerini hamd ile tesbih edenler iman eder. Hem onlar büyüklük de taslamazlar.”(es-Secde 32/15) Âyetleri kabul eder, ihtiyaçlarını, bağlılıklarını ve teslimiyetlerini dile getirerek karşılık verirler. Bu âyetleri can kulağıyla ve uyanık kalplerle dinlerler. Bu âyetler sayesinde imanları daha bir artar. Yakînleri daha bir tamamlanır. Bu âyetler onları daha çok gayrete getirir ve onlarla sevinirler.
74. “Onlar: Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak” kendileri sebebiyle gözlerimizin aydınlanacağı “eşler” yani zevceler, arkadaşlar, akranlar “ve nesiller bağışla!” Bizler, bu kimselerin hallerini ve vasıflarını incelediğimizde gayretlerinin ve yüksek mertebelerinin bir sonucu olarak onların, ancak bu kimselerin Rablerine itaat ettiklerini, ilim ve amel sahibi kimseler olduklarını gördükleri zaman sevinip mutlu olacaklarını anlarız. O bakımdan eşlerine, arkadaşlarıne ve zürriyetlerine salih olmaları için yaptıkları bu duanın esasen kendilerine yapılmış bir dua olduğunu da anlarız. Çünkü bunun faydası, kendilerine dönecektir. Bu yüzden onlar, bu şekildeki bir ihsanı kendilerine yapılacak bir bağış olarak kabul ederek:“Bize... bağışla” diye dua ederler. Hatta onların yaptıkları bu duanın faydası bütün müslümanlara aittir. Zira sözü geçenlerin salih olmaları, onlar vasıtasıyla dinini öğrenecek ve yararlanacak pek çok kimsenin de salih olmasına sebep teşkil eder. “Bizi takvâ sahiplerine önder yap, derler.” Yani Rabbimiz, sen bizi sıddıkların ve Allah’ın salih kullarından kemale erenlerin bu üstün derecesine ulaştır. Bu derece de dinde önderlik makamına erişmek ve takvâ sahiplerine söz ve davranışlarında uyulacak örnekler olmaktır. Ki onlara fiillerine uyulur ve sözleri gönül huzuruyla kabul edilir, hayır ehli kimseler de onlaırn arkalarından yürür. Böylelikle hem kendileri hidâyet üzere olurlar, hem de hidâyete ulaştırırlar. Bilindiği gibi bir şeye ulaşmak için yapılan dua, aynı zamanda kendileri olmaksızın gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri de istemek için yapılan bir dua demektir. İşte bu dinde önderlik derecesi de ancak sabır ve yakîn ile tamam olur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve sabrettikleri zaman içlerinden Bizim emrimizle hidâyete ileten önderler kıldık. Onlar âyetlerimize yakînen inanıyorlardı.”(es-Secde, 32/24) O halde bu dua önemli birtakım amelleri, Allah’a itaatte, O’nun masiyetlerine karşı direnmekte, O’nun acı ve ızdırap verici takdirlerine tahammül etmekte sabretmeyi, kişiyi yakîn derecesine ulaştıracak pek çok hayırları, pek büyük lütuf ve ihsanlara erdirecek türden tam bir ilim sahibi olmayı ve bunların peygamberlerden sonra insanların erişebilmeleri mümkün olan en yüce derecelere yükselmelerini de gerektirir. O nedenle bu gayretleri ve istekleri bunca yüksek şeylere yönelik olduğundan ötürü mükâfatları da amelleri türünden olacaktır. Yüce Allah, onlara oldukça üstün ve yüksek mevkilerle ve meskenlerle mükâfatlandıracağını belirterek şöyle buyurmaktadır:
75-76. “İşte onlar sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar.” Canın çektiği, gözlerin lezzet aldığı her bir şeyi ihtiva eden, son derece yüksek ve mükemmel meskenlerle mükâfatlandırılacaklardır. Bu mükâfatlara sabırları sebebiyle erişeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Melekler de her kapıdan onların yanına gelip: Sabretmenize karşılık selam sizlere. (Dünya) yurdun(un) ne güzel akıbetidir bu! (derler)(er-Ra’d, 13/23-24) Bundan dolayı Yüce Allah burada da: “Onlar orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanırlar.” Rableri ve şerefli melekler onlara selam verecekleri gibi, kendileri de birbirlerine selam vereceklerdir. Ayrıca kederlendirici ve zevklerini bulandırıcı her şeyden yana da esenlikte olacaklardır. zetle; Yüce Allah, bu salih kullarını ağır başlılıkla, kendisine karşı da kullarına karşıda alçak gönüllülükle, güzel edeple, hoşgörü ve tahammülle, güzel ahlâkla, cahilleri affetmekle, onlardan yüz çevirmekle, kötülüklerine karşı iyilikte bulunmakla, geceleyin ihlâsla namaz kılmakla, Rablerine kendilerini cehennemden korumak için dua etmekle, farz ve müstehap olan harcamaları yerine getirmekle, harcamada orta yolu tutmakla, -normalde ya aşırı gitmenin veya cimri davranmanın söz konusu olduğu harcamalarda orta yollu oldukları için- başka hususlarda haydi haydi orta yolu tutmamakla, büyük günahlardan uzak kalmakla, Allah’a ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla, başkalarının canına ve namusuna zarar vermekten uzak ve iffetli olmakla, bunlardan herhangi birisini işledikleri takdirde tevbe etmekle, kötülüklerin işlendiği, sözlü ve fiilî fâsıklıkların yapıldığı meclislerde hazır bulunmamakla ve onları da asla işlememekle, hayrı bulunmayan seviyez fiillerden ve boş sözlerden uzak kalmakla -ki bu onların erdemliliklerini, insanlıklarını ve kemallerini ifade eder-, sözlü ya da fiili düşük her bir şeyden kendilerini uzak tutmakla, Allah’ın âyetlerini kabul ile karşılamakla, o âyetlerin manalarını iyice anlamakla, bellemekle ve gereklerince amel etmekle, bu âyetlerin hükümlerini uygulamak için olanca gayretlerini harcamakla, Yüce Allah’a hem kendilerinin, hem kendileriyle ilgisi bulunanların, hem de müslümanların faydalanacağı şekilde eşlerinin, yakınlarının ve nesillerinin salih olmalarını isteyerek en güzel duaları yapmakla vasfetmiş bulunmaktadır. Eşlerine ve nesillerine gerekli bilgileri öğretmek, öğüt vermek ve nasihat etmek için çabalamak da bunun gerekleri arasındadır. Çünkü bir şeyi özellikle istemek ve bunun için Allah’a dua etmek için mutlaka onun sebeplerini de yerine getirmek gerekir. Yinre onlar, Allah’a kendileri için mümkün olan en yüksek derecelere erişmek için de dua etmişlerdir ki bu da önderlik ve sıddıklık derecesidir. Allah için gerçekten bunlar, en üstün sıfatlar ve en yüce maksatlardır. Bu maksatlar, ne kadar yüce, bu ruhlar ne kadar temiz, bu kalpler ne kadar duru ve saf, bu önder kimseler ne kadar da takvâlıdırlar! Yüce Allah’ın onlar üzerindeki lütfu, nimeti ve rahmeti de pek büyüktür. O’nun bu lütfu sayesinde de onlar bu üstün mevkilere ulaşmışlardır. llah, bu salih kullarının vasıflarını beyan etmekle ve onların hallerini nitelendirip gayretlerinin neye yönelik olduğunu açıklamakla kullarına d abüyük bir lütufta bulunmuştur. Bunların mükâfatlarını da onlara açıklamıştır ki böylelikle onlar, bu salih kulların vasıflarına sahip olmak için özlem duysunlar. Bu uğurda bütün gayretlerini ortaya koysunlar. Bunlara her zaman ve mekanda, her an ve vakitte lütuf ve ihsanlarını sağanak sağanak yağdırandan, bunlara hidâyet verdiği gibi kendilerine de hidâyet vermesini istesinler. Onları himayesine aldığı gibi kendilerini de özel olarak himayesinin altına almasını istesinler. amdler yalnız sanadır Allah’ım, şikayetimiz de yalnız sanadır, yardımı senden diliyoruz, senden imdat istiyoruz. Sen güç vermedikçe biz güç sahibi olamayız, kendimize bir fayda sağlamayız, gelecek zararları önleyemeyiz. Eğer sen bize bunları kolaylaştırmayacak olursan biz zerre kadar iyilik işleyemeyiz. Şüphesiz bizler zayıfız, her bakımdan âciz kimseleriz. Biz tanıklık ederiz ki Sen, bizi bir göz açıp kapayacak vakit dahi kendimize bırakacak olursan, bizi kendi zaafımızla, kendi acizliğimizle ve kendi günahlarımızla baş başa bıraktın demektir. Rabbimiz! Senin rahmetinden başka bir şeye güvenmiyoruz. O rahmetinle bizi yarattın, bizi rızıklandırıyorsun, görünür görünmez bunca nimetleri bize ihsan ediyorsun, başımızdan pek çok musibeti önlüyorsun. Bize öyle bir rahmet eyle ki bu sayede senden başkalarının rahmetine ihtiyacımız olmasın. Senden dileyen ve rahmetini uman, asla zarar etmez.
77. Allah, (Rahman’ın kulları diyerek) bu kullarını rahmetine izafe edip onların, şeref ve faziletleri dolayısıyla kendisinin kulları olma özelliğine sahip olduklarını belirtince belki bazı kimseler: Biz niçin bu kulluğun kapsamına girmiyoruz?, diye düşünebileceklerinden Yüce Allah, bu kulların dışındakilere ehemmiyet vermeyip aldırış etmeyeceğini haber vermektedir. Eğer sizler O’na gerek ibadet olan dua, gerekse de ihtiyaçlarını arzetmek için olan duada bulunmazsanız size hiçbir şekilde ehemmiyet ve değer vermez. “Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.” Azap, alacaklının borçlusunun yakasını bırakmadığı gibi sizin yakanıza yapışacaktır. Yüce Allah, yakında sizinle mü’min kulları arasında hükmünü verecektir.

urkan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a ebediyen hamd-u sena ve şükürler olsun.

63- Rahman’ın (salih) kulları, yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler. Cahiller onlara laf attığında:“Selametle” derler (geçerler). 64- Gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler. 65- (Dualarında) şöyle derler: “Rabbimiz, bizden cehennem azabını uzak tut. Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” 66- “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” 67- Onlar, mallarını harcarken israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol izlerler. 68- Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler. Zina da etmezler. Kim bunlardan birini işlerse o günahın cezasını bulur. 69- Kıyamet gününde azap ona kat kat verilir ve o azapta zelil bir halde ebediyen kalır. 70- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 71- Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur. 72- Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler. Boş söz (ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler. 73- Onlar, Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler. 74- Onlar:“Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder yap” derler. 75- İşte onlar, sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanacaklardır. 76- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. O, varılacak ve kalınacak ne güzel bir yerdir. 77- De ki: “Eğer duanız/ibadetiniz olmasa, Rabbim sizin neyinize değer versin! Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.

63. “Rahman’ın (salih) kulları…” Kulluk iki türlüdür: İlki Allah’ın rubûbiyetine kulluk ki bütün mahlukat müslümanlarıyla kâfirleriyle, iyileriyle kötüleriyle bu kullukta ortaktırlar. Çünkü hepsi, Allah’ın rububiyetinin tecellilerine muhtaç, işleri O’nun tarafından idare edilen kullardır:“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”(Meryem, 19/93) Diğeri de Allah’ın ulûhiyetine kulluk ki bu da O’nun peygamberlerinin ve dostlarının Allah’a yönlelik kullukları olup O’na isteyerek ibadet etmek demektir. İşte bu ayetteki kullarla kastedilen de budur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Rahman ismine izafe etmiştir. Bu da onların bu hallerine ancak Yüce Allah’ın rahmeti sebebiyle ulaştıklarına işaret etmektedir. Yüce Allah, onların en mükemmel sıfatlara ve en üstün niteliklere sahip olduklarını zikretmiş ve bu kullarını şöyle nitelendirmiştir: Onlar “yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler.” Gerek Allah’a karşı, gerek insanlara karşı alçak gönüllüdürler, ağırbaşlıdırlar. Bu buyruk ile onlar vakar sahibi, ağırbaşlı, Allah’a ve kullarına karşı alçak gönüllü olmakla nitelendirilmektedirler. “Cahiller onlara laf attığında” burada fiil cahillere isnat edildiğinden dolayı bu, cahiller kendilerine cahilce, kendini bilmez bir tavırla hitap ettiklerinde demektir. “Selametle” derler (geçerler).” Yani onlara günahtan ve cahile cahilce karşılık vermekten uzak, selametli bir sözle karşılık verirler. Bu buyrukla onlar, pek tahammülkâr oldukları, kötülük yapana iyilikle, cahile de affetmekle karşılık verdikleri belirtilerek övülmektedirler. Onları bu hale ulaştıran ise güzel ve yerli yerinde kullandıkları akıllarıdır.
64. “Onlar, gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler.” Yani gece namazını, Rablerine ihlâs ile O’nun önünde zillet ve tevazu ile boyun eğerek ve çokça kılarlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilmez. (es-Secde, 32/16-17)
65. “Rabbimiz bizden cehennem azabını uzak tut.” O azabı gerektirecek sebeplerden bizleri korumak ve bizim azabı gerektirecek olan davranışlarımızı affedip bağışlamak sûreti ile o azabı bizden uzaklaştır. “Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” O azap, alacağını borçlusundan ısrarla isteyip duran, onun yakasını bir türlü bırakmayan bir alacaklı gibi cehennemliklerin yakasını bırakmaz.
66. “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” Onlar, bu sözlerini Rablerine dua ve niyaz olmak üzere söylerler. Bunu Allah’ın mağfiretine ne kadar muhtaç olduklarını beyan için dile getirirler, böyle bir azaba katlanabilecek güce sahip olmadıklarını ifade ederler. Ayrıca bu sözleriyle Yüce Allah’ın üzerlerindeki lütfunu hatırlamaya, dile getirmeye çalışırlar. Hiç şüphesiz kötü bir şeyin uzak tutulmasının, o şeyin şiddeti ve korkunçluğu oranında büyük bir etkisi olur ve ayrıca onun uzak tutulmasından ötürü de o derece bir sevinç ve memnuniyet duyulur.
67. “Onlar, mallarını” farz ve müstehab türünden yollara “harcarken” sınırı aşarak ve savurganlığa girerek “israf da etmezler” farz olan hakları ihmal etme, cimrilik ve eli sıkılık çerçevesine girecek şekilde “cimrilik de etmezler.” Aksine onlar, infak ve harcamalarında “bunun arasında orta bir yol izlerler.” İsraf ile cimrilik arasında harcarlar. Zekât, keffaret, farz nafakalar gibi farz yerlerde bolca verirler, gerekli yerlere kendileri de zarara girmeksizin başkalarını da zarara sokmaksızın gerektiği şekilde harcarlar. Bu da onların dengeli ve orta yollu hareket edişlerinden dolayıdır.
68. “Onlar Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler.” Aksine dinlerini yalnızca O’na halis kılarak, diğer bütün batıl yollardan vazgeçip O’nun dini dışında bütün dinlerden yüz çevirir ve yalnızca O’na yönelerek ibadet ederler. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler.” Cana karşılık can, muhsan zinakarın öldürülmesi, kanı helâl olan kâfirin öldürülmesi gibi haller dışında öldürülmesi haram olan hiçbir müslümanı yahut antlaşmalı kafiri öldürmezler. “Zina da etmezler.” Aksine hanımları yahut cariyeleri dışındakilere karşı iffetli olup, ırzlarını muhafaza ederler. “Kim bunlardan birini işlerse” Allah’a ortak koşarsa yahut da Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürürse veya zina ederse “o günahın cezasını bulur.” Daha sonra Yüce Allah, bu cezanın mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:
69. “Kıyamet gününde aza ona kat kat verilir. O azapta zelil bir halde ebediyen kalır.” Buradaki ebedi kalma tehdidinin, bütün bu günahları işleyenler hakkında söz konusu olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Aynı şekilde Allah’a ortak koşan kimse hakkında da bu tehdid geçerlidir. Diğer taraftan bu üç günah sahibinin her biri hakkında da çetin bir azap tehdidi vardır. Çünkü bu günahlardan biri şirktir, diğerleri de en büyük günahlardandır. Cehennem azabında ebedi kalış, başkasını haksız yere öldürenle zina edeni kapsamaz. Çünkü gerek Kur’ân nasları, gerekse Sünnet-i Nebeviyye bütün mü’minlerin cehennem ateşinden çıkacaklarına ve orada hiçbir mü’minin -işlediği masiyetler ne olursa olsun- ebediyen kalmayacağına delildir. Yüce Allah’ın özellikle bu üç tür günahı belirtmesi, bunların en büyük günahlardan olmalarından dolayıdır. Şirkte dinlerin fesadı, öldürmede bedenlerin fesadı, zinada ise namus ve ırzların fesadı söz konusudur.
70. Bu günahlardan ve diğerlerinden derhal vazgeçerek, geçmişte bunları işledikleri için pişman olan ve bir daha onlara dönmemek üzere kesin karar vererek “tevbe eden” Allah’a masiyetleri terk etmeyi ve itaatleri işlemeyi gerektirecek şekilde sağlıklı bir iman ile “iman eden” ve Allah’ın rızasını gözetip emirlerini yerine getirmek sûretiyle “salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür.” Bunların, kötülükler işlemek için hazır olan halleri, iyilikler işleme haline dönüşür. Böylelikle şirk yerine iman, masiyet yerine itaat gelir. Onlar, işlemiş oldukları kötülüklerden sonra her bir günah için bir tevbe yaptıkları, Allah’a yönelip itaat ettikleri için o kötülüklerin bizzat kendisi de -âyetin zahirinden anlaşıldığı gibi- iyiliklere dönüşür. Nitekim bu hususta Yüce Allah’ın, bazı günahları sebebiyle hesaba çektiği ve günahlarını sayıp döktüğü daha sonra da onun her bir kötülüğünü bir iyilikle değiştirdiğine dair bir hadisi şerif varid olmuştur. Hadiste bu ihsanı gören kulun Allah'a şöyle diyeceği de belirtilmektedir:“Rabbim benim burada göremediğim başka birtakım günahlarım da vardı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Allah” tevbe eden kimseler için “çok bağışlayıcıdır.” Büyük günahları mağfiret eder. Kullarına karşı da “pek merhametlidir.” Çünkü onları pek büyük günah işleyerek kendisine karşı çıkmalarına rağmen tevbe etmeye davet eder, sonra tevbe etme muvaffakiyetini onlara verir ve sonra da bu tevbelerini kabul eder.
71. “Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur.” Bu kimse bilsin ki onun tevbesi en mükemmel bir şekildedir. Çünkü o, bu tevbesiyle Yüce Allah’a ulaştıran yola dönmüş olur. Bu yola dönüş ise bizatihi kulun mutluluğu ve kurtuluşu demektir. Öyleyse yapacağı tevbeyi ihlâsla yapsın, bu tevbesini bozuk maksatların şaibelerinden arındırsın. Bundan maksat, kâmil anlamıyla tevbe etmeye teşvik etmek ve bu tevbeyi en faziletli ve üstün şekillere sahip kılmaktır. Böylelikle tevbe eden kimseye Yüce Allah tevbesinin kemâli oranında ecrini eksiksiz olarak verir.
72. “Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler.” Yani haram olan her türlü söz ve fiilin bulunduğu yerde hazır bulunmazlar. Haram sözler yahut haram fiiller ihtiva eden bütün meclislerden, sohbet yerlerinden uzak dururlar. Allah’ın âyetlerine (dil uzatarak) dalmak, batıl tartışmalar, gıybet, nemîme (laf taşıma), sövme, iftirada bulunma, alay etmek, haram şarkılar vb. gibi sözlerin bulunduğu, içki içilip ipek yaygıların döşendiği, resim, heykel vb. şeylerin bulunduğu yerlerden uzak dururlar. Onlar bu şekilde yalan söz ve fiillerin işlendiği yerde bulunmadıklarına göre bu tür sözleri söylememeleri ve o tür fiilleri işlememeleri de öncelikle söz konusudur. Yalancı şahitlik de buradaki yalan söze dahildir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına da öncelikle girmektedir. “Boş söz” hayırsız, dini veya dünyevi bir faydası bulunmayan, cahil ve benzeri kimselerin söylediklerine benzer sözlerin “(ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler.” Kendilerini bu gibi sözlere dalmaktan uzak tutarlar. Bu tür sözlere dalmak sûretiyle değerlerini düşürmezler. Bu gibi sözlere dalmakta bir günah bulunmasa bile bunda bir akılsızlık, insanlık ve erdem açısından bir eksiklik olduğunu düşünürler. Bu nedenle de kendilerini bu gibi sözlerden uzak tutarlar. “Boş söz… meclislere) rastladıklarında” ifadesinde böyle boş sözlerin söylendiği yerlerde hazır bulunmadıklarına ve onu dinlemediklerine işaret vardır. Ancak olur da tesadüfen bu gibi şeylere rast gelecek olurlarsa kendilerini böyle bir söü dinlemekten uzak tutarlar. Onurlarını korurlar.
73. “Onlar, Rablerinin” kendilerine dinlemeyi ve onlar vasıtasıyla doğru yolu bulmayı emretmiş olduğu “âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler.” Bu âyetlere yüz çevirmek, sağır gibi davranmak, dikkatlerini ve kalplerini başka tarafa çevirmek sûretiyle karşılık vermezler. Onlara iman ve tasdik etmeyen kimselerin yaptığı gibi yapmazlar. Aksine bu âyetleri işittiklerinde Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibi davranırlar:“Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine o âyetlerle öğüt verildiğinde secdeye kapanan ve Rablerini hamd ile tesbih edenler iman eder. Hem onlar büyüklük de taslamazlar.”(es-Secde 32/15) Âyetleri kabul eder, ihtiyaçlarını, bağlılıklarını ve teslimiyetlerini dile getirerek karşılık verirler. Bu âyetleri can kulağıyla ve uyanık kalplerle dinlerler. Bu âyetler sayesinde imanları daha bir artar. Yakînleri daha bir tamamlanır. Bu âyetler onları daha çok gayrete getirir ve onlarla sevinirler.
74. “Onlar: Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak” kendileri sebebiyle gözlerimizin aydınlanacağı “eşler” yani zevceler, arkadaşlar, akranlar “ve nesiller bağışla!” Bizler, bu kimselerin hallerini ve vasıflarını incelediğimizde gayretlerinin ve yüksek mertebelerinin bir sonucu olarak onların, ancak bu kimselerin Rablerine itaat ettiklerini, ilim ve amel sahibi kimseler olduklarını gördükleri zaman sevinip mutlu olacaklarını anlarız. O bakımdan eşlerine, arkadaşlarıne ve zürriyetlerine salih olmaları için yaptıkları bu duanın esasen kendilerine yapılmış bir dua olduğunu da anlarız. Çünkü bunun faydası, kendilerine dönecektir. Bu yüzden onlar, bu şekildeki bir ihsanı kendilerine yapılacak bir bağış olarak kabul ederek:“Bize... bağışla” diye dua ederler. Hatta onların yaptıkları bu duanın faydası bütün müslümanlara aittir. Zira sözü geçenlerin salih olmaları, onlar vasıtasıyla dinini öğrenecek ve yararlanacak pek çok kimsenin de salih olmasına sebep teşkil eder. “Bizi takvâ sahiplerine önder yap, derler.” Yani Rabbimiz, sen bizi sıddıkların ve Allah’ın salih kullarından kemale erenlerin bu üstün derecesine ulaştır. Bu derece de dinde önderlik makamına erişmek ve takvâ sahiplerine söz ve davranışlarında uyulacak örnekler olmaktır. Ki onlara fiillerine uyulur ve sözleri gönül huzuruyla kabul edilir, hayır ehli kimseler de onlaırn arkalarından yürür. Böylelikle hem kendileri hidâyet üzere olurlar, hem de hidâyete ulaştırırlar. Bilindiği gibi bir şeye ulaşmak için yapılan dua, aynı zamanda kendileri olmaksızın gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri de istemek için yapılan bir dua demektir. İşte bu dinde önderlik derecesi de ancak sabır ve yakîn ile tamam olur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve sabrettikleri zaman içlerinden Bizim emrimizle hidâyete ileten önderler kıldık. Onlar âyetlerimize yakînen inanıyorlardı.”(es-Secde, 32/24) O halde bu dua önemli birtakım amelleri, Allah’a itaatte, O’nun masiyetlerine karşı direnmekte, O’nun acı ve ızdırap verici takdirlerine tahammül etmekte sabretmeyi, kişiyi yakîn derecesine ulaştıracak pek çok hayırları, pek büyük lütuf ve ihsanlara erdirecek türden tam bir ilim sahibi olmayı ve bunların peygamberlerden sonra insanların erişebilmeleri mümkün olan en yüce derecelere yükselmelerini de gerektirir. O nedenle bu gayretleri ve istekleri bunca yüksek şeylere yönelik olduğundan ötürü mükâfatları da amelleri türünden olacaktır. Yüce Allah, onlara oldukça üstün ve yüksek mevkilerle ve meskenlerle mükâfatlandıracağını belirterek şöyle buyurmaktadır:
75-76. “İşte onlar sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar.” Canın çektiği, gözlerin lezzet aldığı her bir şeyi ihtiva eden, son derece yüksek ve mükemmel meskenlerle mükâfatlandırılacaklardır. Bu mükâfatlara sabırları sebebiyle erişeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Melekler de her kapıdan onların yanına gelip: Sabretmenize karşılık selam sizlere. (Dünya) yurdun(un) ne güzel akıbetidir bu! (derler)(er-Ra’d, 13/23-24) Bundan dolayı Yüce Allah burada da: “Onlar orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanırlar.” Rableri ve şerefli melekler onlara selam verecekleri gibi, kendileri de birbirlerine selam vereceklerdir. Ayrıca kederlendirici ve zevklerini bulandırıcı her şeyden yana da esenlikte olacaklardır. zetle; Yüce Allah, bu salih kullarını ağır başlılıkla, kendisine karşı da kullarına karşıda alçak gönüllülükle, güzel edeple, hoşgörü ve tahammülle, güzel ahlâkla, cahilleri affetmekle, onlardan yüz çevirmekle, kötülüklerine karşı iyilikte bulunmakla, geceleyin ihlâsla namaz kılmakla, Rablerine kendilerini cehennemden korumak için dua etmekle, farz ve müstehap olan harcamaları yerine getirmekle, harcamada orta yolu tutmakla, -normalde ya aşırı gitmenin veya cimri davranmanın söz konusu olduğu harcamalarda orta yollu oldukları için- başka hususlarda haydi haydi orta yolu tutmamakla, büyük günahlardan uzak kalmakla, Allah’a ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla, başkalarının canına ve namusuna zarar vermekten uzak ve iffetli olmakla, bunlardan herhangi birisini işledikleri takdirde tevbe etmekle, kötülüklerin işlendiği, sözlü ve fiilî fâsıklıkların yapıldığı meclislerde hazır bulunmamakla ve onları da asla işlememekle, hayrı bulunmayan seviyez fiillerden ve boş sözlerden uzak kalmakla -ki bu onların erdemliliklerini, insanlıklarını ve kemallerini ifade eder-, sözlü ya da fiili düşük her bir şeyden kendilerini uzak tutmakla, Allah’ın âyetlerini kabul ile karşılamakla, o âyetlerin manalarını iyice anlamakla, bellemekle ve gereklerince amel etmekle, bu âyetlerin hükümlerini uygulamak için olanca gayretlerini harcamakla, Yüce Allah’a hem kendilerinin, hem kendileriyle ilgisi bulunanların, hem de müslümanların faydalanacağı şekilde eşlerinin, yakınlarının ve nesillerinin salih olmalarını isteyerek en güzel duaları yapmakla vasfetmiş bulunmaktadır. Eşlerine ve nesillerine gerekli bilgileri öğretmek, öğüt vermek ve nasihat etmek için çabalamak da bunun gerekleri arasındadır. Çünkü bir şeyi özellikle istemek ve bunun için Allah’a dua etmek için mutlaka onun sebeplerini de yerine getirmek gerekir. Yinre onlar, Allah’a kendileri için mümkün olan en yüksek derecelere erişmek için de dua etmişlerdir ki bu da önderlik ve sıddıklık derecesidir. Allah için gerçekten bunlar, en üstün sıfatlar ve en yüce maksatlardır. Bu maksatlar, ne kadar yüce, bu ruhlar ne kadar temiz, bu kalpler ne kadar duru ve saf, bu önder kimseler ne kadar da takvâlıdırlar! Yüce Allah’ın onlar üzerindeki lütfu, nimeti ve rahmeti de pek büyüktür. O’nun bu lütfu sayesinde de onlar bu üstün mevkilere ulaşmışlardır. llah, bu salih kullarının vasıflarını beyan etmekle ve onların hallerini nitelendirip gayretlerinin neye yönelik olduğunu açıklamakla kullarına d abüyük bir lütufta bulunmuştur. Bunların mükâfatlarını da onlara açıklamıştır ki böylelikle onlar, bu salih kulların vasıflarına sahip olmak için özlem duysunlar. Bu uğurda bütün gayretlerini ortaya koysunlar. Bunlara her zaman ve mekanda, her an ve vakitte lütuf ve ihsanlarını sağanak sağanak yağdırandan, bunlara hidâyet verdiği gibi kendilerine de hidâyet vermesini istesinler. Onları himayesine aldığı gibi kendilerini de özel olarak himayesinin altına almasını istesinler. amdler yalnız sanadır Allah’ım, şikayetimiz de yalnız sanadır, yardımı senden diliyoruz, senden imdat istiyoruz. Sen güç vermedikçe biz güç sahibi olamayız, kendimize bir fayda sağlamayız, gelecek zararları önleyemeyiz. Eğer sen bize bunları kolaylaştırmayacak olursan biz zerre kadar iyilik işleyemeyiz. Şüphesiz bizler zayıfız, her bakımdan âciz kimseleriz. Biz tanıklık ederiz ki Sen, bizi bir göz açıp kapayacak vakit dahi kendimize bırakacak olursan, bizi kendi zaafımızla, kendi acizliğimizle ve kendi günahlarımızla baş başa bıraktın demektir. Rabbimiz! Senin rahmetinden başka bir şeye güvenmiyoruz. O rahmetinle bizi yarattın, bizi rızıklandırıyorsun, görünür görünmez bunca nimetleri bize ihsan ediyorsun, başımızdan pek çok musibeti önlüyorsun. Bize öyle bir rahmet eyle ki bu sayede senden başkalarının rahmetine ihtiyacımız olmasın. Senden dileyen ve rahmetini uman, asla zarar etmez.
77. Allah, (Rahman’ın kulları diyerek) bu kullarını rahmetine izafe edip onların, şeref ve faziletleri dolayısıyla kendisinin kulları olma özelliğine sahip olduklarını belirtince belki bazı kimseler: Biz niçin bu kulluğun kapsamına girmiyoruz?, diye düşünebileceklerinden Yüce Allah, bu kulların dışındakilere ehemmiyet vermeyip aldırış etmeyeceğini haber vermektedir. Eğer sizler O’na gerek ibadet olan dua, gerekse de ihtiyaçlarını arzetmek için olan duada bulunmazsanız size hiçbir şekilde ehemmiyet ve değer vermez. “Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.” Azap, alacaklının borçlusunun yakasını bırakmadığı gibi sizin yakanıza yapışacaktır. Yüce Allah, yakında sizinle mü’min kulları arasında hükmünü verecektir.

urkan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a ebediyen hamd-u sena ve şükürler olsun.

63- Rahman’ın (salih) kulları, yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler. Cahiller onlara laf attığında:“Selametle” derler (geçerler). 64- Gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler. 65- (Dualarında) şöyle derler: “Rabbimiz, bizden cehennem azabını uzak tut. Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” 66- “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” 67- Onlar, mallarını harcarken israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol izlerler. 68- Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler. Zina da etmezler. Kim bunlardan birini işlerse o günahın cezasını bulur. 69- Kıyamet gününde azap ona kat kat verilir ve o azapta zelil bir halde ebediyen kalır. 70- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 71- Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur. 72- Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler. Boş söz (ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler. 73- Onlar, Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler. 74- Onlar:“Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder yap” derler. 75- İşte onlar, sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanacaklardır. 76- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. O, varılacak ve kalınacak ne güzel bir yerdir. 77- De ki: “Eğer duanız/ibadetiniz olmasa, Rabbim sizin neyinize değer versin! Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.

63. “Rahman’ın (salih) kulları…” Kulluk iki türlüdür: İlki Allah’ın rubûbiyetine kulluk ki bütün mahlukat müslümanlarıyla kâfirleriyle, iyileriyle kötüleriyle bu kullukta ortaktırlar. Çünkü hepsi, Allah’ın rububiyetinin tecellilerine muhtaç, işleri O’nun tarafından idare edilen kullardır:“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”(Meryem, 19/93) Diğeri de Allah’ın ulûhiyetine kulluk ki bu da O’nun peygamberlerinin ve dostlarının Allah’a yönlelik kullukları olup O’na isteyerek ibadet etmek demektir. İşte bu ayetteki kullarla kastedilen de budur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Rahman ismine izafe etmiştir. Bu da onların bu hallerine ancak Yüce Allah’ın rahmeti sebebiyle ulaştıklarına işaret etmektedir. Yüce Allah, onların en mükemmel sıfatlara ve en üstün niteliklere sahip olduklarını zikretmiş ve bu kullarını şöyle nitelendirmiştir: Onlar “yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler.” Gerek Allah’a karşı, gerek insanlara karşı alçak gönüllüdürler, ağırbaşlıdırlar. Bu buyruk ile onlar vakar sahibi, ağırbaşlı, Allah’a ve kullarına karşı alçak gönüllü olmakla nitelendirilmektedirler. “Cahiller onlara laf attığında” burada fiil cahillere isnat edildiğinden dolayı bu, cahiller kendilerine cahilce, kendini bilmez bir tavırla hitap ettiklerinde demektir. “Selametle” derler (geçerler).” Yani onlara günahtan ve cahile cahilce karşılık vermekten uzak, selametli bir sözle karşılık verirler. Bu buyrukla onlar, pek tahammülkâr oldukları, kötülük yapana iyilikle, cahile de affetmekle karşılık verdikleri belirtilerek övülmektedirler. Onları bu hale ulaştıran ise güzel ve yerli yerinde kullandıkları akıllarıdır.
64. “Onlar, gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler.” Yani gece namazını, Rablerine ihlâs ile O’nun önünde zillet ve tevazu ile boyun eğerek ve çokça kılarlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilmez. (es-Secde, 32/16-17)
65. “Rabbimiz bizden cehennem azabını uzak tut.” O azabı gerektirecek sebeplerden bizleri korumak ve bizim azabı gerektirecek olan davranışlarımızı affedip bağışlamak sûreti ile o azabı bizden uzaklaştır. “Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” O azap, alacağını borçlusundan ısrarla isteyip duran, onun yakasını bir türlü bırakmayan bir alacaklı gibi cehennemliklerin yakasını bırakmaz.
66. “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” Onlar, bu sözlerini Rablerine dua ve niyaz olmak üzere söylerler. Bunu Allah’ın mağfiretine ne kadar muhtaç olduklarını beyan için dile getirirler, böyle bir azaba katlanabilecek güce sahip olmadıklarını ifade ederler. Ayrıca bu sözleriyle Yüce Allah’ın üzerlerindeki lütfunu hatırlamaya, dile getirmeye çalışırlar. Hiç şüphesiz kötü bir şeyin uzak tutulmasının, o şeyin şiddeti ve korkunçluğu oranında büyük bir etkisi olur ve ayrıca onun uzak tutulmasından ötürü de o derece bir sevinç ve memnuniyet duyulur.
67. “Onlar, mallarını” farz ve müstehab türünden yollara “harcarken” sınırı aşarak ve savurganlığa girerek “israf da etmezler” farz olan hakları ihmal etme, cimrilik ve eli sıkılık çerçevesine girecek şekilde “cimrilik de etmezler.” Aksine onlar, infak ve harcamalarında “bunun arasında orta bir yol izlerler.” İsraf ile cimrilik arasında harcarlar. Zekât, keffaret, farz nafakalar gibi farz yerlerde bolca verirler, gerekli yerlere kendileri de zarara girmeksizin başkalarını da zarara sokmaksızın gerektiği şekilde harcarlar. Bu da onların dengeli ve orta yollu hareket edişlerinden dolayıdır.
68. “Onlar Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler.” Aksine dinlerini yalnızca O’na halis kılarak, diğer bütün batıl yollardan vazgeçip O’nun dini dışında bütün dinlerden yüz çevirir ve yalnızca O’na yönelerek ibadet ederler. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler.” Cana karşılık can, muhsan zinakarın öldürülmesi, kanı helâl olan kâfirin öldürülmesi gibi haller dışında öldürülmesi haram olan hiçbir müslümanı yahut antlaşmalı kafiri öldürmezler. “Zina da etmezler.” Aksine hanımları yahut cariyeleri dışındakilere karşı iffetli olup, ırzlarını muhafaza ederler. “Kim bunlardan birini işlerse” Allah’a ortak koşarsa yahut da Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürürse veya zina ederse “o günahın cezasını bulur.” Daha sonra Yüce Allah, bu cezanın mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:
69. “Kıyamet gününde aza ona kat kat verilir. O azapta zelil bir halde ebediyen kalır.” Buradaki ebedi kalma tehdidinin, bütün bu günahları işleyenler hakkında söz konusu olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Aynı şekilde Allah’a ortak koşan kimse hakkında da bu tehdid geçerlidir. Diğer taraftan bu üç günah sahibinin her biri hakkında da çetin bir azap tehdidi vardır. Çünkü bu günahlardan biri şirktir, diğerleri de en büyük günahlardandır. Cehennem azabında ebedi kalış, başkasını haksız yere öldürenle zina edeni kapsamaz. Çünkü gerek Kur’ân nasları, gerekse Sünnet-i Nebeviyye bütün mü’minlerin cehennem ateşinden çıkacaklarına ve orada hiçbir mü’minin -işlediği masiyetler ne olursa olsun- ebediyen kalmayacağına delildir. Yüce Allah’ın özellikle bu üç tür günahı belirtmesi, bunların en büyük günahlardan olmalarından dolayıdır. Şirkte dinlerin fesadı, öldürmede bedenlerin fesadı, zinada ise namus ve ırzların fesadı söz konusudur.
70. Bu günahlardan ve diğerlerinden derhal vazgeçerek, geçmişte bunları işledikleri için pişman olan ve bir daha onlara dönmemek üzere kesin karar vererek “tevbe eden” Allah’a masiyetleri terk etmeyi ve itaatleri işlemeyi gerektirecek şekilde sağlıklı bir iman ile “iman eden” ve Allah’ın rızasını gözetip emirlerini yerine getirmek sûretiyle “salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür.” Bunların, kötülükler işlemek için hazır olan halleri, iyilikler işleme haline dönüşür. Böylelikle şirk yerine iman, masiyet yerine itaat gelir. Onlar, işlemiş oldukları kötülüklerden sonra her bir günah için bir tevbe yaptıkları, Allah’a yönelip itaat ettikleri için o kötülüklerin bizzat kendisi de -âyetin zahirinden anlaşıldığı gibi- iyiliklere dönüşür. Nitekim bu hususta Yüce Allah’ın, bazı günahları sebebiyle hesaba çektiği ve günahlarını sayıp döktüğü daha sonra da onun her bir kötülüğünü bir iyilikle değiştirdiğine dair bir hadisi şerif varid olmuştur. Hadiste bu ihsanı gören kulun Allah'a şöyle diyeceği de belirtilmektedir:“Rabbim benim burada göremediğim başka birtakım günahlarım da vardı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Allah” tevbe eden kimseler için “çok bağışlayıcıdır.” Büyük günahları mağfiret eder. Kullarına karşı da “pek merhametlidir.” Çünkü onları pek büyük günah işleyerek kendisine karşı çıkmalarına rağmen tevbe etmeye davet eder, sonra tevbe etme muvaffakiyetini onlara verir ve sonra da bu tevbelerini kabul eder.
71. “Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur.” Bu kimse bilsin ki onun tevbesi en mükemmel bir şekildedir. Çünkü o, bu tevbesiyle Yüce Allah’a ulaştıran yola dönmüş olur. Bu yola dönüş ise bizatihi kulun mutluluğu ve kurtuluşu demektir. Öyleyse yapacağı tevbeyi ihlâsla yapsın, bu tevbesini bozuk maksatların şaibelerinden arındırsın. Bundan maksat, kâmil anlamıyla tevbe etmeye teşvik etmek ve bu tevbeyi en faziletli ve üstün şekillere sahip kılmaktır. Böylelikle tevbe eden kimseye Yüce Allah tevbesinin kemâli oranında ecrini eksiksiz olarak verir.
72. “Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler.” Yani haram olan her türlü söz ve fiilin bulunduğu yerde hazır bulunmazlar. Haram sözler yahut haram fiiller ihtiva eden bütün meclislerden, sohbet yerlerinden uzak dururlar. Allah’ın âyetlerine (dil uzatarak) dalmak, batıl tartışmalar, gıybet, nemîme (laf taşıma), sövme, iftirada bulunma, alay etmek, haram şarkılar vb. gibi sözlerin bulunduğu, içki içilip ipek yaygıların döşendiği, resim, heykel vb. şeylerin bulunduğu yerlerden uzak dururlar. Onlar bu şekilde yalan söz ve fiillerin işlendiği yerde bulunmadıklarına göre bu tür sözleri söylememeleri ve o tür fiilleri işlememeleri de öncelikle söz konusudur. Yalancı şahitlik de buradaki yalan söze dahildir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına da öncelikle girmektedir. “Boş söz” hayırsız, dini veya dünyevi bir faydası bulunmayan, cahil ve benzeri kimselerin söylediklerine benzer sözlerin “(ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler.” Kendilerini bu gibi sözlere dalmaktan uzak tutarlar. Bu tür sözlere dalmak sûretiyle değerlerini düşürmezler. Bu gibi sözlere dalmakta bir günah bulunmasa bile bunda bir akılsızlık, insanlık ve erdem açısından bir eksiklik olduğunu düşünürler. Bu nedenle de kendilerini bu gibi sözlerden uzak tutarlar. “Boş söz… meclislere) rastladıklarında” ifadesinde böyle boş sözlerin söylendiği yerlerde hazır bulunmadıklarına ve onu dinlemediklerine işaret vardır. Ancak olur da tesadüfen bu gibi şeylere rast gelecek olurlarsa kendilerini böyle bir söü dinlemekten uzak tutarlar. Onurlarını korurlar.
73. “Onlar, Rablerinin” kendilerine dinlemeyi ve onlar vasıtasıyla doğru yolu bulmayı emretmiş olduğu “âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler.” Bu âyetlere yüz çevirmek, sağır gibi davranmak, dikkatlerini ve kalplerini başka tarafa çevirmek sûretiyle karşılık vermezler. Onlara iman ve tasdik etmeyen kimselerin yaptığı gibi yapmazlar. Aksine bu âyetleri işittiklerinde Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibi davranırlar:“Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine o âyetlerle öğüt verildiğinde secdeye kapanan ve Rablerini hamd ile tesbih edenler iman eder. Hem onlar büyüklük de taslamazlar.”(es-Secde 32/15) Âyetleri kabul eder, ihtiyaçlarını, bağlılıklarını ve teslimiyetlerini dile getirerek karşılık verirler. Bu âyetleri can kulağıyla ve uyanık kalplerle dinlerler. Bu âyetler sayesinde imanları daha bir artar. Yakînleri daha bir tamamlanır. Bu âyetler onları daha çok gayrete getirir ve onlarla sevinirler.
74. “Onlar: Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak” kendileri sebebiyle gözlerimizin aydınlanacağı “eşler” yani zevceler, arkadaşlar, akranlar “ve nesiller bağışla!” Bizler, bu kimselerin hallerini ve vasıflarını incelediğimizde gayretlerinin ve yüksek mertebelerinin bir sonucu olarak onların, ancak bu kimselerin Rablerine itaat ettiklerini, ilim ve amel sahibi kimseler olduklarını gördükleri zaman sevinip mutlu olacaklarını anlarız. O bakımdan eşlerine, arkadaşlarıne ve zürriyetlerine salih olmaları için yaptıkları bu duanın esasen kendilerine yapılmış bir dua olduğunu da anlarız. Çünkü bunun faydası, kendilerine dönecektir. Bu yüzden onlar, bu şekildeki bir ihsanı kendilerine yapılacak bir bağış olarak kabul ederek:“Bize... bağışla” diye dua ederler. Hatta onların yaptıkları bu duanın faydası bütün müslümanlara aittir. Zira sözü geçenlerin salih olmaları, onlar vasıtasıyla dinini öğrenecek ve yararlanacak pek çok kimsenin de salih olmasına sebep teşkil eder. “Bizi takvâ sahiplerine önder yap, derler.” Yani Rabbimiz, sen bizi sıddıkların ve Allah’ın salih kullarından kemale erenlerin bu üstün derecesine ulaştır. Bu derece de dinde önderlik makamına erişmek ve takvâ sahiplerine söz ve davranışlarında uyulacak örnekler olmaktır. Ki onlara fiillerine uyulur ve sözleri gönül huzuruyla kabul edilir, hayır ehli kimseler de onlaırn arkalarından yürür. Böylelikle hem kendileri hidâyet üzere olurlar, hem de hidâyete ulaştırırlar. Bilindiği gibi bir şeye ulaşmak için yapılan dua, aynı zamanda kendileri olmaksızın gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri de istemek için yapılan bir dua demektir. İşte bu dinde önderlik derecesi de ancak sabır ve yakîn ile tamam olur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve sabrettikleri zaman içlerinden Bizim emrimizle hidâyete ileten önderler kıldık. Onlar âyetlerimize yakînen inanıyorlardı.”(es-Secde, 32/24) O halde bu dua önemli birtakım amelleri, Allah’a itaatte, O’nun masiyetlerine karşı direnmekte, O’nun acı ve ızdırap verici takdirlerine tahammül etmekte sabretmeyi, kişiyi yakîn derecesine ulaştıracak pek çok hayırları, pek büyük lütuf ve ihsanlara erdirecek türden tam bir ilim sahibi olmayı ve bunların peygamberlerden sonra insanların erişebilmeleri mümkün olan en yüce derecelere yükselmelerini de gerektirir. O nedenle bu gayretleri ve istekleri bunca yüksek şeylere yönelik olduğundan ötürü mükâfatları da amelleri türünden olacaktır. Yüce Allah, onlara oldukça üstün ve yüksek mevkilerle ve meskenlerle mükâfatlandıracağını belirterek şöyle buyurmaktadır:
75-76. “İşte onlar sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar.” Canın çektiği, gözlerin lezzet aldığı her bir şeyi ihtiva eden, son derece yüksek ve mükemmel meskenlerle mükâfatlandırılacaklardır. Bu mükâfatlara sabırları sebebiyle erişeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Melekler de her kapıdan onların yanına gelip: Sabretmenize karşılık selam sizlere. (Dünya) yurdun(un) ne güzel akıbetidir bu! (derler)(er-Ra’d, 13/23-24) Bundan dolayı Yüce Allah burada da: “Onlar orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanırlar.” Rableri ve şerefli melekler onlara selam verecekleri gibi, kendileri de birbirlerine selam vereceklerdir. Ayrıca kederlendirici ve zevklerini bulandırıcı her şeyden yana da esenlikte olacaklardır. zetle; Yüce Allah, bu salih kullarını ağır başlılıkla, kendisine karşı da kullarına karşıda alçak gönüllülükle, güzel edeple, hoşgörü ve tahammülle, güzel ahlâkla, cahilleri affetmekle, onlardan yüz çevirmekle, kötülüklerine karşı iyilikte bulunmakla, geceleyin ihlâsla namaz kılmakla, Rablerine kendilerini cehennemden korumak için dua etmekle, farz ve müstehap olan harcamaları yerine getirmekle, harcamada orta yolu tutmakla, -normalde ya aşırı gitmenin veya cimri davranmanın söz konusu olduğu harcamalarda orta yollu oldukları için- başka hususlarda haydi haydi orta yolu tutmamakla, büyük günahlardan uzak kalmakla, Allah’a ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla, başkalarının canına ve namusuna zarar vermekten uzak ve iffetli olmakla, bunlardan herhangi birisini işledikleri takdirde tevbe etmekle, kötülüklerin işlendiği, sözlü ve fiilî fâsıklıkların yapıldığı meclislerde hazır bulunmamakla ve onları da asla işlememekle, hayrı bulunmayan seviyez fiillerden ve boş sözlerden uzak kalmakla -ki bu onların erdemliliklerini, insanlıklarını ve kemallerini ifade eder-, sözlü ya da fiili düşük her bir şeyden kendilerini uzak tutmakla, Allah’ın âyetlerini kabul ile karşılamakla, o âyetlerin manalarını iyice anlamakla, bellemekle ve gereklerince amel etmekle, bu âyetlerin hükümlerini uygulamak için olanca gayretlerini harcamakla, Yüce Allah’a hem kendilerinin, hem kendileriyle ilgisi bulunanların, hem de müslümanların faydalanacağı şekilde eşlerinin, yakınlarının ve nesillerinin salih olmalarını isteyerek en güzel duaları yapmakla vasfetmiş bulunmaktadır. Eşlerine ve nesillerine gerekli bilgileri öğretmek, öğüt vermek ve nasihat etmek için çabalamak da bunun gerekleri arasındadır. Çünkü bir şeyi özellikle istemek ve bunun için Allah’a dua etmek için mutlaka onun sebeplerini de yerine getirmek gerekir. Yinre onlar, Allah’a kendileri için mümkün olan en yüksek derecelere erişmek için de dua etmişlerdir ki bu da önderlik ve sıddıklık derecesidir. Allah için gerçekten bunlar, en üstün sıfatlar ve en yüce maksatlardır. Bu maksatlar, ne kadar yüce, bu ruhlar ne kadar temiz, bu kalpler ne kadar duru ve saf, bu önder kimseler ne kadar da takvâlıdırlar! Yüce Allah’ın onlar üzerindeki lütfu, nimeti ve rahmeti de pek büyüktür. O’nun bu lütfu sayesinde de onlar bu üstün mevkilere ulaşmışlardır. llah, bu salih kullarının vasıflarını beyan etmekle ve onların hallerini nitelendirip gayretlerinin neye yönelik olduğunu açıklamakla kullarına d abüyük bir lütufta bulunmuştur. Bunların mükâfatlarını da onlara açıklamıştır ki böylelikle onlar, bu salih kulların vasıflarına sahip olmak için özlem duysunlar. Bu uğurda bütün gayretlerini ortaya koysunlar. Bunlara her zaman ve mekanda, her an ve vakitte lütuf ve ihsanlarını sağanak sağanak yağdırandan, bunlara hidâyet verdiği gibi kendilerine de hidâyet vermesini istesinler. Onları himayesine aldığı gibi kendilerini de özel olarak himayesinin altına almasını istesinler. amdler yalnız sanadır Allah’ım, şikayetimiz de yalnız sanadır, yardımı senden diliyoruz, senden imdat istiyoruz. Sen güç vermedikçe biz güç sahibi olamayız, kendimize bir fayda sağlamayız, gelecek zararları önleyemeyiz. Eğer sen bize bunları kolaylaştırmayacak olursan biz zerre kadar iyilik işleyemeyiz. Şüphesiz bizler zayıfız, her bakımdan âciz kimseleriz. Biz tanıklık ederiz ki Sen, bizi bir göz açıp kapayacak vakit dahi kendimize bırakacak olursan, bizi kendi zaafımızla, kendi acizliğimizle ve kendi günahlarımızla baş başa bıraktın demektir. Rabbimiz! Senin rahmetinden başka bir şeye güvenmiyoruz. O rahmetinle bizi yarattın, bizi rızıklandırıyorsun, görünür görünmez bunca nimetleri bize ihsan ediyorsun, başımızdan pek çok musibeti önlüyorsun. Bize öyle bir rahmet eyle ki bu sayede senden başkalarının rahmetine ihtiyacımız olmasın. Senden dileyen ve rahmetini uman, asla zarar etmez.
77. Allah, (Rahman’ın kulları diyerek) bu kullarını rahmetine izafe edip onların, şeref ve faziletleri dolayısıyla kendisinin kulları olma özelliğine sahip olduklarını belirtince belki bazı kimseler: Biz niçin bu kulluğun kapsamına girmiyoruz?, diye düşünebileceklerinden Yüce Allah, bu kulların dışındakilere ehemmiyet vermeyip aldırış etmeyeceğini haber vermektedir. Eğer sizler O’na gerek ibadet olan dua, gerekse de ihtiyaçlarını arzetmek için olan duada bulunmazsanız size hiçbir şekilde ehemmiyet ve değer vermez. “Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.” Azap, alacaklının borçlusunun yakasını bırakmadığı gibi sizin yakanıza yapışacaktır. Yüce Allah, yakında sizinle mü’min kulları arasında hükmünü verecektir.

urkan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a ebediyen hamd-u sena ve şükürler olsun.

63- Rahman’ın (salih) kulları, yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler. Cahiller onlara laf attığında:“Selametle” derler (geçerler). 64- Gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler. 65- (Dualarında) şöyle derler: “Rabbimiz, bizden cehennem azabını uzak tut. Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” 66- “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” 67- Onlar, mallarını harcarken israf da etmezler, cimrilik de etmezler. Bunun arasında orta bir yol izlerler. 68- Onlar, Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler. Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler. Zina da etmezler. Kim bunlardan birini işlerse o günahın cezasını bulur. 69- Kıyamet gününde azap ona kat kat verilir ve o azapta zelil bir halde ebediyen kalır. 70- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür. Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 71- Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur. 72- Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler. Boş söz (ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler. 73- Onlar, Rablerinin âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler. 74- Onlar:“Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak eşler ve nesiller bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder yap” derler. 75- İşte onlar, sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar ve orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanacaklardır. 76- Onlar orada ebediyen kalacaklardır. O, varılacak ve kalınacak ne güzel bir yerdir. 77- De ki: “Eğer duanız/ibadetiniz olmasa, Rabbim sizin neyinize değer versin! Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.

63. “Rahman’ın (salih) kulları…” Kulluk iki türlüdür: İlki Allah’ın rubûbiyetine kulluk ki bütün mahlukat müslümanlarıyla kâfirleriyle, iyileriyle kötüleriyle bu kullukta ortaktırlar. Çünkü hepsi, Allah’ın rububiyetinin tecellilerine muhtaç, işleri O’nun tarafından idare edilen kullardır:“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Rahman’ın huzuruna ancak kul olarak gelecektir.”(Meryem, 19/93) Diğeri de Allah’ın ulûhiyetine kulluk ki bu da O’nun peygamberlerinin ve dostlarının Allah’a yönlelik kullukları olup O’na isteyerek ibadet etmek demektir. İşte bu ayetteki kullarla kastedilen de budur. Bundan dolayı Yüce Allah, onları Rahman ismine izafe etmiştir. Bu da onların bu hallerine ancak Yüce Allah’ın rahmeti sebebiyle ulaştıklarına işaret etmektedir. Yüce Allah, onların en mükemmel sıfatlara ve en üstün niteliklere sahip olduklarını zikretmiş ve bu kullarını şöyle nitelendirmiştir: Onlar “yeryüzünde mütevazı ve ağırbaşlı yürürler.” Gerek Allah’a karşı, gerek insanlara karşı alçak gönüllüdürler, ağırbaşlıdırlar. Bu buyruk ile onlar vakar sahibi, ağırbaşlı, Allah’a ve kullarına karşı alçak gönüllü olmakla nitelendirilmektedirler. “Cahiller onlara laf attığında” burada fiil cahillere isnat edildiğinden dolayı bu, cahiller kendilerine cahilce, kendini bilmez bir tavırla hitap ettiklerinde demektir. “Selametle” derler (geçerler).” Yani onlara günahtan ve cahile cahilce karşılık vermekten uzak, selametli bir sözle karşılık verirler. Bu buyrukla onlar, pek tahammülkâr oldukları, kötülük yapana iyilikle, cahile de affetmekle karşılık verdikleri belirtilerek övülmektedirler. Onları bu hale ulaştıran ise güzel ve yerli yerinde kullandıkları akıllarıdır.
64. “Onlar, gecelerini Rablerine secde ve kıyam ederek geçirirler.” Yani gece namazını, Rablerine ihlâs ile O’nun önünde zillet ve tevazu ile boyun eğerek ve çokça kılarlar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Yanları yataklarından uzak kalır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler. Onlara verdiğimiz rızıktan da infak ederler. Onlara o işlediklerine mükâfat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler gizlendiğini hiç kimse bilmez. (es-Secde, 32/16-17)
65. “Rabbimiz bizden cehennem azabını uzak tut.” O azabı gerektirecek sebeplerden bizleri korumak ve bizim azabı gerektirecek olan davranışlarımızı affedip bağışlamak sûreti ile o azabı bizden uzaklaştır. “Çünkü onun azabı sahibinin yakasını bırakmaz.” O azap, alacağını borçlusundan ısrarla isteyip duran, onun yakasını bir türlü bırakmayan bir alacaklı gibi cehennemliklerin yakasını bırakmaz.
66. “Gerçekten o varılacak ve kalınacak ne kötü bir yerdir!” Onlar, bu sözlerini Rablerine dua ve niyaz olmak üzere söylerler. Bunu Allah’ın mağfiretine ne kadar muhtaç olduklarını beyan için dile getirirler, böyle bir azaba katlanabilecek güce sahip olmadıklarını ifade ederler. Ayrıca bu sözleriyle Yüce Allah’ın üzerlerindeki lütfunu hatırlamaya, dile getirmeye çalışırlar. Hiç şüphesiz kötü bir şeyin uzak tutulmasının, o şeyin şiddeti ve korkunçluğu oranında büyük bir etkisi olur ve ayrıca onun uzak tutulmasından ötürü de o derece bir sevinç ve memnuniyet duyulur.
67. “Onlar, mallarını” farz ve müstehab türünden yollara “harcarken” sınırı aşarak ve savurganlığa girerek “israf da etmezler” farz olan hakları ihmal etme, cimrilik ve eli sıkılık çerçevesine girecek şekilde “cimrilik de etmezler.” Aksine onlar, infak ve harcamalarında “bunun arasında orta bir yol izlerler.” İsraf ile cimrilik arasında harcarlar. Zekât, keffaret, farz nafakalar gibi farz yerlerde bolca verirler, gerekli yerlere kendileri de zarara girmeksizin başkalarını da zarara sokmaksızın gerektiği şekilde harcarlar. Bu da onların dengeli ve orta yollu hareket edişlerinden dolayıdır.
68. “Onlar Allah ile birlikte başka bir ilâha dua/ibadet etmezler.” Aksine dinlerini yalnızca O’na halis kılarak, diğer bütün batıl yollardan vazgeçip O’nun dini dışında bütün dinlerden yüz çevirir ve yalnızca O’na yönelerek ibadet ederler. “Haklı (bir gerekçe) olmadıkça Allah’ın (öldürülmesini) haram kıldığı birini öldürmezler.” Cana karşılık can, muhsan zinakarın öldürülmesi, kanı helâl olan kâfirin öldürülmesi gibi haller dışında öldürülmesi haram olan hiçbir müslümanı yahut antlaşmalı kafiri öldürmezler. “Zina da etmezler.” Aksine hanımları yahut cariyeleri dışındakilere karşı iffetli olup, ırzlarını muhafaza ederler. “Kim bunlardan birini işlerse” Allah’a ortak koşarsa yahut da Allah’ın haram kıldığı canı haksız yere öldürürse veya zina ederse “o günahın cezasını bulur.” Daha sonra Yüce Allah, bu cezanın mahiyetini şu buyruğu ile açıklamaktadır:
69. “Kıyamet gününde aza ona kat kat verilir. O azapta zelil bir halde ebediyen kalır.” Buradaki ebedi kalma tehdidinin, bütün bu günahları işleyenler hakkında söz konusu olduğunda en ufak bir şüphe yoktur. Aynı şekilde Allah’a ortak koşan kimse hakkında da bu tehdid geçerlidir. Diğer taraftan bu üç günah sahibinin her biri hakkında da çetin bir azap tehdidi vardır. Çünkü bu günahlardan biri şirktir, diğerleri de en büyük günahlardandır. Cehennem azabında ebedi kalış, başkasını haksız yere öldürenle zina edeni kapsamaz. Çünkü gerek Kur’ân nasları, gerekse Sünnet-i Nebeviyye bütün mü’minlerin cehennem ateşinden çıkacaklarına ve orada hiçbir mü’minin -işlediği masiyetler ne olursa olsun- ebediyen kalmayacağına delildir. Yüce Allah’ın özellikle bu üç tür günahı belirtmesi, bunların en büyük günahlardan olmalarından dolayıdır. Şirkte dinlerin fesadı, öldürmede bedenlerin fesadı, zinada ise namus ve ırzların fesadı söz konusudur.
70. Bu günahlardan ve diğerlerinden derhal vazgeçerek, geçmişte bunları işledikleri için pişman olan ve bir daha onlara dönmemek üzere kesin karar vererek “tevbe eden” Allah’a masiyetleri terk etmeyi ve itaatleri işlemeyi gerektirecek şekilde sağlıklı bir iman ile “iman eden” ve Allah’ın rızasını gözetip emirlerini yerine getirmek sûretiyle “salih amel işleyenler müstesnâ. İşte Allah, bunların kötülüklerini iyiliklere dönüştürür.” Bunların, kötülükler işlemek için hazır olan halleri, iyilikler işleme haline dönüşür. Böylelikle şirk yerine iman, masiyet yerine itaat gelir. Onlar, işlemiş oldukları kötülüklerden sonra her bir günah için bir tevbe yaptıkları, Allah’a yönelip itaat ettikleri için o kötülüklerin bizzat kendisi de -âyetin zahirinden anlaşıldığı gibi- iyiliklere dönüşür. Nitekim bu hususta Yüce Allah’ın, bazı günahları sebebiyle hesaba çektiği ve günahlarını sayıp döktüğü daha sonra da onun her bir kötülüğünü bir iyilikle değiştirdiğine dair bir hadisi şerif varid olmuştur. Hadiste bu ihsanı gören kulun Allah'a şöyle diyeceği de belirtilmektedir:“Rabbim benim burada göremediğim başka birtakım günahlarım da vardı.” Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır. “Allah” tevbe eden kimseler için “çok bağışlayıcıdır.” Büyük günahları mağfiret eder. Kullarına karşı da “pek merhametlidir.” Çünkü onları pek büyük günah işleyerek kendisine karşı çıkmalarına rağmen tevbe etmeye davet eder, sonra tevbe etme muvaffakiyetini onlara verir ve sonra da bu tevbelerini kabul eder.
71. “Kim tevbe edip salih amel işlerse işte o, tam manasıyla Allah’a dönmüş/tevbe etmiş olur.” Bu kimse bilsin ki onun tevbesi en mükemmel bir şekildedir. Çünkü o, bu tevbesiyle Yüce Allah’a ulaştıran yola dönmüş olur. Bu yola dönüş ise bizatihi kulun mutluluğu ve kurtuluşu demektir. Öyleyse yapacağı tevbeyi ihlâsla yapsın, bu tevbesini bozuk maksatların şaibelerinden arındırsın. Bundan maksat, kâmil anlamıyla tevbe etmeye teşvik etmek ve bu tevbeyi en faziletli ve üstün şekillere sahip kılmaktır. Böylelikle tevbe eden kimseye Yüce Allah tevbesinin kemâli oranında ecrini eksiksiz olarak verir.
72. “Yine onlar, yalana/yalan yere şahitlik etmezler.” Yani haram olan her türlü söz ve fiilin bulunduğu yerde hazır bulunmazlar. Haram sözler yahut haram fiiller ihtiva eden bütün meclislerden, sohbet yerlerinden uzak dururlar. Allah’ın âyetlerine (dil uzatarak) dalmak, batıl tartışmalar, gıybet, nemîme (laf taşıma), sövme, iftirada bulunma, alay etmek, haram şarkılar vb. gibi sözlerin bulunduğu, içki içilip ipek yaygıların döşendiği, resim, heykel vb. şeylerin bulunduğu yerlerden uzak dururlar. Onlar bu şekilde yalan söz ve fiillerin işlendiği yerde bulunmadıklarına göre bu tür sözleri söylememeleri ve o tür fiilleri işlememeleri de öncelikle söz konusudur. Yalancı şahitlik de buradaki yalan söze dahildir ve bu âyet-i kerimenin kapsamına da öncelikle girmektedir. “Boş söz” hayırsız, dini veya dünyevi bir faydası bulunmayan, cahil ve benzeri kimselerin söylediklerine benzer sözlerin “(ve işlerin bulunduğu meclislere) rastladıklarında ona bulaşmadan onurluca geçip giderler.” Kendilerini bu gibi sözlere dalmaktan uzak tutarlar. Bu tür sözlere dalmak sûretiyle değerlerini düşürmezler. Bu gibi sözlere dalmakta bir günah bulunmasa bile bunda bir akılsızlık, insanlık ve erdem açısından bir eksiklik olduğunu düşünürler. Bu nedenle de kendilerini bu gibi sözlerden uzak tutarlar. “Boş söz… meclislere) rastladıklarında” ifadesinde böyle boş sözlerin söylendiği yerlerde hazır bulunmadıklarına ve onu dinlemediklerine işaret vardır. Ancak olur da tesadüfen bu gibi şeylere rast gelecek olurlarsa kendilerini böyle bir söü dinlemekten uzak tutarlar. Onurlarını korurlar.
73. “Onlar, Rablerinin” kendilerine dinlemeyi ve onlar vasıtasıyla doğru yolu bulmayı emretmiş olduğu “âyetleriyle kendilerine öğüt verildiğinde onlara karşı sağır ve kör kesilmezler.” Bu âyetlere yüz çevirmek, sağır gibi davranmak, dikkatlerini ve kalplerini başka tarafa çevirmek sûretiyle karşılık vermezler. Onlara iman ve tasdik etmeyen kimselerin yaptığı gibi yapmazlar. Aksine bu âyetleri işittiklerinde Yüce Allah’ın şu buyruğunda dile getirdiği gibi davranırlar:“Bizim âyetlerimize, ancak kendilerine o âyetlerle öğüt verildiğinde secdeye kapanan ve Rablerini hamd ile tesbih edenler iman eder. Hem onlar büyüklük de taslamazlar.”(es-Secde 32/15) Âyetleri kabul eder, ihtiyaçlarını, bağlılıklarını ve teslimiyetlerini dile getirerek karşılık verirler. Bu âyetleri can kulağıyla ve uyanık kalplerle dinlerler. Bu âyetler sayesinde imanları daha bir artar. Yakînleri daha bir tamamlanır. Bu âyetler onları daha çok gayrete getirir ve onlarla sevinirler.
74. “Onlar: Rabbimiz! Bize (dünya ve ahirette) mutluluk vesilesi olacak” kendileri sebebiyle gözlerimizin aydınlanacağı “eşler” yani zevceler, arkadaşlar, akranlar “ve nesiller bağışla!” Bizler, bu kimselerin hallerini ve vasıflarını incelediğimizde gayretlerinin ve yüksek mertebelerinin bir sonucu olarak onların, ancak bu kimselerin Rablerine itaat ettiklerini, ilim ve amel sahibi kimseler olduklarını gördükleri zaman sevinip mutlu olacaklarını anlarız. O bakımdan eşlerine, arkadaşlarıne ve zürriyetlerine salih olmaları için yaptıkları bu duanın esasen kendilerine yapılmış bir dua olduğunu da anlarız. Çünkü bunun faydası, kendilerine dönecektir. Bu yüzden onlar, bu şekildeki bir ihsanı kendilerine yapılacak bir bağış olarak kabul ederek:“Bize... bağışla” diye dua ederler. Hatta onların yaptıkları bu duanın faydası bütün müslümanlara aittir. Zira sözü geçenlerin salih olmaları, onlar vasıtasıyla dinini öğrenecek ve yararlanacak pek çok kimsenin de salih olmasına sebep teşkil eder. “Bizi takvâ sahiplerine önder yap, derler.” Yani Rabbimiz, sen bizi sıddıkların ve Allah’ın salih kullarından kemale erenlerin bu üstün derecesine ulaştır. Bu derece de dinde önderlik makamına erişmek ve takvâ sahiplerine söz ve davranışlarında uyulacak örnekler olmaktır. Ki onlara fiillerine uyulur ve sözleri gönül huzuruyla kabul edilir, hayır ehli kimseler de onlaırn arkalarından yürür. Böylelikle hem kendileri hidâyet üzere olurlar, hem de hidâyete ulaştırırlar. Bilindiği gibi bir şeye ulaşmak için yapılan dua, aynı zamanda kendileri olmaksızın gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri de istemek için yapılan bir dua demektir. İşte bu dinde önderlik derecesi de ancak sabır ve yakîn ile tamam olur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Ve sabrettikleri zaman içlerinden Bizim emrimizle hidâyete ileten önderler kıldık. Onlar âyetlerimize yakînen inanıyorlardı.”(es-Secde, 32/24) O halde bu dua önemli birtakım amelleri, Allah’a itaatte, O’nun masiyetlerine karşı direnmekte, O’nun acı ve ızdırap verici takdirlerine tahammül etmekte sabretmeyi, kişiyi yakîn derecesine ulaştıracak pek çok hayırları, pek büyük lütuf ve ihsanlara erdirecek türden tam bir ilim sahibi olmayı ve bunların peygamberlerden sonra insanların erişebilmeleri mümkün olan en yüce derecelere yükselmelerini de gerektirir. O nedenle bu gayretleri ve istekleri bunca yüksek şeylere yönelik olduğundan ötürü mükâfatları da amelleri türünden olacaktır. Yüce Allah, onlara oldukça üstün ve yüksek mevkilerle ve meskenlerle mükâfatlandıracağını belirterek şöyle buyurmaktadır:
75-76. “İşte onlar sabretmelerinden ötürü cennetin yüksek köşkleri ile mükâfatlandırılacaklar.” Canın çektiği, gözlerin lezzet aldığı her bir şeyi ihtiva eden, son derece yüksek ve mükemmel meskenlerle mükâfatlandırılacaklardır. Bu mükâfatlara sabırları sebebiyle erişeceklerdir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Melekler de her kapıdan onların yanına gelip: Sabretmenize karşılık selam sizlere. (Dünya) yurdun(un) ne güzel akıbetidir bu! (derler)(er-Ra’d, 13/23-24) Bundan dolayı Yüce Allah burada da: “Onlar orada esenlik dileği ve selâm ile karşılanırlar.” Rableri ve şerefli melekler onlara selam verecekleri gibi, kendileri de birbirlerine selam vereceklerdir. Ayrıca kederlendirici ve zevklerini bulandırıcı her şeyden yana da esenlikte olacaklardır. zetle; Yüce Allah, bu salih kullarını ağır başlılıkla, kendisine karşı da kullarına karşıda alçak gönüllülükle, güzel edeple, hoşgörü ve tahammülle, güzel ahlâkla, cahilleri affetmekle, onlardan yüz çevirmekle, kötülüklerine karşı iyilikte bulunmakla, geceleyin ihlâsla namaz kılmakla, Rablerine kendilerini cehennemden korumak için dua etmekle, farz ve müstehap olan harcamaları yerine getirmekle, harcamada orta yolu tutmakla, -normalde ya aşırı gitmenin veya cimri davranmanın söz konusu olduğu harcamalarda orta yollu oldukları için- başka hususlarda haydi haydi orta yolu tutmamakla, büyük günahlardan uzak kalmakla, Allah’a ibadetlerinde ihlâs sahibi olmakla, başkalarının canına ve namusuna zarar vermekten uzak ve iffetli olmakla, bunlardan herhangi birisini işledikleri takdirde tevbe etmekle, kötülüklerin işlendiği, sözlü ve fiilî fâsıklıkların yapıldığı meclislerde hazır bulunmamakla ve onları da asla işlememekle, hayrı bulunmayan seviyez fiillerden ve boş sözlerden uzak kalmakla -ki bu onların erdemliliklerini, insanlıklarını ve kemallerini ifade eder-, sözlü ya da fiili düşük her bir şeyden kendilerini uzak tutmakla, Allah’ın âyetlerini kabul ile karşılamakla, o âyetlerin manalarını iyice anlamakla, bellemekle ve gereklerince amel etmekle, bu âyetlerin hükümlerini uygulamak için olanca gayretlerini harcamakla, Yüce Allah’a hem kendilerinin, hem kendileriyle ilgisi bulunanların, hem de müslümanların faydalanacağı şekilde eşlerinin, yakınlarının ve nesillerinin salih olmalarını isteyerek en güzel duaları yapmakla vasfetmiş bulunmaktadır. Eşlerine ve nesillerine gerekli bilgileri öğretmek, öğüt vermek ve nasihat etmek için çabalamak da bunun gerekleri arasındadır. Çünkü bir şeyi özellikle istemek ve bunun için Allah’a dua etmek için mutlaka onun sebeplerini de yerine getirmek gerekir. Yinre onlar, Allah’a kendileri için mümkün olan en yüksek derecelere erişmek için de dua etmişlerdir ki bu da önderlik ve sıddıklık derecesidir. Allah için gerçekten bunlar, en üstün sıfatlar ve en yüce maksatlardır. Bu maksatlar, ne kadar yüce, bu ruhlar ne kadar temiz, bu kalpler ne kadar duru ve saf, bu önder kimseler ne kadar da takvâlıdırlar! Yüce Allah’ın onlar üzerindeki lütfu, nimeti ve rahmeti de pek büyüktür. O’nun bu lütfu sayesinde de onlar bu üstün mevkilere ulaşmışlardır. llah, bu salih kullarının vasıflarını beyan etmekle ve onların hallerini nitelendirip gayretlerinin neye yönelik olduğunu açıklamakla kullarına d abüyük bir lütufta bulunmuştur. Bunların mükâfatlarını da onlara açıklamıştır ki böylelikle onlar, bu salih kulların vasıflarına sahip olmak için özlem duysunlar. Bu uğurda bütün gayretlerini ortaya koysunlar. Bunlara her zaman ve mekanda, her an ve vakitte lütuf ve ihsanlarını sağanak sağanak yağdırandan, bunlara hidâyet verdiği gibi kendilerine de hidâyet vermesini istesinler. Onları himayesine aldığı gibi kendilerini de özel olarak himayesinin altına almasını istesinler. amdler yalnız sanadır Allah’ım, şikayetimiz de yalnız sanadır, yardımı senden diliyoruz, senden imdat istiyoruz. Sen güç vermedikçe biz güç sahibi olamayız, kendimize bir fayda sağlamayız, gelecek zararları önleyemeyiz. Eğer sen bize bunları kolaylaştırmayacak olursan biz zerre kadar iyilik işleyemeyiz. Şüphesiz bizler zayıfız, her bakımdan âciz kimseleriz. Biz tanıklık ederiz ki Sen, bizi bir göz açıp kapayacak vakit dahi kendimize bırakacak olursan, bizi kendi zaafımızla, kendi acizliğimizle ve kendi günahlarımızla baş başa bıraktın demektir. Rabbimiz! Senin rahmetinden başka bir şeye güvenmiyoruz. O rahmetinle bizi yarattın, bizi rızıklandırıyorsun, görünür görünmez bunca nimetleri bize ihsan ediyorsun, başımızdan pek çok musibeti önlüyorsun. Bize öyle bir rahmet eyle ki bu sayede senden başkalarının rahmetine ihtiyacımız olmasın. Senden dileyen ve rahmetini uman, asla zarar etmez.
77. Allah, (Rahman’ın kulları diyerek) bu kullarını rahmetine izafe edip onların, şeref ve faziletleri dolayısıyla kendisinin kulları olma özelliğine sahip olduklarını belirtince belki bazı kimseler: Biz niçin bu kulluğun kapsamına girmiyoruz?, diye düşünebileceklerinden Yüce Allah, bu kulların dışındakilere ehemmiyet vermeyip aldırış etmeyeceğini haber vermektedir. Eğer sizler O’na gerek ibadet olan dua, gerekse de ihtiyaçlarını arzetmek için olan duada bulunmazsanız size hiçbir şekilde ehemmiyet ve değer vermez. “Ama siz yalanladınız. Artık yakanızı bırakmayacak bir azap kaçınılmaz olacaktır.” Azap, alacaklının borçlusunun yakasını bırakmadığı gibi sizin yakanıza yapışacaktır. Yüce Allah, yakında sizinle mü’min kulları arasında hükmünü verecektir.

urkan Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Allah’a ebediyen hamd-u sena ve şükürler olsun.