Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Hadîd Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

29 ayetSayfa 2 / 2

25- Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik. Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir. 26- Andolsun biz, Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı da onların soyundan gelenlere verdik. Onlardan kimisi hidâyet bulmuştur, ama birçoğu fâsıktır. 27- Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince Biz, onu onlara farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri uydurdular. Ama ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz, onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. Ama onların çoğu fâsıktır.

25. “Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik.” Bunlar, getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delil olan kanıt, şahit ve kesin alâmetlerdir. "Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” Kitap, cins/tür ismi olup Allah’ın insanları hidâyete iletmek, dinlerinde ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları onlara göstermek için indirmiş olduğu tüm kitapları kapsar. “Mîzân” ise söz ve davranışlardaki adalettir. Peygamberlerin getirdikleri dinin tümü; emirleri, yasakları, insanlarla ilişkileri, suç yönelik cezaları, kısası, hadleri, miras hükümleri ve bunun dışındaki tüm hususları tamamiyle adalettir. İşte bundan dolayı “insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye” buyrulmuştur. Bu da Allah’ın dinini yerine getirerek ve insanların tespiti imkânsız olan bütün maslahatlarını yerine getirerek olur. Bu da bütün peygamberlerin şeriatin temeli üzerinde ittifak ettiklerine delildir. Bu temel ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve durumlara göre adaletin uygulanış şekilleri arasında farklılık görülse bile bu böyledir. "Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik.” Silâh, zırh ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “çetin bir güç” için örnektir. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım aletlerinde çeşitli faydaları da görülmektedir. Hatta demire gerek duyulmayan şeyler pek azdır. “Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir.” Yani Yüce Allah indirmiş olduğu Kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle gayb halinde dinine ve peygamberlerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın. Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehâdet/görme halinden önce iman etmektir. Çünkü gözle gördükten sonra yapılan iman zaruri ve mecburidir. (Çaresiz kalmanın bir sonucudur). "Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz, hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulumaz. Kendisinden pek güçlü aletlerin yapıldığı demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir. Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün ve izzetinin tecellisidir. Ama O, dostlarını düşmanları ile sınar. Ta ki gıyaben kendisine/dinine kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın. Yüce Allah’ın burada Kitab’ı ve demiri bir arada zikretmesi, Yüce Allah’ın dinine bu iki yolla yardım etmesi ve kelimesini onlarla yüceltmesi dolayısıyladır. O, dinini kesin delil ve belgeleri ihtiva eden Kitap ile ve Allah’ın izni ile zafere kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin de gereği gibi işlemeleri ise adalet sayesindedir. İşte bunlar, Yüce Allah’ın hikmetine, kemâline, peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu şeriatinin mükemmelliğine delildir.
26. Allah, genel olarak bütün peygamberlerin nübüvvetini söz konusu ettikten sonra onların arasında özel yeri olan iki üstün peygamber olan Nûh ile İbrahim’i söz konusu etmektedir. Allah, peygamberliği ve kitabı onların soyundan gelenler arasında devam ettirmiştir. Yani önceki ve sonraki bütün peygamberler hep Nûh ve İbrahim’in -ikisine de selâm olsun- soyundan gelmişlerdir. Bütün kitaplar da aynı şekilde bu iki değerli peygamberin soyundan gelenlere inmiştir. "Onlardan” kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimselerden “kimisi” onların davetleri ile “hidâyet bulmuştur.” Onların emirlerine uymuş, onların gösterdikleri doğru yolu takip etmişti. “Ama birçoğu fâsıktır.” Allah’a ve rasûllerine itaatin sınırlarının dışına çıkmışlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmez.”(Yusuf, 12/103)
27. “Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik.” Özellikle İsa aleyhisselam’ın söz konusu edilmesi, bu ifadelerin özellikle İsa aleyhisselam’a mensup olduklarını iddia eden hristiyanlara dair olmasından dolayıdır. "Ve ona” Yüce Allah’ın üstün kitaplarından birisi olan “İncil’i verdik.”“Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. İman edenlere sevgi (beslemeleri) bakımından en yakınlarının da: Biz hristiyanlarız, diyenleri göreceksin. Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.”(el-Maide, 5/82) Bundan dolayı hristiyanlar İsa aleyhisselam’ın şeriati üzere oldukları zamanda başkalarından daha yumuşak kalpli kimseler idiler. "Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince...” Ruhbanlık, bir tür ibadettir. Bunu kendiliklerinden ibadet diye ortaya attılar, onu kendilerine vazife bilip birtakım sorumluluklarla kendilerini yükümlü tuttular. “Biz onu onlara farz kılmadık.” Allah, bunu onlara farz kılmamıştı. Bunu kendilerine şart koşan kendileri oldu. Bundan maksatları da Allah’ın rızasını elde etmekti. "Ama” bununla birlikte “ona da hakkıyla riâyet etmediler.” Ne onun gereğini yerine getirdiler, ne de haklarını eda ettiler. Böylece iki bakımdan yanlış yaptılar: Bir, kendiliklerinden böyle bir ibadet uydurdukları için, diğeri de kendilerine farz kıldıkları işi gereği gibi yerine getirmedikleri için. İşte onların çoğunlukla görülen durum budur. Bununla birlikte aralarından Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyenler de vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan iman edenlere ise mükafatlarını verdik.” Yani İsa aleyhisselam’a iman etmeleri ile birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman edenlerin hepsine Allah imanına uygun mükâfatlar vermiştir. “Ama onların çoğu fâsıktır.”

25- Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik. Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir. 26- Andolsun biz, Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı da onların soyundan gelenlere verdik. Onlardan kimisi hidâyet bulmuştur, ama birçoğu fâsıktır. 27- Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince Biz, onu onlara farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri uydurdular. Ama ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz, onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. Ama onların çoğu fâsıktır.

25. “Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik.” Bunlar, getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delil olan kanıt, şahit ve kesin alâmetlerdir. "Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” Kitap, cins/tür ismi olup Allah’ın insanları hidâyete iletmek, dinlerinde ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları onlara göstermek için indirmiş olduğu tüm kitapları kapsar. “Mîzân” ise söz ve davranışlardaki adalettir. Peygamberlerin getirdikleri dinin tümü; emirleri, yasakları, insanlarla ilişkileri, suç yönelik cezaları, kısası, hadleri, miras hükümleri ve bunun dışındaki tüm hususları tamamiyle adalettir. İşte bundan dolayı “insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye” buyrulmuştur. Bu da Allah’ın dinini yerine getirerek ve insanların tespiti imkânsız olan bütün maslahatlarını yerine getirerek olur. Bu da bütün peygamberlerin şeriatin temeli üzerinde ittifak ettiklerine delildir. Bu temel ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve durumlara göre adaletin uygulanış şekilleri arasında farklılık görülse bile bu böyledir. "Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik.” Silâh, zırh ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “çetin bir güç” için örnektir. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım aletlerinde çeşitli faydaları da görülmektedir. Hatta demire gerek duyulmayan şeyler pek azdır. “Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir.” Yani Yüce Allah indirmiş olduğu Kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle gayb halinde dinine ve peygamberlerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın. Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehâdet/görme halinden önce iman etmektir. Çünkü gözle gördükten sonra yapılan iman zaruri ve mecburidir. (Çaresiz kalmanın bir sonucudur). "Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz, hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulumaz. Kendisinden pek güçlü aletlerin yapıldığı demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir. Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün ve izzetinin tecellisidir. Ama O, dostlarını düşmanları ile sınar. Ta ki gıyaben kendisine/dinine kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın. Yüce Allah’ın burada Kitab’ı ve demiri bir arada zikretmesi, Yüce Allah’ın dinine bu iki yolla yardım etmesi ve kelimesini onlarla yüceltmesi dolayısıyladır. O, dinini kesin delil ve belgeleri ihtiva eden Kitap ile ve Allah’ın izni ile zafere kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin de gereği gibi işlemeleri ise adalet sayesindedir. İşte bunlar, Yüce Allah’ın hikmetine, kemâline, peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu şeriatinin mükemmelliğine delildir.
26. Allah, genel olarak bütün peygamberlerin nübüvvetini söz konusu ettikten sonra onların arasında özel yeri olan iki üstün peygamber olan Nûh ile İbrahim’i söz konusu etmektedir. Allah, peygamberliği ve kitabı onların soyundan gelenler arasında devam ettirmiştir. Yani önceki ve sonraki bütün peygamberler hep Nûh ve İbrahim’in -ikisine de selâm olsun- soyundan gelmişlerdir. Bütün kitaplar da aynı şekilde bu iki değerli peygamberin soyundan gelenlere inmiştir. "Onlardan” kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimselerden “kimisi” onların davetleri ile “hidâyet bulmuştur.” Onların emirlerine uymuş, onların gösterdikleri doğru yolu takip etmişti. “Ama birçoğu fâsıktır.” Allah’a ve rasûllerine itaatin sınırlarının dışına çıkmışlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmez.”(Yusuf, 12/103)
27. “Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik.” Özellikle İsa aleyhisselam’ın söz konusu edilmesi, bu ifadelerin özellikle İsa aleyhisselam’a mensup olduklarını iddia eden hristiyanlara dair olmasından dolayıdır. "Ve ona” Yüce Allah’ın üstün kitaplarından birisi olan “İncil’i verdik.”“Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. İman edenlere sevgi (beslemeleri) bakımından en yakınlarının da: Biz hristiyanlarız, diyenleri göreceksin. Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.”(el-Maide, 5/82) Bundan dolayı hristiyanlar İsa aleyhisselam’ın şeriati üzere oldukları zamanda başkalarından daha yumuşak kalpli kimseler idiler. "Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince...” Ruhbanlık, bir tür ibadettir. Bunu kendiliklerinden ibadet diye ortaya attılar, onu kendilerine vazife bilip birtakım sorumluluklarla kendilerini yükümlü tuttular. “Biz onu onlara farz kılmadık.” Allah, bunu onlara farz kılmamıştı. Bunu kendilerine şart koşan kendileri oldu. Bundan maksatları da Allah’ın rızasını elde etmekti. "Ama” bununla birlikte “ona da hakkıyla riâyet etmediler.” Ne onun gereğini yerine getirdiler, ne de haklarını eda ettiler. Böylece iki bakımdan yanlış yaptılar: Bir, kendiliklerinden böyle bir ibadet uydurdukları için, diğeri de kendilerine farz kıldıkları işi gereği gibi yerine getirmedikleri için. İşte onların çoğunlukla görülen durum budur. Bununla birlikte aralarından Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyenler de vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan iman edenlere ise mükafatlarını verdik.” Yani İsa aleyhisselam’a iman etmeleri ile birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman edenlerin hepsine Allah imanına uygun mükâfatlar vermiştir. “Ama onların çoğu fâsıktır.”

25- Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik ve onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik. Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik. Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir. Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir. 26- Andolsun biz, Nûh’u ve İbrahim’i peygamber olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitabı da onların soyundan gelenlere verdik. Onlardan kimisi hidâyet bulmuştur, ama birçoğu fâsıktır. 27- Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik ve ona İncil’i verdik. Ona uyanların kalplerine de şefkat ve merhamet koyduk. Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince Biz, onu onlara farz kılmadık. Ancak Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri uydurdular. Ama ona da hakkıyla riayet etmediler. Biz, onlardan iman edenlere mükafatlarını verdik. Ama onların çoğu fâsıktır.

25. “Andolsun biz, peygamberlerimizi apaçık delillerle gönderdik.” Bunlar, getirdiklerinin doğruluğuna ve gerçekliğine delil olan kanıt, şahit ve kesin alâmetlerdir. "Onlarla birlikte insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye Kitab’ı ve mîzânı indirdik.” Kitap, cins/tür ismi olup Allah’ın insanları hidâyete iletmek, dinlerinde ve dünyalarında kendilerine faydalı olacak hususları onlara göstermek için indirmiş olduğu tüm kitapları kapsar. “Mîzân” ise söz ve davranışlardaki adalettir. Peygamberlerin getirdikleri dinin tümü; emirleri, yasakları, insanlarla ilişkileri, suç yönelik cezaları, kısası, hadleri, miras hükümleri ve bunun dışındaki tüm hususları tamamiyle adalettir. İşte bundan dolayı “insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye” buyrulmuştur. Bu da Allah’ın dinini yerine getirerek ve insanların tespiti imkânsız olan bütün maslahatlarını yerine getirerek olur. Bu da bütün peygamberlerin şeriatin temeli üzerinde ittifak ettiklerine delildir. Bu temel ise adaleti uygulamaktır. Zamana ve durumlara göre adaletin uygulanış şekilleri arasında farklılık görülse bile bu böyledir. "Ayrıca kendisinde hem çetin bir güç, hem de insanlar için birtakım faydalar bulunan demiri de indirdik.” Silâh, zırh ve buna benzer çeşitli savaş aletleri “çetin bir güç” için örnektir. Demirin çeşitli sanayi ve mesleklerde, kap-kacaklarda, tarım aletlerinde çeşitli faydaları da görülmektedir. Hatta demire gerek duyulmayan şeyler pek azdır. “Bunlar, Allah hem kendisine/dinine hem de peygamberlerine gıyaben kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın diyedir.” Yani Yüce Allah indirmiş olduğu Kitap ve demir sebebi ile imtihan pazarını kursun, böylelikle gayb halinde dinine ve peygamberlerine kimin yardım edeceği ortaya çıksın. Gayb halinden kasıt, imanın fayda vermeyeceği şehâdet/görme halinden önce iman etmektir. Çünkü gözle gördükten sonra yapılan iman zaruri ve mecburidir. (Çaresiz kalmanın bir sonucudur). "Şüphesiz Allah çok güçlüdür, Azîzdir.” Hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz, hiçbir şey O’ndan kaçıp kurtulumaz. Kendisinden pek güçlü aletlerin yapıldığı demiri indirmesi, O’nun gücünün ve izzetinin bir tecellisidir. Kullarından intikam almaya kadir olması da O’nun gücünün ve izzetinin tecellisidir. Ama O, dostlarını düşmanları ile sınar. Ta ki gıyaben kendisine/dinine kimin yardım ettiğini ortaya çıkarsın. Yüce Allah’ın burada Kitab’ı ve demiri bir arada zikretmesi, Yüce Allah’ın dinine bu iki yolla yardım etmesi ve kelimesini onlarla yüceltmesi dolayısıyladır. O, dinini kesin delil ve belgeleri ihtiva eden Kitap ile ve Allah’ın izni ile zafere kavuşturan kılıçla yüceltir. Her ikisinin de gereği gibi işlemeleri ise adalet sayesindedir. İşte bunlar, Yüce Allah’ın hikmetine, kemâline, peygamberleri vasıtası ile göndermiş olduğu şeriatinin mükemmelliğine delildir.
26. Allah, genel olarak bütün peygamberlerin nübüvvetini söz konusu ettikten sonra onların arasında özel yeri olan iki üstün peygamber olan Nûh ile İbrahim’i söz konusu etmektedir. Allah, peygamberliği ve kitabı onların soyundan gelenler arasında devam ettirmiştir. Yani önceki ve sonraki bütün peygamberler hep Nûh ve İbrahim’in -ikisine de selâm olsun- soyundan gelmişlerdir. Bütün kitaplar da aynı şekilde bu iki değerli peygamberin soyundan gelenlere inmiştir. "Onlardan” kendilerine peygamber gönderdiğimiz kimselerden “kimisi” onların davetleri ile “hidâyet bulmuştur.” Onların emirlerine uymuş, onların gösterdikleri doğru yolu takip etmişti. “Ama birçoğu fâsıktır.” Allah’a ve rasûllerine itaatin sınırlarının dışına çıkmışlardı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Sen ne kadar arzu etsen de insanların çoğu iman etmez.”(Yusuf, 12/103)
27. “Sonra onların izleri üzere rasûllerimizi peşpeşe gönderdik. Meryem oğlu İsa’yı da peşlerinden gönderdik.” Özellikle İsa aleyhisselam’ın söz konusu edilmesi, bu ifadelerin özellikle İsa aleyhisselam’a mensup olduklarını iddia eden hristiyanlara dair olmasından dolayıdır. "Ve ona” Yüce Allah’ın üstün kitaplarından birisi olan “İncil’i verdik.”“Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet koyduk.” Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Andolsun insanlar arasında iman edenlere düşmanlıkta en şiddetli olanların yahudiler ve müşrikler olduğunu göreceksin. İman edenlere sevgi (beslemeleri) bakımından en yakınlarının da: Biz hristiyanlarız, diyenleri göreceksin. Bu, aralarında keşişlerin, rahiplerin olmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.”(el-Maide, 5/82) Bundan dolayı hristiyanlar İsa aleyhisselam’ın şeriati üzere oldukları zamanda başkalarından daha yumuşak kalpli kimseler idiler. "Kendiliklerinden uydurdukları ruhbanlığa gelince...” Ruhbanlık, bir tür ibadettir. Bunu kendiliklerinden ibadet diye ortaya attılar, onu kendilerine vazife bilip birtakım sorumluluklarla kendilerini yükümlü tuttular. “Biz onu onlara farz kılmadık.” Allah, bunu onlara farz kılmamıştı. Bunu kendilerine şart koşan kendileri oldu. Bundan maksatları da Allah’ın rızasını elde etmekti. "Ama” bununla birlikte “ona da hakkıyla riâyet etmediler.” Ne onun gereğini yerine getirdiler, ne de haklarını eda ettiler. Böylece iki bakımdan yanlış yaptılar: Bir, kendiliklerinden böyle bir ibadet uydurdukları için, diğeri de kendilerine farz kıldıkları işi gereği gibi yerine getirmedikleri için. İşte onların çoğunlukla görülen durum budur. Bununla birlikte aralarından Allah’ın emri üzere dosdoğru yürüyenler de vardır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Onlardan iman edenlere ise mükafatlarını verdik.” Yani İsa aleyhisselam’a iman etmeleri ile birlikte Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de iman edenlerin hepsine Allah imanına uygun mükâfatlar vermiştir. “Ama onların çoğu fâsıktır.”

28- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve Rasûlüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin ve sizi bağışlasın. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 29- Böylece Kitap ehli, Allah’ın lütfundan hiçbir şeye sahip olmadıklarını, lütfun Allah’ın elinde olduğunu ve onu dilediğine verdiğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir.

28. Bunun Mûsâ ve İsa’ya -ikisine de selam olsun- iman eden Kitap ehline bir hitap olma ihtimali vardır. Bu hitapla Allah, onlara kendisinden korkup O’na isyanı gerektiren hususları terk etmek sureti ile imanlarının gereğince amel etmelerini emretmekte ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de inanmalarını istemektedir. Eğer böyle yaparlarsa Yüce Allah onlara “rahmetinden iki kat” mükâfat verecektir. Bu paylardan biri önceki peygamberlerine imanlarının diğeri de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmelerinin mükâfatıdır. Bu buyruğun umumi bir emir olma ihtimali de vardır. Bunun kapsamına Kitap ehli de başkaları da girer. Zâhir/açık ve kuvvetli olan görüş de budur. Allah, bu buyruğu ile hepsine imanı ve takvâyı emretmektedir ki, bunun kapsamına zahiri ve batını ile usulü ve furuu ile bütün din girmektedir. Eğer bu büyük emre uyacak olurlarsa Yüce Allah kendilerine “rahmetinden iki pay” verir ki, bunların miktarını ve niteliklerini Yüce Allah’tan başkası bilemez. İmana karşı bir mükâfat, takvâya karşılık bir mükâfat veya emirlere uymaya karşılık bir mükâfat, yasaklardan kaçınmaya karşılık bir mükâfat yahut da iki paydan kasıt, mükâfatın ardı arkasına tekrar tekrar verilmesidir. "Aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin.” Size bir ilim, bir hidâyet, cahilliğin karanlığında yürüyeceğiniz bir nur versin ve kötülüklerinizi bağışlasın. "Allah büyük lütuf sahibidir.” (el-Hadid, 57/21) Lütfu göklerde ve yerde bulunanları kuşatmış bulunanın, lütfu pek büyük olanın bunca mükâfat vermesi garip kaçmaz. Bir göz kırpacak kadar bir süre kadar yahut bundan daha az bir süre dahi hiçbir mahlûk O’nun lütfundan azade değildir.
29. Yani bizler genel olarak iman eden, Allah’tan korkan ve O’nun Rasûlüne iman eden kimselere olan lütuf ve ihsanımızı şunun için açıkladık: Kitap ehli bilsin ki, kendileri Allah’ın lütfundan hiçbir paya sahip değildirler. Yani kendi hevâlarına ve bozuk akıllarına göre Allah’ın lütfuna sınır koyamazlar. Dolayısı ile:“Yahudi ve hristiyan olandan başkası asla cennete giremez”(el-Bakara, 2/111) diyemezler ve Allah’tan olmadık dileklerde ve esası boş kuruntu olan temennilerde bulunamazlar. Yüce Allah böylelikle Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman eden, Allah’tan korkup sakınan kimselere rahmetinden iki kat bağışlayıp bir nur vereceğini ve onlara mağfirette bulunacağını -Kitap ehline rağmen ve onlar hoşlanmasa da- haber vermektedir. Yine onlar, “lütfun Allah’ın elinde olduğunu, onu” hikmeti gereği lütfundan kime vermesi gerekiyor ise ona “verdiğini bilsinler. Allah” hiçbir şekilde ölçüsü ve miktarı tespit edilemeyecek kadar “büyük lütuf sahibidir.”

Hadîd Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd ve nimet yalnız Allah’a mahsustur.

***

28- Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının ve Rasûlüne iman edin ki size rahmetinden iki kat versin, aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin ve sizi bağışlasın. Allah Ğafûrdur, Rahîmdir. 29- Böylece Kitap ehli, Allah’ın lütfundan hiçbir şeye sahip olmadıklarını, lütfun Allah’ın elinde olduğunu ve onu dilediğine verdiğini bilsinler. Allah, büyük lütuf sahibidir.

28. Bunun Mûsâ ve İsa’ya -ikisine de selam olsun- iman eden Kitap ehline bir hitap olma ihtimali vardır. Bu hitapla Allah, onlara kendisinden korkup O’na isyanı gerektiren hususları terk etmek sureti ile imanlarının gereğince amel etmelerini emretmekte ve Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e de inanmalarını istemektedir. Eğer böyle yaparlarsa Yüce Allah onlara “rahmetinden iki kat” mükâfat verecektir. Bu paylardan biri önceki peygamberlerine imanlarının diğeri de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman etmelerinin mükâfatıdır. Bu buyruğun umumi bir emir olma ihtimali de vardır. Bunun kapsamına Kitap ehli de başkaları da girer. Zâhir/açık ve kuvvetli olan görüş de budur. Allah, bu buyruğu ile hepsine imanı ve takvâyı emretmektedir ki, bunun kapsamına zahiri ve batını ile usulü ve furuu ile bütün din girmektedir. Eğer bu büyük emre uyacak olurlarsa Yüce Allah kendilerine “rahmetinden iki pay” verir ki, bunların miktarını ve niteliklerini Yüce Allah’tan başkası bilemez. İmana karşı bir mükâfat, takvâya karşılık bir mükâfat veya emirlere uymaya karşılık bir mükâfat, yasaklardan kaçınmaya karşılık bir mükâfat yahut da iki paydan kasıt, mükâfatın ardı arkasına tekrar tekrar verilmesidir. "Aydınlığı ile yürüyeceğiniz bir nur bahşetsin.” Size bir ilim, bir hidâyet, cahilliğin karanlığında yürüyeceğiniz bir nur versin ve kötülüklerinizi bağışlasın. "Allah büyük lütuf sahibidir.” (el-Hadid, 57/21) Lütfu göklerde ve yerde bulunanları kuşatmış bulunanın, lütfu pek büyük olanın bunca mükâfat vermesi garip kaçmaz. Bir göz kırpacak kadar bir süre kadar yahut bundan daha az bir süre dahi hiçbir mahlûk O’nun lütfundan azade değildir.
29. Yani bizler genel olarak iman eden, Allah’tan korkan ve O’nun Rasûlüne iman eden kimselere olan lütuf ve ihsanımızı şunun için açıkladık: Kitap ehli bilsin ki, kendileri Allah’ın lütfundan hiçbir paya sahip değildirler. Yani kendi hevâlarına ve bozuk akıllarına göre Allah’ın lütfuna sınır koyamazlar. Dolayısı ile:“Yahudi ve hristiyan olandan başkası asla cennete giremez”(el-Bakara, 2/111) diyemezler ve Allah’tan olmadık dileklerde ve esası boş kuruntu olan temennilerde bulunamazlar. Yüce Allah böylelikle Rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e iman eden, Allah’tan korkup sakınan kimselere rahmetinden iki kat bağışlayıp bir nur vereceğini ve onlara mağfirette bulunacağını -Kitap ehline rağmen ve onlar hoşlanmasa da- haber vermektedir. Yine onlar, “lütfun Allah’ın elinde olduğunu, onu” hikmeti gereği lütfundan kime vermesi gerekiyor ise ona “verdiğini bilsinler. Allah” hiçbir şekilde ölçüsü ve miktarı tespit edilemeyecek kadar “büyük lütuf sahibidir.”

Hadîd Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Hamd ve nimet yalnız Allah’a mahsustur.

***