Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Kalem Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

52 ayetSayfa 1 / 3

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.

3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.
5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:

7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.

3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.
5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:

7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.

3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.
5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:

7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.

3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.
5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:

7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.

3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.
5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:

7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.

3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.
5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:

7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

1- Nûn. Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıkları şeylere andolsun ki; 2- Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin. 3- Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır. 4- Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin. 5- Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; 6- Deli hanginizmiş? 7- Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir. O, hidâyette olanları da çok iyi bilendir.

(Mekke’de inmiştir. 52 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah, “kaleme” yemin etmektedir. Burada kalem, çeşitli ilimlerin kendileri ile yazıldığı, nesir ve nazım eserlerinin satıra geçirildiği bütün kalemleri kapsayan bir cins/tür ismidir. Bu yeminin sebebi, kalemin ve onunla satır satır yazılan türlü sözlerin, Allah’ın pek büyük âyetlerinden olmasıdır. Bu da peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in düşmanlarının ona nispet ettikleri delilikten uzak olduğuna dair kendisi ile yemin edilmeye değer bir şeydir. 2. Alah onun, Rabbinin üzerindeki nimet ve ihsanı sayesinde delilikten çok uzak olduğunu bildirmektedir. Çünkü Allah, ona kemâl derecesindeki aklı, oldukça sağlam görüşü ve kalemlerin yazdığı şeylerin, insanların satır satır dizdiklerinin en güzeli olan, hakkı batıldan ayırt edici sözü ona ihsan etmiştir. İşte bu, dünyadaki mutluluğun tâ kendisidir.

3. Daha sonra Allah, onun âhiretteki mutluluğunu da söz konusu ederek:“Gerçekten senin için kesintisiz bir mükafat vardır” buyurmaktadır. Yan senin için pek büyük bir mükafat vardır. Nitekim “mükafat” kelimesinin (لَأَجۡرًا ) nekire/belirtisiz gelmesi de bunu ifade etmektedir. Bu mükafatın kesintisi olmayacaktır. Sürekli ve devamlıdır. Buna sebep de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in işlemiş olduğu salih ameller, sahip olduğu mükemmel ahlâk ve her türlü hayra yol gösterişidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
4. “Şüphe yok ki sen çok yüce bir ahlâka sahipsin.” Ahlâkın pek yücedir, Allah’ın sana lütfetmiş olduğu ahlâk ile sen, alabildiğine yükseklere çıkmışsın. O’nun pek yüce olan bu ahlâkının özünü mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha dile getirmiştir. Zira Peygamber’in ahlâkı hakkında kendisine soru soranlara:“Onun ahlâkı Kur’ân idi” diyerek cevap vermiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu buyrukları da buna örnektir:“Sen af yolunu tut, mâruf olanı emret ve cahillerden yüz çevir!”(el-A’râf, 7/199); “Allah’tan bir rahmet sayesinde sen onlara yumuşak davrandın...”(Âl-i İmrân, 3/159); “Andolsun içinizden size öyle bir peygamber gelmiştir ki sizin sıkıntıya uğramanız ona pek ağır gelir... “ (et-Tevbe, 9/128) Buna benzer Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in en üstün ahlâkî değerlere sahip olduğunu gösteren daha pek çok âyet-i kerime ile her türlü güzel ahlâka teşvik eden âyet-i kerimeler hep bu türdendir. Zira o bütün bu ahlâkî faziletlerin en mükemmel ve en değerlisine sahipti. Her bir ahlâkî fazilette en yüksek zirveye çıkmıştı. Gâyet yumuşak huylu idi. İnsanlara yakındı, davet edenlerin davetini kabul ederdi. Bir ihtiyacını karşılamasını isteyenin ihtiyacını görürdü. Kendisinden bir şeyler isteyenin gönlünü ederdi. Onu mahrum etmez ve eli boş çevirmezdi. Arkadaşları ondan bir işi yapmasını istediklerinde onlara muvafakat eder, eğer bir sakıncası yoksa bu konuda onlara uyardı. Bir işe karar verdiği takdirde bunu tek başına alıp onlara dayatmazdı. Aksine onlara danışır ve görüşlerini alırdı. İyilikte bulunanların bu davranışlarını kabul ile karşılar, kötülük işleyeni affederdi. Kiminle oturup kalkmış ve sohbette bulunmuşsa mutlaka ona en güzel ve en mükemmel şekilde davranmıştır. Ona karşı yüzünü ekşitmez, konuştuğu vakit sert ve kaba konuşmazdı. Ona gülümsemeyi esirgemez, yanılarak söylediği sözleri saklayıp yüzüne vurmazdı. Herhangi bir olumsuz davranışı dolayısı ile onu azarlamaz, aksine onlara alabildiğine iyilikte bulunur ve en ileri bir derecede onlara katlanırdı.
5-6. Yüce Allah Peygamberi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’ı her yönden en üstün bir mevkiye yükselttiği halde düşmanları onun deli olduğunu, cinler tarafından çarpılmış olduğunu söylüyorlardı. Bu yüzden Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler; deli hanginizmiş?” Zira artık insanlar arasında en çok hidâyet üzere olanın, hem kendisi için hem de başkası için en mükemmel ahlâka sahip olanın o olduğu, buna karşılık düşmanlarının da en sapık insanlar, en çok kötülük edenler oldukları ve Allah’ın kullarını fitneye düşürerek O’nun yolundan saptırdıkları açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Zaten Allah’ın bunu bilmesi de yeter. Çünkü hesaba çekecek ve amellerin karşılığını verecek olan O’dur:

7. Bu buyrukta haktan sapanlara bir tehdit, hidâyet bulanlara da bir vaat bulunmaktadır. Ayrıca Yüce Allah’ın hikmeti de açıklanmaktadır. Çünkü O, insanlar arasından hidâyet bulmaya elverişli olanları doğru yola iletir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

8- O halde yalanlayanlara itaat etme! 9- Onlar senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar. 10- Sen itaat etme o çokça yemin eden, aşağılık her kişiye; 11- Kötüleyip duran, durmadan laf taşıyana, 12- Hayra sürekli engel olan, haddi aşan ve çok günahkâr olana; 13- Kaba saba, üstelik soysuz olana; 14- Mal ve oğullara sahiptir diye… 15- Ona âyetlerimiz okunduğunda:“Öncekilerin masalları!” der. 16- Biz onu burnundan damgalayacağız.

8. Yüce Allah peygamberine hitaben şöyle buyurmaktadır: Seni yalanlayan ve hakka karşı inatlaşan kimselere “itaat etme!” Onlar itaate değmezler. Çünkü onlar, ancak hevâlarına uygun düşen şeyleri emrederler. Onlar batıldan başka bir şey istemezler. Onlara itaat eden kimse, kendisine zararlı olacak şeylere yöneliyor demektir. Bu, yalanlayan her kişi hakkında ve yalanlamaktan kaynaklanan her türlü itaat hakkında geçerlidir. İfade her ne kadar özel bir konu hakkında ise de bu, böyledir. Bu özel konu ise şudur: Müşrikler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den ilâhlarını ve dinlerini eleştirip kötülememesi talebinde bulunmuşlardı. Buna karşılık kendileri de susacaklar, ona ses çıkarmayacaklardı. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
9. “Onlar” yani müşrikler “senin (kendilerine ve dinlerine karşı) yumuşak davranmanı arzu ederler” İzlemekte oldukları yolda kısmen de olsa sözlü yahut filli olarak kendilerine muvafakat etmeni veya hakkında söz söylenilmesi gereken hususlarda susmak sureti ile göz yummanı isterler. “ki kendileri de (sana karşı) yumuşak davransınlar.” Ancak sen, Allah’ın emrini açıkça dile getir ve İslâm’ı açıkça ilan et! Çünkü onun tam anlamı ile açıklanması, onun zıddı olan şeylerin çürütülmesi ve onunla çelişen şeylerin de yerilmesi demektir.
10. “Sen itaat etme o çokça yemin eden” çünkü çokça yemin eden ancak yalan söylediği için yemin eder. Çokça yalan söyleyen kimse de ancak “aşağılık” olduğu için bunu yapa. Yani o, hem şahsı itibari ile hem de hikmetsiz tasarruflarda bulunması nedeniyle değersiz bir kimsedir. Böylesi hayrı istemez, aksine onun tüm istekleri, aşağılık nefsinin arzularının gerçekleşmesinden ibarettir.
11. “Kötüleyip duran” Yani insanları çokça ayıplayan, onlara gıybet, alay ve başka yollarla dil uzatıp kötüleyen; “durmadan laf taşıyana” Yani insanlar arasında nemîne/koğuculuk yapan demektir ki bu da kimi insanların sözünü kimine aktarmakla olur. Bundan maksat ise insanların aralarını bozmak, aralarında düşmanlık ve kinin baş göstermesini sağlamaktır.
12. “Hayra sürekli engel olan” yerine getirmesi gereken farz harcamaları, keffaretleri, zekâtı ve bunun dışındaki hayırları yerine getirmeyip bunlara engel olan; “Haddi aşan” canlarında, mallarında, namus, şeref ve haysiyetlerinde insanlara haksızlık eden; “Ve çok günahkâr olan” Allah’ın hakkını ilgilendiren pek çok günahları bulunan;
13. “Kaba saba” kötü huylu, katı, hakka boyun eğmeyen; “üstelik soysuz” yani başkası tarafından nesebine katılmış, hayır yapacak bir aslı, asaleti ve özelliği bulunmayan, aksine en kötü ahlâka sahip olan ve kendisinin kurtuluşu da asla umulmayan, üstelik de kendisini tanıtıcı kötülük alâmeti taşıyan bir kimseye itaat etme! Hülasa Yüce Allah, çokça yemin eden, çok yalan söyleyen, aşağılık, kötü huylu, özellikle de kendisini beğenmek, hakka ve yaratılmışlara karşı büyüklenmek, gıybet etme, laf götürüp getirme ve dil uzatma suretiyle insanları hakir görmek ve çokça günah işlemek özelliklerine sahip olan hiçbir kimseye itaat etmemeyi emretmekte ve böylelerine itaati yasaklamaktadır.
14-15. “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” Yani böyle bir kimse mal ve evladı çoktur diye azgınlık etmiş, hakka karşı büyüklenmiş, hak kendisine geldiğinde onu elinin tersi ile itmiş ve bu hakkı doğru da yalan da olması mümkün olan “öncekilerin masalları” gibi değerlendirmiştir. Bu âyet-i kerimeler, Yüce Allah’ın “Mal ve oğullara sahiptir diye… Ona âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin masalları!” der” buyrukları dolayısı ile el-Velid b. el-Muğîre veya başka bir müşrik hakkında nazil olmuş olsa dahi bu niteliklere sahip herkes hakkında umumidirler. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm, bütün insanların hidâyeti için inmiş bir Kitaptır. Bunun kapsamına bu ümmetin ilkleri de sonrakileri de girer. Genel bir kaidenin açıklık kazanması ve bu yolla genel meselelerin kapsamına giren diğer cüzi örneklerin bilinmesi için bazı âyetler, bazı sebepler ve şahıslar dolayısı ile nazil olmuştur.

16. Daha sonra Yüce Allah, belirtilen işleri yapan ve belirtilen niteliklere sahip olan kimselerin burnundan damgalamakla tehdit etmektedir. Yani Yüce Allah, bir azap ile burnunu damgalayacak ve ona izleri açıkça belli olacak şekilde azap edecektir. Bu azabın alâmeti de kişinin yüzünde görülecektir ki bu, onun için en ağır alamettir.

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler.
19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu.
21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.”
23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi.
25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.”
26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler.
28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi.
29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir.
30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir.
33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler.
19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu.
21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.”
23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi.
25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.”
26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler.
28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi.
29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir.
30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir.
33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler.
19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu.
21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.”
23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi.
25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.”
26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler.
28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi.
29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir.
30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir.
33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler.
19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu.
21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.”
23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi.
25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.”
26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler.
28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi.
29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir.
30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir.
33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler.
19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu.
21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.”
23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi.
25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.”
26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler.
28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi.
29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir.
30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir.
33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.

17- Gerçek şu ki Biz, bahçe sahiplerini sınadığımız gibi bunları da sınadık. Hani (o bahçe sahipleri) sabahleyin mahsulü kesinlikle devşireceklerine dair yemin etmişlerdi. 18- Üstelik inşaallah da demiyorlardı. 19- Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap bahçenin dört bir yanını sardı da; 20- Nihayet o, kapkara kesiliverdi. 21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler: 22- “Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin” diye. 23- Derken yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı: 24- (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın” diye. 25- (Yoksulları mahsülden) alıkoyma güç ve azmi içinde gittiler. 26- Ama bahçeyi görünce dediler ki:“Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” 27- “Hayır, aksine biz mahrum bırakıldık.” 28- En mutedil olanları:“Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim?” dedi. 29- Onlar da:“Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalim kimselermişiz!” dediler. 30- Derken birbirlerini kınamaya başladılar; 31- Dediler ki:“Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz!” 32- “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” 33- İşte azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.

17-18. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır: Bizler hayrı yalanlayan bu kimseleri sınadık ve onlara mühlet verdik. Onlara dilediğimiz şekilde mal, evlat, uzun ömür ve buna benzer şeyler nasip ettik. Bizim bu verdiklerimiz, onların isteklerine de uygundu. Ancak onlar, nezdimizde değerli oldukları için bunları onlara vermedik. Hatta bu, kendileri için bir istidrâc (farkına varmadıkları bir yerden derece derece azaba yaklaştırma) bile olabilir. İşte bunların bizim kendilerine mühlet verişimize aldanmaları, tıpkı bahçe sahiplerinin aldanışlarına benzer. Bu bahçe sahiplerinin ortak bir bahçeleri vardı. Ağaçlarının meyve verme zamanı gelmiş, meyveleri olgunlaşmış ve toplanma zamanı gelmişti. Onlar da artık bunları toplayıp elde edeceklerine kesin gözüyle bakmış ve buna engel olacak bir şeyin bulunmadığını zannetmişlerdi. Bu sebeple de inşaallah demek sureti ile istisnâ yapmaksızın sabah vakti mutlaka bu meyveleri toplayıp devşireceklerine yemin etmişlerdi. Ancak Yüce Allah’ın onları gözetlemekte olduğunun farkına varmadılar. Azabın arkalarından bu bahçeyi gelip bulacağını ve kendileri meyveleri devşirmeden önce orayı kuşatacağını bilemediler.
19-20. “Onlar uyurlarken Rabbin tarafından gönderilen bir azap” yani ona geceleyin gökten inen bir azap “bahçenin dört bir yanını sardı da nihayet o,” koyu karanlık bir gece gibi “kapkara kesiliverdi.” Böylelikle ağaçlar ve meyveler yok oldu.
21-22. Onlar bahçelerini büsbütün kuşatan bu afetin farkında değillerdi. O nedenle de sabah olduğunda birbirlerine dediler ki:“Madem devşirecekseniz mahsulünüzün başına erkenden gidin.”
23. “Derken” bahçeye gitmek üzere “yola koyuldular. Bir yandan da aralarında fısıldaşıyorlardı” Kendi aralarında Allah’ın hakkını vermeme niyetinde konuşmalar yaptılar ve şöyle dediler: 24. (Dikkat edin) Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip de yanınıza sokulmasın.” Yani insanlar evlerinden çıkıp etrafa yayılmadan önce çabucak bahçenize gidin. Böylece fakir ve yoksullara bir şey vermemeyi birbirlerine tavsiye ettiler. İleri derecedeki cimriliklerinden birileri seslerini işitip fakirlere haber verir korkusu ile bu sözleri gizlice fısıldaşarak söylemişlerdi.
25. Bu oldukça çirkin, katı ve merhametsizce halleri içerisinde “alıkoyma” Allah’ın hakkını engelleme “güç ve azmi içinde” buna güçlerinin yeteceğine inanarak “gittiler.”
26. “Fakat bahçeyi” Yüce Allah’ın sözünü ettiği şekilde “kapkara kesilmiş” bir halde “görünce” hayret ve dehşet ile “dediler ki: Biz kesinlikle yolumuzu şaşırdık.” Yolumuzu kaybettiğimiz için bahçemizi bulamadık, bu geldiğimiz yer başka bir yer olsa gerek! 27. Ancak onun kendi bahçeleri olduğunu anlayıp da akılları başlarına geldiğinde:“Hayır, aksine biz” ondan “mahrum bırakıldık” dediler ve böylelikle bunun bir ceza olduğunu idrâk ettiler.
28. “En mutedil olanları” yani orta yollu olanları, yol ve görüş itibariyle en iyi olanları, “Ben size ‘Allah’ı tesbih etsenize!’ dememiş miydim? dedi.” Allah’ı O’na yakışmayan hususlardan tenzih etmelisiniz ki bağımsız olarak kudret sahibi olduğunuzu zannetmeniz de bunlardan birisidir. Şâyet istisna yapıp da “inşaallah” demiş olsaydınız ve iradenizin O’nun iradesine tabi olduğunu dile getirseydiniz, bunlar başınıza gelmezdi.
29. “Onlar da: Rabbimizi tesbih ederiz; gerçekten biz zalimlik etmişiz, dediler.” Yani bundan sonra kusurlarını telafi ettiler; ancak bahçelerine kaldırılması söz konusu olmayan azap geldikten sonra bunu yaptılar. Ama onların bu tesbihlerinin, kendileri hakkında zalimlik ettiklerini itiraf edişlerinin günahlarını hafifletmekte kendilerine bir faydası olabilir ve bu, bir tevbe kabul edilebilir.
30-31. Bundan dolayı büyük bir pişmanlık duydular ve “birbirlerini” yaptıkları dolayısı ile “kınamaya başladılar. Dediler ki: Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.” Gerek Allah’a karşı, gerek kullarının hakları hususunda haddi aşan kimselermişiz. 32. “Umarız Rabbimiz, bize o (bahçe) yerine daha hayırlısını verir. Şüphesiz biz yalnızca Rabbimize ümit bağlıyoruz.” Böylelikle Yüce Allah’tan telef olan bahçelerinin yerine ondan daha hayırlısını vermesini ümit ettiler. Yüce Allah’tan dilekte bulunacaklarını söylediler ve dünyada ona ısrarla dua edecekleri vaadinde bulundular. Eğer dediklerini yaptılarsa görünen o ki Yüce Allah, dünyada kendilerine o bahçelerinden daha iyisini vermiştir. Çünkü samimi olarak Allah’a dua edip de O’na yönelen ve O’na ümit bağlayan kimseye Allah dilediğini verir.
33. Yüce Allah, meydana gelen bu olayın büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“İşte azap böyledir.” Yani azabın sebeplerini yerine getirenlere dünyada böyle azap edilir. Allah, onların azgınlaşmasına ve haddi aşmasına sebep olan, dünya hayatını tercih etmeye götüren şeyi ellerinden alır ve o şeye en çok ihtiyaç duydukları bir zamanda çeker alır. “Âhiret azabı ise” dünya azabından “elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.” Onlar bunu bilecek olurlarsa, ceza görmelerini ve mükâfattan mahrum kalmalarını gerektiren her bir sebepten uzak dururlardı.