Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Kamer Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

55 ayetSayfa 1 / 3

1- Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 2- Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler ve:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” derler. 3- Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular. Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır. 4- Andolsun onlara (inkardan) alıkoyacak özellikte birçok haber gelmiştir. 5- Bu, son derece üstün bir hikmettir. Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.

(Mekke’de inmiştir. 55 âyettir)
1-2. Yüce Allah, Kıyametin gerçekleşme zamanının yaklaşmış olduğunu, geleceği vaktin yakınlaştığını haber vermektedir. Bununla birlikte bu yalanlayıcılar, hâlâ onu yalanlamaya devam etmekte, bu Kıyamet’in kopuşuna hazırlık yapmamaktadırlar. Allah ise bu Kıyamet’in kopuşuna delil teşkil eden ve benzerini gören insanların iman etmelerini sağlayacak türden pek büyük âyetler/mucizeler göstermektedir. Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden en büyük delil ve mucizelerden birisi de şudur: İnkarcılar, kendilerine getirdiklerinin doğruluğuna, kendisinin de doğru söylediğine delil teşkil edecek şekilde olağanüstü bir iş göstermesini istediklerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, aya işaret etmiş, o da Allah’ın izni ile birisi Ebu Kubeys dağı üzerinde diğeri de Kuaykı’ân dağı üzerinde olmak üzere iki parçaya ayrılmış idi. İnsanların herhangi bir şekilde göz boyamakla ve olduğundan farklı göstermekle yapamayacakları ulvî âlemde gerçekleşen bu pek büyük mucizeyi müşrikler de başkaları da görmüşler, benzeri görülmedik bir olaya tanık olmuşlardır. Hatta kendisinden önceki herhangi bir peygamber tarafından benzerinin gösterildiğini işitmedikleri bir olaya şahit olmuşlardı. Bundan dolayı gözleri kamaştı, ama yine de iman kalplerine girmedi. Allah da onlar için hayır murat etmedi. Bu sefer iftiralarına ve azgınlıklarına yönelip şöyle dediler:“Muhammed bizi büyüledi. Bunun doğru olup olmadığının tek alâmeti şudur: Sizler uzak yerlerden yolculuk yapıp gelenlere soracaksınız. Çünkü o sizi büyülemiş olsa da sizin gibi burada hazır bulunmayan kimseleri büyülemiş olamaz.” Gelen herkese sordular. Gelen yolcular da onlara bu işin gerçekleştiğini haber verince bu sefer de:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” dediler. Muhammed bizi büyülediği gibi başkalarını da büyülemiştir, dediler. Bu ise ancak insanların en akılsızlarının, hidâyetten en uzak olanlarının ve en şaşkınlarının kabul edebileceği türden bir iftiradır. Bununla onlar yalnızca bu mucizeyi inkâr etmiş olmuyorlardı. Aksine onlar kendilerine gelen her türlü âyet ve mucizeyi yalanlamakta ve hepsine ret karşılığı vermeye hazır kimselerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler.” Çünkü onların maksatları hakka ve hidâyete tabi olmak değildir. Onların maksadı hevâya uymaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. Yüce Allah’ın:“Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular” buyruğu şu buyruğunu andırmaktadır: “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar, ancak hevâlarına uymaktadırlar.”(el-Kasas, 28/50) Çünkü onların maksadı, hidâyete tabi olmak olsaydı kesinlikle iman ederler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e uyarlardı. Zira Yüce Allah, onun vasıtası ile bütün ilâhî isteklere ve şer’î maksatlara açıkça delil teşkil eden pek açık belgeler ve son derece kesin deliller göstermiştir. "Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır.” Yani şu ana kadar iş, henüz varacağı son noktaya varmış değildir. Ama o sona varacaktır. O son gelince de iman edenler, nimet dolu cennetlerde dolaşacak, Allah’ın mağfiret ve rızasına erişeceklerdir. Yalanlayanlar ise Allah’ın gazabında ve azabında ebedi kalacaklardır.
4. Yüce Allah, onların sağlıklı bir maksatlarının bulunmadığını, hidâyete tabi olmak gibi bir isteklerinin olmadığını açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Andolsun onlara” sapıklık ve azgınlıklarından kendilerini “alıkoyacak özellikte birçok haber” geçmiş ve geleceğe dair haberler ve açık mucizeler “gelmiştir.”
5. Bu, Yüce Allah tarafından gönderilmiş “en yüksek seviyede ve yeterli bir hikmettir.” Böylelikle onun bütün âlemlere karşı delili ortaya konulmuştur. Peygamberleri gönderdikten sonra hiçbir kimsenin Allah’a karşı hiçbir bahanesi kalmamıştır. “Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.” Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Doğrusu üzerlerine Rabbinin (azap) sözü hak olmuş olanlar, kendilerine her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görmedikçe iman etmezler.”(Yûnûs, 10/96-97)

1- Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 2- Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler ve:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” derler. 3- Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular. Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır. 4- Andolsun onlara (inkardan) alıkoyacak özellikte birçok haber gelmiştir. 5- Bu, son derece üstün bir hikmettir. Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.

(Mekke’de inmiştir. 55 âyettir)
1-2. Yüce Allah, Kıyametin gerçekleşme zamanının yaklaşmış olduğunu, geleceği vaktin yakınlaştığını haber vermektedir. Bununla birlikte bu yalanlayıcılar, hâlâ onu yalanlamaya devam etmekte, bu Kıyamet’in kopuşuna hazırlık yapmamaktadırlar. Allah ise bu Kıyamet’in kopuşuna delil teşkil eden ve benzerini gören insanların iman etmelerini sağlayacak türden pek büyük âyetler/mucizeler göstermektedir. Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden en büyük delil ve mucizelerden birisi de şudur: İnkarcılar, kendilerine getirdiklerinin doğruluğuna, kendisinin de doğru söylediğine delil teşkil edecek şekilde olağanüstü bir iş göstermesini istediklerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, aya işaret etmiş, o da Allah’ın izni ile birisi Ebu Kubeys dağı üzerinde diğeri de Kuaykı’ân dağı üzerinde olmak üzere iki parçaya ayrılmış idi. İnsanların herhangi bir şekilde göz boyamakla ve olduğundan farklı göstermekle yapamayacakları ulvî âlemde gerçekleşen bu pek büyük mucizeyi müşrikler de başkaları da görmüşler, benzeri görülmedik bir olaya tanık olmuşlardır. Hatta kendisinden önceki herhangi bir peygamber tarafından benzerinin gösterildiğini işitmedikleri bir olaya şahit olmuşlardı. Bundan dolayı gözleri kamaştı, ama yine de iman kalplerine girmedi. Allah da onlar için hayır murat etmedi. Bu sefer iftiralarına ve azgınlıklarına yönelip şöyle dediler:“Muhammed bizi büyüledi. Bunun doğru olup olmadığının tek alâmeti şudur: Sizler uzak yerlerden yolculuk yapıp gelenlere soracaksınız. Çünkü o sizi büyülemiş olsa da sizin gibi burada hazır bulunmayan kimseleri büyülemiş olamaz.” Gelen herkese sordular. Gelen yolcular da onlara bu işin gerçekleştiğini haber verince bu sefer de:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” dediler. Muhammed bizi büyülediği gibi başkalarını da büyülemiştir, dediler. Bu ise ancak insanların en akılsızlarının, hidâyetten en uzak olanlarının ve en şaşkınlarının kabul edebileceği türden bir iftiradır. Bununla onlar yalnızca bu mucizeyi inkâr etmiş olmuyorlardı. Aksine onlar kendilerine gelen her türlü âyet ve mucizeyi yalanlamakta ve hepsine ret karşılığı vermeye hazır kimselerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler.” Çünkü onların maksatları hakka ve hidâyete tabi olmak değildir. Onların maksadı hevâya uymaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. Yüce Allah’ın:“Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular” buyruğu şu buyruğunu andırmaktadır: “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar, ancak hevâlarına uymaktadırlar.”(el-Kasas, 28/50) Çünkü onların maksadı, hidâyete tabi olmak olsaydı kesinlikle iman ederler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e uyarlardı. Zira Yüce Allah, onun vasıtası ile bütün ilâhî isteklere ve şer’î maksatlara açıkça delil teşkil eden pek açık belgeler ve son derece kesin deliller göstermiştir. "Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır.” Yani şu ana kadar iş, henüz varacağı son noktaya varmış değildir. Ama o sona varacaktır. O son gelince de iman edenler, nimet dolu cennetlerde dolaşacak, Allah’ın mağfiret ve rızasına erişeceklerdir. Yalanlayanlar ise Allah’ın gazabında ve azabında ebedi kalacaklardır.
4. Yüce Allah, onların sağlıklı bir maksatlarının bulunmadığını, hidâyete tabi olmak gibi bir isteklerinin olmadığını açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Andolsun onlara” sapıklık ve azgınlıklarından kendilerini “alıkoyacak özellikte birçok haber” geçmiş ve geleceğe dair haberler ve açık mucizeler “gelmiştir.”
5. Bu, Yüce Allah tarafından gönderilmiş “en yüksek seviyede ve yeterli bir hikmettir.” Böylelikle onun bütün âlemlere karşı delili ortaya konulmuştur. Peygamberleri gönderdikten sonra hiçbir kimsenin Allah’a karşı hiçbir bahanesi kalmamıştır. “Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.” Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Doğrusu üzerlerine Rabbinin (azap) sözü hak olmuş olanlar, kendilerine her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görmedikçe iman etmezler.”(Yûnûs, 10/96-97)

1- Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 2- Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler ve:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” derler. 3- Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular. Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır. 4- Andolsun onlara (inkardan) alıkoyacak özellikte birçok haber gelmiştir. 5- Bu, son derece üstün bir hikmettir. Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.

(Mekke’de inmiştir. 55 âyettir)
1-2. Yüce Allah, Kıyametin gerçekleşme zamanının yaklaşmış olduğunu, geleceği vaktin yakınlaştığını haber vermektedir. Bununla birlikte bu yalanlayıcılar, hâlâ onu yalanlamaya devam etmekte, bu Kıyamet’in kopuşuna hazırlık yapmamaktadırlar. Allah ise bu Kıyamet’in kopuşuna delil teşkil eden ve benzerini gören insanların iman etmelerini sağlayacak türden pek büyük âyetler/mucizeler göstermektedir. Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden en büyük delil ve mucizelerden birisi de şudur: İnkarcılar, kendilerine getirdiklerinin doğruluğuna, kendisinin de doğru söylediğine delil teşkil edecek şekilde olağanüstü bir iş göstermesini istediklerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, aya işaret etmiş, o da Allah’ın izni ile birisi Ebu Kubeys dağı üzerinde diğeri de Kuaykı’ân dağı üzerinde olmak üzere iki parçaya ayrılmış idi. İnsanların herhangi bir şekilde göz boyamakla ve olduğundan farklı göstermekle yapamayacakları ulvî âlemde gerçekleşen bu pek büyük mucizeyi müşrikler de başkaları da görmüşler, benzeri görülmedik bir olaya tanık olmuşlardır. Hatta kendisinden önceki herhangi bir peygamber tarafından benzerinin gösterildiğini işitmedikleri bir olaya şahit olmuşlardı. Bundan dolayı gözleri kamaştı, ama yine de iman kalplerine girmedi. Allah da onlar için hayır murat etmedi. Bu sefer iftiralarına ve azgınlıklarına yönelip şöyle dediler:“Muhammed bizi büyüledi. Bunun doğru olup olmadığının tek alâmeti şudur: Sizler uzak yerlerden yolculuk yapıp gelenlere soracaksınız. Çünkü o sizi büyülemiş olsa da sizin gibi burada hazır bulunmayan kimseleri büyülemiş olamaz.” Gelen herkese sordular. Gelen yolcular da onlara bu işin gerçekleştiğini haber verince bu sefer de:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” dediler. Muhammed bizi büyülediği gibi başkalarını da büyülemiştir, dediler. Bu ise ancak insanların en akılsızlarının, hidâyetten en uzak olanlarının ve en şaşkınlarının kabul edebileceği türden bir iftiradır. Bununla onlar yalnızca bu mucizeyi inkâr etmiş olmuyorlardı. Aksine onlar kendilerine gelen her türlü âyet ve mucizeyi yalanlamakta ve hepsine ret karşılığı vermeye hazır kimselerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler.” Çünkü onların maksatları hakka ve hidâyete tabi olmak değildir. Onların maksadı hevâya uymaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. Yüce Allah’ın:“Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular” buyruğu şu buyruğunu andırmaktadır: “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar, ancak hevâlarına uymaktadırlar.”(el-Kasas, 28/50) Çünkü onların maksadı, hidâyete tabi olmak olsaydı kesinlikle iman ederler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e uyarlardı. Zira Yüce Allah, onun vasıtası ile bütün ilâhî isteklere ve şer’î maksatlara açıkça delil teşkil eden pek açık belgeler ve son derece kesin deliller göstermiştir. "Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır.” Yani şu ana kadar iş, henüz varacağı son noktaya varmış değildir. Ama o sona varacaktır. O son gelince de iman edenler, nimet dolu cennetlerde dolaşacak, Allah’ın mağfiret ve rızasına erişeceklerdir. Yalanlayanlar ise Allah’ın gazabında ve azabında ebedi kalacaklardır.
4. Yüce Allah, onların sağlıklı bir maksatlarının bulunmadığını, hidâyete tabi olmak gibi bir isteklerinin olmadığını açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Andolsun onlara” sapıklık ve azgınlıklarından kendilerini “alıkoyacak özellikte birçok haber” geçmiş ve geleceğe dair haberler ve açık mucizeler “gelmiştir.”
5. Bu, Yüce Allah tarafından gönderilmiş “en yüksek seviyede ve yeterli bir hikmettir.” Böylelikle onun bütün âlemlere karşı delili ortaya konulmuştur. Peygamberleri gönderdikten sonra hiçbir kimsenin Allah’a karşı hiçbir bahanesi kalmamıştır. “Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.” Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Doğrusu üzerlerine Rabbinin (azap) sözü hak olmuş olanlar, kendilerine her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görmedikçe iman etmezler.”(Yûnûs, 10/96-97)

1- Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 2- Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler ve:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” derler. 3- Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular. Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır. 4- Andolsun onlara (inkardan) alıkoyacak özellikte birçok haber gelmiştir. 5- Bu, son derece üstün bir hikmettir. Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.

(Mekke’de inmiştir. 55 âyettir)
1-2. Yüce Allah, Kıyametin gerçekleşme zamanının yaklaşmış olduğunu, geleceği vaktin yakınlaştığını haber vermektedir. Bununla birlikte bu yalanlayıcılar, hâlâ onu yalanlamaya devam etmekte, bu Kıyamet’in kopuşuna hazırlık yapmamaktadırlar. Allah ise bu Kıyamet’in kopuşuna delil teşkil eden ve benzerini gören insanların iman etmelerini sağlayacak türden pek büyük âyetler/mucizeler göstermektedir. Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden en büyük delil ve mucizelerden birisi de şudur: İnkarcılar, kendilerine getirdiklerinin doğruluğuna, kendisinin de doğru söylediğine delil teşkil edecek şekilde olağanüstü bir iş göstermesini istediklerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, aya işaret etmiş, o da Allah’ın izni ile birisi Ebu Kubeys dağı üzerinde diğeri de Kuaykı’ân dağı üzerinde olmak üzere iki parçaya ayrılmış idi. İnsanların herhangi bir şekilde göz boyamakla ve olduğundan farklı göstermekle yapamayacakları ulvî âlemde gerçekleşen bu pek büyük mucizeyi müşrikler de başkaları da görmüşler, benzeri görülmedik bir olaya tanık olmuşlardır. Hatta kendisinden önceki herhangi bir peygamber tarafından benzerinin gösterildiğini işitmedikleri bir olaya şahit olmuşlardı. Bundan dolayı gözleri kamaştı, ama yine de iman kalplerine girmedi. Allah da onlar için hayır murat etmedi. Bu sefer iftiralarına ve azgınlıklarına yönelip şöyle dediler:“Muhammed bizi büyüledi. Bunun doğru olup olmadığının tek alâmeti şudur: Sizler uzak yerlerden yolculuk yapıp gelenlere soracaksınız. Çünkü o sizi büyülemiş olsa da sizin gibi burada hazır bulunmayan kimseleri büyülemiş olamaz.” Gelen herkese sordular. Gelen yolcular da onlara bu işin gerçekleştiğini haber verince bu sefer de:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” dediler. Muhammed bizi büyülediği gibi başkalarını da büyülemiştir, dediler. Bu ise ancak insanların en akılsızlarının, hidâyetten en uzak olanlarının ve en şaşkınlarının kabul edebileceği türden bir iftiradır. Bununla onlar yalnızca bu mucizeyi inkâr etmiş olmuyorlardı. Aksine onlar kendilerine gelen her türlü âyet ve mucizeyi yalanlamakta ve hepsine ret karşılığı vermeye hazır kimselerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler.” Çünkü onların maksatları hakka ve hidâyete tabi olmak değildir. Onların maksadı hevâya uymaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. Yüce Allah’ın:“Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular” buyruğu şu buyruğunu andırmaktadır: “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar, ancak hevâlarına uymaktadırlar.”(el-Kasas, 28/50) Çünkü onların maksadı, hidâyete tabi olmak olsaydı kesinlikle iman ederler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e uyarlardı. Zira Yüce Allah, onun vasıtası ile bütün ilâhî isteklere ve şer’î maksatlara açıkça delil teşkil eden pek açık belgeler ve son derece kesin deliller göstermiştir. "Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır.” Yani şu ana kadar iş, henüz varacağı son noktaya varmış değildir. Ama o sona varacaktır. O son gelince de iman edenler, nimet dolu cennetlerde dolaşacak, Allah’ın mağfiret ve rızasına erişeceklerdir. Yalanlayanlar ise Allah’ın gazabında ve azabında ebedi kalacaklardır.
4. Yüce Allah, onların sağlıklı bir maksatlarının bulunmadığını, hidâyete tabi olmak gibi bir isteklerinin olmadığını açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Andolsun onlara” sapıklık ve azgınlıklarından kendilerini “alıkoyacak özellikte birçok haber” geçmiş ve geleceğe dair haberler ve açık mucizeler “gelmiştir.”
5. Bu, Yüce Allah tarafından gönderilmiş “en yüksek seviyede ve yeterli bir hikmettir.” Böylelikle onun bütün âlemlere karşı delili ortaya konulmuştur. Peygamberleri gönderdikten sonra hiçbir kimsenin Allah’a karşı hiçbir bahanesi kalmamıştır. “Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.” Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Doğrusu üzerlerine Rabbinin (azap) sözü hak olmuş olanlar, kendilerine her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görmedikçe iman etmezler.”(Yûnûs, 10/96-97)

1- Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı. 2- Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler ve:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” derler. 3- Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular. Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır. 4- Andolsun onlara (inkardan) alıkoyacak özellikte birçok haber gelmiştir. 5- Bu, son derece üstün bir hikmettir. Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.

(Mekke’de inmiştir. 55 âyettir)
1-2. Yüce Allah, Kıyametin gerçekleşme zamanının yaklaşmış olduğunu, geleceği vaktin yakınlaştığını haber vermektedir. Bununla birlikte bu yalanlayıcılar, hâlâ onu yalanlamaya devam etmekte, bu Kıyamet’in kopuşuna hazırlık yapmamaktadırlar. Allah ise bu Kıyamet’in kopuşuna delil teşkil eden ve benzerini gören insanların iman etmelerini sağlayacak türden pek büyük âyetler/mucizeler göstermektedir. Abdullah’ın oğlu Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden en büyük delil ve mucizelerden birisi de şudur: İnkarcılar, kendilerine getirdiklerinin doğruluğuna, kendisinin de doğru söylediğine delil teşkil edecek şekilde olağanüstü bir iş göstermesini istediklerinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, aya işaret etmiş, o da Allah’ın izni ile birisi Ebu Kubeys dağı üzerinde diğeri de Kuaykı’ân dağı üzerinde olmak üzere iki parçaya ayrılmış idi. İnsanların herhangi bir şekilde göz boyamakla ve olduğundan farklı göstermekle yapamayacakları ulvî âlemde gerçekleşen bu pek büyük mucizeyi müşrikler de başkaları da görmüşler, benzeri görülmedik bir olaya tanık olmuşlardır. Hatta kendisinden önceki herhangi bir peygamber tarafından benzerinin gösterildiğini işitmedikleri bir olaya şahit olmuşlardı. Bundan dolayı gözleri kamaştı, ama yine de iman kalplerine girmedi. Allah da onlar için hayır murat etmedi. Bu sefer iftiralarına ve azgınlıklarına yönelip şöyle dediler:“Muhammed bizi büyüledi. Bunun doğru olup olmadığının tek alâmeti şudur: Sizler uzak yerlerden yolculuk yapıp gelenlere soracaksınız. Çünkü o sizi büyülemiş olsa da sizin gibi burada hazır bulunmayan kimseleri büyülemiş olamaz.” Gelen herkese sordular. Gelen yolcular da onlara bu işin gerçekleştiğini haber verince bu sefer de:“Öteden beri süregelen bir sihirdir” dediler. Muhammed bizi büyülediği gibi başkalarını da büyülemiştir, dediler. Bu ise ancak insanların en akılsızlarının, hidâyetten en uzak olanlarının ve en şaşkınlarının kabul edebileceği türden bir iftiradır. Bununla onlar yalnızca bu mucizeyi inkâr etmiş olmuyorlardı. Aksine onlar kendilerine gelen her türlü âyet ve mucizeyi yalanlamakta ve hepsine ret karşılığı vermeye hazır kimselerdi. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Ama onlar bir âyet/mucize görseler yüz çevirirler.” Çünkü onların maksatları hakka ve hidâyete tabi olmak değildir. Onların maksadı hevâya uymaktır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
3. Yüce Allah’ın:“Onlar, yalanladılar ve hevâlarına uydular” buyruğu şu buyruğunu andırmaktadır: “Eğer sana cevap vermezlerse bil ki onlar, ancak hevâlarına uymaktadırlar.”(el-Kasas, 28/50) Çünkü onların maksadı, hidâyete tabi olmak olsaydı kesinlikle iman ederler, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'e uyarlardı. Zira Yüce Allah, onun vasıtası ile bütün ilâhî isteklere ve şer’î maksatlara açıkça delil teşkil eden pek açık belgeler ve son derece kesin deliller göstermiştir. "Halbuki her işin kararlaştırılmış bir vadesi vardır.” Yani şu ana kadar iş, henüz varacağı son noktaya varmış değildir. Ama o sona varacaktır. O son gelince de iman edenler, nimet dolu cennetlerde dolaşacak, Allah’ın mağfiret ve rızasına erişeceklerdir. Yalanlayanlar ise Allah’ın gazabında ve azabında ebedi kalacaklardır.
4. Yüce Allah, onların sağlıklı bir maksatlarının bulunmadığını, hidâyete tabi olmak gibi bir isteklerinin olmadığını açıklamak üzere şöyle buyurmaktadır:“Andolsun onlara” sapıklık ve azgınlıklarından kendilerini “alıkoyacak özellikte birçok haber” geçmiş ve geleceğe dair haberler ve açık mucizeler “gelmiştir.”
5. Bu, Yüce Allah tarafından gönderilmiş “en yüksek seviyede ve yeterli bir hikmettir.” Böylelikle onun bütün âlemlere karşı delili ortaya konulmuştur. Peygamberleri gönderdikten sonra hiçbir kimsenin Allah’a karşı hiçbir bahanesi kalmamıştır. “Ne var ki uyarılar fayda vermiyor.” Çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Doğrusu üzerlerine Rabbinin (azap) sözü hak olmuş olanlar, kendilerine her türlü âyet/mucize gelse bile acıklı azabı görmedikçe iman etmezler.”(Yûnûs, 10/96-97)

6- O halde sen onlara aldırma. O gün çağırıcı, bilinmedik bir şeye çağırır. 7- Zilletleri gözlerinden okunur bir halde kabirlerinden çıkarlar; tıpkı (yeryüzüne) yayılmış çekirgeler gibi. 8- Davetçiye doğru hızla koşarlar. Kâfirler:“Bu, pek çetin bir gün!” derler.

6. Yüce Allah, Rasûlüne şöyle buyurmaktadır: Artık yalanlayıcıların hidâyet bulmalarına imkân olmadığı açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Geriye onlardan yüz çevirmekten başka bir seçenek kalmamıştır. O bakımdan ona şöyle buyurmaktadır:“O halde sen onlara aldırma” ve onları gelip bulacak pek büyük bir günü ve müthiş dehşetli azabı bekle. "O gün çağırıcı” İsrafil aleyhisselam “bilinmedik bir şeye çağırır.” Yani bütün insanların bilmedikleri son derece korkunç ve dehşetli bir şeye çağırır. İnsanlık ondan daha dehşetli, daha korkunç ve daha ızdırap verici bir şey görmemiştir. İsrafil, Sûr’a bir defa üfürdükten sonra bütün ölüler, Kıyamet’te (hesap için toplanılacak yer olan) Mevkıf’te toplanmak üzere kabirlerinden çıkacaklardır.
7. “Zilletleri gözlerinden okunur bir halde” yani kalplerine ulaşan dehşet ve korkudan dolayı gözleri zilletle öne eğilmiş olacaktır “kabirlerinden çıkarlar; tıpkı (yeryüzüne) yayılmış çekirgeler gibi.” Onlar çokluklarından ve dalgalar halinde iç içe gireceklerinden dolayı oldukça çok sayıda ve yeryüzünde dağılmış olan çekirgeleri andıracaklardır.
8. “Davetçiye doğru hızla koşarlar.” Davetçinin çağrısına cevap verip çabucak geleceklerdir. Bu, davetçinin onları çağıracağına, Kıyamet Mevkıf’inde hazır olmalarını kendilerine emredeceğine, onların da bu çağrıyı kabul edip bu konuda çabuk hareket edeceklerine delildir. Azapları hazırlanmış olan “kâfirler: Bu, pek çetin bir gün, derler.” Nitekim bir başka ayette şöyle buyrulmaktadır: “Kafirler için hiç de kolay değldir.”(el-Muddessir, 74/10) Ayetin mefhumundan, o günün müminler için kolay olacağı anlaşılmaktadır.

6- O halde sen onlara aldırma. O gün çağırıcı, bilinmedik bir şeye çağırır. 7- Zilletleri gözlerinden okunur bir halde kabirlerinden çıkarlar; tıpkı (yeryüzüne) yayılmış çekirgeler gibi. 8- Davetçiye doğru hızla koşarlar. Kâfirler:“Bu, pek çetin bir gün!” derler.

6. Yüce Allah, Rasûlüne şöyle buyurmaktadır: Artık yalanlayıcıların hidâyet bulmalarına imkân olmadığı açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Geriye onlardan yüz çevirmekten başka bir seçenek kalmamıştır. O bakımdan ona şöyle buyurmaktadır:“O halde sen onlara aldırma” ve onları gelip bulacak pek büyük bir günü ve müthiş dehşetli azabı bekle. "O gün çağırıcı” İsrafil aleyhisselam “bilinmedik bir şeye çağırır.” Yani bütün insanların bilmedikleri son derece korkunç ve dehşetli bir şeye çağırır. İnsanlık ondan daha dehşetli, daha korkunç ve daha ızdırap verici bir şey görmemiştir. İsrafil, Sûr’a bir defa üfürdükten sonra bütün ölüler, Kıyamet’te (hesap için toplanılacak yer olan) Mevkıf’te toplanmak üzere kabirlerinden çıkacaklardır.
7. “Zilletleri gözlerinden okunur bir halde” yani kalplerine ulaşan dehşet ve korkudan dolayı gözleri zilletle öne eğilmiş olacaktır “kabirlerinden çıkarlar; tıpkı (yeryüzüne) yayılmış çekirgeler gibi.” Onlar çokluklarından ve dalgalar halinde iç içe gireceklerinden dolayı oldukça çok sayıda ve yeryüzünde dağılmış olan çekirgeleri andıracaklardır.
8. “Davetçiye doğru hızla koşarlar.” Davetçinin çağrısına cevap verip çabucak geleceklerdir. Bu, davetçinin onları çağıracağına, Kıyamet Mevkıf’inde hazır olmalarını kendilerine emredeceğine, onların da bu çağrıyı kabul edip bu konuda çabuk hareket edeceklerine delildir. Azapları hazırlanmış olan “kâfirler: Bu, pek çetin bir gün, derler.” Nitekim bir başka ayette şöyle buyrulmaktadır: “Kafirler için hiç de kolay değldir.”(el-Muddessir, 74/10) Ayetin mefhumundan, o günün müminler için kolay olacağı anlaşılmaktadır.

6- O halde sen onlara aldırma. O gün çağırıcı, bilinmedik bir şeye çağırır. 7- Zilletleri gözlerinden okunur bir halde kabirlerinden çıkarlar; tıpkı (yeryüzüne) yayılmış çekirgeler gibi. 8- Davetçiye doğru hızla koşarlar. Kâfirler:“Bu, pek çetin bir gün!” derler.

6. Yüce Allah, Rasûlüne şöyle buyurmaktadır: Artık yalanlayıcıların hidâyet bulmalarına imkân olmadığı açıkça ortaya çıkmış bulunmaktadır. Geriye onlardan yüz çevirmekten başka bir seçenek kalmamıştır. O bakımdan ona şöyle buyurmaktadır:“O halde sen onlara aldırma” ve onları gelip bulacak pek büyük bir günü ve müthiş dehşetli azabı bekle. "O gün çağırıcı” İsrafil aleyhisselam “bilinmedik bir şeye çağırır.” Yani bütün insanların bilmedikleri son derece korkunç ve dehşetli bir şeye çağırır. İnsanlık ondan daha dehşetli, daha korkunç ve daha ızdırap verici bir şey görmemiştir. İsrafil, Sûr’a bir defa üfürdükten sonra bütün ölüler, Kıyamet’te (hesap için toplanılacak yer olan) Mevkıf’te toplanmak üzere kabirlerinden çıkacaklardır.
7. “Zilletleri gözlerinden okunur bir halde” yani kalplerine ulaşan dehşet ve korkudan dolayı gözleri zilletle öne eğilmiş olacaktır “kabirlerinden çıkarlar; tıpkı (yeryüzüne) yayılmış çekirgeler gibi.” Onlar çokluklarından ve dalgalar halinde iç içe gireceklerinden dolayı oldukça çok sayıda ve yeryüzünde dağılmış olan çekirgeleri andıracaklardır.
8. “Davetçiye doğru hızla koşarlar.” Davetçinin çağrısına cevap verip çabucak geleceklerdir. Bu, davetçinin onları çağıracağına, Kıyamet Mevkıf’inde hazır olmalarını kendilerine emredeceğine, onların da bu çağrıyı kabul edip bu konuda çabuk hareket edeceklerine delildir. Azapları hazırlanmış olan “kâfirler: Bu, pek çetin bir gün, derler.” Nitekim bir başka ayette şöyle buyrulmaktadır: “Kafirler için hiç de kolay değldir.”(el-Muddessir, 74/10) Ayetin mefhumundan, o günün müminler için kolay olacağı anlaşılmaktadır.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

9- Bunlardan önce Nûh’un kavmi de yalanlamıştı. Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler. Böylece o, (davetten) alıkonuldu. 10- Nihâyet o, Rabbine: “Ben yenik düştüm. Artık (onlara karşı bana) yardım et” diye dua etti. 11- Biz de bardaktan boşanırcasına aralıksız (yağan) bir su ile göğün kapılarını açtık. 12- Yerin (dört bir tarafından da) pınarlar fışkırttık. Böylece (her iki) su, takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti. 13- Onu ağaç levhalardan ve çivilerden oluşan (bir gemi) üzerinde taşıdık. 14- O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu. Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere. 15- Andolsun ki Biz onu bir ayet/alamet olarak bıraktık. Yok mu düşünüp öğüt alan? 16- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 17- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

9. Şanı yüce Allah, son Peygamberine yalanlayıcıların durumunu, âyet ve mucizelerin onlara fayda sağlamadığını, onları hiçbir şekilde etkilemediğini zikrettikten sonra onları uyarıp önceki peygamberleri yalanlayan geçmiş ümmetlerin çarptırıldıkları cezaları hatırlatarak onları korkutmakta, Allah’ın onları nasıl helâk ettiğini, cezasını onlara nasıl ulaştırdığını bildirmektedir. Bunlar içinde Yüce Allah’ın puta tapan bir kavme gönderdiği ilk rasûl olan Nûh kavmini zikretmektedir. O, kavmini Allah’ı tevhid etmeye, O’na hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca Allah’a ibadete davet ettiği halde onlar şirk koşmaktan vazgeçmediler ve şöyle dediler:“Tanrılarınızı sakın bırakmayın. Sakın Ved, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesri terk etmeyin.”(Nûh, 71/23) Nûh aleyhisselam onları gece-gündüz, gizli-açık davet etmeye devam etti. Ancak bu, onların inatlarını, azgınlıklarını ve peygamberlerine dil uzatmalarını artırmaktan başka hiçbir fayda sağlamadı. Bundan dolayı da Yüce Allah burada şöyle buyurmaktadır:“Onlar kulumuz (Nuh’u) yalanladılar ve: “Delidir” dediler.” Çünkü onların kanaatlerine göre atalarının izlemiş oldukları şirk ve sapıklık, aklın gösterdiği yoldur. Buna karşılık Nûh aleyhisselam’ın getirdiği yol ise cehalet ve sapıklıktır. O, ancak delilerin söyleyecekleri bir sözü söylemektedir. Ancak onların bu sözleri bir yalandır. Dinen ve aklen kabul edilmiş değişmez gerçekleri alt-üst etmişlerdir. Aksine Nuh’un getirdikleri değişmez hakkın kendisidir. Dosdoğru yol üzere bulunan aydınlık akılları hidâyete, nura ve doğruluğa iletir. Onların üzerinde bulundukları yol ise cahilliktir ve apaçık sapıklığın ta kendisidir. "Böylece o, (davetten) alıkonuldu.” O, kavmini Yüce Allah’a davet edince onlar onu engellediler ve ona sertçe çıkıştılar. Kahrolasıcalar, ona iman etmemekle ve onu yalanlamakla yetinmediler. Ellerinden geldiği kadar ona eziyet de ettiler. Bütün peygamber düşmanları da işte böyledir. Onların, peygamberlerine karşı takındıkları tutum hep bu şekildedir.
10. Kavminin tutumu karşısında Nuh aleyhisselam Rabbine şöylece dua etti:“Ben yenik düştüm.” Onlara karşı zafer kazanacak gücüm yok. Çünkü kavminden ancak pek az kimseler iman etmişti. Bunların da kavimlerine karşı direnecek güçleri yoktu. O nedenle Allah’a:“Artık” onlardan benim intikamımı alarak bana “yardım et.” Diğer bir âyet-i kerimede de şöyle buyurulmaktadır:“Rabbim, yeryüzünde kâfirlerden dönüp dolaşan tek bir kimse bırakma!”(Nûh, 71/26)
11. Yüce Allah da onun duasını kabul etti ve kavminden onun intikamını aldı:“Biz de bardaktan boşanırcasına” ardı arkası kesilmeyen ve pek bol “bir suyla göğün kapılarını açtık.”
12. “Yerin pınarlarını da gürül gürül akıttık.” Yağmur semadan olağanüstü şekilde akıp dururken, normalde su kaynağı olmak şöyle dursun, ateş yakılan yer olduğundan dolayı içinde su bulunması dahi söz konusu bulunmayan tandırlar da dahil olmak üzere yeryüzünün her tarafından sular fışkırıp aktı. Gökten ve yerden çıkan “su” Allah tarafından bu hususta “takdir edilmiş bir işi gerçekleştirmek üzere birleşti.” Allah bunu ezelde yazıp takdir etmiş, azgın ve zalimler için bunu bir ceza olarak tespit etmişti.

13. Kulumuz Nûh’u levhaları ve çivileri bulunan gemi üzerinde taşıyarak kurtardık. Bu geminin tahtaları birbirine çivilerle sağlam bir şekilde bağlanmış ve sapasağlam bir bütün haline getirilmişti.

14. “O (gemi) gözlerimizin önünde/gözetimimiz altında akıp gidiyordu.” Gemi, içindeki Nûh, onunla birlikte iman edenler ve gemiye yüklediği türlü mahlukat ile birlikte Allah’ın suda boğulmaktan koruması, himayesi ve gözetimi altında akıp gidiyordu. Zaten O, en güzel koruyucu, en güzel vekildir. "Küfür/nankörlük ile karşılanana bir mükâfat olmak üzere.” Bizim Nûh’u herkesi boğan suda boğulmaktan kurtarışımız, ona bir mükâfattı. Çünkü kavmi onu yalanlamış, onu inkâr etmiş; o ise sabırla onları davet etmeyi sürdürmüş, Allah’ın emri üzere direnmişti. Kimse bundan onu geri çevirememiş, kimse bu işinden onu alıkoyamamıştı. Nitekim Yüce Allah bir başka âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:“Denildi ki: Ey Nûh, katımızdan selâmetle in! Sana ve seninle beraber bulunan ümmetlere de hayır ve bereketler olsun.”(Hûd, 11/48) Burada maksadın şöyle olma ihtimali de vardır: Biz Nûh kavmini helâk edip onları böyle bir azaba ve böyle bir rüsvaylığa mahkum ettik. Bu da onların küfür ve inatlarının bir cezası idi. Ancak bu, (bu âyetin son kelimesi olan)“كُفِرَ ” kelimesinin “كًفَرَ” şeklinde okunduğu kıraate uygun bir manadır.
15. Andolsun Biz Nuh’un kavmi ile başından geçenlere dair kıssayı, öğüt alan kimselerin öğüt almaları için bir delil olarak bıraktık. Şöyle ki peygamberlere isyan edip onlara karşı inatla direnenleri Allah, kapsamlı ve çok çetin bir ceza ile helâk eder. Buradaki zamirin gemiye ve gemi türüne ait olma ihtimali de vardır. Zira onun asıl yapımı, Allah tarafından rasûlü Nuh aleyhisselam'a öğretmesi sonucu gerçekleşmiştir. Daha sonra Yüce Allah, bu gemi yapma sanatını ve gemi türünü insanlar arasında baki kılmıştır ki, bunun hikmeti de O’nun kullarına olan rahmetini, inâyetini, kudretinin kemâlini ve sanatının harikuladeliğini onlara göstermesidir. “Yok mu düşünüp ibret alan?” Âyetleri ibret alıp düşünen, öğüt alan, zihnini ve fikrini kendisine gelen bu ibretlere açan bir kimse yok mu? Çünkü bunlar son derece açık ve son derece kolaydırlar.

16. Ey muhatap! Allah’ın can yakıcı azabını ve hiçbir kimseye ileri sürecek bir mazeret bırakmayan uyarılarını nasıl buluyorsun?

17. Yani bizler bu Kur’ân-ı Kerîm’in lafızlarını ezberlenmek ve okunmak üzere, manalarını da kavramak ve öğrenmek üzere kolaylaştırdık. Çünkü bu Kur’ân, lafız itibari ile en güzel bir sözdür, manaları en doğru, açıklamaları da en net olan bir kitaptır. Bu kitaba yönelen herkese Yüce Allah, maksadını son derece kolaylaştırır. "Düşünüp öğüt almak"; ilim sahiplerinin kendisi ile öğüt alacakları her bir şeyi kapsar: Helâl, haram, emir ve yasak hükümleri, amellerin karşılıklarına dair hükümler, öğütler, ibretler, akide, doğru haberler vb. Bundan dolayı gerek ezber gerek tefsir yönünden Kur’ân ilmi, ilimlerin en kolayı, kayıtsız ve şartsız olarak en üstünüdür. Kulun öğrenmek istemesi halinde kendisine yardımcı olunacak faydalı bilgi de işte budur. Seleften bazı kimseler bu âyet-i kerime hakkında şöyle demişlerdir:“İlim talep eden yok mu? Ona bu hususta yardım olunacaktır.” Bundan dolayı Yüce Allah “Yok mu düşünüp öğüt alan?” buyruğu ile kullarını bu Kitab’a yönelmeye ve ibret alıp düşünmeye davet etmektedir.

18- Âd kavmi de yalanladı. Ama nasılmış benim azabım ve uyarılarım? 19- Biz, onların üzerine (kendileri için) uğursuzluğu sürekli olan bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga gönderdik. 20- O (kasırga) insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. 21- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 22- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

18-19. Âd, Yemen’de bilinen bir kabilenin adıdır. Yüce Allah onlara Hûd aleyhisselam’ı Allah’ı tevhid etmeye ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etmek üzere peygamber olarak göndermişti. Kavmi onu yalanladı. Bunun üzerine Yüce Allah üzerlerine “uğursuz sürekli olan” yani azabı çok çetin ve onları bedbaht edecek özellikte “bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga” gönderdi. Bu kasırga üzerlerinde kesintisiz olarak yedi gece sekiz gün devam etti.
20. “O (kasırga) oldukça şiddetli estiğinden dolayı “insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.” Havaya kaldırıyor sonra da onları yere fırlatıp helâk ediyordu. Helâk edilmelerinden sonra onların cesetleri, adeta rüzgarın kökünden koparıp yere serdiği hurma kütüğünü andırıyordu. Emrine karşı gelmeleri halinde insanlar, Allah nezdinde ne kadar da değersiz oluyorlar!
21. “Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” Allah’a andolsun ki azap, oldukça can yakıcı idi. Yapılan uyarılar ise kimsenin O’na karşı bir mazeret getirmesine imkân bırakmamıştı.

22. Yüce Allah, kullarına bir rahmet ve onlara inâyet olmak üzere bu sözünü tekrarlamakta ve böylelikle kendilerini dünya ve âhiretlerini ıslâh edecek şeylere çağırmaktadır.

18- Âd kavmi de yalanladı. Ama nasılmış benim azabım ve uyarılarım? 19- Biz, onların üzerine (kendileri için) uğursuzluğu sürekli olan bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga gönderdik. 20- O (kasırga) insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. 21- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 22- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

18-19. Âd, Yemen’de bilinen bir kabilenin adıdır. Yüce Allah onlara Hûd aleyhisselam’ı Allah’ı tevhid etmeye ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etmek üzere peygamber olarak göndermişti. Kavmi onu yalanladı. Bunun üzerine Yüce Allah üzerlerine “uğursuz sürekli olan” yani azabı çok çetin ve onları bedbaht edecek özellikte “bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga” gönderdi. Bu kasırga üzerlerinde kesintisiz olarak yedi gece sekiz gün devam etti.
20. “O (kasırga) oldukça şiddetli estiğinden dolayı “insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.” Havaya kaldırıyor sonra da onları yere fırlatıp helâk ediyordu. Helâk edilmelerinden sonra onların cesetleri, adeta rüzgarın kökünden koparıp yere serdiği hurma kütüğünü andırıyordu. Emrine karşı gelmeleri halinde insanlar, Allah nezdinde ne kadar da değersiz oluyorlar!
21. “Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” Allah’a andolsun ki azap, oldukça can yakıcı idi. Yapılan uyarılar ise kimsenin O’na karşı bir mazeret getirmesine imkân bırakmamıştı.

22. Yüce Allah, kullarına bir rahmet ve onlara inâyet olmak üzere bu sözünü tekrarlamakta ve böylelikle kendilerini dünya ve âhiretlerini ıslâh edecek şeylere çağırmaktadır.

18- Âd kavmi de yalanladı. Ama nasılmış benim azabım ve uyarılarım? 19- Biz, onların üzerine (kendileri için) uğursuzluğu sürekli olan bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga gönderdik. 20- O (kasırga) insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. 21- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 22- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

18-19. Âd, Yemen’de bilinen bir kabilenin adıdır. Yüce Allah onlara Hûd aleyhisselam’ı Allah’ı tevhid etmeye ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etmek üzere peygamber olarak göndermişti. Kavmi onu yalanladı. Bunun üzerine Yüce Allah üzerlerine “uğursuz sürekli olan” yani azabı çok çetin ve onları bedbaht edecek özellikte “bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga” gönderdi. Bu kasırga üzerlerinde kesintisiz olarak yedi gece sekiz gün devam etti.
20. “O (kasırga) oldukça şiddetli estiğinden dolayı “insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.” Havaya kaldırıyor sonra da onları yere fırlatıp helâk ediyordu. Helâk edilmelerinden sonra onların cesetleri, adeta rüzgarın kökünden koparıp yere serdiği hurma kütüğünü andırıyordu. Emrine karşı gelmeleri halinde insanlar, Allah nezdinde ne kadar da değersiz oluyorlar!
21. “Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” Allah’a andolsun ki azap, oldukça can yakıcı idi. Yapılan uyarılar ise kimsenin O’na karşı bir mazeret getirmesine imkân bırakmamıştı.

22. Yüce Allah, kullarına bir rahmet ve onlara inâyet olmak üzere bu sözünü tekrarlamakta ve böylelikle kendilerini dünya ve âhiretlerini ıslâh edecek şeylere çağırmaktadır.

18- Âd kavmi de yalanladı. Ama nasılmış benim azabım ve uyarılarım? 19- Biz, onların üzerine (kendileri için) uğursuzluğu sürekli olan bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga gönderdik. 20- O (kasırga) insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. 21- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 22- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

18-19. Âd, Yemen’de bilinen bir kabilenin adıdır. Yüce Allah onlara Hûd aleyhisselam’ı Allah’ı tevhid etmeye ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etmek üzere peygamber olarak göndermişti. Kavmi onu yalanladı. Bunun üzerine Yüce Allah üzerlerine “uğursuz sürekli olan” yani azabı çok çetin ve onları bedbaht edecek özellikte “bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga” gönderdi. Bu kasırga üzerlerinde kesintisiz olarak yedi gece sekiz gün devam etti.
20. “O (kasırga) oldukça şiddetli estiğinden dolayı “insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.” Havaya kaldırıyor sonra da onları yere fırlatıp helâk ediyordu. Helâk edilmelerinden sonra onların cesetleri, adeta rüzgarın kökünden koparıp yere serdiği hurma kütüğünü andırıyordu. Emrine karşı gelmeleri halinde insanlar, Allah nezdinde ne kadar da değersiz oluyorlar!
21. “Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” Allah’a andolsun ki azap, oldukça can yakıcı idi. Yapılan uyarılar ise kimsenin O’na karşı bir mazeret getirmesine imkân bırakmamıştı.

22. Yüce Allah, kullarına bir rahmet ve onlara inâyet olmak üzere bu sözünü tekrarlamakta ve böylelikle kendilerini dünya ve âhiretlerini ıslâh edecek şeylere çağırmaktadır.

18- Âd kavmi de yalanladı. Ama nasılmış benim azabım ve uyarılarım? 19- Biz, onların üzerine (kendileri için) uğursuzluğu sürekli olan bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga gönderdik. 20- O (kasırga) insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu. 21- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 22- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

18-19. Âd, Yemen’de bilinen bir kabilenin adıdır. Yüce Allah onlara Hûd aleyhisselam’ı Allah’ı tevhid etmeye ve yalnız O’na ibadet etmeye davet etmek üzere peygamber olarak göndermişti. Kavmi onu yalanladı. Bunun üzerine Yüce Allah üzerlerine “uğursuz sürekli olan” yani azabı çok çetin ve onları bedbaht edecek özellikte “bir günde (uğultusu ve soğuğu) şiddetli olan bir kasırga” gönderdi. Bu kasırga üzerlerinde kesintisiz olarak yedi gece sekiz gün devam etti.
20. “O (kasırga) oldukça şiddetli estiğinden dolayı “insanları kaldırıp tıpkı kökünden sökülüp devrilmiş hurma kütükleri gibi yere seriyordu.” Havaya kaldırıyor sonra da onları yere fırlatıp helâk ediyordu. Helâk edilmelerinden sonra onların cesetleri, adeta rüzgarın kökünden koparıp yere serdiği hurma kütüğünü andırıyordu. Emrine karşı gelmeleri halinde insanlar, Allah nezdinde ne kadar da değersiz oluyorlar!
21. “Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” Allah’a andolsun ki azap, oldukça can yakıcı idi. Yapılan uyarılar ise kimsenin O’na karşı bir mazeret getirmesine imkân bırakmamıştı.

22. Yüce Allah, kullarına bir rahmet ve onlara inâyet olmak üzere bu sözünü tekrarlamakta ve böylelikle kendilerini dünya ve âhiretlerini ıslâh edecek şeylere çağırmaktadır.

23- Semûd kavmi de uyarıları yalanladı. 24- Dediler ki:“İçimizden tek bir insana mı uyacağız?! O takdirde biz, şüphesiz bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz!” 25- “Vahiy aramızdan ona mı gönderilmiş?! Hayır; aksine o, çok yalancı ve şımarık biridir.” 26- Yarın kimin şımarık ve çok yalancı olduğunu bilecekler. 27- Biz onlara bir imtihan olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Artık onları gözetle ve sabret! 28- Onlara suyun aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver. Herkes kendi su içme sırasında hazır olacaktır. 29- Derken onlar arkadaşlarını çağırdılar. O da (kılıcını) aldı ve dişi deveyi kesip öldürdü. 30- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 31- Biz üzerlerine tek bir çığlık gönderdik de onlar ağıl sahibinin (ağıla koyduğu) saman gibi (çerçöp) oldular. 32- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

23. “Semûd kavmi” Hicr topraklarında bilinen ünlü bir kabiledir. Peygamberleri Salih aleyhisselam kendilerini Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek olarak ibadet etmeye davet edip de başlarına gelecek azabı haber vererek uyardığında, onlar da ona karşı çıktılar.
24. Onu yalanladılar, ona karşı büyüklenip şaşkın bir şekilde:“Bizden olan (sıradan) bir insana mı uyacağız?” Yani biz nasıl olur da bizim gibi, insanların nazarında bizden üstün olmayan, meleklerden de olmayan bir insana uyarız? Üstelik o, tek bir şahıstır. “O takdirde” eğer bu durumda olmasına rağmen ona uyacak olursak “biz şüphesiz bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz!” Sapık ve bedbaht kimseler oluruz. Onların söyledikleri bu sözler, sapıklıklarından ve bedbahtlıklarından kaynaklanan sözlerdir. Onlar ağaca, taşa ve resimlere tapan kimseler olmayı gururlarına yedirdiler; ama insanlardan gönderilmiş bir peygambere uymayı gururlarına yediremediler.
25. “Vahiy aramızdan ona mı gönderilmiş?” Nasıl olur da Allah aramızdan vahyi özellikle ona verir ve onun üzerine bu öğütleri indirir. Aramızdan özellikle onun seçilmesini gerektiren meziyeti nedir? Bu, tüm inkarcıların Yüce Allah’a karşı yaptıkları bir itirazlarıdır. Onlar bu itirazı hep yapagelmişlerdir. Sürekli olarak bunu ileri sürerek peygamberlerin çağrısını reddetmişlerdir. Yüce Allah ise onların bu şüphelerini peygamberlerin ümmetlerine söylediklerini belirttiği şu buyruğu ile cevaplandırmaktadır:“Peygamberleri onlara şöyle demişti: Biz ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütfeder.”(İbrahim, 14/15) Yüce Allah, peygamberlere öyle birtakım nitelik, ahlâk ve mükemmel özellikler bahşetmiştir ki, bununla Rablerinin risâletini alabilecek ve özellikle kendilerine vahyedilmesine sebep teşkil edecek bir konuma gelmişlerdir. Onların insanlardan olmaları, Yüce Allah’ın rahmet ve hikmetinin bir tecellisidir. Şâyet onlar meleklerden olsalardı, insanların onlardan vahyi öğrenmelerine imkân bulunmazdı. Ayrıca eğer onlar melek olsalardı bu sefer onları yalanlayan kimselerin dünya hayatında derhal cezalandırılmaları gerekirdi. Semûd kavminin peygamberleri Salih aleyhisselam hakkında söyledikleri bu sözlerden maksat, onu yalanlamaktır. Bundan dolayı onlar onun aleyhinde şu zalimce hükmü verdiler:“Hayır; aksine o, çok yalancı ve şımarık biridir.” Yalanı da kötülüğü de çok olandır, dediler. Allah kahretsin onları! Ne kadar da akılsız, ne kadar da zalimdiler! Doğru sözlü, iyiliklerini samimi olarak isteyen kimselere ne kadar da çirkin sözlerle hitapta bulunarak karşılık verdiler!
27. Hiç şüphesiz onların azgınlıkları artınca Yüce Allah, onları cezalandırdı. Allah onlara üzerlerindeki en büyük nimetlerden birisi olan dişi deveyi, Allah’ın bir âyeti/mucizesi olarak gönderdi. Ondan hepsine yetecek kadar süt sağıyorlardı. “Biz onlara bir imtihan olmak üzere” onları denemek ve sınamak için “dişi deveyi göndereceğiz. Artık onları gözetle ve sabret!” Onları davetine sabırla devam et! Onların başına gelecekleri de gözetle! Yahut onlar iman mı edecekler yoksa inkâra mı sapacaklar, bekle!
28. “Onlara suyun aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver.” Onların güzel ve tatlı olan sularının, kendileri ile dişi deve arasında pay edilmiş olduğunu bildir. Onun su içeceği belli bir günü olduğu gibi, kendilerinin de su içecekleri belli bir günleri vardır. "Herkes kendi su içme sırasında hazır olacaktır.” Su içme sırası gelen o günde hazır bulunacaktır. Çünkü o gün sudan payı olmayana su içmek yasaktır.
29. “Derken üzerine onlar” kabilenin en bedbaht kişisi olan ve bu işe girişen “arkadaşlarını çağırdılar. O da (kılıcını) aldı” kendisine verilen kesme emrine uyup “dişi deveyi kesip öldürdü.”
30-32. “Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” Bu, çok şiddetli bir azap idi. Allah, üzerlerine hem bir çığlık, hem de bir sarsıntı göndermişti. Onlardan bir fert kalmamak üzere hepsini helâk etmişti. Allah, Salih aleyhisselam’ı ve onunla birlikte iman edenleri ise kurtarmıştı. “Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?”

23- Semûd kavmi de uyarıları yalanladı. 24- Dediler ki:“İçimizden tek bir insana mı uyacağız?! O takdirde biz, şüphesiz bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz!” 25- “Vahiy aramızdan ona mı gönderilmiş?! Hayır; aksine o, çok yalancı ve şımarık biridir.” 26- Yarın kimin şımarık ve çok yalancı olduğunu bilecekler. 27- Biz onlara bir imtihan olmak üzere dişi deveyi göndereceğiz. Artık onları gözetle ve sabret! 28- Onlara suyun aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver. Herkes kendi su içme sırasında hazır olacaktır. 29- Derken onlar arkadaşlarını çağırdılar. O da (kılıcını) aldı ve dişi deveyi kesip öldürdü. 30- Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım? 31- Biz üzerlerine tek bir çığlık gönderdik de onlar ağıl sahibinin (ağıla koyduğu) saman gibi (çerçöp) oldular. 32- Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?

23. “Semûd kavmi” Hicr topraklarında bilinen ünlü bir kabiledir. Peygamberleri Salih aleyhisselam kendilerini Allah’a, O’na hiçbir şeyi ortak koşmaksızın tek olarak ibadet etmeye davet edip de başlarına gelecek azabı haber vererek uyardığında, onlar da ona karşı çıktılar.
24. Onu yalanladılar, ona karşı büyüklenip şaşkın bir şekilde:“Bizden olan (sıradan) bir insana mı uyacağız?” Yani biz nasıl olur da bizim gibi, insanların nazarında bizden üstün olmayan, meleklerden de olmayan bir insana uyarız? Üstelik o, tek bir şahıstır. “O takdirde” eğer bu durumda olmasına rağmen ona uyacak olursak “biz şüphesiz bir sapıklık ve çılgınlık içinde oluruz!” Sapık ve bedbaht kimseler oluruz. Onların söyledikleri bu sözler, sapıklıklarından ve bedbahtlıklarından kaynaklanan sözlerdir. Onlar ağaca, taşa ve resimlere tapan kimseler olmayı gururlarına yedirdiler; ama insanlardan gönderilmiş bir peygambere uymayı gururlarına yediremediler.
25. “Vahiy aramızdan ona mı gönderilmiş?” Nasıl olur da Allah aramızdan vahyi özellikle ona verir ve onun üzerine bu öğütleri indirir. Aramızdan özellikle onun seçilmesini gerektiren meziyeti nedir? Bu, tüm inkarcıların Yüce Allah’a karşı yaptıkları bir itirazlarıdır. Onlar bu itirazı hep yapagelmişlerdir. Sürekli olarak bunu ileri sürerek peygamberlerin çağrısını reddetmişlerdir. Yüce Allah ise onların bu şüphelerini peygamberlerin ümmetlerine söylediklerini belirttiği şu buyruğu ile cevaplandırmaktadır:“Peygamberleri onlara şöyle demişti: Biz ancak sizin gibi bir insanız. Ancak Allah kulları arasından dilediği kimselere lütfeder.”(İbrahim, 14/15) Yüce Allah, peygamberlere öyle birtakım nitelik, ahlâk ve mükemmel özellikler bahşetmiştir ki, bununla Rablerinin risâletini alabilecek ve özellikle kendilerine vahyedilmesine sebep teşkil edecek bir konuma gelmişlerdir. Onların insanlardan olmaları, Yüce Allah’ın rahmet ve hikmetinin bir tecellisidir. Şâyet onlar meleklerden olsalardı, insanların onlardan vahyi öğrenmelerine imkân bulunmazdı. Ayrıca eğer onlar melek olsalardı bu sefer onları yalanlayan kimselerin dünya hayatında derhal cezalandırılmaları gerekirdi. Semûd kavminin peygamberleri Salih aleyhisselam hakkında söyledikleri bu sözlerden maksat, onu yalanlamaktır. Bundan dolayı onlar onun aleyhinde şu zalimce hükmü verdiler:“Hayır; aksine o, çok yalancı ve şımarık biridir.” Yalanı da kötülüğü de çok olandır, dediler. Allah kahretsin onları! Ne kadar da akılsız, ne kadar da zalimdiler! Doğru sözlü, iyiliklerini samimi olarak isteyen kimselere ne kadar da çirkin sözlerle hitapta bulunarak karşılık verdiler!
27. Hiç şüphesiz onların azgınlıkları artınca Yüce Allah, onları cezalandırdı. Allah onlara üzerlerindeki en büyük nimetlerden birisi olan dişi deveyi, Allah’ın bir âyeti/mucizesi olarak gönderdi. Ondan hepsine yetecek kadar süt sağıyorlardı. “Biz onlara bir imtihan olmak üzere” onları denemek ve sınamak için “dişi deveyi göndereceğiz. Artık onları gözetle ve sabret!” Onları davetine sabırla devam et! Onların başına gelecekleri de gözetle! Yahut onlar iman mı edecekler yoksa inkâra mı sapacaklar, bekle!
28. “Onlara suyun aralarında pay edilmiş olduğunu haber ver.” Onların güzel ve tatlı olan sularının, kendileri ile dişi deve arasında pay edilmiş olduğunu bildir. Onun su içeceği belli bir günü olduğu gibi, kendilerinin de su içecekleri belli bir günleri vardır. "Herkes kendi su içme sırasında hazır olacaktır.” Su içme sırası gelen o günde hazır bulunacaktır. Çünkü o gün sudan payı olmayana su içmek yasaktır.
29. “Derken üzerine onlar” kabilenin en bedbaht kişisi olan ve bu işe girişen “arkadaşlarını çağırdılar. O da (kılıcını) aldı” kendisine verilen kesme emrine uyup “dişi deveyi kesip öldürdü.”
30-32. “Nasılmış Benim azabım ve uyarılarım?” Bu, çok şiddetli bir azap idi. Allah, üzerlerine hem bir çığlık, hem de bir sarsıntı göndermişti. Onlardan bir fert kalmamak üzere hepsini helâk etmişti. Allah, Salih aleyhisselam’ı ve onunla birlikte iman edenleri ise kurtarmıştı. “Andolsun ki Biz Kur’ân’ı düşünüp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Yok mu düşünüp öğüt alan?”