Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Kıyâmet Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

40 ayetSayfa 1 / 2

1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.

(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.

5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.

Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.

1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.

(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.

5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.

Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.

1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.

(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.

5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.

Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.

1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.

(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.

5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.

Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.

1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.

(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.

5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.

Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.

1- Kıyamet gününe yemin olsun, 2- Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki (siz kesinlikle diriltileceksiniz). 3- İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor? 4- Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz. 5- Ama insan, günah işlemek için önündeki (kıyameti) yalanlamayı tercih eder. 6- “Ne zamanmış o kıyamet günü?” diye sorar.

(Mekke’de inmiştir. 40 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Burada “لا: hayır” kelimesi, ne nafiye/olumsuzluk edatıdır, ne de zaid/fazladan gelmiştir. Bu, kendisi ile başlanılmak ve daha sonraki buyruklara gereken önemi verip dikkati çekmek için kullanılmıştır. Bu edat, yemin ile birlikte çokça kullanıldığından dolayı -aslı itibari ile söz başlangıcında kullanılmasa da- bununla söze başlamanın garip kaçacak bir tarafı yoktur. Burada kendisine yemin edilen şeyle hakkında yemin edilen şeyler aynıdır. O da ölümden sonra diriliş, insanların kabirlerinden kalkmaları, sonra da yüce Rableri haklarında ne hüküm verecek diye beklemek üzere durmalarıdır.
2. “Kendini kınayan nefse de yemin olsun ki…” Kasıt, iyi ve kötü bütün nefislerdir. Bunlara “kendini kınayan” denmesinin sebebi, çokça değişip durması, değişik noktalar arasında gidip gelmesi, belli bir hal üzerinde sebat göstermemesidir. Diğer bir sebep de şudur: Nefis, ölüm esnasında yaptıkları dolayısı ile sahibini kınayacaktır. Hatta mü’minin nefsi bile dünyada iken yaptığı kusurlardan, herhangi bir hakkı yerine getirmemekten yahut gaflete düşmekten dolayı kendini kınar. O halde bu yemin ile hem amellerin karşılığının verileceğine, hem amellerin karşılığının kendisine, hem de amelinin karşılığını hak edene bir arada yemin edilmiş olmaktadır.
3. Daha sonra yüce Allah, buna rağmen kimi inatçıların, Kıyamet gününü yalanlamakta olduklarını haber vererek şöyle buyurmaktadır:“İnsan, Bizim onun (çürüyüp dağılmış) kemiklerini” ölümünden sonra “bir araya getir(ip dirilt)emeyeceğimizi mi sanıyor?” Nitekim Yüce Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Çürümüş haldeki kemikleri kim diriltecekmiş? dedi.”(Yâsîn, 36/78) Bu kimse, cahilliği ve haksızlığı sebebiyle Allah’ın, bedenin direği durumunda olan kemiklerini yaratmaya kâdir oluşunu çok uzak bir ihtimal olarak görmektedir. 4. Yüce Allah da onun bu kanaatini reddederek şöyle buyurmaktadır:“Elbette (bunu yapabiliriz); hatta biz, onun parmak uçlarını dahi düzenleyip (eski haline getirmeye) kâdiriz.” Onun parmak uçlarını ve bunların kemiklerini toplayıp bir araya getireceğiz. Bu da bedenin bütün bölümlerinin diriltileceğini ifade eder. Çünkü parmak uçları dahi tekrar yaratılacağına göre artık beden tamamen yaratılacak demektir.

5-6. Onun Yüce Allah’ın kudretini inkâr edişi, bu kudrete delil teşkil eden hususların azlığından değildir. Onun bu hale düşmesi, ileride karşı karşıya kalacağı öldükten sonra dirilişi yalanlama irade ve maksadına sahip oluşundan dolayıdır. Âyet-i kerimede geçen fücur; bile bile ve kastî olarak yalanlamak demektir.

Daha sonra Yüce Allah, Kıyametin hallerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır.

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

7, 8, 9- Gözler (dehşetten) donup kaldığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; 10- O gün insan:“Kaçacak yer neresi?” der. 11- Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok! 12- O gün varıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur. 13- O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir. 14- Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir; 15- Türlü mazeretler ortaya atsa bile.

7. “Gözler (dehşetten) donup kaldığı zaman” artık Kıyamet kopmuş olacaktır. O pek büyük dehşetlerden dolayı gözler yuvalarından dışarı fırlayacak ve göz kapakları hareket etmeyecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“...O, onları ancak gözlerin dehşetle yerinden fırlayacağı bir güne erteliyor. Hepsi de başlarını dikerek koşacaklar, gözleri (ile) kendilerine bile dönüp bakamayacaklar. Kalpleri ise bomboş olacaktır.”(İbrahim, 14/42-43) 8-9. “Ay tutulduğu” ışığı ve gücü gittiği “güneş ve ay bir araya getirildiği zaman.” Halbuki Yüce Allah, onları yarattığı günden beri bir arada bulunmamışlardır. Ama Allah Kıyamet gününde onları bir araya getirecektir. Ayın ışığı söndürülecek, güneş tortop edilecek ve kullar ayın da güneşin de Allah’ın emrine göre hareket eden iki kul olduğunu ve onlara ibadet edenler de yalancı olduklarını görsünler diye ikisi de cehenneme atılacaktır. 10. “O gün insan” bu dehşet verici, tedirgin edici hususları gördüğünde; Şu karşı karşıya bulunduğumuz musibetlerden ve dehşetli hallerden kaçıp yakamızı kurtarmak için “Kaçacak yer neresi?” der.”
11. “Asla! Kaçıp sığınacak hiçbir yer yok.” Hiç kimsenin Allah’tan başka sığınacak bir yeri olmayacaktır. 12. “O gün” bütün kullar için “varılıp durulacak yer, yalnız Rabbinin huzurudur.” Hiç kimse bu yerden kaçamaz yahut bir yere gizlenemez. Amelinin karşılığının kendisine verilmesi için mutlaka Rabbinin huzurunda durdurulacaktır. Bundan dolayı şöyle buyurulmaktadır: 13. “O gün insana yaptığı ve ertelediği her şey haber verilir.” İyisi ile kötüsü ile ilk dönemlerinde de son dönemlerinde de işlediği bütün amelleri ona bildirilir ve kendisinin reddedemeyeceği bir şekilde ona bunlar haber verilir.
14. “Ama zaten insan, kendisini çok iyi bilir.” Kendi hakkında tanık olacak ve kendisini hesaba çekecektir. 15. “Türlü mazeretler ortaya atsa bile.” Bunlar, kabul olunacak mazeretler olmayacaktır. Aksine kendi amelleri kendisine söyletilecek, o da bütün bunları tek tek itiraf edecektir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Oku amel defterini! Bugün kendine karşı hesap görücü olarak kendin yetersin.”(el-İsrâ, 17/14) Kul, yaptıklarını inkâr etse yahut mazeret bildirecek olsa dahi, onun bu inkâr ve mazeretinin kendisine en ufak bir faydası olmayacaktır. Çünkü onun kulakları, gözleri ve bütün azaları yaptıklarına şahitlik edeceklerdir. Diğer taraftan Rabbini razı etmeye çalışmasının vakti geçip gitmiş ve artık bunun faydası kalmamış olacaktır:“O gün zulmedenlere mazeret bildirmeleri fayda vermez ve onlardan Rablerini razı etmeleri de istenmez.”(er-Rûm, 30/57)

16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.

16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.

16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.

16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.

16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.

16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.

16- Kur'ân’ı (vahyedilmesi tamamlanmadan önce unutmadan bellemek için) acele edip de dilini kıpırdatarak tekrarlama! 17- Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer. 18- O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et. 19- Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.

16. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e Cebrail vahiy getirip de Kur’ân’ı okumaya başladığında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Kur’ân’ı belleme tutkusu dolayısı ile daha o vahyi bitirmeden onu telaffuz etmeye kalkışır, Cebrail’in okuması ile birlikte okumaya gayret ederdi. Yüce Allah, ona bu işten vazgeçmesini emretmiş ve şöyle buyurmuştur:“Sana onun vahyi tamamlanmadan önce Kur’ân’ı okumada acele etme!”(Tâ-Hâ, 20/114) İşte burada da şöyle buyurmaktadır: “Onu çabuklaştırmak için dilini onunla kıpırdatma!” 17. Daha sonra Yüce Allah, ona Kur’ân-ı Kerîm’i bellemesini, okumasını ve kalbinde onu toplayacağını taahhüt ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onu (sana) belletmek de okutmak da Bize düşer.” Senin bu tutkuna sebep teşkil eden şey de onun bazı kelimelerini kaçırmak ve unutmak korkusudur. Allah ise sana bunun teminatını verdiğine göre artık bunu gerektiren bir sebep kalmamıştır. 18. “O halde Biz onu okuduğumuz zaman sen, onun okunuşunu takip et.” Yani Cebrail, sana getirdiği vahyi tamamladıktan sonra o vakit sen de onun okumasını takip et ve onun arkasından sen de oku. 19. “Sonra onu açıklamak da hiç şüphesiz Bize düşer.” Yani manalarını açıklamak da bize aittir. Yüce Allah, ona lafzını korumayı da manalarını korumayı da taahhüt etmiştir. Bu ise korumanın olabilecek en ileri derecesidir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de Allah’ın istediği bu edebi takındı. Cebrail, ona bundan böyle Kur’ân okudu mu (vahyetti mi) onu dinler, o bitirdikten sonra kendisi onu okurdu. Bu âyet-i kerimede ilim öğrenme edebi de gösterilmektedir. Öğrenci, hoca açıklamakta olduğu meseleyi bitirmeden önce acele etmemelidir. Aksine hoca, açıkladığı meseleyi bitirdikten sonra kavrayamadığı hususu sorma yolunu seçmelidir. Aynı şekilde eğer sözlerinin baş tarafında reddi yahut güzel bulup onaylamayı gerektiren bir husus var ise yine yapılan bu açıklamayı bitirmeden önce o hususu ret veya kabule kalkışmamalıdır. Böylelikle yapılan açıklamanın doğru veya yanlış olduğu tam manasıyla anlamış olur, anlatılan hususu iyice beller ve o konuda doğru bir şekilde açıklamalarda bulunmak imkânını elde eder. Aynı şekilde bu ayetler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in ümmete vahyin lafızlarını açıkladığı gibi manalarını da açıklamış olduğunu göstermektedir.

20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.

20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.

20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.

20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.

20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.

20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.

20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.

20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.

20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.

20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.

20- Asla! Doğrusu siz, çabuk elde edilen (dünyayı) seviyorsunuz. 21- Ahireti ise bir kenara atıyorsunuz. 22- O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır. 23- Rablerine bakmaktadırlar. 24- O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır. 25- Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.

20-21. Yani Yüce Allah’ın verdiği öğütlerden, hatırlatmalardan, gaflete düşüp yüz çevirmenize sebeb teşkil eden husus, sizlerin “çabuk elde edilen (dünyayı) seviyor” olmanız, onun zevk ve arzularını elde etmenize sebep olacak hususlar için çalışmanız ve bunu âhirete tercih etmenizdir. O bakımdan âhiret için çalışmayı da terk ediyorsunuz. Çünkü dünya nimet ve lezzetleri, hemen elde edilen şeylerdir. İnsan da çabuk elde edilen şeyleri sevmeye meyyaldir. Âhiretteki ebedi nimetler ise hemen de ilerde elde edilecektir. Bundan dolayı sizler, âhiretten gafilsiniz, âhirete yönelmeyi terk ediyorsunuz. Sanki onun için yaratılmamış gibisiniz ve sanki bu dünya yurdu değerli ömürlerin uğrunda harcanacağı, gece ve gündüz kendisi için çalışılacak, ebedi kalınacak bir yurtmuş gibi çalışıp didiniyorsunuz. Böylelikle sizler hakikati alt-üst ettiniz ve pek büyük hüsrana uğradınız. Sizler âhireti dünyaya tercih etmiş, akıllı ve basiret sahibi kimselerin baktığı gibi sonuçlara bakmış olsaydınız, hiç şüphesiz kazançlı çıkar, ziyana uğramak söz konusu olmaksızın kâr elde edersiniz. Beraberinde hiçbir bedbahtlığın söz konusu olmayacağı bir bahtiyarlığa kavuşurdunuz.
22. Daha sonra Yüce Allah, âhirette insanların durumunu ve farklı hallerini açıklamak sureti ile âhiret nimetlerini tercih etmeye sevkedecek hususları söz konusu etmektedir. Âhireti dünyaya tercih edenlerin mükâfatlarını dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler vardır ki apaydınlıktır.” Güzeldir, parlaktır, içinde bulundukları kalbî nimetler, ruhî sevinçler ve maddi lezzetlerden ötürü yüzleri aydınlıktır, ışıl ışıl parıldar. 23. “Rablerine bakmaktadırlar.” Mertebelerine uygun olarak Rablerine bakacaklardır. Onların kimisi sabah akşam Rabbini görecek, kimisi cumadan cumaya bir defa Rabbini görecektir. O’nun kerim yüzüne, hiçbir benzeri bulunmayan, göz kamaştırıcı cemaline bakacak ve bundan lezzet alacaktır. O’nu görecekleri vakit içinde bulundukları nimetleri unutacaklardır. İfade edilmesi mümkün olamayacak kadar lezzet alacaklar ve sevineceklerdir. Gözleri parıldayacak, güzelliklerine güzellik katılacaktır. Keremi sonsuz Allah’tan bizleri de onlardan kılmasını niyaz ederiz.
24. Dünyayı âhirete tercih edenler hakkında da şöyle buyurmaktadır:“O gün birtakım yüzler de vardır ki asıktır” kederli, hor, hakir ve zelildir. 25. “Başlarına çok büyük bir felaket geleceğini anlarlar.” Çok çetin bir şekilde cezalandırılacaklarını, can yakıcı bir azaba uğrayacaklarını anlarlar. İşte bundan dolayı yüzlerinin şekli değişmiş, suratları asılmış olacaktır.

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***

26- Hayır! Gerçek şu ki can, köprücük kemiğine gelip dayandığı; 27- “Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği; 28- Artık (ölüm döşeğinde olanın, dünyadan) ayrılık vaktinin geldiğini anladığı; 29- Ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman; 30- İşte o gün (kulların) götürüleceği yer, yalnız Rabbinin huzuru olacaktır. 31- Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş, namaz da kılmamıştı. 32- Aksine yalanlamış ve yüz çevirmişti. 33- Sonra da kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti. 34- Sana lâyıktır (o azap), lâyık! 35- Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık! 36- Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? 37- O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? 38- Sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu yaratıp şekil vermiştir. 39- Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. 40- Hiç bunları yapanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?

26-27. Yüce Allah, kullarına ölüm döşeğindeki kişinin halini hatırlatarak öğüt vermektedir. Onun ruhu gırtlağın kenarındaki kemiklere gelip dayandığında, işte o vakit, kişi oldukça büyük sıkıntılarla karşı karşıya kalır. Kendisini şifaya kavuşturacağını, rahata kavuşturacağını zannettiği her bir çare ve sebebe başvurmak ister. İşte bundan dolayı devamla:“Kim (şifa bulsun diye ona) okuyup üfleyecek?” denildiği…” buyrulmaktadır. Yani onu okuyup üflemek gibi manevi bir yolla tedavi edecek kimse var mıdır?, diye sorarlar. Çünkü normal tedavi sebeplerinden ümitlerini kesmişlerdir ve artık ilâhî sebeplere yönelirler. Fakat kaza ve kaderin gerçekleşmesi kesinlik kazanıp da bu hale geldiğinde onu hiçbir kimse geri çeviremez. 28-30. “Artık” dünyadan “ayrılık vaktinin geldiğini anladığı ve bacaklar birbirine dolaştığı zaman.” Yani zorluklar bir araya gelecek, sarmaş dolaş olacak, alabildiğine büyük ve sıkıntılı bir hal alacak, ruhun alışageldiği, onunla birlikte olduğu bedenden çıkması istenecek. Amellerinin karşılığını vermesi ve yaptıklarını kendisine itiraf ettirmesi için Yüce Allah’a götürülecek. İşte Yüce Allah’ın sözünü ettiği bu öğüt, gerçekten kalpleri kurtuluşa götürecek yollara sevkeder. Helake götürecek yolları izlemekten de alıkoyar.
31. Ne var ki ilâhî âyet ve delillerin hiçbir fayda vermediği inatçı kimseler sapıklıklarını, küfür ve inatlarını sürdürmeye devam ederler:“Ama o (kafir insan), tasdik etmemiş” Allah’a, meleklerine, kitaplarına, âhiret gününe, hayrı ve şerri ile kadere inanmamış; “namaz da kılmamıştı.” 32-33. “Aksine” tasdik edecek yerde hakkı “yalanlamış ve” ona verilen emir ve yasaklardan “yüz çevirmişti.” O, bütün bunları yaparken kalbi rahattı ve Rabbinden korkmuyordu. Aksine “kibirle gerine gerine ailesinin/taraftarlarının yanına gitmişti.” Yani hiçbir şey hatırına gelmemiş ve yaptıklarına hiç aldırmamıştı.
34-35. Yüce Allah, böylesini şu buyrukları ile tehdit etmektedir:“Sana lâyıktır (o azap), lâyık! Evet; o sana lâyıktır, hem de ne lâyık!” Bu sözler tehdit ifadeleridir. Yüce Allah tehdidini vurgulamak maksadı ile bunları aynen tekrarlamıştır.
36. Daha sonra Allah, insana ilk yaratılışını hatırlatarak şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır?” Kendisine emir verilmeyecek, yasak konulmayacak, iyiliklerine mükâfat, kötülüklerine ceza verilmeyecek ve öylece bırakılacak mı zanneder? Bu, yanlış bir kanaattir. Allah hakkında O’nun hikmeti ile bağdaşmayan bir zandır. 37-38. “O, (rahme) dökülen bir damla meni değil miydi? Sonra” o meni halinden sonra (rahme) yapışan bir kan pıhtısı olmuş, sonra da Allah onu” canlı biri olarak “yaratıp şekil vermişti.” Son derece mükemmel ve sağlam bir yapıya sahip kılmıştır. 39-40. “Ondan da erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Hiç bunları yapanın” insanı yaratarak bu değişik aşamalardan geçirenin “ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?” Elbette ki yeter. Şüphesiz O, her şeye kâdir olandır.

Kıyâme Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Alemlerin Allah'a hamdolsun, Muhammed’e de salat ve selam olsun.

***