Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Lokmân Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

34 ayetSayfa 1 / 2

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.

(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.

(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.

(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.

(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

1- Elif, Lâm, Mîm. 2- İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir. 3- İhsan sahipleri için bir hidâyet ve rahmettir. 4- Onlar, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesin olarak iman eden kimselerdir. 5- İşte onlar, Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve onlar, felâha erenlerin ta kendileridir.

(Mekke’de inmiştir. 34 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

2. Yüce Allah, tazime delâlet eden işaret ismi ile “İşte bunlar, hikmetli Kitabın âyetleridir” buyurarak âyetlerinin muhkem olduğuna, hikmeti sonsuz ve her şeyden haberdar olan Allah’tan geldiğine işaret etmektedir. En güzel ve en yüce manalara delâlet eden, en üstün lafızlar, en açık ve fasîh ifadeler ile bu âyetlerin gelmiş olması, onların muhkem oluşlarındandır. Bu âyetlerin değiştirilmeye, onlara bir şey katılmasına, onlardan bir şey eksiltilmesine ve tahrife karşı korunmuş olması da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem oluşunun bir ifadesi de şudur: Bu âyetlerdeki geçmişe ve geleceğe dair bütün haberler, bütün gaybî hususlar, vâkıaya uygun olduğu gibi, vâkıa da bunlara uygundur. İlâhî kitaplardan hiçbirisi bunlara muhalif değildir. Herhangi bir peygamber de onlara muhalif hiçbir haber vermemiştir. Somut bir ilim ya da akla uygun doğru bir bilgi, bu âyetlerin delâlet ettiği şeylerin aksini ortaya koymamıştır, koyamayacaktır. Yine bu âyetler neyi emretmiş ise o, ya katıksız bir maslahattır yahut da maslahat özelliğini ağırlıklı olarak taşımaktadır. Neyi yasaklamışsa da o, ya katıksız bir kötülüktür yahut ağırlıklı bir şekilde kötülük vasfını taşımaktadır. Çoğu yerde de bu ayetler, bir şeyi emretmekle birlikte onun hikmet ve faydasını zikreder, bir şeyi yasaklamakla birlikte zararlarını söz konusu ederler. İşte bu da bu âyetlerin muhkem kılınışının bir tecellisidir. Bu âyetlerin, teşvik ve korkutmayı, iyi nefislerin itidal bulup kendisini dizginleyeceği ve buna bağlı olarak kararlılıkla amel edeceği şekilde etkileyici öğütler ihtiva etmesi de bu âyetlerin muhkem oluşunun bir sonucudur. Bu âyetlerin muhkem kılınışının bir diğer göstergesi de şudur: Kıssalar, hükümler vb. hususları tekrar tekrar ifade eden âyet-i kerimelerin hepsi, birbirleri ile uyum arzetmekte ve ahenkli bir şekilde açıklamalarda bulunmaktadır. Bunlarda herhangi bir çelişki veya tezat bulunmamaktadır. Basiret sahibi kimse bunlar üzerinde ne kadar çok düşünür, ne kadar çok tefekkür ederse aklı o kadar aydınlanır ve bunlar arasındaki uyum ve tutarlılıktan dolayı o kadar hayrete düşer. En ufak bir tereddüte kapılmaksızın bunların, hikmeti sonsuz, her türlü hamde layık Allah tarafından indirildiğine kesin kanaat getirir.
3. Bu Kitap, üstün her bir ahlâkî davranışa davet eden, bayağı her türlü huydan da vazgeçmeye çağıran hikmet dolu bir kitap olmakla birlikte insanların çoğu onunla hidâyet bulmaktan mahrumdurlar. Ona iman etmekten, gereğince amel etmekten yüz çevirmektedirler. Ancak Yüce Allah’ın kendilerine muvaffakiyet verdiği, koruyup muhafaza ettiği kimseler müstesnâdır. Bunlar ise Rablerine ibadetlerini ihsan ile yapan ve diğer insanlara karşı iyiliklerde bulunanlardır. İşte bu Kitap, bu ihsan sahipleri için “bir hidâyet”tir. Onları dosdoğru yola iletir, cehenneme götüren yoldan sakındırır. Yine onlar için “rahmettir.” Onun vasıtası ile dünya ve âhiret mutluluğunu, pek çok hayırları, pek büyük mükâfatları ve sevinci elde ederler. Onun sayesinde sapıklıktan ve bedbahtlıktan kurtulurlar.
4. Yüce Allah, ihsan sahibi kimseleri tam bilgi sahibi olmakla nitelendirmektedir ki bu, ameli gerektiren, Allah’ın cezalandırmasından korkmaya ve O’na isyanı terk etmeye götüren yakîndir/kesin inançtır. Yüce Allah onları amelde bulunmakla nitelendirmekte, ameller arasından da özellikle şu iki faziletli ameli söz konusu etmektedir:“Onlar” İhlâs, Yüce Allah’a yakarış, kalbin, dilin ve azaların toplu olarak ibadetini ihtiva eden ve diğer amellerin işlenmesine yardımcı olan “namazı dosdoğru kılan”, Kişiyi bayağı vasıflardan kurtarıp arındıran, müslüman kardeşine faydalı olmasını ve onun ihtiyacını karşılamasını sağlayan “zekâtı” verirler. Bununla Allah sevgisini, mala olan sevgisinden üstün tuttuğunu açıkça ortaya koyarlar. Sevdiği mallarını daha çok sevdiği uğrunda feda ederler ki bu da Allah’ın rızasını elde etme arzusudur.
5. “İşte onlar” tam bir ilim ile birlikte amelde bulunan ihsan sahibi bu kimseler, “Rablerinden bir hidâyet üzeredirler.” Âyetin ifadesinden bu hidâyetin pek büyük olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bu hidâyet kendilerine Rablerinden ulaşan bir hidâyettir. O Rab ki kesintisiz nimetleri ile onları besleyip gözetmekte, onlar için sıkıntı verecek şeyleri de onlardan uzaklaştırmaktadır. Kendilerine ulaştırdığı bu hidâyet ise gerçek dostlarına has olarak ihsan etmiş olduğu gözetiminin bir neticesidir. Bu da ilâhî gözetimin en üstünüdür. “Ve onlar felâha erenlerin ta kendileridir.” Rablerinin rızasını elde etmiş, dünyevî ve uhrevî mükâfatına razı olmuş, O’nun azabından ve gazabından kurtulmuş kimselerdir. Çünkü onlar, başka bir yolla gerçekleşmesi mümkün olmayan gerçek kurtuluşun yolunu izlemişlerdir.
Yüce Allah, Kur’ân-ı Kerîm ile hidâyet bulan ve ona yönelen kimselerden söz ettikten sonra bu Kitaptan yüz çeviren ve ona aldırış etmeyen kimseleri de söz konusu etmektedir. Böylelerinin bu davranışları sebebi ile Kur’ân yolunu bırakıp batıl olan her bir söze yönelmekle ve en üstün, en güzel sözü terk edip onun yerine en bayağı ve en çirkin sözleri almakla cezalandırıldıklarını ifade etmekte ve şöyle buyurmaktadır:

6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.

6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.

6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.

6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.

6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.

6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.

6- İnsanlardan kimisi bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar. İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır. 7- Ona âyetlerimiz okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir. Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele! 8- İman edip salih ameller işleyenler içinse Naîm cennetleri vardır. 9- Onlar orada ebedî kalacaklardır. Bu, Allah’ın hak bir vaadidir. O, Azîzdir, Hakîmdir.

6. Yani “insanlardan kimisi” mahrumdur, ilâhî yardıma mazhar olmaz. “Bilgisizce Allah’ın yolundan saptırmak ve o âyetleri eğlence edinmek için boş sözleri satın alırlar.” Bir şeye karşılık bedel ödeyen kimsenin yaptığı gibi bunlara arzuyla yönelir ve onları tercih ederler. “Boş sözler/lehvu’l-hadis”, kalpleri oyalayıp duran ve onları en üstün maksatlara yönelmekten alıkoyan sözlerdir. Bunun kapsamına haram olan bütün sözlerle boş, bâtıl ve hezeyan türünden olan bütün sözler girmektedir. Küfrü, fasıklığı ve isyanı teşvik eden sözler, hakkı reddeden, hakkı batılla çürütmek maksadı ile batılı ileri sürerek mücadele edenlerin sözleri, gıybet, nemime, yalan, sövme, küfür, şarkı, şeytanî çalgılar, din ve dünya açısından herhangi bir faydası bulunmayan boşa vakit geçirici ve oyalayıcı maceralar/hikayeler de bu kabildendir. İşte bu tipten olan insanlar, boş sözleri hidâyete ileten sözlere tercih eder, satın alırlar. Bundan maksatları ise “bilgisizce” insanları “Allah’ın yolundan saptırmak” tır. Yani bu kimseler yaptıkları işlerle kendileri saptıktan sonra başkalarını da saptırırlar. Çünkü başkalarını saptırmak, fiilen sapmanın bir sonucudur. Bu sözlerle başkalarını saptırmak ise onları faydalı sözlerden, faydalı işlerden, apaçık haktan ve dosdoğru yoldan alıkoymaktır. Böyle bir şeyi gerçekleştirmek ise ancak Allah’ın âyetlerinin getirmiş olduğu hakkı ve hidâyeti tenkit etmek, ona dil uzatmak, “ve o âyetleri eğlence edinmek”le mümkün olur. Böylece o âyetlerle ve o âyetleri getirenlerle alay ederler. Böyle bir kimse batılı övüp ona teşvik edince ve hakka dil uzatıp hem onla hem de hak ehliyle alay edince bilgi sahibi olmayan kimseleri saptırmış olurlar. Bu sapan kimselerin ayırt edemedikleri ve hakikatini de bilmedikleri o sözleri onlara telkin etmek suretiyle onları aldatırlar. “İşte onlar için” saptıkları, saptırdıkları, Allah’ın âyetleri ile alay ettikleri ve apaçık hakkı inkâr ettikleri için “alçaltıcı bir azap vardır.” Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
7. “Ona âyetlerimiz” kendilerine iman edip itaat etsin diye “okunduğu zaman sanki onları işitmemiş gibi, dahası iki kulağı da sağırmış” da sesler kulağına varmıyormuş “gibi (davranıp) kibirlenerek yüz çevirir.” Yani böyle bir kimse, bu âyetleri reddeden bir edâ ile ve büyüklenerek onlardan yüz çevirir. Bu âyetler kalbine girmez, ona hiçbir şekilde etki etmez, aksine o bu âyetlerden yüz çevirir ve sağır kesilir. İşte böyle birisini hidâyete iletmenin imkanı yoktur. “Sen ona can yakıcı bir azabı müjdele!” Kalbini yasa ve üzüntüye boğacak, yüzünü kedere ve karanlığa gömecek, toz duman içinde kalmasına neden olacak bir müjdeyi ver ona! Bu, kalbine ve bedenine acı ve ızdırap verecek, miktarı bilinemeyen, büyüklüğü idrâk edilemeyen bir azaptır. İşte kötülük işleyenlerin müjdesi budur. Bu ne kötü bir müjdedir! Hayır ehli kimselerin müjdesine gelince o da şöyledir:
8. “İman edip salih ameller işleyenler” iman ederek batınî ibadeti, İslâm’ın gereklerini yerine getirerek ve salih amel işleyerek de zahiri ibadeti bir araya getiren kimseler için “Naîm cennetleri vardır.” Dünyada iken işlediklerine karşılık, onların müjdesi ve onlara sunulacak olan ikram bu olacaktır. 9. “Onlar orada” yani ruh ve bedenin, nimetlere gark olacağı Naim cennetlerinde “ebedî kalacaklardır.”“Bu, Allah’ın hak bir vaadidir.” Bunun yerine getirilmemesi, değiştirilmesi veya değişikliğe uğratılması imkânsızdır. “O, Azîzdir, Hakîmdir.” İzzeti de hikmeti de kâmildir. İzzet ve hikmetinin bir tecellisi de insanlar hakkındaki bilgisi, ilmi ve hikmeti gereğince; kimisini imana muvaffak kılması, kimisini de böyle bir muvaffakiyetten mahrum bırakması ve bu hususta ona yardım etmemesidir.

10- O, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır. Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş ve orada her tür canlıdan yaymıştır. Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik. 11- İşte bunlar, Allah’ın yarattığı şeylerdir. Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış? Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.

10. Yüce Allah, kullarına kudretinin eserlerinden, harikulade hikmetlerinden ve rahmetinin tecellilerinden olan pek çok nimetleri dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri” büyüklüklerine, genişliklerine, yoğunluklarına ve dehşet verici yüksekliklerine rağmen yedi kat göğü “gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır.” Yani bu göklerin direkleri yoktur. Direkleri bulunsaydı görülürdü. Yüce Allah’ın kudreti ile bu gökler karar bulmuş ve birbirine sağlam bir şekilde kenetlenmiştir. “Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş.” Yerin dört bir yanına pek büyük dağlar yerleştirdi. Zira eğer bu dağlar olmasaydı yeryüzü çalkalanır ve orada yaşayanlar için sabit durabilecekleri istikrarlı bir yer olmazdı. “ve orada her tür canlıdan yaymıştır.” Oldukça geniş olan yeryüzü üzerinde Âdemoğullarına, onların fayda ve maslahatlarına amade kılınmış çeşitli türden bütün canlıları türetmiştir. Bunları yeryüzünde yayan Yüce Allah olduğuna göre onların, kendisi vasıtası ile yaşayabilecekleri bir rızıklarının da bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı da Yüce Allah gökten pek bereketli bir su indirmiştir:“Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik.” Görünüşü güzel, faydalı ve bereketli bitkiler. Dört bir tarafa yayılmış olan canlılar, bu bitkilerle beslenir ve her canlı onlarla faydalanır.
11. “Bunlar” yani ulvi ve süfli âlemde bulunan canlı cansız tüm varlıkalrın yaratılması ve bütün mahlukata rızıklarının verilmesi “Allah’ın yarattığı şeylerdir.” Bunların hepsini tek başına O yaratmıştır ve O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ey müşrikler topluluğu! Sizler dahi bunu itiraf etmektesiniz. “Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış?” O’na ortak koşup kendilerine dua ve ibadet ettiğinize göre bu varlıkların Allah’ın yarattığı gibi yaratmaları, O’nun rızık verdiği gibi rızık vermeleri gerekir. Eğer ortak koştuğunuz bu uydurma rab ve ilâhlar, kısmen dahi olsa böyle bir şey yapabiliyor iseler haydi -onların ibadeti hak ettiklerine dair iddianızın doğruluğunu ispat etmek üzere- bunu bana gösterin. Herkesçe malumdur ki bu uydurma mabudların herhangi bir şeyi yarattıklarını göstermelerine imkan yoktur. Çünkü sözü geçen bütün varlıkların yalnızca Allah tarafından yaratılmış olduğunu ve ortada buna aykırı olarak bilinen bir gerçek olmadığını kendileri de itiraf etmişlerdir. O halde onların uydurma mabudlarının kendisi sebebi ile ibadeti hak edecekleri herhangi bir şeye sahip olduğunu ispat etmekten yana âciz oldukları açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Ne var ki onların bu uydurma mabudlara olan ibadetleri bilgisizce ve basiretsizcedir. Hatta cahillik ve sapıklıktan kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedir.” Çünkü onlar, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen ve diriltemeyen varlıklara ibadet ediyorlar. Buna karşılık her şeyi yaratan, rızık veren, her bir işin dizginlerini elinde bulunduran mutlak malike ihlâsla ibadeti terk ediyorlar.

10- O, gökleri gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır. Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş ve orada her tür canlıdan yaymıştır. Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik. 11- İşte bunlar, Allah’ın yarattığı şeylerdir. Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış? Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedirler.

10. Yüce Allah, kullarına kudretinin eserlerinden, harikulade hikmetlerinden ve rahmetinin tecellilerinden olan pek çok nimetleri dile getirerek şöyle buyurmaktadır:“O, gökleri” büyüklüklerine, genişliklerine, yoğunluklarına ve dehşet verici yüksekliklerine rağmen yedi kat göğü “gördüğünüz şekilde direksiz yaratmıştır.” Yani bu göklerin direkleri yoktur. Direkleri bulunsaydı görülürdü. Yüce Allah’ın kudreti ile bu gökler karar bulmuş ve birbirine sağlam bir şekilde kenetlenmiştir. “Sizi sarsmasın diye yere sabit dağlar koymuş.” Yerin dört bir yanına pek büyük dağlar yerleştirdi. Zira eğer bu dağlar olmasaydı yeryüzü çalkalanır ve orada yaşayanlar için sabit durabilecekleri istikrarlı bir yer olmazdı. “ve orada her tür canlıdan yaymıştır.” Oldukça geniş olan yeryüzü üzerinde Âdemoğullarına, onların fayda ve maslahatlarına amade kılınmış çeşitli türden bütün canlıları türetmiştir. Bunları yeryüzünde yayan Yüce Allah olduğuna göre onların, kendisi vasıtası ile yaşayabilecekleri bir rızıklarının da bulunması kaçınılmaz bir şeydir. Bundan dolayı da Yüce Allah gökten pek bereketli bir su indirmiştir:“Gökten de yağmur indirdik ve yeryüzünde her tür güzel bitkiden bitirdik.” Görünüşü güzel, faydalı ve bereketli bitkiler. Dört bir tarafa yayılmış olan canlılar, bu bitkilerle beslenir ve her canlı onlarla faydalanır.
11. “Bunlar” yani ulvi ve süfli âlemde bulunan canlı cansız tüm varlıkalrın yaratılması ve bütün mahlukata rızıklarının verilmesi “Allah’ın yarattığı şeylerdir.” Bunların hepsini tek başına O yaratmıştır ve O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ey müşrikler topluluğu! Sizler dahi bunu itiraf etmektesiniz. “Şimdi gösterin bakalım bana, O’nun dışında (ilah edindikleriniz) ne yaratmış?” O’na ortak koşup kendilerine dua ve ibadet ettiğinize göre bu varlıkların Allah’ın yarattığı gibi yaratmaları, O’nun rızık verdiği gibi rızık vermeleri gerekir. Eğer ortak koştuğunuz bu uydurma rab ve ilâhlar, kısmen dahi olsa böyle bir şey yapabiliyor iseler haydi -onların ibadeti hak ettiklerine dair iddianızın doğruluğunu ispat etmek üzere- bunu bana gösterin. Herkesçe malumdur ki bu uydurma mabudların herhangi bir şeyi yarattıklarını göstermelerine imkan yoktur. Çünkü sözü geçen bütün varlıkların yalnızca Allah tarafından yaratılmış olduğunu ve ortada buna aykırı olarak bilinen bir gerçek olmadığını kendileri de itiraf etmişlerdir. O halde onların uydurma mabudlarının kendisi sebebi ile ibadeti hak edecekleri herhangi bir şeye sahip olduğunu ispat etmekten yana âciz oldukları açıkça ortaya çıkmış olmaktadır. Ne var ki onların bu uydurma mabudlara olan ibadetleri bilgisizce ve basiretsizcedir. Hatta cahillik ve sapıklıktan kaynaklanmaktadır. Bundan dolayı da Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Hayır, zalimler apaçık bir sapıklık içindedir.” Çünkü onlar, hiçbir fayda sağlayamayan, zarar veremeyen, öldüremeyen ve diriltemeyen varlıklara ibadet ediyorlar. Buna karşılık her şeyi yaratan, rızık veren, her bir işin dizginlerini elinde bulunduran mutlak malike ihlâsla ibadeti terk ediyorlar.

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.

12- Andolsun Biz Lokmân’a hikmet verdik ve “Allah’a şükret”(dedik). Kim şükrederse ancak kendi yararına şükreder. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Allah, hiçbir şeye/kimseye muhtaç değildir, her türlü hamde lâyık olandır. 13- Hani Lokmân, oğluna öğüt verirken şöyle demişti:“Oğulcuğum, Allah’a şirk koşma! Çünkü şirk, büyük bir zulümdür.” 14- Biz insana ana-babasına (iyi davranmasını) emrettik. Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur. “Bana ve ana-babana şükret. Dönüş yalnız banadır”(dedik). 15- Ama eğer onlar, hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme! Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin ve Bana yönelenlerin yoluna uy! Sonra benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim. 16- “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük), bir hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa Allah onu (çıkarıp senin karşına) getirir. Çünkü Allah Latîftir, her şeyden haberdardır. 17- “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret, kötülükten alıkoy ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar, azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” 18- “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah kendini beğenmiş, böbürlenen kimseleri sevmez.” 19- “Yürüyüşünde mutedil ol ve sesini alçalt! Çünkü seslerin en çirkini, eşeklerin sesidir.”

12. Yüce Allah faziletli kulu Lokmân’a hikmeti lütfettiğini haber vermektedir. Hikmet, hakkı olduğu şekli ile ve gerekçesiyle bilmektir. Hükümleri, bu hükümlerdeki sırları ve gerekçeleri bilmektir. İnsan alim olmakla birlikte hikmet sahibi olmayabilir. Ama hikmet, mutlaka ilmi gerektirir. Hatta ameli de gerektirir. Bundan dolayı hikmet, faydalı ilim ve salih amel diye de açıklanmıştır. Yüce Allah, ona böyle büyük bir lütufta bulunduğundan dolayı kendisine ihsan ettiği bu nimete karşılık şükretmesini de emretmiştir ki ona ihsan etmiş olduğu bu nimeti daha bir bereketlendirsin, lütfunu daha çok artırsın. Ayrıca Yüce Allah, şükredenlerin şükründen kendilerinin yararlanacaklarını, küfre/nankörlüğe saparak Allah’a şükretmeyenlerin bu şükürsüzlüklerinin veballerinin de kendilerine döneceğini haber vermektedir. Zira Allah, ona muhtaç değildir. Emrine muhalefet eden kimseler hakkındaki takdiri, kaza ve hükmü dolayısı ile de hamde lâyık olandır. Allah’ın muhtaç olmayışı, zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Kemal sıfatlarında da yaptıklarını güzel yapmasında da hamde/övgüye layık oluşu da zatının ayrılmaz bir sıfatıdır. Bu iki sıfatın her birisi de birer kemâl sıfatıdır. Birinin diğeri ile birlikte bulunması ise kemâl üstüne kemâldir. Müfessirler, Lokman’ın peygamber mi salih bir kul mu olduğu hususunda farklı görüşlere sahiptirler. Ancak Yüce Allah sadece ona hikmet verdiğinden söz etmekte ve oğluna verdiği öğütlerinden de hikmet sahibi bir kimse olduğuna delil teşkil edecek bazı hususları zikretmektedir. Hikmetin esaslarını ve temel kaidelerini dile getirerek şöyle buyurmaktadır:
13. “Hani Lokmân oğluna öğüt verirken” ve ona öğüt mahiyetinde sözler söylerken “şöyle demişti...” Öğüt/vaaz, teşvik ve korkutma ile birlikte emir ve yasakta bulunmaktır. O da oğluna ihlâsı emredip şirk koşmayı yasaklamış ve bunun sebebini de açıklayarak şöyle demiştir:“Çünkü şirk büyük bir zulümdür.” Şirkin büyük bir zulüm olması şundandır: Topraktan yaratılmış olan bir varlığı, her şeye mutlak egemen olana eşit kabul edenin yaptığından daha korkunç ve daha çirkin bir iş olamaz. İdarede hiçbir yetkisi olmayan bir varlığı bütün işlerin mutlak hükümranına eşit kabul eden; bütün yönleri ile eksik ve muhtaç olan bir varlığı, bütün yönleri ile muhtaç olmayan kemal sahibi yüce Rabbe denk tutan; zerre miktarı bir nimet verecek gücü bulunmayan bir varlığı din, dünya ve âhiret nimetlerini, kalbi ve bedeni sahip oldukları bütün nimetleri insanlara veren ve kötülükleri kendisinden başka hiçbir kimsenin gideremediği o yüce zata eşit kabul eden kimsenin yaptığından daha korkunç, daha çirkin bir fiil olamaz. İşte bu zulümden daha büyük bir zulüm olabilir mi? Allah, kendisini zatına ibadet etmek ve zatını tevhid etmek için yaratmışken, şerefli nefsini en aşağı mertebelere indiren kişiden, hiçbir değeri olmayan bir varlığa ibadet eden, böylelikle kendisine de pek büyük bir haksızlık eden kimseden daha büyük zulüm işleyen biri olabilir mi?
14. Yüce Allah, şirki terk etmeyi -ki tevhidin gerçekleştirilmesi de bunun bir gereğidir- emretmek sureti ile kendi hakkının yerine getirilmesini emrettikten sonra anne-baba hakkını yerine getirmeyi emrederek şöyle buyurmaktadır:“Biz insana ana- babasına (iyi davranmasını) emrettik.” Yani Biz, ona gereğini yerine getirip getirmemekten, ona riâyet edip etmemekten kendisini sorumlu tutacağımız bir emir verdik. Ona anne-babasını vasiyet ettik ve dedik ki: Kulluğu gereği gibi yerine getirmek, haklarımı edâ etmek ve Benim nimetlerimi kullanarak Bana isyana kalkışmamak sureti ile “bana ve” yumuşak söz söylemek, güzel konuşmak, iyi davranışlarda bulunmak, onlara karşı alçakgönüllü olmak, ikramda bulunmak, onları tazim etmek, onların ihtiyaçlarını yerine getirmek, söz ve davranışla her yönden onlara kötülük etmekten uzak durmak sureti ile “ana-babana şükret!” İşte biz ona bunu emrettik ve “Dönüş yalnız Banadır” diye haber verdik. Yani ey insan! Sen, sana bunları emredip bu hakları yerine getirmekle seni yükümlü tutana döneceksin. O da bunları yerine getirip getirmediğini sana soracak ve getirmişsen sana pek büyük mükâfatlar verecektir. Getirmedi isen de çok ağır bir ceza ile cezalandıracaksın. Allah, anneye iyilik yapmayı gerektiren sebebi de annenin durumunu söz konusu ederek şöylece zikretmektedir:“Annesi onu sıkıntı üstüne sıkıntı çekerek taşımıştır.” Çocuk, anne rahminde bir nutfe olarak yaratıldığı andan itibaren anne sıkıntılarla karşılaşıp durur. Hastalanır, zayıf düşer, ağırlaşır, durumu değişir. Daha sonra doğum sancılarını, o ağrıları ve büyük acıları çeker. “Onun sütten kesilmesi de iki yılda olur.” Bebek, annesinin kendisini bağrına basmasına, koruyup himaye etmesine ve kendisine süt emzirmesine muhtaçtır. O halde çocuğu dolayısı ile bunca sıkıntılara katlanan ve ona aşırı sevgi duyan kimse hakkında çocuğuna ona çok iyi davranmasının ve iyilikte bulunmasının tavsiye edilmesinden daha uygun ne olabilir ki?
15. “Ama eğer onlar” annen ve baban “hakkında bilgin olmayan bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa onlara itaat etme!” Bu hususta onlara itaatin de onlara iyi davranmanın kapsamına girdiğini zannetme! Çünkü Allah’ın hakkı herkesin hakkından önce gelir ve “Yaratıcıya isyanı gerektiren hususlarda hiçbir yaratılmışa itaat yoktur.” Yüce Allah: “Eğer onlar bilmediğin bir şeyi Bana ortak koşman için seni zorlarlarsa sen onlara kötü davran” buyurmamış, aksine:“onlara itaat etme” buyurmuştur. Yani şirk hususunda onların isteklerine boyun eğme! Ama onlara iyi davranmayı da devam ettir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Bununla beraber dünya (işlerinde) onlarla iyi geçin.” Onlara aklen ve dinen güzel ölçüler içerisinde iyilikte bulunacak şekilde beraberliğini sürdür. Onların küfür ve masiyetlerinde onlara tâbi olmaya gelince bu hususta onlara asla uyma! “Bana yönelenlerin yoluna uy!” Bunlar; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman eden, Rablerine teslim olan ve O’na dönen kimselerdir. Bunların yoluna uymak, kalbin irade ve istekleri ile Allah’a yönelmesi demek olan Allah’a dönüş yollarını izlemekle olur. Bunun arkasından ise Allah’ı razı edecek ve O’na yakınlaştıracak hususlarda bedenen amel etmek gelir. “Sonra” itaatkârınızla, isyankârınızla Bana yönelenenizle, yönelmeyeninizle “benim huzuruma döneceksiniz ve ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” Onların amellerinden Allah’a hiçbir şey gizli kalmayaz.
16. “Oğulcuğum! Şayet yaptığın (iyilik veya kötülük) en küçük ve en değersiz bir şey olan “hardal tanesi ağırlığında bile olsa ve o, bir kayanın içinde veya göklerde yahut yerin içinde (saklı) bulunsa” yani yeryüzünün herhangi bir yerinde olsa “Allah” ilminin genişliği, her şeyden eksiksiz olarak haberdar oluşu ve kudretinin kemâli dolayısıyla “onu (çıkarıp senin karşına) getirir.” Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Çünkü Allah Latiftir, her şeyden haberdardır.” Yani O’nun ilmi ve her şeyden haberdar oluşu, o kadar ince noktalara dahi nüfuz eder ki gizli şeylere ve sırlara, karaların ve denizlerin gizliliklerine ve görünmeyen yerlerine kadar uzanır. Bununla Allah’ın gözetimi altında olduğu şuurunu canlı tutmak ve mümkün olduğunca O’na itaat etmek teşvik edilmekte, az ya da çok olsun çirkin amellerden de sakındırılmaktadır.
17. “Oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl” Bu sözleri ile o, oğlunu namaza teşvik etmiştir. Çünkü bedenî ibadetlerin en büyüğü odur. “İyiliği emret, kötülükten alıkoy” İyiliği emredebilmek için onu bilmek gerekir, yine kötülükten alıkoymak için de onu tanımak gerekir. Ayrıca insanlara yumuşak davranmak ve sabır gibi iyiliği emredip kötülükten alıkoymanın ancak kendileri ile tamam olduğu diğer hususlar da bu emre dahildir. Nitekim:“başına gelene de sabret” buyruğu ile Yüce Allah, bunu açıkça ifade etmektedir. Diğer taraftan emrettiği hususları önce kendisinin yapması, alıkoyduğu hususlardan da önce kendisinin uzak durması da bu emrin kapsamı içerisindedir. Buna göre bu buyruk, hem iyiliği işlemek ve kötülüğü terk etmek sureti ile önce kişinin kendi kendisini kemale erdirmesini, hem de iyiliği emredip kötülüğü yasaklamak suretiyle başkalarını kemâle götürmesini ihtiva etmiş olmaktadır. Kişi, iyiliği emredip kötülükten alıkoyduğu takdirde birtakım zorluklara müptela olması kaçınılmaz olduğu için ve bu emir ve alıkoymada nefislere bir zorluk bulunduğundan dolayı Allah, bu husustaki sıkıntılara sabredilmesini emrederek şöyle buyurmuştur:“ve başına gelene de sabret! Çünkü bunlar” Lokman’ın oğluna vermiş olduğu bu öğütler “azmedilmesi gereken kesin emirlerdendir.” Yani kararlılıkla yerine getirilmesi, kendisine önem verilmesi gereken hususlardandır. Bunları yerine getirme muvaffakiyeti de ancak azim sahibi kararlı kimselere nasip olur.
18. “Kibirle insanlardan yüzünü çevirme” İnsanlara karşı büyüklenerek, onlara karşı büyüklük taslayarak yüzünü onlardan başka tarafa çevirme, onlara surat yapma! “Yeryüzünde böbürlenerek” nimetleri ihsan edeni unutup nimetlerle şımararak ve kendini beğenerek “yürüme!” “Çünkü Allah kendini beğenmiş” kendi nefsini büyük gören, tavırları ile büyüklük taslayan ve sözleri ile de “böbürlenen kimseleri sevmez.”
19. “Yürüyüşünde mutedil ol” mütevazı ve ağırbaşlı bir şekilde yürü, azgınca ve kibirle yürüme. Ölü gibi de yürüme! “Sesini” insanlara karşı da Allah’a karşı da gereken edebi takınmak sureti ile “alçalt; çünkü seslerin en çirkini” en bet ve en kötü olanı “eşeklerin sesidir.” Şâyet sesi aşırı derece yükseltmenin bir fayda ve getirisi bulunmuş olsa idi o, değersizliği ve kalın kafalılığı meşhur olan eşeğe has olmazdı.
Lokman’ın oğluna yapmış olduğu bu nasihatlar hikmetin temellerini bir araya toplamakta ve bunların söz konusu edilmeyenlerini de zımnen içermektedir. Her bir tavsiye ile birlikte eğer bir emir ise onun yapılmasını gerektiren sebep ve eğer bir yasak ise onun da terk edilmesini gerektiren neden söz konusu edilmiştir. Bu da bizim, hikmetin açıklaması ile ilgili olarak sözünü ettiğimiz “hükümleri, hükümlerin hikmetlerini ve münasebetlerini bilmek” şeklindeki açıklamamızın doğruluğuna delil teşkil etmektedir. Oğluna önce dinin temelini oluşturan tevhidi emretmiş ve şirki de yasaklamıştır. Ayrıca şirki terk etmeyi gerektiren nedeni de açıklamıştır. Ona anne ve babaya iyilik yapmayı emrettiği gibi onlara iyilik yapmanın sebebini de açıklamıştır. Yine anne-babaya ve Yüce Allah’a şükretmesini emrettiğini de görüyoruz. Daha sonra da anne-babaya itaat için bir sınır getirmekte ve onlara iyilikte bulunup onların emirlerini yerine getirmenin Allah'a isyan ile emrolunmama şartına bağlı olduğunu ortaya koymaktadır. Bununla birlikte bir günah emredecek olsalar dahi onlara kötü davranmamayı, aksine onlara iyilik yapmayı emretmektedir. Şirk hususunda onunla mücadele edecek, onlara itaat etmeyecek olsalar dahi bu böyledir. Yine oğluna her daim Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu bilmesini emretmekte ve onu hesap için Allah’ın huzuruna çıkmakla uyarmaktadır. Yüce Allah’ın hayır olsun, şer olsun, büyük olsun, küçük olsun her bir şeyi mutlaka onun önüne getirip koyacağını da bildirmektedir. Ona kibri yasaklayıp alçakgönüllü olmayı emrettiği gibi şımarıklıktan ve azgınlıktan uzak durmasını, hareketinde ve sesinde sakin olmasını emretmekte ve bunların aksini de yasaklamaktadır. İyiliği emredip kötülükten alıkoymasını emrettiği gibi kendileriyle her bir hususun kolaylaştığı namaz ve sabrı da emretmektedir. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Sabır ve namaz ile yardım isteyin.”(el-Bakara, 2/153) O halde bu tavsiyelerde bulunan bir kimseye özellikle hikmetin verilmiş olması ve onun hikmet sahibi olmakla meşhur olması hakkıdır. Bundan dolayı Yüce Allah’ın, hem ona hem de kullarına lütfunun bir tecellisi olmak üzere ve onların onu örnek almalarını sağlayacak şekilde ona ait hikmetin bir bölümünü anlatmış olması O’nun bir lütfudur.