Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Meryem Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

98 ayetSayfa 3 / 4

41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.

41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.

41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.

41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.

41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.

41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.

41- Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi. 42- Bir vakit babasına şöyle demişti:“Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” 43- “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi. O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” 44- “Babacığım, şeytana ibadet etme! Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” 45- “Babacığım, doğrusu ben, Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece şeytanın dostu olmandan, korkuyorum.” 46- Dedi ki:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer bundan vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım. Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” 47- Dedi ki:“Selâm olsun sana! Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim. Çünkü O, bana karşı gerçekten lütufkârdır.” 48- “Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da terk ediyor ve yalnız Rabbime dua ediyorum. Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” 49- İbrahim, onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de peygamber yaptık. 50- Hepsine de rahmetimizden bağışladık ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.

41. “Kitapta İbrahim’i de an! O, bir sıddîk, bir peygamber idi” buyurmaktadır. Yüce Allah, ona hem sıddıklık, hem de nübüvvet makamlarını vermiştir. Sıddık, çok doğru/dürüst olan demektir. Sözlerinde, fiillerinde, hallerinde doğru olan ve doğrulamakla emrolunduğu her şeyi doğrulayan demektir. Bu ise kalbe ulaşan, kalpte etkisini gösteren, yakîni gerektiren ve kâmil manada salih ameli ortaya çıkartan pek büyük bir ilim sahibi olmayı gerektirir. İbrahim aleyhisselam, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’den sonra bütün peygamberlerin en faziletlisidir. O üstün fazilet sahibi kesimlerin üçüncü atasıdır. Allah’ın zürriyetinde peygamberliği ve kitabı takdir ettiği biridir. İnsanları Allah’ın yoluna davet edip bu konuda karşı karşıya kaldığı büyük zorluklara sabredip katlanan da odur. Uzağı, yakını Allah’a davet eden, elinden gelen bütün imkânlarla da babasını aynı yola davet etmek için bütün gayretini ortaya koyan da yine odur.
42. Yüce Allah, İbrahim’in, babası ile konuşmasını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Bir vakit babasına” putlara tapmanın çirkinliğini anlatmak üzere “şöyle demişti: Babacığım; işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin ibadet edersin?” Yani varlıklarıyla da fiilleriyle de eksik olan, hiçbir şey işitemeyen, göremeyen, kendilerine tapanlara bir fayda sağlayamayan, bir zarar da veremeyen, aksine kendi kendilerine dahi hiçbir fayda sağlama imkânları bulunmayan, kendilerine gelebilecek bir zararı dahi önleyemeyen putlara ne diye ibadet ediyorsun? Bu zatı ve fiilleri itibariyle eksik olan bir varlığa ibadet etmenin hem aklen, hem dinen son derece çirkin bir iş olduğuna apaçık bir delildir. İbrahim’in bu uyarı ve işareti şuna delildir: Kendisine ibadet edilmesi gereken ve uygun olan, her yönden kemale sahip olan ve kullarının sahip oldukları her türlü nimet ancak kendisinden gelen, onların sıkıntısını kendisinden başka kimsenin gideremeyeceği zat olan Allah’tır.
43. “Babacığım, bana sana gelmeyen bir ilim geldi.” Yani babacığım, ben senin oğlun olduğum için kendinde benim sahip olmadığım bilgiler vardır, diye düşünerek beni küçümseme. Aksine Allah bana, sana vermediği bilgiyi vermiş bulunuyor. Bu sözlerinden maksadı ise şudur:“O nedenle bana tabi ol ki seni dosdoğru bir yola ileteyim.” Yani mutedil ve istikamet üzere giden bir yolu göstereyim. O da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın ibadet etmek, her durumda yalnızca O’na itaat etmektir. İbrahim’in bu ifadelerinde oldukça yumuşak ve ince bir hitab vardır ki bu, açıkça görülmektedir. Şöyle ki o:“Babacığım, ben bilgili bir kimseyim, sense cahilsin” demediği gibi “Sen hiçbir şey bilmiyorsun” da dememiştir. Bunun yerine: Ben de bir bilgi sahibiyim. Sen de bir şeyler biliyorsun. Ancak bana ulaşan bilgi, sana ulaşmamış, sana gelmemiştir. O halde senin delile uyman ve ona boyun eğmen gerekir, deme yolunu seçmiştir.
44. “Babacığım, şeytana ibadet etme!” Allah’tan başkasına ibadet eden bir kimse şeytana ibadet etmiş olur. Nitekim Allah, bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Ey Âdemoğulları, şeytana tapmayın; çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır, diye size emrimi açıklamadım mı?”(Yâsin, 36/60)“Şüphesiz şeytan Rahmân’a karşı çok isyankardır.” Kim de onun adımlarını izlerse, onu dost edinmiş ve buna karşılık Allah’a isyan etmiş ve şeytanın seviyesine inmiş olur. Burada isyanın Rahmân’a izafe edilmesi, günahların kulun Allah’ın rahmetine nail olmasını engellediğine, rahmet kapılarını önünde kapattığına işarettir. Nitekim Allah’a itaat etmek de O’nun rahmetine nail olmanın en büyük sebepleri arasındadır. Bundan dolayı da şöyle buyrulmaktadır:
45. “Babacığım, doğrusu ben” küfürde ısrar etmen, azgınlıkta kalmayı devam ettirmen sebebiyle “Rahmân tarafından bir azabın sana dokunmasından ve böylece” dünyada ve âhirette “şeytanın dostu” arkadaşı “olmandan” böylelikle de oldukça kötü konumlara düşmenden ve son derece vahim yerlerde kalmandan “korkuyorum.” Görüldüğü gibi İbrahim aleyhisselam, babasını davet ederken en kolaydan başlayarak tedrici bir yol izlemiştir. Önce ona sahip olduğu bilgiyi ve bunun babasının kendisine tâbi olmasını gerektirdiğini, kendisine itaat ettiği takdirde de dosdoğru yolu bulacağını haber verdi. Arkasından onu şeytana ibadetten uzak kalmaya çağırıp bunun ihtiva ettiği zararları ona bildirdi. Daha sonra mevcut halini sürdürecek olursa Allah’ın dünyada da âhirette de onu cezalandırıp ondan intikam alacağını, ayrıca şeytanın da arkadaşı olacağını belirterek onu uyardı.
46. Ancak İbrahim’in bu güzel çağrısının o bedbaht insana hiçbir faydası olmadı. Cahil bir kimseye yakışan bir şekilde cevap vererek şöyle dedi:“Ey İbrahim! Sen benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun?” Bu sözleri ile taşlardan yapılmış, uydurma ilâhlarla, putlarla böbürlendi. İbrahim’i de bunlardan yüz çevirdiğinden dolayı kınadı. Oysa bu aşırı bir cehaletten ve vahim bir küfürden kaynaklanır. Putlara ibadet ile övünüp onlara davet ediyordu. “Eğer bundan” ilâhlarıma sövüp dil uzatmaktan ve beni Allah’a ibadet etmeye davet etmekten “vazgeçmezsen seni kesinlikle taşa tutarım.” Taşlayarak öldürürüm. “Benden uzak dur, uzun bir süre de yanıma yaklaşma!” Uzun bir süre benimle konuşma.
47. İbrahim aleyhisselam ise cahillerle hitap esnasında Rahmân’ın iyi kullarının üslûbuyla ona cevap verdi. Ona hakaret etmedi, aksine sabretti. Ona hoşuna gitmeyecek şekilde karşılık vermeyerek şöyle dedi:“Selâm olsun sana.” Yani sen, benim sana hakaret etmemden, sövüp saymamdan ve hoşuna gitmeyecek şekilde sözler söylememden yana esenliktesin. “Ben Rabbimden senin için mağfiret isteyeceğim.” Yani Allah’ın kendisi sebebiyle mağfiretin gerçekleşeceği İslâm dinine hidâyet bulman için, hidâyet ve mağfirete nail olman için Allah’a dua edip duracağım. “Çünkü Rabbim gerçekten bana karşı lütufkârdır.” Bana çok merhametli ve şefkatlidir, halimle yakından ilgilenir. İbrahim aleyhisselam Allah ona hidâyet verir umuduyla babası için mağfiret dilemeye devam etti. Ancak babasının Allah’ın düşmanı olduğunu anlayıp da bu mağfiret dileyişin ona hiçbir fayda vermediğini görünce ona mağfiret dilemeyi bıraktı ve ondan uzaklaştı. Yüce Allah, bizlere İbrahim dinine uymayı emretmiştir. Allah’a daveti; ilim, hikmet, yumuşaklık, kolaylık ve aşama aşama giderek yapmak, bu yol üzere sabretmek, bu yolda usanmamak, insanların söz ve davranışlarıyla verecekleri eziyetlere katlanmak, onları affedip bağışlamak, hatta sözlü ve fiili iyilikte bulunmak da İbrahim’in dinine tâbi olmanın bir parçasıdır.
48. İbrahim kavminden ve babasından ümit kesince dedi ki:“Ben sizi de sizin Allah’ın dışında yalvardıklarınızı da” hem sizi, hem putlarınızı “terk ediyor, yalnız Rabbime dua ediyorum.” Bu hem ibadet mahiyetindeki duayı, hem de dilekte bulunma anlamındaki duayı kapsar. “Rabbime dua etmekle mahrum olmayacağımı ümit ediyorum.” Yani Allah’ın duamı ve amellerimi kabul etmek suretiyle beni bahtiyar kılacağını ümit ederim. İşte Allah’ın yoluna davet ettiğinde hevâlarına uyan, öğütlerden hiçbir şekilde faydalanmayarak serserice azgınlıklarını sürdürmekte ısrar eden ve bu yüzden çağrıyı kabul etmeyen kimselerden yana ümidini kesen kimsenin görevi budur. Bu duruma gelen bir kimsenin bizzat kendi kendisini ıslâh etmekle meşgul olması, Rabbinden amelinin kabul edilmesini ümit ederek kötülükten ve kötülerden uzak kalması gerekir.
49. İnsanın vatanından, alıştığı şeylerden, aile halkından ve kavminden ayrı kalması, malum pek çok sebep dolayısıyla nefse en ağır gelen hususlardandır. Bunlardan birisi de kişinin kendilerinden güç aldığı ve kendileri sayesinde sayı çokluğuna ulaştığı kimselerden ayrı ve tek başına kalmasıdır. Ancak Allah için bir şeyler terk edene Allah onlardan hayırlılarını verir. İşte Yüce Allah da İbrahim’in kavminden ayrılıp uzaklaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemektedir:“İbrahim onları ve onların Allah’ın dışında taptıklarını terk edince biz de ona İshak’ı ve Yakub’u bağışladık. Her ikisini de” İshak’ı da, Yakub’u da “peygamber yaptık.” Böylelikle hem İbrahim, hem Allah’ın kendilerine vahyini ihsan edip risaleti için seçtiği ve insanlara peygamber olarak gönderdiği bu salih kimseler büyük hayırlara nail oldular.
50. “Hepsine de” yani İbrahim’e ve oğlu İshak ile torunu Yakub’a “rahmetimizden bağışladık.” Bu da Yüce Allah’ın onlara rahmet olmak üzere bağışladığı faydalı ilimleri, salih amelleri, içlerinde pek çok peygamber ve salih kimselerin bulunduğu, dört bir yana yayılmış kalabalık sayıdaki zürriyeti kapsar. “ve dillerden düşmeyen haklı ve yüce bir nam verdik.” Aynı şekilde bu da Allah’ın kendilerine bağışladığı rahmetin bir parçasıdır. Çünkü Allah, iyilik yapan her bir kimsenin iyiliği oranında övgüsünü/namını yayacağını vaat etmiştir. Bunlar ise iyilerin önderlerindendir. O yüzden de Allah gerçekten haklı ve yüce bir şekilde övülmelerini, saygı ile anılmalarını sağlamıştır. Onlara olan bu övgü doğrudur, yalan değildir, yüce ve aşikardır, gizli değildir. Dünyanın dört bir yanında onlardan övgü ile söz edilmektedir. Onların sevgisi kalpleri doldurmuş, övgüleri dillerde dolaşmıştır. Doğru yolu izleyenlere rehber, hidâyet bulanlara önder olmuşlardır. Çağlar boyunca da onların namları dillerden düşmeyecektir. Bu, Yüce Allah’ın bir lütfudur. Allah onu dilediğine verir, Allah büyük bir lütuf sahibidir.

51- Kitapta Mûsâ’yı da an. O, ihlasa erdirilmiş seçkin bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 52- Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık. 53- Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.

51. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de İmran oğlu Mûsâ’yı da ta’zim ile onun şerefli makamını ve üstün ahlâkını tanıtmak üzere an. “O, ihlasa erdirilmiş bir seçkin” Ayetteki “مُخۡلَصٗا ” kelimesinin lâm harfi bir kıraate üstün olarak “muhlas” şeklinde okunmuştur ki bu, Yüce Allah’ın onu seçtiği ve alemlere üstün kıldığı anlamına gelir. Bir kıraatte de lâm harfi esreli olarak “muhlis” şeklinde okunmuştur ki bu da onun bütün amellerinde, söz ve niyetlerinde Allah’a karşı ihlâslı olduğu anlamına gelir. Buna göre Yüce Allah, onu bütün hallerinde ihlâslı olmakla nitelendirmiştir. Bu iki anlam da birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah, ihlasından dolayı onu seçmiştir, onun ihlâslı oluşu da seçilmesini gerektirmiştir. Gerçekten kulun vasfolunacağı en üstün hal, onun ihlâslı olduğunun bildirilmesi ve Rabbi tarafından da seçilmiş olduğunun belirtilmesidir. “Bir rasûl ve bir nebi idi.” Yüce Allah ona risaleti ve nübüvveti bir arada vermişti. Risalet, rasûl/elçi olarak gönderenin sözünü tebliğ etmeyi, bununla birlikte şeriatte gelen küçük büyük her bir şeyi tebliği gerektirir. Nübüvvet ise Allah’ın ona vahyetmesi, vahyini ona indirmekle onu özel bir konuma getirmiş olmasıdır. Nübüvvet kişinin kendisi ile Rabbi arasında, risalet ise kişi ile insanlar arasında ortaya çıkan bir görevdir.
52. Dahası Yüce Allah, Mûsâ’ya çeşitli vahiy şekillerinin en üstününü vererek ona has bir makam ihsan etmiştir ki bu da Yüce Allah’ın onunla konuşması ve konuşmak için de onu yakınlaştırmış olmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam bütün peygamberler arasında Kelimullah olmak gibi bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik.” Mûsâ’nın yolculuğu esnasında dağın Mûsâ’ya göre sağda kalan cihetinden seslendik, demektir. Yahut da (sağ anlamına geldiği gibi bereket anlamına da gelen “ٱلۡأَيۡمَنِ ”) daha mübarek olan tarafından seslendik, anlamında da olabilir. Nitekim bu anlama Yüce Allah’ın:“Ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı.”(el-Neml, 27/8) buyruğu delildir. “ve gizli bir şekilde konuşmak (münacat) üzere onu kendimize yaklaştırdık.” Bu buyrukta yer alan “münacât” ile “nidâ” arasında fark vardır: Nidâ yüksek sesle seslenmek demektir, münacât ise bundan daha aşağı tonla, gizlice konuşmaktır. Bu buyruk ile Allah’ın kelâm sıfatı ve bu kelâmın nidâ ve münacât şeklinde çeşitli türlerinin olduğu söz konusu edilmektedir. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kabul ettiği görüş budur ki Cehmiye, Mutezile ve onların yolundan giden diğerleri bunu kabul etmezler.
53. “Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.” Bu, Mûsâ aleyhisselam’ın, kardeşi Hârûn’a olan en büyük fazileti ve iyiliğidir. Zira o, Rabbinden kardeşini bu işinde kendisine ortak etmesini, onu da kendisi gibi bir rasûl kılmasını dilemişti. Yüce Allah da onun bu isteğini kabul ederek rahmetinden kardeşi Hârûn’u ona nebi olarak bağışlamıştı. Hârûn’un peygamberliği, Mûsâ’nın peygamberline tâbi idi. O da Mûsâ’ya bu büyük görevinde yardımcı olup destek verdi.

51- Kitapta Mûsâ’yı da an. O, ihlasa erdirilmiş seçkin bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 52- Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık. 53- Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.

51. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de İmran oğlu Mûsâ’yı da ta’zim ile onun şerefli makamını ve üstün ahlâkını tanıtmak üzere an. “O, ihlasa erdirilmiş bir seçkin” Ayetteki “مُخۡلَصٗا ” kelimesinin lâm harfi bir kıraate üstün olarak “muhlas” şeklinde okunmuştur ki bu, Yüce Allah’ın onu seçtiği ve alemlere üstün kıldığı anlamına gelir. Bir kıraatte de lâm harfi esreli olarak “muhlis” şeklinde okunmuştur ki bu da onun bütün amellerinde, söz ve niyetlerinde Allah’a karşı ihlâslı olduğu anlamına gelir. Buna göre Yüce Allah, onu bütün hallerinde ihlâslı olmakla nitelendirmiştir. Bu iki anlam da birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah, ihlasından dolayı onu seçmiştir, onun ihlâslı oluşu da seçilmesini gerektirmiştir. Gerçekten kulun vasfolunacağı en üstün hal, onun ihlâslı olduğunun bildirilmesi ve Rabbi tarafından da seçilmiş olduğunun belirtilmesidir. “Bir rasûl ve bir nebi idi.” Yüce Allah ona risaleti ve nübüvveti bir arada vermişti. Risalet, rasûl/elçi olarak gönderenin sözünü tebliğ etmeyi, bununla birlikte şeriatte gelen küçük büyük her bir şeyi tebliği gerektirir. Nübüvvet ise Allah’ın ona vahyetmesi, vahyini ona indirmekle onu özel bir konuma getirmiş olmasıdır. Nübüvvet kişinin kendisi ile Rabbi arasında, risalet ise kişi ile insanlar arasında ortaya çıkan bir görevdir.
52. Dahası Yüce Allah, Mûsâ’ya çeşitli vahiy şekillerinin en üstününü vererek ona has bir makam ihsan etmiştir ki bu da Yüce Allah’ın onunla konuşması ve konuşmak için de onu yakınlaştırmış olmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam bütün peygamberler arasında Kelimullah olmak gibi bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik.” Mûsâ’nın yolculuğu esnasında dağın Mûsâ’ya göre sağda kalan cihetinden seslendik, demektir. Yahut da (sağ anlamına geldiği gibi bereket anlamına da gelen “ٱلۡأَيۡمَنِ ”) daha mübarek olan tarafından seslendik, anlamında da olabilir. Nitekim bu anlama Yüce Allah’ın:“Ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı.”(el-Neml, 27/8) buyruğu delildir. “ve gizli bir şekilde konuşmak (münacat) üzere onu kendimize yaklaştırdık.” Bu buyrukta yer alan “münacât” ile “nidâ” arasında fark vardır: Nidâ yüksek sesle seslenmek demektir, münacât ise bundan daha aşağı tonla, gizlice konuşmaktır. Bu buyruk ile Allah’ın kelâm sıfatı ve bu kelâmın nidâ ve münacât şeklinde çeşitli türlerinin olduğu söz konusu edilmektedir. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kabul ettiği görüş budur ki Cehmiye, Mutezile ve onların yolundan giden diğerleri bunu kabul etmezler.
53. “Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.” Bu, Mûsâ aleyhisselam’ın, kardeşi Hârûn’a olan en büyük fazileti ve iyiliğidir. Zira o, Rabbinden kardeşini bu işinde kendisine ortak etmesini, onu da kendisi gibi bir rasûl kılmasını dilemişti. Yüce Allah da onun bu isteğini kabul ederek rahmetinden kardeşi Hârûn’u ona nebi olarak bağışlamıştı. Hârûn’un peygamberliği, Mûsâ’nın peygamberline tâbi idi. O da Mûsâ’ya bu büyük görevinde yardımcı olup destek verdi.

51- Kitapta Mûsâ’yı da an. O, ihlasa erdirilmiş seçkin bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 52- Biz, ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve gizli bir şekilde konuşmak üzere onu kendimize yaklaştırdık. 53- Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.

51. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de İmran oğlu Mûsâ’yı da ta’zim ile onun şerefli makamını ve üstün ahlâkını tanıtmak üzere an. “O, ihlasa erdirilmiş bir seçkin” Ayetteki “مُخۡلَصٗا ” kelimesinin lâm harfi bir kıraate üstün olarak “muhlas” şeklinde okunmuştur ki bu, Yüce Allah’ın onu seçtiği ve alemlere üstün kıldığı anlamına gelir. Bir kıraatte de lâm harfi esreli olarak “muhlis” şeklinde okunmuştur ki bu da onun bütün amellerinde, söz ve niyetlerinde Allah’a karşı ihlâslı olduğu anlamına gelir. Buna göre Yüce Allah, onu bütün hallerinde ihlâslı olmakla nitelendirmiştir. Bu iki anlam da birbirinden ayrı düşünülemez. Yüce Allah, ihlasından dolayı onu seçmiştir, onun ihlâslı oluşu da seçilmesini gerektirmiştir. Gerçekten kulun vasfolunacağı en üstün hal, onun ihlâslı olduğunun bildirilmesi ve Rabbi tarafından da seçilmiş olduğunun belirtilmesidir. “Bir rasûl ve bir nebi idi.” Yüce Allah ona risaleti ve nübüvveti bir arada vermişti. Risalet, rasûl/elçi olarak gönderenin sözünü tebliğ etmeyi, bununla birlikte şeriatte gelen küçük büyük her bir şeyi tebliği gerektirir. Nübüvvet ise Allah’ın ona vahyetmesi, vahyini ona indirmekle onu özel bir konuma getirmiş olmasıdır. Nübüvvet kişinin kendisi ile Rabbi arasında, risalet ise kişi ile insanlar arasında ortaya çıkan bir görevdir.
52. Dahası Yüce Allah, Mûsâ’ya çeşitli vahiy şekillerinin en üstününü vererek ona has bir makam ihsan etmiştir ki bu da Yüce Allah’ın onunla konuşması ve konuşmak için de onu yakınlaştırmış olmasıdır. İşte Mûsâ aleyhisselam bütün peygamberler arasında Kelimullah olmak gibi bir hususiyete sahiptir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz ona Tûr’un sağ tarafından seslendik.” Mûsâ’nın yolculuğu esnasında dağın Mûsâ’ya göre sağda kalan cihetinden seslendik, demektir. Yahut da (sağ anlamına geldiği gibi bereket anlamına da gelen “ٱلۡأَيۡمَنِ ”) daha mübarek olan tarafından seslendik, anlamında da olabilir. Nitekim bu anlama Yüce Allah’ın:“Ateşin yanında ve onun çevresinde olanlar da mübarek kılındı.”(el-Neml, 27/8) buyruğu delildir. “ve gizli bir şekilde konuşmak (münacat) üzere onu kendimize yaklaştırdık.” Bu buyrukta yer alan “münacât” ile “nidâ” arasında fark vardır: Nidâ yüksek sesle seslenmek demektir, münacât ise bundan daha aşağı tonla, gizlice konuşmaktır. Bu buyruk ile Allah’ın kelâm sıfatı ve bu kelâmın nidâ ve münacât şeklinde çeşitli türlerinin olduğu söz konusu edilmektedir. Nitekim ehl-i sünnet ve’l-cemaatin kabul ettiği görüş budur ki Cehmiye, Mutezile ve onların yolundan giden diğerleri bunu kabul etmezler.
53. “Rahmetimizden ona kardeşi Hârûn’u da peygamber (ve destekçi) olarak bağışladık.” Bu, Mûsâ aleyhisselam’ın, kardeşi Hârûn’a olan en büyük fazileti ve iyiliğidir. Zira o, Rabbinden kardeşini bu işinde kendisine ortak etmesini, onu da kendisi gibi bir rasûl kılmasını dilemişti. Yüce Allah da onun bu isteğini kabul ederek rahmetinden kardeşi Hârûn’u ona nebi olarak bağışlamıştı. Hârûn’un peygamberliği, Mûsâ’nın peygamberline tâbi idi. O da Mûsâ’ya bu büyük görevinde yardımcı olup destek verdi.

54- Kitapta İsmail’i de an. O, sözünde duran bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 55- O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.

54. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de Âdemoğullarının efendisinin aralarından geldiği ve Arap kavminin atası olan bu yüce peygamberi de an. “O, sözünde duran” söz verdi mi mutlaka yerine getiren “bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi.” Onun sözünde durması hem Allah’a, hem de kullara verdiği sözleri kapsıyordu. Onun içindir ki İsmail, babasının kendisini boğazlamasına karşılık sabredeceği vaadinde bulunup:“İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”(es-Saffat, 37/102) demiş ve babasına verdiği bu sözü eksiksiz yerine getirmiş, babasının kendisini boğazlamasına -ki bu insanın başına gelebilecek en büyük musibettir- imkân tanımıştı. Daha sonra Allah, onu Allah’ın en büyük lütfu olan, insanlar arasında en yüce mertebeye çıkmak demek olan risalet ve nübüvvet ile nitelendirmektedir.
55. “O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi.” Yüce Allah’ın emrini aile halkına uygular, onlara yegane mabud olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti ihtiva eden namazı ve kullara ihsanı ihtiva eden zekâtı emrederdi. Böylelikle hem kendisi kemale ermiş, hem de başkalarının kemale ermesine yardımcı olmuştur. Özellikle de onun için insanların en yakınları olan aile halkına karşı bu görevi ifa etmiştir. Çünkü başkalarına göre davetine daha layık olanlar onlardır. “Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.” Bu onun, Rabbini razı eden şeyleri yerine getirmesinden, bu hususlarda bütün gayreti ile çalışmasından ötürü idi. Bu yüzden Allah ondan razı olmuş, onu gerçek kullarının en haslarından ve yakınlaştırılmış dostlarından kılmıştı. Allah ondan razı olmuş, o da Rabbinden razı olmuştu.

54- Kitapta İsmail’i de an. O, sözünde duran bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi. 55- O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.

54. Yani bu Kur’ân-ı Kerim’de Âdemoğullarının efendisinin aralarından geldiği ve Arap kavminin atası olan bu yüce peygamberi de an. “O, sözünde duran” söz verdi mi mutlaka yerine getiren “bir kul ve bir rasûl, bir nebi idi.” Onun sözünde durması hem Allah’a, hem de kullara verdiği sözleri kapsıyordu. Onun içindir ki İsmail, babasının kendisini boğazlamasına karşılık sabredeceği vaadinde bulunup:“İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın.”(es-Saffat, 37/102) demiş ve babasına verdiği bu sözü eksiksiz yerine getirmiş, babasının kendisini boğazlamasına -ki bu insanın başına gelebilecek en büyük musibettir- imkân tanımıştı. Daha sonra Allah, onu Allah’ın en büyük lütfu olan, insanlar arasında en yüce mertebeye çıkmak demek olan risalet ve nübüvvet ile nitelendirmektedir.
55. “O, ailesine namazı ve zekâtı emrederdi.” Yüce Allah’ın emrini aile halkına uygular, onlara yegane mabud olan Yüce Allah’a ihlâsla ibadeti ihtiva eden namazı ve kullara ihsanı ihtiva eden zekâtı emrederdi. Böylelikle hem kendisi kemale ermiş, hem de başkalarının kemale ermesine yardımcı olmuştur. Özellikle de onun için insanların en yakınları olan aile halkına karşı bu görevi ifa etmiştir. Çünkü başkalarına göre davetine daha layık olanlar onlardır. “Rabbi katında da razı olunmuş bir kimse idi.” Bu onun, Rabbini razı eden şeyleri yerine getirmesinden, bu hususlarda bütün gayreti ile çalışmasından ötürü idi. Bu yüzden Allah ondan razı olmuş, onu gerçek kullarının en haslarından ve yakınlaştırılmış dostlarından kılmıştı. Allah ondan razı olmuş, o da Rabbinden razı olmuştu.

56- Kitapta İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi. 57- Biz, onu yüce bir makama yükselttik.

56. Yani Kitapta tazim ile ve kemal sıfatlarıyla nitelendirerek “İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi.” Yüce Allah ona hem tam anlamıyla tasdiki, kâmil ilmi, sağlam yakini ve salih ameli ihtiva eden “sıddık”lığı vermiş hem de vahiy bildirmek ve risaletini vermek üzere onu seçme ihsanında bulunmuştu.
57. “Biz, onu yüce bir makama yükselttik.” Yüce Allah, âlemler arasında onun şanını yükselttiği gibi onun, yakınlaştırılmış kimseler arasındaki mevkii de yüksektir. O bakımdan İdris’in şanı da makamı da yüksektir.

56- Kitapta İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi. 57- Biz, onu yüce bir makama yükselttik.

56. Yani Kitapta tazim ile ve kemal sıfatlarıyla nitelendirerek “İdris’i de an. Gerçekten o, bir sıddîk, bir nebi idi.” Yüce Allah ona hem tam anlamıyla tasdiki, kâmil ilmi, sağlam yakini ve salih ameli ihtiva eden “sıddık”lığı vermiş hem de vahiy bildirmek ve risaletini vermek üzere onu seçme ihsanında bulunmuştu.
57. “Biz, onu yüce bir makama yükselttik.” Yüce Allah, âlemler arasında onun şanını yükselttiği gibi onun, yakınlaştırılmış kimseler arasındaki mevkii de yüksektir. O bakımdan İdris’in şanı da makamı da yüksektir.

58- İşte bunlar, Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte (kurtarıp gemide) taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in soyundan gelen, hidayete ilettiğimiz ve seçtiğimiz kimseler arasında yer alan, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir. Onlar, kendilerine Rahmân’ın âyetleri okunduğunda ağlayarak secdeye kapanırlardı.

58. Yüce Allah, bu şerefli peygamberleri ve bu has rasûlleri söz konusu edip onların fazilet ve mertebelerini dile getirdikten sonra şöyle buyurmaktadır:“İşte bunlar… Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir.” Yani Yüce Allah, onlara nübüvvet ve risalet gibi erişilemez bir nimet, daha ilerisi olmayan bir lütuf ihsan etmiştir. Yüce Allah’tan kendilerine nimet ihsan ettiği ve (Fatiha suresindeki duada) bizi yollarına iletmesi için Allah’a dua etmemiz emrolunan kimseler bunlardır. Yine Yüce Allah’a itaat eden bir kimse de “Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle birliktedir.”(en-Nisa, 4/69) Bu peygamberlerin bazısı “Âdem’in soyundan, Nûh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan, İbrahim ve İsrail’in soyundan gelen.” kimselerdir. Bunlar, dünyada gelip geçmiş ailelerin en hayırlılarıdır. Allah bunları seçmiş ve bunları insanlar arasında özel bir lütfa mazhar kılmıştır. Gaybe dair haberleri, gaybı bilen Yüce Rabbin sıfatlarını, âhiret gününe dair haberleri, vaatleri ve tehditleri içeren Rahmân’ın o âyetleri, onlara okunduğu vakit “ağlayarak secdeye kapanırlardı.” Yüce Allah’ın âyetleri karşısında tevazu ve itaatle boyun eğerlerdi. Bu âyetler, sahip oldukları iman, Allah’ın mükâfaatını arzulamaları ve azabından korkmaları dolayısıyla onları etkiler ve bunun sonucu olarak ağlarlar, Allah’a yönelirler, Rablerinin önünde secdeye kapanırlardı. Onlar, Allah’ın âyetlerini işittiklerinde:“Bunlara karşı sağır ve kör kimseler kesilmezlerdi.”(el-Furkan, 25/73) Âyetlerin Allah’ın Rahmân ismine izafe edilmesi, O’nun âyetlerinin, kullarına olan rahmet ve ihsanının bir tecellisi olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah, bu âyetleri ile kullarını hakka iletmiş, kör gözlerini açmış, onları sapıklıktan kurtarmış ve cahilken bilgi sahibi kılmıştır.

59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.

59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)

59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.

59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)

59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.

59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)

59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.

59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)

59- Onların ardından öyle (kötü) bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve nefsi arzuların peşine düştüler. İşte onlar azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir. 60- Ancak tevbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler hariç. İşte onlar, cennete girecek ve hiçbir şekilde zulme uğramayacaklardır. 61- (Girecekleri o cennet) Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği Adn cennetleridir. O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir. 62- Orada boş sözler işitmezler, ancak “selâm” sözleri işitirler. Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır. 63- İşte kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.

59. Allah ihlâs sahibi, Rablerini razı edecek şeylere uyan ve O’na yönelen peygamberleri söz konusu ettikten sonra onların ardından gelerek emrolundukları şeyleri değiştirenleri zikretmektedir. Bunlar, peygamberlerden sonra gelen birtakım nesiller olup gerisingeri döndüler. Korumakla ve dosdoğru kılmakla emrolundukları namazı zayi ettiler; gevşek davranıp onu önemsemediler ve yitirdiler. Dinin direği, âlemlerin Rabbi olan Allah’a ihlâs ve imanın ölçüsü, ameller içinde en ısrarla emredileni ve hasletlerin en faziletlisi olan namazı yitirdiler mi artık dinlerinin diğer emir ve hükümlerini haydi haydi yitirirler ve onları daha çok reddederler. Bunun sebebi ise nefislerinin arzu ve iradesine tâbi olmalarıdır. Bütün gayretleri bu hedefe yönelmiş ve onu Allah’ın haklarının önüne geçirmişlerdir. Bunun sonucunda da Allah’ın haklarına riâyet edilmez oldular, nefislerinin arzularına yöneldiler. Her fırsatta ve her ne suretle olursa olsun arzularını gerçekleştirmeye çalıştılar. İşte böyleleri “azgınlıklarının cezasını çekeceklerdir.” Yani oldukça şiddetli ve kat kat azap göreceklerdir.
60. Daha sonra Yüce Allah, bunların istisnalarının da bulunduğunu şöylece belirtmektedir: Şirkten, bidatlerden ve masiyetlerden “tevbe eden” bunlardan vazgeçip pişman olan, bir daha bunlara dönmemek üzere kesin karar veren, ayrıca Allah’a, meleklerine, kitaplara, peygamberlerine, âhiret gününe “iman eden ve salih amel işleyenler” Allah’ın peygamberleri vasıtasıyla teşri’ buyurduğu şekilde ve Allah rızasını gözetmek maksadıyla amelde bulunanlar “hariç. İşte onlar” yani tevbe, iman ve salih ameli birlikte gerçekleştirenler, ebedi nimetleri, esenlikli hayatı ve alemlerin Rabbine komşuluğu ihtiva eden “cennete girecek ve hiçbir şekilde” amelleri hususunda “zulme uğramayacaklardır.” Bilakis amellerinin mükâfatını eksiksiz, hatta sayı itibariyle katlanmış olarak bulacaklardır.
61. Daha sonra Allah onlara gireceklerini vaat ettiği cennetin, diğer cennetlere benzemediğini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:(Girecekleri o cennet)… Adn cennetleridir.” herhangi bir şekilde ayrılmanın, başka bir yere göçmenin, son bulmanın söz konusu olmadığı, ebedi kalınacak cennetlerdir. Çünkü bu cennetler oldukça geniş, bunlardaki hayırlar, sevinçler, göz kamaştırıcı güzellikler, rahat ve sevinç pek çoktur. “Rahmân’ın kullarına gıyaben vaat ettiği” yani bu cennetler, Rahmân olan Allah’ın vaat ettiği cennetlerdir. Bunların “Rahmân” ismine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki rahmet ve ihsanın hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanın hatırından geçirmediği türde oluşlarından dolayıdır. Nitekim Yüce Allah cennetten, rahmet diye bahsederek şöyle buyurmaktadır: “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmetindedirler ve orada ebediyyen kalacaklardır.”(Al-i İmran, 3/107) Aynı şekilde bu cennetlerin Allah’ın rahmetine izafe edilmesi, bu cennetlerdeki mutluluğun devamlılığına ve bu cennetlerin -ilâhi rahmetin bir eseri ve bir tecellisi olması hasebiyle- rahmetin baki kaldığı sürece baki kalacaklarına delildir. u âyet-i kerimede sözü edilen “kullar”dan kasıt, O’na gereği gibi ibadet eden ve şeriatinin hükümlerine uyan uluhiyet kullarıdır ki ubudiyet onların ayrılmaz sıfatları olmuştur. Tıpkı Yüce Allah’ın “Rahmân’ın kulları” buyruğunda ve benzerlerinde olduğu gibi. Sadece Allah'ın mülkü olma anlamında “kul” olanlar ise böyle değildir. Zira bunlar, her ne kadar Allah tarafından yaratıldıkları, rızıklandırılıp idare edildikleri için Allah’ın rubûbiyet kulları olsalar da Allah’ın ulûhiyet kulları kapsamına girmezler. Çünkü kulun övülmesini gerektiren kulluk, kulun kendi iradesiyle yaptığı ulûhiyete yönelik kulluktur. Öbürlerinin Allah’ın rubûbiyetine yönelik olan kullukları ise zorunlu ve kaçınılmaz bir kulluktur ve bundan dolayı övülmelerini gerektiren bir şey yoktur. (Zira bu anlamda, canlı-cansız var olan her bir varlık Allah'ın kuludur.) “Gıyaben” buyruğunun “Rahmân’ın... vaat ettiği” buyruğuna yönelik olma ihtimali vardır. Bu takdirde anlam şöyle olur: Yüce Allah, bu kullarına Adn cennetlerini, onların görmedikleri ve tanık olmadıkları bir surette gıyaben vaat etmiştir. Onlar da bu cennete iman etmiş, gayb olmakla birlikte onu tasdik etmiş ve onu görmedikleri halde ona ulaşmak için çalışmışlardır. Görecek olsalardı elbette ki o cenneti isteyişleri daha ileri derecede olacak, ona rağbetleri daha büyük ve onun için çalışmaları da daha ileri derecede olacaktı! Bu manaya göre bu ifadede gayba imanları dolayısıyla övülmeleri söz konusudur ki fayda sağlayacak iman da budur. “Gıyaben” buyruğunun Yüce Allah’ın kullarına yönelik olma ihtimali de vardır. Yani Yüce Allah’a O’nu görmeksizin, gayb halinde ibadet eden kimseler, demektir. O’nu görmedikleri halde O’na ibadetleri bu şekilde olduğuna göre O’nu görecek olsalar elbette ki O’na ibadetleri daha çok olurdu. O’na yönelişleri daha büyük, sevgileri daha fazla, şevkleri daha ileri oludu. Yine anlamın şöyle olma ihtimali de vardır: Rahmân olan Allah’ın kullarına vaat etmiş olduğu bu cennetler, vasfedilerek anlatılamayacak ve Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği hususlar (gayb) arasındadır. Bunda da bu cennetlere teşvik, bu şekilde güzelce tanıtılmaları ile ruhların harekete geçirilmesi ve hareketsiz duran kimseleri bu cennete talip olmak için gayrete getirme söz konusudur. Buna göre buyruk, Yüce Allah’ın şu buyruğuna benzer: “Kendilerine o işlediklerine mükâfaat olmak üzere gözleri aydınlatan ne nimetler saklandığını hiç kimse bilmez.”(es-Secde, 32/17) Bütün bu anlamlar doğrudur ve hepsi de geçerlidir. Ancak birinci ihtimal daha uygundur. Buna delil ise Yüce Allah’ın devamla şöyle buyurmasıdır:“O’nun vaadi muhakkak gerçekleşecektir.” Gerçekleşmesi kaçınılmazdır; zira Yüce Allah vaadinden caymaz ve O, sözleri en doğru olandır.
62. “Orada boş sözler işitmezler.” Faydasız, anlamsız söz işitmeyecekleri gibi, günaha sokacak söz de işitmezler. Orada ne sayıp sövmek, ne ayıplamak, ne Allah’a isyan olan bir söz, ne de kederlendirecek bir söz işiteceklerdir. “Ancak “selâm” sözleri işitirler.” Her türlü kusurdan uzak, Allah’ı, zikri, selâmlaşmayı, sevinç ve müjdeyi ihtiva eden sözler, kardeşler arasında karşılıklı güzel konuşmalar, Rahmân olan Allah’ın hitabını işitmek, hurilerden, meleklerden, vildândan neşe verici sesler, coşturucu nağmeler, tatlı ve nazik sözler gibi her türlü kusurdan uzak (selametli) sözler işiteceklerdir. Çünkü orası esenlik (selâmet) yurdudur. Orada bütün yönleriyle tam esenlikten (selâmdan) başka hiçbir şey yoktur. “Rızıkları da onlar için orada sabah-akşam hazırdır.” Onların yiyecek, içecek, çeşitli lezzetlerden oluşan rızıkları süreklidir. Ne zaman isterlerse, ne vakit arzu ederlerse bu rızıkları onlara verilir. Bu rızıkların bu belli vakitlerde özellikle verilmesi ise bunların güzelliklerinin, lezzet ve mükemmelliklerinin bir parçasıdır. “Sabah-akşam” rızıklarının hazır olması ise bunların etkilerinin büyük, faydalarının da tamam olması içindir.
63. “İşte” sözü geçen şekilde vasıflarını belirttiğimiz ve “kullarımızdan takva sahibi olanlara miras olarak vereceğimiz cennet, budur.” Biz, bu cenneti muttakilere miras olarak vereceğiz ve oraları, onların sürekli kalacakları ve hiçbir şekilde ayrılıp gitmeyecekleri konaklar yapacağız. Onlar da oradan başka yere ayrılmak da istemeyeceklerdir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinizden bir mağfiret ve takvâ sahipleri için hazırlanmış, eni göklerle yer kadar olan cennete koşuşun.”(Âli İmran, 3/133)

64- (Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir. 65- O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster. Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?

64. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir seferinde Cebrail aleyhisselam’ın inişinin geciktiğini gördü ve:“Keşke bize daha çok gelsen” diye ona olan şevkini, ondan ayrılmanın verdiği yalnızlık duygusunu dile getirdi ve onun daha çok gelmesi suretiyle kalbinin daha bir yatışmasını istedi. Bunun üzerine Yüce Allah, Cebrail’in dilinden şu buyrukları indirdi:(Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.” Yani bizim bu hususta hiçbir yetkimiz yoktur. Allah bize bir emir verrse hemen onu yerine getiririz ve O’nun hiçbir emrine karşı gelmeyiz. Nitekim Yüce Allah, melekler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Onlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa onu yaparlar.”(et-Tahrîm, 66/6) O nedenle biz, emir alan kullarız. “Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur.” Geçmiş, gelecek ve hal-i hazırdaki her şey, bütün zaman ve mekânlarda yalnız O’nundur. Bütün emir, yalnız Allah’ın olduğu için ve bizim de işleri idare olunan kullar olduğumuz açıkça ortaya çıktığına göre geriye sadece ilâhi hikmetin o işi gerektirip gerektirmediği kalmaktadır. Eğer hikmeti onu gerektirirse onu yerine getirir, gerektirmezse erteleyip yerine getirmez. Bundan dolayı devamla:“Rabbin unutkan değildir” buyrulmaktadır. Yani bu (bizim inişimizin gecikmesi) Rabbinin seni unuttuğundan veya ihmal ettiğinden dolayı değildir. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da.”(ed-Duha, 93/3) Aksine Yüce Allah, seninle ilgili hususlara itina göstermekte, sana en güzel bağışlarını ve oldukça üstün ve değerli ilâhi tedbirlerini ihsan edip buyurmaktadır. Yani bizim inişimiz, mutad vaktinden sonraya kalıp gecikecek olursa bu, seni üzmesin, tasalandırmasın. Çünkü bu husustaki bir hikmeti dolayısıyla bunu dileyen Allah’tır. O’nun için böyle olur.
65. Daha sonra Yüce Allah ilminin kuşatıcılığını ve hiçbir şeyi unutmayışını şu buyruklarıyla gerekçelendirmektedir. “O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.” O’nun rubûbiyeti gökleri ve yeri kuşatır. Onların en güzel düzen ve en mükemmel sisteme sahip olmaları, onlarda herhangi bir gaflet, ihmal, başıboşluk ve yanlışın bulunmayışı, Allah’ın her şeyi kuşatıcı ilminin kat’i delilidir. Onun için bunu düşünme, kafana takma, aksine sen sana fayda sağlayacak ve sana yarayacak şeylerle meşgul ol. Bu ise Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmektir. “O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster.” Yani nefsinin ibadete sabır/sebat etmesini sağla, nefsine karşı bu hususta mücadele ver. İbadeti, gücün oranında en mükemmel ve en eksiksiz şekilde yerine getir. Allah’a ibadet ile meşgul olmak, kula arzu ve meyil duyulan şeylere karşı teselli verir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme... Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et.”(Tâ-Hâ, 20/131-132)“Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?” Sen yaratıklar arasında O’na adaş, O’na denk ve O’na benzeyen bir kimse olduğunu biliyor musun? Bu, aklen bilinen bir gerçeğe dair olumsuz anlamlı bir sorudur. Yani sen O’na denk, O’na adaş bir kimse bilmiyorsun. Çünkü sadece O Rabdır ve O’nun dışındaki her şey, o Rabbin yarattığı brer varlıktır. Yaratan O’dur, başkası yaratılmıştır. Bütün yönleriyle hiçbir şeye muhtaç olmayan O’dur. O’nun dışındakiler ise her yönüyle ve bizzat muhtaçtırlar. O, bütün yönleriyle mutlak kemal sahibidir, kâmildir. O’nun dışındaki her bir varlık ise eksiktir, kemal sahibi değildir. Yüce Allah’ın kendisine ihsan ettiklerinden başka bir şeye sahip değildir. İşte bu, Allah’ın tek başına ibadet olunmaya layık olduğuna, O’na ibadetin hak olduğuna, O’ndan başkasına ibadetin ise batıl olduğuna dair açık ve kesin bir delildir. Bundan dolayı yalnızca kendisine ibadeti ve bu ibadeti sabırla sürdürmeyi emretmiş, buna gerekçe olarak da tek başına kemale, azamete ve en güzel isimlere sahip oluşunu göstermiştir.

64- (Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz. Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur. Rabbin unutkan değildir. 65- O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir. O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster. Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?

64. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir seferinde Cebrail aleyhisselam’ın inişinin geciktiğini gördü ve:“Keşke bize daha çok gelsen” diye ona olan şevkini, ondan ayrılmanın verdiği yalnızlık duygusunu dile getirdi ve onun daha çok gelmesi suretiyle kalbinin daha bir yatışmasını istedi. Bunun üzerine Yüce Allah, Cebrail’in dilinden şu buyrukları indirdi:(Biz melekler) Rabbinin emri olmadıkça inmeyiz.” Yani bizim bu hususta hiçbir yetkimiz yoktur. Allah bize bir emir verrse hemen onu yerine getiririz ve O’nun hiçbir emrine karşı gelmeyiz. Nitekim Yüce Allah, melekler hakkında şöyle buyurmaktadır:“Onlar kendilerine verdiği emirlerde Allah’a isyan etmezler. Ne emrolunurlarsa onu yaparlar.”(et-Tahrîm, 66/6) O nedenle biz, emir alan kullarız. “Önümüzdeki, arkamızdaki ve bu ikisinin arasındaki her şey yalnız O’nundur.” Geçmiş, gelecek ve hal-i hazırdaki her şey, bütün zaman ve mekânlarda yalnız O’nundur. Bütün emir, yalnız Allah’ın olduğu için ve bizim de işleri idare olunan kullar olduğumuz açıkça ortaya çıktığına göre geriye sadece ilâhi hikmetin o işi gerektirip gerektirmediği kalmaktadır. Eğer hikmeti onu gerektirirse onu yerine getirir, gerektirmezse erteleyip yerine getirmez. Bundan dolayı devamla:“Rabbin unutkan değildir” buyrulmaktadır. Yani bu (bizim inişimizin gecikmesi) Rabbinin seni unuttuğundan veya ihmal ettiğinden dolayı değildir. Nitekim Allah bir başka yerde şöyle buyurmaktadır:“Rabbin seni terk de etmedi, sana darılmadı da.”(ed-Duha, 93/3) Aksine Yüce Allah, seninle ilgili hususlara itina göstermekte, sana en güzel bağışlarını ve oldukça üstün ve değerli ilâhi tedbirlerini ihsan edip buyurmaktadır. Yani bizim inişimiz, mutad vaktinden sonraya kalıp gecikecek olursa bu, seni üzmesin, tasalandırmasın. Çünkü bu husustaki bir hikmeti dolayısıyla bunu dileyen Allah’tır. O’nun için böyle olur.
65. Daha sonra Yüce Allah ilminin kuşatıcılığını ve hiçbir şeyi unutmayışını şu buyruklarıyla gerekçelendirmektedir. “O; göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların Rabbidir.” O’nun rubûbiyeti gökleri ve yeri kuşatır. Onların en güzel düzen ve en mükemmel sisteme sahip olmaları, onlarda herhangi bir gaflet, ihmal, başıboşluk ve yanlışın bulunmayışı, Allah’ın her şeyi kuşatıcı ilminin kat’i delilidir. Onun için bunu düşünme, kafana takma, aksine sen sana fayda sağlayacak ve sana yarayacak şeylerle meşgul ol. Bu ise Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın yalnızca O’na ibadet etmektir. “O halde O’na ibadet et ve O’na ibadette sabır göster.” Yani nefsinin ibadete sabır/sebat etmesini sağla, nefsine karşı bu hususta mücadele ver. İbadeti, gücün oranında en mükemmel ve en eksiksiz şekilde yerine getir. Allah’a ibadet ile meşgul olmak, kula arzu ve meyil duyulan şeylere karşı teselli verir. Nitekim Allah, şöyle buyurmaktadır:“Onlardan bir kısmına bunlarla kendilerini imtihan edelim diye dünya hayatının süsü olarak verip faydalandırdığımız şeylere gözlerini dikme... Sen aile halkına namazı emret, kendin de sabırla ona devam et.”(Tâ-Hâ, 20/131-132)“Hiç O’nun bir adaşını/benzerini biliyor musun?” Sen yaratıklar arasında O’na adaş, O’na denk ve O’na benzeyen bir kimse olduğunu biliyor musun? Bu, aklen bilinen bir gerçeğe dair olumsuz anlamlı bir sorudur. Yani sen O’na denk, O’na adaş bir kimse bilmiyorsun. Çünkü sadece O Rabdır ve O’nun dışındaki her şey, o Rabbin yarattığı brer varlıktır. Yaratan O’dur, başkası yaratılmıştır. Bütün yönleriyle hiçbir şeye muhtaç olmayan O’dur. O’nun dışındakiler ise her yönüyle ve bizzat muhtaçtırlar. O, bütün yönleriyle mutlak kemal sahibidir, kâmildir. O’nun dışındaki her bir varlık ise eksiktir, kemal sahibi değildir. Yüce Allah’ın kendisine ihsan ettiklerinden başka bir şeye sahip değildir. İşte bu, Allah’ın tek başına ibadet olunmaya layık olduğuna, O’na ibadetin hak olduğuna, O’ndan başkasına ibadetin ise batıl olduğuna dair açık ve kesin bir delildir. Bundan dolayı yalnızca kendisine ibadeti ve bu ibadeti sabırla sürdürmeyi emretmiş, buna gerekçe olarak da tek başına kemale, azamete ve en güzel isimlere sahip oluşunu göstermiştir.

66- İnsan:“Ben öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. 67- İnsan, daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?

66. Burada “insan” ile kastedilen, öldükten sonra dirilişi inkâr eden, bu dirilişin gerçekleşme ihtimalini uzak gören herkestir. İşte böyle bir kimse, bu dirilişin imkânını kabul etmeyerek, inat ve küfrünü ortaya koymak maksadıyla: “Ben, öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. Yani ölümden sonra ve çürüyüp toz toprak haline geldikten sonra Allah beni nasıl olur da diriltebilir? Böyle bir şey olamaz, düşünülemez. Bu, onun yanlış çalışan aklı, kötü maksadı, Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına karşı olan dikkafalılığı doğrultusunda sorduğu bir sorudur. Asgari bir şekilde ibret nazarıyla baksa, asgari seviyede düşünse hiç şüphesiz öldükten sonra dirilişi uzak görmesinin son derece gülünç olduğunu görecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna dair herkesin bildiği kat’i ve açık bir delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “İnsan daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?” Yani hiç dikkat nazarlarını toplayarak ilk halini hatırlamaz ve Allah’ın, hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiş olduğunu aklına getirmez mi? Söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan onu yaratmaya kadir olan, darmadağın olduktan sonra onu bir araya getirmeye, dağılıp un ufak olduktan sonra onu yeniden yaratmaya kadir değil midir? Bu da Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden ve sonra da bunu tekrarlayacak (diriltecek) olan, O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27) Yüce Allah’ın: “İnsan... hatırlamaz mı?” buyruğunda insan, nazik ve münasip bir hitap ile bu akli delili düşünmeye çağırılmaktadır. Aynı şekilde inkâr edenlerin bu inkârlarının, dünyaya geldikleri ilk hallerinden gafil olmalarına dayalı olduğunu da ortaya koymaktadır. Yoksa insan, bu ilk yaratılışını hatırlayıp bunu aklından çıkarmayacak olursa elbette ki öldükten sonra dirilişi inkâr etmeyecektir.

66- İnsan:“Ben öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. 67- İnsan, daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?

66. Burada “insan” ile kastedilen, öldükten sonra dirilişi inkâr eden, bu dirilişin gerçekleşme ihtimalini uzak gören herkestir. İşte böyle bir kimse, bu dirilişin imkânını kabul etmeyerek, inat ve küfrünü ortaya koymak maksadıyla: “Ben, öldükten sonra mı diri olarak kabirden çıkarılacak mışım?” der. Yani ölümden sonra ve çürüyüp toz toprak haline geldikten sonra Allah beni nasıl olur da diriltebilir? Böyle bir şey olamaz, düşünülemez. Bu, onun yanlış çalışan aklı, kötü maksadı, Allah’ın peygamberlerine ve kitaplarına karşı olan dikkafalılığı doğrultusunda sorduğu bir sorudur. Asgari bir şekilde ibret nazarıyla baksa, asgari seviyede düşünse hiç şüphesiz öldükten sonra dirilişi uzak görmesinin son derece gülünç olduğunu görecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişin mümkün olduğuna dair herkesin bildiği kat’i ve açık bir delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
67. “İnsan daha önce hiçbir şey değilken bizim kendisini (yoktan) yarattığımızı hatırlamaz mı?” Yani hiç dikkat nazarlarını toplayarak ilk halini hatırlamaz ve Allah’ın, hiçbir şey değilken onu yoktan var etmiş olduğunu aklına getirmez mi? Söz edilmeye değer bir varlık değilken yokluktan onu yaratmaya kadir olan, darmadağın olduktan sonra onu bir araya getirmeye, dağılıp un ufak olduktan sonra onu yeniden yaratmaya kadir değil midir? Bu da Allah’ın şu buyruğunu andırmaktadır:“Yaratılmışları ilkin yoktan var eden ve sonra da bunu tekrarlayacak (diriltecek) olan, O’dur ve bu, O’na göre daha kolaydır.”(er-Rum, 30/27) Yüce Allah’ın: “İnsan... hatırlamaz mı?” buyruğunda insan, nazik ve münasip bir hitap ile bu akli delili düşünmeye çağırılmaktadır. Aynı şekilde inkâr edenlerin bu inkârlarının, dünyaya geldikleri ilk hallerinden gafil olmalarına dayalı olduğunu da ortaya koymaktadır. Yoksa insan, bu ilk yaratılışını hatırlayıp bunu aklından çıkarmayacak olursa elbette ki öldükten sonra dirilişi inkâr etmeyecektir.

68- Rabbine yemin olsun ki onları da şeytanları da mutlaka (diriltip) mahşerde toplayacağız. Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz. 69- Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız. 70- Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.

68. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Yüce Allah rubûbiyetine yemin ederek öldükten sonra dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarla birlikte mutlaka haşredeceğine ve süresi tayin edilmiş belli bir günde onları mutlaka bir araya toplayacağına yemin etmektedir. “Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.” Dehşetli hallerin şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve karşı karşıya kalacakları durumların fecaatinden dolayı dizleri üzerine çökmüş olarak, o yüce ve büyük zatın haklarında vereceği hükmü bekleyeceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onlar hakkındaki hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
69. “Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.” Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her bir kesiminden azgınlıkları daha ileri, zulümleri daha büyük, küfürleri daha fazla olan kimseleri ayıracağız ve onları azaba önden göndereceğiz. Sonra bu şekilde günahlarının ağırlıklarına göre sırayla azaba doğru sürüleceklerdir. Bu hallerinde iken de birbirlerine lanet edeceklerdir. Aralarından daha sonra azaba gönderilecekler, önden gönderilmiş olanlar hakkında:“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver diyecekler... Öncekileri de sonrakilere: Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu, diyecek.”(el-A’raf, 7/38-39) Bütün bunlar, Yüce Allah’ın adaletine, hikmetine ve geniş ilmine bağlı olarak gerçekleşecektir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
70. “Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.” Yani bizim ilmimiz cehenneme atılmaya kimin daha layık olduğunu kapsamlı olarak kuşatmıştır. Biz, onları bildiğimiz gibi, onların amellerini, amelleri dolayısıyla neyi hak ettiklerini ve bundan dolayı azaptan paylarına düşeni de çok iyi biliriz.

68- Rabbine yemin olsun ki onları da şeytanları da mutlaka (diriltip) mahşerde toplayacağız. Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz. 69- Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız. 70- Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.

68. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Yüce Allah rubûbiyetine yemin ederek öldükten sonra dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarla birlikte mutlaka haşredeceğine ve süresi tayin edilmiş belli bir günde onları mutlaka bir araya toplayacağına yemin etmektedir. “Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.” Dehşetli hallerin şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve karşı karşıya kalacakları durumların fecaatinden dolayı dizleri üzerine çökmüş olarak, o yüce ve büyük zatın haklarında vereceği hükmü bekleyeceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onlar hakkındaki hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
69. “Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.” Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her bir kesiminden azgınlıkları daha ileri, zulümleri daha büyük, küfürleri daha fazla olan kimseleri ayıracağız ve onları azaba önden göndereceğiz. Sonra bu şekilde günahlarının ağırlıklarına göre sırayla azaba doğru sürüleceklerdir. Bu hallerinde iken de birbirlerine lanet edeceklerdir. Aralarından daha sonra azaba gönderilecekler, önden gönderilmiş olanlar hakkında:“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver diyecekler... Öncekileri de sonrakilere: Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu, diyecek.”(el-A’raf, 7/38-39) Bütün bunlar, Yüce Allah’ın adaletine, hikmetine ve geniş ilmine bağlı olarak gerçekleşecektir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
70. “Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.” Yani bizim ilmimiz cehenneme atılmaya kimin daha layık olduğunu kapsamlı olarak kuşatmıştır. Biz, onları bildiğimiz gibi, onların amellerini, amelleri dolayısıyla neyi hak ettiklerini ve bundan dolayı azaptan paylarına düşeni de çok iyi biliriz.

68- Rabbine yemin olsun ki onları da şeytanları da mutlaka (diriltip) mahşerde toplayacağız. Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz. 69- Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız. 70- Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.

68. Söz söyleyenlerin en doğrusu olan Yüce Allah rubûbiyetine yemin ederek öldükten sonra dirilişi inkâr eden bu kimseleri şeytanlarla birlikte mutlaka haşredeceğine ve süresi tayin edilmiş belli bir günde onları mutlaka bir araya toplayacağına yemin etmektedir. “Sonra elbette onları getirip cehennemin etrafında diz üstü hazır edeceğiz.” Dehşetli hallerin şiddetinden, sarsıntıların çokluğundan ve karşı karşıya kalacakları durumların fecaatinden dolayı dizleri üzerine çökmüş olarak, o yüce ve büyük zatın haklarında vereceği hükmü bekleyeceklerdir. Bundan dolayı Yüce Allah, onlar hakkındaki hükmünü söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
69. “Sonra her bir kesimden Rahmân’a karşı azgınlıkta en ileri olanları çekip ayıracağız.” Yani zulüm, küfür ve azgınlıkta ortak olan zalimlerin her bir kesiminden azgınlıkları daha ileri, zulümleri daha büyük, küfürleri daha fazla olan kimseleri ayıracağız ve onları azaba önden göndereceğiz. Sonra bu şekilde günahlarının ağırlıklarına göre sırayla azaba doğru sürüleceklerdir. Bu hallerinde iken de birbirlerine lanet edeceklerdir. Aralarından daha sonra azaba gönderilecekler, önden gönderilmiş olanlar hakkında:“Rabbimiz, işte bizi bunlar saptırdılar. Onun için bunlara ateş azabını iki kat ver diyecekler... Öncekileri de sonrakilere: Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yoktu, diyecek.”(el-A’raf, 7/38-39) Bütün bunlar, Yüce Allah’ın adaletine, hikmetine ve geniş ilmine bağlı olarak gerçekleşecektir. İşte bundan dolayı Allah şöyle buyurmaktadır:
70. “Hem sonra oraya atılmaya kimlerin daha layık olduğunu da en iyi biz biliriz.” Yani bizim ilmimiz cehenneme atılmaya kimin daha layık olduğunu kapsamlı olarak kuşatmıştır. Biz, onları bildiğimiz gibi, onların amellerini, amelleri dolayısıyla neyi hak ettiklerini ve bundan dolayı azaptan paylarına düşeni de çok iyi biliriz.

71- (Ey insanlar!) Şüphe yok ki aranızda cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür. 72- Sonra korkup sakınanları kurtarırız. Zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.

71. Bu hitap, iyileriyle, kötüleriyle, mü’minleriyle, kâfirleriyle bütün insanlara yöneliktir. Onlardan cehenneme uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleştirmeyi kesinlikle üzerine aldığı ve bu yolla kullarını korkutup uyardığı bir hükümdür. Bu hükmün yerine gelmesi kaçınılmazdır, bunun meydana gelmesinden başka yol yoktur. Buradaki uğramanın (الورود) manası hakkında farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, bütün insanların dehşete düşmelerine yol açacak şekilde cehennemin yakınına kadar gelmeleridir. Bundan sonra ise Yüce Allah takvâ sahiplerini kurtaracaktır. Bir diğer görüşe göre uğramaktan kasıt, oraya girmek ve orada hazır bulunmaktır. Bu takdirde orası mü’minler için serin ve esenlik olacaktır. Diğer bir görüşe göre ise uğramak cehennem üzerinde bulunan Sırattan geçmektir. İnsanlar, amellerine göre oradan geçecekler, kimisi göz açıp kaparcasına, kimisi rüzgar gibi, kimisi asil atlar gibi, kimisi hızlı koşan develer gibi süratle geçecektir. Kimisi hızlıca koşarak, kimisi yürüyerek, kimisi sürünerek geçecektir, kimisi de yakalanıp ateşe atılacaktır. Kısacası herkes takvâsı oranında oradan geçecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
72. “Sonra” emrolundukları işleri yapmak ve yasak kılınanlardan uzak durmak suretiyle Allah’tan “korkup sakınanları kurtarırız.” Küfür ve masiyetler işlemek suretiyle kendisine zulmeden “zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.” Bu, onların zulüm ve küfürlerinden ötürüdür. Onların ebediyen cehennemde kalmaları ve azaba uğramaları hak olmuştur. Artık kurtuluşun bütün çareleri onlar için tükenmiş olacaktır.

71- (Ey insanlar!) Şüphe yok ki aranızda cehenneme uğramayacak hiç kimse yoktur. Bu, Rabbinin gerçekleştirmeyi üzerine aldığı kesin bir hükümdür. 72- Sonra korkup sakınanları kurtarırız. Zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.

71. Bu hitap, iyileriyle, kötüleriyle, mü’minleriyle, kâfirleriyle bütün insanlara yöneliktir. Onlardan cehenneme uğramayacak hiçbir kimse yoktur. Bu, Yüce Allah’ın gerçekleştirmeyi kesinlikle üzerine aldığı ve bu yolla kullarını korkutup uyardığı bir hükümdür. Bu hükmün yerine gelmesi kaçınılmazdır, bunun meydana gelmesinden başka yol yoktur. Buradaki uğramanın (الورود) manası hakkında farklı görüşler vardır. Bir görüşe göre bu, bütün insanların dehşete düşmelerine yol açacak şekilde cehennemin yakınına kadar gelmeleridir. Bundan sonra ise Yüce Allah takvâ sahiplerini kurtaracaktır. Bir diğer görüşe göre uğramaktan kasıt, oraya girmek ve orada hazır bulunmaktır. Bu takdirde orası mü’minler için serin ve esenlik olacaktır. Diğer bir görüşe göre ise uğramak cehennem üzerinde bulunan Sırattan geçmektir. İnsanlar, amellerine göre oradan geçecekler, kimisi göz açıp kaparcasına, kimisi rüzgar gibi, kimisi asil atlar gibi, kimisi hızlı koşan develer gibi süratle geçecektir. Kimisi hızlıca koşarak, kimisi yürüyerek, kimisi sürünerek geçecektir, kimisi de yakalanıp ateşe atılacaktır. Kısacası herkes takvâsı oranında oradan geçecektir. Bundan dolayı Yüce Allah, bir sonraki âyet-i kerimede şöyle buyurmaktadır:
72. “Sonra” emrolundukları işleri yapmak ve yasak kılınanlardan uzak durmak suretiyle Allah’tan “korkup sakınanları kurtarırız.” Küfür ve masiyetler işlemek suretiyle kendisine zulmeden “zalimleri ise diz üstü çökmüş halde orada bırakırız.” Bu, onların zulüm ve küfürlerinden ötürüdür. Onların ebediyen cehennemde kalmaları ve azaba uğramaları hak olmuştur. Artık kurtuluşun bütün çareleri onlar için tükenmiş olacaktır.

73- Âyetlerimiz onlara açık açık okunduğunda kâfirler, mü’minlere:“Şu iki topluluktan hangisinin durumu daha iyi ve meclisi daha güzel (biz mi siz mi)?” dediler 74- Halbuki biz, onlardan önce hem mal hem de görünüş itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.

73. Yani bu kâfirlere Allah’ın vahdâniyetine ve peygamberlerinin doğruluğuna apaçık delil teşkil eden ayetlerimiz okunduğunda -bunlar dinleyenlerin imanı kabul etmelerini ve sağlam bir şekilde inanmalarını gerektirdiği halde- onlar gerekenin tam aksi şekilde âyetlere karşılık verdiler; hem âyetlerle hem de onlara iman edenlerle alay ettiler. Dünyadaki güzel durumlarını, mü’minlerden daha iyi oluşlarına delil göstererek hakka karşı çıkan bir tavır ile:“Şu iki topluluktan” biz ve mü’minlerden “hangisinin durumu” dünyadaki makamı, mal ve evlât çokluğu, arzularının daha çok gerçekleşmesi açısından “daha iyi ve meclisi daha güzel? dediler.” Onlar doğru olmayan böyle bir önermeden, böyle bir sonuca ulaştılar. Müminlerden daha hayırlı oluşa gösterdikleri sebep, mallarının ve evlâtlarının daha çok olması, dünyadaki isteklerine daha çok nail olmaları, kendi meclislerinin, oturup kalktıkları toplantı yerlerinin allı pullu ve süslü olması idi. Mü’minler ise bunlara sahip değildir, o halde kendileri mü’minlerden daha hayırlıdırlar. Bu, son derece yanlış ve tutarsız bir delildir. Böyle bir delil gerçekleri tersyüz etme kabilindendir. Yoksa mal ve evladın çokluğu, görünüşün güzelliği çoğu kere bunlara sahip olan kimsenin helak ve bedbaht olmasına, kötülüklerle karşı karşıya kalmasına sebep olmaktadır. Bu nedenledir ki Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
74. “Halbuki biz onlardan önce hem mal” kullandıkları kaplar, kacaklar, yataklar, döşekler, evler, süsler vs. “hem de görünüş” geçimlerinin rahatlığından, aldıkları zevklerin verdiği sevinçten ve suretlerinin güzelliğinden dolayı görünümlerinin daha iyi olması “itibariyle onlardan daha iyi olan nice nesilleri helâk ettik.” Daha önceden helâk edilmiş olan bu kimseler gerek malları, gerekse görünüşleri itibariyle bunlardan daha iyi idiler. Ama böyle olmaları ilâhi azabın tepelerine inmesine engel olmadı. Peki, bunlar onlardan sayıca daha az ve daha güçsüz olduklarına göre ilâhi azaptan kendilerini nasıl koruyacaklar? “Sizin kâfirleriniz bunlardan hayırlı mı yoksa kitaplarda sizin için bir beraat (azaptan kurtuluş belgesi) mi var?”(el-Kamer, 54/43) Böylelikle dünyada sahip olunan iyi halin âhiretteki iyi hale delil gösterilmesinin en tutarsız delillerden ve kâfirlerin tutturdukları yollardan birisi olduğu ortaya çıkmaktadır.