Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Mu'minûn Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

118 ayetSayfa 1 / 7

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

1- Müminler gerçekten felâha ermiştir. 2- Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler. 3- Onlar, boş (iş ve) sözlerden yüz çevirirler. 4- Onlar (mallarının da nefislerinin de) zekâtını verirler. 5- Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) korurlar. 6- Ancak eşleri yahut sahip oldukları (cariyeler) hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı da kınanmazlar. 7- Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa, işte onlar sınırı aşanlardır. 8- Onlar, emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler. 9- Onlar, namazlarını muhafaza ederler. 10,11- İşte Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 118 âyettir)

Bu buyruklarda Yüce Allah, mü’min kullarını söz konusu etmekte, felah ve saadetlerini dile getirmekte ve hangi vesilelerle bu noktaya geldiklerini belirtmektedir. Bu da zımnen onların sahip oldukları vasıflara yönelik bir teşvik ve özendirmedir. Ta ki kul, kendisini de başkasını da bu âyetlere göre tartsın, bu yolla hem kendisinin hem de başkasının sahip olduğu imanı, fazlalık ve eksiklik, çokluk ve azlık bakımından tespit edebilsin.

1. “Müminler gerçekten felâha ermiştir” Yani Allah’a iman edip peygamberleri tasdik eden müminler, bütün arzuladıkları şeyleri elde etmişler, mutluluğa ve başarıya ermişlerdir. Onların birtakım kamil sıfatları vardır ki bunlar şöyledir:
2. “Onlar, namazlarında huşû’ içindedirler.” Namazda huşû’; Yüce Allah’ın huzurunda kalbin şuurlu ve uyanık olması, O’na yakınlığın zihinde canlı tutulmasıdır. Böylelikle huşulu kulun kalbi sükûn bulur, nefsi huzura erer, gereksiz hareketleri son bulur, sağa sola bakmaz, Rabbinin huzurunda gereken edebi takınır. Namazında başından sonuna kadar söylediği ve yaptığı her şeyin farkında ve şuurunda olur. Bu yolla vesveseler ve kötü düşünceler ortadan kalkar. İşte namazın ruhu budur, namazdan maksat da budur. Kulun lehine namazından yazılan da bu kadarıdır. Huşûsu olmayan, kalbî şuuru bulunmayan bir namaz her ne kadar geçerli ve sevaplı olsa da, hiç şüphesiz gerçek sevap, kişinin namazından kalbiyle anladığı miktar kadardır.
3. “Onlar boş (iş ve) hayrı, faydası olmayan “sözlerden yüz çevirirler.” Yani kendi kendilerini uzak tutar, bunları kendilerine yakıştırmazlar. “Boş (iş ve) sözlerle karşılaştıklarında onurlu bir şekilde geçer giderler.”(el-Furkan, 25/72) Boş sözlerden yüz çevirdikleri için haram şeylerden yüz çevirmeleri öncelikle söz konusudur. Kul, diline sahip olup onu hayrın dışında kullanmazsa, bütün işlerinin dizginlerini elinde tutmuş olur. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Muaz b. Cebel’e birtakım tavsiyelerde bulunduğunda şunları da söylemiştir:“Şimdi sana bütün bunların esasını bildireyim mi?” Ben: “Evet, ey Allah’ın Rasûlü” deyince dilini tutarak şöyle dedi: “Bunu tut, aleyhine çalışmasına engel ol.” O halde mü’minlerin övülmeye değer niteliklerinden biri, dillerini boş sözlerden ve haramlardan alıkoymalarıdır.
4. “Onlar (nefislerinin de mallarının da) zekâtını verirler.” Çeşitli türden mallarının zekâtını eksiksiz öderler. Nefislerini de kötü huylardan temizler, arındırırlar. Nefsin zekatı/arınması için terk edilmesi ve uzak durulması gereken şeylerden uzaklaşırlar. Namazda huşû’ sahibi olmak suretiyle yaratıcılarına güzelce ibadet ettikleri gibi zekâtı edâ etmek sureti ile de yaratılmışlara iyilikte bulunurlar.
5-6. “Onlar, mahrem yerlerini (haram ilişkiden) zinadan “korurlar.” Harama bakmak, dokunmak ve buna benzer zinaya davet eden şeylerden uzak kalmak da mahrem yerlerini korumanın tamamlayıcı unsurlarındandır. İşte müminler, mahrem yerlerini herkese karşı haramdan korurlar “Ancak eşleri yahut sahip oldukları” cariyeler “hariç. (Onlarla ilişki kurarlar ve) bundan dolayı” onlara yaklaşmaktan ötürü “kınanmazlar.” Zira Yüce Allah eşleri ve cariyeleri onlara helâl kılmıştır.
7. “Artık her kim bunun ötesinde bir yol arasa” eş ve cariyeden başkasını isterse “işte onlar sınırı aşanlardır.” Allah’ın helâl kıldığı sınırları aşarak harama giren, Allah’ın haram kıldığı şeyleri işleme cesaretini gösterenlerdir. Bu âyet-i kerimenin genel ifadesi, mut’a nikâhının haram olduğuna delildir. Çünkü mut’a nikâhı ile nikâhlanan kadın, ne eş olarak kalması maksadı ile nikâhlanılan gerçek bir zevcedir ne de bir cariyedir. Aynı şekilde bu ayet, üç talak ile boşanmış kadının kocasına helâl olması maksadı ile yapılan anlaşmalı nikâhların da (hulle nikâhı) haram olduğunu ortaya koymaktadır. Yüce Allah’ın “sahip oldukları” buyruğu, cariyenin helâl olabilmesi için bütünü ile kişinin mülkiyetinde olmasının şart olduğuna delildir. Eğer o cariyenin sadece bir kısmı kendisinin mülkiyeti ise ona helâl olmaz. Çünkü o cariye, onun sahip olduklarından sayılmaz. Aksine o, hem kendisinin hem başkasının mülkiyeti altındadır. Hür bir kadın ile iki kocanın ortaklaşa evlenmeleri caiz olmadığı gibi sahip olunan bir cariyeden istifade etmekte de birden fazla kişinin ortaklığı caiz değildir.
8. “Onlar emanetlerine ve ahitlerine riâyet ederler.” Gereğini yerine getirir ve onları korurlar. Emanetlerin gerektirdiği sorumlulukları ifaya özel dikkat gösterirler. Bu, hem Yüce Allah’ın hakkı olan hem de kulların hakkı olan bütün emanetler hakkında umumidir. Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onu yüklenmek istemediler. Bundan endişeye düştüler. Ama insan onu yüklendi.”(el-Ahzab, 33/72) Yüce Allah’ın kullarına farz kıldığı bütün yükümlülükler, kulun nezdinde bir emanettir ve kul, bunların gereklerini tam anlamıyla yerine getirip onları muhafaza etmekle yükümlüdür. Bunun kapsamına insanlara ait emanetler de girmektedir. Emanet olarak bırakılan mallar, sırlar vb. şeyler böyledir. Kulun her iki emre de riâyet edip her iki tür emaneti koruması gerekir. Bu, onun görevidir:“Şüphesiz ki Allah size emanetleri ehline vermenizi... emreder.”(en-Nisâ, 4/58) Ahit de böyledir, hem insanların kendi aralarındaki ahitleri hem de Allah’a verdikleri ahdi kapsar. Kul, yaptığı akitler ve üzerine aldığı mükellefiyetlere gereği gibi riâyet etmekle ve eksiksiz yerine getirmekle yükümlüdür. Bunda kusurlu davranmak ve onları ihmal etmek haramdır.
9. “Onlar namazlarını muhafaza ederler.” Yani vakitlerinde, sınırlarına riâyet ederek, şart ve rükünlerini yerine getirerek namazlarını devamlı kılarlar. Allah, onları namazlarında huşû içinde olmakla övdükten sonra şimdi de namazlarını gereğince muhafaza etmekle övmektedir. Çükü bu iki hususu gereğince yerine getirmedikçe iş tamam olmaz. Huşû bulunmaksızın namaza devam eden yahut da namazı gereği gibi korumaksızın huşûlu olmaya çalışan bir kimse (emrolunduğu hususlardan yalnızca birisini yerine getirdiğinden dolayı) yerilir ve yaptığı iş eksik kalır.
10-11. “İşte” bu niteliklere sahip olanlar “Firdevs’e varis olacak olan mirasçılar bunlardır.” Firdevs cennetin en yükseği, ortası ve en iyi yeridir. Zira bu kimseler de hayırlı vasıfların en yükseğine, zirvesindekilere sahip olmuş, bunlarla bezenmişlerdir. Yahut da buradaki Firdevs’ten maksat, cennetin tümüdür. Böylelikle herkesin kendi durumuna uygun mertebesi vardır ve derecelerine göre cennete girecek bütün mü’minler bunun kapsamındadır. “ve onlar orada ebediyen kalacaklardır.” Oradan ayrılıp başka yere gitmezler. Zaten kendileri de ayrılmak istemezler. Çünkü orası -ne herhangi bir keder ne de hevesi kursakta bırakan bir şey olmaksızın- bütün nimetlerin en mükemmelini, en üstünü ve en eksiksiz olanını içerir.

Yüce Allah, bundan sonraki âyet-i kerimelerde insanoğlunun geçtiği çeşitli aşamaları, yaratılışının başlangıcından vardığı son merhaleye kadar söz konusu etmektedir.

12- Andolsun ki biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık. 13- Sonra onu, sağlam bir yere (rahme) yerleşmiş bir nutfe yaptık. 14- Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Sonra o alakayı bir çiğnem et ve o bir çiğnem eti de kemik yaptık. Derken o kemiğe et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük. En güzel yaratıcı olan Allah’ın şanı ne yücedir! 15- Sonra bunun ardından siz, şüphesiz öleceksiniz. 16- Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.

12. Önce insan türünün ilk atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılışının başlangıcını şöylece dile getirmektedir:“Süzülmüş bir çamurdan yarattık.” Bu çamur, bütün yeryüzünden alınıp süzülmüş bir çamurdur. Bu yüzden onun evlatları da yeryüzü toprağındaki nitelikleri taşımaktadır. Kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de bu ikisi arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert ve kaba tabiatlıdır. Kimisi de bu ikisi arasında bir huya sahiptir.
13. “Sonra onu” tür olarak Âdemoğullarını bozulmaya, rüzgara vb. dış etkenlere karşı korunmuş “sağlam bir yere” yani rahme “yerleşmiş” bel ile göğüs kemiği arasından çıkan sudan oluşmuş bir “nutfe yaptık.”
14. “Sonra” daha önce rahimde yerleşmiş bulunan “o nutfeyi” üzerinden kırk gün geçtikten sonra “alaka” kırmızı bir kan “yaptık. Sonra” yani bir kırk gün daha geçtikten sonra “o alakayı bir çiğnem et” yani küçüklüğü dolayısı ile ancak ağızda çiğnenecek kadar olan bir et parçası “ve o” yumuşak olan “bir çiğnem eti” sert ve sağlam “kemik yaptık.” Bu kemikler de bedenin bunlara ihtiyacına göre etin arasında yer alır. “Kemiğe de et giydirdik.” Yani kemikleri eti tutan direk durumunda kıldığımız gibi, eti de kemiklere giydirilen bir elbise gibi yaptık. Bu da üçüncü kırk günlük süre içerisinde olur. “Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük.” Ona ruh üflendikten sonra artık cansız bir varlık olmaktan çıkıp canlı bir varlığa dönüşür. “En güzel yaratıcı olan Allah’ın!” Ki O, “yarattığı her bir şeyi güzel yapmıştır. İnsanı da yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra O, onun soyunu hakir bir sudan (meniden) meydana gelen bir süzme (nutfe)den var etti. Sonra O, ona şekil verip tamamlamış ve ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(es-Secde, 32/7-9)“şanı ne yücedir!” Ne kadar şanlı, ne büyüktür, O’nun hayırları, bereketleri ne kadar da çoktur! Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. İnsan ise O’nun yarattıklarının en güzelidir. Hatta kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en güzeli odur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz insanı gerçekten en güzel suret ve biçimde yarattık.”(et-Tin, 95/4) İşte bundan dolayı onun özellikleri de bütün mahlukatın en üstün ve en mükemmel özellikleridir.
15. “Sonra bunun” yani bu yaratılıştan ve ruhun üfürülmesinden “ardından siz şüphesiz” geçeceğiniz aşamalardan ve intikal edeceğiniz devrelerden birisi olan ölümü tadıp “öleceksiniz.”
16. “Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.” İyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (rahme) dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra bir yapışkan bir kan pıhtısı (alaka) olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış ve şekil verip düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”(el-Kıyame, 75/36-40)

12- Andolsun ki biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık. 13- Sonra onu, sağlam bir yere (rahme) yerleşmiş bir nutfe yaptık. 14- Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Sonra o alakayı bir çiğnem et ve o bir çiğnem eti de kemik yaptık. Derken o kemiğe et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük. En güzel yaratıcı olan Allah’ın şanı ne yücedir! 15- Sonra bunun ardından siz, şüphesiz öleceksiniz. 16- Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.

12. Önce insan türünün ilk atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılışının başlangıcını şöylece dile getirmektedir:“Süzülmüş bir çamurdan yarattık.” Bu çamur, bütün yeryüzünden alınıp süzülmüş bir çamurdur. Bu yüzden onun evlatları da yeryüzü toprağındaki nitelikleri taşımaktadır. Kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de bu ikisi arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert ve kaba tabiatlıdır. Kimisi de bu ikisi arasında bir huya sahiptir.
13. “Sonra onu” tür olarak Âdemoğullarını bozulmaya, rüzgara vb. dış etkenlere karşı korunmuş “sağlam bir yere” yani rahme “yerleşmiş” bel ile göğüs kemiği arasından çıkan sudan oluşmuş bir “nutfe yaptık.”
14. “Sonra” daha önce rahimde yerleşmiş bulunan “o nutfeyi” üzerinden kırk gün geçtikten sonra “alaka” kırmızı bir kan “yaptık. Sonra” yani bir kırk gün daha geçtikten sonra “o alakayı bir çiğnem et” yani küçüklüğü dolayısı ile ancak ağızda çiğnenecek kadar olan bir et parçası “ve o” yumuşak olan “bir çiğnem eti” sert ve sağlam “kemik yaptık.” Bu kemikler de bedenin bunlara ihtiyacına göre etin arasında yer alır. “Kemiğe de et giydirdik.” Yani kemikleri eti tutan direk durumunda kıldığımız gibi, eti de kemiklere giydirilen bir elbise gibi yaptık. Bu da üçüncü kırk günlük süre içerisinde olur. “Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük.” Ona ruh üflendikten sonra artık cansız bir varlık olmaktan çıkıp canlı bir varlığa dönüşür. “En güzel yaratıcı olan Allah’ın!” Ki O, “yarattığı her bir şeyi güzel yapmıştır. İnsanı da yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra O, onun soyunu hakir bir sudan (meniden) meydana gelen bir süzme (nutfe)den var etti. Sonra O, ona şekil verip tamamlamış ve ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(es-Secde, 32/7-9)“şanı ne yücedir!” Ne kadar şanlı, ne büyüktür, O’nun hayırları, bereketleri ne kadar da çoktur! Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. İnsan ise O’nun yarattıklarının en güzelidir. Hatta kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en güzeli odur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz insanı gerçekten en güzel suret ve biçimde yarattık.”(et-Tin, 95/4) İşte bundan dolayı onun özellikleri de bütün mahlukatın en üstün ve en mükemmel özellikleridir.
15. “Sonra bunun” yani bu yaratılıştan ve ruhun üfürülmesinden “ardından siz şüphesiz” geçeceğiniz aşamalardan ve intikal edeceğiniz devrelerden birisi olan ölümü tadıp “öleceksiniz.”
16. “Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.” İyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (rahme) dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra bir yapışkan bir kan pıhtısı (alaka) olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış ve şekil verip düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”(el-Kıyame, 75/36-40)

12- Andolsun ki biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık. 13- Sonra onu, sağlam bir yere (rahme) yerleşmiş bir nutfe yaptık. 14- Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Sonra o alakayı bir çiğnem et ve o bir çiğnem eti de kemik yaptık. Derken o kemiğe et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük. En güzel yaratıcı olan Allah’ın şanı ne yücedir! 15- Sonra bunun ardından siz, şüphesiz öleceksiniz. 16- Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.

12. Önce insan türünün ilk atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılışının başlangıcını şöylece dile getirmektedir:“Süzülmüş bir çamurdan yarattık.” Bu çamur, bütün yeryüzünden alınıp süzülmüş bir çamurdur. Bu yüzden onun evlatları da yeryüzü toprağındaki nitelikleri taşımaktadır. Kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de bu ikisi arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert ve kaba tabiatlıdır. Kimisi de bu ikisi arasında bir huya sahiptir.
13. “Sonra onu” tür olarak Âdemoğullarını bozulmaya, rüzgara vb. dış etkenlere karşı korunmuş “sağlam bir yere” yani rahme “yerleşmiş” bel ile göğüs kemiği arasından çıkan sudan oluşmuş bir “nutfe yaptık.”
14. “Sonra” daha önce rahimde yerleşmiş bulunan “o nutfeyi” üzerinden kırk gün geçtikten sonra “alaka” kırmızı bir kan “yaptık. Sonra” yani bir kırk gün daha geçtikten sonra “o alakayı bir çiğnem et” yani küçüklüğü dolayısı ile ancak ağızda çiğnenecek kadar olan bir et parçası “ve o” yumuşak olan “bir çiğnem eti” sert ve sağlam “kemik yaptık.” Bu kemikler de bedenin bunlara ihtiyacına göre etin arasında yer alır. “Kemiğe de et giydirdik.” Yani kemikleri eti tutan direk durumunda kıldığımız gibi, eti de kemiklere giydirilen bir elbise gibi yaptık. Bu da üçüncü kırk günlük süre içerisinde olur. “Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük.” Ona ruh üflendikten sonra artık cansız bir varlık olmaktan çıkıp canlı bir varlığa dönüşür. “En güzel yaratıcı olan Allah’ın!” Ki O, “yarattığı her bir şeyi güzel yapmıştır. İnsanı da yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra O, onun soyunu hakir bir sudan (meniden) meydana gelen bir süzme (nutfe)den var etti. Sonra O, ona şekil verip tamamlamış ve ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(es-Secde, 32/7-9)“şanı ne yücedir!” Ne kadar şanlı, ne büyüktür, O’nun hayırları, bereketleri ne kadar da çoktur! Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. İnsan ise O’nun yarattıklarının en güzelidir. Hatta kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en güzeli odur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz insanı gerçekten en güzel suret ve biçimde yarattık.”(et-Tin, 95/4) İşte bundan dolayı onun özellikleri de bütün mahlukatın en üstün ve en mükemmel özellikleridir.
15. “Sonra bunun” yani bu yaratılıştan ve ruhun üfürülmesinden “ardından siz şüphesiz” geçeceğiniz aşamalardan ve intikal edeceğiniz devrelerden birisi olan ölümü tadıp “öleceksiniz.”
16. “Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.” İyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (rahme) dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra bir yapışkan bir kan pıhtısı (alaka) olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış ve şekil verip düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”(el-Kıyame, 75/36-40)

12- Andolsun ki biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık. 13- Sonra onu, sağlam bir yere (rahme) yerleşmiş bir nutfe yaptık. 14- Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Sonra o alakayı bir çiğnem et ve o bir çiğnem eti de kemik yaptık. Derken o kemiğe et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük. En güzel yaratıcı olan Allah’ın şanı ne yücedir! 15- Sonra bunun ardından siz, şüphesiz öleceksiniz. 16- Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.

12. Önce insan türünün ilk atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılışının başlangıcını şöylece dile getirmektedir:“Süzülmüş bir çamurdan yarattık.” Bu çamur, bütün yeryüzünden alınıp süzülmüş bir çamurdur. Bu yüzden onun evlatları da yeryüzü toprağındaki nitelikleri taşımaktadır. Kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de bu ikisi arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert ve kaba tabiatlıdır. Kimisi de bu ikisi arasında bir huya sahiptir.
13. “Sonra onu” tür olarak Âdemoğullarını bozulmaya, rüzgara vb. dış etkenlere karşı korunmuş “sağlam bir yere” yani rahme “yerleşmiş” bel ile göğüs kemiği arasından çıkan sudan oluşmuş bir “nutfe yaptık.”
14. “Sonra” daha önce rahimde yerleşmiş bulunan “o nutfeyi” üzerinden kırk gün geçtikten sonra “alaka” kırmızı bir kan “yaptık. Sonra” yani bir kırk gün daha geçtikten sonra “o alakayı bir çiğnem et” yani küçüklüğü dolayısı ile ancak ağızda çiğnenecek kadar olan bir et parçası “ve o” yumuşak olan “bir çiğnem eti” sert ve sağlam “kemik yaptık.” Bu kemikler de bedenin bunlara ihtiyacına göre etin arasında yer alır. “Kemiğe de et giydirdik.” Yani kemikleri eti tutan direk durumunda kıldığımız gibi, eti de kemiklere giydirilen bir elbise gibi yaptık. Bu da üçüncü kırk günlük süre içerisinde olur. “Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük.” Ona ruh üflendikten sonra artık cansız bir varlık olmaktan çıkıp canlı bir varlığa dönüşür. “En güzel yaratıcı olan Allah’ın!” Ki O, “yarattığı her bir şeyi güzel yapmıştır. İnsanı da yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra O, onun soyunu hakir bir sudan (meniden) meydana gelen bir süzme (nutfe)den var etti. Sonra O, ona şekil verip tamamlamış ve ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(es-Secde, 32/7-9)“şanı ne yücedir!” Ne kadar şanlı, ne büyüktür, O’nun hayırları, bereketleri ne kadar da çoktur! Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. İnsan ise O’nun yarattıklarının en güzelidir. Hatta kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en güzeli odur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz insanı gerçekten en güzel suret ve biçimde yarattık.”(et-Tin, 95/4) İşte bundan dolayı onun özellikleri de bütün mahlukatın en üstün ve en mükemmel özellikleridir.
15. “Sonra bunun” yani bu yaratılıştan ve ruhun üfürülmesinden “ardından siz şüphesiz” geçeceğiniz aşamalardan ve intikal edeceğiniz devrelerden birisi olan ölümü tadıp “öleceksiniz.”
16. “Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.” İyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (rahme) dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra bir yapışkan bir kan pıhtısı (alaka) olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış ve şekil verip düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”(el-Kıyame, 75/36-40)

12- Andolsun ki biz insanı, süzülmüş bir çamurdan yarattık. 13- Sonra onu, sağlam bir yere (rahme) yerleşmiş bir nutfe yaptık. 14- Sonra o nutfeyi alaka yaptık. Sonra o alakayı bir çiğnem et ve o bir çiğnem eti de kemik yaptık. Derken o kemiğe et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük. En güzel yaratıcı olan Allah’ın şanı ne yücedir! 15- Sonra bunun ardından siz, şüphesiz öleceksiniz. 16- Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.

12. Önce insan türünün ilk atası Âdem aleyhisselam’ın yaratılışının başlangıcını şöylece dile getirmektedir:“Süzülmüş bir çamurdan yarattık.” Bu çamur, bütün yeryüzünden alınıp süzülmüş bir çamurdur. Bu yüzden onun evlatları da yeryüzü toprağındaki nitelikleri taşımaktadır. Kimisi iyi, kimisi kötü, kimisi de bu ikisi arasındadır. Kimisi yumuşak, kimisi sert ve kaba tabiatlıdır. Kimisi de bu ikisi arasında bir huya sahiptir.
13. “Sonra onu” tür olarak Âdemoğullarını bozulmaya, rüzgara vb. dış etkenlere karşı korunmuş “sağlam bir yere” yani rahme “yerleşmiş” bel ile göğüs kemiği arasından çıkan sudan oluşmuş bir “nutfe yaptık.”
14. “Sonra” daha önce rahimde yerleşmiş bulunan “o nutfeyi” üzerinden kırk gün geçtikten sonra “alaka” kırmızı bir kan “yaptık. Sonra” yani bir kırk gün daha geçtikten sonra “o alakayı bir çiğnem et” yani küçüklüğü dolayısı ile ancak ağızda çiğnenecek kadar olan bir et parçası “ve o” yumuşak olan “bir çiğnem eti” sert ve sağlam “kemik yaptık.” Bu kemikler de bedenin bunlara ihtiyacına göre etin arasında yer alır. “Kemiğe de et giydirdik.” Yani kemikleri eti tutan direk durumunda kıldığımız gibi, eti de kemiklere giydirilen bir elbise gibi yaptık. Bu da üçüncü kırk günlük süre içerisinde olur. “Sonra onu bambaşka bir varlığa dönüştürdük.” Ona ruh üflendikten sonra artık cansız bir varlık olmaktan çıkıp canlı bir varlığa dönüşür. “En güzel yaratıcı olan Allah’ın!” Ki O, “yarattığı her bir şeyi güzel yapmıştır. İnsanı da yaratmaya bir çamurdan başladı. Sonra O, onun soyunu hakir bir sudan (meniden) meydana gelen bir süzme (nutfe)den var etti. Sonra O, ona şekil verip tamamlamış ve ruhundan üfürmüştür. Sizin için kulaklar, gözler ve kalpler yaratmıştır. Ne kadar az şükrediyorsunuz!”(es-Secde, 32/7-9)“şanı ne yücedir!” Ne kadar şanlı, ne büyüktür, O’nun hayırları, bereketleri ne kadar da çoktur! Allah’ın bütün yarattıkları güzeldir. İnsan ise O’nun yarattıklarının en güzelidir. Hatta kayıtsız ve şartsız olarak bütün yaratıkların en güzeli odur. Nitekim Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Andolsun ki biz insanı gerçekten en güzel suret ve biçimde yarattık.”(et-Tin, 95/4) İşte bundan dolayı onun özellikleri de bütün mahlukatın en üstün ve en mükemmel özellikleridir.
15. “Sonra bunun” yani bu yaratılıştan ve ruhun üfürülmesinden “ardından siz şüphesiz” geçeceğiniz aşamalardan ve intikal edeceğiniz devrelerden birisi olan ölümü tadıp “öleceksiniz.”
16. “Sonra da kıyamet günü elbette diriltileceksiniz.” İyisi ile kötüsü ile amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Yüce Allah, başka bir yerde şöyle buyurmaktadır:“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı sanır? O, (rahme) dökülen meniden bir damla değil miydi? Sonra bir yapışkan bir kan pıhtısı (alaka) olmuş, sonra (Allah onu) yaratmış ve şekil verip düzenlemiştir. Ondan erkek ve dişi iki eş yaratmıştır. Bunları yaratanın ölüleri diriltmeye gücü yetmez mi?”(el-Kıyame, 75/36-40)

17- Andolsun biz üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz. 18- Gökten bir ölçü ile su indirdik de onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik. Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter. 19- Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik ki oralarda sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. 20- Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.

17. Yüce Allah, insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra onun meskenini, bu meskenin her çeşit nimetlerle donatıldığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz üstünüzde” yeryüzüne bir tavan, kullar için de maslahat olmak üzere “yedi yol” biri diğerinin üstünde yedi tabaka halinde yıldızlarla güneş ve ay ile süslenmiş ve orada kulların maslahatına gerekli olan şeylerin tevdi edilmiş bulunduğu yedi gök “yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz.” Yani yaratışımız her yaratılmışı kapsadığı gibi ilmimiz de bütün yarattıklarımızı kuşatmıştır. Hiçbir varlıktan gafil değiliz, hiçbirisini unutmayız. Hiçbir yaratılmışı var edip de zayi etmeyiz. Semadan gafil kalarak onu yerin üzerine düşürmeyiz. Deniz dalgaları içerisindeki bir zerreyi, uçsuz bucaksız ovaların kıyısında, köşesinde bulunan en ufak bir varlığı, herhangi bir canlıyı unutmayız. Mutlaka rızkını ona ulaştırırız:“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O, Onların durdukları yerlerini de emaneten kaldıkları yerlerini de bilir.”(Hûd, 11/6) Allah Teala, yaratması ile ilmini bir arada çokça zikreder. Şu buyruklarda olduğu gibi:“Hiç yaratan bilmez mi? O Latifdir, her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yâsîn, 36/81) Çünkü varlıkların yaratılması, onları yaratanın ilmine ve hikmetine delalet eden en kuvvetli akli delillerdendir.
18. “Gökten” hem sizin hem hayvanarınız için rızık olmak üzere ve size yetecek kadar “bir ölçü ile su indirdik.” Bu su bitkiler, ağaçlar ve yeryüzü için yeterli miktardadır. Ne maksadı gerçekleştirmeyecek kadar az, ne de meskenleri yok edecek, ağaçları ve bitkileri boğacak kadar çoktur. Aksine Allah, o suyu ihtiyaç duyulan bir zamanda indirir, sonra da devam etmesi zarar verecek hale geldi mi onu keser. “onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik.” Suyu yere indirdik. O da orada yerleşip karar kıldı ve kendisini ndirenin kudreti ile bütün bitkilerden çiftler çıkardı. Yine Allah, onu kaybolup gitmesin, kendisine ulaşılsın ve ondan yararlanılsın diye yeryüzündeki depolarda onu hazır olmak üzere yerleştirdi. “Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter.” Ya o yağmuru hiç indirmeyiz yahut da onu indirsek de yerde kaybolur gider de ona ulaşılamaz ya da o yağmurdan gözetilen maksat ele geçmez. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarının, nimetlerine karşılık şükretmeleri için dikkatlerini çekmekte; eğer bu nimetler olmasaydı ne gibi zararlarla karşı karşıya kalacaklarını düşünmelerini istemektedir. Nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“De ki: Bana haber verin: Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kaynayan bir pınarı kim getirebilir?”(el-Mülk, 67/30)
19. “Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik.” Yüce Allah'ın, bu yağmur suyu ile bunlardan başka daha pek çok ağaçlar var etmesine rağmen özellikle bu iki tür ağacı zikretmesi, bunların üstünlüklerinden ve diğer ağaçlardan daha faydalı olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla ağaçların genelini kastederek şöyle buyurmaktadır:“ki oralarda” yani bu bahçelerde “sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.” İncir, portakal, nar, elma vb. daha başka meyveler veren ağaçlar vardır.
20. “Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.” Bu da zeytin ağacıdır. Tur’un özellikle zikredilmesinin sebebi, onun özellikle Şam topraklarında yetişen bir ağaç olmasından dolayıdır. Ayrıca bunun birtakım faydaları da vardır ki bunların bazılarını Yüce Allah:“hem yağ hem de yiyenlere bir katık” diye dile getirmektedir. Yani bu ağacın meyvesinden zeytin yağı elde edilir ki o da kandillerde aydınlanma için çokça kullanıldığı gibi katık olarak da kullanılır ve daha başka birtakım faydaları da vardır.

17- Andolsun biz üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz. 18- Gökten bir ölçü ile su indirdik de onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik. Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter. 19- Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik ki oralarda sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. 20- Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.

17. Yüce Allah, insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra onun meskenini, bu meskenin her çeşit nimetlerle donatıldığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz üstünüzde” yeryüzüne bir tavan, kullar için de maslahat olmak üzere “yedi yol” biri diğerinin üstünde yedi tabaka halinde yıldızlarla güneş ve ay ile süslenmiş ve orada kulların maslahatına gerekli olan şeylerin tevdi edilmiş bulunduğu yedi gök “yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz.” Yani yaratışımız her yaratılmışı kapsadığı gibi ilmimiz de bütün yarattıklarımızı kuşatmıştır. Hiçbir varlıktan gafil değiliz, hiçbirisini unutmayız. Hiçbir yaratılmışı var edip de zayi etmeyiz. Semadan gafil kalarak onu yerin üzerine düşürmeyiz. Deniz dalgaları içerisindeki bir zerreyi, uçsuz bucaksız ovaların kıyısında, köşesinde bulunan en ufak bir varlığı, herhangi bir canlıyı unutmayız. Mutlaka rızkını ona ulaştırırız:“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O, Onların durdukları yerlerini de emaneten kaldıkları yerlerini de bilir.”(Hûd, 11/6) Allah Teala, yaratması ile ilmini bir arada çokça zikreder. Şu buyruklarda olduğu gibi:“Hiç yaratan bilmez mi? O Latifdir, her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yâsîn, 36/81) Çünkü varlıkların yaratılması, onları yaratanın ilmine ve hikmetine delalet eden en kuvvetli akli delillerdendir.
18. “Gökten” hem sizin hem hayvanarınız için rızık olmak üzere ve size yetecek kadar “bir ölçü ile su indirdik.” Bu su bitkiler, ağaçlar ve yeryüzü için yeterli miktardadır. Ne maksadı gerçekleştirmeyecek kadar az, ne de meskenleri yok edecek, ağaçları ve bitkileri boğacak kadar çoktur. Aksine Allah, o suyu ihtiyaç duyulan bir zamanda indirir, sonra da devam etmesi zarar verecek hale geldi mi onu keser. “onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik.” Suyu yere indirdik. O da orada yerleşip karar kıldı ve kendisini ndirenin kudreti ile bütün bitkilerden çiftler çıkardı. Yine Allah, onu kaybolup gitmesin, kendisine ulaşılsın ve ondan yararlanılsın diye yeryüzündeki depolarda onu hazır olmak üzere yerleştirdi. “Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter.” Ya o yağmuru hiç indirmeyiz yahut da onu indirsek de yerde kaybolur gider de ona ulaşılamaz ya da o yağmurdan gözetilen maksat ele geçmez. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarının, nimetlerine karşılık şükretmeleri için dikkatlerini çekmekte; eğer bu nimetler olmasaydı ne gibi zararlarla karşı karşıya kalacaklarını düşünmelerini istemektedir. Nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“De ki: Bana haber verin: Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kaynayan bir pınarı kim getirebilir?”(el-Mülk, 67/30)
19. “Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik.” Yüce Allah'ın, bu yağmur suyu ile bunlardan başka daha pek çok ağaçlar var etmesine rağmen özellikle bu iki tür ağacı zikretmesi, bunların üstünlüklerinden ve diğer ağaçlardan daha faydalı olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla ağaçların genelini kastederek şöyle buyurmaktadır:“ki oralarda” yani bu bahçelerde “sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.” İncir, portakal, nar, elma vb. daha başka meyveler veren ağaçlar vardır.
20. “Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.” Bu da zeytin ağacıdır. Tur’un özellikle zikredilmesinin sebebi, onun özellikle Şam topraklarında yetişen bir ağaç olmasından dolayıdır. Ayrıca bunun birtakım faydaları da vardır ki bunların bazılarını Yüce Allah:“hem yağ hem de yiyenlere bir katık” diye dile getirmektedir. Yani bu ağacın meyvesinden zeytin yağı elde edilir ki o da kandillerde aydınlanma için çokça kullanıldığı gibi katık olarak da kullanılır ve daha başka birtakım faydaları da vardır.

17- Andolsun biz üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz. 18- Gökten bir ölçü ile su indirdik de onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik. Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter. 19- Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik ki oralarda sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. 20- Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.

17. Yüce Allah, insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra onun meskenini, bu meskenin her çeşit nimetlerle donatıldığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz üstünüzde” yeryüzüne bir tavan, kullar için de maslahat olmak üzere “yedi yol” biri diğerinin üstünde yedi tabaka halinde yıldızlarla güneş ve ay ile süslenmiş ve orada kulların maslahatına gerekli olan şeylerin tevdi edilmiş bulunduğu yedi gök “yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz.” Yani yaratışımız her yaratılmışı kapsadığı gibi ilmimiz de bütün yarattıklarımızı kuşatmıştır. Hiçbir varlıktan gafil değiliz, hiçbirisini unutmayız. Hiçbir yaratılmışı var edip de zayi etmeyiz. Semadan gafil kalarak onu yerin üzerine düşürmeyiz. Deniz dalgaları içerisindeki bir zerreyi, uçsuz bucaksız ovaların kıyısında, köşesinde bulunan en ufak bir varlığı, herhangi bir canlıyı unutmayız. Mutlaka rızkını ona ulaştırırız:“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O, Onların durdukları yerlerini de emaneten kaldıkları yerlerini de bilir.”(Hûd, 11/6) Allah Teala, yaratması ile ilmini bir arada çokça zikreder. Şu buyruklarda olduğu gibi:“Hiç yaratan bilmez mi? O Latifdir, her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yâsîn, 36/81) Çünkü varlıkların yaratılması, onları yaratanın ilmine ve hikmetine delalet eden en kuvvetli akli delillerdendir.
18. “Gökten” hem sizin hem hayvanarınız için rızık olmak üzere ve size yetecek kadar “bir ölçü ile su indirdik.” Bu su bitkiler, ağaçlar ve yeryüzü için yeterli miktardadır. Ne maksadı gerçekleştirmeyecek kadar az, ne de meskenleri yok edecek, ağaçları ve bitkileri boğacak kadar çoktur. Aksine Allah, o suyu ihtiyaç duyulan bir zamanda indirir, sonra da devam etmesi zarar verecek hale geldi mi onu keser. “onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik.” Suyu yere indirdik. O da orada yerleşip karar kıldı ve kendisini ndirenin kudreti ile bütün bitkilerden çiftler çıkardı. Yine Allah, onu kaybolup gitmesin, kendisine ulaşılsın ve ondan yararlanılsın diye yeryüzündeki depolarda onu hazır olmak üzere yerleştirdi. “Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter.” Ya o yağmuru hiç indirmeyiz yahut da onu indirsek de yerde kaybolur gider de ona ulaşılamaz ya da o yağmurdan gözetilen maksat ele geçmez. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarının, nimetlerine karşılık şükretmeleri için dikkatlerini çekmekte; eğer bu nimetler olmasaydı ne gibi zararlarla karşı karşıya kalacaklarını düşünmelerini istemektedir. Nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“De ki: Bana haber verin: Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kaynayan bir pınarı kim getirebilir?”(el-Mülk, 67/30)
19. “Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik.” Yüce Allah'ın, bu yağmur suyu ile bunlardan başka daha pek çok ağaçlar var etmesine rağmen özellikle bu iki tür ağacı zikretmesi, bunların üstünlüklerinden ve diğer ağaçlardan daha faydalı olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla ağaçların genelini kastederek şöyle buyurmaktadır:“ki oralarda” yani bu bahçelerde “sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.” İncir, portakal, nar, elma vb. daha başka meyveler veren ağaçlar vardır.
20. “Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.” Bu da zeytin ağacıdır. Tur’un özellikle zikredilmesinin sebebi, onun özellikle Şam topraklarında yetişen bir ağaç olmasından dolayıdır. Ayrıca bunun birtakım faydaları da vardır ki bunların bazılarını Yüce Allah:“hem yağ hem de yiyenlere bir katık” diye dile getirmektedir. Yani bu ağacın meyvesinden zeytin yağı elde edilir ki o da kandillerde aydınlanma için çokça kullanıldığı gibi katık olarak da kullanılır ve daha başka birtakım faydaları da vardır.

17- Andolsun biz üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz. 18- Gökten bir ölçü ile su indirdik de onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik. Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter. 19- Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik ki oralarda sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz. 20- Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.

17. Yüce Allah, insanın yaratılışını söz konusu ettikten sonra onun meskenini, bu meskenin her çeşit nimetlerle donatıldığını söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Andolsun biz üstünüzde” yeryüzüne bir tavan, kullar için de maslahat olmak üzere “yedi yol” biri diğerinin üstünde yedi tabaka halinde yıldızlarla güneş ve ay ile süslenmiş ve orada kulların maslahatına gerekli olan şeylerin tevdi edilmiş bulunduğu yedi gök “yarattık. Biz yaratmaktan/yaratılmışlardan habersiz değiliz.” Yani yaratışımız her yaratılmışı kapsadığı gibi ilmimiz de bütün yarattıklarımızı kuşatmıştır. Hiçbir varlıktan gafil değiliz, hiçbirisini unutmayız. Hiçbir yaratılmışı var edip de zayi etmeyiz. Semadan gafil kalarak onu yerin üzerine düşürmeyiz. Deniz dalgaları içerisindeki bir zerreyi, uçsuz bucaksız ovaların kıyısında, köşesinde bulunan en ufak bir varlığı, herhangi bir canlıyı unutmayız. Mutlaka rızkını ona ulaştırırız:“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın. O, Onların durdukları yerlerini de emaneten kaldıkları yerlerini de bilir.”(Hûd, 11/6) Allah Teala, yaratması ile ilmini bir arada çokça zikreder. Şu buyruklarda olduğu gibi:“Hiç yaratan bilmez mi? O Latifdir, her şeyden haberdardır.”(el-Mülk, 67/14); “O yegane yaratandır, her şeyi en iyi bilendir.”(Yâsîn, 36/81) Çünkü varlıkların yaratılması, onları yaratanın ilmine ve hikmetine delalet eden en kuvvetli akli delillerdendir.
18. “Gökten” hem sizin hem hayvanarınız için rızık olmak üzere ve size yetecek kadar “bir ölçü ile su indirdik.” Bu su bitkiler, ağaçlar ve yeryüzü için yeterli miktardadır. Ne maksadı gerçekleştirmeyecek kadar az, ne de meskenleri yok edecek, ağaçları ve bitkileri boğacak kadar çoktur. Aksine Allah, o suyu ihtiyaç duyulan bir zamanda indirir, sonra da devam etmesi zarar verecek hale geldi mi onu keser. “onu yeryüzünde(ki yerlerine) yerleştirdik.” Suyu yere indirdik. O da orada yerleşip karar kıldı ve kendisini ndirenin kudreti ile bütün bitkilerden çiftler çıkardı. Yine Allah, onu kaybolup gitmesin, kendisine ulaşılsın ve ondan yararlanılsın diye yeryüzündeki depolarda onu hazır olmak üzere yerleştirdi. “Şüphesiz o suyu yok etmeye de gücümüz yeter.” Ya o yağmuru hiç indirmeyiz yahut da onu indirsek de yerde kaybolur gider de ona ulaşılamaz ya da o yağmurdan gözetilen maksat ele geçmez. Bu buyrukla Yüce Allah, kullarının, nimetlerine karşılık şükretmeleri için dikkatlerini çekmekte; eğer bu nimetler olmasaydı ne gibi zararlarla karşı karşıya kalacaklarını düşünmelerini istemektedir. Nitekim başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:“De ki: Bana haber verin: Eğer suyunuz yerin dibine geçiriliverse size kaynayan bir pınarı kim getirebilir?”(el-Mülk, 67/30)
19. “Biz o suyla sizin için hurma ve üzüm bahçeleri var ettik.” Yüce Allah'ın, bu yağmur suyu ile bunlardan başka daha pek çok ağaçlar var etmesine rağmen özellikle bu iki tür ağacı zikretmesi, bunların üstünlüklerinden ve diğer ağaçlardan daha faydalı olmalarından dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah, devamla ağaçların genelini kastederek şöyle buyurmaktadır:“ki oralarda” yani bu bahçelerde “sizin için çok çeşitli meyveler vardır ve siz onlardan yersiniz.” İncir, portakal, nar, elma vb. daha başka meyveler veren ağaçlar vardır.
20. “Bir ağaç da var ettik ki Tûr-u Sînâdan çıkar, hem yağ hem de yiyenlere bir katık bitirir.” Bu da zeytin ağacıdır. Tur’un özellikle zikredilmesinin sebebi, onun özellikle Şam topraklarında yetişen bir ağaç olmasından dolayıdır. Ayrıca bunun birtakım faydaları da vardır ki bunların bazılarını Yüce Allah:“hem yağ hem de yiyenlere bir katık” diye dile getirmektedir. Yani bu ağacın meyvesinden zeytin yağı elde edilir ki o da kandillerde aydınlanma için çokça kullanıldığı gibi katık olarak da kullanılır ve daha başka birtakım faydaları da vardır.