Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Mutaffifîn Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

36 ayetSayfa 1 / 2

1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.

1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.

1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.

1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.

1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.

1- Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline! 2- Onlar ki insanlardan ölçü ile aldıklarında tastamam alırlar. 3- Ama onlara ölçü yahut tartı ile verdiklerinde eksik verirler. 4- Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi? 5- Büyük bir gün için? 6- Ki o gün insanlar, âlemlerin Rabbi huzurunda (hesap için) duracaklardır.

(Mekke’de inmiştir. 36 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. “Vay haline!” Azap ve ceza bildiren bir ifadedir. “Eksik ölçüp tartan (hilekarların) vay haline!” Yüce Allah bu hilekarları şu buyruklarla açıklamaktadır: 2. “Onlar ki insanlardan” onlardaki haklarının karşılığını “aldıklarında tastamam alırlar.” Eksik almazlar. 3. “Ama onlara” insanlara, onların haklarını “ölçü yahut tartı ile verdiklerinde” onlara “eksik verirler.” Bu da ya eksik ölçüp tartan aletlerle yahut ölçü ve tartıyı tam yapmamakla ya da başka bir yolla olur. Bu, insanların mallarını çalmak ve onlara adaletli davranmamaktır. Bu insanların mallarını ölçü ve tartı ile eksik verenlere bir tehdit olduğuna göre onların mallarını zorla ve hırsızlık yolu ile alanların böyle bir tehdide maruz kalmaları -eksik ölçüp tartanlara göre- öncelikle söz konusudur. Âyet-i kerime şunu da göstermektedir: İnsan başkalarındaki hakkını aldığı gibi onların haklarını da -mal ve muamelâtta- aynı şekilde eksiksiz vermelidir. Hatta bu buyrukların kapsamına delil getirme ve münazara da girmektedir. Karşılıklı münazara yapıp tartışanlar arasında adet olduğu üzere her bir kişi, kendi lehinde olan delillere sıkı sıkıya yapıştığı gibi hasmının lehine olan ve onun bilmediği delilleri de açıklamalıdır. Kendi delillerini tetkik ettiği gibi hasmının delillerini de tetkik edebilmelidir. İşte böyle bir konumda insanın insaflı mı olduğu yoksa fikrine taasupla bağlanan biri mi olduğu, alçakgönüllü mü olduğu yoksa kibirli bir kişi mi olduğu, akıllı mı olduğu yoksa kıtakıllı mı olduğu ortaya çıkar. Yüce Allah’tan her hayra bizleri muvaffak kılmasını dileriz. 4-6. Daha sonra Yüce Allah, eksik ölçüp tartanları tehdit etmekte, onların hallerine ve durumlarını sürdürmelerine hayretle şöyle buyurmaktadır:“Bu kimseler diriltileceklerini hiç düşünmezler mi?…” O halde onları eksik ölçüp tartma hususunda yüreklendiren, âhiret gününe iman etmeyişleridir. Yoksa o güne iman etselerdi, Allah’ın huzurunda duracaklarını ve O’nun azın da çoğun da hesabını kendilerinden soracağını bilselerdi, bu işten vazgeçerlerdi, bundan tevbe ederlerdi.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

7- Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı şüphesiz siccîndedir. 8- “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? 9- O, yazılmış bir kitaptır. 10- O gün yalanlayanların vay haline! 11- Onlar ki hesap gününü yalanlarlar. 12- Halbuki onu haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz. 13- Böylesine âyetlerimiz okunduğunda: “Öncekilerin efsaneleri!” der. 14- Asla (öyle değil)! Aksine onların işledikleri, kalplerinin üzerini pas gibi sarmıştır. 15- Hayır! Gerçek şu ki onlar, o gün Rablerinden perdelenmiş olacaklardır. 16- Sonra onlar, hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır. 17- Sonra da (onlara): “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur!” denilecektir.

7. “Asla (öyle yapmayın)! Çünkü kötü ve günahkârların kitabı” bu, kâfir, münafık ve fasık türleri ile bütün günahkârları kapsar “şüphesiz Siccîndedir.” Sonra da bunu şu buyruğu ile açıklamaktadır: 8-9. “Siccîn”in ne olduğunu sen nereden bilebilirsin ki? O, yazılmış bir kitaptır.” Yani kötü amellerinin kaydedildiği bir Kitaptır. Siccîn, dar ve sıkıntılı yer demektir. Siccîn, ileride geleceği üzere iyi ve itaatkarların Kitabının bulunduğu yer olan “illiyyîn”in zıddıdır. Siccîn’in arzın yedinci tabakasının altında kötü ve günahkârların, öldükten sonra diriltilecekleri vakit gidip kalacakları yer olduğu da söylenmiştir.
10-11. “O gün yalanlayanların vay haline!” Daha sonra şu buyruğu ile bunların kim olduğunu açıklamaktadır: “Onlar ki o hesap gününü yalanlarlar.” Yani Allah’ın insanların amellerinin karşılığını kendilerine vereceği gün olan o ceza (amelerin karşılık) gününü yalanlarlar. 12. “Halbuki onu” Allah’ın haram sınırlarını çiğneyen, helali aşarak harama dalmak sureti ile “haddi aşan ve çok günahkâr kimseden başkası yalanlamaz.” İşte böylesinin haddi aşması kendisini yalanlamaya iter, büyüklenmesi de hakkı reddetmesini gerektirir. Bundan dolayı şöyle buyrulmaktadır: 13. “Böylesine” hakka ve peygamberlerin getirdiklerinin doğruluğuna delil teşkil eden “âyetlerimiz okunduğunda” onları yalanlar, onlara karşı inatla durur ve: Bunlar “Öncekilerin efsaneleri” yani daha önce geçmiş olanların akıl almaz sözleri, geçip gitmiş ümmetlerin kıssalarıdır. Bunlar, Allah’tan gelmiş şeyler değildir, “der” ve büyüklenerek, inat ederek bunları söyler. İnsaf edip de maksadı apaçık hakkı görmek olan kimselere gelince onlar, hesap gününü yalanlamazlar. Çünkü Yüce Allah’ın hesap gününün gerçekliğine dair ortaya koymuş olduğu kesin delil ve belgeler, onun kesin bir gerçek olduğunu ortaya koymaktadır. Öyle ki bu günün gerçekliği onlar için gözlerin güneşi görmesi kadar açık bir gerçektir.
14-16. Ama işledikleri kalbini örten, günahları kalbini perdeleyen kimseler böyle değildirler. Bu gibi kimselerin önünde hakkı görmelerini engelleyen perdeler vardır. İşte bundan dolayı onlar da Yüce Allah'ı görmekten perdelenmek suretiyle cezalandırılacaklardır. Tıpkı kendileri, Allah’ın âyetlerine karşı kalplerini perdeledikleri gibi. 16-17. Bu, pek büyük cezanın yanı sıra “onlar hiç şüphesiz cehennemi boylayacaklardır.” Daha sonra da onlara azarlamak maksadı ile: “İşte sizin (dünyadayken) yalanlamakta olduğunuz şey budur, denilecektir.” Yüce Allah, onların üç türlü azaplarının olduğundan söz etmektedir: Cehennem azabı, azarlama ve kınama azabı, âlemlerin Rabbini göremeyerek bu nimetten mahrum kalma azabı ki bu da O’nun, onlara gazap etmesi ve öfkelenmesi anlamına gelir. Bu azap da onlar için cehennem azabından daha ağırdır. Bu ayet-i kerimelerin mefhumu, mü’minlerin Kıyamet gününde ve cennette Rablerini göreceklerine, O’na bakmakla zevk alacaklarına, bu zevkin diğer zevk ve lezzetlerden çok daha büyük olacağına, O’nun hitabı ile sürûr ve neş’e ile dolacaklarına, O’na yakın olmaktan ötürü mutlu olacaklarına delil teşkil etmektedir. Nitekim Yüce Allah, bu hususu Kur’ân-ı Kerîm’in birkaç âyet-i kerimesinde zikretmiş ve bu konuda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den gelmiş nakiller de tevâtür derecesine ulaşmıştır. Yine bu âyet-i kerimelerde günahlardan sakındırma da vardır. Çünkü günahlar, yavaş yavaş kalbi örtüp perdeler, nihâyet kalbin nuru büsbütün söner, basireti ölür. Artık onun için gerçekler tersyüz olur; batılı hak, hakkı batıl görür. Bu ise günahlara verilebilecek en büyük cezadır.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

18- Hayır, şüphesiz iyi ve itaatkarların kitabı “illiyyîn”dedir. 19- “İlliyyîn”in ne olduğunu sen nereden bileceksin ki? 20- O, yazılmış bir kitaptır. 21- Onu mukarreb (melekler) müşahede ederler. 22- Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar nimetler içindedirler. 23- Tahtlar üzerinden bakarlar. 24- (İçinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın. 25- Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek. 26- Ki onun mührü misktir. O halde yarışanlar, işte bunlar için yarışsınlar! 27- Onun karışımı da “Tesnîm”dendir. 28- O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.

18-21. Yüce Allah, kötü ve günahkâr kimselerin kitabının en aşağı ve en dar bir yerde olacağını söz konusu ettikten sonra, iyi ve itaatkar kimselerin kitabının en yücelerde, en geniş ve en rahat bir yerde olacağını müjdeleyerek şöyle buyurmaktadır: İyilerin kitabı “yazılmış bir kitaptır. Ona mukarreb (melekler) yani yakınlaştırılmış olan melâike-i kiram, peygamberlerin, sıddîkların ve şehidlerin ruhları “onu müşahede ederler.” Mele-i a’lâ’da da bunların şanını Yüce Allah yüceltir. “İlliyyîn” cennetin en yüksek yerinin adıdır.
22. Yüce Allah, onların Kitaplarını söz konusu ettikten sonra onların pek büyük nimetler içerisinde bulunduklarını da şöyle zikretmektedir:“Şüphe yok ki o iyi ve itaatkarlar, nimetler içindedirler.” Nimetler, hem kalbin, hem ruhun, hem de bedenin her türlü nimetini anlatan kapsamlı bir ifadedir. 23. Gâyet güzel döşemelerle süslü “tahtlar üzerinden” hem Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere hem de kerim olan Rablerinin yüzüne “bakarlar.” 24. Ey onlara bakan kişi! Sen “(içinde bulundukları) nimetlerin güzelliğini yüzlerinden anlarsın.” Yani o nimetlerin yüzlerine verdiği parlaklığı ve aydınlığı yüzlerinde görürsün. Çünkü ardı arkasına gelen lezzetler, zevkler ve sevindirici hususlar, kişinin yüzüne bir aydınlık, bir güzellik ve bir parlaklık kazandırır. 25-26. “Onlara mühürlü, halis bir şaraptan içirilecek.” Bu, içeceklerin en lezzetlisi ve en güzelidir. Bu şarabın “mührü, misktir.” Bununla kastedilen şu olabilir: Bu şaraba lezzetini azaltacak yahut tadını bozacak herhangi bir şeyin karışmasına karşı o, mühürlenmiştir. Bu mühürleme de misk ile yapılmıştır. Şu mana da kastedilmiş olabilir: Onların şarabı içtikleri kabın dibinde kalan tortu çok hoş kokulu ve değerli misktir. Normalde dünyadaki adete göre kabın dibindeki tortular dökülür. İşte cennetteki şarabın tortusu ise böyle güzel olacaktır. "O halde yarışanlar bunlar için” güzelliğini ve miktarını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu ebedi nimetler için “yarışsınlar.” Buna ulaştırıcı amelleri yapmakta ellerini çabuk tutsunlar. Bu konuda birbirleri ile yarışsınlar. İşte en değerli şeylerin uğrunda feda edileceği, ona kavuşmak için yiğitlerin birbirleriyle yarışa koyulmalarını en fazla hak eden güzellik budur. 27-28. “Onun” bu şarabın “karışımı da Tesnîm’dendir. O da mukarreb (Allah'a yakın) kulların kendisinden içecekleri bir pınardır.” Bu şaraptan sadece onlar içerler ve bu, kayıtsız ve şartsız olarak cennet içeceklerinin en üstünüdür. O bakımdan bu pınar, insanlar arasında en yüksek konumdakiler olan mukarreblere has ve yalnız onlara ait olacaktır. Amel defterleri sağlarından verilenlere ise bunun dışındaki diğer lezzetli içeceklerden hazırlanmış karışımlar/kokteyller verilecektir.

29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?

29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

***

29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?

29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

***

29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?

29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

***

29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?

29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

***

29- Şüphesiz günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. 30- Yanlarından geçtiklerinde de birbirlerine kaş-göz işareti yapar(ak onları alaya alır)lardı. 31- Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif içinde dönerlerdi. 32- Onları gördüklerinde de:“Bunlar gerçekten sapıtmışlar!” derlerdi. 33- Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi. 34- İşte bugün de iman edenler, kâfirlere gülerler. 35- Hem de tahtlar üzerinden bakınarak. 36- (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?

29-31. Yüce Allah günahkârların cezasını, iyilikte bulunanların mükâfatını söz konusu ettikten ve ikisi arasındaki farkı dile getirdikten sonra günahkârların dünyada iken mü’minler ile alay ettiklerini, onları küçümsediklerini, onlara güldüklerini, yanlarından geçtikleri vakit onları hakir gördüklerini, birbirlerine kaş göz işaretleri yaparak onları alaya aldıklarını haber vermektedir. Bununla birlikte onlar pek rahattılar. Korkuyu akıllarından bile geçirmiyorlardı. Aksine sabah veya akşam “Ailelerinin yanına döndükleri vakit de (yaptıklarından dolayı) keyif” sevinç ve neşe “içinde dönerlerdi.” Bu ise aldanışın en ileri şeklidir. Çünkü onlar, en büyük kötülükleri işlemekle birlikte dünyada kendilerini güven içinde görüyorlardı. Sanki bahtiyar ve mutlu kimselerden olduklarına dair kendilerine Allah’tan yazılı bir belge ve bir eman gelmiş gibi davranıyorlardı. 32. Üstelik onlar, kendilerinin hidâyet üzere olduklarına, mü’minlerin ise sapık olduklarına hükmetmişlerdi. Bu hükmü de Allah’a iftira ederek, herhangi bir bilgiye dayalı olmaksızın ve O’nun hakkında olmadık iddialarda bulunma cesaretini göstererek veriyorlardı. 33. Yüce Allah da şöyle buyurmaktadır:“Halbuki onların başına bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Onlar, mü’minler üzerinde amellerini tespit etmekle yükümlü birer bekçi olarak gönderilmemişlerdi ki , ne diye onları sapık olup olmadıklarıyla bu kadar ilgileniyorlar?! Aslında onların bu tutumları, sadece işi yokuşa sürmek, inat etmek ve oynayıp eğlenceye dalmaktan ibaretti. Bu yapıp söylediklerinin herhangi bir delili, dayanağı yoktu. Bundan dolayı bunların âhiretteki cezaları da dünyada yaptıkları amelleri türünden olacaktır. Şöyle ki;
34. “İşte bugün” yani Kıyamet günü “de iman edenler kâfirlere” her taraflarını kuşatmış azabın içerisinde gidip geldiklerini ve uydurdukları ilahların kendilerinden çok uzak olduğunu gördükleri vakit “gülerler.” 35. Mü’minler, son derece rahat ve huzur içerisinde, süslü “tahtlar üzerinden bakınırlar.” Allah’ın kendileri için hazırlamış olduğu nimetlere ve kerim olan Rablerinin yüzüne bakarlar. 36. (Nasıl?) Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?” Yani kendilerine işledikleri amelleri türünden ceza verildi mi? Nasıl dünyada iken mü’minlere gülüp onları sapıklıkla itham ediyordularsa âhirette de mü’minler, onları ibretli azab ve ceza içerisinde gördüklerinde onlara güleceklerdir. Bu azapları ise sapıklığın ve azgınlığın bir cezasıdır. Evet, Allah’ın adalet ve hikmetinin bir gereği olarak kâfirler yapmakta olduklarının cezasını bulmuş olacaklardır. Allah, her şeyi en iyi bilendir, hükmüne karşı durulamayan ve hikmeti sonsuz olandır. Mutaffifîn Sûresi’nin tefsiri burada sona ermektedir. Yüce Allah’a hamdolsun.

***