Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Nûr Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

64 ayetSayfa 1 / 5

1- (Bu,) indirdiğimiz ve (hükümlerini) farz kıldığımız bir sûredir. Öğüt alasınız diye onda apaçık âyetler indirdik.

(Medine’de inmiştir. 64 âyettir)
1. Bu, değeri pek yüksek ve bizden kullara rahmet olmak üzere “indirdiğimiz” her türlü şeytana karşı da koruduğumuz “ve farz kıldığımız bir sûredir.” Yani içinde birtakım hadlere, şahitliklere vb. çeşitli hususlara dair hükümler belirlediğimiz bir sûredir. Size açıklamalarda bulunup daha önce bilmediğiniz şeyleri öğrettiğimiz için de “öğüt alasınız diye onda apaçık âyetler” pek üstün hükümler, emirler, yasaklar ve pek büyük hikmetler “indirdik.”

Daha sonra işaret olunan bu hükümleri beyan ederek şöyle buyurmaktadır:

2- Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Eğer Allah’a ve âhiret gününe iman ediyorsanız Allah’ın dini hususunda her ikisine de acıyacağınız tutmasın. Mü’minlerden bir topluluk da onlara uygulanan cezaya tanık olsunlar.

2. Bu, evlenmemiş olup zina eden erkek ile zina eden kadın hakkındaki hükümdür. Her ikisine de yüzer celde/sopa vurulur. Evli olanın haddi ise sahih ve meşhur sünnetin delâleti ile recmdir. Yüce Allah, zina edenlere “Allah’ın dini hususunda” yani bu had cezasını uygulamamızı engelleyecek şekilde bir acımaya kendimizi kaptırmamızı yasaklamaktadır. Bu acıma ister tabii bir acıma olsun, ister akrabalık ve arkadaşlık, isterse de başka bir sebeple olsun fark etmez. Şüphesiz ki iman, Allah’ın emrini uygulamaya engel olan böyle bir acımanın uzaklaştırılmasını gerektirir. Çünkü gerçek anlamda acımak, o kimseye haddi uygulamak ile ortaya çıkar. Bizler, kaderin hükmü dolayısı ile ona merhamet edecek olsak bile bu (dini) açıdan acımayız. üce Allah, zina edenlerin bu cezasına mü’minlerden bir topluluğun da hazır bulunup tanık olmasını emretmektedir. Bu, zinakarlar teşhir olsun, bu yolla küçük düşürülmüş olsun ve hem kendileri hem de başkaları bundan ibret alarak vazgeçsin diyedir. Bu topluluk, haddin fiilen uygulandığına da tanık olmalıdır. Çünkü şer’î hükümlerin fiilen uygulandığına tanık olmak, o hususta ilmi daha bir pekiştirir ve artık zihinlerde iyice yerleşir. O takdirde uygulanan cezanın doğruya yakın olma ihtimali de daha yüksek olur. Ona herhangi bir ekleme ya da çıkarma yapılamaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah’tır.

3- Zina eden erkek, ancak zina eden veya müşrik olan bir kadını nikâhlar. Zina eden bir kadını da ancak zina eden ya da müşrik olan bir erkek nikâhlar. Böylesi (bir nikah), mü’minlere haram kılınmıştır.

3. Bu buyruk, zina rezaletinin mahiyetini açıklamakta, diğer günahlar için söz konusu olmayacak şekilde kişinin şeref ve haysiyetinin yanı sıra ona yakın ve yoldaş olanların şeref ve haysiyetini de kirlettiğini açıklamaktadır. Yüce Allah, zina eden erkeğin nikahına ancak hali onun haline uygun olan bir zinakar kadının yahut da Allah’a ortak koşan, öldükten sonra da dirilişe ve amellerin karşılıklarının görüleceğine inanmayan, Allah’ın emirlerine bağlı olmayan müşrik bir kadının talip olacağını haber vermektedir. Zina eden bir kadını da aynı şekilde zina eden bir erkek veya müşrik bir erkek nikâhına alır. Çünkü “böylesi (bir nikah) mü’minlere haram kılınmıştır.” Yani mü’min erkeklere zinakar bir kadını nikâhlamaları da zina eden bir erkeğe kızlarını vermeleri de haram kılınmıştır. Âyet-i kerimenin manası şudur: Erkek yahut kadın zinayı alışkanlık edinir de ondan dolayı tevbe etmezse, biri de kalkıp Allah’ın bu fiili haram kılmasına rağmen onların nikâhına talip olursa o kişi, ya Allah ve Rasûlünün hükmünü bağlayıcı kabul etmeyen birisidir -ki böylesi ancak müşrik olabilir- yahut da Allah ve Rasûlünün hükmüne bağlayıcı kabul etmekle birlikte onun zinakar olduğunu bile bile nikâha kalkışmıştır ki böyle bir nikâh da zina demektir. Bu nikâh akdini yapan kimse de zinakar ve hayasızca iş yapan bir kimse demektir. Zira eğer gerçekten Allah’a iman eden bir kimse olsaydı, böyle bir işe kalkışmazdı. Bu buyruk, tevbe etmedikçe zina eden kadının nikâhlanmasının haram olduğuna ve aynı şekilde zina eden erkeğe de tevbe edinceye kadar kız vermenin haram olduğuna delildir. Çünkü karı-kocanın beraberlikleri, beraberliklerin en ileri derecesi ve en sağlam şeklidir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Toplayın zulmedenleri ve onlara eş olanları”(es-Saffat, 37/22) yani onları ve onlarla birlikte olanları, arkadaşlarını. Yüce Allah’ın bunu haram kılmasının sebebi, içerdiği büyük şer ve kötülükten dolayıdır. Böyle bir nikâhta kıskançlık son derece azdır. Kocadan olmayan çocuklar, onun çocuğu sayılmış olur. Diğer taraftan zina eden bir erkek de başka kadınlarla meşgul olması dolayısı ile nikâhı altındaki kadının da iffetini koruyamaz. Esasen bunların sadece bir bölümü bile zinanın haram kılınması için yeterlidir. Bu buyrukta zina eden kimsenin “mü’min” olmadığına da delil vardır. Nitekim Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır: “Zina eden kişi mü’min olarak zina etmez.” Böyle bir kimse, her ne kadar müşrik olmasa da onun hakkında mutlak/kamil imanı ifade eden ve bir övgü olan “mü’min” vasfı da kullanılmaz.

4- İffetli kadınlara (zina) ithamında bulunup da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun ve artık şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin. Onlar, fasıkların tâ kendileridir. 5- Ancak bundan sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesnâdır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, pek merhametlidir.

4. Yüce Allah, zina eden bir kimseye celde/sopa vurulması -eğer muhsan ise recm edilmesi- hükmünü koymak suretiyle zinanın ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirttikten, zinakar biriyle birlikte olmanın ve onunla kötülükten uzak kalmanın mümkün olmayacağı şekilde bir birlikteliğin (evliliğin) caiz olmadığını ortaya koyduktan sonra namuslu kimselere zina iftirasında bulunmaya kalkışmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “İffetli kadınlara” yani hür ve iffetli kadınlara -ki erkekler de buna dahildir zina bu konuda her ikisi arasında bir fark yoktur- (zina) ithamında bulunup da” âyet-i kerimelerin akışından da anlaşılacağı üzere zina iftirasında bulunanlar, “sonra” attıkları iftiraya dair adaletli ve bu işin yapıldığına dair açıkça tanıklıkta bulunacak “dört” erkek “şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun.” Acı verecek, ancak kişiyi ölüme götürecek ya da yaralayacak kadar aşırı olmayan orta halli bir kamçı ile vurun. Çünkü bu cezadan maksat öldürmek değil, te’dib etmektir. Bu buyruk ile kazf haddi (zina iftirasının cezası) açıklanmaktadır. Ancak bunun şartı vardır. Kendisine iftirada bulunulan şahsın Yüce Allah’ın belirttiği gibi mü’min, hür ve iffetli olması gerekir. Hür ve iffetli olmayan kimseye böyle bir iftirada bulunmak ise taziri (hadden daha hafif bir cezayı) gerektirir. “ve artık şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin.” Yani onların bir cezası daha vardır; bu da iftirada bulunan kişinin şahitliğinin kabul edilmemesidir. İsterse kazf haddi kendisine uygulanmış olsun. İleride geleceği üzere bu durum, tevbe edene kadar böyle devam eder. “Onlar fâsıkların ta kendileridir.” Allah’ın itaatının dışına çıkmış ve kötülükleri çoğalmış olanlardır. Çünkü bunlar, Allah’ın haram sınırlarını çiğnemiş ve din kardeşinin namusunu ayaklar altına almıştır. Söylediği sözlerle insanların da ileri geri konuşmalarına sebep olmuş, Allah’ın mü’minler arasında koyduğu kardeşliği zedelemiş, iman edenler arasında hayasızlıkların yaygınlık kazanması doğrultusundaki arzusunu ortaya koymuş olur. Bu da kazfın büyük günahlardan olduğunun delilidir.
5. “Ancak bundan sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesnâdır.” Buradaki tevbe, zina iftirasında bulunan kişinin yalan söylediğini belirtmesi, söylediği sözlerde iftiracı olduğunu itiraf ve kabul etmesidir. Eğer böyle bir işin meydana geldiğini kesinkes bilse dahi dört şahit getirmeyecek olursa yine de kendi kendisini yalanlaması icab eder. Şâyet iftirada bulunan şahıs, tevbe eder, halini düzeltir, kötü ameli yerine iyilik yaparsa, o takdirde fasıklığı da ortadan kalkar. Aynı şekilde doğru kabul edilen görüşe göre şahitliği de kabul edilir. Çünkü “şüphesiz Allah çok bağışlayandır, pek merhametlidir.” Tevbe edip Allah’a dönenlerin bütün günahlarını bağışlar. Ancak zina iftirasında bulunan kişinin zina ettiğini ileri sürdüğü şahıs eğer kendisinin eşi değilse dört şahit getirmediği takdirde ona ceza uygulanır. Şâyet zina ettiğini ileri sürdüğü şahıs, onun eşi ise bunun hükmünü de Yüce Allah şu buyruklarında dile getirmektedir:
Erkeğin, hanımı hakkındaki şahitliğinin kendisini hadden kurtarmasının sebebi, genellikle kocanın doğru olmadıkça hanımı hakkında böyle bir iddiaya kalkışmayacak olmasıdır. Çünkü hanımını lekeleyen şey kendisini de lekeler. Diğer bir sebep de şudur: Bu konuda koca hak sahibidir ve o, ondan olmayan çocukların ondanmış gibi gösterilmesi endişesini taşır. Buna benzer daha başka hikmetler de vardır. İşte bu nedenle şöyle buyrulmuştur:

4- İffetli kadınlara (zina) ithamında bulunup da sonra dört şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun ve artık şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin. Onlar, fasıkların tâ kendileridir. 5- Ancak bundan sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesnâdır. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, pek merhametlidir.

4. Yüce Allah, zina eden bir kimseye celde/sopa vurulması -eğer muhsan ise recm edilmesi- hükmünü koymak suretiyle zinanın ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirttikten, zinakar biriyle birlikte olmanın ve onunla kötülükten uzak kalmanın mümkün olmayacağı şekilde bir birlikteliğin (evliliğin) caiz olmadığını ortaya koyduktan sonra namuslu kimselere zina iftirasında bulunmaya kalkışmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu beyan ederek şöyle buyurmaktadır: “İffetli kadınlara” yani hür ve iffetli kadınlara -ki erkekler de buna dahildir zina bu konuda her ikisi arasında bir fark yoktur- (zina) ithamında bulunup da” âyet-i kerimelerin akışından da anlaşılacağı üzere zina iftirasında bulunanlar, “sonra” attıkları iftiraya dair adaletli ve bu işin yapıldığına dair açıkça tanıklıkta bulunacak “dört” erkek “şahit getiremeyenlere seksen sopa vurun.” Acı verecek, ancak kişiyi ölüme götürecek ya da yaralayacak kadar aşırı olmayan orta halli bir kamçı ile vurun. Çünkü bu cezadan maksat öldürmek değil, te’dib etmektir. Bu buyruk ile kazf haddi (zina iftirasının cezası) açıklanmaktadır. Ancak bunun şartı vardır. Kendisine iftirada bulunulan şahsın Yüce Allah’ın belirttiği gibi mü’min, hür ve iffetli olması gerekir. Hür ve iffetli olmayan kimseye böyle bir iftirada bulunmak ise taziri (hadden daha hafif bir cezayı) gerektirir. “ve artık şahitliklerini ebediyen kabul etmeyin.” Yani onların bir cezası daha vardır; bu da iftirada bulunan kişinin şahitliğinin kabul edilmemesidir. İsterse kazf haddi kendisine uygulanmış olsun. İleride geleceği üzere bu durum, tevbe edene kadar böyle devam eder. “Onlar fâsıkların ta kendileridir.” Allah’ın itaatının dışına çıkmış ve kötülükleri çoğalmış olanlardır. Çünkü bunlar, Allah’ın haram sınırlarını çiğnemiş ve din kardeşinin namusunu ayaklar altına almıştır. Söylediği sözlerle insanların da ileri geri konuşmalarına sebep olmuş, Allah’ın mü’minler arasında koyduğu kardeşliği zedelemiş, iman edenler arasında hayasızlıkların yaygınlık kazanması doğrultusundaki arzusunu ortaya koymuş olur. Bu da kazfın büyük günahlardan olduğunun delilidir.
5. “Ancak bundan sonra tevbe edenler ve hallerini düzeltenler müstesnâdır.” Buradaki tevbe, zina iftirasında bulunan kişinin yalan söylediğini belirtmesi, söylediği sözlerde iftiracı olduğunu itiraf ve kabul etmesidir. Eğer böyle bir işin meydana geldiğini kesinkes bilse dahi dört şahit getirmeyecek olursa yine de kendi kendisini yalanlaması icab eder. Şâyet iftirada bulunan şahıs, tevbe eder, halini düzeltir, kötü ameli yerine iyilik yaparsa, o takdirde fasıklığı da ortadan kalkar. Aynı şekilde doğru kabul edilen görüşe göre şahitliği de kabul edilir. Çünkü “şüphesiz Allah çok bağışlayandır, pek merhametlidir.” Tevbe edip Allah’a dönenlerin bütün günahlarını bağışlar. Ancak zina iftirasında bulunan kişinin zina ettiğini ileri sürdüğü şahıs eğer kendisinin eşi değilse dört şahit getirmediği takdirde ona ceza uygulanır. Şâyet zina ettiğini ileri sürdüğü şahıs, onun eşi ise bunun hükmünü de Yüce Allah şu buyruklarında dile getirmektedir:
Erkeğin, hanımı hakkındaki şahitliğinin kendisini hadden kurtarmasının sebebi, genellikle kocanın doğru olmadıkça hanımı hakkında böyle bir iddiaya kalkışmayacak olmasıdır. Çünkü hanımını lekeleyen şey kendisini de lekeler. Diğer bir sebep de şudur: Bu konuda koca hak sahibidir ve o, ondan olmayan çocukların ondanmış gibi gösterilmesi endişesini taşır. Buna benzer daha başka hikmetler de vardır. İşte bu nedenle şöyle buyrulmuştur:

6- Eşlerine (zina) ithamında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayan kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir. 7- Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. 8- Kadının ise kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi de ondan cezayı savar. 9- Beşincisinde de eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler. 10- Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu?)

6. “Eşlerine” yani cariye olmayan hür hanımlarına “(zina) ithamında bulunup da” bu ithamlarına dair “kendilerinden başka şahitleri olmayan” hanımları hakkındaki iddialarına şahit getiremeyen “kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir.” Buna şahitlik denilmesi, bu sözlerin şahitlerin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da:“Allah adına (yeminle) şahitlik ederim ki onun hakkında ileri sürdüğüm bu iddiamda ben doğru söyleyen birisiyim” demesi ile gerçekleşir. 7. “Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler.” Yani beşinci defada sözü edilen şahitliklere ek olarak ve o şahitlikleri pekiştirmek üzere eğer yalan söylüyor ise lanete uğraması şeklinde beddua ekler. Bu şekilde lanet dilediği takdirde kocadan iftira cezası (kazf haddi) düşer. Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bu koca, hanımını beraber olmakla itham ettiği erkeğin adını söyleyecek olsa dahi kadına tâbi olarak o erkeğin hakkı da düşer. Peki, erkek lanet diler ama kadın buna yanaşmazsa o takdirde kadına had mı uygulanır yoksa hapis mi edilir? Bu konuda ilim adamlarının iki görüşü vardır. Delilin gösterdiği, kadına haddin uygulanacağı doğrultusundadır. Buna da Allah’ın şu buyruğu delildir:“Kadının... dört defa şahitlik etmesi ondan cezayı savar” Bu buyruk, lanetleşmeyi kabul etmemesi halinde ona zina haddi uygulanacağını göstermektedir. Çünkü eğer cezanın yani haddin, kadına sadece kocanın lanet dilemesi ile uygulanması gerekseydi, kadının lanet dilemesinin ondan bu cezayı savmaması gerekirdi.
8. Kadın, kocasının şahitliklerine karşı onun türünden şahitliklerle karşılık verecek olursa bu, o kadından cezayı (zina haddini) kaldırır. Bu da “kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi” ile olur. 9. Beşincisinde de bunu pekiştirmek üzere kendisi hakkında ilahi gazaba uğrama bedduasında bulunur. Bu şekilde karı-koca arasında karşılıklı lanetleşme (liân) tamamlandığı taktirde artık onlar ebediyen birbirlerinden ayrılırlar ve lanetleşmeye konu olan fiilden doğan bir çocuk varsa o çocuğun nesebi de o kocaya ait olmaz. Âyetlerin zahiri, lanetleşme esnasında kocanın da karısının da aynı lafızları söylemesinin şart olduğuna delalet etmektedir. Bu lafızları söylemede sıranın gözetilmesi, bu lafızlardan herhangi bir şey eksiltilmemesi, birisinin değiştirilerek yerine başka bir sözün söylenmemesi şarttır. Ayrıca lanetleşme (lian), kocanın karısını itham etmesi haline hastır. Aksi durumda lian söz konusu değildir. Diğer taraftan lian yapıldıktan sonra çocuğun (taraflardan birine) benzemesine itibar edilmez. Tıpkı nikâhın varlığı halinde çocuğun (başkasına) benzemesine itibar edilmediği gibi. Zira benzerliğe ancak başka hiçbir tercih ettirici sebep olmadığı zaman itibar edilir.
10. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı…” Bu buyruktaki şart cümlesinin cevabı hazfedilmiştir ki ona ifadelerin akışı delil teşkil etmektedir. Yani, o takdirde lanetleşen iki şahıstan yalan söyleyen kimseye, kendisi hakkında yaptığı bedduayı gerçekleştirirdi. Karı kocaya has bu hükmü koyması da Allah’ın rahmet ve lütfunun bir tecellisidir. Çünkü böyle bir hükme şiddetle ihtiyaç vardı. Ayrıca zinanın ne kadar ağır bir suç, ne kadar çirkin bir günah, zina iftirasının da ne kadar çirkin olduğunu beyan edip bütün bu büyük günahlardan ve diğerlerinden tevbeyi meşrû kılmış olması da O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisidir.
Bundan önceki buyruklarda Yüce Allah, genel olarak zina iftirasında bulunmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu söz konusu etmişti ki adeta bunlar, kadınların en şereflisi ve mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha hakkında meydana gelen bu kıssanın bir mukaddimesi gibi olmuştur. Buradaki âyet-i kerimeler, Sahih, Sünen ve Müsned diye anılan hadis kitaplarında sabit ve meşhur olan İfk kıssası hakkında inmiştir. Bu kıssa özetle şöyledir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gazvelerinden birisinde, beraberinde Ebu Bekir es-Sıddık’ın kızı, zevcesi Âişe-i Sıddık’a da vardı. Âişe, kopup kaybolan gerdanlığını ararken gittiği yerden bir müddet gecikti. Onun bindiği deveyi, hevdeci ile birlikte yola koydular, ancak Âişe’nin hevdecinde olmadığını fark etmediler. Bunun akabinde ordu yola koyuldu. Âişe ise ordunun konakladığı yere vardığında gitmiş olduklarını gördü. Kendisinin, hevdecinde bulunmadığını fark ettiklerinde geri döneceklerini bildiğinden yerinden ayrılmadı. Ordu yoluna devam ederken sahabe-i kiramın en faziletlilerinden olan Safvan b. el-Muattal es-Sulemî, ordunun geri taraflarında gecelemiş ve uyuyakalmıştı. Âişe radıyallahu anha’yı gördüğünde tanıdı. Bineğinini çöktürdü. Âişe de bineğe bindi. Ne o Âişe ile konuştu, ne de Âişe onunla konuştu. Ordu öğlen vakti konaklamış iken Safvan, Âişe’nin devesini önden çekerek orduya yetişti. Bu yolculuk esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan münafıklardan biri, Savfan’ın Aişe’yi bu halde getirdiğini görünce malum şaiayı uydurdu ve bu uydurma etrafa yayıldı. Bu asılsız rivâyet dillere dolandı. Hatta kimi mü’minler de buna aldandı ve bu sözleri birbirine nakletmeye başladı. Uzun bir süre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de vahiy gelmedi. Bundan bir süre sonra da haber Âişe radıyallahu anha’ya ulaştı. Oldukça üzüldü. Yüce Allah, bu âyet-i kerimelerde Âişe’nin tertemiz ve günahsız olduğuna dair hükümler indirdi. Mü’minlere öğütler verdi. Böyle bir işin ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirterek faydalı emir ve tavsiyelerde bulundu.

6- Eşlerine (zina) ithamında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayan kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir. 7- Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. 8- Kadının ise kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi de ondan cezayı savar. 9- Beşincisinde de eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler. 10- Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu?)

6. “Eşlerine” yani cariye olmayan hür hanımlarına “(zina) ithamında bulunup da” bu ithamlarına dair “kendilerinden başka şahitleri olmayan” hanımları hakkındaki iddialarına şahit getiremeyen “kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir.” Buna şahitlik denilmesi, bu sözlerin şahitlerin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da:“Allah adına (yeminle) şahitlik ederim ki onun hakkında ileri sürdüğüm bu iddiamda ben doğru söyleyen birisiyim” demesi ile gerçekleşir. 7. “Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler.” Yani beşinci defada sözü edilen şahitliklere ek olarak ve o şahitlikleri pekiştirmek üzere eğer yalan söylüyor ise lanete uğraması şeklinde beddua ekler. Bu şekilde lanet dilediği takdirde kocadan iftira cezası (kazf haddi) düşer. Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bu koca, hanımını beraber olmakla itham ettiği erkeğin adını söyleyecek olsa dahi kadına tâbi olarak o erkeğin hakkı da düşer. Peki, erkek lanet diler ama kadın buna yanaşmazsa o takdirde kadına had mı uygulanır yoksa hapis mi edilir? Bu konuda ilim adamlarının iki görüşü vardır. Delilin gösterdiği, kadına haddin uygulanacağı doğrultusundadır. Buna da Allah’ın şu buyruğu delildir:“Kadının... dört defa şahitlik etmesi ondan cezayı savar” Bu buyruk, lanetleşmeyi kabul etmemesi halinde ona zina haddi uygulanacağını göstermektedir. Çünkü eğer cezanın yani haddin, kadına sadece kocanın lanet dilemesi ile uygulanması gerekseydi, kadının lanet dilemesinin ondan bu cezayı savmaması gerekirdi.
8. Kadın, kocasının şahitliklerine karşı onun türünden şahitliklerle karşılık verecek olursa bu, o kadından cezayı (zina haddini) kaldırır. Bu da “kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi” ile olur. 9. Beşincisinde de bunu pekiştirmek üzere kendisi hakkında ilahi gazaba uğrama bedduasında bulunur. Bu şekilde karı-koca arasında karşılıklı lanetleşme (liân) tamamlandığı taktirde artık onlar ebediyen birbirlerinden ayrılırlar ve lanetleşmeye konu olan fiilden doğan bir çocuk varsa o çocuğun nesebi de o kocaya ait olmaz. Âyetlerin zahiri, lanetleşme esnasında kocanın da karısının da aynı lafızları söylemesinin şart olduğuna delalet etmektedir. Bu lafızları söylemede sıranın gözetilmesi, bu lafızlardan herhangi bir şey eksiltilmemesi, birisinin değiştirilerek yerine başka bir sözün söylenmemesi şarttır. Ayrıca lanetleşme (lian), kocanın karısını itham etmesi haline hastır. Aksi durumda lian söz konusu değildir. Diğer taraftan lian yapıldıktan sonra çocuğun (taraflardan birine) benzemesine itibar edilmez. Tıpkı nikâhın varlığı halinde çocuğun (başkasına) benzemesine itibar edilmediği gibi. Zira benzerliğe ancak başka hiçbir tercih ettirici sebep olmadığı zaman itibar edilir.
10. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı…” Bu buyruktaki şart cümlesinin cevabı hazfedilmiştir ki ona ifadelerin akışı delil teşkil etmektedir. Yani, o takdirde lanetleşen iki şahıstan yalan söyleyen kimseye, kendisi hakkında yaptığı bedduayı gerçekleştirirdi. Karı kocaya has bu hükmü koyması da Allah’ın rahmet ve lütfunun bir tecellisidir. Çünkü böyle bir hükme şiddetle ihtiyaç vardı. Ayrıca zinanın ne kadar ağır bir suç, ne kadar çirkin bir günah, zina iftirasının da ne kadar çirkin olduğunu beyan edip bütün bu büyük günahlardan ve diğerlerinden tevbeyi meşrû kılmış olması da O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisidir.
Bundan önceki buyruklarda Yüce Allah, genel olarak zina iftirasında bulunmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu söz konusu etmişti ki adeta bunlar, kadınların en şereflisi ve mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha hakkında meydana gelen bu kıssanın bir mukaddimesi gibi olmuştur. Buradaki âyet-i kerimeler, Sahih, Sünen ve Müsned diye anılan hadis kitaplarında sabit ve meşhur olan İfk kıssası hakkında inmiştir. Bu kıssa özetle şöyledir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gazvelerinden birisinde, beraberinde Ebu Bekir es-Sıddık’ın kızı, zevcesi Âişe-i Sıddık’a da vardı. Âişe, kopup kaybolan gerdanlığını ararken gittiği yerden bir müddet gecikti. Onun bindiği deveyi, hevdeci ile birlikte yola koydular, ancak Âişe’nin hevdecinde olmadığını fark etmediler. Bunun akabinde ordu yola koyuldu. Âişe ise ordunun konakladığı yere vardığında gitmiş olduklarını gördü. Kendisinin, hevdecinde bulunmadığını fark ettiklerinde geri döneceklerini bildiğinden yerinden ayrılmadı. Ordu yoluna devam ederken sahabe-i kiramın en faziletlilerinden olan Safvan b. el-Muattal es-Sulemî, ordunun geri taraflarında gecelemiş ve uyuyakalmıştı. Âişe radıyallahu anha’yı gördüğünde tanıdı. Bineğinini çöktürdü. Âişe de bineğe bindi. Ne o Âişe ile konuştu, ne de Âişe onunla konuştu. Ordu öğlen vakti konaklamış iken Safvan, Âişe’nin devesini önden çekerek orduya yetişti. Bu yolculuk esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan münafıklardan biri, Savfan’ın Aişe’yi bu halde getirdiğini görünce malum şaiayı uydurdu ve bu uydurma etrafa yayıldı. Bu asılsız rivâyet dillere dolandı. Hatta kimi mü’minler de buna aldandı ve bu sözleri birbirine nakletmeye başladı. Uzun bir süre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de vahiy gelmedi. Bundan bir süre sonra da haber Âişe radıyallahu anha’ya ulaştı. Oldukça üzüldü. Yüce Allah, bu âyet-i kerimelerde Âişe’nin tertemiz ve günahsız olduğuna dair hükümler indirdi. Mü’minlere öğütler verdi. Böyle bir işin ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirterek faydalı emir ve tavsiyelerde bulundu.

6- Eşlerine (zina) ithamında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayan kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir. 7- Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. 8- Kadının ise kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi de ondan cezayı savar. 9- Beşincisinde de eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler. 10- Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu?)

6. “Eşlerine” yani cariye olmayan hür hanımlarına “(zina) ithamında bulunup da” bu ithamlarına dair “kendilerinden başka şahitleri olmayan” hanımları hakkındaki iddialarına şahit getiremeyen “kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir.” Buna şahitlik denilmesi, bu sözlerin şahitlerin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da:“Allah adına (yeminle) şahitlik ederim ki onun hakkında ileri sürdüğüm bu iddiamda ben doğru söyleyen birisiyim” demesi ile gerçekleşir. 7. “Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler.” Yani beşinci defada sözü edilen şahitliklere ek olarak ve o şahitlikleri pekiştirmek üzere eğer yalan söylüyor ise lanete uğraması şeklinde beddua ekler. Bu şekilde lanet dilediği takdirde kocadan iftira cezası (kazf haddi) düşer. Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bu koca, hanımını beraber olmakla itham ettiği erkeğin adını söyleyecek olsa dahi kadına tâbi olarak o erkeğin hakkı da düşer. Peki, erkek lanet diler ama kadın buna yanaşmazsa o takdirde kadına had mı uygulanır yoksa hapis mi edilir? Bu konuda ilim adamlarının iki görüşü vardır. Delilin gösterdiği, kadına haddin uygulanacağı doğrultusundadır. Buna da Allah’ın şu buyruğu delildir:“Kadının... dört defa şahitlik etmesi ondan cezayı savar” Bu buyruk, lanetleşmeyi kabul etmemesi halinde ona zina haddi uygulanacağını göstermektedir. Çünkü eğer cezanın yani haddin, kadına sadece kocanın lanet dilemesi ile uygulanması gerekseydi, kadının lanet dilemesinin ondan bu cezayı savmaması gerekirdi.
8. Kadın, kocasının şahitliklerine karşı onun türünden şahitliklerle karşılık verecek olursa bu, o kadından cezayı (zina haddini) kaldırır. Bu da “kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi” ile olur. 9. Beşincisinde de bunu pekiştirmek üzere kendisi hakkında ilahi gazaba uğrama bedduasında bulunur. Bu şekilde karı-koca arasında karşılıklı lanetleşme (liân) tamamlandığı taktirde artık onlar ebediyen birbirlerinden ayrılırlar ve lanetleşmeye konu olan fiilden doğan bir çocuk varsa o çocuğun nesebi de o kocaya ait olmaz. Âyetlerin zahiri, lanetleşme esnasında kocanın da karısının da aynı lafızları söylemesinin şart olduğuna delalet etmektedir. Bu lafızları söylemede sıranın gözetilmesi, bu lafızlardan herhangi bir şey eksiltilmemesi, birisinin değiştirilerek yerine başka bir sözün söylenmemesi şarttır. Ayrıca lanetleşme (lian), kocanın karısını itham etmesi haline hastır. Aksi durumda lian söz konusu değildir. Diğer taraftan lian yapıldıktan sonra çocuğun (taraflardan birine) benzemesine itibar edilmez. Tıpkı nikâhın varlığı halinde çocuğun (başkasına) benzemesine itibar edilmediği gibi. Zira benzerliğe ancak başka hiçbir tercih ettirici sebep olmadığı zaman itibar edilir.
10. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı…” Bu buyruktaki şart cümlesinin cevabı hazfedilmiştir ki ona ifadelerin akışı delil teşkil etmektedir. Yani, o takdirde lanetleşen iki şahıstan yalan söyleyen kimseye, kendisi hakkında yaptığı bedduayı gerçekleştirirdi. Karı kocaya has bu hükmü koyması da Allah’ın rahmet ve lütfunun bir tecellisidir. Çünkü böyle bir hükme şiddetle ihtiyaç vardı. Ayrıca zinanın ne kadar ağır bir suç, ne kadar çirkin bir günah, zina iftirasının da ne kadar çirkin olduğunu beyan edip bütün bu büyük günahlardan ve diğerlerinden tevbeyi meşrû kılmış olması da O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisidir.
Bundan önceki buyruklarda Yüce Allah, genel olarak zina iftirasında bulunmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu söz konusu etmişti ki adeta bunlar, kadınların en şereflisi ve mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha hakkında meydana gelen bu kıssanın bir mukaddimesi gibi olmuştur. Buradaki âyet-i kerimeler, Sahih, Sünen ve Müsned diye anılan hadis kitaplarında sabit ve meşhur olan İfk kıssası hakkında inmiştir. Bu kıssa özetle şöyledir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gazvelerinden birisinde, beraberinde Ebu Bekir es-Sıddık’ın kızı, zevcesi Âişe-i Sıddık’a da vardı. Âişe, kopup kaybolan gerdanlığını ararken gittiği yerden bir müddet gecikti. Onun bindiği deveyi, hevdeci ile birlikte yola koydular, ancak Âişe’nin hevdecinde olmadığını fark etmediler. Bunun akabinde ordu yola koyuldu. Âişe ise ordunun konakladığı yere vardığında gitmiş olduklarını gördü. Kendisinin, hevdecinde bulunmadığını fark ettiklerinde geri döneceklerini bildiğinden yerinden ayrılmadı. Ordu yoluna devam ederken sahabe-i kiramın en faziletlilerinden olan Safvan b. el-Muattal es-Sulemî, ordunun geri taraflarında gecelemiş ve uyuyakalmıştı. Âişe radıyallahu anha’yı gördüğünde tanıdı. Bineğinini çöktürdü. Âişe de bineğe bindi. Ne o Âişe ile konuştu, ne de Âişe onunla konuştu. Ordu öğlen vakti konaklamış iken Safvan, Âişe’nin devesini önden çekerek orduya yetişti. Bu yolculuk esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan münafıklardan biri, Savfan’ın Aişe’yi bu halde getirdiğini görünce malum şaiayı uydurdu ve bu uydurma etrafa yayıldı. Bu asılsız rivâyet dillere dolandı. Hatta kimi mü’minler de buna aldandı ve bu sözleri birbirine nakletmeye başladı. Uzun bir süre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de vahiy gelmedi. Bundan bir süre sonra da haber Âişe radıyallahu anha’ya ulaştı. Oldukça üzüldü. Yüce Allah, bu âyet-i kerimelerde Âişe’nin tertemiz ve günahsız olduğuna dair hükümler indirdi. Mü’minlere öğütler verdi. Böyle bir işin ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirterek faydalı emir ve tavsiyelerde bulundu.

6- Eşlerine (zina) ithamında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayan kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir. 7- Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. 8- Kadının ise kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi de ondan cezayı savar. 9- Beşincisinde de eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler. 10- Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu?)

6. “Eşlerine” yani cariye olmayan hür hanımlarına “(zina) ithamında bulunup da” bu ithamlarına dair “kendilerinden başka şahitleri olmayan” hanımları hakkındaki iddialarına şahit getiremeyen “kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir.” Buna şahitlik denilmesi, bu sözlerin şahitlerin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da:“Allah adına (yeminle) şahitlik ederim ki onun hakkında ileri sürdüğüm bu iddiamda ben doğru söyleyen birisiyim” demesi ile gerçekleşir. 7. “Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler.” Yani beşinci defada sözü edilen şahitliklere ek olarak ve o şahitlikleri pekiştirmek üzere eğer yalan söylüyor ise lanete uğraması şeklinde beddua ekler. Bu şekilde lanet dilediği takdirde kocadan iftira cezası (kazf haddi) düşer. Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bu koca, hanımını beraber olmakla itham ettiği erkeğin adını söyleyecek olsa dahi kadına tâbi olarak o erkeğin hakkı da düşer. Peki, erkek lanet diler ama kadın buna yanaşmazsa o takdirde kadına had mı uygulanır yoksa hapis mi edilir? Bu konuda ilim adamlarının iki görüşü vardır. Delilin gösterdiği, kadına haddin uygulanacağı doğrultusundadır. Buna da Allah’ın şu buyruğu delildir:“Kadının... dört defa şahitlik etmesi ondan cezayı savar” Bu buyruk, lanetleşmeyi kabul etmemesi halinde ona zina haddi uygulanacağını göstermektedir. Çünkü eğer cezanın yani haddin, kadına sadece kocanın lanet dilemesi ile uygulanması gerekseydi, kadının lanet dilemesinin ondan bu cezayı savmaması gerekirdi.
8. Kadın, kocasının şahitliklerine karşı onun türünden şahitliklerle karşılık verecek olursa bu, o kadından cezayı (zina haddini) kaldırır. Bu da “kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi” ile olur. 9. Beşincisinde de bunu pekiştirmek üzere kendisi hakkında ilahi gazaba uğrama bedduasında bulunur. Bu şekilde karı-koca arasında karşılıklı lanetleşme (liân) tamamlandığı taktirde artık onlar ebediyen birbirlerinden ayrılırlar ve lanetleşmeye konu olan fiilden doğan bir çocuk varsa o çocuğun nesebi de o kocaya ait olmaz. Âyetlerin zahiri, lanetleşme esnasında kocanın da karısının da aynı lafızları söylemesinin şart olduğuna delalet etmektedir. Bu lafızları söylemede sıranın gözetilmesi, bu lafızlardan herhangi bir şey eksiltilmemesi, birisinin değiştirilerek yerine başka bir sözün söylenmemesi şarttır. Ayrıca lanetleşme (lian), kocanın karısını itham etmesi haline hastır. Aksi durumda lian söz konusu değildir. Diğer taraftan lian yapıldıktan sonra çocuğun (taraflardan birine) benzemesine itibar edilmez. Tıpkı nikâhın varlığı halinde çocuğun (başkasına) benzemesine itibar edilmediği gibi. Zira benzerliğe ancak başka hiçbir tercih ettirici sebep olmadığı zaman itibar edilir.
10. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı…” Bu buyruktaki şart cümlesinin cevabı hazfedilmiştir ki ona ifadelerin akışı delil teşkil etmektedir. Yani, o takdirde lanetleşen iki şahıstan yalan söyleyen kimseye, kendisi hakkında yaptığı bedduayı gerçekleştirirdi. Karı kocaya has bu hükmü koyması da Allah’ın rahmet ve lütfunun bir tecellisidir. Çünkü böyle bir hükme şiddetle ihtiyaç vardı. Ayrıca zinanın ne kadar ağır bir suç, ne kadar çirkin bir günah, zina iftirasının da ne kadar çirkin olduğunu beyan edip bütün bu büyük günahlardan ve diğerlerinden tevbeyi meşrû kılmış olması da O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisidir.
Bundan önceki buyruklarda Yüce Allah, genel olarak zina iftirasında bulunmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu söz konusu etmişti ki adeta bunlar, kadınların en şereflisi ve mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha hakkında meydana gelen bu kıssanın bir mukaddimesi gibi olmuştur. Buradaki âyet-i kerimeler, Sahih, Sünen ve Müsned diye anılan hadis kitaplarında sabit ve meşhur olan İfk kıssası hakkında inmiştir. Bu kıssa özetle şöyledir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gazvelerinden birisinde, beraberinde Ebu Bekir es-Sıddık’ın kızı, zevcesi Âişe-i Sıddık’a da vardı. Âişe, kopup kaybolan gerdanlığını ararken gittiği yerden bir müddet gecikti. Onun bindiği deveyi, hevdeci ile birlikte yola koydular, ancak Âişe’nin hevdecinde olmadığını fark etmediler. Bunun akabinde ordu yola koyuldu. Âişe ise ordunun konakladığı yere vardığında gitmiş olduklarını gördü. Kendisinin, hevdecinde bulunmadığını fark ettiklerinde geri döneceklerini bildiğinden yerinden ayrılmadı. Ordu yoluna devam ederken sahabe-i kiramın en faziletlilerinden olan Safvan b. el-Muattal es-Sulemî, ordunun geri taraflarında gecelemiş ve uyuyakalmıştı. Âişe radıyallahu anha’yı gördüğünde tanıdı. Bineğinini çöktürdü. Âişe de bineğe bindi. Ne o Âişe ile konuştu, ne de Âişe onunla konuştu. Ordu öğlen vakti konaklamış iken Safvan, Âişe’nin devesini önden çekerek orduya yetişti. Bu yolculuk esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan münafıklardan biri, Savfan’ın Aişe’yi bu halde getirdiğini görünce malum şaiayı uydurdu ve bu uydurma etrafa yayıldı. Bu asılsız rivâyet dillere dolandı. Hatta kimi mü’minler de buna aldandı ve bu sözleri birbirine nakletmeye başladı. Uzun bir süre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de vahiy gelmedi. Bundan bir süre sonra da haber Âişe radıyallahu anha’ya ulaştı. Oldukça üzüldü. Yüce Allah, bu âyet-i kerimelerde Âişe’nin tertemiz ve günahsız olduğuna dair hükümler indirdi. Mü’minlere öğütler verdi. Böyle bir işin ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirterek faydalı emir ve tavsiyelerde bulundu.

6- Eşlerine (zina) ithamında bulunup da kendilerinden başka şahitleri olmayan kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir. 7- Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler. 8- Kadının ise kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi de ondan cezayı savar. 9- Beşincisinde de eğer kocası doğru söyleyenlerden ise Allah’ın gazabının kendi üzerine olmasını diler. 10- Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı (haliniz nice olurdu?)

6. “Eşlerine” yani cariye olmayan hür hanımlarına “(zina) ithamında bulunup da” bu ithamlarına dair “kendilerinden başka şahitleri olmayan” hanımları hakkındaki iddialarına şahit getiremeyen “kocaların her birine düşen, kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesidir.” Buna şahitlik denilmesi, bu sözlerin şahitlerin yerine geçmesinden dolayıdır. Bu da:“Allah adına (yeminle) şahitlik ederim ki onun hakkında ileri sürdüğüm bu iddiamda ben doğru söyleyen birisiyim” demesi ile gerçekleşir. 7. “Beşincisinde de eğer yalancılardan ise Allah’ın lanetinin kendi üzerine olmasını diler.” Yani beşinci defada sözü edilen şahitliklere ek olarak ve o şahitlikleri pekiştirmek üzere eğer yalan söylüyor ise lanete uğraması şeklinde beddua ekler. Bu şekilde lanet dilediği takdirde kocadan iftira cezası (kazf haddi) düşer. Âyetin zahirinden anlaşıldığına göre bu koca, hanımını beraber olmakla itham ettiği erkeğin adını söyleyecek olsa dahi kadına tâbi olarak o erkeğin hakkı da düşer. Peki, erkek lanet diler ama kadın buna yanaşmazsa o takdirde kadına had mı uygulanır yoksa hapis mi edilir? Bu konuda ilim adamlarının iki görüşü vardır. Delilin gösterdiği, kadına haddin uygulanacağı doğrultusundadır. Buna da Allah’ın şu buyruğu delildir:“Kadının... dört defa şahitlik etmesi ondan cezayı savar” Bu buyruk, lanetleşmeyi kabul etmemesi halinde ona zina haddi uygulanacağını göstermektedir. Çünkü eğer cezanın yani haddin, kadına sadece kocanın lanet dilemesi ile uygulanması gerekseydi, kadının lanet dilemesinin ondan bu cezayı savmaması gerekirdi.
8. Kadın, kocasının şahitliklerine karşı onun türünden şahitliklerle karşılık verecek olursa bu, o kadından cezayı (zina haddini) kaldırır. Bu da “kocasının kesinlikle yalancılardan olduğuna dair Allah adına (yemin ederek) dört defa şahitlik etmesi” ile olur. 9. Beşincisinde de bunu pekiştirmek üzere kendisi hakkında ilahi gazaba uğrama bedduasında bulunur. Bu şekilde karı-koca arasında karşılıklı lanetleşme (liân) tamamlandığı taktirde artık onlar ebediyen birbirlerinden ayrılırlar ve lanetleşmeye konu olan fiilden doğan bir çocuk varsa o çocuğun nesebi de o kocaya ait olmaz. Âyetlerin zahiri, lanetleşme esnasında kocanın da karısının da aynı lafızları söylemesinin şart olduğuna delalet etmektedir. Bu lafızları söylemede sıranın gözetilmesi, bu lafızlardan herhangi bir şey eksiltilmemesi, birisinin değiştirilerek yerine başka bir sözün söylenmemesi şarttır. Ayrıca lanetleşme (lian), kocanın karısını itham etmesi haline hastır. Aksi durumda lian söz konusu değildir. Diğer taraftan lian yapıldıktan sonra çocuğun (taraflardan birine) benzemesine itibar edilmez. Tıpkı nikâhın varlığı halinde çocuğun (başkasına) benzemesine itibar edilmediği gibi. Zira benzerliğe ancak başka hiçbir tercih ettirici sebep olmadığı zaman itibar edilir.
10. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı ve Allah, tevbeleri çokça kabul eden, hüküm ve hikmet sahibi olmasaydı…” Bu buyruktaki şart cümlesinin cevabı hazfedilmiştir ki ona ifadelerin akışı delil teşkil etmektedir. Yani, o takdirde lanetleşen iki şahıstan yalan söyleyen kimseye, kendisi hakkında yaptığı bedduayı gerçekleştirirdi. Karı kocaya has bu hükmü koyması da Allah’ın rahmet ve lütfunun bir tecellisidir. Çünkü böyle bir hükme şiddetle ihtiyaç vardı. Ayrıca zinanın ne kadar ağır bir suç, ne kadar çirkin bir günah, zina iftirasının da ne kadar çirkin olduğunu beyan edip bütün bu büyük günahlardan ve diğerlerinden tevbeyi meşrû kılmış olması da O’nun rahmet ve lütfunun bir tecellisidir.
Bundan önceki buyruklarda Yüce Allah, genel olarak zina iftirasında bulunmanın ne kadar büyük bir günah olduğunu söz konusu etmişti ki adeta bunlar, kadınların en şereflisi ve mü’minlerin annesi Âişe radıyallahu anha hakkında meydana gelen bu kıssanın bir mukaddimesi gibi olmuştur. Buradaki âyet-i kerimeler, Sahih, Sünen ve Müsned diye anılan hadis kitaplarında sabit ve meşhur olan İfk kıssası hakkında inmiştir. Bu kıssa özetle şöyledir: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem gazvelerinden birisinde, beraberinde Ebu Bekir es-Sıddık’ın kızı, zevcesi Âişe-i Sıddık’a da vardı. Âişe, kopup kaybolan gerdanlığını ararken gittiği yerden bir müddet gecikti. Onun bindiği deveyi, hevdeci ile birlikte yola koydular, ancak Âişe’nin hevdecinde olmadığını fark etmediler. Bunun akabinde ordu yola koyuldu. Âişe ise ordunun konakladığı yere vardığında gitmiş olduklarını gördü. Kendisinin, hevdecinde bulunmadığını fark ettiklerinde geri döneceklerini bildiğinden yerinden ayrılmadı. Ordu yoluna devam ederken sahabe-i kiramın en faziletlilerinden olan Safvan b. el-Muattal es-Sulemî, ordunun geri taraflarında gecelemiş ve uyuyakalmıştı. Âişe radıyallahu anha’yı gördüğünde tanıdı. Bineğinini çöktürdü. Âişe de bineğe bindi. Ne o Âişe ile konuştu, ne de Âişe onunla konuştu. Ordu öğlen vakti konaklamış iken Safvan, Âişe’nin devesini önden çekerek orduya yetişti. Bu yolculuk esnasında Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile birlikte bulunan münafıklardan biri, Savfan’ın Aişe’yi bu halde getirdiğini görünce malum şaiayı uydurdu ve bu uydurma etrafa yayıldı. Bu asılsız rivâyet dillere dolandı. Hatta kimi mü’minler de buna aldandı ve bu sözleri birbirine nakletmeye başladı. Uzun bir süre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e de vahiy gelmedi. Bundan bir süre sonra da haber Âişe radıyallahu anha’ya ulaştı. Oldukça üzüldü. Yüce Allah, bu âyet-i kerimelerde Âişe’nin tertemiz ve günahsız olduğuna dair hükümler indirdi. Mü’minlere öğütler verdi. Böyle bir işin ne kadar ağır ve çirkin olduğunu belirterek faydalı emir ve tavsiyelerde bulundu.

11- (Âişe radıyallahu anha’ya) o iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur. Siz, bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır. O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır. İçlerinden bu iftiranın başını çekene ise çok büyük bir azap vardır. 12- Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları ve:“Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? 13- (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!? Şahitleri getiremediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir. 14- Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü büyük bir azaba uğrardınız. 15- Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz. Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz. Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah katında çok büyüktür. 16- O (iftirayı) işittiğinizde: “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil! (Rabbimiz) seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz?” 17- Eğer mü’min iseniz böyle bir şeyi bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor. 18- Ve Allah sizlere âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 19- Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 20- Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah, çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu?) 21- Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 22- İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 23- İffetli, (hayasızlıklardan) habersiz mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır. Ayrıca onlar için büyük bir azap vardır. 24- O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 25- O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir ve onlar, Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir. 26- Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır. İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır.

11. “O iftirayı atanlar” oldukça çirkin bir yalanı, yani mü’minlerin annesine yönelik o iftirayı atanlar “içinizden bir gruptur.” Yani ey mü’minler topluluğu, onlar size mensup bir cemaattir. Aralarında münafıkların propagandalarına kanmış samimi mü’minler de vardır, münafık kimseler de vardır. “Siz bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır.” Çünkü bu, mü’minlerin annelerinin günahsızlığını, nezih olduğunu içerdiği gibi, onun şanını da söz konusu ederek ona dikkat çekmiştir. O kadar ki bu genel övgüler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in diğer hanımlarını da kapsamıştır. Diğer taraftan bu buyruklar, kulların zorunlu ihtiyacı olan birtakım âyet-i kerimelerin açıklanmasını da ihtiva etmektedir. Halen ve Kıyamet gününe kadar bu hükümlerle amel edilmeye devam edilecektir. İşte bu da pek büyük bir hayırdır. Eğer o iftiracıların o sözleri olmasaydı, bu hayırlar husule gelmezdi. Yüce Allah, bir şeyi murad etti mi, ona birtakım sebepler takdir eder. Bu yüzden Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmekte ve onların birbirlerine ağır suçlama ve tenkitlerde bulunmalarının kendilerine yapılmış gibi olduğunu bildirmektedir. Bundan da anlaşıldığına göre mü’minler karşılıklı sevgi, merhamet ve dayanışmalarında, faydalarına olacak şeyler için bir araya gelişlerinde tek bir vücut gibidirler. Mü’minin mü’mine karşı durumu birbirini destekleyen bir yapı gibidir. Öyleyse bir mü’min, bizzat kendi namusuna şeref ve haysiyetine dil uzatılmasından hoşlanmadığı gibi aynı şekilde herhangi bir kimsenin kendisi gibi olan mü’min kardeşinin namusuna, şeref ve haysiyetine dil uzatmasından da hoşlanmamalıdır. Şüphesiz ki mü’min kulun bu hale erişememesi, onun imanının eksikliğinden, mü’min kardeşinin iyiliğini samimi olarak istemeyişindendir. “O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır.” Bu, iftirada bulunanlara yönelik bir tehdit olup söyledikleri sözler dolayısı ile cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların bir bölümüne had uygulamıştır. “İçlerinden bu iftiranın başını çekene” iftiranın büyüğünü söyleyene ki bu da pis münafık Abdullah b. Ubey b. Selul’dur -Allah’ın laneti üzerine olsun- “ise çok büyük bir azap vardır.” Bu ise cehennemin en aşağı tabakasında ebedî kalıştır.
12. Daha sonra Allah bu gibi sözleri işitmeleri halinde mü’min kullarına takınmaları gereken tutumu şöylece göstermektedir:“Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları” mü’minler birbirleri ile ilgili güzel duygular beslemeleri “ve: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” Hüsnü zan beslemek, mü’minlerin maruz kaldıkları bu iftiradan uzak olduklarını kabul etmektir. Mü’minlerin sahip bulundukları iman, onlar hakkında ileri sürülen asılsız iftirayı bertaraf etmelidir. İşte onlar, bu güzel zanları sebebi ile “Rabbimiz, seni her türlü kötülükten tenzih ederiz. Seçkin kullarını da bu gibi ağır imtihanlara maruz bırakacağından da seni tenzih ederiz. Şüphesiz “bu, apaçık bir iftiradır”; ileri sürülen ve iftira olduğu apaçık belli olan büyük bir yalandır”, demeleri gerekirdi. İşte mü’min bir kimsenin, mü’min kardeşi hakkında bu gibi sözleri işittiği takdirde beslemesi gereken zan budur. Dili ile mü’min kardeşinin günahsız olduğunu ifade etmeli ve böyle bir sözü söyleyeni de yalanlamalıdır.
13. (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!?” Bu iftirada bulunanlar niçin bu iftiralarına dair adaletli ve şahitlikleri gönül hoşluğuyla kabul olunacak dört şahit getirmediler? “Şahitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” Onlar içten içe bunun doğruluğuna inanmış olsalar dahi Allah’ın hükmü gereğince yalancıdırlar. Çünkü dört şahit olmadan bu hususta söz söylemeleri haramdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir” diye buyurmuş, bunun yerine “onlar yalancıların ta kendileridir” dememiştir. Bütün bunlar, müslümanın namus, şeref ve haysiyetine dil uzatmanın ne kadar büyük bir haram olduğunu ortaya koymaktadır. Doğruluğuna dair gerekli şahit sayısı olmaksızın müslümana böyle bir ithamda bulunmaya kalkışmak asla caiz değildir.
14. “Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı” din ve dünyanızı ilgilendiren hususlarda O’nun ihsanı, dünyada da âhirette de sizi kuşatmamış olsaydı “içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü” bu iftira ile ilgili söylediklerinizden dolayı “büyük bir azaba uğrardınız.” Çünkü söylediklerinizden dolayı siz, böyle bir azabı hak etmiştiniz. Fakat Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti dolayısı ile O, size tevbe etmeyi meşrû kılarak dünyadaki cezayı da günahlardan arındırıcı bir sebep kılmıştır.
15. “Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz.” Yani bu sözü biriniz diğerine söylüyor, biriniz ötekine aktarıyordu. Halbuki o, aslı astarı olmayan bir sözdü. “Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz.” Her ikisi de yasaktır. Batıl ve asılsız söz söylemek de bilgi sahibi olunmayan bir sözü gevelemek de. “Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz.” İşte daha sonra bu günahtan tevbe edip arınan mü’minlerin bu sözü söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi de buydu. “Halbuki o, Allah katında çok büyüktür.” Bu buyruk, günahları önemsiz görerek işlemekten ileri derecede sakındırma manasını içerir. Kulun kendi kanaati hiçbir şey ifade etmez ve o, günahın cezasını hafifletici değildir. Aksine bu, günahı kat kat artırır ve kişiye günahı bir defa daha işlemeyi kolaylaştırır.
16. Ey mü’minler, bu iftirada bulunan kimselerin söyledikleri “o (iftirayı) işittiğinizde” onu reddederek ve böyle bir sözün büyük bir iddia olduğunu ifade ederek “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil!” Biz böyle bir söz söyleyemeyiz, apaçık iftira olduğu belli olan bu sözü söylemek bize yakışmaz, çünkü mü’minin imanı onun çirkin işler yapmasına engeldir. (Rabbim) seni tenzih ederiz. Bu, büyük bir iftiradır.” Pek büyük bir yalandır “demeli değil miydiniz?”
17. “Eğer mü’min iseniz” buyruğu, doğru ve samimi bir imanın kişiyi haramları işlemeye kalkışmaktan engelleyeceğini göstermektedir. “böyle bir şeyi” yani mü’minlere bu gibi hayasızlıklar işlediklerine dair benzeri bir iftirada bulunmayı “bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor.” Böyle şeylere kalkışmamanıza dair Allah size öğüt vermektedir. Yüce Rabbimizin bize verdiği bu öğütler ne güzeldir! Biz de bu öğütlere kabul, itaat, teslimiyetle ve bize yaptığı bu açıklamalar dolayısı ile de şükürle karşılık vermeliyiz:“Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!”(en-Nisâ, 4/58)
18. “Ve Allah sizlere” hükümleri açıklayan, öğüt veren, yasaklar içeren, teşvik eden ve sakındıran buyruklarını dile getiren “âyetlerini açıklıyor.” Bunları size çok açık bir şekilde anlatıyor. “Allah” ilmi kâmil olup “her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Hikmeti geneldir. O’nun ilim ve hikmetinin bir tecellisi de size kendi ilminden bazı hususları öğretmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu ilim, her zaman için sizin menfaatinize olan hikmetler ihtiva eder.
19. “Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere” oldukça çirkin ve kötü işlerin yayılmasını, içlerinde hayasızlıkların yaygınlık kazanmasını arzu edenlere “dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır.” Yani bu azap kalplerine de bedenlerine de acı ve ızdırap verir. Buna sebep ise böyle bir kimsenin, müslüman kardeşlerini aldatması, onlar hakkında kötülüğü istemesi, namus, şeref ve haysiyetlerine kastetmesidir. Bu tehdidin, sadece hayasızlıkların yayılmasını isteme ve bunu kalben hoş görme hakkında olduğunu düşünecek olursak bundan daha büyük olan hayasızlığı aşikar edip onu yaymak hakkındaki tehdidi var sen hesap et! Ki bu duurmda hayasızlık fiilen yapılmış olsun ya da olmasın fark etmez. [Bu tehdide maruz kalmak için hayasızlığın yayılmasını istemek yeter.] Bütün bunlar, Yüce Allah’ın mü’min kullarına rahmetinin, onların namus ve haysiyetlerini koruma gayretinin bir tecellisidir. Tıpkı kanlarını ve mallarını koruma altına aldığı gibi. Yüce Allah, mü’minlere kendi aralarında birbirlerine karşı safiyane duygular beslemeyi gerektiren işler yapmalarını, herhangi birisinin kendisi için istediği şeyleri kardeşi için de istemesini, kendisi için hoşlanmadığı şeyden kardeşi için de hoşlanmamasını emretmektedir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle O, size bilmediğinizi öğretmiş ve cahili olduğunuz hususları açıklamıştır.
20. “Eğer üzerinizde Allah’ın” sizi dört bir yandan kuşatan “lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı...” size bu hükümleri, bu öğütleri bu üstün değerli hikmetleri açıklamaz, emrine aykırı hareket edenlere de mühlet vermezdi. Fakat Allah’ın lütfu, rahmeti ve bunların, O’nun sürekli ve ayrılmaz vasfı olmasından dolayı O, sayıp dökemeyeceğiniz kadar dünyevî ve uhrevî hayırları size ulaştırmıştır.
21. Yüce Allah, özel bir günahı işlemeyi yasakladıktan sonra genel olarak bütün günahları yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını” yollarını, vesveselerini “izlemeyin.”“Şeytanın adımları” tabirinin kapsamına kalp, dil ve beden ile alâkalı bütün günahlar girer. Yüce Allah’ın hem hükmü hem de o hükmün hikmetini açıklamış olması, O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Burada hüküm, şeytanın adımlarının izlenmesinin yasaklanışıdır. Hikmeti ise yasaklanan o işte bulunan ve onun terk edilmesini gerektiren kötülüktür. Bu sebepten Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o” yani şeytan “hayasızlığı” akılların ve şeriatın çirkin gördüğü -bazı nefisler ona meyletse dahi- pek büyük günahları “ve kötülüğü” akılların kabul etmediği, doğru bilip tanımadığı şeyleri işleminizi “emreder.” Şeytanın adımları demek olan bütün günahlar, bu çerçevenin içindedir. Yüce Allah, kendi nezdinden bir nimet olmak üzere kullarına bunu yasaklamıştır. Öyleyse O’na şükredip anmaları gerekir. Çünkü bu, alçaltıcı işlerle ve çirkinliklerle kirlenmelerine karşı himaye edilmelerini sağlar. Onlara bu gibi işleri yasak kılmış olması, ihsanının bir tecellisidir. Tıpkı öldürücü zehirleri ve benzerlerini yemeyi yasaklamış olması gibidir. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı.” Yani şeytanın adımlarını izlemekten uzak, tertemiz bir kişi kalamazdı. Çünkü şeytan ve askerleri, sürekli olarak şeytanın adımlarını izlemeye çağırmakta, onları güzel göstermektedirler. Nefis ise kötülüğe eğilimli olup onu emretmektedir. Kul da bütün yönleriyle acizdir ve imanı da bunlara karşı direnecek güçte olmayabilir. İşte kişi bu adımları izlemeye iten hususlarla başbaşa bırakılacak olursa hiç kimse büyük ve küçük günahlardan temizlenme, iyilikleri işleme sûreti ile de ilerleme imkânını bulamazdı. Çünkü “temize çıkmak (tezkiye) hem arınıp temizlenmeyi, hem de gelişip artmayı ihtiva eder. Ancak Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, sizlerden bazılarının arınıp temize çıkmalarını sağlamıştır. Bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı dualardan biri şöyledir:“Allah’ım, nefsime takvâsını ver ve onu tertemiz kıl. Çünkü sen, onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen, onun velisisin ve mevlasısın.” Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat Allah dilediğini” arındırılmakla arınıp temizleneceğini bildiği kimseleri “temize çıkarır.” Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah her şeyi işitendir, bilendir” buyurmaktadır.
22. “İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler.” İfk hadisesinde ileri geri konuşanlardan birisi de Mistah b. Usase idi. Bu, Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh’ın yakın bir akrabası idi. Mistah, Allah yolunda hicret etmiş fakir bir zattı. Ebu Bekir, söylediği sözler dolayısı ile artık Mistah’a hiçbir mali yardımda bulunmayacağına dair yemin etmişti. Bu âyet-i kerime nâzil olarak ona bu kimseye yaptığı infakı kesme mahiyetinde yaptığı yeminden vazgeçmesini emredip bu tür yeminleri yasaklamıştır. Buna karşılık Ebu Bekir’i af ve müsamaha göstermeye teşvik ederek eğer onu bağışlayacak olursa Allah’ın da kendisini bağışlayacağı vaadini bildirmiştir. Zira devamla Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Sizler, O’nun kullarına af ve müsamaha ile muamale edecek olursanız, O da size bu şekilde muamelede bulunur. Ebu Bekir radıyallahu anh bu âyeti kerimeyi işitince:“Allah’a yemin ederim ki Allah’ın beni bağışlamasını isterim”, diyerek tekrar Mistah’a infak etmeye devam etti. Bu âyet-i kerimede yakın akrabaya infakta bulunmaya, işlediği bir masiyet dolayısı ile nafaka ve ihsanın terk edilmeyeceğine, -günahkârların yaptıkları işleri yapsa dahi- affedip müsamaha ile karşılamanın teşvik edildiğine delil vardır.
23. Daha sonra Yüce Allah, namuslu ve iffetli hanımlara iftira etme hakkındaki ağır tehdidini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İffetli” hayasızlık işlememiş, tertemiz “(hayasızlıktan) habersiz” böyle bir şeyi hatırlarından dahi geçirmemiş “mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır.” Lanet, ancak büyük bir günah sebebi ile söz konusu olur. Yüce Allah, bu lanetin onlar hakkında dünyada da âhirette de kesintisiz söz konusu olduğunu söyleyerek bu laneti pekiştirmektedir. “Ayrıca onlar için çok büyük bir azap da vardır.” Bu, lanetten ayrı bir azabı ifade eder. Yüce Allah, onları hem rahmetinden uzaklaştırmıştır, hem de onlara ağır bir azap verecektir. Söz konusu bu azap ise kıyamet gününde olacaktır. Şöyle ki;
24. “O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” Her bir organları, neler yaptığına dair şahitlikte bulunacaktır. Her şeyi konuşturan Yüce Allah, onları da konuşturacaktır ve bu günahları işleyen kişi bunları inkâr edemeyecektir. İnsanlara karşı bizzat kendi azalarını şahit kılan, ne kadar adaletlidir!
25. “O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir.” Amellerinin karşılığını tam bir adaletle verecektir. Böylece amellerinin karşılığını hiçbir şey eksiltilmeksizin tastamam olarak bulurlar ve:“derler ki: “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf, 18/49) Allah’ın huzurunda duracakları o büyük günde “Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir.” Apaçık hakkın, yalnızca Yüce Allah’ın vasfı olduğunu öğreneceklerdir. Yani O’nun yüce sıfatları da haktır, fiilleri de haktır. O’na ibadet haktır, O’nun huzuruna çıkmak haktır, O’nun vaadi ve tehdidi haktır, O’nun dinî ve cezaî hükümleri haktır, peygamberleri de haktır. Ortada Allah için mevzu bahis olmayan ve Allah’tan gelmeyen “hak” diye bir şey yoktur.
26. “Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır.” Erkek ve kadınlardan kötü olanlar, kötü sözler ve kötü fiiller, kötü olan kimselere layıktır, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara uygundur. Buna karşılık iyi ve temiz olan erkekler, kadınlar, sözler ve fiiller de iyilere uygundur, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara benzer. Bu ifade, çok umumi ve kapsayıcıdır. Hiçbir şey onun kapsamı dışında değildir. Bu kapsama giren en önemli kimseler peygamberler, özellikle de aralarından ulu’l-azm peygamberler, bunlardan özellikle onların efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. O, kayıtsız şartsız bütün insanların iyi ve temizlerinin en faziletlisi, en üstünüdür. İşte bu bu iyi ve temizlere ancak iyi ve temiz olan kadınlar yakışır. Buna göre bu konuda Âişe radıyallahu anh’ya dil uzatmak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatmaktır ve zaten münafıkların bu iftirada bulunmaktan maksatları da ona dil uzatmaktır. Halbuki Âişe’nin sadece Allah Rasûlünün hanımı olmasından, onun bu çirkin işten uzak ve tertemiz olduğu anlaşılmaktadır. Peki, ya o kadınların sıddıkası, en faziletlileri, en bilgilileri, en temizleri, alemlerin Rabbinin rasûlünün sevgili hanımı, hanımları içinde örtüsü altında Peygamber’e vahiy nazil olan tek pak zevcesi olduğuna göre durum ne olur? aha sonra Yüce Allah, bu hususu batıl sözler söyleyen hiç kimseye söyleyecek söz, şüphe ve tereddüde de en ufak mahal bırakmayacak şekilde ifade edip açıkça şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar.” Burada asaleten Âişe radıyallahu anh’a, ona tabi olarak da hayasızlıklardan uzak, iffetli mü’min kadınlara işaret edilmektedir. “Onlar için” günahlarının tümünü örten bir “mağfiret”, cennette Kerim bir Rabden gelen “tükenmez bir rızık vardır.”

11- (Âişe radıyallahu anha’ya) o iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur. Siz, bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır. O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır. İçlerinden bu iftiranın başını çekene ise çok büyük bir azap vardır. 12- Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları ve:“Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? 13- (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!? Şahitleri getiremediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir. 14- Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü büyük bir azaba uğrardınız. 15- Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz. Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz. Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah katında çok büyüktür. 16- O (iftirayı) işittiğinizde: “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil! (Rabbimiz) seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz?” 17- Eğer mü’min iseniz böyle bir şeyi bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor. 18- Ve Allah sizlere âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 19- Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 20- Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah, çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu?) 21- Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 22- İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 23- İffetli, (hayasızlıklardan) habersiz mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır. Ayrıca onlar için büyük bir azap vardır. 24- O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 25- O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir ve onlar, Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir. 26- Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır. İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır.

11. “O iftirayı atanlar” oldukça çirkin bir yalanı, yani mü’minlerin annesine yönelik o iftirayı atanlar “içinizden bir gruptur.” Yani ey mü’minler topluluğu, onlar size mensup bir cemaattir. Aralarında münafıkların propagandalarına kanmış samimi mü’minler de vardır, münafık kimseler de vardır. “Siz bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır.” Çünkü bu, mü’minlerin annelerinin günahsızlığını, nezih olduğunu içerdiği gibi, onun şanını da söz konusu ederek ona dikkat çekmiştir. O kadar ki bu genel övgüler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in diğer hanımlarını da kapsamıştır. Diğer taraftan bu buyruklar, kulların zorunlu ihtiyacı olan birtakım âyet-i kerimelerin açıklanmasını da ihtiva etmektedir. Halen ve Kıyamet gününe kadar bu hükümlerle amel edilmeye devam edilecektir. İşte bu da pek büyük bir hayırdır. Eğer o iftiracıların o sözleri olmasaydı, bu hayırlar husule gelmezdi. Yüce Allah, bir şeyi murad etti mi, ona birtakım sebepler takdir eder. Bu yüzden Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmekte ve onların birbirlerine ağır suçlama ve tenkitlerde bulunmalarının kendilerine yapılmış gibi olduğunu bildirmektedir. Bundan da anlaşıldığına göre mü’minler karşılıklı sevgi, merhamet ve dayanışmalarında, faydalarına olacak şeyler için bir araya gelişlerinde tek bir vücut gibidirler. Mü’minin mü’mine karşı durumu birbirini destekleyen bir yapı gibidir. Öyleyse bir mü’min, bizzat kendi namusuna şeref ve haysiyetine dil uzatılmasından hoşlanmadığı gibi aynı şekilde herhangi bir kimsenin kendisi gibi olan mü’min kardeşinin namusuna, şeref ve haysiyetine dil uzatmasından da hoşlanmamalıdır. Şüphesiz ki mü’min kulun bu hale erişememesi, onun imanının eksikliğinden, mü’min kardeşinin iyiliğini samimi olarak istemeyişindendir. “O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır.” Bu, iftirada bulunanlara yönelik bir tehdit olup söyledikleri sözler dolayısı ile cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların bir bölümüne had uygulamıştır. “İçlerinden bu iftiranın başını çekene” iftiranın büyüğünü söyleyene ki bu da pis münafık Abdullah b. Ubey b. Selul’dur -Allah’ın laneti üzerine olsun- “ise çok büyük bir azap vardır.” Bu ise cehennemin en aşağı tabakasında ebedî kalıştır.
12. Daha sonra Allah bu gibi sözleri işitmeleri halinde mü’min kullarına takınmaları gereken tutumu şöylece göstermektedir:“Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları” mü’minler birbirleri ile ilgili güzel duygular beslemeleri “ve: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” Hüsnü zan beslemek, mü’minlerin maruz kaldıkları bu iftiradan uzak olduklarını kabul etmektir. Mü’minlerin sahip bulundukları iman, onlar hakkında ileri sürülen asılsız iftirayı bertaraf etmelidir. İşte onlar, bu güzel zanları sebebi ile “Rabbimiz, seni her türlü kötülükten tenzih ederiz. Seçkin kullarını da bu gibi ağır imtihanlara maruz bırakacağından da seni tenzih ederiz. Şüphesiz “bu, apaçık bir iftiradır”; ileri sürülen ve iftira olduğu apaçık belli olan büyük bir yalandır”, demeleri gerekirdi. İşte mü’min bir kimsenin, mü’min kardeşi hakkında bu gibi sözleri işittiği takdirde beslemesi gereken zan budur. Dili ile mü’min kardeşinin günahsız olduğunu ifade etmeli ve böyle bir sözü söyleyeni de yalanlamalıdır.
13. (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!?” Bu iftirada bulunanlar niçin bu iftiralarına dair adaletli ve şahitlikleri gönül hoşluğuyla kabul olunacak dört şahit getirmediler? “Şahitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” Onlar içten içe bunun doğruluğuna inanmış olsalar dahi Allah’ın hükmü gereğince yalancıdırlar. Çünkü dört şahit olmadan bu hususta söz söylemeleri haramdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir” diye buyurmuş, bunun yerine “onlar yalancıların ta kendileridir” dememiştir. Bütün bunlar, müslümanın namus, şeref ve haysiyetine dil uzatmanın ne kadar büyük bir haram olduğunu ortaya koymaktadır. Doğruluğuna dair gerekli şahit sayısı olmaksızın müslümana böyle bir ithamda bulunmaya kalkışmak asla caiz değildir.
14. “Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı” din ve dünyanızı ilgilendiren hususlarda O’nun ihsanı, dünyada da âhirette de sizi kuşatmamış olsaydı “içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü” bu iftira ile ilgili söylediklerinizden dolayı “büyük bir azaba uğrardınız.” Çünkü söylediklerinizden dolayı siz, böyle bir azabı hak etmiştiniz. Fakat Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti dolayısı ile O, size tevbe etmeyi meşrû kılarak dünyadaki cezayı da günahlardan arındırıcı bir sebep kılmıştır.
15. “Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz.” Yani bu sözü biriniz diğerine söylüyor, biriniz ötekine aktarıyordu. Halbuki o, aslı astarı olmayan bir sözdü. “Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz.” Her ikisi de yasaktır. Batıl ve asılsız söz söylemek de bilgi sahibi olunmayan bir sözü gevelemek de. “Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz.” İşte daha sonra bu günahtan tevbe edip arınan mü’minlerin bu sözü söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi de buydu. “Halbuki o, Allah katında çok büyüktür.” Bu buyruk, günahları önemsiz görerek işlemekten ileri derecede sakındırma manasını içerir. Kulun kendi kanaati hiçbir şey ifade etmez ve o, günahın cezasını hafifletici değildir. Aksine bu, günahı kat kat artırır ve kişiye günahı bir defa daha işlemeyi kolaylaştırır.
16. Ey mü’minler, bu iftirada bulunan kimselerin söyledikleri “o (iftirayı) işittiğinizde” onu reddederek ve böyle bir sözün büyük bir iddia olduğunu ifade ederek “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil!” Biz böyle bir söz söyleyemeyiz, apaçık iftira olduğu belli olan bu sözü söylemek bize yakışmaz, çünkü mü’minin imanı onun çirkin işler yapmasına engeldir. (Rabbim) seni tenzih ederiz. Bu, büyük bir iftiradır.” Pek büyük bir yalandır “demeli değil miydiniz?”
17. “Eğer mü’min iseniz” buyruğu, doğru ve samimi bir imanın kişiyi haramları işlemeye kalkışmaktan engelleyeceğini göstermektedir. “böyle bir şeyi” yani mü’minlere bu gibi hayasızlıklar işlediklerine dair benzeri bir iftirada bulunmayı “bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor.” Böyle şeylere kalkışmamanıza dair Allah size öğüt vermektedir. Yüce Rabbimizin bize verdiği bu öğütler ne güzeldir! Biz de bu öğütlere kabul, itaat, teslimiyetle ve bize yaptığı bu açıklamalar dolayısı ile de şükürle karşılık vermeliyiz:“Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!”(en-Nisâ, 4/58)
18. “Ve Allah sizlere” hükümleri açıklayan, öğüt veren, yasaklar içeren, teşvik eden ve sakındıran buyruklarını dile getiren “âyetlerini açıklıyor.” Bunları size çok açık bir şekilde anlatıyor. “Allah” ilmi kâmil olup “her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Hikmeti geneldir. O’nun ilim ve hikmetinin bir tecellisi de size kendi ilminden bazı hususları öğretmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu ilim, her zaman için sizin menfaatinize olan hikmetler ihtiva eder.
19. “Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere” oldukça çirkin ve kötü işlerin yayılmasını, içlerinde hayasızlıkların yaygınlık kazanmasını arzu edenlere “dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır.” Yani bu azap kalplerine de bedenlerine de acı ve ızdırap verir. Buna sebep ise böyle bir kimsenin, müslüman kardeşlerini aldatması, onlar hakkında kötülüğü istemesi, namus, şeref ve haysiyetlerine kastetmesidir. Bu tehdidin, sadece hayasızlıkların yayılmasını isteme ve bunu kalben hoş görme hakkında olduğunu düşünecek olursak bundan daha büyük olan hayasızlığı aşikar edip onu yaymak hakkındaki tehdidi var sen hesap et! Ki bu duurmda hayasızlık fiilen yapılmış olsun ya da olmasın fark etmez. [Bu tehdide maruz kalmak için hayasızlığın yayılmasını istemek yeter.] Bütün bunlar, Yüce Allah’ın mü’min kullarına rahmetinin, onların namus ve haysiyetlerini koruma gayretinin bir tecellisidir. Tıpkı kanlarını ve mallarını koruma altına aldığı gibi. Yüce Allah, mü’minlere kendi aralarında birbirlerine karşı safiyane duygular beslemeyi gerektiren işler yapmalarını, herhangi birisinin kendisi için istediği şeyleri kardeşi için de istemesini, kendisi için hoşlanmadığı şeyden kardeşi için de hoşlanmamasını emretmektedir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle O, size bilmediğinizi öğretmiş ve cahili olduğunuz hususları açıklamıştır.
20. “Eğer üzerinizde Allah’ın” sizi dört bir yandan kuşatan “lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı...” size bu hükümleri, bu öğütleri bu üstün değerli hikmetleri açıklamaz, emrine aykırı hareket edenlere de mühlet vermezdi. Fakat Allah’ın lütfu, rahmeti ve bunların, O’nun sürekli ve ayrılmaz vasfı olmasından dolayı O, sayıp dökemeyeceğiniz kadar dünyevî ve uhrevî hayırları size ulaştırmıştır.
21. Yüce Allah, özel bir günahı işlemeyi yasakladıktan sonra genel olarak bütün günahları yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını” yollarını, vesveselerini “izlemeyin.”“Şeytanın adımları” tabirinin kapsamına kalp, dil ve beden ile alâkalı bütün günahlar girer. Yüce Allah’ın hem hükmü hem de o hükmün hikmetini açıklamış olması, O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Burada hüküm, şeytanın adımlarının izlenmesinin yasaklanışıdır. Hikmeti ise yasaklanan o işte bulunan ve onun terk edilmesini gerektiren kötülüktür. Bu sebepten Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o” yani şeytan “hayasızlığı” akılların ve şeriatın çirkin gördüğü -bazı nefisler ona meyletse dahi- pek büyük günahları “ve kötülüğü” akılların kabul etmediği, doğru bilip tanımadığı şeyleri işleminizi “emreder.” Şeytanın adımları demek olan bütün günahlar, bu çerçevenin içindedir. Yüce Allah, kendi nezdinden bir nimet olmak üzere kullarına bunu yasaklamıştır. Öyleyse O’na şükredip anmaları gerekir. Çünkü bu, alçaltıcı işlerle ve çirkinliklerle kirlenmelerine karşı himaye edilmelerini sağlar. Onlara bu gibi işleri yasak kılmış olması, ihsanının bir tecellisidir. Tıpkı öldürücü zehirleri ve benzerlerini yemeyi yasaklamış olması gibidir. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı.” Yani şeytanın adımlarını izlemekten uzak, tertemiz bir kişi kalamazdı. Çünkü şeytan ve askerleri, sürekli olarak şeytanın adımlarını izlemeye çağırmakta, onları güzel göstermektedirler. Nefis ise kötülüğe eğilimli olup onu emretmektedir. Kul da bütün yönleriyle acizdir ve imanı da bunlara karşı direnecek güçte olmayabilir. İşte kişi bu adımları izlemeye iten hususlarla başbaşa bırakılacak olursa hiç kimse büyük ve küçük günahlardan temizlenme, iyilikleri işleme sûreti ile de ilerleme imkânını bulamazdı. Çünkü “temize çıkmak (tezkiye) hem arınıp temizlenmeyi, hem de gelişip artmayı ihtiva eder. Ancak Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, sizlerden bazılarının arınıp temize çıkmalarını sağlamıştır. Bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı dualardan biri şöyledir:“Allah’ım, nefsime takvâsını ver ve onu tertemiz kıl. Çünkü sen, onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen, onun velisisin ve mevlasısın.” Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat Allah dilediğini” arındırılmakla arınıp temizleneceğini bildiği kimseleri “temize çıkarır.” Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah her şeyi işitendir, bilendir” buyurmaktadır.
22. “İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler.” İfk hadisesinde ileri geri konuşanlardan birisi de Mistah b. Usase idi. Bu, Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh’ın yakın bir akrabası idi. Mistah, Allah yolunda hicret etmiş fakir bir zattı. Ebu Bekir, söylediği sözler dolayısı ile artık Mistah’a hiçbir mali yardımda bulunmayacağına dair yemin etmişti. Bu âyet-i kerime nâzil olarak ona bu kimseye yaptığı infakı kesme mahiyetinde yaptığı yeminden vazgeçmesini emredip bu tür yeminleri yasaklamıştır. Buna karşılık Ebu Bekir’i af ve müsamaha göstermeye teşvik ederek eğer onu bağışlayacak olursa Allah’ın da kendisini bağışlayacağı vaadini bildirmiştir. Zira devamla Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Sizler, O’nun kullarına af ve müsamaha ile muamale edecek olursanız, O da size bu şekilde muamelede bulunur. Ebu Bekir radıyallahu anh bu âyeti kerimeyi işitince:“Allah’a yemin ederim ki Allah’ın beni bağışlamasını isterim”, diyerek tekrar Mistah’a infak etmeye devam etti. Bu âyet-i kerimede yakın akrabaya infakta bulunmaya, işlediği bir masiyet dolayısı ile nafaka ve ihsanın terk edilmeyeceğine, -günahkârların yaptıkları işleri yapsa dahi- affedip müsamaha ile karşılamanın teşvik edildiğine delil vardır.
23. Daha sonra Yüce Allah, namuslu ve iffetli hanımlara iftira etme hakkındaki ağır tehdidini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İffetli” hayasızlık işlememiş, tertemiz “(hayasızlıktan) habersiz” böyle bir şeyi hatırlarından dahi geçirmemiş “mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır.” Lanet, ancak büyük bir günah sebebi ile söz konusu olur. Yüce Allah, bu lanetin onlar hakkında dünyada da âhirette de kesintisiz söz konusu olduğunu söyleyerek bu laneti pekiştirmektedir. “Ayrıca onlar için çok büyük bir azap da vardır.” Bu, lanetten ayrı bir azabı ifade eder. Yüce Allah, onları hem rahmetinden uzaklaştırmıştır, hem de onlara ağır bir azap verecektir. Söz konusu bu azap ise kıyamet gününde olacaktır. Şöyle ki;
24. “O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” Her bir organları, neler yaptığına dair şahitlikte bulunacaktır. Her şeyi konuşturan Yüce Allah, onları da konuşturacaktır ve bu günahları işleyen kişi bunları inkâr edemeyecektir. İnsanlara karşı bizzat kendi azalarını şahit kılan, ne kadar adaletlidir!
25. “O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir.” Amellerinin karşılığını tam bir adaletle verecektir. Böylece amellerinin karşılığını hiçbir şey eksiltilmeksizin tastamam olarak bulurlar ve:“derler ki: “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf, 18/49) Allah’ın huzurunda duracakları o büyük günde “Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir.” Apaçık hakkın, yalnızca Yüce Allah’ın vasfı olduğunu öğreneceklerdir. Yani O’nun yüce sıfatları da haktır, fiilleri de haktır. O’na ibadet haktır, O’nun huzuruna çıkmak haktır, O’nun vaadi ve tehdidi haktır, O’nun dinî ve cezaî hükümleri haktır, peygamberleri de haktır. Ortada Allah için mevzu bahis olmayan ve Allah’tan gelmeyen “hak” diye bir şey yoktur.
26. “Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır.” Erkek ve kadınlardan kötü olanlar, kötü sözler ve kötü fiiller, kötü olan kimselere layıktır, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara uygundur. Buna karşılık iyi ve temiz olan erkekler, kadınlar, sözler ve fiiller de iyilere uygundur, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara benzer. Bu ifade, çok umumi ve kapsayıcıdır. Hiçbir şey onun kapsamı dışında değildir. Bu kapsama giren en önemli kimseler peygamberler, özellikle de aralarından ulu’l-azm peygamberler, bunlardan özellikle onların efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. O, kayıtsız şartsız bütün insanların iyi ve temizlerinin en faziletlisi, en üstünüdür. İşte bu bu iyi ve temizlere ancak iyi ve temiz olan kadınlar yakışır. Buna göre bu konuda Âişe radıyallahu anh’ya dil uzatmak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatmaktır ve zaten münafıkların bu iftirada bulunmaktan maksatları da ona dil uzatmaktır. Halbuki Âişe’nin sadece Allah Rasûlünün hanımı olmasından, onun bu çirkin işten uzak ve tertemiz olduğu anlaşılmaktadır. Peki, ya o kadınların sıddıkası, en faziletlileri, en bilgilileri, en temizleri, alemlerin Rabbinin rasûlünün sevgili hanımı, hanımları içinde örtüsü altında Peygamber’e vahiy nazil olan tek pak zevcesi olduğuna göre durum ne olur? aha sonra Yüce Allah, bu hususu batıl sözler söyleyen hiç kimseye söyleyecek söz, şüphe ve tereddüde de en ufak mahal bırakmayacak şekilde ifade edip açıkça şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar.” Burada asaleten Âişe radıyallahu anh’a, ona tabi olarak da hayasızlıklardan uzak, iffetli mü’min kadınlara işaret edilmektedir. “Onlar için” günahlarının tümünü örten bir “mağfiret”, cennette Kerim bir Rabden gelen “tükenmez bir rızık vardır.”

11- (Âişe radıyallahu anha’ya) o iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur. Siz, bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır. O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır. İçlerinden bu iftiranın başını çekene ise çok büyük bir azap vardır. 12- Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları ve:“Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? 13- (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!? Şahitleri getiremediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir. 14- Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü büyük bir azaba uğrardınız. 15- Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz. Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz. Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah katında çok büyüktür. 16- O (iftirayı) işittiğinizde: “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil! (Rabbimiz) seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz?” 17- Eğer mü’min iseniz böyle bir şeyi bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor. 18- Ve Allah sizlere âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 19- Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 20- Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah, çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu?) 21- Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 22- İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 23- İffetli, (hayasızlıklardan) habersiz mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır. Ayrıca onlar için büyük bir azap vardır. 24- O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 25- O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir ve onlar, Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir. 26- Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır. İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır.

11. “O iftirayı atanlar” oldukça çirkin bir yalanı, yani mü’minlerin annesine yönelik o iftirayı atanlar “içinizden bir gruptur.” Yani ey mü’minler topluluğu, onlar size mensup bir cemaattir. Aralarında münafıkların propagandalarına kanmış samimi mü’minler de vardır, münafık kimseler de vardır. “Siz bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır.” Çünkü bu, mü’minlerin annelerinin günahsızlığını, nezih olduğunu içerdiği gibi, onun şanını da söz konusu ederek ona dikkat çekmiştir. O kadar ki bu genel övgüler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in diğer hanımlarını da kapsamıştır. Diğer taraftan bu buyruklar, kulların zorunlu ihtiyacı olan birtakım âyet-i kerimelerin açıklanmasını da ihtiva etmektedir. Halen ve Kıyamet gününe kadar bu hükümlerle amel edilmeye devam edilecektir. İşte bu da pek büyük bir hayırdır. Eğer o iftiracıların o sözleri olmasaydı, bu hayırlar husule gelmezdi. Yüce Allah, bir şeyi murad etti mi, ona birtakım sebepler takdir eder. Bu yüzden Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmekte ve onların birbirlerine ağır suçlama ve tenkitlerde bulunmalarının kendilerine yapılmış gibi olduğunu bildirmektedir. Bundan da anlaşıldığına göre mü’minler karşılıklı sevgi, merhamet ve dayanışmalarında, faydalarına olacak şeyler için bir araya gelişlerinde tek bir vücut gibidirler. Mü’minin mü’mine karşı durumu birbirini destekleyen bir yapı gibidir. Öyleyse bir mü’min, bizzat kendi namusuna şeref ve haysiyetine dil uzatılmasından hoşlanmadığı gibi aynı şekilde herhangi bir kimsenin kendisi gibi olan mü’min kardeşinin namusuna, şeref ve haysiyetine dil uzatmasından da hoşlanmamalıdır. Şüphesiz ki mü’min kulun bu hale erişememesi, onun imanının eksikliğinden, mü’min kardeşinin iyiliğini samimi olarak istemeyişindendir. “O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır.” Bu, iftirada bulunanlara yönelik bir tehdit olup söyledikleri sözler dolayısı ile cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların bir bölümüne had uygulamıştır. “İçlerinden bu iftiranın başını çekene” iftiranın büyüğünü söyleyene ki bu da pis münafık Abdullah b. Ubey b. Selul’dur -Allah’ın laneti üzerine olsun- “ise çok büyük bir azap vardır.” Bu ise cehennemin en aşağı tabakasında ebedî kalıştır.
12. Daha sonra Allah bu gibi sözleri işitmeleri halinde mü’min kullarına takınmaları gereken tutumu şöylece göstermektedir:“Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları” mü’minler birbirleri ile ilgili güzel duygular beslemeleri “ve: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” Hüsnü zan beslemek, mü’minlerin maruz kaldıkları bu iftiradan uzak olduklarını kabul etmektir. Mü’minlerin sahip bulundukları iman, onlar hakkında ileri sürülen asılsız iftirayı bertaraf etmelidir. İşte onlar, bu güzel zanları sebebi ile “Rabbimiz, seni her türlü kötülükten tenzih ederiz. Seçkin kullarını da bu gibi ağır imtihanlara maruz bırakacağından da seni tenzih ederiz. Şüphesiz “bu, apaçık bir iftiradır”; ileri sürülen ve iftira olduğu apaçık belli olan büyük bir yalandır”, demeleri gerekirdi. İşte mü’min bir kimsenin, mü’min kardeşi hakkında bu gibi sözleri işittiği takdirde beslemesi gereken zan budur. Dili ile mü’min kardeşinin günahsız olduğunu ifade etmeli ve böyle bir sözü söyleyeni de yalanlamalıdır.
13. (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!?” Bu iftirada bulunanlar niçin bu iftiralarına dair adaletli ve şahitlikleri gönül hoşluğuyla kabul olunacak dört şahit getirmediler? “Şahitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” Onlar içten içe bunun doğruluğuna inanmış olsalar dahi Allah’ın hükmü gereğince yalancıdırlar. Çünkü dört şahit olmadan bu hususta söz söylemeleri haramdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir” diye buyurmuş, bunun yerine “onlar yalancıların ta kendileridir” dememiştir. Bütün bunlar, müslümanın namus, şeref ve haysiyetine dil uzatmanın ne kadar büyük bir haram olduğunu ortaya koymaktadır. Doğruluğuna dair gerekli şahit sayısı olmaksızın müslümana böyle bir ithamda bulunmaya kalkışmak asla caiz değildir.
14. “Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı” din ve dünyanızı ilgilendiren hususlarda O’nun ihsanı, dünyada da âhirette de sizi kuşatmamış olsaydı “içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü” bu iftira ile ilgili söylediklerinizden dolayı “büyük bir azaba uğrardınız.” Çünkü söylediklerinizden dolayı siz, böyle bir azabı hak etmiştiniz. Fakat Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti dolayısı ile O, size tevbe etmeyi meşrû kılarak dünyadaki cezayı da günahlardan arındırıcı bir sebep kılmıştır.
15. “Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz.” Yani bu sözü biriniz diğerine söylüyor, biriniz ötekine aktarıyordu. Halbuki o, aslı astarı olmayan bir sözdü. “Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz.” Her ikisi de yasaktır. Batıl ve asılsız söz söylemek de bilgi sahibi olunmayan bir sözü gevelemek de. “Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz.” İşte daha sonra bu günahtan tevbe edip arınan mü’minlerin bu sözü söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi de buydu. “Halbuki o, Allah katında çok büyüktür.” Bu buyruk, günahları önemsiz görerek işlemekten ileri derecede sakındırma manasını içerir. Kulun kendi kanaati hiçbir şey ifade etmez ve o, günahın cezasını hafifletici değildir. Aksine bu, günahı kat kat artırır ve kişiye günahı bir defa daha işlemeyi kolaylaştırır.
16. Ey mü’minler, bu iftirada bulunan kimselerin söyledikleri “o (iftirayı) işittiğinizde” onu reddederek ve böyle bir sözün büyük bir iddia olduğunu ifade ederek “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil!” Biz böyle bir söz söyleyemeyiz, apaçık iftira olduğu belli olan bu sözü söylemek bize yakışmaz, çünkü mü’minin imanı onun çirkin işler yapmasına engeldir. (Rabbim) seni tenzih ederiz. Bu, büyük bir iftiradır.” Pek büyük bir yalandır “demeli değil miydiniz?”
17. “Eğer mü’min iseniz” buyruğu, doğru ve samimi bir imanın kişiyi haramları işlemeye kalkışmaktan engelleyeceğini göstermektedir. “böyle bir şeyi” yani mü’minlere bu gibi hayasızlıklar işlediklerine dair benzeri bir iftirada bulunmayı “bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor.” Böyle şeylere kalkışmamanıza dair Allah size öğüt vermektedir. Yüce Rabbimizin bize verdiği bu öğütler ne güzeldir! Biz de bu öğütlere kabul, itaat, teslimiyetle ve bize yaptığı bu açıklamalar dolayısı ile de şükürle karşılık vermeliyiz:“Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!”(en-Nisâ, 4/58)
18. “Ve Allah sizlere” hükümleri açıklayan, öğüt veren, yasaklar içeren, teşvik eden ve sakındıran buyruklarını dile getiren “âyetlerini açıklıyor.” Bunları size çok açık bir şekilde anlatıyor. “Allah” ilmi kâmil olup “her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Hikmeti geneldir. O’nun ilim ve hikmetinin bir tecellisi de size kendi ilminden bazı hususları öğretmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu ilim, her zaman için sizin menfaatinize olan hikmetler ihtiva eder.
19. “Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere” oldukça çirkin ve kötü işlerin yayılmasını, içlerinde hayasızlıkların yaygınlık kazanmasını arzu edenlere “dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır.” Yani bu azap kalplerine de bedenlerine de acı ve ızdırap verir. Buna sebep ise böyle bir kimsenin, müslüman kardeşlerini aldatması, onlar hakkında kötülüğü istemesi, namus, şeref ve haysiyetlerine kastetmesidir. Bu tehdidin, sadece hayasızlıkların yayılmasını isteme ve bunu kalben hoş görme hakkında olduğunu düşünecek olursak bundan daha büyük olan hayasızlığı aşikar edip onu yaymak hakkındaki tehdidi var sen hesap et! Ki bu duurmda hayasızlık fiilen yapılmış olsun ya da olmasın fark etmez. [Bu tehdide maruz kalmak için hayasızlığın yayılmasını istemek yeter.] Bütün bunlar, Yüce Allah’ın mü’min kullarına rahmetinin, onların namus ve haysiyetlerini koruma gayretinin bir tecellisidir. Tıpkı kanlarını ve mallarını koruma altına aldığı gibi. Yüce Allah, mü’minlere kendi aralarında birbirlerine karşı safiyane duygular beslemeyi gerektiren işler yapmalarını, herhangi birisinin kendisi için istediği şeyleri kardeşi için de istemesini, kendisi için hoşlanmadığı şeyden kardeşi için de hoşlanmamasını emretmektedir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle O, size bilmediğinizi öğretmiş ve cahili olduğunuz hususları açıklamıştır.
20. “Eğer üzerinizde Allah’ın” sizi dört bir yandan kuşatan “lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı...” size bu hükümleri, bu öğütleri bu üstün değerli hikmetleri açıklamaz, emrine aykırı hareket edenlere de mühlet vermezdi. Fakat Allah’ın lütfu, rahmeti ve bunların, O’nun sürekli ve ayrılmaz vasfı olmasından dolayı O, sayıp dökemeyeceğiniz kadar dünyevî ve uhrevî hayırları size ulaştırmıştır.
21. Yüce Allah, özel bir günahı işlemeyi yasakladıktan sonra genel olarak bütün günahları yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını” yollarını, vesveselerini “izlemeyin.”“Şeytanın adımları” tabirinin kapsamına kalp, dil ve beden ile alâkalı bütün günahlar girer. Yüce Allah’ın hem hükmü hem de o hükmün hikmetini açıklamış olması, O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Burada hüküm, şeytanın adımlarının izlenmesinin yasaklanışıdır. Hikmeti ise yasaklanan o işte bulunan ve onun terk edilmesini gerektiren kötülüktür. Bu sebepten Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o” yani şeytan “hayasızlığı” akılların ve şeriatın çirkin gördüğü -bazı nefisler ona meyletse dahi- pek büyük günahları “ve kötülüğü” akılların kabul etmediği, doğru bilip tanımadığı şeyleri işleminizi “emreder.” Şeytanın adımları demek olan bütün günahlar, bu çerçevenin içindedir. Yüce Allah, kendi nezdinden bir nimet olmak üzere kullarına bunu yasaklamıştır. Öyleyse O’na şükredip anmaları gerekir. Çünkü bu, alçaltıcı işlerle ve çirkinliklerle kirlenmelerine karşı himaye edilmelerini sağlar. Onlara bu gibi işleri yasak kılmış olması, ihsanının bir tecellisidir. Tıpkı öldürücü zehirleri ve benzerlerini yemeyi yasaklamış olması gibidir. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı.” Yani şeytanın adımlarını izlemekten uzak, tertemiz bir kişi kalamazdı. Çünkü şeytan ve askerleri, sürekli olarak şeytanın adımlarını izlemeye çağırmakta, onları güzel göstermektedirler. Nefis ise kötülüğe eğilimli olup onu emretmektedir. Kul da bütün yönleriyle acizdir ve imanı da bunlara karşı direnecek güçte olmayabilir. İşte kişi bu adımları izlemeye iten hususlarla başbaşa bırakılacak olursa hiç kimse büyük ve küçük günahlardan temizlenme, iyilikleri işleme sûreti ile de ilerleme imkânını bulamazdı. Çünkü “temize çıkmak (tezkiye) hem arınıp temizlenmeyi, hem de gelişip artmayı ihtiva eder. Ancak Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, sizlerden bazılarının arınıp temize çıkmalarını sağlamıştır. Bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı dualardan biri şöyledir:“Allah’ım, nefsime takvâsını ver ve onu tertemiz kıl. Çünkü sen, onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen, onun velisisin ve mevlasısın.” Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat Allah dilediğini” arındırılmakla arınıp temizleneceğini bildiği kimseleri “temize çıkarır.” Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah her şeyi işitendir, bilendir” buyurmaktadır.
22. “İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler.” İfk hadisesinde ileri geri konuşanlardan birisi de Mistah b. Usase idi. Bu, Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh’ın yakın bir akrabası idi. Mistah, Allah yolunda hicret etmiş fakir bir zattı. Ebu Bekir, söylediği sözler dolayısı ile artık Mistah’a hiçbir mali yardımda bulunmayacağına dair yemin etmişti. Bu âyet-i kerime nâzil olarak ona bu kimseye yaptığı infakı kesme mahiyetinde yaptığı yeminden vazgeçmesini emredip bu tür yeminleri yasaklamıştır. Buna karşılık Ebu Bekir’i af ve müsamaha göstermeye teşvik ederek eğer onu bağışlayacak olursa Allah’ın da kendisini bağışlayacağı vaadini bildirmiştir. Zira devamla Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Sizler, O’nun kullarına af ve müsamaha ile muamale edecek olursanız, O da size bu şekilde muamelede bulunur. Ebu Bekir radıyallahu anh bu âyeti kerimeyi işitince:“Allah’a yemin ederim ki Allah’ın beni bağışlamasını isterim”, diyerek tekrar Mistah’a infak etmeye devam etti. Bu âyet-i kerimede yakın akrabaya infakta bulunmaya, işlediği bir masiyet dolayısı ile nafaka ve ihsanın terk edilmeyeceğine, -günahkârların yaptıkları işleri yapsa dahi- affedip müsamaha ile karşılamanın teşvik edildiğine delil vardır.
23. Daha sonra Yüce Allah, namuslu ve iffetli hanımlara iftira etme hakkındaki ağır tehdidini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İffetli” hayasızlık işlememiş, tertemiz “(hayasızlıktan) habersiz” böyle bir şeyi hatırlarından dahi geçirmemiş “mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır.” Lanet, ancak büyük bir günah sebebi ile söz konusu olur. Yüce Allah, bu lanetin onlar hakkında dünyada da âhirette de kesintisiz söz konusu olduğunu söyleyerek bu laneti pekiştirmektedir. “Ayrıca onlar için çok büyük bir azap da vardır.” Bu, lanetten ayrı bir azabı ifade eder. Yüce Allah, onları hem rahmetinden uzaklaştırmıştır, hem de onlara ağır bir azap verecektir. Söz konusu bu azap ise kıyamet gününde olacaktır. Şöyle ki;
24. “O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” Her bir organları, neler yaptığına dair şahitlikte bulunacaktır. Her şeyi konuşturan Yüce Allah, onları da konuşturacaktır ve bu günahları işleyen kişi bunları inkâr edemeyecektir. İnsanlara karşı bizzat kendi azalarını şahit kılan, ne kadar adaletlidir!
25. “O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir.” Amellerinin karşılığını tam bir adaletle verecektir. Böylece amellerinin karşılığını hiçbir şey eksiltilmeksizin tastamam olarak bulurlar ve:“derler ki: “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf, 18/49) Allah’ın huzurunda duracakları o büyük günde “Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir.” Apaçık hakkın, yalnızca Yüce Allah’ın vasfı olduğunu öğreneceklerdir. Yani O’nun yüce sıfatları da haktır, fiilleri de haktır. O’na ibadet haktır, O’nun huzuruna çıkmak haktır, O’nun vaadi ve tehdidi haktır, O’nun dinî ve cezaî hükümleri haktır, peygamberleri de haktır. Ortada Allah için mevzu bahis olmayan ve Allah’tan gelmeyen “hak” diye bir şey yoktur.
26. “Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır.” Erkek ve kadınlardan kötü olanlar, kötü sözler ve kötü fiiller, kötü olan kimselere layıktır, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara uygundur. Buna karşılık iyi ve temiz olan erkekler, kadınlar, sözler ve fiiller de iyilere uygundur, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara benzer. Bu ifade, çok umumi ve kapsayıcıdır. Hiçbir şey onun kapsamı dışında değildir. Bu kapsama giren en önemli kimseler peygamberler, özellikle de aralarından ulu’l-azm peygamberler, bunlardan özellikle onların efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. O, kayıtsız şartsız bütün insanların iyi ve temizlerinin en faziletlisi, en üstünüdür. İşte bu bu iyi ve temizlere ancak iyi ve temiz olan kadınlar yakışır. Buna göre bu konuda Âişe radıyallahu anh’ya dil uzatmak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatmaktır ve zaten münafıkların bu iftirada bulunmaktan maksatları da ona dil uzatmaktır. Halbuki Âişe’nin sadece Allah Rasûlünün hanımı olmasından, onun bu çirkin işten uzak ve tertemiz olduğu anlaşılmaktadır. Peki, ya o kadınların sıddıkası, en faziletlileri, en bilgilileri, en temizleri, alemlerin Rabbinin rasûlünün sevgili hanımı, hanımları içinde örtüsü altında Peygamber’e vahiy nazil olan tek pak zevcesi olduğuna göre durum ne olur? aha sonra Yüce Allah, bu hususu batıl sözler söyleyen hiç kimseye söyleyecek söz, şüphe ve tereddüde de en ufak mahal bırakmayacak şekilde ifade edip açıkça şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar.” Burada asaleten Âişe radıyallahu anh’a, ona tabi olarak da hayasızlıklardan uzak, iffetli mü’min kadınlara işaret edilmektedir. “Onlar için” günahlarının tümünü örten bir “mağfiret”, cennette Kerim bir Rabden gelen “tükenmez bir rızık vardır.”

11- (Âişe radıyallahu anha’ya) o iftirayı atanlar, içinizden bir gruptur. Siz, bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır. O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır. İçlerinden bu iftiranın başını çekene ise çok büyük bir azap vardır. 12- Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları ve:“Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi? 13- (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!? Şahitleri getiremediklerine göre onlar, Allah katında yalancıların ta kendileridir. 14- Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü büyük bir azaba uğrardınız. 15- Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz. Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz. Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz. Halbuki o, Allah katında çok büyüktür. 16- O (iftirayı) işittiğinizde: “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil! (Rabbimiz) seni tenzih ederiz. Bu büyük bir iftiradır” demeli değil miydiniz?” 17- Eğer mü’min iseniz böyle bir şeyi bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor. 18- Ve Allah sizlere âyetleri açıklıyor. Allah, her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. 19- Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. 20- Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah, çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı (haliniz nice olurdu?) 21- Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını izlemeyin. Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o, hayasızlığı ve kötülüğü emreder. Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı, sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır. Allah her şeyi işitendir, bilendir. 22- İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler. Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir. 23- İffetli, (hayasızlıklardan) habersiz mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır. Ayrıca onlar için büyük bir azap vardır. 24- O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir. 25- O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir ve onlar, Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir. 26- Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır. İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar. Onlar için mağfiret ve tükenmez bir rızık vardır.

11. “O iftirayı atanlar” oldukça çirkin bir yalanı, yani mü’minlerin annesine yönelik o iftirayı atanlar “içinizden bir gruptur.” Yani ey mü’minler topluluğu, onlar size mensup bir cemaattir. Aralarında münafıkların propagandalarına kanmış samimi mü’minler de vardır, münafık kimseler de vardır. “Siz bunu kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Bilakis o, sizin için hayırlıdır.” Çünkü bu, mü’minlerin annelerinin günahsızlığını, nezih olduğunu içerdiği gibi, onun şanını da söz konusu ederek ona dikkat çekmiştir. O kadar ki bu genel övgüler Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in diğer hanımlarını da kapsamıştır. Diğer taraftan bu buyruklar, kulların zorunlu ihtiyacı olan birtakım âyet-i kerimelerin açıklanmasını da ihtiva etmektedir. Halen ve Kıyamet gününe kadar bu hükümlerle amel edilmeye devam edilecektir. İşte bu da pek büyük bir hayırdır. Eğer o iftiracıların o sözleri olmasaydı, bu hayırlar husule gelmezdi. Yüce Allah, bir şeyi murad etti mi, ona birtakım sebepler takdir eder. Bu yüzden Yüce Allah, bütün mü’minlere hitap etmekte ve onların birbirlerine ağır suçlama ve tenkitlerde bulunmalarının kendilerine yapılmış gibi olduğunu bildirmektedir. Bundan da anlaşıldığına göre mü’minler karşılıklı sevgi, merhamet ve dayanışmalarında, faydalarına olacak şeyler için bir araya gelişlerinde tek bir vücut gibidirler. Mü’minin mü’mine karşı durumu birbirini destekleyen bir yapı gibidir. Öyleyse bir mü’min, bizzat kendi namusuna şeref ve haysiyetine dil uzatılmasından hoşlanmadığı gibi aynı şekilde herhangi bir kimsenin kendisi gibi olan mü’min kardeşinin namusuna, şeref ve haysiyetine dil uzatmasından da hoşlanmamalıdır. Şüphesiz ki mü’min kulun bu hale erişememesi, onun imanının eksikliğinden, mü’min kardeşinin iyiliğini samimi olarak istemeyişindendir. “O (iftiracılardan) her biri için kazandığı günah (karşılığında ceza) vardır.” Bu, iftirada bulunanlara yönelik bir tehdit olup söyledikleri sözler dolayısı ile cezalandırılacaklarını bildirmektedir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem de onların bir bölümüne had uygulamıştır. “İçlerinden bu iftiranın başını çekene” iftiranın büyüğünü söyleyene ki bu da pis münafık Abdullah b. Ubey b. Selul’dur -Allah’ın laneti üzerine olsun- “ise çok büyük bir azap vardır.” Bu ise cehennemin en aşağı tabakasında ebedî kalıştır.
12. Daha sonra Allah bu gibi sözleri işitmeleri halinde mü’min kullarına takınmaları gereken tutumu şöylece göstermektedir:“Bu iftirayı işittiğinizde mü’min erkeklerle mümin kadınların birbirleri hakkında hüsnü zanda bulunmaları” mü’minler birbirleri ile ilgili güzel duygular beslemeleri “ve: “Bu, apaçık bir iftiradır” demeleri gerekmez miydi?” Hüsnü zan beslemek, mü’minlerin maruz kaldıkları bu iftiradan uzak olduklarını kabul etmektir. Mü’minlerin sahip bulundukları iman, onlar hakkında ileri sürülen asılsız iftirayı bertaraf etmelidir. İşte onlar, bu güzel zanları sebebi ile “Rabbimiz, seni her türlü kötülükten tenzih ederiz. Seçkin kullarını da bu gibi ağır imtihanlara maruz bırakacağından da seni tenzih ederiz. Şüphesiz “bu, apaçık bir iftiradır”; ileri sürülen ve iftira olduğu apaçık belli olan büyük bir yalandır”, demeleri gerekirdi. İşte mü’min bir kimsenin, mü’min kardeşi hakkında bu gibi sözleri işittiği takdirde beslemesi gereken zan budur. Dili ile mü’min kardeşinin günahsız olduğunu ifade etmeli ve böyle bir sözü söyleyeni de yalanlamalıdır.
13. (O iftiracılar) buna dair dört şahit getirselerdi ya!?” Bu iftirada bulunanlar niçin bu iftiralarına dair adaletli ve şahitlikleri gönül hoşluğuyla kabul olunacak dört şahit getirmediler? “Şahitleri getiremediklerine göre onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir.” Onlar içten içe bunun doğruluğuna inanmış olsalar dahi Allah’ın hükmü gereğince yalancıdırlar. Çünkü dört şahit olmadan bu hususta söz söylemeleri haramdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Onlar Allah katında yalancıların ta kendileridir” diye buyurmuş, bunun yerine “onlar yalancıların ta kendileridir” dememiştir. Bütün bunlar, müslümanın namus, şeref ve haysiyetine dil uzatmanın ne kadar büyük bir haram olduğunu ortaya koymaktadır. Doğruluğuna dair gerekli şahit sayısı olmaksızın müslümana böyle bir ithamda bulunmaya kalkışmak asla caiz değildir.
14. “Eğer dünya ve âhirette Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı” din ve dünyanızı ilgilendiren hususlarda O’nun ihsanı, dünyada da âhirette de sizi kuşatmamış olsaydı “içine daldığınız (bu iftiradan) ötürü” bu iftira ile ilgili söylediklerinizden dolayı “büyük bir azaba uğrardınız.” Çünkü söylediklerinizden dolayı siz, böyle bir azabı hak etmiştiniz. Fakat Allah’ın üzerinizdeki lütuf ve rahmeti dolayısı ile O, size tevbe etmeyi meşrû kılarak dünyadaki cezayı da günahlardan arındırıcı bir sebep kılmıştır.
15. “Zira o vakit siz, o (iftira içeren) sözü, dilden dile birbirinize aktarıyordunuz.” Yani bu sözü biriniz diğerine söylüyor, biriniz ötekine aktarıyordu. Halbuki o, aslı astarı olmayan bir sözdü. “Hakkında hiçbir bilginizin olmadığı bir şeyi ağızlarınızda geveliyordunuz.” Her ikisi de yasaktır. Batıl ve asılsız söz söylemek de bilgi sahibi olunmayan bir sözü gevelemek de. “Üstelik bunu basit bir şey sanıyordunuz.” İşte daha sonra bu günahtan tevbe edip arınan mü’minlerin bu sözü söyleme cesaretini göstermelerinin sebebi de buydu. “Halbuki o, Allah katında çok büyüktür.” Bu buyruk, günahları önemsiz görerek işlemekten ileri derecede sakındırma manasını içerir. Kulun kendi kanaati hiçbir şey ifade etmez ve o, günahın cezasını hafifletici değildir. Aksine bu, günahı kat kat artırır ve kişiye günahı bir defa daha işlemeyi kolaylaştırır.
16. Ey mü’minler, bu iftirada bulunan kimselerin söyledikleri “o (iftirayı) işittiğinizde” onu reddederek ve böyle bir sözün büyük bir iddia olduğunu ifade ederek “Bizim bunu söylememiz olacak şey değil!” Biz böyle bir söz söyleyemeyiz, apaçık iftira olduğu belli olan bu sözü söylemek bize yakışmaz, çünkü mü’minin imanı onun çirkin işler yapmasına engeldir. (Rabbim) seni tenzih ederiz. Bu, büyük bir iftiradır.” Pek büyük bir yalandır “demeli değil miydiniz?”
17. “Eğer mü’min iseniz” buyruğu, doğru ve samimi bir imanın kişiyi haramları işlemeye kalkışmaktan engelleyeceğini göstermektedir. “böyle bir şeyi” yani mü’minlere bu gibi hayasızlıklar işlediklerine dair benzeri bir iftirada bulunmayı “bir daha asla yapmamanız için Allah size öğüt veriyor.” Böyle şeylere kalkışmamanıza dair Allah size öğüt vermektedir. Yüce Rabbimizin bize verdiği bu öğütler ne güzeldir! Biz de bu öğütlere kabul, itaat, teslimiyetle ve bize yaptığı bu açıklamalar dolayısı ile de şükürle karşılık vermeliyiz:“Gerçekten Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor!”(en-Nisâ, 4/58)
18. “Ve Allah sizlere” hükümleri açıklayan, öğüt veren, yasaklar içeren, teşvik eden ve sakındıran buyruklarını dile getiren “âyetlerini açıklıyor.” Bunları size çok açık bir şekilde anlatıyor. “Allah” ilmi kâmil olup “her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.” Hikmeti geneldir. O’nun ilim ve hikmetinin bir tecellisi de size kendi ilminden bazı hususları öğretmiş olmasıdır. Bununla birlikte bu ilim, her zaman için sizin menfaatinize olan hikmetler ihtiva eder.
19. “Şüphesiz mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere” oldukça çirkin ve kötü işlerin yayılmasını, içlerinde hayasızlıkların yaygınlık kazanmasını arzu edenlere “dünyada da âhirette de can yakıcı bir azap vardır.” Yani bu azap kalplerine de bedenlerine de acı ve ızdırap verir. Buna sebep ise böyle bir kimsenin, müslüman kardeşlerini aldatması, onlar hakkında kötülüğü istemesi, namus, şeref ve haysiyetlerine kastetmesidir. Bu tehdidin, sadece hayasızlıkların yayılmasını isteme ve bunu kalben hoş görme hakkında olduğunu düşünecek olursak bundan daha büyük olan hayasızlığı aşikar edip onu yaymak hakkındaki tehdidi var sen hesap et! Ki bu duurmda hayasızlık fiilen yapılmış olsun ya da olmasın fark etmez. [Bu tehdide maruz kalmak için hayasızlığın yayılmasını istemek yeter.] Bütün bunlar, Yüce Allah’ın mü’min kullarına rahmetinin, onların namus ve haysiyetlerini koruma gayretinin bir tecellisidir. Tıpkı kanlarını ve mallarını koruma altına aldığı gibi. Yüce Allah, mü’minlere kendi aralarında birbirlerine karşı safiyane duygular beslemeyi gerektiren işler yapmalarını, herhangi birisinin kendisi için istediği şeyleri kardeşi için de istemesini, kendisi için hoşlanmadığı şeyden kardeşi için de hoşlanmamasını emretmektedir. “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” O nedenle O, size bilmediğinizi öğretmiş ve cahili olduğunuz hususları açıklamıştır.
20. “Eğer üzerinizde Allah’ın” sizi dört bir yandan kuşatan “lütuf ve rahmeti olmasaydı ve Allah çok şefkatli ve pek merhametli olmasaydı...” size bu hükümleri, bu öğütleri bu üstün değerli hikmetleri açıklamaz, emrine aykırı hareket edenlere de mühlet vermezdi. Fakat Allah’ın lütfu, rahmeti ve bunların, O’nun sürekli ve ayrılmaz vasfı olmasından dolayı O, sayıp dökemeyeceğiniz kadar dünyevî ve uhrevî hayırları size ulaştırmıştır.
21. Yüce Allah, özel bir günahı işlemeyi yasakladıktan sonra genel olarak bütün günahları yasaklayarak şöyle buyurmaktadır:“Ey iman edenler! Şeytanın adımlarını” yollarını, vesveselerini “izlemeyin.”“Şeytanın adımları” tabirinin kapsamına kalp, dil ve beden ile alâkalı bütün günahlar girer. Yüce Allah’ın hem hükmü hem de o hükmün hikmetini açıklamış olması, O’nun hikmetinin bir tecellisidir. Burada hüküm, şeytanın adımlarının izlenmesinin yasaklanışıdır. Hikmeti ise yasaklanan o işte bulunan ve onun terk edilmesini gerektiren kötülüktür. Bu sebepten Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Kim şeytanın adımlarını izlerse (bilsin ki) o” yani şeytan “hayasızlığı” akılların ve şeriatın çirkin gördüğü -bazı nefisler ona meyletse dahi- pek büyük günahları “ve kötülüğü” akılların kabul etmediği, doğru bilip tanımadığı şeyleri işleminizi “emreder.” Şeytanın adımları demek olan bütün günahlar, bu çerçevenin içindedir. Yüce Allah, kendi nezdinden bir nimet olmak üzere kullarına bunu yasaklamıştır. Öyleyse O’na şükredip anmaları gerekir. Çünkü bu, alçaltıcı işlerle ve çirkinliklerle kirlenmelerine karşı himaye edilmelerini sağlar. Onlara bu gibi işleri yasak kılmış olması, ihsanının bir tecellisidir. Tıpkı öldürücü zehirleri ve benzerlerini yemeyi yasaklamış olması gibidir. “Eğer üzerinizde Allah’ın lütuf ve rahmeti olmasaydı sizden hiç kimse ebediyen temize çıkamazdı.” Yani şeytanın adımlarını izlemekten uzak, tertemiz bir kişi kalamazdı. Çünkü şeytan ve askerleri, sürekli olarak şeytanın adımlarını izlemeye çağırmakta, onları güzel göstermektedirler. Nefis ise kötülüğe eğilimli olup onu emretmektedir. Kul da bütün yönleriyle acizdir ve imanı da bunlara karşı direnecek güçte olmayabilir. İşte kişi bu adımları izlemeye iten hususlarla başbaşa bırakılacak olursa hiç kimse büyük ve küçük günahlardan temizlenme, iyilikleri işleme sûreti ile de ilerleme imkânını bulamazdı. Çünkü “temize çıkmak (tezkiye) hem arınıp temizlenmeyi, hem de gelişip artmayı ihtiva eder. Ancak Yüce Allah’ın lütuf ve rahmeti, sizlerden bazılarının arınıp temize çıkmalarını sağlamıştır. Bu konuda Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’in yaptığı dualardan biri şöyledir:“Allah’ım, nefsime takvâsını ver ve onu tertemiz kıl. Çünkü sen, onu temizleyenlerin en hayırlısısın. Sen, onun velisisin ve mevlasısın.” Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Fakat Allah dilediğini” arındırılmakla arınıp temizleneceğini bildiği kimseleri “temize çıkarır.” Bundan dolayı Yüce Allah: “Allah her şeyi işitendir, bilendir” buyurmaktadır.
22. “İçinizden fazilet ve imkân sahipleri yakınlara, yoksullara ve Allah yolunda hicret edenlere (sadaka) vermemek üzere yemin etmesinler. Affetsinler ve görmezden gelsinler.” İfk hadisesinde ileri geri konuşanlardan birisi de Mistah b. Usase idi. Bu, Ebu Bekr es-Sıddîk radıyallahu anh’ın yakın bir akrabası idi. Mistah, Allah yolunda hicret etmiş fakir bir zattı. Ebu Bekir, söylediği sözler dolayısı ile artık Mistah’a hiçbir mali yardımda bulunmayacağına dair yemin etmişti. Bu âyet-i kerime nâzil olarak ona bu kimseye yaptığı infakı kesme mahiyetinde yaptığı yeminden vazgeçmesini emredip bu tür yeminleri yasaklamıştır. Buna karşılık Ebu Bekir’i af ve müsamaha göstermeye teşvik ederek eğer onu bağışlayacak olursa Allah’ın da kendisini bağışlayacağı vaadini bildirmiştir. Zira devamla Allah şöyle buyurmaktadır:“Allah’ın sizi bağışlamasını istemez misiniz? Allah çok bağışlayıcıdır, pek merhametlidir.” Sizler, O’nun kullarına af ve müsamaha ile muamale edecek olursanız, O da size bu şekilde muamelede bulunur. Ebu Bekir radıyallahu anh bu âyeti kerimeyi işitince:“Allah’a yemin ederim ki Allah’ın beni bağışlamasını isterim”, diyerek tekrar Mistah’a infak etmeye devam etti. Bu âyet-i kerimede yakın akrabaya infakta bulunmaya, işlediği bir masiyet dolayısı ile nafaka ve ihsanın terk edilmeyeceğine, -günahkârların yaptıkları işleri yapsa dahi- affedip müsamaha ile karşılamanın teşvik edildiğine delil vardır.
23. Daha sonra Yüce Allah, namuslu ve iffetli hanımlara iftira etme hakkındaki ağır tehdidini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“İffetli” hayasızlık işlememiş, tertemiz “(hayasızlıktan) habersiz” böyle bir şeyi hatırlarından dahi geçirmemiş “mü’min kadınlara iftira edenler, dünyada da âhirette de lanete uğramışlardır.” Lanet, ancak büyük bir günah sebebi ile söz konusu olur. Yüce Allah, bu lanetin onlar hakkında dünyada da âhirette de kesintisiz söz konusu olduğunu söyleyerek bu laneti pekiştirmektedir. “Ayrıca onlar için çok büyük bir azap da vardır.” Bu, lanetten ayrı bir azabı ifade eder. Yüce Allah, onları hem rahmetinden uzaklaştırmıştır, hem de onlara ağır bir azap verecektir. Söz konusu bu azap ise kıyamet gününde olacaktır. Şöyle ki;
24. “O gün onların dilleri, elleri ve ayakları, yaptıkları şeylere dair aleyhlerine şahitlik edeceklerdir.” Her bir organları, neler yaptığına dair şahitlikte bulunacaktır. Her şeyi konuşturan Yüce Allah, onları da konuşturacaktır ve bu günahları işleyen kişi bunları inkâr edemeyecektir. İnsanlara karşı bizzat kendi azalarını şahit kılan, ne kadar adaletlidir!
25. “O gün Allah, onlara hak ettikleri karşılığı tastamam verecektir.” Amellerinin karşılığını tam bir adaletle verecektir. Böylece amellerinin karşılığını hiçbir şey eksiltilmeksizin tastamam olarak bulurlar ve:“derler ki: “Vay halimize! Bu nasıl bir kitaptır ki küçük büyük hiçbir şey bırakmadan hepsini sayıp dökmüş!” Bütün işlediklerini önlerinde hazır bulurlar. Rabbin, hiç kimseye zulmetmez.” (el-Kehf, 18/49) Allah’ın huzurunda duracakları o büyük günde “Allah’ın apaçık hakkın kendisi olduğunu bileceklerdir.” Apaçık hakkın, yalnızca Yüce Allah’ın vasfı olduğunu öğreneceklerdir. Yani O’nun yüce sıfatları da haktır, fiilleri de haktır. O’na ibadet haktır, O’nun huzuruna çıkmak haktır, O’nun vaadi ve tehdidi haktır, O’nun dinî ve cezaî hükümleri haktır, peygamberleri de haktır. Ortada Allah için mevzu bahis olmayan ve Allah’tan gelmeyen “hak” diye bir şey yoktur.
26. “Kötü kadınlar/sözler/fiiller kötü erkeklere, kötü erkekler de kötü kadınlara/sözlere/fiillere, tertemiz kadınlar/sözler/fiiller tertemiz erkeklere, tertemiz erkekler/sözler/fiiller de tertemiz kadınlara yaraşır.” Erkek ve kadınlardan kötü olanlar, kötü sözler ve kötü fiiller, kötü olan kimselere layıktır, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara uygundur. Buna karşılık iyi ve temiz olan erkekler, kadınlar, sözler ve fiiller de iyilere uygundur, onlara yakışır, onlarla birlikte bulunur ve onlara benzer. Bu ifade, çok umumi ve kapsayıcıdır. Hiçbir şey onun kapsamı dışında değildir. Bu kapsama giren en önemli kimseler peygamberler, özellikle de aralarından ulu’l-azm peygamberler, bunlardan özellikle onların efendisi Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. O, kayıtsız şartsız bütün insanların iyi ve temizlerinin en faziletlisi, en üstünüdür. İşte bu bu iyi ve temizlere ancak iyi ve temiz olan kadınlar yakışır. Buna göre bu konuda Âişe radıyallahu anh’ya dil uzatmak, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’e dil uzatmaktır ve zaten münafıkların bu iftirada bulunmaktan maksatları da ona dil uzatmaktır. Halbuki Âişe’nin sadece Allah Rasûlünün hanımı olmasından, onun bu çirkin işten uzak ve tertemiz olduğu anlaşılmaktadır. Peki, ya o kadınların sıddıkası, en faziletlileri, en bilgilileri, en temizleri, alemlerin Rabbinin rasûlünün sevgili hanımı, hanımları içinde örtüsü altında Peygamber’e vahiy nazil olan tek pak zevcesi olduğuna göre durum ne olur? aha sonra Yüce Allah, bu hususu batıl sözler söyleyen hiç kimseye söyleyecek söz, şüphe ve tereddüde de en ufak mahal bırakmayacak şekilde ifade edip açıkça şöyle buyurmaktadır:“İşte bu (tertemiz) olanlar, o (kötülerin/iftiracıların) dediklerinden uzaktırlar.” Burada asaleten Âişe radıyallahu anh’a, ona tabi olarak da hayasızlıklardan uzak, iffetli mü’min kadınlara işaret edilmektedir. “Onlar için” günahlarının tümünü örten bir “mağfiret”, cennette Kerim bir Rabden gelen “tükenmez bir rızık vardır.”