Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Tûr Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

49 ayetSayfa 2 / 4

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.”

(Mekke’de inmiştir. 49 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir.

2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir.
4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır.
5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya;
6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir.
7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz.
8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder.
10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır?
11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler.
13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara.
15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir.
16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

1- Yemin olsun Tûr’a, 2, 3- Yayılmış sahifeler içinde yazılı olan Kitaba, 4- Beyt-i Ma’mûr’a, 5- Yükseltilmiş tavan (olan göğe), 6- Dopdolu/tutuşturulmuş denize ki, 7- Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır. 8- Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur. 9- O gün gök, sarsılıp çalkalanır, 10- Dağlar da hareketlenip hızla yürür. 11- Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline! 12- Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar. 13- O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır. 14- (Onlara şöyle denecektir:)“İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” 15- “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” 16- “Girin o ateşin içine! Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir. Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.”

(Mekke’de inmiştir. 49 âyettir)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın adı ile.

1. Yüce Allah öldükten sonra diriliş, takvâ sahiplerinin mükâfatı, inkarcıların cezası gibi pek çok üstün ve değerli hikmetler içeren bu büyük ve azametli hususlara yemin etmektedir. Önce Tûr’a yemin etmektedir. Tûr, Yüce Allah’ın İmran oğlu Mûsâ aleyhisselam ile konuştuğu ve kendisine hükümler vahyettiği dağdır. Bu hem ona, hem de ümmetine bir lütuftu. Zira o, Allah’ın pek büyük âyetlerinden, kullarına lütfettiği ve kullar tarafından değer biçilmeyecek kadar büyük çapta bir nimettir.

2-3. “Yayılmış” gizli değil açık olan, akıl ve basiret sahibi herkes tarafından durumu açıkça görülen, satır satır yazılmış “sahifeler içinde yazılı olan Kitaba...” Bununla Yüce Allah’ın her şeyi yazmış olduğu Levh-i Mahfuz’un kastedilmiş olma ihtimali olduğu gibi, kitapların en faziletlisi olan Kur’ân-ı Kerîm’in kastedilmiş olması da ihtimaldir. Allah, bu Kitabı öncekilerin ve sonrakilerin haberlerini, geçmişlerin ve geleceklerin ilimlerini ihtiva eder bir halde indirmiştir.
4. “Beyt-i Ma’mûr” yedinci semânın üstündeki Beytullah’tır. Orası her zaman melâike-i kirâm ile mamurdur, dolup taşar. Her gün oraya yetmiş bin melek girer ve Rablerine ibadet ederler. Öyle ki aynı meleklere, Kıyamet gününe kadar bir daha sıra gelmez. Bir görüşe göre de Beyt-i Ma’mûr, Allah’ın Beyt-i Haramı, yani her vakit tavaf edenlerle, namaz kılanlarla, Allah’ı zikredenlerle, hac ve umre için oraya gelenlerle mamur olan, dolup taşan evidir. Nitekim Yüce Allah:“Ve şu emin beldeye ki...”(et-Tin, 95/3) buyruğunda da ona yemin etmiştir. Yeryüzündeki evlerin en faziletlisi, İslâm’ın rükünlerinden ve kendisi olmaksızın muazzam binasının tamamlanması mümkün olmayan en büyük esaslarından birisi olan hac ve umre yapmak maksadı ile insanların kendisine geldiği, İbrahim ve İsmail -ikisine de selâm olsun- tarafından bina edilmiş, Allah’ın insanların gelip toplandıkları güvenli bir yer kıldığı bu Beytullah’a Yüce Allah’ın yemin etmesi, ona ve saygınlığına yakışan şekilde azametini beyan etmesi onun hakkıdır.
5. “Yükseltilmiş tavana” yani Yüce Allah’ın mahlukata bir tavan, yeryüzünün üstünde içinde ışık kaynaklarının olduğu, işaret ve aydınlığı ile yol bulunan bir yapı kılarak kendisinden yağmuru, rahmeti ve çeşitli rızıkları indirdiği semâya;
6. “Dopdolu deniz” Allah’ın doldurduğu, bununla beraber tabiatı gereği yeryüzünü su doldurması gerekirken yeryüzüne taşmayan, ilâhî hikmet gereği yeryüzünde çeşitli canlıların yaşayabilmesi için Allah'ın yeryüzüne taşmasını engellediği su ile dopdolu denize… Bu ifadeden kastın, Kıyamet gününde bütün genişliğine rağmen çeşitli azap çeşitleri ile doldurulup tutuşturulacak ve yakıcı ateş ile dolacak olan deniz anlamında olduğu da söylenmiştir.
7. Yüce Allah’ın bu şeylere yemin etmesi, bunların Allah’ın âyetlerinden, vahdaniyetinin delillerinden, kudretinin ve ölüleri dirilteceğinin belgelerinden olduğuna delildir. Bundan dolayı Yüce Allah, şöyle buyurmaktadır:“Rabbinin azabı kesinlikle vuku bulacaktır.” Rabbinin azabının gerçekleşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Allah vaadini değiştirmez, sözünden caymaz.
8. “Onu engelleyecek hiçbir şey yoktur.” Hiç kimse o azaba engel olamayacaktır. Çünkü hiçbir kimse Allah’ın kudretini âciz bırakamaz. Kaçan O’ndan kurtulumaz. Daha sonra Yüce Allah azabın gerçekleşeceği o günün niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
9. “O gün gök, sarsılıp çalkalanır.” Yani gök döner durur, çalkalanır, hareketlenir ve durgunluğu söz konusu olmaksızın sürekli hareket eder.
10. “Dağlar da hareketlenip hızla yürür.” Yani yerlerinden hareket eder. Bulutlar gibi yol alırlar. Atılmış yün gibi çeşitli renklerde olurlar. Daha sonra etrafa saçılan zerreler haline gelinceye kadar saçılıp savrulurlar. Bütün bunlar ise Kıyamet gününün dehşeti, o günde gerçekleşecek ve bu kocaman varlıkları bile etkileyip sarsacak olan dehşetli haller dolayısı ile olacaktır. Peki, ya zayıf ve güçsüz Âdemoğlunun hâli ne olacaktır?
11. “Artık vay geldi o gün yalanlayanların haline!” Vay geldi haline (ويل); her türlü ceza, üzüntü, azap ve korkuyu ifade eden kapsamlı bir kelimedir. Daha sonra Yüce Allah, bu feci hali hak eden yalanlayıcıların niteliklerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:
12. “Onlar ki daldıkları (batılda) oynayıp duruyorlar.” Onlar bâtıla dalar ve bâtıl ile oyalanırlar. İlimleri ve araştırmaları, hakkı yalanlamayı ve bâtılı doğrulamayı ihtiva eden zararlı ilimlerdir. Amelleri cahil, beyinsiz ve oynayıp eğlenen kimsenin amelleridir. Tasdik ve iman ehli kimselerin sahip oldukları faydalı bilgilerle salih amellerin tam aksine sahiptirler.
13. “O gün cehennem ateşine doğru itilip kakılacaklardır” Oraya itile kakıla, yüz üstü süründürülerek sert bir şekilde sürülecekler. Azarlamak ve kınamak üzere de onlara şöyle denilecektir: 14. “İşte sizin (dünyadayken) yalanladığınız ateş!” O gün artık haddi hesabı tespit edilemeyecek, nitelikleri söylenemeyecek çaptaki ebedi azabı tadın, denilecek onlara.
15. “Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” Bununla âyetlerin akışından da anlaşıldığı üzere cehennem ateşine ve azaba işaret edilme ihtimali vardır. Yani onlar, ateş ve azabı görecekleri vakit azarlanmak üzere onlara şöyle denilecek: Bu, gerçeği olmayan bir sihir midir? İşte onu görmüş bulunuyorsunuz. Yoksa siz dünyada iken görmeyen kimseler miydiniz? Yani basireti ve bilgisi bulunmayan kimseler miydiniz? Yoksa sizler bu işi bilmeyen ve bu hususta size karşı delil ortaya konulmamış kimseler mi idiniz? Bu sorunun cevabı ise bütün bunların böyle olmadığıdır. Yani bu sihir değildir, çünkü sizler artık bunun gerçeğin gerçeği, doğrunun doğrusu, bütün yönleri ile sihre aykırı olduğunu açıkça görmüş bulunuyorsunuz. Onların görmeyen ve bilmeyen kimseler oluşlarına gelince durum böyle değildir. Aksine Allah’ın onlara karşı delilleri ortaya konulmuş, peygamberler onları bu deliller ile imana davet etmişlerdir. Öyle ki ortaya konulan delil ve belgeler de bu gerçeği açık seçik ve hakkında delil getirilen en büyük hususlar konumuna çıkarmıştır. Yüce Allah’ın:“Bu da mı sihir yoksa siz görmüyor musunuz?” buyruğunun, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in getirmiş olduğu apaçık hakka ve dosdoğru yola işaret etmesi ihtimali de vardır. Yani aklı başında bulunan bir kimsenin, onun bu getirdikleri hakkında -en büyük ve değerli gerçek iken-: “O bir sihirdir”, demesi düşünülebilir mi? Ancak onlar basiretsiz olduklarından dolayı Kur’ân hakkında bu sözleri söylemişlerdir.
16. “Girin o ateşin içine!” Sizi çepeçevre kuşatacak, bütün bedenlerinizi kapsayacak ve acısı kalplerinize kadar tırmanacak olan o ateşe girin. "Artık ister sabredin, ister etmeyin; sizin için birdir.” Ateşte tahammül etmenizin size faydası olmayacağı gibi azapta ortak olmanızın da bir faydası olmayacaktır. Hiçbir şekilde azabınız hafifletilmeyecektir. Bu, sabretmek sureti ile meşakkati hafifleyecek ve şiddeti azalacak bir şey değildir. Onlara bu ağır cezanın verilmesi, onların kötü amelleri ve pis işlerinden dolayıdır. Bundan dolayı Yüce Allah:“Siz ancak yaptıklarınızın cezasını çekiyorsunuz.” buyurmaktadır.

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz.

17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.”
18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur.
19. (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için.
20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz.

17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.”
18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur.
19. (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için.
20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz.

17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.”
18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur.
19. (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için.
20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

17- Şüphesiz takvâ sahipleri cennetlerde ve nimetler içindedirler. 18- Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler. Rableri onları cehennem azabından da korumuştur. 19- (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!”(denir onlara). 20- Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar. Bir de Biz, onları güzel gözlü hûrilerle evlendiririz.

17. Allah, yalanlayıcıların cezasını söz konusu ettikten sonra takvâ sahiplerinin nimetlerini söz konusu etmektedir. Böylelikle teşvik ve korkutmayı bir arada zikretmiş olmakta ve bununla kalplerin korku ile ümit arasında olması sağlanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Şüphesiz takvâ sahipleri” sebeplerini yerine getirmek suretiyle Rablerinin azabından ve gazabından sakınıp korunan kimseler, yani emirlerini yerine getiren ve yasaklarından kaçınan kimseler “cennetlerde” yani bahçelerdedirler, öyle bahçeler ki birbirine sarmaş dolaş olmuş ağaçlarla donanmıştır, kaynayıp coşan ırmakları, göz kamaştırıcı köşkleri, süslü ve gösterişli villaları vardır. İşte onlar, hem kalbî, hem ruhî ve hem de bedeni her türlü “nimetler içindedirler.”
18. “Rablerinin kendilerine verdiği (nimetlerle) sefa sürerler.” Allah’ın verdiği o nimetler ki onların anlatılması imkânsızdır. Onlar için göz aydınlığı olan neler neler saklanmıştır, hiç kimse bilemez. Sevinç ve mutluluk içerisinde bunlardan istifade ederler. “Rableri onları cehennem azabından da korumuştur.” O’nun sevdiği şeyleri yaptıkları, O’nu gazaplandıracak şeylerden de uzaklaştıkları için sevdikleri şeyleri rızık olarak vermiş ve korktukları şeylerden de onları korumuştur.
19. (Dünyada) yaptıklarınıza karşılık (şimdi) afiyetle yiyin, için!” İşlemiş olduğunuz güzel amelleriniz ve güzel sözleriniz dolayısı ile bu nimetlere nail oldunuz. Şimdi canlarınızın çektiği türlü yiyeceklerden, lezzetli içeceklerden sevinç, rahat ve huzur içerisinde afiyetle yiyip için.
20. “Onlar, sıra sıra dizili tahtlara yaslanırlar.” Yaslanır, yani rahat bir şekilde ve iyice yerleşerek kurulurlar. Tahtlar ise değerli örtüler, göz kamaştırıcı döşek ve yastıklarla çeşitli şekillerde süslenmiş oturma yerleridir. Yüce Allah’ın bu tahtları sıra sıra dizilmiş olmakla nitelendirmesi çokluklarına, güzel bir şekilde düzenlenmiş olduklarına, sahiplerinin de bir arada bulunup iyi geçineceklerine, karşılıklı latifelerle sevinç ve neşe içerisinde konuşacaklarına işaret etmektedir. Böylelikle kalbi, ruhi ve bedeni nimetleri bir araya toplamış olurlar. Hatıra gelmeyen, hayalden geçirilemeyen lezzetli yiyecek ve içecekler, son derece zarif güzel meclislere sahip olduklarına göre geriye kadınlarla geçirilen zevkli saatler kalmaktadır ki onlar olmaksızın sevinç ve neşe tamamlanmaz. Bundan dolayı Yüce Allah, kadınlar arasında en mükemmel vasıflara, yaratılışa ve ahlâka sahip olan eşlere de sahip olacaklarını zikretmekte ve bundan dolayı şöyle buyurmaktadır:“Bir de Biz, onları güzel gözlü” gözünün beyazı tam beyaz, siyahı tam siyah güzel gözlü “hûrilerle evlendiririz.” Huriler, zahiri güzelliği, göz alıcılığı ve üstün ahlâkî güzellikleri kendilerinde toplamış kadınlardır. Güzellikleri ile bakanları hayrete düşürürler, görenlerin akıllarını başlarından alırlar. Onlara duyulan şevk ve onlara kavuşma arzusu, adeta akılları baştan çıkartacak gibidir.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

21- İman eden ve soyları da iman konusunda kendilerine uyan kimseleri Biz (cennette) evlatları ile bir araya getiririz ve onların amellerinden de bir şey eksiltmeyiz. Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir. 22- Onlara canlarının çektiği meyvelerden ve etlerden bol bol veririz. 23- Orada elden ele kadeh dolaştırırlar ki o içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur. 24- Kendilerine ait ve (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında dolaşır durur. 25- Birbirlerine dönüp soru sorarlar. 26- Derler ki:“Gerçekten biz bundan önce ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” 27- “Allah bize lütufta bulundu ve bizi kavurucu azaptan korudu.” 28- “Çünkü biz bundan önce O’na dua/ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.”

21. Cennet ehlinin nimetlerini tamamlayan şeylerden biri de Allah'ın, imanda kendilerine tabi olmuş olan soylarını onlara katmasıdır. Zira onlar, babalarından sadır olan iman nedeniyle onları izlemiş, atalarına uymuşlardır. Bizzat kendilerinden sadır olan iman ile babalarına katılmaları ise daha öncelikle söz konusudur. Bu anılan kimseleri Yüce Allah, cennette atalarının konumuna yükseltecektir. İsterse onlar (kendi amelleriyle) bu konumlara ulaşmamış olsunlar. Bu, onların ataları için bir mükafat ve mükâfatlarına bir ilave olacaktır. Bununla birlikte Yüce Allah, atalarının amellerinden bir şeyi de eksiltmeyecektir. Cehennem ehli hakkında da aynı hükmün geçerli olduğunu zannedenler olabileceğinden dolayı Yüce Allah, bu iki yurdun (cennet ve cehennemin) aynı hükme tabi olmadığını haber vermektedir. Zira cehennem Allah’ın adalet yurdudur. Kimseye günahsız azap etmemesi de Allah’ın adaletinin bir gereğidir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“Her kişi kendi kazandığı karşılığında bir rehinedir.” Kazandığı karşılığında alıkonulmuş olacaktır. Kimse kimsenin günahını çekmez. Kimsenin günahı bir başkasına yüklenmez. Bu, sözü geçen ihtimali ortadan kaldırmak gibi önemli bir katkısı bulunan bir ara cümlesidir.
22. “Onlara canlarının çektiği” aldıkları temel gıdalardan ayrı olarak üzüm, nar, elma ve daha başka çeşitli türlerden oldukça leziz “meyvelerden ve etlerden” iştahları kabartan, istedikleri her türden kuş eti ve diğerlerinden “bol bol veririz.” Yani cennetliklere biz, pek geniş lütfumuzdan ihsanlarda bulunur ve kapsamlı rızıklar veririz.
23. “Orada elden ele kadeh dolaştırırlar.” Şarap kadehleri etraflarında dolaştırılır, kendileri de bunları karşılıklı olarak elden ele alıp verirler. Ebedi kalacak olan çocuk hizmetçiler (vildân) da ellerindeki bardak ve sürahilerle onları dolaşacak ve onlara içki sunacaktır. “O içkide ne saçmalama ne de günaha girme söz konusudur.” Cennette saçma sapan, faydasız ve boş söz yoktur. Günah ve masiyeti gerektiren bir söz de yoktur. Bu iki husus olmayacağına göre üçüncü bir özellik bulunacaktır ki o da şudur: Onların cennetteki sözleri güzel, hoş ve temizdir. Nefisleri sevince boğar, kalpleri neşelendirir. En güzel şekilde birbirleri ile arkadaşlık ederler ve en tatlı şekilde sohbet ederler. Rablerinden de gözleri aydınlatacak, O’nun kendilerinden razı olduğuna ve kendilerini sevdiğini ifade edecek sözlerden başkasını da işitmezler.
24. “Kendilerine ait ve” güzellikleri ve göz kamaştırıcı sıfatları ile (sedefleri içinde) saklı incileri andıran genç hizmetçiler, etraflarında” onlara hizmet etmek ve işlerini görmek üzere “dolaşır durur.” Bu da onların nimetlerinin çokluğuna, bolluğuna ve rahatlarının mükemmelliğine delildir.
25. “Birbirlerine dönüp” dünyadaki durum ve işlere dair “soru sorarlar.”
26. İçinde bulundukları bu nimet ve sevince kendilerini ulaştıran hususları söz konusu ederek “derler ki: Gerçekten biz bundan önce” dünya yurdunda “ailelerimiz arasında iken (Rabbimizden ve azabından) korkardık.” Korkar ve endişe ederdik. İşte O’ndan korktuğumuz için de günahları bıraktık ve kusurlarımızı düzelttik.
27. “Allah bize” hidâyet ve tevfikini ihsan ederek “lütufta bulundu ve bizi kavurucu” son derece sıcak ve yakıcı olan “azaptan korudu.”
28. “Çünkü biz bundan önce O’na” bizi bu azaptan koruması ve nimetlere ulaştırması için “dua/ibadet ediyorduk.” Buradaki “dua” hem ibadet duasını, hem de ihtiyaçları istemek anlamındaki istek duasını kapsamaktadır. Yani bizler, O’na yaklaştırıcı amellerin her biri ile O’na yakınlaşmaya çalışıyor ve her zaman O’na dua edip duruyorduk. "Şüphesiz O, çok lütufkardır, pek merhametlidir.” O’nun bize lütuf ve merhametinin bir tecellisi de bizi rızasına ve cennete ulaştırması, bizleri gazabından ve ateş azabından korumuş olmasıdır.

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.

29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün.
30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz.
31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz.
32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz.
33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi.
34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz.
35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır.
36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur.
37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir.
38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler.
39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür?
40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun.
41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir.
42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir.
43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.

29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün.
30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz.
31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz.
32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz.
33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi.
34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz.
35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır.
36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur.
37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir.
38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler.
39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür?
40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun.
41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir.
42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir.
43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.

29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün.
30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz.
31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz.
32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz.
33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi.
34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz.
35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır.
36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur.
37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir.
38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler.
39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür?
40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun.
41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir.
42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir.
43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.

29- O halde hatırlat/öğüt ver. Sen Rabbinin nimeti sayesinde kâhin de deli de değilsin. 30- Yoksa onlar:“O, bir şairdir. Onun helakini bekliyoruz” mu diyorlar? 31- De ki:“Bekleyin. Şüphesiz ben de sizinle birlikte bekliyorum.” 32- Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu? 33- Yoksa:“O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” mu diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar. 34- Eğer (bu iddialarında) samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler (de görelim)! 35- Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? 36- Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattı? Hayır, onlar yakîn sahibi değiller. 37- Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainatta) egemen olanlar onlar mı? 38- Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp meleklerin konuşmalarını mı) dinliyorlar? Öyleyse dinleyicileri apaçık bir delil getirsin (bakalım)! 39- Demek kızlar O’nun da oğullar sizin, öyle mi? 40- Yoksa sen onlardan (davete karşılık) bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar? 41- Yoksa gayb bilgisi onların yanında da (onu) kendileri mi yazıyorlar? 42- Yoksa onlar bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir. 43- Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var? Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.

29. Yüce Allah, Rasûlüne müslümanları ile kâfirleri ile bütün insanlara hatırlatıp öğüt vermesini emretmektedir. Tâ ki Allah’ın delili zalimlere karşı ortaya konulmuş olsun, öğüt ve hatırlatması ile ilâhî tevfike mazhar olanlar da hidâyet bulsun. Yine ona, yalanlayıcı müşriklerin sözlerine ve eziyetlerine aldırmamayı da emretmektedir ki onlar bu sözleri, insanlar arasında bu olumsuz vasıflardan en uzak kişinin o olduğunu bilmelerine rağmen sırf insanları ondan uzak tutmak için söylemektedirler. Bundan dolayı Yüce Allah, onların onu itham ettikleri her türlü eksiklikten uzak olduğunu belirterek şöyle buyurmaktadır: "Sen Rabbinin nimeti” lütfu ve ihsanı “sayesinde kahin” yani cinlerden bir arkadaşı olup da onun kendisine üzerine kattığı yüz yalan ile bazı gaybî haberler getirdiği kimselerden “de deli” yani aklını yitirmiş “de değilsin.” Bilakis sen, insanların aklı en mükemmeli, şeytanlardan en uzak, doğruluğu en büyük olansın, onların en değerlisi ve en üstünüsün.
30. “Yoksa” ara sıra da onun hakkında “O bir şairdir” şiir söyler, getirdiği söz de bir şiirdir mi diyorlar? Yüce Allah ise şöyle buyurmaktadır:“Biz ona şiiri öğretmedik, zaten bu ona yakışmaz da.”(Yâsîn, 36/69)“Onun helakini bekliyoruz mu diyorlar?” Yani onun ölmesini, böylelikle davasının sona erip ondan yana rahata kavuşmayı gözlüyoruz.
31. Sen de onların bu bayağı sözlerine cevap olmak üzere “de ki: Bekleyin,” benim ölümümü gözetleyin. “Şüphesiz ben de sizinle birlikte beklemekteyim.” Allah’ın kendi katından yahut bizim ellerimizle sizi bir azaba çarptırmasını bekliyoruz.
32. “Onlara bunu akılları mı emrediyor yoksa onlar azgın bir toplum mu?” Seni yalanlayışları ve söyledikleri bu sözler, onların akıllarından mı kaynaklanmakta? Bu gibi sonuçlar doğuran, bu gibi meyveler veren akıllar ne kötüdür, ne yararsızdır! En mükemmel akla sahip olan birisini deli diye nitelendiren, en doğru ve en hak sözü yalan ve batıl diye değerlendiren akıllar, hiç şüphesiz delilere dahi yakıştıralamayacak türden akıllardır. Yoksa onları bu iddialarda bulunmaya iten zulüm ve azgınlıkları mı? Evet, gerçek budur. Çünkü azgınlığın ve haddi aşmışlığın duracağı bir sınır yoktur. Haddi aşan azgın bir kimsenin söylediği hiçbir söz ve yaptığı hiçbir davranış, garip karşılanmaz.
33. “Yoksa: O (Kur'ân’ı) kendisi uydurmuştur” Muhammed, Kur’ân’ı uyduruyor ve onu kendiliğinden düzüp mü söylüyor “diyorlar? Hayır, onlar iman etmiyorlar.” Çünkü iman etmiş olsalardı bu sözleri söylemezlerdi.
34. “Eğer” ‘Onu uydurmuştur’, iddialarında “samimiyseler haydi onun benzeri bir söz getirsinler.” Sizler fasih konuşan Araplarsınız, belagatın yiğitlerisiniz. O size onun benzerini getirmeniz için meydan okumuş bulunuyor. Ya karşı çıkışınızın doğru ve haklı olduğunu ispatlayın yahut onun doğru olduğunu itiraf edin. Sizler insanlar ve cinler de dahil olmak üzere bir araya gelecek olsanız ona karşı çıkamaz, onun benzeri bir söz getiremezsiniz. O halde sizin hakkınızda iki halden birisi söz konusudur: Ya ona iman eden, onun hidâyetine uyan kimselersiniz yahut bildiğiniz bâtıla uyan ve inatlaşan kimselersiniz.
35. “Yoksa onlar hiçbir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?” Bu onlara karşı öyle bir istidlâldir ki, bu konuda onların hakkı kabul etmekten yahut akıl ve dinin gerektirdiği sınırların dışına çıkmaktan başka çareleri yoktur. Şöyle ki, onlar Allah’ı tevhidi reddetmekte ve elçisini yalanlamaktadırlar. Bu ise Allah’ın kendilerini yarattığını inkâr etmelerini de içerir. Aklen ve dinen bilinen gerçek şudur ki onların yaratılışları hakkında şu üç ihtimalden birisi söz konusudur: Ya onlar hiçbir yaratıcı olmaksızın yaratılmışlardır. Yani yaratılmaksızın ve yaratıcı olmaksızın var olmuşlardır ki bu imkânsızın ta kendisidir. Yahut onlar kendilerini yaratmışlardır ki bu da imkânsızdır. Çünkü herhangi bir kimsenin kendi kendisini var etmesi düşünülemez. Bu iki ihtimal bâtıl olduğuna ve bunların imkânsızlıkları açıkça ortada olduğuna göre geriye üçüncü ihtimal kalmaktadır. Bu da onları yaratanın Allah olduğudur. Kabul edilebilecek tek gerçek de bu olduğuna göre kendisinden başkasına ibadet olunmaması gereken ve kendisinden başkasına ibadetin yakışmadığı yegane mabud Yüce Allah’tır.
36. “Yoksa göklerle yeri onlar mı yarattılar?” Bu, böyle bir şeyi reddetmek anlamında bir sorudur. Yani gökleri ve yeri onlar yaratmadılar ki Allah’a ortak olsunlar. Bu gayet açıktır. “Hayır, onlar” yalanlayıcıdırlar “yakîn sahibi değildirler.” Onların dini ve aklî delillerle yararlanmalarını gerektirecek kesin bir bilgi ve kanaatleri yoktur.
37. “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Rabbinin hazineleri şu yalanlayıcıların yanında mı ki dilediklerine versinler, dilediklerine vermesinler? Yani bundan dolayı mı onlar Yüce Allah’a, peygamberliği, kulu ve rasûlü Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e vermesini yakıştıramıyorlar? Sanki onlar, Allah’ın rahmet hazinelerinin bekçileri ve bu konuda yetkili kılınmış kimselermiş gibi davranıyorlar. Oysa onlar, bu konumda olmaktan çok uzak ve çok daha aşağıdadırlar. Kendilerine dahi bir fayda sağlayamazlar, bir zararı önleyemezler. Ölüm ve hayatları, öldükten sonra dirilişleri de ellerinde değildir. “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında geçimliklerini aralarında Biz paylaştırdık.”(ez-Zuhruf, 43/32)“Yoksa (kainata) egemen olanlar onlar mı?” Allah’ın yarattıkları ve mülkü üzerinde istediklerini yapma yetkisine mi sahipler? Durum hiç de öyle değil. Bilakis onlar âciz ve muhtaç kimselerdir.
38. “Yoksa onların bir merdiveni var da ona (çıkıp ) dinliyorlar mı?” Onlar gaybdan haberdar mıdırlar? Mele-i aladaki melekler arasında neler konuşulduğunu işitiyorlar da kendilerinden başka kimsenin bilmediği bir hususu mu haber veriyorlar? “Öyleyse” böyle bir imkâna sahip olduğunu iddia eden “dinleyicileri apaçık bir delil getirsin.” Delil getirmesine imkân var mıdır? Gizliyi ve açığı bilen, Yüce Allah’tır. O, ilminden dilediklerini kendisine haber vereceği seçtiği bir peygamber müstesnâ kimseyi gaybına muttali kılmaz. Rasûllerin en faziletlisi, en bilgilisi ve önderi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’dir. Allah’ın tevhidini, O’nun tehditlerini ve bunların dışında kalan doğru haberleri veren O’dur. Bununla birlikte o, Allah’ın kendisine öğrettiğinden başkasını bilmez. Yalanlayıcılar ise insanların en bilgisizi, en sapığı, en azgını ve en inatçılarıdır. Durum böyle olduğuna göre bu iki taraftan hangisinin haberinin kabul edilmesi daha uygundur? Üstelik Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in, verdiği haberlere dair ortaya koymuş olduğu delil ve belgeler, onun bildirdiklerinin ayne’l-yakîn seviyesinde ve doğruluğun en mükemmel derecesinde olduğunu ortaya koymaktadır. Kendileri ise iddialarının doğruluğuna dair delil getirmek şöyle dursun delile benzer bir şey dahi ileri sürememektedirler.
39. “Demek” iddia ettiğiniz üzere “kızlar onun da oğullar sizin, öyle mi?” Böylelikle siz, çelişkili iddiaları bir arada ileri sürmektesiniz. Evvelâ sizler, O’nun evladı olduğunu ileri sürdünüz, sonra da kanaatinizce iki çocuk türünün daha aşağıda olanını O’na lâyık gördünüz. Bunun ötesinde âlemlerin Rabbi’nin şanını küçültmek yahut bundan daha alçakça bir iddiada bulunmak mümkün müdür?
40. “Yoksa sen” ey Peygamber! Risaleti tebliğ etmene karşılık “onlardan bir ücret istiyorsun da onlar bu borç yükü altında mı eziliyorlar?” Durum böyle değildir. Bilakis sen hiçbir karşılık istemeksizin, aksine bir iyilik olarak onlara bir şeyler öğretme gayreti içinde olan birisin. Hatta senin risaletini, senin emir ve çağrını kabul etmelerine karşılık onlara pek çok malları fedâ ediyor, kalplerini İslâm’a ısındıracağın kimselere, ilim ve iman kalplerine yerleşsin diye mallar veriyorsun.
41. “Yoksa gayb bilgisi onların yanında da onu” bildikleri gaybi hususları “onlar mı yazıyorlar?” Ve böylelikle onlar, Allah’ın Rasûlü’ne bildirmediği şeyleri bilmiş oluyorlar da o yüzden mi ona karşı çıkıp sahip bulundukları gayba dayanarak ona karşı inatla direniyorlar? Halbuki onların ümmi, cahil ve sapık bir ümmet oldukları bilinen bir husustur. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise başkalarından çok daha büyük bir bilgiye sahiptir. Allah, ona hiçbir kimseyi muttali kılmadığı gaybî bilgilerden haberler vermiş ve onu peygamber kılmıştır. İşte bütün bunlar, aklî ve naklî yollarla onlara verilmiş susturucu cevaplar olup sözlerinin tutarsız olduğunu ortaya koymakta, iddialarının tutarsızlığını en güzel, en açık ve aynı zamanda itirazla karşılanma ihtimali en uzak yöntemlerle dile getirmektedir.
42. “Yoksa onlar” sana ve senin getirdiklerine dil uzatmak sureti ile dinini iptal etmek ve işini bozmak amacını güttükleri “bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Halbuki asıl tuzağa düşenler, kafirlerin kendisidir.” Tuzakları onların başına geçecektir. Bu tuzakların zararları kendilerinedir. Yüce Allah’a hamd-u enâlar olsun ki Allah bunu gerçekleştirmiştir. Kâfirler yapabilecekleri ne kadar tuzak varsa hepsini yapmış, geriye yapabilecekleri bir şey kalmamıştır. Ama Allah onlara karşı peygamberine yardım etmiş, dinini galip kılmış, müşrikleri yardımsız bırakmış ve onlara karşı mü’minlere zafer vermiştir.
43. “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhları mı var?” Onların, Allah’ın dışında kendisine dua ve ibadet olunan, faydası umulan, zararından korkulan bir ilâhları mı var? “Allah onların şirkinden/şirk koştuklarından münezzehtir.” Mülkte, vahdâniyette ve ibadette O’nun hiçbir ortağı yoktur. Bu buyrukların burada zikredilmesine sebep teşkil eden maksat, işte budur. Bu maksat, şu gerçeğin bu kat’î delillerle açıklanmasıdır: Allah’ın dışındaki varlıklara ibadet bâtıldır, tutarsızdır; müşriklerin izledikleri yol bâtıldır; kendisine ibadet olunması, namaz kılınması, secde edilmesi, gerek ibadet suretindeki duanın, gerek dilek şeklindeki duaların ihlâsla sadece kendisine yapılması gereken, yegane ilâh ve ma’bud, isim ve sıfatları kâmil, güzel sıfatları ve fiilleri pek çok, celal ve ikram sahibi, karşı konulamayacak güç ve izzet sahibi, tek ve samed, pek büyük, her türlü hamde layık ve şanı pek yüce olan Allah'tır.