Tefsîr-i Sa'dî sayfasına dön

Vâkıa Suresi Tefsiri — Abdurrahman b. Nâsır es-Sa’dî (Tefsîr-i Sa'dî)

96 ayetSayfa 3 / 4

27- Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar! 28- Dikensiz Arabistan kirazı, 29- Üst üste yığılı muzlar, 30- Yayılmış gölgeler, 31- Sürekli akan bir su, 32,33- Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve; 34- Ve yükseltilmiş döşekler (bulunan cennetlerdedirler). 35- Biz o (cennet kadınlarını) yeniden yarattık da; 36- Onları hem bakire kıldık; 37- Hem de eşlerine düşkün ve yaşıt… 38- (Bunlar hep) amel defterleri sağdan verilenler içindir. 39- Onlar öncekiler içinde de çoktur; 40- Sonrakiler içinde de çoktur.

27. “Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar!” Yani onların şanı yüce, halleri pek muazzamdır! 28. “Dikensiz Arabistan kirazı” yani zararlı dikenleri ve kötü dalları koparılmış, bunun yerine güzel meyveler yaratılmıştır. Arabistan kirazı ağacının koyu ve vücudu rahatlatan gölgesi önemli bir özelliğidir. 29. “Üst üste yığılı muzlar” Muz bilinen bir ağaçtır. Ağacının yaprakları oldukça büyüktür. Dallarında can çekici ve lezzetli meyveler olur. 31. “Sürekli akan bir su” pek çok pınarlar, akan ırmaklar ve kaynayıp coşan sular. 32-33. “Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve.” Bu meyveler dünya meyveleri gibi bir zaman bulunacak, bir zaman bulunmayacak ve onu arayan tarafından zorlukla elde edilecek türden değildir. Aksine bu meyveler sürekli vardır. Bunların toplanmaları da pek kolaydır. Kul, hangi durumda olursa olsun rahatlıkla bunlara ulaşabilir. 34. “Ve yükseltilmiş döşekler.” Bu döşekleri, sedirlerin üzerinde oldukça yüksek olacaktır. Bu döşeklerin ipekten, altından, inciden süsleri ve Yüce Allah’tan başka kimsenin bilemediği nitelikleri vardır.
35. “Biz o (cennet kadınlarını) cennet ehli olan kadınları, dünyadaki yaratılıştan başka, kâmil ve yok olması kabil olmayan bir şekilde “yeniden yarattık.” 36. “Onları hem” küçükleri ile büyükleri ile “bakire kıldık.” İfadelerin genel oluşu, hem hurileri hem de dünya kadınlarını kapsamaktadır. Bu bakire oluş vasfı hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. 37. Aynı şekilde onlar “eşlerine düşkün ve yaşıt” olacaklardır. Bu özelik de hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. (“Eşlerine düşkün” diye meali verilen) “عُرُبًا ”; kocası tarafından çok sevilen, güzel konuşan, güzel görünüşlü, nazlı, sevgi dolu olan kadın demektir. Böyle bir kadın konuştuğu zaman insanın aklını başından alır, konuşmasını dinleyen sözü bitmesin diye arzu eder. Hele de oldukça güzel seslerle ve neşe verici nağmelerle şarkı söylediği vakit. Böylesinin edebine, heybetine, davranışına baktığı zaman kocasının kalbi sevinç ve neşe ile dolar. Bir yerden bir başka yere geçti mi orası onun güzel kokusu ve aydınlığı ile dolar. Bu güzelliğe cima esnasındaki cilveleri de dahildir. Yaşıt olmalarına gelince bu gençlik yaşının kemâli olarak kabul edilen otuz üç yaş olacaktır. İşte onların hanımları kocalarına düşkün ve hep aynı yaşta olacak, uyumlu, geçimli, hoşnut, hoşnut edici olacaklardır. Ne üzen, ne üzülenlerden olmayacaklardır. Aksine onlar ruhların sevinci ve gözlerin aydınlığı olacaklardır. 38. İşte bütün bunlar “amel defterleri sağdan verilenler için” hazırlanmıştır.

39-40. Yani amel defterleri sağdan verilen bu kısım insanlar arasında öncekilerden de çok sayıda kimseler olacaktır, sonrakilerden de çok sayıda kimseler olacaktır.

27- Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar! 28- Dikensiz Arabistan kirazı, 29- Üst üste yığılı muzlar, 30- Yayılmış gölgeler, 31- Sürekli akan bir su, 32,33- Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve; 34- Ve yükseltilmiş döşekler (bulunan cennetlerdedirler). 35- Biz o (cennet kadınlarını) yeniden yarattık da; 36- Onları hem bakire kıldık; 37- Hem de eşlerine düşkün ve yaşıt… 38- (Bunlar hep) amel defterleri sağdan verilenler içindir. 39- Onlar öncekiler içinde de çoktur; 40- Sonrakiler içinde de çoktur.

27. “Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar!” Yani onların şanı yüce, halleri pek muazzamdır! 28. “Dikensiz Arabistan kirazı” yani zararlı dikenleri ve kötü dalları koparılmış, bunun yerine güzel meyveler yaratılmıştır. Arabistan kirazı ağacının koyu ve vücudu rahatlatan gölgesi önemli bir özelliğidir. 29. “Üst üste yığılı muzlar” Muz bilinen bir ağaçtır. Ağacının yaprakları oldukça büyüktür. Dallarında can çekici ve lezzetli meyveler olur. 31. “Sürekli akan bir su” pek çok pınarlar, akan ırmaklar ve kaynayıp coşan sular. 32-33. “Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve.” Bu meyveler dünya meyveleri gibi bir zaman bulunacak, bir zaman bulunmayacak ve onu arayan tarafından zorlukla elde edilecek türden değildir. Aksine bu meyveler sürekli vardır. Bunların toplanmaları da pek kolaydır. Kul, hangi durumda olursa olsun rahatlıkla bunlara ulaşabilir. 34. “Ve yükseltilmiş döşekler.” Bu döşekleri, sedirlerin üzerinde oldukça yüksek olacaktır. Bu döşeklerin ipekten, altından, inciden süsleri ve Yüce Allah’tan başka kimsenin bilemediği nitelikleri vardır.
35. “Biz o (cennet kadınlarını) cennet ehli olan kadınları, dünyadaki yaratılıştan başka, kâmil ve yok olması kabil olmayan bir şekilde “yeniden yarattık.” 36. “Onları hem” küçükleri ile büyükleri ile “bakire kıldık.” İfadelerin genel oluşu, hem hurileri hem de dünya kadınlarını kapsamaktadır. Bu bakire oluş vasfı hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. 37. Aynı şekilde onlar “eşlerine düşkün ve yaşıt” olacaklardır. Bu özelik de hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. (“Eşlerine düşkün” diye meali verilen) “عُرُبًا ”; kocası tarafından çok sevilen, güzel konuşan, güzel görünüşlü, nazlı, sevgi dolu olan kadın demektir. Böyle bir kadın konuştuğu zaman insanın aklını başından alır, konuşmasını dinleyen sözü bitmesin diye arzu eder. Hele de oldukça güzel seslerle ve neşe verici nağmelerle şarkı söylediği vakit. Böylesinin edebine, heybetine, davranışına baktığı zaman kocasının kalbi sevinç ve neşe ile dolar. Bir yerden bir başka yere geçti mi orası onun güzel kokusu ve aydınlığı ile dolar. Bu güzelliğe cima esnasındaki cilveleri de dahildir. Yaşıt olmalarına gelince bu gençlik yaşının kemâli olarak kabul edilen otuz üç yaş olacaktır. İşte onların hanımları kocalarına düşkün ve hep aynı yaşta olacak, uyumlu, geçimli, hoşnut, hoşnut edici olacaklardır. Ne üzen, ne üzülenlerden olmayacaklardır. Aksine onlar ruhların sevinci ve gözlerin aydınlığı olacaklardır. 38. İşte bütün bunlar “amel defterleri sağdan verilenler için” hazırlanmıştır.

39-40. Yani amel defterleri sağdan verilen bu kısım insanlar arasında öncekilerden de çok sayıda kimseler olacaktır, sonrakilerden de çok sayıda kimseler olacaktır.

27- Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar! 28- Dikensiz Arabistan kirazı, 29- Üst üste yığılı muzlar, 30- Yayılmış gölgeler, 31- Sürekli akan bir su, 32,33- Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve; 34- Ve yükseltilmiş döşekler (bulunan cennetlerdedirler). 35- Biz o (cennet kadınlarını) yeniden yarattık da; 36- Onları hem bakire kıldık; 37- Hem de eşlerine düşkün ve yaşıt… 38- (Bunlar hep) amel defterleri sağdan verilenler içindir. 39- Onlar öncekiler içinde de çoktur; 40- Sonrakiler içinde de çoktur.

27. “Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar!” Yani onların şanı yüce, halleri pek muazzamdır! 28. “Dikensiz Arabistan kirazı” yani zararlı dikenleri ve kötü dalları koparılmış, bunun yerine güzel meyveler yaratılmıştır. Arabistan kirazı ağacının koyu ve vücudu rahatlatan gölgesi önemli bir özelliğidir. 29. “Üst üste yığılı muzlar” Muz bilinen bir ağaçtır. Ağacının yaprakları oldukça büyüktür. Dallarında can çekici ve lezzetli meyveler olur. 31. “Sürekli akan bir su” pek çok pınarlar, akan ırmaklar ve kaynayıp coşan sular. 32-33. “Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve.” Bu meyveler dünya meyveleri gibi bir zaman bulunacak, bir zaman bulunmayacak ve onu arayan tarafından zorlukla elde edilecek türden değildir. Aksine bu meyveler sürekli vardır. Bunların toplanmaları da pek kolaydır. Kul, hangi durumda olursa olsun rahatlıkla bunlara ulaşabilir. 34. “Ve yükseltilmiş döşekler.” Bu döşekleri, sedirlerin üzerinde oldukça yüksek olacaktır. Bu döşeklerin ipekten, altından, inciden süsleri ve Yüce Allah’tan başka kimsenin bilemediği nitelikleri vardır.
35. “Biz o (cennet kadınlarını) cennet ehli olan kadınları, dünyadaki yaratılıştan başka, kâmil ve yok olması kabil olmayan bir şekilde “yeniden yarattık.” 36. “Onları hem” küçükleri ile büyükleri ile “bakire kıldık.” İfadelerin genel oluşu, hem hurileri hem de dünya kadınlarını kapsamaktadır. Bu bakire oluş vasfı hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. 37. Aynı şekilde onlar “eşlerine düşkün ve yaşıt” olacaklardır. Bu özelik de hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. (“Eşlerine düşkün” diye meali verilen) “عُرُبًا ”; kocası tarafından çok sevilen, güzel konuşan, güzel görünüşlü, nazlı, sevgi dolu olan kadın demektir. Böyle bir kadın konuştuğu zaman insanın aklını başından alır, konuşmasını dinleyen sözü bitmesin diye arzu eder. Hele de oldukça güzel seslerle ve neşe verici nağmelerle şarkı söylediği vakit. Böylesinin edebine, heybetine, davranışına baktığı zaman kocasının kalbi sevinç ve neşe ile dolar. Bir yerden bir başka yere geçti mi orası onun güzel kokusu ve aydınlığı ile dolar. Bu güzelliğe cima esnasındaki cilveleri de dahildir. Yaşıt olmalarına gelince bu gençlik yaşının kemâli olarak kabul edilen otuz üç yaş olacaktır. İşte onların hanımları kocalarına düşkün ve hep aynı yaşta olacak, uyumlu, geçimli, hoşnut, hoşnut edici olacaklardır. Ne üzen, ne üzülenlerden olmayacaklardır. Aksine onlar ruhların sevinci ve gözlerin aydınlığı olacaklardır. 38. İşte bütün bunlar “amel defterleri sağdan verilenler için” hazırlanmıştır.

39-40. Yani amel defterleri sağdan verilen bu kısım insanlar arasında öncekilerden de çok sayıda kimseler olacaktır, sonrakilerden de çok sayıda kimseler olacaktır.

27- Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar! 28- Dikensiz Arabistan kirazı, 29- Üst üste yığılı muzlar, 30- Yayılmış gölgeler, 31- Sürekli akan bir su, 32,33- Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve; 34- Ve yükseltilmiş döşekler (bulunan cennetlerdedirler). 35- Biz o (cennet kadınlarını) yeniden yarattık da; 36- Onları hem bakire kıldık; 37- Hem de eşlerine düşkün ve yaşıt… 38- (Bunlar hep) amel defterleri sağdan verilenler içindir. 39- Onlar öncekiler içinde de çoktur; 40- Sonrakiler içinde de çoktur.

27. “Amel defterleri sağdan verilecek olanlar, ne mutludur amel defterleri sağdan verilecek olanlar!” Yani onların şanı yüce, halleri pek muazzamdır! 28. “Dikensiz Arabistan kirazı” yani zararlı dikenleri ve kötü dalları koparılmış, bunun yerine güzel meyveler yaratılmıştır. Arabistan kirazı ağacının koyu ve vücudu rahatlatan gölgesi önemli bir özelliğidir. 29. “Üst üste yığılı muzlar” Muz bilinen bir ağaçtır. Ağacının yaprakları oldukça büyüktür. Dallarında can çekici ve lezzetli meyveler olur. 31. “Sürekli akan bir su” pek çok pınarlar, akan ırmaklar ve kaynayıp coşan sular. 32-33. “Bitip tükenmeyecek ve yasaklanmayacak pek çok meyve.” Bu meyveler dünya meyveleri gibi bir zaman bulunacak, bir zaman bulunmayacak ve onu arayan tarafından zorlukla elde edilecek türden değildir. Aksine bu meyveler sürekli vardır. Bunların toplanmaları da pek kolaydır. Kul, hangi durumda olursa olsun rahatlıkla bunlara ulaşabilir. 34. “Ve yükseltilmiş döşekler.” Bu döşekleri, sedirlerin üzerinde oldukça yüksek olacaktır. Bu döşeklerin ipekten, altından, inciden süsleri ve Yüce Allah’tan başka kimsenin bilemediği nitelikleri vardır.
35. “Biz o (cennet kadınlarını) cennet ehli olan kadınları, dünyadaki yaratılıştan başka, kâmil ve yok olması kabil olmayan bir şekilde “yeniden yarattık.” 36. “Onları hem” küçükleri ile büyükleri ile “bakire kıldık.” İfadelerin genel oluşu, hem hurileri hem de dünya kadınlarını kapsamaktadır. Bu bakire oluş vasfı hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. 37. Aynı şekilde onlar “eşlerine düşkün ve yaşıt” olacaklardır. Bu özelik de hiçbir zaman onlardan ayrılmayacaktır. (“Eşlerine düşkün” diye meali verilen) “عُرُبًا ”; kocası tarafından çok sevilen, güzel konuşan, güzel görünüşlü, nazlı, sevgi dolu olan kadın demektir. Böyle bir kadın konuştuğu zaman insanın aklını başından alır, konuşmasını dinleyen sözü bitmesin diye arzu eder. Hele de oldukça güzel seslerle ve neşe verici nağmelerle şarkı söylediği vakit. Böylesinin edebine, heybetine, davranışına baktığı zaman kocasının kalbi sevinç ve neşe ile dolar. Bir yerden bir başka yere geçti mi orası onun güzel kokusu ve aydınlığı ile dolar. Bu güzelliğe cima esnasındaki cilveleri de dahildir. Yaşıt olmalarına gelince bu gençlik yaşının kemâli olarak kabul edilen otuz üç yaş olacaktır. İşte onların hanımları kocalarına düşkün ve hep aynı yaşta olacak, uyumlu, geçimli, hoşnut, hoşnut edici olacaklardır. Ne üzen, ne üzülenlerden olmayacaklardır. Aksine onlar ruhların sevinci ve gözlerin aydınlığı olacaklardır. 38. İşte bütün bunlar “amel defterleri sağdan verilenler için” hazırlanmıştır.

39-40. Yani amel defterleri sağdan verilen bu kısım insanlar arasında öncekilerden de çok sayıda kimseler olacaktır, sonrakilerden de çok sayıda kimseler olacaktır.

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

41- Amel defterleri soldan verilecek olanlar, ne bedbahttır amel defterleri soldan verilecek olanlar! 42- İçlerine işleyen bir sıcak ve kaynar bir su içinde, 43- Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; 44- O (gölge) ne serindir ne de hoş. 45- Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi. 46- Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi. 47- Ve şöyle derlerdi:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?!” 48- “Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?!”

41. “Amel defterleri soldan verilecek olanlar”dan kasıt cehennemlikler ve kötü amel sahibi kimselerdir. Yüce Allah onlara layık olan bazı azapları söz konusu etmekte ve onlarla ilgili olarak bize şunları haber vermektedir: 42. Yani cehennem ateşinin sıcaklığından dolayı oldukça sıcak bir rüzgâra maruz kalacaklardır. Bu rüzgâr nefeslerini tıkayacak ve onları alabildiğine rahatsız edecektir. "Ve kaynar” sıcaklığından dolayı bağırsaklarını koparıp paramparça edecek “bir su içinde” 43. “Kapkara dumandan bir gölge altındadırlar.” Dumanla karışık ateş alevi içinde olacaklardır. 44. “O serin de değildir. Faydası da yoktur.” O gölgenin serinliği de olmayacaktır, hoş bir yönü de. Yani orada üzüntü, gam, keder ve kötülük bulunacaktır; azıcık da olsa iyi hiçbir şey olmayacaktır. Çünkü bir şeyin olmadığını söylemek, aksinin varlığını söz konusu etmek demektir.
45. Daha sonra cehennemlikleri böyle bir cezaya maruz bırakan amellerini söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Çünkü onlar, bundan önce refah içinde şımarmış kimselerdi.” Dünya onları alabildiğine oyalamıştı. Onlar dünya için çalışmış, dünya nimetlerinden oldukça yararlanmış, bunun sonucunda da uzun emeller onları oyalayarak güzel amellerde bulunmalarını engellemişti. İşte Yüce Allah’ın kendilerini yermesine sebep olan rahat yaşayış ve refah budur. 46. “Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.” Pek büyük günahlar işler, bunlardan tevbe etmez, bunlar dolayısı ile pişmanlık duymazlardı. Aksine yüce Mevlâlarını gazaplandıracak şeyleri ısrarla yaparlardı. Bu yüzden O’nun huzuruna, bağışlanıp affolunmamış pek çok ağır günah yükü ile gelmişlerdir. 47-48. Hem onlar öldükten sonra dirilişi de inkâr ediyor ve bunun gerçekleşmesinin uzak bir ihtimal olduğunu ifade ederek şöyle diyorlardı:“Biz ölüp de toprak ve kemik olduğumuz vakit, evet biz (bu hale geldikten sonra) mı diriltileceğiz?! Geçmiş atalarımız da mı (diriltilecek)?” Biz ölümden sonra çürüyüp toprak ve kemikler haline geldikten sonra nasıl diriltileceğiz? Böyle bir şey imkânsızdır, diyorlardı.
Yüce Allah, onlara cevap olmak üzere şöyle buyurmaktadır:

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

49- De ki:“Hiç şüphesiz öncekiler de sonrakiler de;” 50- “Vakti belirli bir günde elbette bir araya toplanacaklardır.” 51- Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayıcılar! 52- Zakkûm ağacından yiyeceksiniz. 53- Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız. 54- Onun üzerine de kaynar sudan içeceksiniz. 55- Hem de suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi içeceksiniz. 56- İşte hesap günü onların ziyafeti budur. 57- Sizi Biz yarattık. O halde (dirilişi de) tasdik etmeniz gerekmez mi?

49-50. Yani de ki: Önce yaratılanların da sonra yaratılanların da hepsini Allah, öldükten sonra diriltecektir. Onları vadesi belli bir günde toplayıp bir araya getirecektir. Yüce Allah, bütün yaratılmışların yok olmasından sonra kulları için böylece takdir etmiş ve teklîf yurdunda (dünyada) yaptıkları işlerinin karşılığını vermeyi murad etmiştir.
51. “Sonra sizler, ey” hidâyet yolundan uzaklaşan ve helâk edici yolları izleyen “sapıklar”, peygamberi ve onun getirdiği hakkı, vaatleri ve tehditleri yalanlayan “yalanlayıcılar!” 52. “Zakkûm ağacından yiyeceksiniz.” Ki o, en kötü, en fena, en pis kokulu ve en korkunç manzaralı bir ağaçtır. 53. “Ve o ağaçtan karınlarınızı dolduracaksınız.” Bu derece korkunç olmakla birlikte onları bu ağaçtan yemek zorunda bırakan sebep, midelerini kazındıran ve neredeyse kalplerini paramparça edecek olan aşırı derecedeki açlıktır. İşte açlıklarını bastırmaya çalışacakları yiyecek budur. Halbuki o ne şişmanlatır, ne de açlığa karşı bir fayda sağlar.
54. İçeceklerine gelince o da en kötü içecektir. Çünkü onlar, böyle bir yiyecek üzerine karınlarında kaynayıp duracak olan kaynar sudan hem de “suya kanmama hastalığına yakalanmış develerin içişi gibi” içeceklerdir. (Âyet-i kerimede geçen)“ٱلۡهِيمِ ”; ya aşırı susuzluk çeken develer yahut da develerin yakalandığı ve ne kadar su içerse içsin bir türlü suya kanamama hastalığı demektir. 55. “İşte hesap günü onların ziyafetleri”, bu yiyecek ve içecektir. Bunu da onlara kendileri hazırlamıştır. Onlar, Yüce Allah’ın dostlarına hazırladığı ziyafeti bırakıp bunu tercih etmişlerdir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:“İman edip salih ameller işleyenlerin konakları ise Firdevs cennetleridir. Onlar orada ebediyen kalacaklardır. Oradan ayrılmak da istemezler.”(el-Kehf, 18/107-108)
57. Daha sonra Yüce Allah, öldükten sonra dirilişe dair aklî delili söz konusu ederek şöyle buyurmaktadır:“Sizi Biz yarattık.” Yani sizler, anılmaya değer bir şey değilken, herhangi bir acizlik ve yorgunluk söz konusu olmaksızın sizi biz var ettik. Buna kaadir olan, ölüleri diriltmeye kaadir değil midir? Elbette ki O, her şeye gücü yetendir. Bundan dolayı Yüce Allah, öldükten sonra dirilişten daha büyük ve daha açık bir delili gördükleri halde, öldükten sonra dirilişi tasdik etmedikleri için onları azarlamaktadır.

58- Şimdi baksanıza o akıttığınız meniye! 59- Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? 60- Aranızda ölümü biz takdir ettik ve biz kesinlikle aciz değiliz; 61- (Ahirette) yaratılış vasıflarınızı değiştirip sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan. 62- İşte ilk yaratılışı kesin olarak bilmektesiniz. O halde düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

58-61. Yani sizin attığınız meniyi ve ondan oluşan ilk yaratılışınızı bir düşünün! Bu meniyi ve ondan meydana geleni yaratan sizler misiniz? Yoksa erkek ve dişi olmak üzere sizlerde şehveti yaratan ve onların her birisini bu yola ileten, eşler arasında sevgi var ederek aralarında neslin devam etmesine sebep teşkil eden sevgi ve merhameti yaratan Allah mıdır? Elbette ki O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah ilk yaratılmayı ikinci yaratışa delil görmek üzere dikkatlerini çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: 62. “Siz, ilk yaratılışı kesinlikle biliyorsunuz. O halde” sizi ilkin yaratmaya kadir olanın sizi tekrar yaratmaya kadir olduğunu “düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?”

58- Şimdi baksanıza o akıttığınız meniye! 59- Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? 60- Aranızda ölümü biz takdir ettik ve biz kesinlikle aciz değiliz; 61- (Ahirette) yaratılış vasıflarınızı değiştirip sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan. 62- İşte ilk yaratılışı kesin olarak bilmektesiniz. O halde düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

58-61. Yani sizin attığınız meniyi ve ondan oluşan ilk yaratılışınızı bir düşünün! Bu meniyi ve ondan meydana geleni yaratan sizler misiniz? Yoksa erkek ve dişi olmak üzere sizlerde şehveti yaratan ve onların her birisini bu yola ileten, eşler arasında sevgi var ederek aralarında neslin devam etmesine sebep teşkil eden sevgi ve merhameti yaratan Allah mıdır? Elbette ki O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah ilk yaratılmayı ikinci yaratışa delil görmek üzere dikkatlerini çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: 62. “Siz, ilk yaratılışı kesinlikle biliyorsunuz. O halde” sizi ilkin yaratmaya kadir olanın sizi tekrar yaratmaya kadir olduğunu “düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?”

58- Şimdi baksanıza o akıttığınız meniye! 59- Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? 60- Aranızda ölümü biz takdir ettik ve biz kesinlikle aciz değiliz; 61- (Ahirette) yaratılış vasıflarınızı değiştirip sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan. 62- İşte ilk yaratılışı kesin olarak bilmektesiniz. O halde düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

58-61. Yani sizin attığınız meniyi ve ondan oluşan ilk yaratılışınızı bir düşünün! Bu meniyi ve ondan meydana geleni yaratan sizler misiniz? Yoksa erkek ve dişi olmak üzere sizlerde şehveti yaratan ve onların her birisini bu yola ileten, eşler arasında sevgi var ederek aralarında neslin devam etmesine sebep teşkil eden sevgi ve merhameti yaratan Allah mıdır? Elbette ki O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah ilk yaratılmayı ikinci yaratışa delil görmek üzere dikkatlerini çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: 62. “Siz, ilk yaratılışı kesinlikle biliyorsunuz. O halde” sizi ilkin yaratmaya kadir olanın sizi tekrar yaratmaya kadir olduğunu “düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?”

58- Şimdi baksanıza o akıttığınız meniye! 59- Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? 60- Aranızda ölümü biz takdir ettik ve biz kesinlikle aciz değiliz; 61- (Ahirette) yaratılış vasıflarınızı değiştirip sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan. 62- İşte ilk yaratılışı kesin olarak bilmektesiniz. O halde düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

58-61. Yani sizin attığınız meniyi ve ondan oluşan ilk yaratılışınızı bir düşünün! Bu meniyi ve ondan meydana geleni yaratan sizler misiniz? Yoksa erkek ve dişi olmak üzere sizlerde şehveti yaratan ve onların her birisini bu yola ileten, eşler arasında sevgi var ederek aralarında neslin devam etmesine sebep teşkil eden sevgi ve merhameti yaratan Allah mıdır? Elbette ki O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah ilk yaratılmayı ikinci yaratışa delil görmek üzere dikkatlerini çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: 62. “Siz, ilk yaratılışı kesinlikle biliyorsunuz. O halde” sizi ilkin yaratmaya kadir olanın sizi tekrar yaratmaya kadir olduğunu “düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?”

58- Şimdi baksanıza o akıttığınız meniye! 59- Onu siz mi yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? 60- Aranızda ölümü biz takdir ettik ve biz kesinlikle aciz değiliz; 61- (Ahirette) yaratılış vasıflarınızı değiştirip sizi bilemeyeceğiniz bir şekilde yeniden yaratmaktan. 62- İşte ilk yaratılışı kesin olarak bilmektesiniz. O halde düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?

58-61. Yani sizin attığınız meniyi ve ondan oluşan ilk yaratılışınızı bir düşünün! Bu meniyi ve ondan meydana geleni yaratan sizler misiniz? Yoksa erkek ve dişi olmak üzere sizlerde şehveti yaratan ve onların her birisini bu yola ileten, eşler arasında sevgi var ederek aralarında neslin devam etmesine sebep teşkil eden sevgi ve merhameti yaratan Allah mıdır? Elbette ki O’dur. Bundan dolayı Yüce Allah ilk yaratılmayı ikinci yaratışa delil görmek üzere dikkatlerini çekmekte ve şöyle buyurmaktadır: 62. “Siz, ilk yaratılışı kesinlikle biliyorsunuz. O halde” sizi ilkin yaratmaya kadir olanın sizi tekrar yaratmaya kadir olduğunu “düşünüp öğüt almanız gerekmez mi?”

63- Baksanıza o ektiğiniz tohuma! 64- Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz? 65- Dileseydik onu çerçöpe dönüştürürdük de şaşar kalırdınız. 66- “Gerçekten biz ziyana uğradık.” 67- “Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.”(derdiniz).

63. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullarına lütfunu hatırlatmakta ve bu yolla onları kendisini tevhîd etmeye, kendisine ibadet etmeye ve kendisine dönmeye davet etmektedir. Çünkü onlara kendileri için kolaylaştırmış olduğu ekin ekmek, meyve ve mahsuller edinmek gibi bir nimet vermiştir. Bu sayede onların zaruri ihtiyaçlarını ve menfaatlerini temin eden temel gıdalar, rızıklar ve meyveler ortaya çıkmaktadır ki bunlara karşı şükretmek ve haklarını edâ etmek şöyle dursun onları saymaya dahi güçleri yetmez. İhsan ettiği bu lütufları onlara itiraf ettirerek şöyle buyurmaktadır: 64. “Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren Biz miyiz?” Yani onları yerden bitki halinde çıkartanlar sizler misiniz? Onu büyütüp geliştirenler sizler misiniz? Başağını ve meyvesini çıkartan ve nihayet biçilecek tane haline getiren ve olgunlaştıran sizler misiniz? Yoksa bütün bunları tek başına yaratan ve size bu nimetleri ihsan eden Allah mıdır? Sizin bütün yaptığınız yeri sürmek, kazmak ve oraya tohum atmaktan ibarettir. Bundan sonra neler olduğunu bilemediğiniz gibi bunun ötesine de gücünüz yetmez. Bununla birlikte Yüce Allah, eğer onları korumasaydı, hayatta kaldıkları sürece ihtiyaçlarını karşılamasaydı ve insanların bir süreye kadar onlardan yararlanmaları için onların varlıklarını muhafaza etmeseydi o tohum ve ekinlerin tehlikelere maruz kalacağına dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır: 65. “Dileseydik onu” sürülmüş ekini ve mahsulleri “çerçöpe” faydası ve rızık özelliği olamayacak şekilde kuru ot kırıntılarına “dönüştürürdük de şaşar kalırdınız.” Uğraşıp didindikten, pek çok harcamalar yaptıktan sonra çerçöp olduğu için pişman olur, başınıza gelen musibete üzülürdünüz. Böylelikle neşeniz, sevinciniz kaybolur giderdi. 66. Ve derdiniz ki:“Gerçekten biz ziyana uğradık.” Yani malımız eksildi ve varlığımızı silip süpüren bir musibetle karşı karşıya kaldık. 67. Bundan sonra da bu musibetin başınıza neden geldiğini ve hangi sebepten dolayı böyle bir şeyle karşı karşıya kaldığınızı anlar ve şöyle derdiniz:“Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.” O halde Yüce Allah’a bu ekini sizin için yeşerttiği, sonra varlığını devam ettirip olgunlaştırdığı ve üzerine faydasından, hayır ve bereketinden sizi mahrum bırakacak afetler göndermediği için hamdedin.

63- Baksanıza o ektiğiniz tohuma! 64- Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz? 65- Dileseydik onu çerçöpe dönüştürürdük de şaşar kalırdınız. 66- “Gerçekten biz ziyana uğradık.” 67- “Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.”(derdiniz).

63. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullarına lütfunu hatırlatmakta ve bu yolla onları kendisini tevhîd etmeye, kendisine ibadet etmeye ve kendisine dönmeye davet etmektedir. Çünkü onlara kendileri için kolaylaştırmış olduğu ekin ekmek, meyve ve mahsuller edinmek gibi bir nimet vermiştir. Bu sayede onların zaruri ihtiyaçlarını ve menfaatlerini temin eden temel gıdalar, rızıklar ve meyveler ortaya çıkmaktadır ki bunlara karşı şükretmek ve haklarını edâ etmek şöyle dursun onları saymaya dahi güçleri yetmez. İhsan ettiği bu lütufları onlara itiraf ettirerek şöyle buyurmaktadır: 64. “Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren Biz miyiz?” Yani onları yerden bitki halinde çıkartanlar sizler misiniz? Onu büyütüp geliştirenler sizler misiniz? Başağını ve meyvesini çıkartan ve nihayet biçilecek tane haline getiren ve olgunlaştıran sizler misiniz? Yoksa bütün bunları tek başına yaratan ve size bu nimetleri ihsan eden Allah mıdır? Sizin bütün yaptığınız yeri sürmek, kazmak ve oraya tohum atmaktan ibarettir. Bundan sonra neler olduğunu bilemediğiniz gibi bunun ötesine de gücünüz yetmez. Bununla birlikte Yüce Allah, eğer onları korumasaydı, hayatta kaldıkları sürece ihtiyaçlarını karşılamasaydı ve insanların bir süreye kadar onlardan yararlanmaları için onların varlıklarını muhafaza etmeseydi o tohum ve ekinlerin tehlikelere maruz kalacağına dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır: 65. “Dileseydik onu” sürülmüş ekini ve mahsulleri “çerçöpe” faydası ve rızık özelliği olamayacak şekilde kuru ot kırıntılarına “dönüştürürdük de şaşar kalırdınız.” Uğraşıp didindikten, pek çok harcamalar yaptıktan sonra çerçöp olduğu için pişman olur, başınıza gelen musibete üzülürdünüz. Böylelikle neşeniz, sevinciniz kaybolur giderdi. 66. Ve derdiniz ki:“Gerçekten biz ziyana uğradık.” Yani malımız eksildi ve varlığımızı silip süpüren bir musibetle karşı karşıya kaldık. 67. Bundan sonra da bu musibetin başınıza neden geldiğini ve hangi sebepten dolayı böyle bir şeyle karşı karşıya kaldığınızı anlar ve şöyle derdiniz:“Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.” O halde Yüce Allah’a bu ekini sizin için yeşerttiği, sonra varlığını devam ettirip olgunlaştırdığı ve üzerine faydasından, hayır ve bereketinden sizi mahrum bırakacak afetler göndermediği için hamdedin.

63- Baksanıza o ektiğiniz tohuma! 64- Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz? 65- Dileseydik onu çerçöpe dönüştürürdük de şaşar kalırdınız. 66- “Gerçekten biz ziyana uğradık.” 67- “Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.”(derdiniz).

63. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullarına lütfunu hatırlatmakta ve bu yolla onları kendisini tevhîd etmeye, kendisine ibadet etmeye ve kendisine dönmeye davet etmektedir. Çünkü onlara kendileri için kolaylaştırmış olduğu ekin ekmek, meyve ve mahsuller edinmek gibi bir nimet vermiştir. Bu sayede onların zaruri ihtiyaçlarını ve menfaatlerini temin eden temel gıdalar, rızıklar ve meyveler ortaya çıkmaktadır ki bunlara karşı şükretmek ve haklarını edâ etmek şöyle dursun onları saymaya dahi güçleri yetmez. İhsan ettiği bu lütufları onlara itiraf ettirerek şöyle buyurmaktadır: 64. “Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren Biz miyiz?” Yani onları yerden bitki halinde çıkartanlar sizler misiniz? Onu büyütüp geliştirenler sizler misiniz? Başağını ve meyvesini çıkartan ve nihayet biçilecek tane haline getiren ve olgunlaştıran sizler misiniz? Yoksa bütün bunları tek başına yaratan ve size bu nimetleri ihsan eden Allah mıdır? Sizin bütün yaptığınız yeri sürmek, kazmak ve oraya tohum atmaktan ibarettir. Bundan sonra neler olduğunu bilemediğiniz gibi bunun ötesine de gücünüz yetmez. Bununla birlikte Yüce Allah, eğer onları korumasaydı, hayatta kaldıkları sürece ihtiyaçlarını karşılamasaydı ve insanların bir süreye kadar onlardan yararlanmaları için onların varlıklarını muhafaza etmeseydi o tohum ve ekinlerin tehlikelere maruz kalacağına dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır: 65. “Dileseydik onu” sürülmüş ekini ve mahsulleri “çerçöpe” faydası ve rızık özelliği olamayacak şekilde kuru ot kırıntılarına “dönüştürürdük de şaşar kalırdınız.” Uğraşıp didindikten, pek çok harcamalar yaptıktan sonra çerçöp olduğu için pişman olur, başınıza gelen musibete üzülürdünüz. Böylelikle neşeniz, sevinciniz kaybolur giderdi. 66. Ve derdiniz ki:“Gerçekten biz ziyana uğradık.” Yani malımız eksildi ve varlığımızı silip süpüren bir musibetle karşı karşıya kaldık. 67. Bundan sonra da bu musibetin başınıza neden geldiğini ve hangi sebepten dolayı böyle bir şeyle karşı karşıya kaldığınızı anlar ve şöyle derdiniz:“Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.” O halde Yüce Allah’a bu ekini sizin için yeşerttiği, sonra varlığını devam ettirip olgunlaştırdığı ve üzerine faydasından, hayır ve bereketinden sizi mahrum bırakacak afetler göndermediği için hamdedin.

63- Baksanıza o ektiğiniz tohuma! 64- Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz? 65- Dileseydik onu çerçöpe dönüştürürdük de şaşar kalırdınız. 66- “Gerçekten biz ziyana uğradık.” 67- “Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.”(derdiniz).

63. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullarına lütfunu hatırlatmakta ve bu yolla onları kendisini tevhîd etmeye, kendisine ibadet etmeye ve kendisine dönmeye davet etmektedir. Çünkü onlara kendileri için kolaylaştırmış olduğu ekin ekmek, meyve ve mahsuller edinmek gibi bir nimet vermiştir. Bu sayede onların zaruri ihtiyaçlarını ve menfaatlerini temin eden temel gıdalar, rızıklar ve meyveler ortaya çıkmaktadır ki bunlara karşı şükretmek ve haklarını edâ etmek şöyle dursun onları saymaya dahi güçleri yetmez. İhsan ettiği bu lütufları onlara itiraf ettirerek şöyle buyurmaktadır: 64. “Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren Biz miyiz?” Yani onları yerden bitki halinde çıkartanlar sizler misiniz? Onu büyütüp geliştirenler sizler misiniz? Başağını ve meyvesini çıkartan ve nihayet biçilecek tane haline getiren ve olgunlaştıran sizler misiniz? Yoksa bütün bunları tek başına yaratan ve size bu nimetleri ihsan eden Allah mıdır? Sizin bütün yaptığınız yeri sürmek, kazmak ve oraya tohum atmaktan ibarettir. Bundan sonra neler olduğunu bilemediğiniz gibi bunun ötesine de gücünüz yetmez. Bununla birlikte Yüce Allah, eğer onları korumasaydı, hayatta kaldıkları sürece ihtiyaçlarını karşılamasaydı ve insanların bir süreye kadar onlardan yararlanmaları için onların varlıklarını muhafaza etmeseydi o tohum ve ekinlerin tehlikelere maruz kalacağına dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır: 65. “Dileseydik onu” sürülmüş ekini ve mahsulleri “çerçöpe” faydası ve rızık özelliği olamayacak şekilde kuru ot kırıntılarına “dönüştürürdük de şaşar kalırdınız.” Uğraşıp didindikten, pek çok harcamalar yaptıktan sonra çerçöp olduğu için pişman olur, başınıza gelen musibete üzülürdünüz. Böylelikle neşeniz, sevinciniz kaybolur giderdi. 66. Ve derdiniz ki:“Gerçekten biz ziyana uğradık.” Yani malımız eksildi ve varlığımızı silip süpüren bir musibetle karşı karşıya kaldık. 67. Bundan sonra da bu musibetin başınıza neden geldiğini ve hangi sebepten dolayı böyle bir şeyle karşı karşıya kaldığınızı anlar ve şöyle derdiniz:“Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.” O halde Yüce Allah’a bu ekini sizin için yeşerttiği, sonra varlığını devam ettirip olgunlaştırdığı ve üzerine faydasından, hayır ve bereketinden sizi mahrum bırakacak afetler göndermediği için hamdedin.

63- Baksanıza o ektiğiniz tohuma! 64- Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren biz miyiz? 65- Dileseydik onu çerçöpe dönüştürürdük de şaşar kalırdınız. 66- “Gerçekten biz ziyana uğradık.” 67- “Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.”(derdiniz).

63. Yüce Allah, bu buyrukları ile kullarına lütfunu hatırlatmakta ve bu yolla onları kendisini tevhîd etmeye, kendisine ibadet etmeye ve kendisine dönmeye davet etmektedir. Çünkü onlara kendileri için kolaylaştırmış olduğu ekin ekmek, meyve ve mahsuller edinmek gibi bir nimet vermiştir. Bu sayede onların zaruri ihtiyaçlarını ve menfaatlerini temin eden temel gıdalar, rızıklar ve meyveler ortaya çıkmaktadır ki bunlara karşı şükretmek ve haklarını edâ etmek şöyle dursun onları saymaya dahi güçleri yetmez. İhsan ettiği bu lütufları onlara itiraf ettirerek şöyle buyurmaktadır: 64. “Onu siz mi bitiriyorsunuz yoksa bitiren Biz miyiz?” Yani onları yerden bitki halinde çıkartanlar sizler misiniz? Onu büyütüp geliştirenler sizler misiniz? Başağını ve meyvesini çıkartan ve nihayet biçilecek tane haline getiren ve olgunlaştıran sizler misiniz? Yoksa bütün bunları tek başına yaratan ve size bu nimetleri ihsan eden Allah mıdır? Sizin bütün yaptığınız yeri sürmek, kazmak ve oraya tohum atmaktan ibarettir. Bundan sonra neler olduğunu bilemediğiniz gibi bunun ötesine de gücünüz yetmez. Bununla birlikte Yüce Allah, eğer onları korumasaydı, hayatta kaldıkları sürece ihtiyaçlarını karşılamasaydı ve insanların bir süreye kadar onlardan yararlanmaları için onların varlıklarını muhafaza etmeseydi o tohum ve ekinlerin tehlikelere maruz kalacağına dikkatlerini çekerek şöyle buyurmaktadır: 65. “Dileseydik onu” sürülmüş ekini ve mahsulleri “çerçöpe” faydası ve rızık özelliği olamayacak şekilde kuru ot kırıntılarına “dönüştürürdük de şaşar kalırdınız.” Uğraşıp didindikten, pek çok harcamalar yaptıktan sonra çerçöp olduğu için pişman olur, başınıza gelen musibete üzülürdünüz. Böylelikle neşeniz, sevinciniz kaybolur giderdi. 66. Ve derdiniz ki:“Gerçekten biz ziyana uğradık.” Yani malımız eksildi ve varlığımızı silip süpüren bir musibetle karşı karşıya kaldık. 67. Bundan sonra da bu musibetin başınıza neden geldiğini ve hangi sebepten dolayı böyle bir şeyle karşı karşıya kaldığınızı anlar ve şöyle derdiniz:“Bilakis biz (rızıktan) mahrum bırakıldık.” O halde Yüce Allah’a bu ekini sizin için yeşerttiği, sonra varlığını devam ettirip olgunlaştırdığı ve üzerine faydasından, hayır ve bereketinden sizi mahrum bırakacak afetler göndermediği için hamdedin.

68- İçtiğiniz suya da bir bakın! 69- Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa indiren biz miyiz? 70- Dileseydik onu acı yapardık. O halde şükretmeniz gerekmez mi?

68-70. Yüce Allah, kullarına yiyecek nimetini hatırlattıktan sonra içtikleri tatlı su nimetini hatırlatmaktadır. Eğer Yüce Allah, bu suyu elde etmeyi onlara kolaylaştırmamış olsaydı, onu elde etme yolunu bulamazlardı. Bu suyu buluttan indiren Yüce Allah’tır. Bundan da kimi yer yüzeyinde kimi de yer altında akan ırmaklar, kaynayıp coşan pınarlar oluşur. Bu suyu içimi kolay ve tatlı kılmış olması da Yüce Allah’ın nimetlerindendir. Çünkü dileseydi elbette ki onu kendisinden yararlanılmayacak şekilde oldukça tuzlu ve acı kılabilirdi. "O halde” size ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile “Allah’a şükretmeniz gerekmez mi?”

68- İçtiğiniz suya da bir bakın! 69- Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa indiren biz miyiz? 70- Dileseydik onu acı yapardık. O halde şükretmeniz gerekmez mi?

68-70. Yüce Allah, kullarına yiyecek nimetini hatırlattıktan sonra içtikleri tatlı su nimetini hatırlatmaktadır. Eğer Yüce Allah, bu suyu elde etmeyi onlara kolaylaştırmamış olsaydı, onu elde etme yolunu bulamazlardı. Bu suyu buluttan indiren Yüce Allah’tır. Bundan da kimi yer yüzeyinde kimi de yer altında akan ırmaklar, kaynayıp coşan pınarlar oluşur. Bu suyu içimi kolay ve tatlı kılmış olması da Yüce Allah’ın nimetlerindendir. Çünkü dileseydi elbette ki onu kendisinden yararlanılmayacak şekilde oldukça tuzlu ve acı kılabilirdi. "O halde” size ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile “Allah’a şükretmeniz gerekmez mi?”

68- İçtiğiniz suya da bir bakın! 69- Onu buluttan siz mi indirdiniz yoksa indiren biz miyiz? 70- Dileseydik onu acı yapardık. O halde şükretmeniz gerekmez mi?

68-70. Yüce Allah, kullarına yiyecek nimetini hatırlattıktan sonra içtikleri tatlı su nimetini hatırlatmaktadır. Eğer Yüce Allah, bu suyu elde etmeyi onlara kolaylaştırmamış olsaydı, onu elde etme yolunu bulamazlardı. Bu suyu buluttan indiren Yüce Allah’tır. Bundan da kimi yer yüzeyinde kimi de yer altında akan ırmaklar, kaynayıp coşan pınarlar oluşur. Bu suyu içimi kolay ve tatlı kılmış olması da Yüce Allah’ın nimetlerindendir. Çünkü dileseydi elbette ki onu kendisinden yararlanılmayacak şekilde oldukça tuzlu ve acı kılabilirdi. "O halde” size ihsan etmiş olduğu bu nimetler dolayısı ile “Allah’a şükretmeniz gerekmez mi?”

71- Tutuşturduğunuz ateşe de bir bakın! 72- Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz? 73- Biz onu bir öğüt vesilesi ve yolcular için de bir nimet kıldık. 74- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.

71-72. Bu da insanların kendisi olmasa hayatlarını devam ettiremeyecekleri temel ve zaruri ihtiyaçlar kapsamındaki bir nimettir. İnsanlar pek çok işlerinde ve gereklerinde ona ihtiyaç duyarlar. Yüce Allah ağaçlarda (potansiyel olarak) var ettiği ateş nimetini hatırlatmaktadır. İnsanların onun ağacını yaratmaya güç yetiremeyeceklerini ve Yüce Allah’ın ateşi yeşil ağaçta yaratmış olduğunu onlara da itiraf ettirmektdir. Bakarsın ki o, kulların ihtiyacı oranında bir ateş halini alır. İhtiyaçlarını gördükleri vakit de onu söndürürler. 73. “Biz onu” kullar için hem Rablerinin nimetini hatırlatan hem de Allah’ın isyankârlara hazırlamış olduğu ve kulları nimet yurduna sevkeden itici bir unsur kılıdığı cehennem ateşini hatırlatan “bir öğüt vesilesi ve yolcular” ile diğer yararlananlar “için bir nimet kıldık.” Yüce Allah’ın özellikle yolcuları söz konusu etmesi, yolcuların ondan yararlanmasının başkalarına göre daha ileri derecede oluşundan ya da dünyanın tümünün bir yolculuk yurdu olmasından dolayıdır. Zira kul, doğduğundan itibaren Rabbine doğru yolculuk eder. İşte bu ateşi Yüce Allah, bu dünya yurdunun yolcuları için bir fayda ve ebedilik yurdu için öğüt ve ibret kılmıştır.
74. Yüce Allah, kulları tarafından övülmeyi, şükredilmeyi ve ibadet edilmeyi gerektiren birtakım nimetlerini söz konusu ettikten sonra tesbih ve tazim edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: "O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.” İsim ve sıfatları kemâl derecesinde, ihsan ve bağışları pek çok olan pek büyük Rabbini tüm eksikliklerden tenzih et. Kalbinle, dilinle ve azalarınla O’na hamdet. Çünkü O, buna layıktır. Şükredilmek O’nun hakkıdır. O’na nankörlük edilmemelidir. O’nu hatırlamak, unutmamak; O’na itaat etmek, isyan etmemek gerekir.

71- Tutuşturduğunuz ateşe de bir bakın! 72- Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz? 73- Biz onu bir öğüt vesilesi ve yolcular için de bir nimet kıldık. 74- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.

71-72. Bu da insanların kendisi olmasa hayatlarını devam ettiremeyecekleri temel ve zaruri ihtiyaçlar kapsamındaki bir nimettir. İnsanlar pek çok işlerinde ve gereklerinde ona ihtiyaç duyarlar. Yüce Allah ağaçlarda (potansiyel olarak) var ettiği ateş nimetini hatırlatmaktadır. İnsanların onun ağacını yaratmaya güç yetiremeyeceklerini ve Yüce Allah’ın ateşi yeşil ağaçta yaratmış olduğunu onlara da itiraf ettirmektdir. Bakarsın ki o, kulların ihtiyacı oranında bir ateş halini alır. İhtiyaçlarını gördükleri vakit de onu söndürürler. 73. “Biz onu” kullar için hem Rablerinin nimetini hatırlatan hem de Allah’ın isyankârlara hazırlamış olduğu ve kulları nimet yurduna sevkeden itici bir unsur kılıdığı cehennem ateşini hatırlatan “bir öğüt vesilesi ve yolcular” ile diğer yararlananlar “için bir nimet kıldık.” Yüce Allah’ın özellikle yolcuları söz konusu etmesi, yolcuların ondan yararlanmasının başkalarına göre daha ileri derecede oluşundan ya da dünyanın tümünün bir yolculuk yurdu olmasından dolayıdır. Zira kul, doğduğundan itibaren Rabbine doğru yolculuk eder. İşte bu ateşi Yüce Allah, bu dünya yurdunun yolcuları için bir fayda ve ebedilik yurdu için öğüt ve ibret kılmıştır.
74. Yüce Allah, kulları tarafından övülmeyi, şükredilmeyi ve ibadet edilmeyi gerektiren birtakım nimetlerini söz konusu ettikten sonra tesbih ve tazim edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: "O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.” İsim ve sıfatları kemâl derecesinde, ihsan ve bağışları pek çok olan pek büyük Rabbini tüm eksikliklerden tenzih et. Kalbinle, dilinle ve azalarınla O’na hamdet. Çünkü O, buna layıktır. Şükredilmek O’nun hakkıdır. O’na nankörlük edilmemelidir. O’nu hatırlamak, unutmamak; O’na itaat etmek, isyan etmemek gerekir.

71- Tutuşturduğunuz ateşe de bir bakın! 72- Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz? 73- Biz onu bir öğüt vesilesi ve yolcular için de bir nimet kıldık. 74- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.

71-72. Bu da insanların kendisi olmasa hayatlarını devam ettiremeyecekleri temel ve zaruri ihtiyaçlar kapsamındaki bir nimettir. İnsanlar pek çok işlerinde ve gereklerinde ona ihtiyaç duyarlar. Yüce Allah ağaçlarda (potansiyel olarak) var ettiği ateş nimetini hatırlatmaktadır. İnsanların onun ağacını yaratmaya güç yetiremeyeceklerini ve Yüce Allah’ın ateşi yeşil ağaçta yaratmış olduğunu onlara da itiraf ettirmektdir. Bakarsın ki o, kulların ihtiyacı oranında bir ateş halini alır. İhtiyaçlarını gördükleri vakit de onu söndürürler. 73. “Biz onu” kullar için hem Rablerinin nimetini hatırlatan hem de Allah’ın isyankârlara hazırlamış olduğu ve kulları nimet yurduna sevkeden itici bir unsur kılıdığı cehennem ateşini hatırlatan “bir öğüt vesilesi ve yolcular” ile diğer yararlananlar “için bir nimet kıldık.” Yüce Allah’ın özellikle yolcuları söz konusu etmesi, yolcuların ondan yararlanmasının başkalarına göre daha ileri derecede oluşundan ya da dünyanın tümünün bir yolculuk yurdu olmasından dolayıdır. Zira kul, doğduğundan itibaren Rabbine doğru yolculuk eder. İşte bu ateşi Yüce Allah, bu dünya yurdunun yolcuları için bir fayda ve ebedilik yurdu için öğüt ve ibret kılmıştır.
74. Yüce Allah, kulları tarafından övülmeyi, şükredilmeyi ve ibadet edilmeyi gerektiren birtakım nimetlerini söz konusu ettikten sonra tesbih ve tazim edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: "O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.” İsim ve sıfatları kemâl derecesinde, ihsan ve bağışları pek çok olan pek büyük Rabbini tüm eksikliklerden tenzih et. Kalbinle, dilinle ve azalarınla O’na hamdet. Çünkü O, buna layıktır. Şükredilmek O’nun hakkıdır. O’na nankörlük edilmemelidir. O’nu hatırlamak, unutmamak; O’na itaat etmek, isyan etmemek gerekir.

71- Tutuşturduğunuz ateşe de bir bakın! 72- Onun ağacını siz mi yarattınız yoksa yaratan biz miyiz? 73- Biz onu bir öğüt vesilesi ve yolcular için de bir nimet kıldık. 74- O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.

71-72. Bu da insanların kendisi olmasa hayatlarını devam ettiremeyecekleri temel ve zaruri ihtiyaçlar kapsamındaki bir nimettir. İnsanlar pek çok işlerinde ve gereklerinde ona ihtiyaç duyarlar. Yüce Allah ağaçlarda (potansiyel olarak) var ettiği ateş nimetini hatırlatmaktadır. İnsanların onun ağacını yaratmaya güç yetiremeyeceklerini ve Yüce Allah’ın ateşi yeşil ağaçta yaratmış olduğunu onlara da itiraf ettirmektdir. Bakarsın ki o, kulların ihtiyacı oranında bir ateş halini alır. İhtiyaçlarını gördükleri vakit de onu söndürürler. 73. “Biz onu” kullar için hem Rablerinin nimetini hatırlatan hem de Allah’ın isyankârlara hazırlamış olduğu ve kulları nimet yurduna sevkeden itici bir unsur kılıdığı cehennem ateşini hatırlatan “bir öğüt vesilesi ve yolcular” ile diğer yararlananlar “için bir nimet kıldık.” Yüce Allah’ın özellikle yolcuları söz konusu etmesi, yolcuların ondan yararlanmasının başkalarına göre daha ileri derecede oluşundan ya da dünyanın tümünün bir yolculuk yurdu olmasından dolayıdır. Zira kul, doğduğundan itibaren Rabbine doğru yolculuk eder. İşte bu ateşi Yüce Allah, bu dünya yurdunun yolcuları için bir fayda ve ebedilik yurdu için öğüt ve ibret kılmıştır.
74. Yüce Allah, kulları tarafından övülmeyi, şükredilmeyi ve ibadet edilmeyi gerektiren birtakım nimetlerini söz konusu ettikten sonra tesbih ve tazim edilmesini emrederek şöyle buyurmaktadır: "O halde yüce Rabbinin adını tesbih et.” İsim ve sıfatları kemâl derecesinde, ihsan ve bağışları pek çok olan pek büyük Rabbini tüm eksikliklerden tenzih et. Kalbinle, dilinle ve azalarınla O’na hamdet. Çünkü O, buna layıktır. Şükredilmek O’nun hakkıdır. O’na nankörlük edilmemelidir. O’nu hatırlamak, unutmamak; O’na itaat etmek, isyan etmemek gerekir.

75- Yıldızların battıkları yerlere yemin ederim; 76- Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir. 77- Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır. 78- Saklı bir Kitaptadır. 79- Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez. 80- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 81- Şimdi siz bu sözü mü hafife alıyorsunuz? 82- Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz? 83- Hele can boğaza gelince; 84- O vakit siz bakar durursunuz. 85- Biz ise o (ölmekte olana) sizden daha yakınızdır; ama siz görmezsiniz. 86- Madem ki siz (dirilip) hesaba çekilmeyeceksiniz; 87- Haydi, (bu iddianızda) samimiyseniz, o canı (bedene) geri döndürsenize!

75. Yüce Allah, yıldızlara ve yıldızların batış yerlerine ve Yüce Allah’ın o sırada meydana getirdiği ve O’nun azametine, büyüklüğüne ve tevhîdine delil olan olaylara yemin etmektedir. 76. Daha sonra hakkında yemin ettiği bu hususların büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” Bu yeminin büyük olması yıldızların, onların akıp gitmesinin ve batış yerlerine kaymalarının, pek çok delil ve ibretleri ihtiva etmesinden dolayıdır ki bunların tümünü sayıp dökmeye imkân yoktur. Kendisi için yemin edilen husus ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun hak olduğu, hakkında herhangi bir şüphenin söz konusu olmadığı ve ona herhangi bir şüphenin ulaşamadığı gerçeğidir:
77. “Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır.” Yani hayırları pek çoktur. İlmi oldukça fazladır. Her türlü hayır ve ilim ancak Yüce Allah’ın Kitabından çıkartılır ve ondan anlaşılır.
78. “Saklı” yani insanların gözlerinin göremeyeceği “bir Kitaptadır.” Bu saklı kitap ise Levh-i Mahfûzdur. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Allah nezdinde de mele-i a’lâdaki melekler nezdinde de ta’zim gören bir kitaptır. Saklı Kitaptan maksadın Yüce Allah’ın vahiy ve risaleti için indirdiği meleklerin ellerinde bulunan kitap olma ihtimali de vardır. Bundan kasıt da şu olur: Bu Kitap, şeytanların göremeyeceği şekilde saklıdır. Onlar onu değiştiremezler. Ona herhangi bir şey ilave edemez, ondan bir şey eksiltemez ve ona herhangi bir yolla ulaşamazlar.
79. “Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’e ancak Yüce Allah’ın türlü afetlerden, günahlardan ve kusurlardan tertemiz kıldığı melâike-i kiram dokunabilir. Ona ancak iyiden iyiye temizlenmiş kimseler el sürebildiğine, pis ve murdarlar ile şeytanlar ona el sürmeye güç yetiremeyeceklerine ve ona yaklaşamayacaklarına göre âyet-i kerime -dikkat çekme yolu ile- Kur’ân-ı Kerim’e temizlenmiş/abdestli kimseden başkasının el sürmesinin caiz olmayacağına da delildir. Nitekim bu konuda hadisler de gelmiştir. Bu sebeple bu ayetin emir manasında bir haber olduğu söylenmiştir. Yani “Kur'ân’a temiz olanlardan başkası el sürmesin.” demektir.
80. “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” Yani bu üstün sıfatlara sahip Kur’ân-ı Kerîm, kullarını dinî ve dünyevî nimetleri ile görüp gözeten âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Kullarını kendisi ile görüp gözettiği en üstün ve en değerli şey ise Kur’ân’dır. Bu Kur’ân, dünya ve âhiret maslahatlarını kapsayan bir kitaptır. Allah, bununla kullarına şükrünün altından kalkamayacakları şekilde merhamet etmiş bulunmaktadır. Onların görevlerinden birisi de bu Kur’ân’ın gereklerini yerine getirmek, onu açıklayıp ilan etmek, ona davet edip onu açıktan açığa bildirmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
81. “Şimdi siz bu sözü” bu pek büyük Kitab’ı ve hikmet dolu öğüdü “mü hafife alıyorsunuz?” Bundan dolayı mı gizlenip saklanıyorsunuz? İnsanlardan, onların kınamalarından ve dillerine düşmekten mi korkuyorsunuz? Buna gerek yok. Bu yakışmaz da. Çünkü bu gibi tutumlar sözüne güvenmeyen kimsenin yapacağı işlerdir. Kur’ân-ı Kerîm ise haktır. Öyle ki kim onu yenik düşürmek isterse mutlaka karşısında yenilgiye uğrar, kim kendisine karşı hücuma geçmeye kalkışırsa mutlaka Kur’ân ona üstün gelir. O hiçbir şekilde gizlenip örtülecek bir Kitap değildir. Aksine o, açıkça ortaya konmalı ve ilan edilmelidir.
82. “Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?” Allah’ın size lütfettiği rızka siz, yalanlama ve Allah’ın nimetini inkâr/nankörlükle mi karşılık veriyorsunuz? “Falan yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk”, diyor ve nimeti gerçek ihsan edicisinden ve gerçek sahibinden başkasına mı izafe ediyorsunuz? Yağmur yağdırdığında O’nun bu lütuf ve ihsanından ötürü Allah’a şükretmeniz gerekmez mi? Ki O da size lütfunu daha çok ihsan etsin. Çünkü yalanlamak, küfür ve nankörlük, nimetlerin kaldırılmasına, azap ve musibetlerin gelip çatmasına sebep olur.

83-85. Yani can gelip boğaza dayandığında ve sizler ölüm döşeğinde bu halde can çekişen kimseye bakıp durduğunuzda, biz ilmimizle ve meleklerimiz ile sizden ona daha yakınızdır. Ama siz bunu göremezsiniz.

86-87. Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten sizler öldükten sonra diriltilmeyecek, hesap görmeyecek ve amellerinizin karşılığını almayacaksanız ruhu bedene “geri döndürsenize!” Halbuki sizler de onu geri çevirmekten aciz olduğunuzu itiraf etmektesiniz. O halde sizler ya Muhammed aallalahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hakkı ikrar ve kabul edeceksiniz ya da inatlaşmaya devam edeceksiniz, böylelikle de sizin durumunuz ve kötü âkıbetiniz açıkça bilinmiş olacaktır.

75- Yıldızların battıkları yerlere yemin ederim; 76- Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir. 77- Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır. 78- Saklı bir Kitaptadır. 79- Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez. 80- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 81- Şimdi siz bu sözü mü hafife alıyorsunuz? 82- Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz? 83- Hele can boğaza gelince; 84- O vakit siz bakar durursunuz. 85- Biz ise o (ölmekte olana) sizden daha yakınızdır; ama siz görmezsiniz. 86- Madem ki siz (dirilip) hesaba çekilmeyeceksiniz; 87- Haydi, (bu iddianızda) samimiyseniz, o canı (bedene) geri döndürsenize!

75. Yüce Allah, yıldızlara ve yıldızların batış yerlerine ve Yüce Allah’ın o sırada meydana getirdiği ve O’nun azametine, büyüklüğüne ve tevhîdine delil olan olaylara yemin etmektedir. 76. Daha sonra hakkında yemin ettiği bu hususların büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” Bu yeminin büyük olması yıldızların, onların akıp gitmesinin ve batış yerlerine kaymalarının, pek çok delil ve ibretleri ihtiva etmesinden dolayıdır ki bunların tümünü sayıp dökmeye imkân yoktur. Kendisi için yemin edilen husus ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun hak olduğu, hakkında herhangi bir şüphenin söz konusu olmadığı ve ona herhangi bir şüphenin ulaşamadığı gerçeğidir:
77. “Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır.” Yani hayırları pek çoktur. İlmi oldukça fazladır. Her türlü hayır ve ilim ancak Yüce Allah’ın Kitabından çıkartılır ve ondan anlaşılır.
78. “Saklı” yani insanların gözlerinin göremeyeceği “bir Kitaptadır.” Bu saklı kitap ise Levh-i Mahfûzdur. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Allah nezdinde de mele-i a’lâdaki melekler nezdinde de ta’zim gören bir kitaptır. Saklı Kitaptan maksadın Yüce Allah’ın vahiy ve risaleti için indirdiği meleklerin ellerinde bulunan kitap olma ihtimali de vardır. Bundan kasıt da şu olur: Bu Kitap, şeytanların göremeyeceği şekilde saklıdır. Onlar onu değiştiremezler. Ona herhangi bir şey ilave edemez, ondan bir şey eksiltemez ve ona herhangi bir yolla ulaşamazlar.
79. “Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’e ancak Yüce Allah’ın türlü afetlerden, günahlardan ve kusurlardan tertemiz kıldığı melâike-i kiram dokunabilir. Ona ancak iyiden iyiye temizlenmiş kimseler el sürebildiğine, pis ve murdarlar ile şeytanlar ona el sürmeye güç yetiremeyeceklerine ve ona yaklaşamayacaklarına göre âyet-i kerime -dikkat çekme yolu ile- Kur’ân-ı Kerim’e temizlenmiş/abdestli kimseden başkasının el sürmesinin caiz olmayacağına da delildir. Nitekim bu konuda hadisler de gelmiştir. Bu sebeple bu ayetin emir manasında bir haber olduğu söylenmiştir. Yani “Kur'ân’a temiz olanlardan başkası el sürmesin.” demektir.
80. “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” Yani bu üstün sıfatlara sahip Kur’ân-ı Kerîm, kullarını dinî ve dünyevî nimetleri ile görüp gözeten âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Kullarını kendisi ile görüp gözettiği en üstün ve en değerli şey ise Kur’ân’dır. Bu Kur’ân, dünya ve âhiret maslahatlarını kapsayan bir kitaptır. Allah, bununla kullarına şükrünün altından kalkamayacakları şekilde merhamet etmiş bulunmaktadır. Onların görevlerinden birisi de bu Kur’ân’ın gereklerini yerine getirmek, onu açıklayıp ilan etmek, ona davet edip onu açıktan açığa bildirmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
81. “Şimdi siz bu sözü” bu pek büyük Kitab’ı ve hikmet dolu öğüdü “mü hafife alıyorsunuz?” Bundan dolayı mı gizlenip saklanıyorsunuz? İnsanlardan, onların kınamalarından ve dillerine düşmekten mi korkuyorsunuz? Buna gerek yok. Bu yakışmaz da. Çünkü bu gibi tutumlar sözüne güvenmeyen kimsenin yapacağı işlerdir. Kur’ân-ı Kerîm ise haktır. Öyle ki kim onu yenik düşürmek isterse mutlaka karşısında yenilgiye uğrar, kim kendisine karşı hücuma geçmeye kalkışırsa mutlaka Kur’ân ona üstün gelir. O hiçbir şekilde gizlenip örtülecek bir Kitap değildir. Aksine o, açıkça ortaya konmalı ve ilan edilmelidir.
82. “Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?” Allah’ın size lütfettiği rızka siz, yalanlama ve Allah’ın nimetini inkâr/nankörlükle mi karşılık veriyorsunuz? “Falan yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk”, diyor ve nimeti gerçek ihsan edicisinden ve gerçek sahibinden başkasına mı izafe ediyorsunuz? Yağmur yağdırdığında O’nun bu lütuf ve ihsanından ötürü Allah’a şükretmeniz gerekmez mi? Ki O da size lütfunu daha çok ihsan etsin. Çünkü yalanlamak, küfür ve nankörlük, nimetlerin kaldırılmasına, azap ve musibetlerin gelip çatmasına sebep olur.

83-85. Yani can gelip boğaza dayandığında ve sizler ölüm döşeğinde bu halde can çekişen kimseye bakıp durduğunuzda, biz ilmimizle ve meleklerimiz ile sizden ona daha yakınızdır. Ama siz bunu göremezsiniz.

86-87. Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten sizler öldükten sonra diriltilmeyecek, hesap görmeyecek ve amellerinizin karşılığını almayacaksanız ruhu bedene “geri döndürsenize!” Halbuki sizler de onu geri çevirmekten aciz olduğunuzu itiraf etmektesiniz. O halde sizler ya Muhammed aallalahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hakkı ikrar ve kabul edeceksiniz ya da inatlaşmaya devam edeceksiniz, böylelikle de sizin durumunuz ve kötü âkıbetiniz açıkça bilinmiş olacaktır.

75- Yıldızların battıkları yerlere yemin ederim; 76- Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir. 77- Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır. 78- Saklı bir Kitaptadır. 79- Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez. 80- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 81- Şimdi siz bu sözü mü hafife alıyorsunuz? 82- Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz? 83- Hele can boğaza gelince; 84- O vakit siz bakar durursunuz. 85- Biz ise o (ölmekte olana) sizden daha yakınızdır; ama siz görmezsiniz. 86- Madem ki siz (dirilip) hesaba çekilmeyeceksiniz; 87- Haydi, (bu iddianızda) samimiyseniz, o canı (bedene) geri döndürsenize!

75. Yüce Allah, yıldızlara ve yıldızların batış yerlerine ve Yüce Allah’ın o sırada meydana getirdiği ve O’nun azametine, büyüklüğüne ve tevhîdine delil olan olaylara yemin etmektedir. 76. Daha sonra hakkında yemin ettiği bu hususların büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” Bu yeminin büyük olması yıldızların, onların akıp gitmesinin ve batış yerlerine kaymalarının, pek çok delil ve ibretleri ihtiva etmesinden dolayıdır ki bunların tümünü sayıp dökmeye imkân yoktur. Kendisi için yemin edilen husus ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun hak olduğu, hakkında herhangi bir şüphenin söz konusu olmadığı ve ona herhangi bir şüphenin ulaşamadığı gerçeğidir:
77. “Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır.” Yani hayırları pek çoktur. İlmi oldukça fazladır. Her türlü hayır ve ilim ancak Yüce Allah’ın Kitabından çıkartılır ve ondan anlaşılır.
78. “Saklı” yani insanların gözlerinin göremeyeceği “bir Kitaptadır.” Bu saklı kitap ise Levh-i Mahfûzdur. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Allah nezdinde de mele-i a’lâdaki melekler nezdinde de ta’zim gören bir kitaptır. Saklı Kitaptan maksadın Yüce Allah’ın vahiy ve risaleti için indirdiği meleklerin ellerinde bulunan kitap olma ihtimali de vardır. Bundan kasıt da şu olur: Bu Kitap, şeytanların göremeyeceği şekilde saklıdır. Onlar onu değiştiremezler. Ona herhangi bir şey ilave edemez, ondan bir şey eksiltemez ve ona herhangi bir yolla ulaşamazlar.
79. “Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’e ancak Yüce Allah’ın türlü afetlerden, günahlardan ve kusurlardan tertemiz kıldığı melâike-i kiram dokunabilir. Ona ancak iyiden iyiye temizlenmiş kimseler el sürebildiğine, pis ve murdarlar ile şeytanlar ona el sürmeye güç yetiremeyeceklerine ve ona yaklaşamayacaklarına göre âyet-i kerime -dikkat çekme yolu ile- Kur’ân-ı Kerim’e temizlenmiş/abdestli kimseden başkasının el sürmesinin caiz olmayacağına da delildir. Nitekim bu konuda hadisler de gelmiştir. Bu sebeple bu ayetin emir manasında bir haber olduğu söylenmiştir. Yani “Kur'ân’a temiz olanlardan başkası el sürmesin.” demektir.
80. “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” Yani bu üstün sıfatlara sahip Kur’ân-ı Kerîm, kullarını dinî ve dünyevî nimetleri ile görüp gözeten âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Kullarını kendisi ile görüp gözettiği en üstün ve en değerli şey ise Kur’ân’dır. Bu Kur’ân, dünya ve âhiret maslahatlarını kapsayan bir kitaptır. Allah, bununla kullarına şükrünün altından kalkamayacakları şekilde merhamet etmiş bulunmaktadır. Onların görevlerinden birisi de bu Kur’ân’ın gereklerini yerine getirmek, onu açıklayıp ilan etmek, ona davet edip onu açıktan açığa bildirmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
81. “Şimdi siz bu sözü” bu pek büyük Kitab’ı ve hikmet dolu öğüdü “mü hafife alıyorsunuz?” Bundan dolayı mı gizlenip saklanıyorsunuz? İnsanlardan, onların kınamalarından ve dillerine düşmekten mi korkuyorsunuz? Buna gerek yok. Bu yakışmaz da. Çünkü bu gibi tutumlar sözüne güvenmeyen kimsenin yapacağı işlerdir. Kur’ân-ı Kerîm ise haktır. Öyle ki kim onu yenik düşürmek isterse mutlaka karşısında yenilgiye uğrar, kim kendisine karşı hücuma geçmeye kalkışırsa mutlaka Kur’ân ona üstün gelir. O hiçbir şekilde gizlenip örtülecek bir Kitap değildir. Aksine o, açıkça ortaya konmalı ve ilan edilmelidir.
82. “Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?” Allah’ın size lütfettiği rızka siz, yalanlama ve Allah’ın nimetini inkâr/nankörlükle mi karşılık veriyorsunuz? “Falan yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk”, diyor ve nimeti gerçek ihsan edicisinden ve gerçek sahibinden başkasına mı izafe ediyorsunuz? Yağmur yağdırdığında O’nun bu lütuf ve ihsanından ötürü Allah’a şükretmeniz gerekmez mi? Ki O da size lütfunu daha çok ihsan etsin. Çünkü yalanlamak, küfür ve nankörlük, nimetlerin kaldırılmasına, azap ve musibetlerin gelip çatmasına sebep olur.

83-85. Yani can gelip boğaza dayandığında ve sizler ölüm döşeğinde bu halde can çekişen kimseye bakıp durduğunuzda, biz ilmimizle ve meleklerimiz ile sizden ona daha yakınızdır. Ama siz bunu göremezsiniz.

86-87. Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten sizler öldükten sonra diriltilmeyecek, hesap görmeyecek ve amellerinizin karşılığını almayacaksanız ruhu bedene “geri döndürsenize!” Halbuki sizler de onu geri çevirmekten aciz olduğunuzu itiraf etmektesiniz. O halde sizler ya Muhammed aallalahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hakkı ikrar ve kabul edeceksiniz ya da inatlaşmaya devam edeceksiniz, böylelikle de sizin durumunuz ve kötü âkıbetiniz açıkça bilinmiş olacaktır.

75- Yıldızların battıkları yerlere yemin ederim; 76- Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir. 77- Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır. 78- Saklı bir Kitaptadır. 79- Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez. 80- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 81- Şimdi siz bu sözü mü hafife alıyorsunuz? 82- Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz? 83- Hele can boğaza gelince; 84- O vakit siz bakar durursunuz. 85- Biz ise o (ölmekte olana) sizden daha yakınızdır; ama siz görmezsiniz. 86- Madem ki siz (dirilip) hesaba çekilmeyeceksiniz; 87- Haydi, (bu iddianızda) samimiyseniz, o canı (bedene) geri döndürsenize!

75. Yüce Allah, yıldızlara ve yıldızların batış yerlerine ve Yüce Allah’ın o sırada meydana getirdiği ve O’nun azametine, büyüklüğüne ve tevhîdine delil olan olaylara yemin etmektedir. 76. Daha sonra hakkında yemin ettiği bu hususların büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” Bu yeminin büyük olması yıldızların, onların akıp gitmesinin ve batış yerlerine kaymalarının, pek çok delil ve ibretleri ihtiva etmesinden dolayıdır ki bunların tümünü sayıp dökmeye imkân yoktur. Kendisi için yemin edilen husus ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun hak olduğu, hakkında herhangi bir şüphenin söz konusu olmadığı ve ona herhangi bir şüphenin ulaşamadığı gerçeğidir:
77. “Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır.” Yani hayırları pek çoktur. İlmi oldukça fazladır. Her türlü hayır ve ilim ancak Yüce Allah’ın Kitabından çıkartılır ve ondan anlaşılır.
78. “Saklı” yani insanların gözlerinin göremeyeceği “bir Kitaptadır.” Bu saklı kitap ise Levh-i Mahfûzdur. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Allah nezdinde de mele-i a’lâdaki melekler nezdinde de ta’zim gören bir kitaptır. Saklı Kitaptan maksadın Yüce Allah’ın vahiy ve risaleti için indirdiği meleklerin ellerinde bulunan kitap olma ihtimali de vardır. Bundan kasıt da şu olur: Bu Kitap, şeytanların göremeyeceği şekilde saklıdır. Onlar onu değiştiremezler. Ona herhangi bir şey ilave edemez, ondan bir şey eksiltemez ve ona herhangi bir yolla ulaşamazlar.
79. “Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’e ancak Yüce Allah’ın türlü afetlerden, günahlardan ve kusurlardan tertemiz kıldığı melâike-i kiram dokunabilir. Ona ancak iyiden iyiye temizlenmiş kimseler el sürebildiğine, pis ve murdarlar ile şeytanlar ona el sürmeye güç yetiremeyeceklerine ve ona yaklaşamayacaklarına göre âyet-i kerime -dikkat çekme yolu ile- Kur’ân-ı Kerim’e temizlenmiş/abdestli kimseden başkasının el sürmesinin caiz olmayacağına da delildir. Nitekim bu konuda hadisler de gelmiştir. Bu sebeple bu ayetin emir manasında bir haber olduğu söylenmiştir. Yani “Kur'ân’a temiz olanlardan başkası el sürmesin.” demektir.
80. “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” Yani bu üstün sıfatlara sahip Kur’ân-ı Kerîm, kullarını dinî ve dünyevî nimetleri ile görüp gözeten âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Kullarını kendisi ile görüp gözettiği en üstün ve en değerli şey ise Kur’ân’dır. Bu Kur’ân, dünya ve âhiret maslahatlarını kapsayan bir kitaptır. Allah, bununla kullarına şükrünün altından kalkamayacakları şekilde merhamet etmiş bulunmaktadır. Onların görevlerinden birisi de bu Kur’ân’ın gereklerini yerine getirmek, onu açıklayıp ilan etmek, ona davet edip onu açıktan açığa bildirmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
81. “Şimdi siz bu sözü” bu pek büyük Kitab’ı ve hikmet dolu öğüdü “mü hafife alıyorsunuz?” Bundan dolayı mı gizlenip saklanıyorsunuz? İnsanlardan, onların kınamalarından ve dillerine düşmekten mi korkuyorsunuz? Buna gerek yok. Bu yakışmaz da. Çünkü bu gibi tutumlar sözüne güvenmeyen kimsenin yapacağı işlerdir. Kur’ân-ı Kerîm ise haktır. Öyle ki kim onu yenik düşürmek isterse mutlaka karşısında yenilgiye uğrar, kim kendisine karşı hücuma geçmeye kalkışırsa mutlaka Kur’ân ona üstün gelir. O hiçbir şekilde gizlenip örtülecek bir Kitap değildir. Aksine o, açıkça ortaya konmalı ve ilan edilmelidir.
82. “Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?” Allah’ın size lütfettiği rızka siz, yalanlama ve Allah’ın nimetini inkâr/nankörlükle mi karşılık veriyorsunuz? “Falan yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk”, diyor ve nimeti gerçek ihsan edicisinden ve gerçek sahibinden başkasına mı izafe ediyorsunuz? Yağmur yağdırdığında O’nun bu lütuf ve ihsanından ötürü Allah’a şükretmeniz gerekmez mi? Ki O da size lütfunu daha çok ihsan etsin. Çünkü yalanlamak, küfür ve nankörlük, nimetlerin kaldırılmasına, azap ve musibetlerin gelip çatmasına sebep olur.

83-85. Yani can gelip boğaza dayandığında ve sizler ölüm döşeğinde bu halde can çekişen kimseye bakıp durduğunuzda, biz ilmimizle ve meleklerimiz ile sizden ona daha yakınızdır. Ama siz bunu göremezsiniz.

86-87. Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten sizler öldükten sonra diriltilmeyecek, hesap görmeyecek ve amellerinizin karşılığını almayacaksanız ruhu bedene “geri döndürsenize!” Halbuki sizler de onu geri çevirmekten aciz olduğunuzu itiraf etmektesiniz. O halde sizler ya Muhammed aallalahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hakkı ikrar ve kabul edeceksiniz ya da inatlaşmaya devam edeceksiniz, böylelikle de sizin durumunuz ve kötü âkıbetiniz açıkça bilinmiş olacaktır.

75- Yıldızların battıkları yerlere yemin ederim; 76- Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir. 77- Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır. 78- Saklı bir Kitaptadır. 79- Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez. 80- O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. 81- Şimdi siz bu sözü mü hafife alıyorsunuz? 82- Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz? 83- Hele can boğaza gelince; 84- O vakit siz bakar durursunuz. 85- Biz ise o (ölmekte olana) sizden daha yakınızdır; ama siz görmezsiniz. 86- Madem ki siz (dirilip) hesaba çekilmeyeceksiniz; 87- Haydi, (bu iddianızda) samimiyseniz, o canı (bedene) geri döndürsenize!

75. Yüce Allah, yıldızlara ve yıldızların batış yerlerine ve Yüce Allah’ın o sırada meydana getirdiği ve O’nun azametine, büyüklüğüne ve tevhîdine delil olan olaylara yemin etmektedir. 76. Daha sonra hakkında yemin ettiği bu hususların büyüklüğüne dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:“Ki eğer bilirseniz bu, gerçekten büyük bir yemindir.” Bu yeminin büyük olması yıldızların, onların akıp gitmesinin ve batış yerlerine kaymalarının, pek çok delil ve ibretleri ihtiva etmesinden dolayıdır ki bunların tümünü sayıp dökmeye imkân yoktur. Kendisi için yemin edilen husus ise Kur’ân-ı Kerîm’dir. Onun hak olduğu, hakkında herhangi bir şüphenin söz konusu olmadığı ve ona herhangi bir şüphenin ulaşamadığı gerçeğidir:
77. “Şüphesiz o, çok değerli bir Kur’ân’dır.” Yani hayırları pek çoktur. İlmi oldukça fazladır. Her türlü hayır ve ilim ancak Yüce Allah’ın Kitabından çıkartılır ve ondan anlaşılır.
78. “Saklı” yani insanların gözlerinin göremeyeceği “bir Kitaptadır.” Bu saklı kitap ise Levh-i Mahfûzdur. Yani bu Kur’ân-ı Kerîm, Levh-i Mahfuzda yazılıdır. Allah nezdinde de mele-i a’lâdaki melekler nezdinde de ta’zim gören bir kitaptır. Saklı Kitaptan maksadın Yüce Allah’ın vahiy ve risaleti için indirdiği meleklerin ellerinde bulunan kitap olma ihtimali de vardır. Bundan kasıt da şu olur: Bu Kitap, şeytanların göremeyeceği şekilde saklıdır. Onlar onu değiştiremezler. Ona herhangi bir şey ilave edemez, ondan bir şey eksiltemez ve ona herhangi bir yolla ulaşamazlar.
79. “Ona tertemiz olanlardan başkası el süremez.” Yani Kur’ân-ı Kerîm’e ancak Yüce Allah’ın türlü afetlerden, günahlardan ve kusurlardan tertemiz kıldığı melâike-i kiram dokunabilir. Ona ancak iyiden iyiye temizlenmiş kimseler el sürebildiğine, pis ve murdarlar ile şeytanlar ona el sürmeye güç yetiremeyeceklerine ve ona yaklaşamayacaklarına göre âyet-i kerime -dikkat çekme yolu ile- Kur’ân-ı Kerim’e temizlenmiş/abdestli kimseden başkasının el sürmesinin caiz olmayacağına da delildir. Nitekim bu konuda hadisler de gelmiştir. Bu sebeple bu ayetin emir manasında bir haber olduğu söylenmiştir. Yani “Kur'ân’a temiz olanlardan başkası el sürmesin.” demektir.
80. “O, âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir.” Yani bu üstün sıfatlara sahip Kur’ân-ı Kerîm, kullarını dinî ve dünyevî nimetleri ile görüp gözeten âlemlerin Rabbi tarafından indirilmiştir. Kullarını kendisi ile görüp gözettiği en üstün ve en değerli şey ise Kur’ân’dır. Bu Kur’ân, dünya ve âhiret maslahatlarını kapsayan bir kitaptır. Allah, bununla kullarına şükrünün altından kalkamayacakları şekilde merhamet etmiş bulunmaktadır. Onların görevlerinden birisi de bu Kur’ân’ın gereklerini yerine getirmek, onu açıklayıp ilan etmek, ona davet edip onu açıktan açığa bildirmektir. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
81. “Şimdi siz bu sözü” bu pek büyük Kitab’ı ve hikmet dolu öğüdü “mü hafife alıyorsunuz?” Bundan dolayı mı gizlenip saklanıyorsunuz? İnsanlardan, onların kınamalarından ve dillerine düşmekten mi korkuyorsunuz? Buna gerek yok. Bu yakışmaz da. Çünkü bu gibi tutumlar sözüne güvenmeyen kimsenin yapacağı işlerdir. Kur’ân-ı Kerîm ise haktır. Öyle ki kim onu yenik düşürmek isterse mutlaka karşısında yenilgiye uğrar, kim kendisine karşı hücuma geçmeye kalkışırsa mutlaka Kur’ân ona üstün gelir. O hiçbir şekilde gizlenip örtülecek bir Kitap değildir. Aksine o, açıkça ortaya konmalı ve ilan edilmelidir.
82. “Size verilen rızka yalanlayarak mı şükrediyorsunuz?” Allah’ın size lütfettiği rızka siz, yalanlama ve Allah’ın nimetini inkâr/nankörlükle mi karşılık veriyorsunuz? “Falan yıldız sebebiyle yağmura kavuştuk”, diyor ve nimeti gerçek ihsan edicisinden ve gerçek sahibinden başkasına mı izafe ediyorsunuz? Yağmur yağdırdığında O’nun bu lütuf ve ihsanından ötürü Allah’a şükretmeniz gerekmez mi? Ki O da size lütfunu daha çok ihsan etsin. Çünkü yalanlamak, küfür ve nankörlük, nimetlerin kaldırılmasına, azap ve musibetlerin gelip çatmasına sebep olur.

83-85. Yani can gelip boğaza dayandığında ve sizler ölüm döşeğinde bu halde can çekişen kimseye bakıp durduğunuzda, biz ilmimizle ve meleklerimiz ile sizden ona daha yakınızdır. Ama siz bunu göremezsiniz.

86-87. Eğer iddia ettiğiniz gibi gerçekten sizler öldükten sonra diriltilmeyecek, hesap görmeyecek ve amellerinizin karşılığını almayacaksanız ruhu bedene “geri döndürsenize!” Halbuki sizler de onu geri çevirmekten aciz olduğunuzu itiraf etmektesiniz. O halde sizler ya Muhammed aallalahu aleyhi ve sellem’in getirdiği hakkı ikrar ve kabul edeceksiniz ya da inatlaşmaya devam edeceksiniz, böylelikle de sizin durumunuz ve kötü âkıbetiniz açıkça bilinmiş olacaktır.