17-22. “Canı çıksın o insanın, o ne nankördür! Allah onu hangi şeyden yaratmış? Onu meniden yaratıp merhalelerden geçirerek ona şekil vermiş; sonra, yolu ona kolaylaştırmıştır. Sonra onu öldürür ve kabre koyar. Sonra, dilediği zaman onu tekrar diriltir.” Bir âma olduğu halde düşe kalka Allah bilgisine koşan kimseye karşılık şu kendilerini bir şey zannederek Allah bilgisine karşı müs-tekbir davrananları Allah kahretsin. Ne nankör insanlar bunlar? En büyük inkâr, en büyük nankörlük Allah bilgisine karşı kayıtsız davran-maktır. Düşünebiliyor musunuz? Allah insanları muhatap kabul ediyor, kendi bilgisinden onlara aktarıyor, o bilgiye ulaşabilecek yeteneklerle donatıyor insanları, ama bu nankör insan bu bilgiye karşı istidat-larını kullanmıyor. Allah bilgisiyle ilgilenmiyor, vahye değer vermiyor. Vahiyden habersiz, Allah bilgisinden uzak bir hayat yaşamaya çalışıyor. Allah kahretsin böyle nankörleri. Bundan daha büyük bir nankörlük olur mu? Nankörlük, şükrün zıddıdır. Nankör; kendisine yapılan iyiliği in-kâr eden, gördüğü iyiliğin ve yardımların değerini bilmeyen, iyilik ve nimet verene karşı inkârcı bir tavır takınan kimse demektir. İyiliklere ve nimet verene karşı takınılan bu olumsuz tavra, nankörlük denir. Eskiler bu kötü ahlaka ‘küfrân-ı nimet’ derlerdi. Yani nimeti yalan say-ma, nimeti inkâr etme, nimeti ve sahibini görmezlikten gelme. Küfrân-ı nimet, nimet bulunduğunda haddi aşmak ve şükrünü yerine getir-memektir. (Lisânu’l-Arab 5/125) Râgıb, Müfredâtında şöyle der: Nimetin küfrü veya küfrânı, şükrünü edâ etmemek suretiyle nimeti örtmek demektir. “Küfrân” (nankörlük), nimetin inkârında kullanılırken, “küfür”, dinde inkâr anla-mında kullanılmaktadır. “Küfür” kelimesi ise, her iki anlamda da kulla-nılır. (Râgıb, el-Müfredât, s. 439). Allah’ın nimetlerine karşı gösterilen olumlu tavır, şükür iken, şükretmemenin Kur’an’daki adı küfürdür. Şükrün ve küfrün zıt anlam-lar içermesi, bazı âyetlerde açıkça gözükür: ‘Nankör’ kelimesi, Farsça’dan dilimize geçmiş bir sözcüktür. Gördüğü iyilikleri, kavuştuğu maddî ve manevi nimetleri inkâr eden, iyilik edeni ve nimet vereni bilmeyen, teşekkür veya şükretmeyen kimseye de nankör anlamında ‘kâfir-i nimet’ denmiştir. Kâfir, Allah’tan gelen gerçeğin üzerine örten, gizleyen, tanımayan ve inkâr edendir. Nankör de, iyilikleri, nimetleri ve bunları yapanları görmez, inkâr eder, bilmezlikten gelir. İnsan kendine yapılan iyilik ve yardımların, verilen nimet ve rızıkların kadrini (değerini) bilmeli. Bu iyilikler ister insandan gelsin, isterse Allah’tan gelsin; kişi bunun şuurunda olmalıdır. İyilik yapanlar genellikle karşılık beklemezler. Ancak iyilik yapanlar teşekkürü hak ederler. Bu teşekkür, hem yapılan iyiliğin derecesini artırır, hem nimetin devamını sağlar, hem de iyilik yapan ile yapılan arasında sevgi bağı kurar. Nankörlük ya insanlara karşı, ya da âlemlerin Rabbine karşı yapılır. Kişi, başkasından gördüğü bir iyiliği, bir yardımı, bir destek ol-mayı, görmezlikten gelse, bu bir nankörlüktür. İyilik yapanı unutarak nankörce davranmadır. İnsanlar ölünceye kadar birbirlerine muhtaçtırlar. Başkaları olmadan hayatlarını sürdüremezler. Maddi gücün her şeyi çözmediği tecrübelerle ispatlanmıştır. Kişiye ana-babasının iyiliğinden tutun da, hasta olunca tedavi eden doktora, ilim öğreten hocaya, yol gösteren bir büyüğe kadar, pek çok kimsenin iyiliği dokunur. Bir insana ana-babasının yaptığı iyilikleri saymak mümkün mü? Bu karşılıksız iyiliklere teşekkür etmek, insanlık ve yardım etme duygusunun yüceliğinin gereğidir. Türkçe’deki ‘bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır’ atasözü çok şey ifade etmektedir. Maddeyi bütün ilişkilerin temeline yerleşti-ren, çıkarından başka bir kutsal tanımayan, bu yüzden de derin bir egoizme saplanan günümüz insanına bunu nasıl anlatmalı? İnsan, diğer insanlardan gördüğü iyilik ve yardımlara teşekkür etmeli. Fakat iyilik edene kul köle olmak, onun karşısında ezilip büzülmek, zelil ol-mak doğru değildir. İyilik eden böyle bir şey beklerse, bu iyilik değil sömürü niyetidir. İyiliklere ve yapılan yardımlara, nankörlük etmek bir kötü ahlâktır, kınanması gereken kötü bir davranıştır. Kendisine iyilik yapılanın teşekkür etmesi, nasıl ahlâkî bir görev ise, yapılacak iyiliğin bir teşekkür ve minnettarlık beklentisine bağlı olmaması da aynı şe-kilde bir ahlak ilkesidir. Bu konuda ölçü şu olmalıdır: Birisinden iyilik gören, bunu unut-mamalı; birisine iyilik yapan, bunu hatırlamamalıdır. Esas nankörlük, Allah'a karşı yapılandır. Nimeti haramlarda kullanmak, o nimete nan-körlüktür. Gözü haramda kullanmak, göz nimetine; kulağı haramda kullanmak kulak nimetine nankörlüktür. Dolayısıyla insandan sâdır olan her amel/eylem, ya şükürdür veya küfür (nankörlük). Kişinin için-de yüzdüğü bunca nimeti görmezlikten gelip başına gelen bazı mu-sibetleri anması, nankörlük karakterini uyandıran durumlardandır. Yi-ne İnsana ulaşan sıkıntıların ve korkuların ortadan kalkması da nan-körlüğün ortaya çıktığı durumlardandır: “Denizde size bir sıkıntı do-kunduğu zaman O’ndan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca yine yüz çevirirsiniz. Gerçekten insan nankördür.” (17/İsrâ, 67) Nankör kimse, ortada olduğu halde Allah’ın nimetlerini gör-mezlikten, kendisine verilen nimetleri, kendisinden uzak tutulan çeşitli belâları ve kötülükleri bilmezlikten gelir. Nankör insan, Allah’ın nimet-lerine karşı duyarsız, kendisine bahşedilen nimetlerin kadrini bileme-yen kimsedir. Nankörlük, her insanın fıtratında olmakla birlikte, ka-rakterleri iman esaslarına göre şekillenmeyenlerde iyice belirginleşir. “Kahrolası insan, ne de nankördür!” (Abese, 17) İnsan, nankörlükten kurtulup minnettarlığa, şükreden bir kul olmaya yönelmelidir. Hoşuna gitmeyen olaylar karşısında da sabırla direniş göstermelidir. Kur’an’ın ifadesine göre inkârcıların nankörlük-leri, onların ‘küfr’ etmelerinden kaynaklanır. Küfr ile nankörlük farklı gibi görünse de aralarında yakınlık vardır. Nankörlük kelimesinin anlam sahası içerisinde tıpkı küfr gibi, Allah’ı yaratıcı, bütün evrenin sa-hibi ve canlılara ait geçim kaynaklarının var edicisi olduğunu; insanın sahip olduğu hayat, can, kalp, eşya gibi şeylerin O’nun tarafından ve-rildiğini inkâr etmek vardır. Bu tutum da elbette tıpkı küfr’e düşmek gi-bidir. Söyleyin bakalım, Allah bilgisi olmadan şu konuları bilebilecek misiniz? Allah onu neden, hangi şeyden yarattı? Vahye müracaat et-meden bunu bilebilecek misiniz? Yaratılışın sırrını çözebilecek misiniz? Niye varsınız bu dünyada? Kim var etti sizi? Var olmadan önce neydiniz? Neredeydiniz? Ölüm nedir? Öldükten sonra nereye gideceksiniz? Bu hayatın mânâsı nedir? Bütün bu konularda sıhhatli bir bilgiye ulaşmak mı istiyorsunuz? Yani insanı tanımak, insanı tanımla-mak mı istiyorsunuz? İnsanı tanımak ve onu mutlu etmek mi istiyor-sunuz? İnsan için ona en uygun bir sistem, bir hayat tarzı geliştirmek mi istiyorsunuz? Eğer bu insanı bu insanın yaratıcısı olan Allah’ın bu insanla alâkalı bildirdiği vahiy birimlerinden habersiz olarak onu sadece maddeden, sadece bedeninden ibaret zannedip bu maddesinden başka ne Allah, ne melek, ne hayat, ne ölüm, ne ölüm ötesiyle, ne de yaratılış berisiyle ilgisi olmayan bir insan kabul eder ve tüm sisteminizi böyle bir insan üzerine bina etmeye kalkışırsanız, bu insanı zinhar mutlu edemezsiniz. Zinhar bu insanı bunalımlardan kurtaramazsınız. Ne kendinizi, ne de toplumu kesinlikle intiharlardan kurtaramazsınız. Ama insanı Allah’ın tanıttığı gibi böylece tanır ve ona yaratıcısının çizdiği hayat programını uygularsanız, işte o zaman insanla alâkalı en sıhhatliyi bulmuş olursunuz. İşte o zaman insanı mutlu etmiş ve tüm bunalımlardan kurtarmış olursunuz. Bunun başka hiçbir çaresi yoktur. Kendilerini, toplumlarını bu vahiy bilgisinden müstağni görenler, bu nankörler ne zannediyorlar kendilerini? Neye güveniyorlar bu Allah bilgisini reddederlerken? Nasıl da nankör davranıyorlar Allah bil-gisine karşı? Neden meydana geldiklerini hiç düşünmüyorlar mı? Allah onları bir nutfeden yaratmadı mı? İnsan neden yaratıldığına bir bakmıyor mu? Hor hakir bir damla sudan yaratıldığını hiç düşünmüyor mu bu nankör insan. Nasıl da unutuyor bunu. Atılmış bir damla sudan yaratıldığını, eline değdiği za-man, elbisesine bulaştığı zaman yıkama lüzumu duyacağı hor hakir bir damla meniden meydana gelmedi mi? Ananın ve babanın malum yerlerinden çıkan bir damla nutfeden, bir damla meniden yaratıldığını ne çabuk unutuyor bu insan? Nasıl yapabiliyor bunu? Neden yaratıldığını, nasıl ve kim tarafından yaratıldığını unutup kendisini bir şey zannedip Rabbine karşı kafa tutmaya nasıl cüret edebiliyor? Neyine güveniyor? Baba ihlilindeyken, ana rahmindeyken onu kim korudu? Ana rahmini kim emin bir istikrar mahalli kıldı? Atılıp gitmekten, telef olup gitmekten kim korudu onu? Veya aklı başında değilken, bebekken, acizken, güçsüzken, bilgiden yosunken, kendini bile korumaktan acizken şimdi biz ona gücünü bilgisine verirken bize karşı gelsin diye mi veriyoruz bütün bunları ona? Bizim kendisine verdiklerimizi nankörce bize düşmanlıkta mı kullanıyor? Onu böyle iki pislik mahallinden çıkan bir meniden yarattıktan sonra da onu takdir edip insan haline çevirmişiz. Gözünü, kulağını, elini, ayağını aklını, fikrini, ferasetini vermişiz ona. Sonra da onun için yolunu kolaylaştırmışız. Ana rahminden çıkma yolunu kolaylaştırmışız ve de hayat yolunu kolaylaştırmışız ona. Sonra da onu öldürür kabre koyarız. Kabri nerede olacak? Nerede vadesi yetip ölecek? Tüm bunları biz takdir etmişiz. İnsanın hayatı da kendi elinde değil, ölümü de. Gelişimiz de elimizde değil, gidişimiz de. Sonra dilediği zaman da sizi tekrar diriltecektir Allah. Kalkın dediği anda kalkmamak da elinizde değildir. Yaratırken, öldürürken kimseye sormadığı gibi yarın diriltirken, mezarlarınızdan kaldırırken de kimseye sormayacak Allah. Öyleyse ey Allah karşısında bilgi iddiasında bulunanlar! Ey kendilerini bir şey zannedip Allah karşısında güç iddiasında bulunarak Allah’a kafa tutmaya kalkışanlar! Ey neden yaratıldıklarını, kim tarafından var edildiklerini unutarak yaratıcılarının yasalarını görmezden gelenler! Ey Rabblerinin kitabına karşı müstekbir davrananlar! Ey va-hiy bilgisine karşı ihtiyaçsız davrananlar! Ey Rabblerinin istediği hayatı yaşamayanlar! Rabblerinin kitabına karşı kayıtsız kalanlar şu gerçeği hiçbir zaman unutmamalısınız. Sen ki basit bir varlıktın! Sen ki hiçbir şey bilmiyordun! Sen ki akılsız, idraksiz, elsiz ayaksız bir damla su idin! Ana rahmine atılmış bir damla kan idin. Bu durumdayken seni orada koruyan, seni yaratan, sana seni tanıtan, sana çevreni tanıtan, sana şuur ve bilgi veren, sana kendini, varlığını, Allah’ı tanıma imkânı veren, seni adam eden Rabbini nasıl unutuyorsun? Nasıl oluyor da O Rabden gelen bilgilerle bilgilenmeyi bırakıp ta başkalarının bilgilerini bilgi kabul ediyorsun? O Rabbe karşı nasıl nankör davranabiliyorsun? Onun kitabına karşı nasıl ilgisiz kalabiliyorsun? Düşünsene, basit bir kan pıhtısının gücü ne? Bir damla basit kan parçasının gücü, değeri ne olabilir ki? Anlama gücü yok, düşünme gücü yok, söz söyleme gücü yok. Böyle bir varlığa Allah kendi bilgisini nasip ediyor. Onu muhatap kabul ediyor ve vahyini gönderiyor. Bundan daha büyük bir şeref olur mu? Seni böyle bir damla sudan yaratan, seni adam edeni inkar mı ediyorsun? Sen kendi kendini yarattığını, kendi kendini adam ettiğini mi zannediyorsun? Babanın sulbünden ana rahmine düştüğün, atıldığın zamanı bir hatırlasana. Adam olacak hiçbir tarafın yoktu. Gücün kuvvetin yoktu, bilgin, görüşün yoktu. Elin, ayağın yoktu. Çevren, fırsatın, imkanın yoktu. Evin, barkın, paran, pulun yoktu. Bağın, bahçen yoktu. Hiçbir şeyin yoktu. Şu anda sen adamsan ve bütün bu imkânlara sahipsen unutma ki bütün bunları sana Allah verdi ve seni adam eden de Allah’tır. Şu an-da aklım var diyorsan onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var di-yorsan, onu sana veren O’dur. Ekonomik gücüm var, siyasal gücüm var, diyorsan bunları da sana veren O’dur. Sahip olduğun, benim de-diğin neyin varsa hepsini sana veren O’dur. Sen bütün bunları sana veren ve seni yoktan var eden Rabbini nasıl inkar ediyorsun? Nasıl oluyor da her şeyini kendisine borçlu olduğun Rabbini diskalifiye ederek kendi tanrılığını iddia ediyorsun?