Abese Suresine Dön

Abeseعبس

9. Ayet

9Abese Suresi

وَهُوَ يَخْشٰىۙ

Ki o, (Allah’tan) korkar.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

8-10. “Sen, Allah’tan korkup sana koşarak gelen kimseye aldırmıyorsun.” Beri tarafta şu Allah’tan korkarak sendeki bilgiye, vahiy bilgisine ulaşmak, onunla temizlenmek iştiyakıyla koşa koşa sana gelene, düşe kalka gelene gelince, ötekilerle ilgileneceğim diye sen ona karşı sırt dönüp kulak vermiyorsun. İşte böylece Rasulullah efendimizi fazla üzmemek için üçüncü şahıs sığasıyla Rabbimiz uyarıverdi onu. Kıyâmete kadar onun yolunun yolcusu olan bizlere de, bu konuda uyarıda bulunarak ders verdi Rabbimiz. O halde insanlar hiçbir konuda hüküm verirken cahiliyeden etkilenmeyecekler. Hangi konuda hüküm verirsek verelim, o konuda mutlaka vahiy etkili olmalıdır. Vahiy yol gösterici olmalıdır. Kim iyi, kim kötü? Kim büyük, kim küçük? Kim üstün, kim alçak? Kim öncelikli? Kim önde, kim arkada? Bunu vahiy demelidir. Kime önce anlatalım? Kime değer verelim? Bunu vahiy demelidir. Câhilî değer yargılarına asla iltifat etmemeliyiz. “Efendim falanlar ekonomik ve siyasal yönden güçlüdürler, binaenaleyh onlarla beraber olalım. Önce onlara anlatalım, önce onları kazanalım, hayır!” Bunlar câhili güç anlayışlarıdır ve bu sûrede bunun reddedilmesi gerektiğini anlatıyor Rabbimiz. Kim bereketli, kim bereketsiz? Bunu vahiy belirlemelidir. Bunu kendi kendimize belirlemeye kalkışmamalıyız. Müslüman ne kadar da fakir olursa olsun, ne kadar da sosyal yönden zayıf olursa olsun her zaman kâfire tercih edilmelidir. Her zaman kâfirden üstün görülmeli ve değer verilmelidir. Burada Rasulullah efendimizin birkaç mâzereti vardı. Birincisi daha önceden bu konuda Rabbimizden bir uyarı gelmemişti. Kendisine bu uyarı gelinceye kadar bunun böyle olması gerektiğini bilmiyor-du. İkincisi, Ümmü Mektum Rasulullah efendimizin akrabasıydı. Hz. Hatice annemizin halasının oğluydu. Yani başka zaman da gelip Ra-sulullah’a sorabilirdi. Başka zaman da Allah’ın Resûlü kendisiyle ilgilenebilirdi. Sonra bir başka mâzereti de Abdullah İbni Ümmü Mektum bir rivâyete göre Müslüman’dı, o anda ölseydi cennete gidecekti, ama berikiler kâfirdi, o anda onlar ölselerdi onlar cehenneme gideceklerdi. Onun için Allah’ın Resûlü felâketin ciddiyetine binaen berikilere yöneliyordu. Abdullah Ümmü Mektum âmâydı, zor gelmişti oraya kadar. Düşe kalka gelmişti, samimi olarak gelmişti, amel etmek üzere gelmişti, işkenceye adaylığını koyarak gelmişti. Rabbimizin arzusu, müşriklerin ona tercih edilmemesiydi. Bu âyetlerden anlıyoruz ki tebliğ edeceğimiz insanların sıralamasını biz kendi kendimize yapmayacağız. Bunlar garibanlar, bunlar işçiler, bunlar anlamazlar, bunlar işe yaramazlar, bunları bırakalım da şunlara yönelelim demeyeceğiz. Önce müdürlere anlatalım, önce elit tabakaya gidelim, önce idarecilere ulaşalım, önce öğretmenlere, önce talebelere, önce erkeklere, önce filanlara, falanlara anlatmalıyız demeyeceğiz. Câhilî güç anlayışlarına kapılmayacağız. Karşımızdaki kim olursa olsun, ne olursa olsun bizden İslâm konusunda bir talebi söz konusu olduğu zaman, “Yok ya! Bunun niyeti öğrenmek değil! Bunun niyeti dalga geçmek! Bunun niyeti beni oyalamak!” demeyeceğiz. Allah diyor ki bakın: Sana ne bundan? Seni ne ilgilendirir bu? Onun hesabı senden sorulmayacak, senin hesabın da ondan sorulmayacak. Ne bilirsin? Belki samimi olarak dinleyip amel edecektir o. Öyleyse karşımızdaki insanları şu şekilde gruplamamız güzel olacaktır: Karşımızdaki insan ya Müslümanlığının farkında olmayan birisidir, ona İslâm’ı ulaştıralım, belki bizim uyarımız ona fayda verecek ve adam olacaktır. Ya da mü’mindir, bizim anlatmamız sonucunda hayatına biraz daha çeki düzen verecektir. Öyleyse biz neticeyi düşünmeyeceğiz. Çünkü bakın Allah âyet-i kerimesinde şöyle diyor: Belki yola gelirler, belki adam olurlar. Öyleyse çevremizdeki insanları inzar edeceğiz ama kovmayacağız. Uyaracağız ama azarlamayacağız. İnzarımız onları kovma ve azarlama mânâsına gelmeyecek, aksine onlara acıma mânâsına gelecektir. İnsanların her zaman bize ulaşabilmeleri için imkân hazırlayacağız. İnsanlardan uzaklaşıp, fildişi kulelerimize çekilmeyeceğiz. Sürekli insanların içinde, onların bize ulaşabilecekleri bir konumda olacağız. Allah korusun da bugün kimi hocaların evine insanlar gündüz saat 10’dan önce, gece de saat 10’dan sonra girememektedirler. Neden? Efendim zat-ı âlileri istirahat buyuracaklarmış. Bu gerçekten çok ayıp bir şeydir. Allah’ın Resûlü’-nün hayatında böyle bir şey kesinlikle yoktur. İnsanlar her an ona u-laşma imkânına sahiptiler. Gerçekten mü’minlerin ihtiyaçları varsa ge-lebilmeliler, girebilmeliler, bulabilmeliler bizi. Kâfirler kim olurlarsa olsunlar, ne olurlarsa olsunlar, makamları, konumları, servetleri, zenginlikleri ne olursa olsun kesinlikle mü’-minlere tercih edilmemelidir. Makamı, konumu, kültürü, seviyesi ne o-lursa olsun Müslüman her zaman kâfire tercih edilecektir. Müslüman her zaman kâfirden üstündür, bunu hiçbir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Çünkü toplumda zenginlerin, makam sahiplerinin, mansıp sahiplerinin üstün tutulması, garibanların, fakirlerinse alçak tutulması cahiliye âdetidir ve İslâm’ın kesinlikle reddettiği bir anlayıştır. Bakıyoruz bugün kimileri zenginler için fakirleri, müstekbirler için mustaz’af-ları, makam mansıp sahipleri için sıradan Müslümanları fedâ etmekte-dirler. Hep yüksek tabakadan insanlarla düşüp kalkmaya çalışıyorlar. Allah korusun bu nifak alâmetidir ve İslâm’ın kesinlikle reddettiği bir anlayıştır. İslâm’ın ilk maya tuttuğu Mekke toplumunda Rasulullah’ın çev-resinde onun dâvetine kucak açanlar toplumun en gariban insanlarıydı. Mekke’nin ileri gelen zenginleri, kendini beğenmiş müstekbirler, toplumun kalburüstü insanları Resûl-i Ekrem’in yanına geldikleri zaman bu gariban insanlarla onun meclisinde birlikte yan yana oturmak şöyle dursun, tükürüklerini bile bu adamlara reva görmüyorlardı. Ra-sulullah’ın yanına geldiklerinde Bilal, Habbab bin Eret, Ammar bin Ya-sir, Süheyb-i Rûmi gibi garibanları, kendi ifadeleriyle baldırı çıplakları orada, onun yanında gördükleri zaman kahroluyorlar, mahvoluyorlar ve: “Ey Muhammed! Eğer bizim senin yanına gelmemizi istiyorsan kov bu adamları. Bu baldırı çıplaklar senin meclisinde bulundukları sürece kesinlikle biz senin yanına gelmeyiz, gelemeyiz. Biz bu adamlarla birlikte asla oturamayız” diyorlardı. “Biz azîz, bunlarsa zelil” di-yorlardı. Malda, makamda, elbisede, servette, samanda izzet görüyorlardı. “Bunlara sahip olanlar azîz, bunlardan mahrum olanlar da zelildir” diyorlardı. “Ey Muhammed! Kavminden bunlara mı razı oldun? Bu kadar insanın içinden bunları mı seçip beğendin? Yani sence aramızda Allah’ın nîmet verip üstün kıldıkları bunlar mıdır? Biz bunlara mı tabi olacağız? Bunlara mı uyacağız? Senin bu anlayışından vazgeçip bize bu adamlardan ayrı bir meclis yapmanı istiyoruz. Dışarıdan gelen Arap elçilerinin bizleri bu düşük insanların yanında görmelerini istemiyoruz, buna tahammül edemiyoruz. Biz senin yanından ayrıldıktan sonra onları yanına alabilirsin. Biz çıktıktan sonra istediğin kadar onlarla otur ama biz varken onları çıkar” diyorlardı. Bunların, bu müstekbirlerin İslâm’a girmeleri konusunda, küfürden, şirkten, cehenneme doğru gitmekten kurtulup imanla, İslâm’la, cennetle tanışmaları konusunda çok haris davranan, bunların cehenneme gitmelerine vicdanı asla dayanmayan Allah’ın Resûlü sırf onları kaybetmemek için onların bu tekliflerine karşılık: “Bunu bir düşüneyim,” buyurunca hemen arkasından Rabbimiz En’âm sûresindeki şu âyetini gönderiyordu: “Peygamberim, Sırf Allah’ın rızasını dileyerek sabah akşam Rabblerine dua edenleri huzurundan kovma. Onların hesabından sen sorumlu değilsin, onlar da senin hesabından sorumlu değildirler. Onları huzurundan kovduğun takdirde zalimlerden olursun.” (En’âm 51,52) “Peygamberim, söz dinleyecek olanlar mü’minlerdir. Sana ve senin dâvetine değer verecek olanlar bunlardır. Sakın inanmayanları inananlara tercih etme! Sakın kâfirleri mü’minlere tercih etme! Allah’a iman edip sırf Allah’ın rızasını kazanmak derdiyle sabah akşam Rablerine dua eden, Rabblerine kulluk eden ve bu dâvânın temel taşları, yani bu dâvânın bereketi durumunda olan bu garibanları sakın berikilerin hatırına huzurundan kovma! Çünkü ne sen onların hesabından sorumlusun, ne de onlar senin hesabından sorumludur. Senin hesabın sana, onların hesabı da kendilerine aittir. Bu gariban Müslümanların gariban olmaları ya da onların fakir olmaları benim Rabbleri olarak onlara takdir ettiğim rızkın neticesidir. Bu benim takdirimdir, senin bu-nunla bir ilgin, alâkan yoktur. Sonra bu gibi şeylerin, fakir fukara olmak gibi ölçülerin iman yönünden hiçbir değeri yoktur. Ne zenginler daha iyi Müslüman’dır, ne de fakir olanlar daha az Müslüman’dır. Bunun imanla bir ilgisi yoktur. Öyleyse ey Peygamberim sakın bu insanlar fakirdir diye huzurundan kovmaya ve ötekileri bunlara tercih etmeye kalkışma.” Görüyor musunuz Rabbimizin uyarısını? Gerek En’âm’daki bu uyarısı, gerekse bu sûredeki Rabbimizin uyarısının gelişinden sonra Allah’ın Resûlü çok korkmuştur. Hatta sahâbe-i kirâm efendilerimizin ifadelerinden anlıyoruz ki, bu âyetin gelişinden sonra Allah’ın Resûlü biz kendisinin yanından ayrılmadıkça bizim yanımızdan ayrılamıyordu diyorlar. Kılıçlarına kendi kılıçları, paralarına kendi paraları, evlerine kendi evleri gözüyle bakabilme özellikleri onları öyle bir kardeş yapmıştı ki, aralarında ne sosyal sınıf farkları, ne de üstünlük-alçaklık an-layışları kalmıştı. Hepsi yıkılıp gitmişti. Burada Rabbimiz Resûl-i Ekrem’in dâvetine ilk önce koşan, İs-lâm dâvâsına gönül veren garibanların gönüllerini almayı murad ediyor. Şu cahiliyenin değer yargılarıyla, şu şirk âdetleriyle, şirk anlayışlarıyla kendilerini üstün görüp çirkin ifadeleriyle üzdüğü gariban Müslümanların kendi katında değerli olduklarını ortaya koyuyor. Bu ifadeler bir yandan kendilerini üstün gören müstekbirlere bir tehdit unsuru oluştururken, öbür taraftan da bu garibanlara şu mesajı veriyordu: “Ey benim katımda değerli kullarım! Sakın sizler bu değersizlerin ifadelerinden üzülmeyin! İt ürür, kervan yürür.” Yirmi dört saatimizin herhangi bir bölümünde bizden İslâm is-teyen bir talep olursa bunu derhal yerine getirmek zorunda olduğumuzu asla unutmamalıyız. Bizden İslâm’ı, Kuran ve sünneti öğrenme hususunda bir istek, bir talep vâki olmuşsa bunu asla reddetme hakkımız yoktur. Derhal bu talebe koşmalıyız. Ya da insanlardan böyle bir talep olmadığı halde kendiliğinden bir fırsat oluşmuşsa yine hemen onu yerine getirmek zorunda olduğumuzu da unutmamalıyız. Hele hele insanlardan bize dini anlat diye bir talep vâki olmuşsa kesinlikle reddetmeyelim, duymazdan gelmeyelim, savsaklamayalım, gevşek davranmayalım. Âyet bir de bizden bunu istiyor. Bize bunu anlatıyor. Allah aşkına Rabbimizin bu uyarısına kulak verip bu konuya çok dikkat edelim. Talep varsa reddetmeyelim, ama talep olmadan da bir fırsat çıkmışsa karşımıza onu da değerlendirmeden yana olalım inşallah. Yani karşımızdaki insanların, hanımlarımızın, çocuklarımızın, komşularımızın, dükkanımızda çalıştırdıklarımızın, arkadaşlarımızın illâ da dilleriyle bizden İslâm’ı sormalarını, istemelerini beklememeliyiz. Halleriyle, vaziyetleriyle sorduklarının ve istediklerinin hemen farkına vararak onlara onların muhtaç oldukları İslâm’ı hemen anlatmaya başlayıverelim. Ne biliyorsunuz belki şu ana kadar çocuklarımız hal diliyle bize Bakara’yı, Âl-i İmrân’ı, En’âm’ı sordular. Veya sordukları konular buralarda anlatılıyordu da biz onlara bunu anlatamadık. Öyleyse bizler öğrenelim bunları da, hem kendimizi, hem de çevremizi bunlarla diriltmeye çalışalım. Bunu yaparken de fakir-zengin ayırımı yapmayalım. Gören, görmeyen ayırımı yapmayalım. Üstün-alçak ayırımı yapmayalım. Çünkü İslâm’a göre, gören, âmâdan üstün değildir. Malı olan, malı olmayandan üstün değildir. Malla imtihan olan, malsız imtihan olandan üstün değildir. Eli olan, çolak yaratılandan üstün değildir. Dili olan, dilsiz imtihan edilenden üstün değildir. İlimle imtihan olunan, ilimsiz imtihan olunandan üstün değildir. Ekonomik ve siyasal güce sahip olan, bunlardan mahrum olandan üstün değildir. Bunlar birer imtihan konusudur. Birisi öyle, diğeri böyle imtihan edilmektedir. Onun imtihan sorusu böyle, berikisinin ki de öyledir. Kimin kazandığı sonra belli olacaktır. Öyleyse zinhar Allah’ın sizi neyle imtihan edeceğine karışmayın! “Ya Rabbi beni şunlar şunlarla imtihan et! Ya Rabbi beni üç çuval parayla, beni beş villayla, beni şöyle bir makamla, şöyle bir imkânla imtihan et! Ya Rabbi bana çevre ver! Bana müdürlük ver! Bana şu ko-nuda fırsat ver! Bana erkek evladı ver! Beni şununla bununla imtihan et!” diyerek O’na yol göstermeye, akıl vermeye kalkışmayın. O sizin neye lâyık olduğunuzu, neyle ve nasıl imtihan edilmeniz gerektiğini en iyi bilen ve size lâyık sorular gönderendir. Bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın. Çünkü bu konular sizin bileceğiniz şeyler değildir. Bakın peygamberiniz kendi içtihadıyla ufak bir yanılgıda bulundu da hemen Rabbimizin uyarısıyla karşı karşıya geliverdi. Câhilî bir değer yargısıyla kendisinden İslâm talep eden bir garibanı terk edip o müstağnî olanlara yöneldi. Hazır karşısında İslâm isteyen varken berikilere anlatmaya kalkıştı da Rabbimiz hemen uyarıverdi. “Sana ne onun temizlenmesinden? Sen senin karşında samimi olarak gelene yönelmeliydin” buyuruverdi. Yok! Yok! Olmaz bu! Bu davranış sana yakışmaz peygamberim! Ben bu davranışını tasvip etmiyorum! Ben bunu onaylamıyorum! Ben bunu düzeltiyorum! Bu davranışın ümmete yansıması olmayacak! Ben bunu ümmetine böylece yansıtmayacağım! Çünkü senin tüm hayatın, tüm kavil ve fiillerin ümmetin için örnektir, bağlayıcıdır. Senin tüm yaptıkların dindir. Onun içindir ki ben bu davranışının din olarak ümmetine intikalini istemiyorum. Doğrusu o ki ancak senin ya-pacağın hatırlatmaydı. Ama evvelemirde Müslüman’a. Evvelemirde isteyene olmalıydı bu hatırlatma. Çünkü: