95. “Sonra kötülüğün yerine iyilik koyduk, öyle ki, çoğalıp, "Babalarımız da darlığa uğramış, bolluğa kavuşmuşlardır" dediler. Bu yüzden onları, haberleri olmadan, ansızın yakalayıverdik.” Evet daha sonra da biz o kötülükleri, o sıkıntıları iyilikle değiştiriveririz. Yâni onların tüm sıkıntılarını alıveririz. Tüm kıtlıklarını, yokluklarını, dertlerini, sıkıntılarını, hastalıklarını, mahrumiyetlerini alıveririz de onların yerine bolluklar, rahatlıklar veriveririz. Öyle ki çoğalırlar, çoğaldıkça çoğalırlar. Evlâtların çokluğu, malların çokluğu, mülklerin çokluğu, dünyalık ve rahat adına ne varsa hepsini çok çok veriveririz. Ve sonra da derler ki bu normal bir hayatın gerekleridir. Bir zamanlar babalarımızın başından da böyle şeyler gelip geçmişti. Atalarımız da böyle kıtlık ve bolluk zamanları yaşamışlardı, bunlar hayatın birer cilvesinden başka bir şey değildir diyerek bunların birer imtihan sebebi olduğunu, akıllarını başlarına devşirtecek birer uyarı olduğunu unuturlar, kendilerine verilen bu nimetlerle bu bolluklarla sevinip coşmaya başlarlar, şımarıp, gururlanmaya başlarlarla da biz de onları ansızın yakalayıveririz ve işlerini bitiririz diyor Rabbimiz. Evet Allah önce birbiri ardından uyarıcılar gönderir, belâlar ve musîbetler gönderir, fırsatlar yaratır, tembihlerde bulunur. Eğer onlar kendilerine gelen bu uyarılara aldırış etmezler ve tüm bu şiddetler onların kalplerini yumuşatmazsa, o sıkıntılardan ibret alıp Rablerine dönmezlerse o zaman da Allah onların bu tür sıkıntılarını kaldırıveriyor. Onlara her konuda bolluklar gönderiveriyor. En’âm’daki âyetin ifadesiyle söylersek onlara her şeyin kapılarını açıverir. Allah diyor ki onlara her şeyin kapılarını açıveririz. Öyle bir bolluk, öyle bir refah, öyle bir hürriyet veririz ki tüm engelleri tüm sıkıntıları kaldırıveririz. Paralar, mallar, mülkler, servetler, altınlar, gü-müşler, atlar, arabalar, marklar, dolarlar her taraftan üzerlerine rızık-lar nimetler yağmaya başlayıverir. Ne arzu ederlerse önlerinde, ne ararlarsa bulabilecek, ne isterlerse yapabilecek hale gelirler. Hastalık, dert, sıkıntı, açlık, fakirlik hiç bir dertleri, hiç bir sıkıntıları kalmayıverir. İşleri açılır, ev alırlar, dükkan alırlar, şansları yaver gider, milletvekili olurlar, bakan olurlar, dekan olurlar, YÖK başkanı olurlar, dünya nimetleri adına Cenâb-ı Hak bütün kapıları açıverir. Ferahlanır, ne oldum delisi olurlar, bütün bunları kendilerinin yaptığını iddia ederek takdiri unutuverirler. Bu da ayrı bir imtihan. Bolluk da ayrı bir imtihandır. Adam sey-yar satıcı olarak başlar, üç tekerlekliyle işe başlar sonunda Vehbi Koç oluverir, Sakıp Sabancı oluverir. Cenâb-ı Haktan hayırlısını istemek zorundayız. Çünkü Allah verir ama bazen bu verdikleriyle kendisini unutturuverir. Çünkü buda ayrı bir imtihandır, bunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız. Açılan her kapı, verilen her imkân eğer bize Allah’ı unutturuyorsa o zaman çok korkmak zorundayız. Hani Kur’-an’da anlatılan bağ sahiplerini bahçe sahiplerini çok iyi biliyoruz. Şunu hiç bir zaman hatırımızdan çıkarmamalıyız: Şiddet ve sı-kıntılarla yapılan imtihan ayrı, bollukla yapılan imtihan ayrıdır. Bu bollukla yapılan imtihan ötekisinden çok daha tehlikeli çok daha zor bir imtihandır. Rabbimizin darlıkla sıkıntıyla yaptığı imtihan insanın kalbini yumuşatıp insanı Allah’a çevirmesi açısından onu başarmak belki kolaydır ama bu bollukla yaptığı imtihan insanların şımarıklılığını, müstekbirliğini artırdığı için, insanı eyvallahsız hale getirdiği için bunu başarmak gerçekten çok zordur. Birinde sabır diğerinde, şükür gerekir. Sıkıntıya sabır, bolluk karşısında da verilen nimetler cinsinden şü-kür ister Allah. Evet dikkat ediyor musunuz Rabbimiz diyor ki bu adamların akılları başlarına gelsin de bize dönmeyi anlasınlar diye biz onları fakirlik, kıtlık, açlık, geçim darlığı, hastalıklar, çeşitli afetler ve zaruretlerle yakalayıverdik. Onları türlü türlü sıkıntılara sokuverdik ki kabukları yırtılsın da tevhid açığa çıksın diye. Küfürden, şirkten vazgeçsinler de iman etsinler diye. Sığınacak kapıları kalmasın da bize sığınsınlar diye. Yalvaracak, başvuracak, dövecek kapıları kalmasın da bize yalvarıp-yakarsınlar diye. Ama şeytan onlara amellerini süslü gösterdi de hayrı şer, şerri hayır gösterdi de, iyiliği kötülük, kötülüğü iyilik gösterdi de onlar adam olma, uyanma istidatlarını kaybettiler. Evet aslında o imtihanlar, o belâlar ve musîbetler onlarda sı-ğınma, kulluk ve kurtuluş hissini, Allah’a yalvarıp yakarma hissini uyandıracak ilahi uyarılardı. Bakın Rabbimiz aynı sûrenin az ilerisinde bu hususu şöyle anlatır: "Andolsun ki, biz de Firavun ailesini, ders alsınlar diye yıllarca kuraklığa ve ürün kıtlığına uğrattık." (A’râf 130) Ama bilelim ki bunların ilahi uyarıcılığı devamlı değildir. Onun içindir ki böyle bir durumla karşı karşıya gelen kişi hemen onu bir nimet bilmeli ve süratli bir şekilde uyanıp tevbe ve yalvarışlarla Allah’a yönelmeli ve durumunu düzeltmesini bilmelidir. Zira bu durum kısa bir süre sonra kaldırılıverir. Ya da esasen kısa bir süre sonra bu uyarının tesiri gittikçe azalır ve nihâyet o sınırlı müddet bitiverir. Yâni o sıkıntının uyarıcı özelliği kayboluverir. Bir alışkanlık ve tabii bir hal oluverir. Yâni kısa bir dönem sonra bu belâların bu sıkıntıların terbiye edici hiç bir tesiri kalmaz. Evet Allah dönsünler diye, tevbe etsinler diye, kendilerine gelsinler de Allah’a yalvarsınlar diye onlara belâlar, sıkıntılar gönderdi. Hiç değilse böyle bir durumdalarken bari yalvarıp yakarmalı değiller miydi? Ama gelin görün ki bunların taşlaşmış kalplerini bu belâlar ve musîbetler bile Allah döndüremedi. Kalpleri taş gibi kaskatı kesildi de amellerini şeytan kendilerine süslü gösterdi. Yada şeytan onlara bu gelenleri farklı biçimde yorumlattı. Meselâ Âd kavmi, Hûd kavmi, Lût kavmi, Eykeliler Allah’ın kendilerine ibret alsınlar diye gönderdiği bu belâları tabiat kanunları olarak yorumladılar. Veya işte bunlar olağan şeylerdir. Daha önceki toplumlara da böyle şeyler gönderilmiştir dediler. Tıpkı şu anda bizim toplumun bu depremleri, bu felâketleri farklı yönde yorumlayıp onlardan ibret almaya yanaşmadıkları gibi. Şeytan ibret almalarını engelledi, amellerini, yaptıklarını onlara süslü gösterdi. Hayatlarından, durumlarından, amellerinden razı oldular. Ne var bizim hayatımızda? İşte kulluk budur! dediler. İşte İslâm budur! dediler. İşte şu anda bizler Allah’ın biz-den istediği hayatın içindeyiz dediler. Bizler Allah’ın razı olduğu hayatı yaşıyoruz! dediler. Allah da onları ansızın yakalayıverir de işlerini bitiriverir.