Bakara Suresine Dön

Bakaraالبقرة

123. Ayet

123Bakara Suresi

وَاتَّقُوا يَوْمًا لَا تَجْز۪ي نَفْسٌ عَنْ نَفْسٍ شَيْـًٔا وَلَا يُقْبَلُ مِنْهَا عَدْلٌ وَلَا تَنْفَعُهَا شَفَاعَةٌ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ

Öyle bir günden sakının ki (o gün) hiçbir nefis bir başkasının yerine geçmez, hiç kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez ve onlara yardım da edilmez.

Dipnot

Kur’ân’da şefaat kavramı için bk. 43/Zuhruf, 86

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

123:"O gün hiçbir kimse hiçbir kimse adına ödeme yapamayacaktır. Hiçbir kimseden fidye kabul edilmeyecek. Hiçbir şefaat fayda vermeyecek, kimseye de yardım edil­meyecektir." Böyle bir günün heyecanıyla tir tir titreyin ki, o gün oğul ba-badan, baba oğuldan kaçacak. Kadın kocadan, koca karısından ka­çacaktır. Hiçbir kimseden fidye kabul edilmeyecek. Dünya ka­dar ma­lınız-mülkünüz olsa bile beş para etmeyecek. Hiçbir kimse­den de fidye kabul edilmeyecek. Hiçbir kimse de kimseye şefaat edemeye­cek. Herkes Rabbinin huzurunda bir hesabın beklentisi içinde olacak­tır. Ve hiç kimseye de yardım olunmayacaktır. Öy­leyse gelin ey in­sanlar o günün heyecanıyla, o günün sıkıntısıyla Allah’ın size verdiği nîmetleri hatırlayın ve hazırlıklı olun. Sakın ha filanların Allah’la arası iyidir, benim de onlarla aram iyidir, o halde onlar beni kurtaracak ümitleriniz olmasın. O gün ne ba­banın evlâdına, ne evlâdın babasına, ne kocanın karısına, ne amirin memuruna sağlayabileceği bir şey yoktur. Herkes yar­dımcısız ve yal­nız olarak Allah’ın huzuruna gidecektir. Melikler yalnız, mâlikler yal­nız, hükümdarlar, krallar yalnız, hacılar, hocalar yalnız ve hattâ pey­gamberler bile yalnız. Hepsi de çaresiz Allah’ın kendilerine vereceği hükme razı olacaklardır. İsrâil oğullarına seslenen âyetler bölümü burada biti­yor. Ba­kara sûresinde 40. âyetten itibaren 123. âyete kadar ki bö­lüm hep İs­râil oğullarına hitap ediyordu, ama esasında bu âyetler hep bize hitap ediyordu. Eğer bu bölüm İsrâil oğullarını anlatıyor, bunların bizimle il­gisi yok deyip kitabımızın bu bölümünü geçsey­dik, bu âyetler bize hiçbir mesaj vermeyecekti. Ama bu âyetler bizi anlatıyor. Efendim bu âyetler yahudiler hakkında inmiştir, şunlar hı­ris­tiyanlar için gelmiştir, bunlar müşriklere hitap ediyor, bu şunları, bu bunları anlatır diyerek hiç bir âyeti elimizin tersiyle itmeye hak­kımız yoktur. Bileceğiz ki bu kitap bize gelmiştir ve her bir âyeti bizi anlatı­yor, bize hitap ediyor demektir. Her bir âyet, şu anda bize yeniden nazil oluyormuşçasına, bun­lar sayesinde Allah’la konuştuğumuzu hiçbir zaman hatırımız­dan çıkarmamalıyız. Bakın bu 80 kadar âyet bize şu ana kadar pek çok mesajlar sundu. Bu 80 kadar âyetin bize şu ana kadar sunduğu bu mesajları biz nereden ve hangi kaynaktan öğrenebi­lirdik? Hangi kay­naktan, hangi üniversiteden bu kadar bilgi alabi­lirdik? Bu 80 âyetin bize kazandırdığı, imanı, izzeti, şerefi kim ve­rebilirdi bize? Öyleyse bizim de yapacağımız iş, belki en birinci işimiz, bize bu kadar iman ve şeref kazandıran bu âyetleri gün­deme alıp, sanki şu anda bize yeni nazil oluyormuş gibi toplumun gündemine indirmek zorundayız. Bu toplumu bu âyetlerden başka bir şeyin dirilteceğine ben inanmıyorum. Kaldı ki toplumun nasıl di­rileceğini de biz düşünmek zorunda değiliz. Zira bu toplumu diril­tecek olan Allah’tır. Biz beşir ve nezir olarak bize düşeni yapalım, gerisini Allah’a bırakalım, o kendine düşeni elbette yapacaktır. Allah yardımcımız olsun. Bundan sonra bir bölüme geldik. Bu bölümde Hz. İbrahim’den (a.s) söz ediliyor. Bakara sûresi-nin buraya kadar olan bölümlerinde yahudilerin, kısmen de hıristiyan-ların Hz. Mûsâ (a.s) dönemindeki ve o Hz. Mûsâ dönemin­den Rasu-lullah dönemine kadar geçen zaman içinde peygam­berlerine verdik­leri ahidlerinden, onların tavırlarından, tutumların­dan söz edildi. Bu arada zaman zaman müşriklerden ve müşrikle­rin ehl-i kitapla pek çok hususlarda birlikte hareket ettiklerinden söz edildi. Bundan sonra Rabbimiz bu bölümde, Hz. Mûsâ’dan çok ön­ceki dönemlere, Hz. İbrahim (a.s) dönemine dönecek ve böy­lece ken-dilerini Hz. İbrahim’e izâfe eden, Hz. İbrahim’in kendileri­nin ataları olduğunu, onun yolunda olduklarını iddia eden hem yahudileri hem de Mekke müşriklerini bir de böyle yargılayacak. Yahudilerin ve müşrikle­rin iddia ettikleri Hz. İbrahim’le alâkalı bü­tün hakikatleri gözler önüne sermeye başlayacak Rabbimiz. Hz. İbrahim’in dininin gerçek çehre­sini ortaya koyarak onun yolunda olduklarını iddia edenlerin bozuk ve tahrif edilmiş itikatlarıyla bu ikisi arasındaki çok uzak mesafeleri an­latacak. Aynı zamanda İbrahim’in (a.s), onun oğulları olan İshak ve İs­mail’in (a.s) ve son olarak da Yakub’un (a.s) takip buyurdukları dinle, inanışla son peygamber Hz. Muhammed’in (a.s) dini arasın­daki ben­zerlikler vurgulanacak. Ve böylece ehl-i kitabın ve müş­riklerin tüm id­diaları çürütülecek, yahudi ve müşriklerin yıllardır id­dia ede geldikleri İbrahim’in torunu olmalarından ötürü üstün olma ve Hz. İbrahim’in va­risi olma meseleleri tamamen suya düşmüş olacak. Bunların İbrahim yolundan inhiraf ettikleri andan itibaren veraset hakkını kaybettikleri ve bu yüzden de İlahî imamet ve hi­lafete İbrahim (a.s)'ın tüm torunları değil, sadece âdil olan bir kıs­mının lâyık olduğu ortaya konulacak. İbrahim (a.s) kendi başına zirvede bir peygamber. Etra­fında yar­dımcısı yok, destekleyicisi yok, kimsesi yok, yalnız başına bir in­san. Bu kelimeler: Önce babasıyla bir imtihan veriyordu. Çünkü ba­bası müşrikti, puta tapan bir insandı. Babasıyla ciddi bir savaş ver­mişti İbrahim (a.s). Bu imtihanı başarıyla geçti ve ka­zandı. Sonra kavmiyle çatıştı. Çünkü kavmi aya, yıldızlara ve gü­neşe tapınıyordu, bunu da kazandı İbrahim (a.s) . Bunların hiçbiri­sinin Rab olamayacağını onlara ilan etti. Yine kavmi putlara tapı­yordu, İbrahim (a.s) onları kırarak, onların da ilâh olamayacağını ilan etti. Hattâ put kırma savaşıyla çok büyük bir imtihanla karşı karşıya gelmişti onu da başardı. Ve yine İbrahim (a.s) kavminin kralıyla da bir çatışma içine gir­mişti, çünkü kavmin kralı Nemrut kendisini toplumuna İlâh ola­rak ka­bul ettirmişti. İbrahim (a.s) burada da başarılı bir savaş verdi ve nihâ­yet doğup büyüdüğü bölgede son imtihanı ateşe atılma idi. Ateşe atıldı İbrahim (a.s). Ateşe atılırken bile o, Rabbine tevekkül­den, bağlı­lıktan bir an vazgeçmedi. Bu imtihanı da başarıyla verdi İbrahim (a.s). Ateş Allah’ın izniyle onu yakmadı. İbrahim’e Allah’ın emriyle soğuk ve selâmet oldu ateş. Ve yine İbrahim (a.s) doğup büyüdüğü yurdunu terk etmek zo­runda kaldı. Hicrete mahkum oldu. Mezepotomya’daki Ur şeh­rini terk etti. Çünkü ülkesinde kimse kendisine inanmamıştı, sa­dece hanımı Sare annemiz ve yeğeni Lût (a.s) vardı. Buradan Harran bölgesine gitti. Sonra oradan Şam’a gitti, sonra oradan da Kudüs diyarına, ora­dan Mısır ve tekrar Şam bölgesine gelmişti. Bir ara da İbrahim (a.s) Mekke’ye kadar bir ziyareti olmuştu. Rabbinden sonradan evlendiği Hacer anamızı ve oğlu İsmail’i (a.s) burada bırakma emrini almıştı. Mekke’de bırakma emrini al­mıştı. Bütün bunlar Allah’ın imtihanıydı. Bütün bu imtihanlara ek olarak oğlunu kurban etme imtihanıyla da karşı karşıya geldi ve bunu da başardı. Allah’ın istediği bu emri de ye­rine getirmek için hareket etti, ama Allah bu emrini geri alıp bu işten onu muaf tut­muştu, fakat o bunu da başarmıştı. Bütün bunları yaparken o tek başınaydı. Tek başına ortaya çıkı­yor. Tüm dünya kendisine düşman, babası bile kendisine düşman. Babil kralı kendisini ilâh olarak ilan etmiş, toplum yıldız­ları, ayı, güneşi kendisine tanrı edinmiş, ortamda çeşit çeşit putla­rın hâkimiyeti söz konusu. Halk, devlet, millet herkes birleşmişler, İbrahim’e karşı birlikte hareket ediyorlar. Ama bir İbrahim çıkıyor ortaya, önce babasıyla, sonra kavmiyle, toplumuyla, sonra devle­tiyle, sonra putlarla, sonra yıldızla, ayla, güneşle çetin ve onurlu bir kavga vermiş. Toplumuyla, devletiyle arası açılmış, ateşe atıl­mış, ölümle tehdit edilmiş, sonra hic­rete mahkum edilmiş, yurdunu terk etmek zorunda bırakılmış. Ve ni­hâyet bütün bu denemelerden geçirildikten ve her birinden alın akıyla çıktıktan sonra, bütün bu çileler ve ıstı­raplarla yaşı uzunca yaşayan bir insanın yaşına ulaşmış ve Rabbimiz buyurur ki: