189:"Peygamberim, sana yeni doğan ayları soruyorlar. De ki; onlar insanlar ve hac için vakit cetvelleridir. Birr evlere arkalarından girmeniz değildir. Lâkin iyi kişi haramlardan sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin. Ve Allah’tan korkun ki felâha erenlerden olasınız." Hz. Adem (a.s) dan bu yana duvara astığımız takvim vazifesini icra eden bu hilaldir. Hilal; kelime olarak bağırmak, ünlemek demektir. Hilali gördüklerinde insanlar a!!! Hilal göründü! Diye bağırmaları anlatılır. Hilalin bizim hayatımızdaki fonksiyonu bunlardır. Hilal, bizim için vakit cetvelidir. Ramazan ayı onunla bilinir, Zilhicce ayı, kurban onunla bilinir. İnsanlar nikâhlarını, talâklarını, alışverişlerini ölümlerini, kalımlarını borçlanmalarını onunla bilirler. Allah böyle diyor. Halbuki soranlar, işin bu yönünü sormamışlardı. Hilal niye böyle büyüyüp küçülüyor? Niye böyle önce iplik gibi incecik görülüyor, sonra dolunay halini alana kadar artıp duruyor? Sonra arkasından yine ilk haline dönene kadar eksilip duruyor? Niye güneş gibi tek bir halde durmuyor da devamlı değişiyor? Diye hilalin astronomik yönünü soruyorlardı. Ama bakın, Rabbimiz onların sorduklarına istedikleri cevabı vermiyor da onlara lâzım olacak yönünü anlatıyor. Size ne bundan? Siz, size lâzım olanı bilin dercesine. Bakıyoruz, bugün de ay gündeme geldi mi başlıyor adam konuşmaya, yarım saat bana lâzım olmayacak şeyler anlatmaya. Hayır bunlara gerek yok, ay dendi mi bilinmesi gereken işte budur. Ayın bizim hayatımızdaki fonksiyonu işte budur. Bakıyoruz Kur’an’ı Kerîmde anlatılan âyetler, herkesin anlayabileceği türden âyetlerdir. İnsan, arz, insanın yaratılışı, sema, gökyüzü, ağaç, bitki, hayvanlar. Kur’an’da anlatılan konular hiçbir zaman insandan uzak felsefi konular değildir. Aksine insana yakın ve herkesin anlayabileceği konulardır. Bu kitabın anlattıklarını anlayamayacak bir tek insan yoktur yeryüzünde. Bundan dolayıdır ki bizler, kesinlikle anlatımı zorlaştıracak bir duruma getirmekten sakınmalıyız. İşte hilal budur. Bu Allah’ın âyetlerinden birisidir. Sen hilale iyi bak! Onu iyi tanı ki; şu sahte âyetler, Allah’ın âyetlerinin yerine geçmesin, diyor Rabbi-miz. "Birr evlere arkalarından girmeniz değildir. Lâkin iyi kişi, haramlardan sakınan kimsedir. Evlere kapılarından girin. Ve Allah’tan korkun ki; felâha erenlerden olasınız." Evlere arkalarından girmeniz de birr, yâni takva değildir. Halbuki onlar bunu da sormamışlardı. Yâni Ya Rasûlallah evlere nereden girelim? Kapıdan mı, bacadan mı girelim? diye onların gündeme getirmedikleri, hiç sormadıkları bir konuyu Allah gündeme getiriyor. Öyleyse biz de karşımızdaki muhatabımızın bize sorduğu soruya ek olarak onun hiç sormadığı, ama esas probleminin kaynağı olan konuları da ona anlatmak zorundayız. Ailevi bir geçimsizlikten soruyorsa adam, ona farkında olmadığı konuları da hatırlatmalıyız. Meselâ hanımının, çocuklarının itaatsizliğinden soruyorsa adam, huzursuzluğunu böylece gündeme getirmeye çalışıyorsa; ona bunu anlatmakla beraber, onun hiç farkında olmadığı probleminin kaynağını da anlatmalıyız. Arkadaş, senin asıl problemin o evde hanımına İslâm terbiyesi vermemende yatıyor. Her akşam evinde çoluk çocuğunu eğitecek İslâmî bir eğitim yapmamandan kaynaklanıyor diye, onun hiç de farkında olmadığı konuları ona anlatmak zorundayız. Senin esas derdin burada. Hanımından, çocuklarından itaat bekleyen sen, Rab-bine ne kadar itaat ediyorsun? Unutma ki sen, kendi Rabbine, kendi efendine ne kadar itaat ediyorsan; senin hanımın ve çocukların da sa-na ancak o kadar itaat edeceklerdir. Öyleyse hanımınla aranın düzel-mesini isteyen sen, önce Rabbinle aranı düzeltmek zorundasın. Rab-binin emirlerine itaate koşmalısın diyerek, ona farkında olmadığı probleminin kaynağını anlatmalıyız. Bu âyet gelmeden önce bir uygulamaları vardı. Seferden geldiklerinde veya hacdan döndüklerinde evlerine kapılardan girmiyorlar arkadan bir delik delerek öyle giriyorlarmış, böyle bir âdet varmış. Şimdi bizde de hacdan dönenlerin kendi evlerine girmeyerek önce kayınpederlerinin, kardeşlerinin, damatlarının evine giren insanlarınki de aynısı mı? değil mi? bilmiyorum. Birr, yâni takva evlere filan kapıdan, filan bacadan girmek, falan şekli, filan âdeti ve alışkanlığı icra etmek değil, Allah’ınkine teslim olmaktır. Takva, Allah neyi nasıl istemişse bunu Allah’ın kitabından öğrenip O’nun istediği biçimde uygulamaktır. Bu âyetiyle Rabbimiz insanların atalarının yolunu ve onlardan intikal eden bâtıl gelenek ve inançları körü körüne taklit etmenin caiz olmadığını da anlatıyor. Bundan sonra savaş âyetleri geliyor. İslâm’ın savaş hukukunu beyan eden âyetlerle karşı karşıya getiriyor Rabbimiz bizi. Cenab-ı Hak Peygamberimize ve onun şahsında bize savaşın sebeplerini açıklar. Savaşın insani boyutlarda sürdürülmesi ve savaş-ta barbarca insanlık dışı metotlar kullanılmaması konusunda pek çok tâlimatlarda bulunur. Medine’de savaş konusunda ilk gelen âyet bakın şöyle: