Beled Suresine Dön

Beledالبلد

16. Ayet

16Beled Suresi

اَوْ مِسْك۪ينًا ذَا مَتْرَبَةٍۜ

Veya toprağa yapışmış (zorluk çeken) bir miskini/ihtiyaç sahibi yoksulu.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

13-17. “O geçit, bir köle ve esir âzâd etmek, yahut açlık gününde, yakını olan bir öksüzü, yahut toprağa serilmiş bir yoksulu doyurmaktır. Sonra, inanıp birbirine sabır tavsiye edenlerden, merhametlilerden olmayı tavsiye edenlerden olmaktır.” İşte o Akabe, o İslâm’da en zor geçit, kulluğun en zor bölümü, rakabeyi fekk’dir. Rakabe, boğaz, boyun demektir. Fekk de çözmek, gevşetmek, rahatlatmak demektir. Öyleyse rakabeyi fekk, boğazdaki bağı, boyundaki ipi çözmektir. Yani köleleri, köleleşmiş, köleleştirilmiş insanları hürleştirmek, boynu ipli insanların iplerini çözüp onları serbest hale getirmek demektir. Kelimenin Türkçe’deki ifâdesi birkaç boyutludur: Adamın boynunda ip var ve biz bunu çözeceğiz. Peki ip ne? Boyun ne? Nasıl an-layacağız bunu? Adam esirdir, köledir ve boynunda esaret ipleri, esaret zincirleri vardır. Eskiden köle pazarları varmış. İnsanlar böyle boyunlarında iplerle buralara getirilir ve hayvanlar gibi satılırlarmış. Şu andaki amele pazarları, İşçi bulma kurumu, AET mi, yoksa İ.M.F gibi mi, bilmiyoruz. Onu götüren, karın tokluğuna götürür, çalıştırır ve beslermiş. Allah Resûlü buyurur ki “Kim bir köleyi âzâd ederse her bir âzâsına mukabil onun bir âzâsını Allah cehennemden âzâd edecektir. Eline el, beline bel, diline dil, hattâ fercine ferc.” Sahâbeden bir zât bunu duyar duymaz en kıymetli kölesini çağırıp âzâd ediyor. Diyorlar ki, “Yahu bu bin dirhem eder, niye böyle kıymetli bir köleyi bir çırpıda âzâd ettin?” O der ki, “Ben kazanacağımı kazandım.” Sûrenin bu bölümünde Rabbimiz köle azadından söz ediyor ve kulluğun, İslâm yolunun en zor geçitlerden birisi olduğunu anlatıyor. İnsanları hürleştirme, insanları başkalarına kulluk ve kölelikten âzâd edip Allah’a kulluğa kazandırma adına mal harcamanın önemin-den söz ediyor. Bu uğurda mal harcamanın nefislere zor geldiğini an-latıyor. Köle âzâdının önemine dikkat çekiyor. Kölelik müessesesi tarihe karışalı yıllar oldu, diyorlar. Köle mi var sanki bu devirde? diyorlar. Yaşadığımız hayatta binlerce, belki milyonlarca köle vardır. Bunu görebilmek için Kur’an, Sünnet gözlüğüyle olayları ve toplumları değerlendirmek gerekir. Öyleyse Kur’an’a göre kölelik nedir, hürriyet nedir, tanıyalım. “Ancak sana kulluk eder ve ancak yardımı senden dileriz.” (Fâtiha 5) Ya Rab ben köleyim sana! Biz köleyiz sana! Ancak sanadır kulluğumuz, köleliğimiz! Ancak senin huzurunda eğilir başlarımız! Halbuki İslâm köleliği kökünden kaldıran, köleliğin kökünü kazıyan bir dindir. Ama başkalarına kulluğu, başkalarına köleliği kaldıran ve Allah’a köleliği geliştiren bir dindir. Öyleyse kişi eğer Allah’ın dışında birilerinin, Allah’tan başka bir şeylerin kölesiyse onu o kölelikten kurtarmak ve sadece Allah’a kul, köle yapmak zorundayız. Meselâ Allah’tan başka nelerin kulu, kölesi olur insanlar? Toplumun, paranın, modanın bordronun, kadının, güzelin, makamın, çevrenin, âdetlerin, müdürün, amirin, ağanın, patronun kölesi olur. Yığınlarla varlığın kölesi olabilir insan. İbadet, kulluk, kölelik, genelde insan hayatını, insanlığın hayatını kapsayan, özelde de bir insanın hayatının en küçük birimi olan bir gününü ve bir gecesini kapsayan zaman dilimi içinde kişinin Allah’ın istediği biçimde, Allah’ın belirlediği hayat programı çerçevesinde hayat sürmesinin adıdır. Hayat sahibi olan insan mutlaka o bir gün ve geceyi yaşayacaktır. Ama bu yaşayış biçimini Allah belirleyecek, yani yaratıcıyı memnun etmek adına yaşayacak ve bu bir gece ve gündüz ibadet olacaktır. Yaratıcı tarafından belirlenmemiş ve yaratıcıyı değil de başkalarını memnun etme adına, başkalarının belirlediği program dahilinde geçirilen zaman da boşa geçirilen zaman demektir. Demek ki ibadet tüm hayatın Allah için yaşanmasının adıdır. Kişi o zamanı kimin adına ve kimi memnun etmek için yaşamışsa ona ibadet etmiş, onun kulu, kölesi olmuş demektir. Yani kişinin hayatına hakim olan unsur Allah’sa, o, Allah’ın kö-lesidir, başkalarıysa başkalarının kölesidir. Kişinin hayatında etkili var-lık kimse, hayatını kim belirliyorsa, hayatına kim program çiziyorsa, kimin hatırına, kimin yasaları istikâmetinde hareket ediyorsa, unutmayalım ki o kişi onun kulu ve kölesidir. Yani yaptıklarımızın yaptırıcısı kimse, biz onun kulu ve kölesiyiz. Bir bakalım hayatımıza. Bir bakın yaptıklarınıza. Kim dedi de yapıyorsunuz bunları? Elbise şöyle olmalıdır, ev tefrişi şöyle olmalıdır, tül perde böyle olmalıdır, elbisenin yeni şöyle, yakası böyle olmalıdır, ütüsü, paçası, yırtmacı şöyle olmalıdır. Misafire mutlaka şunlar şunlar ikram edilmelidir, hukuk böyle olmalıdır, eğitim şöyle olmalıdır, siyasal yapılanma böyle olmalıdır, tatil, takvim böyle olmalıdır. Ev tefrişi şöyle, kazanma, harcama böyle olmalıdır. Peki kim dedi bunu? Kim dedi diye yapıyoruz bunları? Allah dedi diye mi yoksa Zerdüşt böyle buyurdu diye mi? Çevre böyle istiyor diye mi? Âdetler, töreler, yönetmelikler bunu emrediyor diye mi? Allah için bir düşünün. Allah için vaziyetinize bir bakın. Acaba şu anda Müslümanların başı Allah’tan başkalarının önünde eğilmiyor mu bugün? Acaba Müslümanlar Allah’tan başkalarına itaat etmiyorlar mı bugün? Allah’tan başkalarından korkmuyorlar mı? Allah’tan başkalarına güven bağlamıyorlar mı? Allah’tan başkalarını Rab, Melik, İlâh ve hakim görmüyorlar mı? Allah’tan başkalarını Rezzak bilmiyorlar mı? İkinci, üçüncü derecedeki Rezzaklarının gazabından emin olmak için Allah’ın arzularını terk etmiyorlar mı? Birilerinin hatırına Allah’ın istediği kılık-kıyafeti terk etmiyorlar mı? Birilerinin ha-tırına Allah’ın istediği alfabeyi terk edip başkalarının alfabesini kul-lanmıyorlar mı? Birileri hatırına Allah’ın hukukunu, Allah’ın hayat programını terk edip başkalarının yasalarına tabi olmuyorlar mı? Acaba Allah’tan başkalarının kapısında adâlet arayanlar Allah’ın adâletini beğenmediklerinden, Allah’ın emirlerini dinlemediklerinden gitmiyorlar mı? Şu anda Müslümanların camide ayrı bir İlâhları, caddede ayrı bir İlâhları yok mu? Namaz konusunda sözünü dinledikleri ayrı bir İlâhları, hukukları konusunda ayrı bir İlâhları yok mu? Oruç konusunda ayrı bir İlâhları, kılık-kıyafetleri konusunda ayrı bir İlâhları yok mu? Âhiret ko-nusunda bir İlâhları, dünya yasaları konusunda söz sahibi ayrı bir İlâhları yok mu? İşte kulluk, kölelik budur ve bugün insanlar bir şeylerin kölesidirler. Kimileri yasalarını uygulamaya çalıştıkları tâğutların kuludur, kimileri fısıltılarına, vesveselerine kulak verdikleri, gösterdiği yoldan gittikleri şeytanın kuludur, kimileri aşırı derecede sevip saydıkları dehâlârın, liderlerin kuludur, kimileri Allah yerine oturtup putlaştırdıkları nefislerinin, hevâ ve heveslerinin kulu, kimileri Allah yasaları yerine ikame ettikleri modanın kulu, kimileri Allah’ı darıltma pahasına da olsa uymaya çalıştıkları âdetlerin kulu, kimileri asla karşı gelinmez zannettikleri toplumun, çevrenin kulu, kimileri yönetmeliklerin kuludur. Gerek itikadî anlamdaki, yani gerek teşrî anlamındaki kanun koyma konusundaki kulluk olsun, gerekse bilinen mânâdaki ibadet şeklindeki kulluk olsun hepsi de birdir. Bunların tamamı kulluktur. İşte görüyoruz nice Müslüman köleler, düğünde topluma köle olma adına nice günahlara girerler. Kızını berbere göndermeli, dünürü göndermeli, geline damada şu kadar elbise alınmalı, geline gelinlik giydirilmeli vs, vs. Bunlar kölelik değil de nedir şimdi? Kölelik değil mi bunlar? Köleler ordusu olmamış mı bu toplum? Bir de fikir dünyasına düşünce yapısına bakın gelinin, yahut damadın. Ne giyinmişler düşünce adına? Neyle örtünmüşler îman adına? Kaç âyetle örtülü gelin ve damat? Değilse Allah korusun, çıplak bunlar. Öyleyse örtelim bunları, örtün onları, hürleştirin onları, kurtarın âdetlerin, çevrenin, törelerin kulu, kölesi olmaktan. Kurtarın bu insanları yönetmeliklere kulluktan. Kurtarın bu insanları Allah’la, Allah’ın arzularıyla çatışan modaya kulluktan. İşte burada anlatılan köle âzâdı budur. İşte burada anlatılan, insanların boyunlarındaki Allah’tan başkalarına kulluk ve kölelik iplerini çözmek ve onları sadece Allah’a kul, köle haline getirmektir. Meselâ bakın şu bizim toplumda pijama diye bir giysi var. İnsanların huzuruna çıkamazsınız onunla. Camiye gidemezsiniz o kıyafetle. Ama gidip görenleriniz biliyorlar ki Allah’ın evinde, Kabe’de, Allah’ın kulları istediği gibi giyiniyorlar. Orada şu sizin insanların karşısına çıkamadığınız kılık-kıyafetle dolaşmaktadır insanlar. Allah’ın evinde böyledir ama insanların evinde giyinemiyorlar insanlar bu kıyafeti. Sormak lâzım şimdi: Neden giyinemiyoruz onu? Toplumun ayıplaması mı önemli, yoksa Allah’ın ayıplaması mı? Toplumu mu hesap ediyoruz yoksa Allah’ı mı? Kime kulluk ediyoruz? Topluma mı, Allah’a mı? İşte âyet-i kerimede geçen boyundaki ipleri çözmenin anlamı budur. Öyleyse ulaştıralım bu insanlara kulluk bilgisini de onların boyunlarındaki çevreye, âdetlere, modaya, yönetmeliklere, ağaya, patrona kulluk iplerini çözelim. Ulaştıralım bu insanlara vahyi de, bu insanları Allah’tan başkalarına kulluktan, kölelikten kurtaralım. Biz onlara gidip Allah’ı tanıttıkça, bu insanlar Allah’tan başkalarının Rabb olamayacaklarını, Allah’tan başkalarının asla kulluğa, köleliğe lâyık ol-madıklarını tanıyacaklar, bilecekler, kalplerindeki, kafalarındaki düğümler çözülecek ve Allah’a giden yolları açılacak. Vücutlarındaki kü-für hücreleri ölecek ve îman hücreleri kuvvetlenecek. İşte âyet-i kerimede Rabbimiz bunu anlatıyor ve bizden bu zor geçidi aşmamızı, in-sanları hürleştirme yolunda rahatlarımızı terk edip, zamanlarımızı fe-dâ edip, mallarımızı bu yolda harcayıp îman iddiasında sadakatimizi ortaya koymamızı istemektedir. Ama bakıyoruz ki bugünkü zilli eğitim ve bu eğitimin eğiticileri, öğretmenler, müdürler, babalar, analar bu körpe dimağlara vahyi ulaştırarak onların kafalarındaki, boyunlarındaki Allah’tan başkalarına kulluk düğümlerini çözmekten daha çok, düğüm vurma adına uğraşıyorlar. Düğümleri çözme adına değil de düğüm vurma, düğümleri ço-ğaltma adına eğitim veriyorlar. Öyle değil mi? Bizde, şu bizim eğitim sisteminde çocuğa verilen her şey ona bir düğüm daha ekleme adınadır. Onun çevreye kulluk düğümlerini çoğaltma adınadır. Aman oğlum çevrene uyum sağla! Aman oğlum sana öğretilenleri iyi belle! Aman oğlum topluma karşı gelme! Aman oğlum şunları oku! Önce şunları şunları öğrenmelisin! Aman yavrum önce şunları sevip saymalısın! Çevrene uyum sağla! Aman oğlum şu okulda oku! Aman oğlum daha çok para getirecek okulları seç! Aman oğlum bilgisayar öğren! Aman oğlum el âleme muhtaç olma! Aman oğlum ileri gitme! Aman oğlum kendini tehlikeye atma! vs, vs… Böylece sadece Allah’ı dinlemesi, sadece Allah’ın dediklerini yapması, sadece Allah’ın çektiği yere gitmesi öğütlenmesi gereken çocuklarımızın boyunlarındaki kulluk iplerini çoğaltmaya, daha çok ki-şiyi dinlemeye teşvik ediyoruz. Veya bir başka kölelikten söz edeyim size. Bugün bir insan 300 milyonla geçinir değil mi? Eğer içkici, zinacı, kumarcı, modacı de-ğilse. Pislikten hoşlanan birisi değilse geçinir değil mi? İşte pek tabii geçinenleri görüyoruz. Şimdi farz edin ki bir adam 30 yaşında ve bu adamın 40 sene daha yaşayacağını farz edip, adamın yaşayacağı her bir ayına 50 milyon, hattâ 100 milyon ayırıp bu parayı altına çevirip bir kenara koysak. Desek ki, “Bak senin önünde yaşayacağın 40 yıllık paran burada hazır. Her ay altına endeksli olarak gelip buradan ala-caksın.” Ne yapar bu adam? Bu adam yine de rahat durmaz değil mi? Ne olur ne olmaz? Harp olur, darp olur aç kalırım, iki günlük ömre dört günlük nafaka gerekir diyerek yine koşturmaz mı bu adam? Peki kölelik değil de nedir bu? Şu anda insanların hepsi böyle değil mi? Yani zengini de, fakiri de köle gibi koşturmuyor mu? Hattâ na-mazlarını bile terk edercesine, ilmi terk edercesine, çocuklarının, hanımlarının eğitimlerini terk edercesine herkes yiyemeyecekleri paraları, oturamayacakları evleri toplamak peşinde değil mi şu anda? Öy-leyse köle dolu bir toplum değil mi bu toplum? O halde bu toplumda köle var mı yok mu tartışmasına girmeden, bu sûrenin bugün anlatılmasına gerek var mı yok mu? Cehaletini, köleliğini açıkça ortaya koy-madan, içinde kendimiz de olmak üzere bu insanlara vahyi sunarak, Kur'an ve sünneti ulaştırarak bu insanları hürleştirmek zorundayız. Boyunlarındaki her şeye kölelik iplerini koparıp sadece Allah’a kul, köle haline getirmek zorundayız. İşte bu dinin en zor geçitlerinden birincisi budur. Başka? Yahut ihtiyaç zamanında, açlık gününde akrabalığı olan yetimi, bildiğin, tanıdığın, haline muttali olduğun yetimi doyurmak.. En ya-kınındakini, bildiğin yetimi gözetmek. Yahut da toprağa bulanmış, sı-fırı tüketmiş miskini doyurmaktır. Gerek toplumda âkıl bâliğ olmadan babalarını kaybetmiş gerçek yetimleri, gerekse babaları, anaları başlarında olduğu halde dükkana, tezgaha, paraya, pula köleliklerinden dolayı eve sarhoş girip çıkan, çocuklarıyla ilgilenecek vakit bulamayan, onlara hiçbir şey öğretmeyen, onları kitap, sünnetle tanıştırmayan kimselerin çocukları, yani hükmen yetimleri, piyasadaki sahipsizleri de doyurmak zorundayız. Bunların kalbini, kafasını ve midesini doyurmak zorundayız. Kalplerini Allah’a götürücü îmanla, kafalarını Allah’a götürücü bilgiyle, midelerini de Allah’ın helâl kıldığı rızıkla doyuracağız. Demek ki Akabe köle âzâd etmek, bu uğurda mal infak etmek, yetimleri, fakirleri doyurmaktır. Bir de: “Îman edenlerden olmak. Îman edenlerle beraber olmak, îmanlı olanların safına katılmak, sabrı tavsiye etmek ve de sabredenlerle beraber olmak, merhamet etmek, merhamet tavsiye edenlerle beraber olmaktır.” Müslümanın şiarı inanmaktır, ama cennete yalnız gitmek değildir. İnsanlarla birlik olmak için insanlar gerekir. Öyleyse anlatarak, duyurarak, çırpınarak, sabrederek, sabrı tavsiye ederek insanları inananlar yapmak, onları cennete gidenler yapmak zorundayız. Hani Allah’ın Resûlü: “İnsanlar cehenneme gidiyorlar, ben de onların eteklerinden tutup çekiyorum.” diyordu ya, işte biz de insanları imana dâvet edeceğiz. Nasıl? Meselâ öğrendik Beled’i, hemen insanları buna îmana çağıracağız. Yani tek biz gitmeyeceğiz cennete, beraber gideceklerimiz olmalıdır. İnsanların cenneti ve hidayeti konusunda kendimizi sorumlu tutmalıyız. İnsanları cennete abone yapma derdimiz olmalıdır. Bakın bir hadislerinde Allah’ın Resûlü bu konuyu şöyle anlatır: “Allah’a yemin ederim ki senin vasıtanla, senin sebebinle bir tek kişinin hidayete ermesi senin için kızıl develerden daha hayırlıdır” Bu söz bize sanki birilerinin hidayete ermesi konusundaki çabamızla, kırmızı develerin bizim olması konusundaki çabamızın mu-kayesesini, karşılaştırmasını yapıyor, anlatıyor, söylüyor. Farklı bir a-çıdan değerlendirince, yani sen diyor peygamberimiz bu sözü dinleyene, anlatana değil mi ki, beni ilgilendirmez anlamına demiyorum, yâni ben şimdi kendim dinliyorum, şimdi sizler de dinliyorsanız hepimize diyor ki Allah’ın Resûlü; ey sizler, siz ne için çabalıyorsunuz? Sa’yiniz, çabalamanız, gayretiniz, uğraşınız neye doğru? Birilerinin hi-dayete ermesi için mi uğraşıyorsunuz, yoksa kırmızı develer sizin ol-sun için mi? Tabi konunun birinci bölümünde hemen itirazların yükselmeye başladığını siz de duyuyorsunuz. Ama itiraz eden biz olmayalım. Hidayet etmek mi? Kimin elindedir hidayet? İyi ama Allah peygamberine bile; “Sen istediklerini hidayete erdiremezsin, sen istediklerine hidayet veremezsin, sen istediklerini müslüman edemezsin” Evet, biz de istediklerimize hidayet edemeyiz. Böyle bir sorumluluğumuz yok zaten. Yâni Rasûlullah Efendimiz meselâ Ebu Talib’i çok sevdiği onun müslümanlığını çok istediği halde ona hidayet edemedi. Veya meselâ yine Kur’an’dan öğreniyoruz ki Hz Nuh aleyhisselâm o helâk olup giden oğlunun hidayetini elbette istiyordu. Ama elbette onun istemesi ötekisinin hidayette olması anlamına gelmezdi. Peygamberin bile istediklerini hidayete ulaştırma imkânına sahip olmadığı halde benim sebebimle, benim vasıtamla bir kişinin hidayete ulaşması konusunda bana düşen ne ola ki? Öyle şey olmaz demeye hakkımız yoktur. Çünkü madem ki peygamberimiz böyle demiş, elbette bunun bir başka yönü olmalıdır. Dahası, acaba biz kızıl develer konusunda da aynı durumda değil miyiz? Ama neden o konuda daha çok çaba içindeyiz? Söyleyin, o kırmızı develerden ne kadarının ne zaman kendisinin olması konusunda uğraşan, didinen insanlar bilirsiniz. Onlar bu kadar uğraştı diye daha çok uğraşana daha çok kızıl develerin verildiğini gördünüz mü? Yâni bir adam ki gecesini gündüzüne katarak, oğlunu kızını unutarak, karısını, namusunu, iffetini unutarak, dahası dinini, diyanetini, Allah’ını peygamberini unutarak bütün bu unutmalarını o kırmızı develere ulaşmak hatırına yaptığını kendisi de biliyor, ama bir deve ya buluyor, ya bulamıyor, bazen onu da bulduğu gün kaybediveriyor. Öyleyse biz ne kırmızı develeri kazanmak, ne de birilerinin hidayetine sebep olmak konusunda bir garantiye sahip değiliz, ama bu konuda sa’y etmekle, çalışıp çabalamakla mükellef ve sorumluyuz. Öyleyse bu hadiseyi, bu sorumluluğu bu açıdan değerlendirmeliyiz. Şimdi tekrar dönüyorum başa. Rasûlullah Efendimiz beni iki durumla karşı karşıya bırakıp düşünmemi istiyor sanki. Diyor ki, söyle sen Adem oğlundan kadın ya da erkek bir tek kişinin hidayete ermesi konusunda vasıta olabilir misin? İşte o, senin kırmızı develere sahip olman konusundaki o çabalarından daha hayırlıdır. Hattâ başka bir hadislerinde; “dünya ve içindekilerin tamamının senin olmasından da-ha hayırlıdır” buyurmaktadır. Öyleyse bizim kafaya takıp aklımızdan çıkarmamamız gereken gerçek şu olacak: Ben birilerinin hidayete ermesi konusunda vasıta olsam, birisi olmadı, diğerine, o da olmadı, bir diğerine şeklinde birilerinin daha iyi müslüman olması konusunda gayret edersem, sonunu Allah’a bırakırsam kırmızı develerin, ya da tüm dünya ve içindekilerin benim olması konusundaki gayretimden daha hayırlı olacaktır bu. Değilse onu bırakıp da kırmızı develerin peşine düşersek, dünyalıklar kazanmaya yönelirsek şunu kesin olarak bilelim ki, ne yaparsak yapalım sonunda yine bize ayrılan kadar gelecektir. Yâni gecemizi gündüzümüze katarak dünya peşine düşsek, çatlasak patlasak da Allah’ın bizim için ayırdığından daha fazlasına ulaşamayacağız. Bizim için ayrılan ayrılmış ve o zaten bize gelecektir. Bizim için ayırdığını yanlışlıkla başkalarına vermeyecek, başkalarına ayırdığını da yanlışlıkla bize vermeyecek kadar âdil bir Allah’la karşı karşıya ol-duğumuzu asla unutmamalıyız. Acaba bir tek kişinin hidayete ermesi konusunda çalışıp çabalayacak olan bizler, karşımızdakinin illa kâfirdi de müslüman olması gerekir şeklinde bir çalışmaya mı hazırlanmalıyız? Bir başka şekliyle söyleyelim, yani hidayet sadece kâfirin müslüman olması mı? Yoksa müslüman da yeniden hidayet bulabilir mi? Bunu Fâtiha sûresiyle söylersek daha bir anlaşılır hale gelecektir. “İhdinessıratal müstakim.” Aman Allah’ım bana hidayet lütfet. Öyle bir sırat ki ben o sıratta olayım. Bu sırat senin nimetlerine nail olanların yolu olsun. Beni o yola ilet, o yolda tut ya Rabbi. O yolun hidayetini bana lütfet ya Rabbi diye dua ediyoruz. Aman ya Rabbi, senin hidayetini bulduktan sonra dalâlette, sapıklıkta, yolunu şaşırıp gitmiş, dinini değiştirmiş olan Hıristiyan gibi olmayayım. Ya da kendilerine azap ve gazap ettiğin Yahudiler gibi olmayayım diye bir hidayet talebimiz var. Peki söyleyin bunu herhangi bir konumda okuyan müs-lüman hidayette değil mi ki Allah’tan hidayet istiyor? Ya da namaz kılan ve namazında bunu söyleyen bir müslüman namaz kılacak kadar Allah’ın huzurunda olma bilincinde iken yine de bana hidayet et ya Rabbi diyorsa, söyleyin o hidayeti nereden bulacak? Yâni kâfirliğe dönecek sonra tekrar müslüman mı olacak? Belki de böyle bir çapraşık düşünce, böyle bir farklı düşünce insanları, kâfirken müslüman olanlara sevgi konusunda farklı konuma getirmiş. Yâni bir adam önceden kâfirse, dinsizse, Hıristiyan’sa, Yahudiyse sonra da müslüman olmuşsa müslümanlar ona daha bir değer veriyorlar, daha bir el üstünde tutuyorlar. Ama önceden beri müslüman olan, hattâ biraz daha iyi müslüman olsa bile kimse onu dikkate almıyor. Ya da sonradan müslüman olan o kişi o önceki müslüman olanın seviyesinde olmasa bile daha elde tutuluyor nedense. Galiba hidayet denilen şeyin, küfürden dönmek şeklinde oluşuna daha bir özen gösteriyor, ya da özellik arz ediyor müslümanlar. Herhalde o kadar değil. Ben anladığımı söyleyeyim. Benim sebebimle bir tek kişinin eğer kâfirse müslüman olması, yok eğer müslüman ise daha iyi müs-lüman olması benim adıma kırmızı develerin benim olmasından çok daha hayırlı olmalıdır. Bir kişinin müslüman iken daha iyi müslüman olmasından kastım, kimi konularda müslümanlığı bilmiyorsa onları öğrenmesi, kimi bildiklerini yapmıyorsa onları yapmaya başlaması, İs-lâm’ın öğrenme ve yaşama seviyesinin alttan üste doğru çıkması şeklinde anlaşılabilir. Yâni benim sebebimle birisi önceki Müslümanlığına göre daha iyi müslüman oluyorsa, önceki cennet yolunda oluşuna nis-petle daha iyi gidiyorsa, öncekine göre cennetteki derecesi daya yük-seğe çıkmışsa, ya da kâfir olup cehenneme giderken müslüman olup cennete gitmeye başlamışsa işte ben buna sebep olmuşsam, benim sebebimle dini, âhireti, cenneti, cehennemi tanımışsa kırmızı develerin benim olmasından benim için çok daha hayırlıdır. Peki mademki kırmızı develerin hiç önemi yoksa, ben kırmızı develer konusunda hiç sa’y etmeyecek miyim? Öyle değil, ben Safa ve Merve’yi, ikisi arasında su aramak, rızık aramak üzere sa’y eden Hz. Hacer’i, ama sonunda kırmızı develerden çok daha değerli, çöl ortasında, dağların yalçın kayalıkları arasında, susuz, kimsesiz, insansız, evsiz, barksız bir ortamda ona lütfedilen Zemzem’i elbette u-nutmamalıyım. Onun için sa’y edecek, ama Safa ve Merve’yi aşmadan. Safa’yı öteye, Merve’yi beriye taşmadan sa’y edeceğim. Yâni Al-lah’ın haram-helâl sınırlarını çiğnemeden sa’y edeceğim. Lâkin sa’yim ve gayretim develerden önce, develerden daha çok birilerinin hidayeti üzerine olacaktır. Şimdi bir hadis okuyunca kendime soracaktım ya. Acaba bu hadis bana ne dedi? Acaba bu hadis sebebiyle ben neredeydim? Ne-rede olmalıydım ve şimdi neredeyim? Yâni acaba ben şu anda insanların hidayeti için uğraşıyor muyum, yoksa ben kırmızı develerin mi peşindeyim? İnsanlardan, yâni sizin yaşadığını çevrenin çok uzaklarındaki insanlardan söz etmiyorum. Ya da yeryüzünde farklı binlerce İslâm’ın dışındaki insanlardan da söz etmiyorum. Yâni çok uzaklarda birileri var mış, henüz ben onlarla tanışıp görüşmemişim, acaba onlarla nasıl görürümün hesabını yapmıyorum. Çünkü onlarla tanışabilmek, onların dillerini öğrenebilmek imkânı belki de hayatınız boyunca size hiç verilmeyecektir. Öyle değil mesele. Ama mutlaka komşunuz vardır sizin gibi konuşan, arkadaşınız vardır konuşup anlaşabileceğiniz, evinizde, dükkanınızda, okulunuzda, sofranızda birileri vardır. Pe-ki onların hidayetleri konusunda çalıp çabalamanız gerekmez miydi bu hadise göre? Ya da siz hâlâ kırmızı develerin mi peşindesiniz? Sen uğraş hele birilerinin hidayetine. Onlar hidâyete ermezler-se bile sen hidayette kalmaya devam edersin böylece. Yâni biz birilerinin hidayeti için çırpınırken, onlar hidayete ermezler miş, onlar hidayette kalmazlar mış, onlar hidayeti bulmazlar mış ne fark eder bizim için? Çünkü nice peygamberler biliriz ki hiç ümmeti olmamış, hiç inananı olmamış. Ya da üç beş kişiyle sınırlı kalmış. Olsun, peygamberler hidayette kalmışlar ya. Sabır, ibadetlere devamda sabır, günahlardan kaçma konusunda sabır… Bir de başkalarına sabrı tavsiye edeceğiz. Cemaat böyle yetişir zaten. “Sabret! Dayan kardeşim! Dişini sık! Olur bunlar! Geçer bugünler! İmtihan dünyasındayız unutma! Allah’ın istediği gibi yaşa kardeşim!” diyerek kulluk yolunda insanlara sabır tavsiyesinde bulunacağız. Sonra insanlara, Allah kullarına merhamet edeceğiz ve merhameti tavsiye edeceğiz. Bizim dinimizde merhamet esastır. Çünkü Rabbimizin kullarıyla ilişkisi merhamet esasına dayanır. Merhamet ettiği için kullarını yaratmıştır, merhamet ettiği için kullarını doyurup korumaktadır. Rabbimiz yerdekilere merhamet etmeyene de merhamet etmeyeceğini öğütlemektedir. Hani çocuklarına acımayışını şikâyet eden birisine: “Kalbinden merhamet alınmışsa ben ne yapayım!” diyordu ya Allah’ın Resûlü. Öyleyse yerdekilere merhamet edeceğiz ki Rabbimiz da bize merhamet etsin. Peki nedir merhamet? Nasıl merhamet edilir insanlara? İnsanlara merhametli olmak için onlara Allah’ın dediğini ulaştırmalıyız. İnsanlara merhametli olabilmek için onları Allah’a kulluğa kazandırıp onları cehennemden kurtarmak ve cennete ulaştırmak zorundayız. Meselâ adam kitap ve sünnetten habersiz ateşe doğru gidiyorsa, onu bundan engelleyerek cennete kazandırarak ona merhamet edelim. Veya adam fâizin içinde, işlerini buna göre yoluna koymuşsa, alıkoyalım bundan onu da böylece O’na merhamet edelim. Veya adam kıbleye yanlış dönmüş, dünyayı kıble edinmiş, bozuk bir hayat programını yaşıyorsa onu bundan alıkoyarak merhamet edelim. Hani farkında olmadan, şuursuzca bir çocuk sobaya gidiyorken ona acıdığımızdan alıkoymaya çalışıyoruz ya, işte aynen onun gibi insanlar farkında olmadan günaha doğru, ateşe doğru gidiyorlarsa merhamet edelim ve kurtaralım onları. Ama insanlara merhametimiz ters tecelli etmemelidir. Başkaları için kendi kulluğumuzu bitirmemizin, onlar için kendimizi yakmamızın anlamı yoktur. Veya meselâ bir anne çocuğuna merhametinden dolayı onu sabah namazına kaldırmıyorsa, bu kadının merhameti ters tecelli etmiş demektir. Veya gücendireceğim diye sevdiğimiz bir kişinin günahlarına dokunmamak, onu uyarmamak, merhametin ters te-celli etmesi demektir. Burada rahmetimiz tutmasın. Çünkü onun hayatını sorgulamamak, onun cehenneme gidişine göz yummak O’na karşı en büyük merhametsizliktir bunu unutmayalım. Veya meselâ kurban keserken, adâleti icra ederken merhametiniz tutmasın. Bunların Allah’ın istediği biçimde icrası, gerçek merhamettir.