2. “Yemin olsun ki sen bu şehirde oturmaktasın.” Bunun birkaç mânâsı vardır: 1. Mekke şehrine yemin olsun ki sen bu şehirde mahalsin! Senin mahallen burasıdır, burada oturmaktasın sen. Sen orada iken, sen orada oturuyorken bu beldeye yemin olsun ki! 2. Ya da sen bu beldede görülüyorsun. Helâl görülmektesin. Yani bu beldede, haremi emin olan bu beldede hayvanlara bile dokunmak haram iken seni helâl kabul ediyorlar, senin hakkına hürmet etmiyorlar, maalesef senin kanını helâl kabul ettiler. Senin hayat hakkını ihlâl ettiler, senin ve sana inananların kanlarını helâl kabul ediyorlar. Kureyş o beldeye şeref kazandıran, o beldenin şerefini artıran Al-lah’ın Resûlü’nü azgınlıkları ve cehaletleri sebebiyle oradan atmak, çıkarmak, susturmak, yok etmek istiyordu. Halbuki yeryüzünün en şe-refli insanı orada oturuyor ve orayı şereflendiriyordu. 3. Ya da bu belde haram iken, sen bu beldede bir müddet ola-caksın. Yani ileride sana bu haram beldede dilediğini yapmak, kan dökmek helâl olacak Peygamberim. Mekke’nin fetih günü kısa bir müddet Mekke’de kanı heder edilenlerin öldürülebilmesine Rabbin izin verecek, bu hürmeti kısa bir süre için sana helâl kılacak. Gerçekten de Mekke’nin fethi gününde Rabbimiz Peygamberimize bu konuda dilediklerini öldürme izni vermiştir. 4. Ya da bununla Peygamberin o beldeye hulûlü anlatılmış olabilir. “Şerafü’l mekân şerafü’l mekîn” yani mekânın şerefi, mekînin şerefindendir. Mekânın şerefi o mekânda oturan ehlinin şerefindendir. Mekke’nin şerefi, Rasulullah’ın şerefiyledir. Allah’ın Resûlü şerefli olduğu için Mekke şereflidir. Yani Rabbimiz bu beldenin şerefinin orada oturan Rasulullah’ın şerefiyle ilgili olduğunu göstermek için, bu Beyte saygının Rasulullah’a saygı olduğuna dikkat çekmek için hemen orada oturan Rasulullah’a sözü getirdi. Bu yemin aslında Rasulullah Efendimizin Allah katındaki değerinin üstünlüğüne yemindir. Allah’ın Resûlü bu beldede ikâmet ederken ona ve onun dâvâsına gönül vermiş bir avuç Müslüman’a eziyet etmenin Allah katında en büyük cürüm oluşuna yemindir. Müslümanlara eziyet vermek deyince aklıma bir hadis geldi, inşallah burada onu da nakledelim. Hadisi Huzeyfe bin Useyd bize naklediyor. “Kim yollarında müslümanlara eziyet verirse onların lânetleri o kişiye vacip olur.” Korkunç bir şey. Müslümanların yaşadıkları beldelerin gidiş geliş yollarında kim ki onlara eza verir, eziyet verecek şeyleri bulundurursa, fiiller, hareketler, eşyalar, engeller, manialar koyarlarsa Müslümanların laneti, bedduası onlara vacip olur. Haydi Müslümanlar beddua edin, haydi lanet edin onlara der gibi korkunç bir gerçek. Ne dersiniz? Var mı böyle birileri? Keşke olmasın. Yani benim gittiğim yolda, benim yürümeme, benim gitmeme, benim rahatıma, benim huzuruma engel olacak yollarda eza ve cefa var mı? Yok diyebilir misiniz? Böyle bir şehirde yaşamayı hepimiz isteriz elbette. Ama bir bakın kaldırımlara. Engeller var mı dersiniz? Pek çok değil mi? Oraya buraya tükürenler, süprüntü atanlar, benim geçmemi güçleştirecek bir şeylerini bir yerlere koyanlar, arabalarını, eşyalarını, tezgahlarını, tezgahtarlıklarını. Gözünüzün önüne geldi mi hemen. Peki ama yollara tekrar bakın, hattâ köpekleriyle beni rahatsız edenler. Bir anlamda mesela hamile bir kadın için, cebinde alacak parası olmayan gariban bir kişi için vitrinde görünenler, çeşit çeşit meyvelerinden sebzelerine yiyecekler. Söyleyin rahatsız eder mi yürüyenleri? Canım onlar da yürümesinler öyleyse. Herkes her sokakta yürümesin. Kimse bir yerlere çıkmasın. Bakın sizin yürüyeceğiniz yerlere biri-leri bir şeyler koymuştur. Sizi engellemek için değil de durdurmak için ama. Yani yürümenize eziyet vermek için değil de orada durdurmak için. Siz onu görün orada, gözünüzün içine girsin, sonra siz onu beğenin, imrenin, içiniz kaynasın, cebinize bir el atın, kasanızı kesenizi bir yoklayın, olmazsa kağıt parçalarıyla anlaşma yapabilirsiniz. Yani hemen para vermek zorunda değilsiniz. Şimdi alın, sonra ödersiniz, hayat boyu zaten ödemek zorunda değilsiniz diyenler eziyet vermiyor-lar mı insanlara? Peki benim ruhum ve hayatım darmadağın olmuyor mu böyle bir hayatın gereği? Benim dimağım durmuyor mu, benim aklım şaşır-mıyor mu? Benim oğlum, kızım, benim hanımım beni şaşırtmıyor mu? Nerdeyse insanlar engeller üretmişler. Aman benim yanımda dur, a-man benim kasanın başında eğlen, lütfen bana sağıl, sonra nereye gidersen git demiyorlar mı? O yollar hepimiz içinse neden engellenir gidip gelişler? Yani oraya koyduğun eşyayı kaldırabilirsin. Yolları tümüyle kapatsanız da, parçalansanız da, çatlasanız patlasanız da unutmayın ki size ayrılan kadarına ulaşırsınız. Onun bir de bereket for-mu vardı hani. Gidiveriyor kazandıklarınız bir anda unutmayın. Ey la-netten korkması gerekenler yapmayın bunu. Bir başka hadislerinde de Allah’ın Resulü şöyle diyordu: “Kim ki yoldan insanlara eziyet verecek şeyleri kaldırırsa bu imandır” Ama bazen aklıma şöyle gelir. Bir Alaaddin caddesinde bir arkadaşla yürüyorduk. Arkadaşım yolda gördüğü bir taşı alıp şöyle bir kenara koydu ve dedi ki; belki bir müslümanın ayağına takılıp eziyet verir diye böyle yaptım. Ben de dedim ki; yahu bırak, belki bir münafığın ayağına takılır. Çünkü bu toplumda müslümandan çok münafık var dedim. Neyse orası dursun şimdi. Onun için bırakın taşları kaldırmayı, hattâ barikatlar konması gerekir o ayrı. Orada yardımlaşma olmaz. Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşinize yardım ediniz.