Bürûc Suresine Dön

Bürûcالبروج

4. Ayet

4Bürûc Suresi

قُتِلَ اَصْحَابُ الْاُخْدُودِۙ

Kahrolsun (müminleri ateşten kuyulara atan) hendek sahipleri!

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

4-7. “Hazırladıkları hendekleri, tutuşturulmuş ateşle doldurarak onun çevresinde oturup, inanmış kimselere dinlerinden dönmeleri için yaptıkları işkenceleri seyredenlerin canı çıksın!” Allah belâsını versin o hendek sahiplerinin! Allah kahretti o kahrolasıcaları! Bu ifade sadece bir beddua değil, sadece Allah’ın lâ-netlemesi değil, aynı zamanda bir haber cümlesidir. Yani bu belânın, bu bedduanın, bu lânetin ve helâkin gerçekleştiği haberi verilmektedir. Allah belâlarını verdi o zalimlerin ki, o hendek sahipleri, o Müslümanlar için hendekler kazıp, içini ateşle doldurup Müslümanlara şöyle di-yorlardı: “Ya dininizden dönersiniz, ya da bu hendeğin içini boylarsınız.” İşte o, Müslümanları ölümle küfür arasında tercihe zorlayanlar, geberesiceler, kahrolasıcalar, kahrolup gittiler zaten. Bu hendek sahipleri konusunda tefsir kitaplarında bazı rivâyetler vardır: İbn-i Cerir, Hz. Ali efendimizden İran Kisrası ile alâkalı, onun mü’minleri öldürdüğüne dair bir rivâyet nakleder. Yine İbn-i Cerir, İbn-i Abbas efendimizden Babil kralının İsrail oğullarını dinlerinden döndürmek için öldürdüğünü nakleder. Yine tarihçi İbn-i Hişam, Necran Hristiyanlarının dinlerinden döndürülmek için Yahudiler tarafından yakıldıklarını anlatır. Zû Nüvas’ın, Hz. Îsâ’nın (as) yolunu takip eden Necran Hristiyanlarının dinlerini değiştirip Yahudi yapmaya zorladığı ve onlar da bunu kabul etmeyince hendekler kazarak 20.000 ile 40.000 arasında Hristiyanı öldürdüğü nakledilir. Gerçekten bu âyetleri içimize bir sindirebilsek, bu âyetlerin muhtevasını bir anlayabilsek, bir anlatabilsek. İnanın bunlar, bu âyetler bizim elimizden tutup, gözümüzü açıp bizi öyle bir bölgeye öyle bir atmosfere götürecekler. Orada kazılmış upuzun hendekler var. Kilometrelerce uzayıp giden hendekler var. Kâfir kral, zalim kral ve avâ-nesi var. Orduları, askerleri, görevlileri var. Halk orada oturmuş, seyrediyor. Hendeğin kenarında sıra sıra duran mü'minler, suçlular var. Potansiyel suçlular… Allah’a inanmış suçlular... Hayatlarını Allah için yaşamak isteyen suçlular... Allah yasalarını kralın yasalarından üstün tuttukları için suçlananlar… Allah’ın hatırını egemen kralın hatırından üstün tutmuş, Allah’tan başka egemenlik sahibi kabul etmeyen, Allah’a yetki sınırlaması getirilmesine, Allah’ın yetkilerinden bir kısmını O’ndan alıp başkalarına vermeye razı olmayan suçlular. Suçlarının bedeli olarak önlerinde kazılmış upuzun içi ateş dolu hendeğin önünde duruyorlar. Onlardan birine deniyor ki: “Ya dininden dönersin, ya da bir dakika sonra seni ateşe atacağız! Ya dininden, yolundan vazgeçersin, ya da bu hendeğin içini boylarsın! Bir dakika içinde kararını verip tercihini yap!” Bir dakikalık bir sessizlik, bir sükut… Âdeta göklerde ve yerlerde ne varsa hepsi susmuş, o mü’minin kararını bekliyor, dinliyor. Bir dakikalık bir sükut ve sonra canhıraş, acı bir feryat, yürek hoplatan bir çığlık ve âdeta insanın burun direklerini sızlatan bir koku. Bir insan cesedi kokusu… Yanan bir ceset kokusu… Yanı başındaki mü’min zaten o anda ölüyor. Arkadaşının bu akıbetini görmesi zaten öldürüyor onu. Gözlerinin önünde arkadaşının ölümü öldürüyor, şeytan geliyor bir daha öldürüyor, çoluk-çocuk, kavim, kardeş gözünün önüne geliyor bir daha öldürüyor, gençliği, yaşama arzusu, geleceğe ait hedefleri gözünün önüne geliyor bir daha öldürüyor. Defalarca ölürken sonra ikinci sıradaki gidiyor, bir daha ölüyor. Sonra üçüncü sıradaki, sonra onuncu sıradaki, sonra bininci sıradaki, sonra on bininci, yirmi bininci, kırk bininci gidiyor. Hiçbirisi dininden dönmüyor ve tamamı öldürülüyor. Hattâ Rasulullah Efendimizin ifadesine göre kucağında çocuğu bulunan bir kadın getiriliyor, ona da dininden dönmesi teklif ediliyor. Mü’mine kadın kucağındaki çocuğundan ötürü bir tereddüt geçiriyor. Kucağındaki çocuk dile gelip: “Anne! Sabret doğru yoldasın! Sakın benim için dininden dönme!” deyince, kadın da “Dinimden dönmüyo-rum!” deme adına başını kaldırınca, o da sırtına yediği bir tekmeyle hendeğin içini boyluyor. Çeşitli rivâyetler var, 20 bin, 40 bin insan diri diri, cayır cayır yakıldı deniliyor. Attıkça atmışlar, attıkça atmışlar. Sonra Mevlâ emir vermiş te ateş patlayıvermiş, yayılıvermiş çevreye ve çevredeki tüm zalimler kendi yaktıkları ateşte yanıp kahrolmuşlar diye rivâyetler var. Bunu niye anlatıyor Rabbimiz? Yüz gram altın karşılığında din-lerinden dönüverenler, yarım dönüm arsa için Allah’ın mîras taksiminden dönüverenler, bir makam, bir koltuk karşılığında dâvâlarından, yollarından vazgeçiverenler, dünyalık küçük bir menfaat karşılığında yollarından dönüverenler, ufak tefek soruşturmalar, kovuşturmalar karşısında geriye adım atıverenler. Yuh olsun size diye anlatıyor Rab-bimiz bunu bize. Gençliklerini Allah adına tohum gibi hendeklere gömenler, cayır cayır yanma pahasına da olsa dinlerinden, yollarından vazgeçmeyenler karşısında durup düşünün ve ibret alın diye anlatıyor. Şu anda onların halefleri olan çağdaş kâfirlerin sizleri dinlerinizden döndürebilmek için tıpkı selefleri gibi sizin önlerinize kazdıkları hendekleri, tasarladıkları komploları, çıkardıkları yasaları anlayın da, sizler de tıpkı selefleriniz gibi davranın diye anlatıyor. Sırf Müslümanlıklarından dolayı Müslümanlara zulmedenlerin akıbetlerinin nasıl olduğunu görün de onlardan zerre kadar korkmayın diye anlatıyor bunu bize. Bakın ne olmuş onların akıbetleri? O vakit onlar o ateşin, o hendeğin üzerine oturmuşlardı. Yani kendilerini yakacak ateşin üzerine, kendilerini yutacak hendeğin üzerine oturmuşlardı. Kendi oturdukları dalı kesiyorlar, ya da kendilerini yakıp kavuracak ateşi yakıyorlardı. Kendi altlarını oyuyorlar, kendi he-lâklerini hazırlıyorlardı zalimler. Ya da hendeğin kenarına oturmuşlar seyrediyorlardı. Zalim kral ve askerleri, Müslümanlara yaptıkları bu in-sanlık dışı işkenceleri ellerinde kadehleriyle kahkahalar içinde seyrediyorlardı. Mü’minlerin feryatları ney sesiydi kulaklarında. Ya da zalim kral kendi tanrılığını reddeden, kendi egemenliğini reddeden, yasalarına karşı gelen bu potansiyel suçluları cezalandırırken, Allah yasalarını reddederek kralın yasalarına boyun bükmüş, susmayı tercih etmiş halk yığınları da bu manzarayı seyrediyordu. Kardeşlerinin yakılışlarını seyrediyorlardı. Çok şükür şu anda biz onların yerinde değiliz diye durumlarından memnun gözüküyorlardı. Bizi sokmayan yılan bin yıl yaşasın mantığıyla yerlerine oturmuşlar, gerçek mü’minleri, enayilikle suçladıkları insanları seyrediyorlardı. Zalimlere şakşak tutuyorlar, “Yaşa! Varol!” diyorlardı. Tabi işkence sırası kendilerine gelinceye kadar. Egemen tanrıların doyumsuzluğu had safhaya ulaşıp ta, yasalar biraz daha sertleşip bu defa toplumda potansiyel suçlular çoğalıncaya kadar. Meselâ toplumda tüm sakallıların, tüm tesettürlülerin, tüm namaz kılanların, tüm oruç tutanların suçlu sayılacakları ana kadar. Gerçek inanmış mü’minler geceleyin evlerinden sökülüp götürülürken bunların ruhu bile duymaz. Hendeklerden işkence sesleri gelirken bu Ashab-ı Uhdûd’lar da sadece seyrederler. Bir kısım kâfirler Çeçen’i, yahut Afgan kardeşini, yahut Filistinli can ciğer kardeşini işkencelere tabi tutarken, bunlar beri tarafta zalimleri alkışlarlar. En ufak bir tepkide bile bulunmazlar. Zalimlerle, kâfirlerle, işkencecilerle birlikte aynı safta, aynı pislik çukurunun içinde kardeşlerine yapılanları seyreden çukur ashabıdır bunlar. Ne değişmiştir söyleyin o günden bu güne? Kâfir hep aynı kâfir, zalim hep aynı zalim, onlara yalakalık yapanlar da aynı kaypaklar değil mi? Sıranın bir gün kendilerine geleceğini fark edemeden yaşayan lağım çukurlarının insanları bugün de yok mu? Zalimlere ashap olanlar, zalimlere koltuk değneği olanlar yok mu? Bunlar az sonra sıra kendilerine gelecek ateşin kenarında oturan insanlardır. Zalimlerin safında oturan insanlardır. Mü’minlere yapılan işkencelere bakıp bakıp eğleniyorlardı. Kendilerini kurtulmuş sayıyorlardı ama onlar aslında ateşin üzerine oturmuşlardı. Az sonra kendilerini yakacak, kendilerine dönecek, ken-dilerini yok edecek ateşlerinin üzerine oturmuşlardı. Ya da o gerçek mü’minlere yapılanlar kendi başlarına gelmiş, o azaba kendileri de şâhit olmuşlardır. Ya da mü’minlere yaptıkları bu korkunç işkenceyi bilerek yapıyorlardı. Farkındaydılar yaptıkları bu işin. Buna şâhitlik yapabilecek nitelikte, bir şuur içindeydiler. Yani ne yaptıklarının, niçin yaptıklarının, kimi cezalandırdıklarının ve ne için cezalandırdıklarının farkında ve şuurundaydı bu alçaklar. Bir hata, bir yanılgı sonucu değildi bu hendekler. Meselâ bir fırıncı öldürme kastıyla değil de bilmeden bir ateş yaktı, bir Müslüman da farkında olmadan gelip bu ateşe düşüverdi ve yandı. Bu fırıncı şâhit değildir bu işe. Zira bilerek yakmadı o ateşi. Ve-ya farz edin ki bir Müslüman ölümü hak etmiş bir suçlu zannederek bir Müslümanı öldürdü. Bu da buna şâhit değildir. Ama bu kâfirler ne yaptıklarının şuurundaydılar. Bu Müslümanların ölümü hak edecek bir suçlarının olmadığını, tek suçlarının Müslümanlık olduğunu ve Müslümanlıklarından ötürü onları öldürdüklerinin şuurundaydılar. Peki burada aklımıza bir soru geliyor. Acaba bu kâfirler bu Müslümanları ne için yakmışlardı? Acaba neydi bu insanların suçu ki bu işkenceye reva görülüyorlardı? Acaba bu Müslümanlar kâfirleri bu derece kızdıracak ve onları bu korkunç intikama sevk edecek ne yap-mışlardı? Günahları, suçları neydi bu adamların? Bakın bundan sonraki âyetinde Rabbimiz onu şöyle anlatır:
Bürûc Suresi 4. Ayet | Tevhid Meali