8-9. “Bu inkarcıların, inananlara kızmaları; onların sadece, göklerin ve yerin hükümranlığı kendisinin bulunan ve övülmeğe lâyık ve güçlü olan Allah’a inanmış olmalarındandır. Allah her şeye şâhittir.” Görüyor musunuz suçu? Neymiş suçları? İşte Allah anlatıyor: Bunların bütün suçları Allah’a inanmak. İşte en büyük suç budur kâfirin gözünde. Bugün de kâfirlerin gözünde en büyük suç budur: Allah’a îman etmek. Ben Müslümanım diyen kişi, ben Allah’a îman ediyorum, ben Allah’ın istediği biçimde yaşamak istiyorum diyen kişi dünyanın en büyük suçlusudur. O mürtecîdir ve kesinlikle yok edilmelidir. Şu anda bizler de mü’miniz. Şu anda bizler de îman ediyoruz. Ama âyetin ifadesine dikkat ederseniz onlar bizden farklı inanmış. Onlar, o mü’minler bizden farklı mü’minlermiş ki onun için yakılmışlar. Bizden çok farklı bir îmanla inanmışlar da onun için hendeklere gömülmüşler. Kâfirlerin bu kadar gazaplanmalarının sebebi onların bizim gibi eksik inanç sahibi olmamaları. Onlar Allah’a Allah’ın istediği gibi îman etmişler. Nasıl bir Allah’a inanmışlar? Ya da inandıkları Allah’ın ne sıfatları varmış? İnandıkları Allah’ı hangi sıfatlarla bilmişler? Hangi sıfatların sahibi bilmişler? Bakın Allah diyor ki: Bu Müslümanlar Azîz olan bir Allah’a inanmışlar. Ya da inandıkları Allah’ı Azîz bilmişler de onun için yakılmışlar. Eğer bugün kâfirler tarafından bizim karşımıza da bu tür hendekler kazılıp diri diri yakılmıyorsak, eğer şu anda kâfirleri bu kadar gazaplandırmıyorsak, eğer şu anda kâfirler bizden rahatsız değillerse, eğer şu anda kâfirlerle kol kola bir hayat yaşıyorsak, kesinlikle bilelim ki bizler eksik inanı-yoruz da ondan. Allah’a, Allah’ın istediği inanmıyoruz da ondan. Eğer böyle olmasaydı, eğer bugün bizler de o mü’minler gibi inanmış olsaydık, o zaman bu kâfirler karşısında bizim durumumuz da onlarınkinden farklı olmayacaktı. Çünkü tarih boyunca kâfirler hiç değişmemiştir. Değişen onlar değil, Müslümanlardır. Bakın bu yakılan Müslümanlar farklı inanmışlar. Allah’ı Azîz bil-mişler, onun için kâfirleri gazaplandırmışlar. İnandıkları Allah Azîz o-lan bir Allah’tı. Azîz, izzet sahibi demektir. Azîz, mutlak güç ve kudret sahibi, mutlak egemenlik sahibi, izzetine kimsenin toz konduramayacağı, sahasına kimsenin giremeyeceği, aldığı kararları kimsenin gözden geçiremeyeceği, göklerde ve yerlerde tek hâkimiyet sahibi, tüm varlıkların boyunlarındaki kulluk iplerinin ucu elinde olan, mutlak tasarruf sahibi varlık demektir. Hayata hakim olan, herkesin arzularına boyun büktüğü yenilmez ve yanılmaz varlık demektir. Sadece kendisine kulluk edilen, sadece kendisi dinlenilen, sadece kendisinin yasaları uygulanan varlık demektir. İşte bu Müslümanlar böyle bir Allah’a inanmışlar. Kullarını ken-disinden başkalarına kulluk etmeleri konusunda, kendisinden başkalarını dinlemeleri konusunda soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah’a inanmışlar ve yakılmışlar. Hayatın her bir alanında kendilerinden kulluk isteyen bir Allah’a inanmışlar. Hayatlarında Allah’tan başkalarına karışma alanı bırakmamışlar da onun için sahte Rableri, yapay tanrıları kızdırmışlar. Eğer onlar şu anda bizim yaptığımız gibi sadece Allah’a inanıp ta hayatlarına karıştırmasalardı, hayatlarının bazı bölümlerine Allah’ı karıştırıp, öteki bölümlerine karışacak başka İlâhların varlığını kabul etselerdi, inanın yakılmayacaklardı. Kâfirler tarafından affedileceklerdi. Evet inanılan, ama hayata etkinliği olmayan, inanılan, ama hayatına karışmayan, kılık-kıyafetlerine, eğitimlerine, hukuklarına, ekonomilerine, yemelerine, içmelerine, kazanmalarına, harcamalarına, okuma-yazmalarına, sofralarına, mutfaklarına, ev tefrişlerine karışmayan, dünyadan el-etek çekmiş bir Allah’a inansalardı, inanın burunları bile kanamayacaktı. Rahat bir hayat içinde yaşayıp gideceklerdi. Ya da Ebu Cehil’in inandığı gibi yeryüzünde kendisine îmanla birlikte bir takım putların, bir takım yardımcıların, bir takım sahte Rablerin, sahte efendilerin varlığına göz yumacak, ses çıkarmayacak uyuşuk bir Allah’a inansalardı, kesinlikle ölmeyecekler, öldürülmeyeceklerdi. Ama onlar böyle inanmamışlar, Allah’ı böyle tanımamışlar. Allah’ı tek Rabb, tek İlâh bilmişler. Allah’tan başka Rabb ve İlâh kabul etmemişler, tüm sahte Rablerin rubûbiyetini reddetmişler. Azîz olan, güç, kuvvet, hâkimiyet, otorite sahibi olan, yerde ve gökte yegâne söz sahibi, izzet sahibi bir Allah’a inanmışlar. Hükmünde, gökleri ve yeri idaresi konusunda hiçbir ortağa rızası ve ihtiyacı ol-mayan bir Allah, işte böyle bir Allah’a inanmışlar ve yakılmışlar. Eğer bugün bizler de böyle bir îmanla kâfirlerin karşısına çıkabilsek, eğer bugün bizler de tıpkı o mü’minler gibi Allah’ı böylece kabullenip O’nun dışındaki sahte Rableri reddettiğimizi ilân edebilsek, hayatımızda Allah’tan başkalarının söz sahibi olmadığını ortaya koyabilsek, eminim kâfirler bize de tahammül edemeyecek ve aynı akıbetle bizler de karşı karşıya geleceğiz. Demek ki kişi Allah’a, Allah’ın istediği gibi inanmıyorsa, bu îmana îman denmez. Allah’a, Allah’ın istediği şekilde inanmayan kişi istediği kadar kendisinin Müslüman olduğunu iddia etsin, bu iddia boştur. Bu yakılan mü’minler Allah’ı Azîz bilmişler. İzzeti ve şerefi sadece Allah’ta bilmişler. Allah’tan başkalarında izzet, şeref, güç kuvvet, otorite, egemenlik, hâkimiyet görmemişler. İzzeti A.B.D’de, Avrupa’da, malda, makamda, koltukta, rütbede, malda, parada değil, Allah’ta ve Allah’a îmanda, Allah’a kullukta görmüşler. Hendeğin başında egemenlik bizdedir diyen zalimler soruyorlarmış: “Söyleyin bakalım, Allah mı üstün, kral mı?” “Allah üstündür!” diyorlardı. Para mı güçlü? Hayır Allah! Makam mı güçlü? Hayır, Allah! Polis mi güçlü? Hayır, Allah! Yasalar mı üstün? Hayır, Allah! Biz mi üstünüz? Hayır, Allah! diyorlardı. Allah en güçlü, Allah en üstün, başka güçlü ve üstün yoktur, diyorlardı. İşte Allah’ın istediği îman budur. İşte Allah’ın kabullendiği Müslüman budur. İşte kâfirleri çileden çıkaran tavır budur. Meselâ ben Müslüman olarak güçlüyüm. Çünkü ben güç kaynağıyla irtibat halindeyim. Benim safımda Allah var. Bu îmanla, bu güçle gideceğim yeryüzünün en zalimlerinin yanına ve onlara onların sahibinin dinini anlatacağım ve bu konuda zerre kadar bir korkum ve endişem olmayacak. Çünkü Allah benimle beraber olunca, Rabbim bana müzahir olunca, ben O’nun adına gidince elbette yeryüzünün en güçlüsü ben olacağım. Ben güçlüyüm, hiç kimseden bir korkum da olmayacak. Bir de bu yakılan Müslümanlar Allah’ı “El-Hamîd” bilmişler, Hamîd olan bir Allah’a inanmışlar da onun için yakılmışlar. Onlar Allah’ı Hamîd olarak biliyorlar, tanıyorlar ve böylece inanıyorlardı. En çok övülmeye lâyık Allah’ı görüyorlar, rızası kazanılacak, uğrunda ter-lenilecek, yasaları uygulanacak, sözü dinlenecek yegâne varlık olarak Allah’ı biliyorlardı. Bir şey övülecekse, bir şey methedilecek, kabullenilecek, sa-hiplenilenecek ve hamdedilecekse Allah’la ilgisi kadarıyla övülecek ve hamdedilecektir. Allah’ın övdüğü övülür, övmediği de asla övülmez. Çünkü Allah Hamîd’dir. Allah övülendir ve O’nun övdüğü, övülmesi gerekendir. Allah’ın övmediğini bir mü’minin övmesi düşünülemez. Allah’ın övmediği bir şeyi bir Müslümanın sahiplenmesi düşünülemez. Bir eğitim sistemi ki, temeli materyalizme dayanıyor. Allah âyetlerinin kokusuna bile müsaade etmiyor. Allah’ın övmediği böyle bir eğitim sistemini bir Müslümanın hamdetmesi, onu övmesi, onu kabullenmesi, ona sahip çıkması mümkün değildir. Gerek kendisini, gerek çocuklarını bu eğitimin kucağına teslim etmesi kesinlikle mümkün de-ğildir. Bir kılık-kıyafet anlayışı düşünün ki, Allah onu övmüyor. Bir Müslümanın bunu sahiplenmesi, buna hamdetmesi, benimsemesi ke-sinlikle mümkün değildir. Allah’ın övmediği bir gelinlik düşünün ki, Sri Lanka’dan getirtilmiş. Dünyada eşi benzeri yok. Ama Allah onu övmü-yor. Allah onu helâl kılmamış. Bir Müslümanın böyle bir gelinliği övme-si, onu giymesi, giydirmesi mümkün değildir. Bir düğün ki, onda din a-dına sadece mevlit okunmuş, bir Müslümanın buna hamdetmesi, övmesi mümkün değildir. Bir sofra ki Allah ve Resûlü övmemiş. Bir kazanma ve harcama modeli ki Allah övmemiş, bir eğitim modeli ki Allah övmemiş, bir hukuk, bir miras taksimi anlayışı, bir hayat tarzı ki Allah övmemiş. Bunu bir Müslümanın övmesi ve sahiplenmesi mümkün de-ğildir. İşte bu Müslümanlar Allah’ı Hamîd bilmişler. Sadece Allah’ı öv-müşler, sadece Allah’ın övdüklerini övüp sahiplenmişler, Allah’ın övmediklerini asla övmemişler, reddetmişler de onun için yakılmışlar. Meselâ egemen güçler tarafından karşılarına çıkarılan bir kılık-kıyafet modeli eğer Allah’ın övmediği bir kılık-kıyafetse kesinlikle bunu reddetmişler. Karşılarına çıkarılıp sunulan bir eğitim modeli eğer Allah’ın övmediği bir eğitim modeliyse kesinlikle övmemişler, reddetmişler, sa-hiplenmemişler de onun için yakılmışlar. Bugün sizler de aynısını yapsanız, sizin durumunuz nasıl olur düşündünüz mü hiç? Karşılarındaki kâfirler tehdit ediyorlar. “Öldürürüz sizi!” diyorlar. Onların bu tehditleri karşısında o Müslümanlar yine Allah’ın övdüğüne talip oluyorlar. Diyorlar ki: “Vallahi bu bizim istediğimiz şeydir. Şehadet Allah’ın övdüğü bir şeydir. Şehadet bizim için oğul balıdır, biz buna dünden razıyız.” Bunu da övüp seviyorlar. “Biz zaten Allah’tan geldik, Ona gidiyoruz. Üç gün evvel olmuş, beş gün sonra olmuş bizim için bunun önemi yoktur.” Kâfirler, “Sizi aç bırakırız. Zeytin ekmekten başka bir şey vermeyiz size!” diyorlardı. Onlar, “Eh zaten Allah’ın övdüğü de budur. Biz buna dünden razıyız” diyorlardı. Öyle bir hayata taliplerdi ki, o hayatın her bir bölümünde, her bir kademesinde elhamdülillah’ı gerçekleştirmeyi hedeflemişlerdi. Zaten hamd, hayatın İslâmlaşmasının adıydı. Mü’minlerin hedefi, hayatta elhamdülillah’ı gerçekleştirmekti. Her gün biraz daha Müslümanlaşan hayatına elhamdülillah demeyi hak etmeliydi Müslüman. Bugün de içki içmedim elhamdülillah. Bugün de zina etmedim elhamdülillah. Bugün de çevreme, çocuklarıma hakkı anlattım elhamdülillah. Bugün de Allah için infakta bulunabildim elhamdülillah. Bugün de Kitap ve Sünnetle diyalogumu kesmedim elhamdülillah. Bugün de zalime dur diyebildim elhamdülillah. İşte Müslümanın hayatı budur. Müslüman her gün biraz daha güzelleşen, her gün biraz daha Müslümanlaşan hayatına elhamdülillah diyen, hamd eden insandır. İşte bu tavır küfrü çıldırtacak, kâfirleri kızdırıp saldırtacak bir tavırdır. Bu tavrı sergileyen bir mü'mine saldırmaz da ne yapar kâfir?! Böyle bir mü’min karşısında delirmez de ne yapar kâfir?! İnandıkları Allah’ın üçüncü sıfatı kıyâmeti koparıyor. İş burada düğümleniyor. Bakın bu Müslümanların inandıkları Allah’ın üçüncü sıfatı şuymuş. Ya da bunlar Allah’ı bir de şu sıfatın sahibi olarak kabul ediyorlardı: Öyle bir Allah’a inanıyorlardı ki, semâvât ve arzın mülkü O Allah’a aittir. Bunu dediniz mi her şey bitti. Kâfire ne kaldı ki? Göklerin ve yerin mülkü Allah’ın olunca, göklerde ve yerde tek egemen Allah kabul edilince kâfire ne söz hakkı kaldı ki? Benim evim, benim elim, benim gözüm, benim param dediğimiz şeylerin tümü Allah’ındır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nundur. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O’nun kuludur. Göklerde ve yerde, görünür gö-rünmez, bilinir bilinmez ne varsa hepsi O’nun mülkü ve kuludur. Her şey O’nun mülküdür. Herkes ve her şey O’nun hükümranlığı, O’nun hâkimiyeti ve egemenliği altındadır. Göklerde ve yerde O’ndan başka egemenlik sahibi varlık yoktur. Allah mâliktir ve her şey O’nun mülküdür. Gerçek mâlik, gerçek sahip O’dur. Onun mülkünün yanında başkasının mülkü yoktur. Göklerde ve yerde olan tüm varlıkların Allah’la ilişkisi mülkün sahibiyle ilişkisi gibidir. Kölelerin efendiyle ilişkisi gibidir. Mülk Allah’ındır inancı, insan şuurundaki tüm şirk unsurlarını siler. Mülk Allah’ındır inancı, insan şuurunda kendisinin sadece mülkün gerçek sahibi tarafından tayin edilmiş bir halife olduğunu, bu hilafet ve sahip olduğu her şeyin kendisine emaneten ve muvakkaten Allah tarafından verildiğini, kısa bir süre sonra onların kendisinden geri alınacağı şuurunu kazandıracaktır. Mülk Allah’ındır demek, o mülkte söz sahibi Allah’tır demektir. Elimi, ayağımı, gözümü, kulağımı, evimi, arabamı, bedenimi, aklımı, bilgimi, zamanımı ve sahip olduğum her şeyimi veren Allah olduğuna göre, bütün bunlar konusunda söz sahibi de Allah’tır. Göklerin ve yeryüzünün mülkü Allah’ın olunca, göklerde ve yerde olanların tamamı Allah’ın olunca, elbette göklerde ve yerde söz sahibi, kanun sahibi, egemenlik sahibi de Allah’tır. Bir mülkün bir varlığa izâfesi demek, o mülkte o varlığın söz sahibi olduğunu kabul etmek demektir. Meselâ sizler hepiniz ev sahibisiniz. Evlerinizin size izâfesi demek, o evlerinizde sizin sözünüzün geçmesi demektir. Bir adam düşünün ki, ona ait olan evinde onun sö-zü geçmiyor, o evde onun sözü ciddiye alınmıyor, o evde o kişinin is-tediklerini emretme, istediklerini yasaklama hakkı bulunmuyor, o eve girip çıkanlar ondan izin almıyorsa, hiç o ev o adamındır denebilir mi? İçinizden hanginiz böyle bir ev reisliğine razı olursunuz? Sizler böyle bir reisliğe razı olmazsınız da, Allah’ı niye razı etmeye çalışıyorsunuz? Tamam ya Rabbi! Gökleri sen yarattın! Yeryüzünü sen yarattın! Bizi ve şu anda sahip olduğumuz her şeyi sen yarattın! Sen Âlîsin! Sen yücesin! Ama olduğun yerde kal! Bizim hayatımıza karışma! Kanunlarımıza karışma! Kılık-kıyafetimize, kazanmamıza, harcamamıza, hukukumuza, düğünümüze, derneğimize karışma! Eğitimimize karışma! Bütün bu konularda biz kendimiz söz sahibiyiz! Bizim de aklımız var! Bizim de bilgimiz var! Bizim de keyfimiz var! Biz de biliriz bütün bunları! diyerek Allah’ı diskalifiye etmeye hakkımız yoktur. O mü’minler Allah’ı Azîz bilmişler, Allah’ı Hamîd bilmişler, Allah’ı mülkün sahibi kabul etmişler, Allah’tan başkalarında ne bir egemenlik, ne bir söz hakkı kabul etmemişler de onun için yakılmışlar. Peki acaba şu anda bizler böyle mi inanıyoruz? Allah’ı böyle mi kabul ediyoruz? Allah’tan başka söz sahiplerini, egemenlik sahiplerini ret mi ediyoruz, yoksa kabul mü ediyoruz, bunu bir düşünelim. Çoğumuz öyle bir Allah’a inanıyoruz ki, kazanmamıza, harcamamıza karışmaz o Allah. Bilmez bu konuları. Cahildir bu konularda. Biz biliriz bunları. Biz O’ndan daha iyi biliriz. (!) Ya da bunları O’ndan daha iyi bilenlerin varlığına inanırız. Nereden kazanıp nerelerde harcayacağımızı, hangi mesleği seçeceğimizi biz kendimiz biliriz. Çoğumuz öyle bir Allah’a inanıyoruz ki, düğünümüze, derneğimize karış-maz o Allah. Ne işi var Allah’ın düğünle, dernekle yahu? İşte âdetler var, töreler var, düğüne, derneğe onlar karışır. Çoğumuz öyle bir Allah’a inanıyoruz ki, ev tefrişlerimize karışmaz Allah. Yememize-içme-mize, giyinmemize, kuşanmamıza, okuma-yazmamıza, çocuklarımızın eğitimine, hukukumuza, ekonomimize, siyasal yapılanmamıza ka-rışmaz Allah. Bütün bunlara karışan bizim başka tanrılarımız vardır. Onlar bu işleri Allah’tan daha iyi bilirler, Allah’tan daha güzel ayarlarlar. Allah korusun da herkes kendi kafasında şekillendirip biçimlendirdiği bir Allah’a inandığını iddia ediyor. Peki acaba Allah’a îman bu mu dur? Bu şekilde Allah’a inandığını iddia eden insanlar acaba gerçekten mü’min midir? Bilelim ki Allah’a îman, Allah’ın istediği biçimde bir îmandır. Al-lah’a îman, Allah Kur’an’da kendini nasıl tarif ettiyse öylece bir îmandır. Allah kitabında kendisini hangi sıfatlarla muttasıf olarak tanıtmışsa o sıfatların sahibi, hangi sıfatlardan münezzeh olarak anlatmışsa o sıfatlardan münezzeh olarak bir Allah’a imandır. Kur’an’da kendisini bize tanıtan Allah, dünya işini bilmeyen, dünya işine karışmayan, hukuku bilmeyen, eğitimden anlamayan, ekonomiden habersiz olan, kullarının siyasal yapılanmalarını, hayat programlarını bilmeyen, dünyayı yaratıp kendi köşesine çekilen ve ne haliniz varsa görün, nasıl bilirseniz öylece yaşayın diyen bir Allah değildir. Veya hayatın bazı bölümlerine karışan, ama öteki bölümlerinde yetkilerini birilerine devreden bir Allah değildir. İbadet konularında kendini söz sahibi ilân edip, muamelat konularında, hayatın öteki alanlarında başka tanrıların egemenliğini yasallaştıran bir Allah değildir. Yeryüzünde kullarının hukukunu bilmeyip, hukukla ilgilenmeyip, bu yetkiyi bir kısım hukuk tanrılarına devreden, ekonominin prensiplerinden anlamayan ve ekonomiyi bir kısım yeryüzü ekonomi tanrılarına devreden bir Allah değildir. Yeryüzünün idaresini bilmeyen ve kullarının hayat programlarını, sosyal ve ekonomik yasalarını belirleme konusunda bir kısım siyasal yeryüzü tanrılarına yetki veren bir Allah de-ğildir. Veya bir kadının elini sıkarken, tenhada bir suç işlerken bizi gö-remeyecek kadar âciz bir Allah değildir. Hayatımızın bazı bölümlerinde başkalarına kulluk etmemize, başkalarının yasalarını uygulamamıza ses çıkarmayan uyuşuk bir Allah değildir. Kâfire sözümüz yok. Ama Allah’a inandım diyen bir kişinin na-sıl bir Allah’a inandığına dikkat etmesi şarttır. İnandım diyorsa, ben de Müslümanım diyorsa o zaman inandığı Allah’ı kendisi belirleme hakkına sahip değildir. Allah kendini kitabında bize nasıl tanıtmışsa öylece inanmadıkça, kişi mü’min sayılmayacaktır. Kur’an’da kendini tanıtan bir Allah’a değil de kendi kafasında şekillendirdiği bir Allah’a inanan kişi, Allah’a îman etmiş değil de kendi kendine tapınıyor demektir. Halbuki Allah her şeye şâhittir. Her şeyden haberdar olan, dün de, bugün de, yarın da sadece Allah’tır. Kâfirlerin yaptıklarını da, mü’-minlerin durumlarını da bilmektedir Allah. Kâfirlerin Müslümanlara yaptıkları işkencelere şâhit olduklarını, bunu bilerek yaptıklarını anlatmıştı ya, bakın Rabbimiz burada da kendisinin her şeye şahit olduğunu, onların yaptıklarına da, mü’minlerin yaptıklarına da şâhit olduğunu anlatıyor. Yani onlar her an Allah kontrolü altındadırlar. Onların her şeylerini bilmektedir Allah. Onun içindir ki eğer onların bir hesabı varsa, elbette Allah’ın da bir hesabı vardır. Öyleyse ey Müslümanlar bu konuda, Allah’ın her şeyi bildiği, her şeyden haberdar olduğu, her şeyin O’nun kontrolü ve tasarrufu altında olduğu konusunda zerre kadar bir endişeniz olmasın. Zerre kadar bir endişeniz olmasın ki, Al-lah sizi de, onları da görmektedir.