En'âm Suresine Dön

En'âmالأنعام

14. Ayet

14En'âm Suresi

قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَتَّخِذُ وَلِيًّا فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ يُطْعِمُ وَلَا يُطْعَمُۜ قُلْ اِنّ۪ٓي اُمِرْتُ اَنْ اَكُونَ اَوَّلَ مَنْ اَسْلَمَ وَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ

De ki: “Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah’ken, O doyurur ama (kimse tarafından) doyurulmazken Allah’tan başkasını mı veli edinecekmişim?” De ki: “Şüphesiz ki ben, Müslimlerin/şirki terk ederek tevhidle Allah’a yönelen kulların ilki olmakla emrolundum.” Ve “Sakın müşriklerden olma.” (denildi.)

Dipnot

Müşrikler; Allah’ın (cc) dışındaki varlıkları veli edinir ve bir veliden/dosttan beklenecek şeyleri, o varlıklardan beklerlerdi. Allah’ın dışında edindikleri veliler/evliya; Allah’a (cc) yakın ve O’nun (cc) yanında hatır sahibi olduğuna inandıkları melekler (34/Sebe’, 40) ve salih insanların ruhaniyetiydi (53/Necm, 20; 71/Nûh, 23). Bu varlıkları veli edinme/putlaştırma nedenlerini Kur’ân şöyle açıklar:

a. Allah’a yakınlaşmak için (39/Zümer, 3)

b. Allah katında şefaatlerine nail olmak için (10/Yûnus, 18; 39/Zümer, 43-44)

c. İhtiyaç halinde onların yardımına nail olmak için (36/Yâsîn 74-75)

d. İzzet bulmak için (19/Meryem, 81-82)

e. Toplumu kaynaştırması ve milli bir değer olması için (29/Ankebût, 25)

Ayrıca bk. 29/Ankebût, 41

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

14."Gökleri ve yeri yaratan, doyurulmayıp doyuran Allah’tan başka bir velî mi edinirim, de. Doğrusu ben ilk Müslümanlardan ol­makla emrolundum, de. Asla şirk koşanlardan olma!" Evet, Allah peygamberine emrediyor ve diyor ki: Peygambe­rim, de ki, ben Allah’tan başka bir velî mi bulayım kendime? Allah’tan başka bir velî mi edineyim? Yâni ben Allah’tan başka birinin velâyetini kabul edip onun hâkimiyetine boyun mu eğeyim? Allah’tan başka bi­rilerini velî kabul edip de ona kulluk mu edeyim? Boynumdaki ipin ucunu onun eline mi vereyim? Allah’tan başka birisini velî kabul edip de irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi alacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayın? Yâni velim olarak, karar merciim olarak, hayatıma yetkili sahi­bim olarak Allah dururken, velâyetimi Ona teslim etmeyeyim de, Onun velâyeti altına girmeyeyim de kendime Ondan başka bir velî mi bula­cağım ben? Böyle bir velî bulayım da hayatım nasıl olsun diye sor­maya ona mı gideyim? Hukuk düzenim nasıl olsun diye, ekonomik anlayışım nasıl olsun diye, siyasal yapılanmam nasıl olsun diye, tica­retim, işim, aşım, mesleğim nasıl olsun diye, kılık kıyafetim, yemem içmem nasıl olsun diye, çocuklarıma karşı eğitimim nasıl olsun diye, hanımımla münâsebetim nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Ya da hayatımda Allah’la beraber başkalarına da karışma alanı bırakıp, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin var edicisi, göklerin ve yerlerin tek Rabbi, tek hakimi, mutlak hakimi ve mutlak otoritesidir. O doyu­randır ama doyurulmak istemeyendir. O, doyurandır, besleyendir, rı-zık verendir, para verendir, dükkan verendir, at, araba, apartman, arsa verendir, hava su güneş yağmur verendir, elma, armut, portakal verendir ama, kendisi bunların hiçbirisine muhtaç olmayandır. Yâni O doyurulmak istemeyendir. Paramıza, pulumuza, yemeğimize, aşı­mı-za, atımıza, arabamıza muhtaç olmayandır. Evet işte velî budur. velî kişinin boynundaki kulluk ipinin ucu elinde bulunan ve onun adına karar verme makamında olan varlık demektir. velî bir varlık adına ona danışmadan onun adına tek taraflı karar verme makamında olan varlık demektir. Allah mü'minlerin velisidir. Veli; kimileri bu kelimeye farklı an­lamlar yüklemişlerse de veli, velâyet hakkına sahip olan varlık denek­tir. Bir varlık adına ona danışmadan tek taraflı karar verme maka­mın-da olan varlığa velî denir. Meselâ ben çocuğumun velisiyim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velisi olduğum ve adına ona sormadan karar verme makamında olan ben ona istedi­ğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasaklarım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, istediğim kişi­lerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim velimizdir. Yâni bize sorma­dan bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır Rabbimiz. İs­tediğini emreder, istediklerini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Al­lah? Zinayı yasaklarken: Ey kullarım! Ben bunu yasak kılacağım! Ne dersiniz? Nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda, diye bize sordu mu Allah? Hayır, Allah bizim velimizdir, velâyetimiz elinde olan­dır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda bizlere asla danışmaz. İşte velinin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gel­mektedir. Vali, yâni vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konu­sunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demek­tir. Valinin anlamı budur. Ve: "Kâfirlerin Müslümanlar üzerine velâyet hakkı yok­tur" ...âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali olarak, Müslüman­lara sormadan onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulma­malıdır. Kâfirler mü’minler adına yasa yapacak, onlar adına karar ve­recek yönetici makamlara getirilmemelidir. "Mü'minler müminleri bırakıp ta kâfirleri velî edin-mesinler..." (Âl-i İmrân 28) Yâni mü'minler müminleri bırakıp da kâfirleri velâyet maka­mı-na, kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfirler ka-rar verip, kâfirler kanun yapıp Müslümanlar da kendilerinden olma­yan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Âyetin so-nunda da eğer mü'minler bunu yaparlarsa onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamış, Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir bu-yurulmaktadır. Evet veli, vali budur. Çünkü vali karar verecek ve Müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse müminlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka müminlerden olması emrediliyor. Bu mânâları unutturmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirle­rin de idareci olmasını sağlamak ve böylece müminleri köleleş­tirmek için mi bilmiyorum insanlar bu velî kelimesini çok çarpıtmışlar. velî deyince bugün insanlar hiç de bunu düşünmüyorlar. Veli, işte gökte alan, yerde yiyen, gaybı bilen, eteğine yapışılan, cennet olur-layan, cehennem sınırlayan birileri anlaşılıyor şimdi. Hep böyle an-lattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler bunu merak ediyorum. Yâni eğer velî deyince bunlar anlaşılacaksa o zaman Allah bir âyet-i kerîmesinde şeytanın velî olduğunu haber verir: "... Muhakkak ki şeytanı inanmayanların velisi kıldık" (A’râf 27) Yine aynı sûrede: "Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine velî edindiler." (A’râf 30) ...buyurulmakta ve şeytanın velî olduğu anlatılmaktadır. Eğer velî kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak şeytana nasıl velî di­yeceğiz? Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki şeytan kâfirlerin velisidir. Yâni şeytan onların hayatında onlara danışmadan karar alma makamındadır. Ya da onlar şeytanı kendi hayatlarında kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar. Şeytan karar vermiş onlar uygulamışlar. Bakın bu âyet-i kerîmenin devamında da yine tâğutların kâfirle­rin velisi olduğu anlatılıyor. Eğer velî kelimesine az evvelki an­lamı yükleyecek olursak acaba tâğutlara nasıl velî diyeceğiz? Allah tâğut-lar için velî diyor. Yâni bu tâğutların gaybı bilen gökte uçan de­nizde yürüyen Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebileceğiz? Ama veliyi Kur’an’ın ifade ettiği biçimde velâyet anlamına anladığımız zaman bu tâğutların kâfirler adına karar verme makamında veliler ol­duklarını anlamakta zorluk çekmeyeceğiz demektir. Yâni kâfirler tâ-ğutları kendilerine velî edinmişlerdir. Bu tâğutlar velâyeti altında olan bu kâfirler adına karar alırlar ve bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların kararlarını uygularlar onların yasalarına teslim olurlar. Demekkki Allah peygamberine ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlere şöyle dememizi emretmektedir: De ki, ben Allah’tan başka birilerini kendime velî mi edineceğim? Ki o Allah doyurandır, kendisi de doyurulmaya muhtaç olmayandır. Bakıyoruz dünyada in­san-ların velî kabul edip, aldıkları kararlara boyun büktükleri, kanunla­rını uygulamaya çalıştıkları, arzularını yerine getirmeye çalıştıkları in­san-lar kendilerine bel bağladıkları varlıkları, velâyeti altındaki kulla­rını, kölelerini, vatandaşlarını doyurmak ve beslemek şöyle dursun onlardan beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından aman beni koru­yun! Beni yıkmak isteyenlere karşı aman beni koruyun! diye onlardan korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir Firavun kullarından, metbularından vergi almadıkça ayakta duramaz. Hiçbir Firavun kullarından destek alma­dıkça hayatta kalamaz. Hiçbir put kendisine tapınanlardan kendisine bir mozole istemedikçe tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem bağlılarından oy istemedikçe, kullarından kabul istemedikçe yaşaya­maz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda bağlılarından talep görme­dikçe yaşayamaz. Evet tüm yapay tanrılar, tüm sahte veliler hayatla­rını sürdürebilmek için hizmetçilerine, kullarına muhtaçtırlar. Kullarına ihtiyacı olmayan, tüm kullarının kendisine muhtaç olduğu velî sadece Allah’tır. O Allah ki kimsenin yardımına, kimsenin desteğine muhtaç değildir. Evet, de ki peygamberim, benim Allah’tan başka velim yoktur. Siz de deyin ey Müslümanlar, bizim boyunlarımızdaki iplerin ucunu eline teslim edeceğimiz Allah’tan başka velilerimiz yoktur. Ve bir de şunu de ki peygamberim: "Ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum. Ve ben asla müş­riklerden değilim." Sûrenin başında demiştim ya bu sûre tek tek imanı anlatır. Tek tek, “gul, gul” buyurarak bu sûre inancı anlatır. De ki, ben Müslü­manların ilki olmakla emrolundum ve bana sakın müşriklerden olma diye emredildi. Hani Bakara sûresinde yahudi ve hıristiyanlara: "Ey İsrail oğulları! Elinizdeki Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kur’an’a inanın; Onun ilk kâfirleri sizler olmayın! Âyetlerimi az bir değere satmayın! Ve sadece benden korkun!” (Bakara 41) Deniyor ve bu kitaba ilk iman edenlerin kendileri olması em-redi­liyordu ya, işte bakın burada da Rabbimiz peygamberine Müslü-manların ilki olmasını emrediyor. Tabi peygamberimizin şah­sında bize de Müslümanların ilki olmamız emrediliyor. Evet her ko­nuda Müslümanların ilki biz olmak zorundayız. Allah’ın emirlerinden birisine teslim olmak söz konusu olduğu zaman, Allah’ın emirlerinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman etrafımızda hiç kimse olmasa bile he-men ben diyeceğiz. Ama bakıyoruz ki bugün bizler Allah’ın emirle-rinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman deriz ki önce bi­rileri başlasın. Önce filanlar başlasın arkasını bir getiririz diyoruz değil mi? Meselâ köyde hizmet yapan birisine gardaş köyde şöyle bir hizmet başlatsan, her gün çevrendekilere bir âyet, bir hadis anlatsan filan denince diyor ki ah benden önce bir tek kişi bunu yapmış ol­say-dı! Benden önce keşke bu konuda çığır açan birisi olsaydı, ben de çok rahat yapardım, diyor adam. Veya bir başkasına gardaş düğününde şöyle şöyle yapsan olmaz mı? Deyince, diyor ki adam, ah benden önce bir tek kişi bunu yapmış olsaydı! O zaman ben de çok rahat yapardım, bunu. Hep baş-kalarından bekliyoruz. İlk defa başkaları yapsın, ilk defa başkaları başlasın, ilk defa başkaları çıksın biz arkasından geliriz, diyoruz. Hep başkalarını bekliyoruz. Halbuki fazilet ilk başlayandadır. Fazilet ilk başlatandadır. Hani Rasulullah Efendimizin çığır açma hadisini biliyo­ruz. Allah’ın Resûlü buyurur ki: "Kim dinde hayırlı bir çığır açarsa açtığı bu çığırın sevabı bu adama ait olduğu gibi kıyâmete kadar açtığı o çığırdan gidenlerin sevaplarının bir misli kendilerinin ki eksiltmeksizin onun defterine yazılacaktır. Kim de dinde kötü bir çığır açarsa o açtığı çığırın vizri onun omuzuna yazılacağı gibi o çığırdan kıyâmet gününe kadar gidenle­rin günahlarını bir misli onun sırtına yazılacaktır." Meselâ insanların Kur’an’a yönelmesi adına, sünnetle iştigal et­meleri adına kim bir adım atarsa, kim ilk adımı atarsa karşısındaki-lerde meydana gelecek İslâmî değişikliklerin sevabının bir misli bu ilk adımı atana verilecektir. Öyleyse her konuda Müslümanların ilki olmaya çalışacağız. Hayır işlerde, hayırlı işlerde başkalarını bekleme­yeceğiz. Ah benden önce bunu birileri yapsaydı! demeyeceğiz. Onu ilk yapan biz olacağız. Vallahi Hz. Hatice annemiz birazcık bekleseydi, Hz. Ebu Bekir Efendimiz biraz bekleseydi. Hele birileri Müslüman olsun da ondan sonra Müslüman olalım deselerdi kıyâmete kadar beklerlerdi de yine Müslüman olamazlardı. Öyleyse biz de beklemeyeceğiz. Önce birileri yapsın, önce birileri başlasın diye beklemeyeceğiz ve herkesten önce biz Müslüman olmaya, herkesten önce o emri biz uygulamaya başla­yacağız. Ve bir de hayırlı işlerde acele edeceğiz, kesinlikle beklemeye­ceğiz. Hele şu doktoram bir bitsin! Hele şu işimi bir bitireyim! Hele şu askerlik bir bitsin! Hele şu diplomayı bir alayım! Hele bir evleneyim! Hele şu idare bir değişsin! Hele işler yoluna bir girsin diye beklersek sabah-ı Haşr’e kadar bekleriz de yine o konuda fırsat bulamayız Allah korusun. Evet ben Müslümanın ilki olmalıyım diyeceğiz. Yeryüzünde ben­den başka hiç kimse Müslüman olmasa da, herkes bana düşman olarak kâfir olsa da ben yine de hiç kimseyi beklemeden Müslüman olmak zorundayım. Ya da bunun bir başka mânâsı da; benim ilk işim Müslümanlık olmalıdır. Benim ilk işim Müslümanlık olmalı. Müslümanlığımı ön plana almalıyım. Mesleğim ikinci, üçüncü planda olmalı. Öğretmenli­ğim ikinci, üçüncü planda olmalı, talebeliğim öyle olmalı, hacılığım, hocalığım, babalığım, evlâtlığım, zenginliğim fakirliğim, müdürlüğüm, amirliğim, hizmetçiliğim, memurluğum ikinci üçüncü planda olmalı. Ben önce Müslümanım, sonra öğretmenim. Önce Müslümanım, sonra tamirciyim. Önce Müslümanım, sonra babayım. Önce Müslümanım, sonra evlâdım. Eğer böyle yapmaz da mesleğimizi, işimizi, aşımızı, erkekliği­mizi, kadınlığımızı birinci plana alır da Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak o zaman bozuk bir Müslümanlık çıkacaktır karşımıza. Eğer Müslümanlığımızdan önce işimiz aşımızla ilgili, mesleğimiz meş­rebimizle ilgili problemleri gündeme getirecek olursak. Önce bunları çözmeliyiz, önce bunları halletmeliyiz diyerek Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak o zaman sapıklıklar başlayacaktır hayatımızda. Meselâ eğer Müslümanlığımızdan önce babalığımızı değer­len-direcek olursak o zaman belki evlatlarımızdan Allah’ın istemedikle­rini isteyerek kendimizi putlaştıran, kendimizi tanrı yerine koyan des­pot bir baba olarak ortaya çıkabiliriz. Ama biz eğer babalığımızı de­ğerlen-dirirken Müslüman olduğumuzu unutmazsak, Müslümanlığımız hatırımızda olursa o zaman Allah’ın istediği biçimde bir baba olma imkânımız olacaktır. Müslümanlığınızdan önce evlâtlığınızı gündeme getirirseniz o zaman babayı hiç takmayan despot ve itaatsız bir evlât, ya da babanın her dediğini dinleyen, babayı Rab yerinde gören bir evlât olabiliriz. Evlât olarak önce Müslüman olduğumuzu hatırlamaz, hatırımızda canlı tutmaz ve babanın arzuları karşısında önce bir Müslüman olduğumuzu unutur, yâni babanın arzularını İslâm süzge­cinden geçirmeden, baba karşısında oğulun, oğul karşısında babanın İslâm-da konumunu bilmeden babalık ve oğulluk ortaya koyarsak el­bette bu yanlış olacaktır. Veya meselâ eğer siz Müslümanlıktan önce siyasetçi olmayı denemeye kalkışırsanız o zaman belki kendinizi putlaştıran, kendinizi İlâh ve Rab makamında gören, Allah’ı tanımadan kendi egemenliği­nize dayalı bir sistem getirmeye kalkışabilirsiniz. Eğer Müslümanlığı­mızdan önce ticareti gündeme getirirsek, Müslümanlığımızdan önce ekonomiyi düzeltmeye kalkışırsak çok bozuk bir mala bakış, çok bo­zuk bir kazanma ve harcama anlayışı geliştirebiliriz. Ve de bunun adına İslâm da diyebiliriz. Müslümanlığımızı birinci plana almadığımız için, her şeyden önce Müslüman olduğumuzu gündeme getirmediği­miz için, Müslümanlığımız bu ticârî hayatımıza hakim olmadığı için mutlaka yanlışa düşeceğiz demektir. Ama unutmayalım ki ben Müslümanım demek ben bu kitapla amel ediyorum, ben tüm problemlerimi bu kitaba arzediyorum, bu ki­taptan ve bu kitabın pratik uygulaması olan Rasulullah’ın sünnetinden aldığım çözümlerle amel ediyorum demektir. Öyleyse bunu diyebil­mek için de kitap ve sünneti tanımak zorundayız. Bu kitabı tanımadan da Müslümanlığı yaşamaya kalkarsam o zaman bilmediğim tanımadı­ğım bölümlerde hep hata yapacağım demektir. Yâni demek istiyorum ki biz her şeyden önce Müslümanız dedik mi, o zaman tüm problem­lerimizde Müslümanlığı gündeme getirecek ve o problemlerin çözümü için ilk önce İslâm’a baş vuracağız, İslâm’ı öğreneceğiz ve hata et­memeye çalışacağız demektir. İşte İslâm budur, teslimiyet budur, Al­lah yardımcımız olsun inşallah. Değilse, eğer böyle yapmazsam, böyle yaşamazsam: