14."Gökleri ve yeri yaratan, doyurulmayıp doyuran Allah’tan başka bir velî mi edinirim, de. Doğrusu ben ilk Müslümanlardan olmakla emrolundum, de. Asla şirk koşanlardan olma!" Evet, Allah peygamberine emrediyor ve diyor ki: Peygamberim, de ki, ben Allah’tan başka bir velî mi bulayım kendime? Allah’tan başka bir velî mi edineyim? Yâni ben Allah’tan başka birinin velâyetini kabul edip onun hâkimiyetine boyun mu eğeyim? Allah’tan başka birilerini velî kabul edip de ona kulluk mu edeyim? Boynumdaki ipin ucunu onun eline mi vereyim? Allah’tan başka birisini velî kabul edip de irademi ona mı teslim edeyim? Hayatıma kulluk maddesi alacak, bana hayat programı belirleyecek Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayın? Yâni velim olarak, karar merciim olarak, hayatıma yetkili sahibim olarak Allah dururken, velâyetimi Ona teslim etmeyeyim de, Onun velâyeti altına girmeyeyim de kendime Ondan başka bir velî mi bulacağım ben? Böyle bir velî bulayım da hayatım nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Hukuk düzenim nasıl olsun diye, ekonomik anlayışım nasıl olsun diye, siyasal yapılanmam nasıl olsun diye, ticaretim, işim, aşım, mesleğim nasıl olsun diye, kılık kıyafetim, yemem içmem nasıl olsun diye, çocuklarıma karşı eğitimim nasıl olsun diye, hanımımla münâsebetim nasıl olsun diye sormaya ona mı gideyim? Allah’tan başka kendime bir velî mi bulayım? Ya da hayatımda Allah’la beraber başkalarına da karışma alanı bırakıp, hayatıma Allah’tan başkalarına da karar verme hakkını vererek müşrik mi olayım? O Allah ki göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Göklerde ve yerde ne varsa hepsinin var edicisi, göklerin ve yerlerin tek Rabbi, tek hakimi, mutlak hakimi ve mutlak otoritesidir. O doyurandır ama doyurulmak istemeyendir. O, doyurandır, besleyendir, rı-zık verendir, para verendir, dükkan verendir, at, araba, apartman, arsa verendir, hava su güneş yağmur verendir, elma, armut, portakal verendir ama, kendisi bunların hiçbirisine muhtaç olmayandır. Yâni O doyurulmak istemeyendir. Paramıza, pulumuza, yemeğimize, aşımı-za, atımıza, arabamıza muhtaç olmayandır. Evet işte velî budur. velî kişinin boynundaki kulluk ipinin ucu elinde bulunan ve onun adına karar verme makamında olan varlık demektir. velî bir varlık adına ona danışmadan onun adına tek taraflı karar verme makamında olan varlık demektir. Allah mü'minlerin velisidir. Veli; kimileri bu kelimeye farklı anlamlar yüklemişlerse de veli, velâyet hakkına sahip olan varlık denektir. Bir varlık adına ona danışmadan tek taraflı karar verme makamın-da olan varlığa velî denir. Meselâ ben çocuğumun velisiyim. Onun adına ona danışmadan karar verme makamındayım. Velisi olduğum ve adına ona sormadan karar verme makamında olan ben ona istediğim şeyleri emreder, istediğim şeyleri yasaklarım. İstediğim okulda okutur, istediğim kişilerle arkadaşlık kurmasını sağlar, istediğim kişilerle ilişkisini yasaklarım. Allah da bizim velimizdir. Yâni bize sormadan bizim adımıza tek taraflı karar alma makamındadır Rabbimiz. İstediğini emreder, istediklerini de yasaklar. Öyle değil mi? Meselâ namazı emrederken bize danıştı mı Allah? Zinayı yasaklarken: Ey kullarım! Ben bunu yasak kılacağım! Ne dersiniz? Nasıl düşünürsünüz? Fikriniz nedir bu konuda, diye bize sordu mu Allah? Hayır, Allah bizim velimizdir, velâyetimiz elinde olandır ve bizim adımıza aldığı kararlar konusunda bizlere asla danışmaz. İşte velinin anlamı budur. Vali, vilâyet ifadeleri de buradan gelmektedir. Vali, yâni vilâyette, velâyeti altında bulunan insanlar konusunda onlara danışmadan karar verme makamında olan kişi demektir. Valinin anlamı budur. Ve: "Kâfirlerin Müslümanlar üzerine velâyet hakkı yoktur" ...âyeti de bunu anlatır. Yâni vilâyette vali olarak, Müslümanlara sormadan onlar adına karar verme makamına kâfirler oturtulmamalıdır. Kâfirler mü’minler adına yasa yapacak, onlar adına karar verecek yönetici makamlara getirilmemelidir. "Mü'minler müminleri bırakıp ta kâfirleri velî edin-mesinler..." (Âl-i İmrân 28) Yâni mü'minler müminleri bırakıp da kâfirleri velâyet makamı-na, kendileri adına karar verme makamına oturtmasınlar. Kâfirler ka-rar verip, kâfirler kanun yapıp Müslümanlar da kendilerinden olmayan bu kâfirlerin yaptıkları kanunları uygulamaya kalkmasınlar. Âyetin so-nunda da eğer mü'minler bunu yaparlarsa onların Allah katında en ufak bir değerleri kalmamış, Allah’ın yardımını da kaybetmişlerdir bu-yurulmaktadır. Evet veli, vali budur. Çünkü vali karar verecek ve Müslümanlar da kendi adlarına bu valinin verdiği kararı uygulayacaktır. Öyleyse müminlere velî olacak, vali olacak, idareci olacak insanların mutlaka müminlerden olması emrediliyor. Bu mânâları unutturmak için mi? Yâni mü'minlerin başına kâfirlerin de idareci olmasını sağlamak ve böylece müminleri köleleştirmek için mi bilmiyorum insanlar bu velî kelimesini çok çarpıtmışlar. velî deyince bugün insanlar hiç de bunu düşünmüyorlar. Veli, işte gökte alan, yerde yiyen, gaybı bilen, eteğine yapışılan, cennet olur-layan, cehennem sınırlayan birileri anlaşılıyor şimdi. Hep böyle an-lattılar çünkü. Bu anlamı şeytana nasıl yükleyecekler bunu merak ediyorum. Yâni eğer velî deyince bunlar anlaşılacaksa o zaman Allah bir âyet-i kerîmesinde şeytanın velî olduğunu haber verir: "... Muhakkak ki şeytanı inanmayanların velisi kıldık" (A’râf 27) Yine aynı sûrede: "Onlar Allah’ı bırakıp da şeytanı kendilerine velî edindiler." (A’râf 30) ...buyurulmakta ve şeytanın velî olduğu anlatılmaktadır. Eğer velî kelimesini az önceki mânâda anlayacaksak şeytana nasıl velî diyeceğiz? Ama Allah’ın anlattığı son derece açıktır ki şeytan kâfirlerin velisidir. Yâni şeytan onların hayatında onlara danışmadan karar alma makamındadır. Ya da onlar şeytanı kendi hayatlarında kendileri adına karar verme makamına oturtmuşlar. Şeytan karar vermiş onlar uygulamışlar. Bakın bu âyet-i kerîmenin devamında da yine tâğutların kâfirlerin velisi olduğu anlatılıyor. Eğer velî kelimesine az evvelki anlamı yükleyecek olursak acaba tâğutlara nasıl velî diyeceğiz? Allah tâğut-lar için velî diyor. Yâni bu tâğutların gaybı bilen gökte uçan denizde yürüyen Allah’ın ermiş kulları olduklarını nasıl söyleyebileceğiz? Ama veliyi Kur’an’ın ifade ettiği biçimde velâyet anlamına anladığımız zaman bu tâğutların kâfirler adına karar verme makamında veliler olduklarını anlamakta zorluk çekmeyeceğiz demektir. Yâni kâfirler tâ-ğutları kendilerine velî edinmişlerdir. Bu tâğutlar velâyeti altında olan bu kâfirler adına karar alırlar ve bu kâfirler de kendileri adına karar alan bu tâğutların kararlarını uygularlar onların yasalarına teslim olurlar. Demekkki Allah peygamberine ve peygamber yolunun yolcusu olan bizlere şöyle dememizi emretmektedir: De ki, ben Allah’tan başka birilerini kendime velî mi edineceğim? Ki o Allah doyurandır, kendisi de doyurulmaya muhtaç olmayandır. Bakıyoruz dünyada insan-ların velî kabul edip, aldıkları kararlara boyun büktükleri, kanunlarını uygulamaya çalıştıkları, arzularını yerine getirmeye çalıştıkları insan-lar kendilerine bel bağladıkları varlıkları, velâyeti altındaki kullarını, kölelerini, vatandaşlarını doyurmak ve beslemek şöyle dursun onlardan beslenmek durumundadırlar. Kullarını korumak şöyle dursun kullarının korumasına sığınmaktadırlar. Kullarından aman beni koruyun! Beni yıkmak isteyenlere karşı aman beni koruyun! diye onlardan korunma talep etmektedirler. Öyle değil mi? Hiçbir Firavun kullarından, metbularından vergi almadıkça ayakta duramaz. Hiçbir Firavun kullarından destek almadıkça hayatta kalamaz. Hiçbir put kendisine tapınanlardan kendisine bir mozole istemedikçe tapınılmaya değer görülemez. Hiçbir sistem bağlılarından oy istemedikçe, kullarından kabul istemedikçe yaşayamaz. Hiçbir âdet, hiçbir töre, hiçbir moda bağlılarından talep görmedikçe yaşayamaz. Evet tüm yapay tanrılar, tüm sahte veliler hayatlarını sürdürebilmek için hizmetçilerine, kullarına muhtaçtırlar. Kullarına ihtiyacı olmayan, tüm kullarının kendisine muhtaç olduğu velî sadece Allah’tır. O Allah ki kimsenin yardımına, kimsenin desteğine muhtaç değildir. Evet, de ki peygamberim, benim Allah’tan başka velim yoktur. Siz de deyin ey Müslümanlar, bizim boyunlarımızdaki iplerin ucunu eline teslim edeceğimiz Allah’tan başka velilerimiz yoktur. Ve bir de şunu de ki peygamberim: "Ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum. Ve ben asla müşriklerden değilim." Sûrenin başında demiştim ya bu sûre tek tek imanı anlatır. Tek tek, “gul, gul” buyurarak bu sûre inancı anlatır. De ki, ben Müslümanların ilki olmakla emrolundum ve bana sakın müşriklerden olma diye emredildi. Hani Bakara sûresinde yahudi ve hıristiyanlara: "Ey İsrail oğulları! Elinizdeki Tevrat’ı tasdik ederek indirdiğim Kur’an’a inanın; Onun ilk kâfirleri sizler olmayın! Âyetlerimi az bir değere satmayın! Ve sadece benden korkun!” (Bakara 41) Deniyor ve bu kitaba ilk iman edenlerin kendileri olması em-rediliyordu ya, işte bakın burada da Rabbimiz peygamberine Müslü-manların ilki olmasını emrediyor. Tabi peygamberimizin şahsında bize de Müslümanların ilki olmamız emrediliyor. Evet her konuda Müslümanların ilki biz olmak zorundayız. Allah’ın emirlerinden birisine teslim olmak söz konusu olduğu zaman, Allah’ın emirlerinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman etrafımızda hiç kimse olmasa bile he-men ben diyeceğiz. Ama bakıyoruz ki bugün bizler Allah’ın emirle-rinden birisinin ifası söz konusu olduğu zaman deriz ki önce birileri başlasın. Önce filanlar başlasın arkasını bir getiririz diyoruz değil mi? Meselâ köyde hizmet yapan birisine gardaş köyde şöyle bir hizmet başlatsan, her gün çevrendekilere bir âyet, bir hadis anlatsan filan denince diyor ki ah benden önce bir tek kişi bunu yapmış olsay-dı! Benden önce keşke bu konuda çığır açan birisi olsaydı, ben de çok rahat yapardım, diyor adam. Veya bir başkasına gardaş düğününde şöyle şöyle yapsan olmaz mı? Deyince, diyor ki adam, ah benden önce bir tek kişi bunu yapmış olsaydı! O zaman ben de çok rahat yapardım, bunu. Hep baş-kalarından bekliyoruz. İlk defa başkaları yapsın, ilk defa başkaları başlasın, ilk defa başkaları çıksın biz arkasından geliriz, diyoruz. Hep başkalarını bekliyoruz. Halbuki fazilet ilk başlayandadır. Fazilet ilk başlatandadır. Hani Rasulullah Efendimizin çığır açma hadisini biliyoruz. Allah’ın Resûlü buyurur ki: "Kim dinde hayırlı bir çığır açarsa açtığı bu çığırın sevabı bu adama ait olduğu gibi kıyâmete kadar açtığı o çığırdan gidenlerin sevaplarının bir misli kendilerinin ki eksiltmeksizin onun defterine yazılacaktır. Kim de dinde kötü bir çığır açarsa o açtığı çığırın vizri onun omuzuna yazılacağı gibi o çığırdan kıyâmet gününe kadar gidenlerin günahlarını bir misli onun sırtına yazılacaktır." Meselâ insanların Kur’an’a yönelmesi adına, sünnetle iştigal etmeleri adına kim bir adım atarsa, kim ilk adımı atarsa karşısındaki-lerde meydana gelecek İslâmî değişikliklerin sevabının bir misli bu ilk adımı atana verilecektir. Öyleyse her konuda Müslümanların ilki olmaya çalışacağız. Hayır işlerde, hayırlı işlerde başkalarını beklemeyeceğiz. Ah benden önce bunu birileri yapsaydı! demeyeceğiz. Onu ilk yapan biz olacağız. Vallahi Hz. Hatice annemiz birazcık bekleseydi, Hz. Ebu Bekir Efendimiz biraz bekleseydi. Hele birileri Müslüman olsun da ondan sonra Müslüman olalım deselerdi kıyâmete kadar beklerlerdi de yine Müslüman olamazlardı. Öyleyse biz de beklemeyeceğiz. Önce birileri yapsın, önce birileri başlasın diye beklemeyeceğiz ve herkesten önce biz Müslüman olmaya, herkesten önce o emri biz uygulamaya başlayacağız. Ve bir de hayırlı işlerde acele edeceğiz, kesinlikle beklemeyeceğiz. Hele şu doktoram bir bitsin! Hele şu işimi bir bitireyim! Hele şu askerlik bir bitsin! Hele şu diplomayı bir alayım! Hele bir evleneyim! Hele şu idare bir değişsin! Hele işler yoluna bir girsin diye beklersek sabah-ı Haşr’e kadar bekleriz de yine o konuda fırsat bulamayız Allah korusun. Evet ben Müslümanın ilki olmalıyım diyeceğiz. Yeryüzünde benden başka hiç kimse Müslüman olmasa da, herkes bana düşman olarak kâfir olsa da ben yine de hiç kimseyi beklemeden Müslüman olmak zorundayım. Ya da bunun bir başka mânâsı da; benim ilk işim Müslümanlık olmalıdır. Benim ilk işim Müslümanlık olmalı. Müslümanlığımı ön plana almalıyım. Mesleğim ikinci, üçüncü planda olmalı. Öğretmenliğim ikinci, üçüncü planda olmalı, talebeliğim öyle olmalı, hacılığım, hocalığım, babalığım, evlâtlığım, zenginliğim fakirliğim, müdürlüğüm, amirliğim, hizmetçiliğim, memurluğum ikinci üçüncü planda olmalı. Ben önce Müslümanım, sonra öğretmenim. Önce Müslümanım, sonra tamirciyim. Önce Müslümanım, sonra babayım. Önce Müslümanım, sonra evlâdım. Eğer böyle yapmaz da mesleğimizi, işimizi, aşımızı, erkekliğimizi, kadınlığımızı birinci plana alır da Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak o zaman bozuk bir Müslümanlık çıkacaktır karşımıza. Eğer Müslümanlığımızdan önce işimiz aşımızla ilgili, mesleğimiz meşrebimizle ilgili problemleri gündeme getirecek olursak. Önce bunları çözmeliyiz, önce bunları halletmeliyiz diyerek Müslümanlığımızı ikinci üçüncü plana alırsak o zaman sapıklıklar başlayacaktır hayatımızda. Meselâ eğer Müslümanlığımızdan önce babalığımızı değerlen-direcek olursak o zaman belki evlatlarımızdan Allah’ın istemediklerini isteyerek kendimizi putlaştıran, kendimizi tanrı yerine koyan despot bir baba olarak ortaya çıkabiliriz. Ama biz eğer babalığımızı değerlen-dirirken Müslüman olduğumuzu unutmazsak, Müslümanlığımız hatırımızda olursa o zaman Allah’ın istediği biçimde bir baba olma imkânımız olacaktır. Müslümanlığınızdan önce evlâtlığınızı gündeme getirirseniz o zaman babayı hiç takmayan despot ve itaatsız bir evlât, ya da babanın her dediğini dinleyen, babayı Rab yerinde gören bir evlât olabiliriz. Evlât olarak önce Müslüman olduğumuzu hatırlamaz, hatırımızda canlı tutmaz ve babanın arzuları karşısında önce bir Müslüman olduğumuzu unutur, yâni babanın arzularını İslâm süzgecinden geçirmeden, baba karşısında oğulun, oğul karşısında babanın İslâm-da konumunu bilmeden babalık ve oğulluk ortaya koyarsak elbette bu yanlış olacaktır. Veya meselâ eğer siz Müslümanlıktan önce siyasetçi olmayı denemeye kalkışırsanız o zaman belki kendinizi putlaştıran, kendinizi İlâh ve Rab makamında gören, Allah’ı tanımadan kendi egemenliğinize dayalı bir sistem getirmeye kalkışabilirsiniz. Eğer Müslümanlığımızdan önce ticareti gündeme getirirsek, Müslümanlığımızdan önce ekonomiyi düzeltmeye kalkışırsak çok bozuk bir mala bakış, çok bozuk bir kazanma ve harcama anlayışı geliştirebiliriz. Ve de bunun adına İslâm da diyebiliriz. Müslümanlığımızı birinci plana almadığımız için, her şeyden önce Müslüman olduğumuzu gündeme getirmediğimiz için, Müslümanlığımız bu ticârî hayatımıza hakim olmadığı için mutlaka yanlışa düşeceğiz demektir. Ama unutmayalım ki ben Müslümanım demek ben bu kitapla amel ediyorum, ben tüm problemlerimi bu kitaba arzediyorum, bu kitaptan ve bu kitabın pratik uygulaması olan Rasulullah’ın sünnetinden aldığım çözümlerle amel ediyorum demektir. Öyleyse bunu diyebilmek için de kitap ve sünneti tanımak zorundayız. Bu kitabı tanımadan da Müslümanlığı yaşamaya kalkarsam o zaman bilmediğim tanımadığım bölümlerde hep hata yapacağım demektir. Yâni demek istiyorum ki biz her şeyden önce Müslümanız dedik mi, o zaman tüm problemlerimizde Müslümanlığı gündeme getirecek ve o problemlerin çözümü için ilk önce İslâm’a baş vuracağız, İslâm’ı öğreneceğiz ve hata etmemeye çalışacağız demektir. İşte İslâm budur, teslimiyet budur, Allah yardımcımız olsun inşallah. Değilse, eğer böyle yapmazsam, böyle yaşamazsam: