28. “Allah, onların yaptıklarını ve yapmakta olduk-larını bilir. Onlar Allah'ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler; O’nun korkusundan titrerler.” Allah onların önlerini de, arkalarını da, önlerinde olanı da, ar-kalarında olanı da, yaptıklarını da, yapmadıklarını da, önceden yaptıklarını da, sonradan yapacaklarını da, amele, eyleme dönüştürdüklerini de, kalplerinde yapmayı tasarladıkları niyetlerini de, düşündüklerini de, fiillerini de, hareketlerini de, geçmişlerini de, geleceklerini de bilmektedir. Evet İnsanların öncesini ve sonrasını bilendir Allah. Yâni varlıklardan önce ne vardı? Varlıkların varlığından önce ne vardı? İnsanların yaratılmasından önce ne vardı? Onların yokluğundan sonra ne olacak? Bunu bilen ancak Allah’tır. Allah her şeyi bilendir, O’nun bilgisinin dışında kalan hiçbir şey yoktur. Ve hiçbir kimse Allah’ın bildik-lerinden hiçbir şeye dair bilgiyi Allah onu kendisine öğretmeksizin elde edemez. Allah izin vermedikçe hiçbir kimse Allah’ın bilgisinden hiçbir bilgiye muttali olamaz. Öyleyse onlar Allah’ın razı olduklarından, hoşnut olduklarından başkalarına asla şefaatte bulunamazlar. Ne Îsâ (a.s), ne Üzeyr (a.s), ne Allah’ın melekleri, ne de Allah’ın öteki peygamberleri Allah’ın izin vermediği, Allah’ın razı olmadığı kimselere şefaat etme yetkisine sahip değillerdir. Çünkü bunların hiçbirisi insanların, kulların önlerini, arkalarını, niyetlerini, amellerini, yaptıklarını, yapmadıklarını bilemezler. Kimin hangi niyetle ameller işlediğini, kimin ne adına bir hayat yaşadığını Allah’tan başka hiç kimse bilemez. Kur’an-ı Kerîmde bu ve benzeri âyetlerden anlıyoruz ki yarın şefaatte bulunabilecek, şefaat edebilecek insanları da, şefaat edilecek kimseleri de Allah belirleyecektir. Bunu Allah’ın izni belirleyecektir. Allah’ın izin vermediği hiç bir kimse şefaat etme hakkını kendisinde bulamayacağı gibi, Allah’ın lâyık görmediği hiçbir kimse de şefaat edilmeye hak kazanamayacaktır. Yâni meselâ yarın Allah bana şefaat edebilme hakkını verse, ben babama, anama, kayınpederime, ba-canağıma, arkadaşlarıma şefaat edemeyeceğim de, Allah’ın şunlara şunlara şefaat edebilirsin diye benim karşıma çıkardığı listede yazılı olanlara, yâni Allah’ın razı olup izin verdiklerine ancak şefaat edebileceğim. Peki bunun sebebi nedir? Yâni eğer yarın Allah bana şefaat izni verirse niye ben kendi istediklerime, sevdiklerime şefaatte bulunamayacağım da sadece Allah’ın belirlediği kimselere şefaat edebileceğim? Allah’ın elçileri niye kendi istediklerine şefaatte bulunamayacaklar? Bunun sebebi nedir? “O kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir” Evet insanların önlerini arkalarını, cinslerini, cibilliyetlerini, kalplerini, niyetlerini, amellerini, amellerinin zâhirîni, bâtınını, o amelleri işlerken nasıl bir niyet taşıdıklarını, Allah için mi, yoksa toplum için mi yaptıklarını, dosyalarını, sicillerini tutan, bilen yalnız Allah’tır. Peygamber bilemez ki bunları. Ben bilemem ki insanların önlerini arkalarını. Ben bilemem ki insanların ne tür bir dosyayla, ne tür bir niyetle, ne tür amellerle Allah’ın huzuruna geldiklerini. Bir insanın direk cennete gitmesi gereken biri mi, yoksa bir süre cehennemde yanması mı gerektiğini kesinlikle peygamber bilemez, biz bilemeyiz. Çünkü kalpleri, niyetleri, amelleri, bu amellerin önünü, arkasını bilen sadece Allah’tır. Onun için ben istediklerime şefaat etmeye kalkarsam zulmedebilirim, hata edebilirim. Cennete gitmesi gereken birini cehenneme, cehenneme gitmesi gereken birini cennete postalama çabası içine girebilir ve zulmetmiş olabilirim, haksızlık etmiş olabilirim. Bakın Nebe’ sûresi de bu hususu şöyle anlatıyordu: "...Ona onun huzurunda hiçbir söz söylemeye Mâlik olamazlar. Konuşamayacaklar, ancak Rahmânın izin verdikleri (konuşabilecekler) O konuşanlar da sevaba konuşacaklardır." (Nebe’ 37,38) Yâni Onun huzurunda kimse söz söyleyemeyecek, ancak O’nun izin verdiği peygamberler söz söyleyecekler ve onlar da sa-dece sevap söz söyleyeceklerdir. Yâni doğru söyleyeceklerdir. Yâni ancak şefaate lâyık olan kişilere, Allah’ın razı olduklarına şefaat edebileceklerdir. Yâni Allah’ın şefaate izin verdiği kimselere şefaat edecekler, Allah’ın kendilerinden razı olduğu insanları kurtarmaya kalkışacaklardır. Allah’ın şefaate izin vermediği, kendi istediklerine şefaat etmeye kalkışarak yanlışa düşmeyeceklerdir. Yanlış yapmayacaklardır. Öyleyse Allah’ın vermediği yetkiyi birilerine vererek yarın bunlar bize şefaat etsinler demenin anlamı yoktur. Kendi kafamıza göre bu dünyada bir kısım Şafii’ler belirleyerek, onları şafi makamına oturtarak, onların eteğine yapışarak, onların önlerinde eğilerek, onlardan yardım bekleyerek, onların hatırını kazanmaya çalışarak, Allah’a yapılması gereken kulluk vazifelerinden bir kısmının bunlara yaparak şirke düşmeye gerek yoktur. Kul oluruz Allah’a, O dilerse dilediklerinin şefaatiyle bizi lütfuna, cennetine ulaştırır.