2: “Hamd Âlemlerin Rabbine mahsustur.” Hamd kelimesinin bir kaç mânâsı vardır, inşallah şöyle kısaca özetlemeye çalışalım: 1- Hamd; hamd etmek, tam ve mükemmel kabul etmek de-mektir. Eksiksiz ve kusursuz kabul etmek demektir. Bu mânâda hamd yalnız Allah’a aittir. Zira tam ve mükemmel olan, eksiksiz ve kusursuz olan sadece Allah’tır. Allah dışında herkes ve her şey eksiktir, nâkıstır, kusurludur, mükemmel değildir. “Hasan çok iyi ama ah şöyle olmasaydı” “Şu yazı çok güzel ama ah şurası şöyle olmasaydı” “Şu halı çok güzel ama ah şu renk uyumu şöyle olsaydı” deriz değil mi? Neden? Çünkü Allah dışında her şey eksik ve nâkıstır. Hiç bir şey tam ve mükemmel değildir. Ama Allah için böyle bir şey düşünemeyiz. Allah mükemmeldir, tamdır, eksiksiz ve kusursuzdur. O halde hamd sadece Allah’a aittir. 2- Hamd övmek, methetmek, senâ etmek demektir. Bu mânâ-da da övgü sadece Allah’a aittir. Bizler günde en az kırk defa namaz-larımızda Rabbimize bu ahitte bulunuyoruz. Diyoruz ki; “Ya Rabbi! Hamdimiz, övgümüz, senâmız sadece sanadır. Sadece sana hamd eder, sadece seni överiz.” Tabi Allah’ı övmek demek O’nun zatını öv-mekle beraber, aynı zaman O’nun övdüklerini de övmek demektir. Öyleyse biz namazlarımızda okuduğumuz bu âyetle günde en az kırk defa “Ya Rabbi, biz sadece seni överiz, sadece senin övdüklerini överiz. Senin övüp beğenmediklerini asla övüp beğenmeyiz. Senin övüp beğenmediklerini asla sahiplenmeyiz” diyoruz. O halde, Rabbimize böyle bir ahitte bulunduğumuz namaz sonrası hayatımıza bir bakalım. Eğer günde kırk defa namazlarımızda; “Ya Rabbi, biz sadece seni ve senin övdüklerini överiz” dediğimiz halde, namaz sonrası hayatımızda Allah’ın övmediklerini övmeye, Allah’ın övdüklerini de övmemeye kalkışırsak, bilelim ki bu halimizle Allah’a verdiğimiz bu sözü nakzederek O’nunla dalga geçmiş, O’na iftira etmiş oluruz Allah korusun. Meselâ Allah’ın övmediği bir evi, ev tefrişini, Allah’ın övmediği bir sofrayı, Allah’ın övmediği bir kazanma harcama düzenini, Allah’ın övmediği bir meslek seçimini, Allah’ın övmediği bir alfabeyi, Allah’ın övmediği bir hukuk sistemini, Allah’ın övmediği bir ekonomik anlayışı, Allah’ın övmediği bir eğitim sistemini, Allah’ın övmediği bir kılık kıyafet modelini, Allah’ın övmediği bir düğün modelini, hâsılı Allah’ın övmediği bir yaşam biçimini, bir hayat tarzını hamd etmeye, övmeye ve sahiplenmeye kalkışırsak Allah korusun günde kırk defa Rabbimize verdiğimiz sözümüzü bozuyor ve başkalarını hamd ederek, başkalarının yasalarını, başkalarının ürünlerini överek, kabullenerek şirk içine düşmüş oluyoruz. Demek ki bir şey övülecek, bir şey methedilecek, kabullenilecek, sahiplenilecek ve hamd edilecekse unutmamalıyız ki o şey ancak Allah’la ilgisi kadarıyla övülecek ve hamd edilecektir. Yâni Allah’ın övdüğü övülecek, övmediği de asla övülmeyecektir. Namazlarımızda bu sözü veriyoruz Rabbimize. Öyleyse şimdi bir bakın hayatınıza. Bir bakalım hayatımıza. Acaba namazlarımızda söz verdiğimiz gibi sadece Allah’ı ve O’nun övdüklerini mi övüyoruz? Yoksa Allah’ın övmediklerini övmeye, hamd etmeye, sahiplenmeye mi çalışıyoruz? Yâni ya bizim namazlarımızda dediğimiz doğrudur, ya da namaz dışı hayatımızda yaptığımız doğrudur. Namazdaki söylediğimiz Rabbimizden olduğuna göre kesinlikle doğru olan o dur. Çünkü Rabbimizin bizden istediği o dur. Şimdi Allah için bir düşünelim. Namazlarımızda Allah’a ne söz veriyoruz ve kimleri ve neleri övüyoruz namaz sonrası hayatımızda? Meselâ bir adam ki, namaz kılmıyorsa, müslümanca bir hayat yaşamıyorsa bu adamın durumu, konumu, makamı ne olursa olsun asla övülmesi mümkün değildir. Çünkü Allah’ın övmediğini bir mü’minin övmesi düşünülemez. Namazsız bir adam Allah’ın övmediği bir adam-dır. Bir eğitim sistemi ki, temeli materyalizme dayanıyor, Allah âyetlerinin kokusuna bile müsaade etmiyorsa, Allah’ın övmediği böyle bir eğitim sistemini bir Müslümanın övmesi, hamd etmesi, yâni ona sahip çıkması, gerek kendisini, gerek çocuklarını böyle bir eğitimin kucağına teslim etmesi mümkün değildir. Bir kılık-kıyafet anlayışı ki, Allah onu övmüyor, bir Müslümanın bunu sahiplenmesi, bunu hamd etmesi kesinlikle mümkün değildir. Allah’ın övmediği bir gelinlik ki Sirilanka’-dan getirtilmiş, dünyada eşi ve benzeri yok. Bir Müslümanın böyle bir gelinliği övmesi, sahiplenmesi, giymesi mümkün değildir. Bir düğün ki onda din adına sadece mevlit okunmuş, bir Müslümanın bunu hamd etmesi, övmesi mümkün değildir. Bir sofra ki israflı, ya da haramlarla hazırlanmış ve onu Allah ve Resûlü övmemiş. Böyle bir sofrayı bir Müslümanın övmesi asla mümkün değildir. Tamam, sadece Allah’ın övdüklerini övecek, Allah’ın beğendiklerini sahipleneceğiz, bunu anladık da acaba Allah’ın neleri ve kim-leri övdüğünü nereden bileceğiz? Bizler Allah’ın övdüklerini Allah’ın kitabından ve Rasulullah Efendimizin hayatından öğreniyoruz. Çünkü kesinlikle biliyoruz ki Allah’ın Resûlü Allah’ın övdüklerini övmüş ve mahza Allah’ın övdüğü bir hayatı yaşamıştır. Rabbimizin kitabı bunu tescil etmektedir. Öyleyse bir sofra ki Allah’ın Resûlü hayatı boyunca onun başına oturmamış, benimsememiş, hamd etmemiş. Şimdi böyle bir sofrayı mü’minin övmesi mümkün değildir. Meselâ karşınızda iki sofra var. Birisinde etlisinden, sütlüsünden, tatlısından, Panama muzundan, anzer balına, geyik sütünden ceylan pastırmasına kadar aklınıza ne geliyorsa her şey var. İkinci bir sofra daha var ki sadece çor-ba, yahut tuz biber var. Hangisini översiniz bunların? Eğer birinci sofrayı över, ikincisini reddederseniz Fâtiha’da Allah’a verdiğiniz sözü bozuyorsunuz demektir. Hamdi Allah’a mahsus kılmıyorsunuz, Allah’ı ve O’nun övdüklerini övmüyorsunuz demektir. Allah korusun da bugün insanlar, namazlarında Allah’a verdik-leri ahitlerini bozuyorlar. Allah ve Resûlünün övmediklerini övmeye, hamd etmeye çalışıyorlar. Allah’ın övmediği bir hukuku, Allah’ın övmediği bir siyasal yapıyı, Allah’ın övmediği bir yaşam biçimini, Allah’ın övmediği bir eğitim yapılanmasını, Allah’ın övmediği bir kılık kıyafet anlayışını, Allah’ın övmediği bir kazanma harcama usulünü övmeye ve sahiplenmeye çalışıyorlar. İmanı olan değil parası olan övülüyor. Namazı olan değil villası olan övülüyor. Takvası güzel olan değil sesi güzel olan övülüyor. Ahlâkı olan değil mesleği ve şöhreti olanlar övülüyor. İlmi yüce olan değil arabası pahalı olanlar övülüyor. Halbuki kesinlikle bilelim ki Allah’ın övdüklerini övmedikçe, Allah’ın övdüklerini sahiplenmedikçe hamdi Allah’a ait kılmış olamayız. Allah’ın övdüğü bir yaşam biçimini, Allah’ın övdüğü bir hayat tarzını övmedikçe, bilelim ki Fâtiha’da Allah’a verdiğimiz bu ahdi nakzediyoruz, yok sayıyoruz demektir. Unutmayalım ki; Allah’ın övdüğü hayat tümüyle, Allah’ın söz sahibi olduğu bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, her saniyesinde Allah’ın egemen olduğu bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, Allah için ya-şanan bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, yaptırıcısı, belirleyicisi Allah olan bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayatta, dünyanın âhirete tercih edil-mesi yoktur. Allah’ın övdüğü hayatta, dünya adına âhiretin ikinci plana atılması yoktur. Allah’ın övdüğü hayatta, dünya zevklerine gömülüp kulluğu terk etmek yoktur. Allah’ın övdüğü hayatta, Allah’ın kitabından, Allah’ın hayat programından habersiz bir şekilde heva ve hevesler istikâmetinde yuvarlanıp gitmek yoktur. Allah’ın övdüğü hayat-ta, ilim öğrenmek vardır, Kur’an ve sünneti tanımak ve hayatı onlarla düzenlemek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta, Allah’ın arzularını her şe-ye tercih etmek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta, az yemek, az uyumak, çok yorulmak, vahyi tanımak, hakkı insanlara tebliğ etmek ve bu uğurda çile çekmek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta sürgün vardır, sorgulanma vardır, hapis vardır, işkence vardır, maldan ve candan, eşten dosttan geçme vardır, kan vardır, şahâdet vardır. İşte böyle bir hayatı benimseyen, kabullenen, hamd eden kişi “Elhamdülillah” demeye hak kazanmış, hamdi Allah’a ait kılmış demektir. Allah’ı övmüş, Allah’ın övdüklerini övmüş demektir. Değilse bir kişi namazlarında dilini kaybedecek kadar “Elhamdülillah” dese de, onun bu ifadesi boştur, yalandır, Allah’la dalga geçmedir. 3- Öyleyse buradan hamdin bir üçüncü mânâsını söyleyelim: Demek ki bu mânâda hamd, hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Hayatı İslâmlaşan bir Müslüman, İslâmlaşan hayatına “Elhamdülillah” deme-ye hak kazanıyor demektir. Çünkü hamd Müslümanca bir hayatın so-nucudur. Bakın Rabbimiz bu gerçeği anlatırken, Kur’an’ın başka bir yerinde şöyle buyurmaktadır: 10: “Oradaki duaları: "Münezzehsin ey Allah'ım" dirlik temennileri: "Selâm size" ve dualarının sonu da: "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur.” (Yunus 10) Bir hayat ki, neticesinde “Elhamdülillah” gerçekleşecek. Bir hayat ki, sonunda o hayatı yaşayanlar “Elhamdülillah” demeyi hak edeceklerdir. İşte bu hayat, Allah ve Resûlünün bizden istediği hayattır. Allah’ın kitabıyla ortaya koyduğu, Rasûlullah Efendimizin de bizzat pratik hayatıyla örnekleyip açıkladığı bir hayattır bu. Yâni Allah’ın Resûlü bu hayatı bizzat yaşamıştır. Çünkü bir gün, Ayşe annemizden onun hayatı sorulunca mü’minlerin annesi: “Sizler Kur’an okumuyor musunuz? Onun hayatı mahza Kur’andı” buyurur. Eğer onun yolunun yolcusu olan ve her yönden onu taklit etmek zorunda olan bizler de onun yaşadığı gibi bir hayat yaşarsak o zaman bu hayata “Elhamdülillah” demeye yüzümüz ve hakkımız olacak demektir. Peki ne yapmıştı Allah’ın Resûlü? Nasıl bir hayat yaşamıştı? Mekke’de peygamberlik görevine başladığı günlerde Rabbi-miz: “Ey örtülerine bürünen peygamber! Kalk ve uyar! Kalk ve çevreni uyandır! Gece kalkıp Kur’an oku! Gündüz onu yaşa ve çevrendekilere ilan et! Gece Rabbinle istişare et! Gündüz de Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” buyurmuştu. Rabbinden aldığı bu emirle, Rabbinden aldığı bu hayat programıyla öyle bir kalkmıştı ki Allah’ın Resulü, ömrünün so-nuna kadar bir daha yatma nedir, uyku durak nedir bilmemişti. Öm-rünün sonuna kadar bir tek geceyi bile ihmâl etmeden kalkıyor, Kur’-an okuyor, gündüz de tak tak kapıları çalarak gece ilgi kurduğu Allah âyetlerini, Rabbinden aldığı mesajı insanlara ilan etme, duyurma ve onunla insanları diriltme savaşı veriyordu. Gittiği kapıdan hüsnü kabul görmese de, eli boş dönse de yine “Elhamdülillah” diyordu. Neden? Çünkü Allah’ın istediğini yapıyor, Allah’ın istediği hayatı yaşıyor, Allah’ın övdüğüne talip oluyordu. Eğer şu anda bizim de böyle bir derdimiz varsa, biz de her gece kalkıp Kur’anla ilişki içine giriyor, iliklerimize kadar Allah vahyini özümlemek ve insanlara duyurmak derdiyle dertlenebiliyorsak, o zaman biz de hayatımıza “Elhamdülillah” diyelim. Yaşadığımız hayatımıza hamd edelim. Yine Allah’ın Resûlü vefatı esnasında, bir yahudi çocuğunun baş ucuna gidiyor, acaba onu son deminde cehenneme kaçırır mıyım endişesiyle heyecandan kalbi ve kafası kaynıyor ve son derece titrek bir sesle o çocuğu imana davet ediyordu. Müslüman olması için âdeta yalvarıyordu ona. “Evlâdım, gel Müslüman ol ve kurtul diyordu.” O çocuğun bu mübarek nefese kulak verip son anında kelime-i şahâdet getirmesi karşısında Allah’ın Resûlünün etekleri sanki mücevherlerle doluyor, yüzü gülüyor ve “Elhamdülillah” diyerek sevinçle oradan ayrılıyordu. “Elhamdülillah” ki cennete bir kişi daha kazandırmıştı. “Elhamdülillah” ki cehennem bir üyesini daha kaybetmişti. “Elhamdülillah” ki Allah’ın kendisinden istediğini yapabilmişti. İşte böyle bir amele “Elhamdülillah” denebilir. Eğer şu anda sizin de böyle bir heyecanınız varsa, hiç durmayın siz de “Elhamdülillah” deyin. Sizler de eğer insanları cennete kazandırma, cehennem yollarına barikatlar koyma derdiyle çırpınabiliyorsanız, bu işi kendinize iş edinmişseniz, dert edinmişseniz “Elhamdülillah” deyin. Mekke’de, Medine’de üst üste üç gün karnı doymuyor, günlerce ocağı yanmıyor, bacası tütmüyor. Çoğu zaman kepeği alınmamış arpa ekmeği bulabiliyor ve sonunda böyle bir hayata “Elhamdülillah” diyordu Allah’ın Resûlü. “Elhamdülillah” ki Allah’ın istediği, Allah’ın övdüğü bir hayatı yaşıyordu. “Elhamdülillah” ki dünyaya meyledip, dünya nîmetlerinin içine gömülüp âhireti, hesabı, kitabı ve kulluğu ihmâl etmiyordu. “Elhamdülillah” ki dünya onu kendisine kul köle edinememişti. Eğer sizler de böyleyseniz, “Elhamdülillah” deyin. Tebliğ için gittiği, insanları cennete kazandırmak için gittiği Ta-if’ten kan revan içinde dönüyor, ama o yine “elhamdülillah” diyordu. Elhamdülillah ki, insanlara Allah’ı duyurmuştu. Elhamdülillah ki, Allah için gitmişti ve görevini başarmıştı. Elhamdülillah ki dönüşünde Allah ona Ninova’lı Addas’ı nasip etmişti. Eğer sizler de Allah için akrabalarınıza, komşularınıza gidebilmişseniz, başka şeylere üzüldüğünüz kadar Allah için de üzülebilmişseniz elhamdülillah deyin. Mekke’de müşrikler tarafından boykota maruz kalıyor, Ebu Talip mahallesinde üç yıl boyunca muhasara altında kalıyor, yarı aç yarı tok çile çekiyor, göz yaşı döküyor, ama sonunda “elhamdülillah” diyordu. Elhamdülillah ki, Allah’ın istediği hayat buydu. Elhamdülillah ki, Allah adına katlandığı sıkıntılar ve gösterdiği sabır karşısında Allah’ın nusreti gelmiş ve müşriklerin Kâbe’nin duvarına astıkları boykot anlaşmasını güveler yemiş bitirmişti. Elhamdülillah ki onun sabrını gören kâfir çocuklarından pek çoğunun kalbi erimiş, ve onun kervanına katılmıştı. Mekke’de, doğup büyüdüğü şehirde tüm kapılar yüzüne kapanıyor, evini barkını terk edip hicrete mecbur kalıyor, sonunda “elhamdülillah” diyordu. Elhamdülillah ki, Allah’ın istediğini yapıyordu. Elhamdülillah ki, Allah ona yepyeni bir vatan nasip ediyordu. Elhamdülillah ki, Allah ona Akabe’de biat edecek, onu kendi şehirlerine davet edecek yiğitler gönderiyordu. Elhamdülillah ki, davası Medine’de çığ gibi hüsnü kabul görüyordu. Bütün bunlardan şunu anlıyoruz. Demek ki; “elhamdülillah” hayatın İslâmlaşması demektir. Elhamdülillah, İslâmlaşan bir hayatın sonucudur. Aslında elhamdülillah’ı anlamak Kur’an’ı anlamak demektir. Elhamdülillah, Kur’an da Allah’ın istediği hayatı yaşamak demektir. Şimdi bir adam düşünün ki, Kur’an’dan ve sünnetten haberi yok, Allah’ın kendisinden istediği hayattan haberi yok. Müslümanım diyor, ama henüz Müslümanlığın farkında değil. Hayatında her türlü İslâm dışı şeyler mevcuttur. Sofrasında içki eksik olmuyor. Kazanmasında ve harcamasında Allah söz sahibi değil. Zevkini tatmin edecek kadın, müzik, televizyon gibi her türlü İslâm dışı eğlencelere düşkün. Hayatında sınır tanımadan, haram helâl dinlemeden, dilediği gibi bir hayat yaşıyor. Şimdi bu adam İslâm’la, Kitap ve Sünnetle tanışınca, Allah’ın istediği gibi bir Müslüman olmaya karar verince, hayatındaki İslâm dışı her şeyi atacak ve sonunda “elhamdülillah” diyecektir. İşte, bunu yapabilen bir kişinin “elhamdülillah” demeye hakkı vardır. Çünkü elhamdülillah, hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Çünkü Uhut’ta yiğit sahabe Amr ibni Cemuh kendisini şaha-detten, Allah ve Resûlünün cihad çağrısından engellemeye çalışan, kendisini meşgul eden ağzındaki hurmaları tükürdüğü anda “Elham-dülillah” demişti. Elhamdülillah ki, Allah’la arasına giren o engeli aşa-bilmiş, nefsinin arzularına teslimden kurtulup Allah’ın istediğine koşa-bilmişti. Bir başka yiğit, Abdullah bin Revaha da nefsinin cimriliğini yenip en kıymetli bahçesini Allah yolunda infak edebildiği gün,” el-hamdülillah” demişti. Bir başka yiğit Hz Ömer Efendimiz, yaşama ar-zusundan vazgeçip Allah adına sırtına zehirli bir hançer saplanıp şa-hâdetin kokusunu aldığı anda “elhamdülillah” demişti. Hayat İslâmlaşmalı ki, kişi o hayata “elhamdülillah” diyebilsin. Böyle değilse İslâm dışı bir hayata “elhamdülillah” demek, Allah’a en büyük iftiradır. Bir Müslüman düşünün ki; Allah’ın kendisi için hayat programı olarak indirdiği kitabından ve kulluk örneği peygamberinin hayatından habersiz. Âhiretten, hesaptan ve kitaptan habersiz, tıpkı bir kâfir gibi keyfine göre aklına ne geliyorsa yapıyor. Kendisinin hızla cehenneme gidişi, hanımının, çocuklarının hızla cehenneme gidişi, onu hiç düşündürmüyor. Şimdi bu adam yaşadığı bu hayata nasıl “elhamdülillah” diyebilir? Dünyada yaşadığı hayatı Müslümanlaştıkça Müslümanlaşan hayatına, Müslüman hamd edecek, “elhamdülillah” diyecektir. Ama Kur’an’ın başka âyetlerinden de anlıyoruz ki, Müslümanlar sadece bu sözü dünyada değil, aynı zamanda Cennette de Rablerinin kendilerine lütfettiği, o güzel hayatı gördükleri zaman da elhamdülillah diyecekler ve kendilerine bu hayatı sağladığı için Rablerine hamd edeceklerdir. Yunus sûresindeki âyeti az evvel okudum: …Ve dualarının (davalarının) sonu da: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun” dur.” (Yunus 10) “Allah Odur; Ondan başka İlâh yoktur. Hamd, dünyada da âhirette de O’nun içindir; hüküm de O’-nundur. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas 70) Hamd âlemlerin Rabbine aittir. Rab; terbiye eden, hüküm koyan, kanun vaz eden, yeryüzünde yarattığı her canlının hayat programını çizen, her varlığın kulluk programını belirleyen demektir. Rab; kişiye yaptığını yaptıran, yapmayıp terk ettiğini terk ettiren varlık demektir. Yaptıklarımızın tümünü bize yaptıran, bizim hayatımızda egemen olan güç, sebep, saik, otorite neyse bizim Rabbimiz odur. Şu anda bizi hareket ettiren güç neyse bizim Rabbimiz odur. Meselâ eğer ben bu kardeşlerime Fâtiha sûresini anlatırsam bana para verirler, bana değer verirler, beni alkışlarlar niyetiyle gelmiş anlatıyorsam benim Rabbim bu istediğim şeylerdir. Veya, farz edin ki yarın adaylığımı koyacağım, bu kardeşlerin oylarına ihtiyacım olacak, beni bir tanısınlar niyetiyle gelmiş konuşuyorsam, Rabbim odur ve Allah’-tan bir şey istemeye hakkım yoktur. Ama, benim burada bu konuşma-yı yapmamı Allah istiyor, Allah istediği için ben bunu yapmak zorundayım niyetiyle gelmiş konuşuyorsam, beni şu anda konuşturan güç, sebep, saik, otorite Allah’sa,o zaman benim bu konuda Rabbim Allah’tır ve mükâfatını O’ndan isteyeceğim demektir. Sizler de şu anda ne için buradaysanız, sizi burada toplayan sebep ne ise, Rabbiniz O’dur. Eğer sizler de, ben de rıza şartıyla Allah’tan başka güçler, Allah’tan başka sebepler adına buradaysak sizlerin de, benim de Rabbimiz Allah değildir. Konuşan ne için konuşuyorsa Rabbi O’dur, dinleyen ne için dinliyorsa Rabbi O’dur. Biraz önce namaz kılındı. İmam ne için imamlık yapıyorsa Rabbi odur, cemaat ne için gelip cemaat olmuşsa Rabbi odur. Öğretmen ne için öğretmenlik yapıyor, talebe ne için öğreniyorsa Rabbi odur. Yaptığımız amellerimiz de şunlar şunlar da olabilir; ama ben bunu Allah istediği için yapıyorum demek, Allah’ı Rab bilmek anlamınadır. Demek ki Rabb; kişinin hayat programını belirleyen varlık demektir. İnsanın hayat programını belirleyen kim ise onun Rabbi odur. İnsan, kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa, onun Rabbi odur. Daha öncede söylediğimiz gibi Rabb; insanın yaptıklarını yaptıran yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Peki Kim söyledi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Yâni böyle giyinirken bunun yaptırıcısı kim ise, bilelim ki o konuda Rabbimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Amir mi? Yönetmelikler mi? Yasalar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyinin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kim ise işte, kişinin Rabbi odur. Birine küsüyoruz, yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa bir başka sebep mi? Allah mı? Yoksa menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi di-ye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tefriş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz, kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kim ise bizim Rabbimiz odur. Öyleyse geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Allah için bunları bir düşünün. Veya geçen haftayı unuttunuz, dün neler yaptınız? Bugün neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Bunu düşünmek zorun-dayız. Yaptıklarımızı yaptıran, yapmadıklarımızı terk ettiren kim? Meselâ namaz kılıyoruz, kıldıran kim? Diz kireçlenmelerini önlemek için ise O zaman Rabbimiz odur. Oruç tutuyoruz, tutturan kim? On bir ay yorulan midelerimizi dinlendirmek, perhiz yapmak, vücut güzelleştir-mek için ise o zaman Rabbiniz odur. Yaptıklarımız konusunda bu böyle olduğu gibi yapmayıp terk ettiklerimiz konusunda da böyledir. Negatif davranışlarımız konusunda da etkili varlık kimse bizim Rabbimiz odur. Meselâ içki içmiyoruz, sebep nedir? Siroza yakalanırız, karaciğeri kaybederiz diye mi? O zaman bilesiniz ki Rabbiniz sağlığınızdır. Allah yasakladı diye ise O zaman Rabbiniz Allah’tır. Zina yapmıyorsunuz, sebep nedir? Eids hastalığına yakalanma korkusu ise Rabbiniz odur. Allah haram kıldı diye ise Rabbiniz Allah’tır. İşte mü’min, bunu düşünen ve yaptıklarını Allah istedi diye , kitabında böyle söylüyor diye yapan, ve yaptıklarının tümünü Allah’a lâyık olarak yapan kimselerdir. Çünkü Bizi yaratan, büyütüp besleyen, koruyup doyuran, bizim için yeryüzünde yasa belirleyen Rabbimiz Allah’tır. O’nun tarafından getirildiğimiz şu dünya hayatında neler yapıp, neler yapmayacağımızı, O’na ait olan bu hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen Allah’tır. Bizim boynumuzdaki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve çektiği yere gitmemiz gereken Rabbimiz O’dur. Gündüz hayatımızın, gece hayatımızın, aile hayatımızın nasıl olacağını, hukukumuzun, eğitimimizin, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızın nasıl olacağını, soframızda nelerin bulunup, nelerin asla bulunmayacağını, neleri yiyip, neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde harcayacağımızı, çocuklarımızı nasıl eğiteceğimizi, hanımlarımızla nasıl bir münâsebet kuracağımızı, kılık kıyafetimizin nasıl olacağını, hâsılı tüm hayat programımızın nasıl olacağını belirleyen Rabbimiz Allah’tır. Müslüman, Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul eden, ya da bir başka deyişle seçimini Allah’tan yana kullanan kişidir. Müslüman iradesini Allah’a teslim eden kişidir. Müslümanım diyen birisinin gerek kendisi hakkında, gerek evi ve ev halkı hakkında, gerek malı ve işi hakkında söz söyleme ve hüküm beyan etme hakkı yoktur. Bir müslüman asla, bu benim zevkimi okşamıyor, bu bana yakışmıyor, bu benim mantığıma ters geliyor, diyemez. Bunu ancak Allah’a inanmayan bir kâfir diyebilir. Çünkü o Allah’a inanmamıştır. Ben Allah filan ta-nımam. Ben kendi hayatımı kendim belirlerim demiştir ve dilediğini yapabileceğine inanmıştır. Ama bizler Allah’a iman etmiş insanlarız. Öyleyse kâfirler gibi bizim muhayyerlik hakkımız, seçme hakkımız yoktur. Allah’ın bizim adımıza seçtikleri ve beğendikleri güzeldir, gerisi boştur ve batıldır. Demek ki Rabb, günlük hayat programını çizendir. Günlük hayatımızın tümünde Rabbimiz Allah olmalı. Hayatımızın bazı bölümlerinde Rabbimiz Allah, bazı bölümlerinde de başka Rab’lere, başka efendilere hizmet etmemeliyiz. 24 saatin tümünde Rabbimiz Allah olmalı. Hayatımızın tümünde boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu Allah’ın elinde olmalı. Eğer günlük hayatımızın herhangi bir biriminde arzuları Rabbimizin arzularıyla çatışan bir varlığın arzularını gerçekleştirmeye yönelirsek, o zaman -Allah korusun- hayatımızda başka rab’ler edin-mişiz demektir. Emirleri ve arzuları istikâmetinde hareket ettiğimiz bu varlık babamız, annemiz, karımız, kocamız, çocuklarımız, patronumuz, devletimiz, nefsimiz, şeytanımız olabilir. Allah'ın arzularıyla bun-ların arzusu çatıştığı zaman Allah’ın arzuları tercih edilecek ki sonun-da Allah’tan başka Rabbimiz yok diyebilelim. Ama -Allah korusun- hal-i pür melalimize baktığımız zaman korkunç bir manzara görüyoruz. Camide sözünü dinlediğimiz bir Rabbimiz var, sosyal hayatımızda da hayatımıza hâkim başka Rab’le-rimiz var. Camide bir Rabbin şuurundayız ki; fazla yanan elektrik varsa söndürüyoruz. Çünkü O Rab savurganlığı yasaklamıştır. Ama evimizde, yahut dükkânımızda, işyerimizde öyle yanıp giden elektrikler var ki bizi hiç enterese etmiyor. Bu halimizle demek istiyoruz ki; sanki ev hayatımıza, iş hayatımıza Allah karışmaz. O konuda söz sahibi başka Rablerimiz var. O sadece ibâdet hayatımıza karışır, ama ev tefrişimize, düğünümüze, ticaretimize, meslek hayatımıza, cebimiz-deki paramıza, kazanmamıza, harcamamıza, hukukumuza, eğitimimi-ze, siyasal yapılanmamıza, evimize aldığımız avizemize, serdiğimiz halımıza karışmaz. Sanki O’nun hükmü ve otoritesi sadece camiye ve ibâdete mahsustur. Halbuki bizim, kul olarak hayatımızın tümü ibâdettir. İbâdetin dışında tutabileceğimiz bir tek saniyemiz bile yoktur . Binaenaleyh ha-yatımızın her saniyesinde Rabbimiz Allah olmalıdır. Yerken, içerken, yatarken, kalkarken, konuşurken, yürürken, ticaret yaparken, tırnak keserken, çocuklarımızla konuşurken, birine bir şey anlatırken, bir ko-nuda karar verirken, düşünürken, gülerken ağlarken, severken, kü-serken, her ân, her saniye bizim için kulluk ve ibâdettir. Her ânımızda Rabbimiz Allah olmalıdır. İbâdet sadece namaz, oruç, abdest, hac ve zekattan ibaret değildir. Hayatımızın tamamı ibâdettir. Hayatımızın tümünde Allah’ı dinlemeliyiz. Sabahleyin erken kalkıp namaz kılmalıyım, neden? Çünkü bu konuda benim kulu olduğum Rabbim öyle istiyor. Yemeğimde soframda içki olmayacak, Rabbim öyle istiyor. Yerken, içerken, giyerken, harcarken israf etmeyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Konuşurken hep hayır konuşacağım, yalan söylemeyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Gece Kur’an okuyacak, anlayacak ve gündüz onu yaşayacağım, başka-larına anlatacak ve ilan edeceğim, Rabbim öyle istiyor. Harama el sürmeyeceğim, başkalarının namusuna el uzatmayacağım, kendi na-musuma sahip çıkacağım, Rabbim öyle istiyor. Çocuklarıma, hanımı-ma, komşuma, arkadaşlarıma, talebelerime her fırsatta Allah’ı anlata-cağım, Rabbim öyle istiyor. En çok O’nu öveceğim, en çok O’nu gündeme alıp O’ndan bahsedeceğim, O’nu ölçü alacağım, Rabbim öyle istiyor. Hukuk olarak O’nun hukukunu hamd edeceğim, kılık kıyafet olarak O’nun seçtiğini hamd edeceğim, Rabbim öyle istiyor. Hayatı-mın tümünde sadece O’nun çektiği yere gideceğim. Ondan başkası-nın önünde eğilmeyeceğim, O’ndan başkalarının yasalarını benimsemeyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Hâsılı tüm hayatımda sadece O’nu dinleyecek ve yüzümü sadece O’na döneceğim, Rabbim öyle istiyor. O Allah benim Rabbimdir. Benim ondan başka arzusunu yerine getireceğim, emir ve yasaklarını hayatımda uygulayacağım, daraldığım zaman kendisine dua edip imdadıma çağıracağım, sığınıp korunaca-ğım Rabbim, efendim yoktur. Evet önemine binaen bunu bir kere daha söyleyip âyetin öteki bölümüne intikal edeyim inşallah. Arkadaşlar, unutmayalım ki yaptıklarımızın yaptırıcısı, yapmayıp terk ettiklerimizin de terk ettiricisi kimse bizim Rabbimiz odur. Yâni pozitif ve negatif tüm amellerimizde hayatımızda etkili varlık kimse, neyse Rabbimiz odur. Dikkat ederseniz kabirde bize sorulacak ilk soru da bu olacaktır. “Men Rabbuke” “Rab-bin kim?” Düşünebiliyor musunuz? Bir adam 50-60 sene bu dünyada bir hayat yaşayacak. Yaşadığı bu süre içinde özgür iradesiyle pozitif ve negatif pek çok şeyler yapacak. Sonra da ölüp kabre konulunca kendisine çok basit bir soru gelecek. Rabbin kim? Bu basit soruya herkes cevap verebilir gibi geliyor. Ama iş öyle değildir. Bunun mânâ-sı şudur: Orada pozitif ve negatif her bir amelimiz gündeme getirilip bu konuda Rabbin kimdi? Buyurulacak. Hayatında iken şöyle bir kıya-fetten yana olmuştun, bu konuda Rabbin kimdi? Kimi memnun etmek için böyle giyinmiştin? Kim istemişti bunu? diye sorulacak. Bu dün-yada âkıl ve bâliğ olduğumuz andan son nefesimizi vereceğimiz ana kadar tüm yaptıklarımız ve yapmadıklarımız tek tek ortaya dökülecek ve her biri konusunda Rabbimizin, yâni onun yaptırıcısının kim olduğu sorulacak. O zaman basit bir soru değil bu soru değil mi? İşte Rabb budur ve Rabbimiz hesap gününde bu konuda bizim yardımcımız olsun inşallah. Ama O Rabbim sadece benim değil, bütün âlemlerin Rabbidir. Güneş, Ay, Yıldızlar, galaksiler, yürüyenler, sürünenler, canlılar, cansızlar, akıllılar, akılsızlar, bilinenler ve bilinmeyenler olarak, görülenler görünmeyenler olarak göklerde ve yerlerde ne varsa, O bütün âlemlerin sahibidir, mâlikidir, otoritesidir, Rabbidir. Bütün varlıkları yaratan, öldüren, büyüten, küçülten, besleyen, doyuran, sevk ve idare eden, hayat programlarını çizen, haklarında kanun koyan O’dur. Evet O bütün âlemlerin Rabbidir. İslâm âlimleri âlemi şöyle tasnif etmişlerdir: Âlem “Ma si-vallah” demektir. Yâni âlem, Allah dışında her şey demektir. Âlimlerimiz önce âlemi iki kısma ayırmışlardır: 1: Gayb âlemi, 2: Şehâdet âlemi. Gayb âlemi bilginin konusu değildir. Bu âlem bilinemez, görülemez. Bu âlem ancak imanın konusudur. Kur’an’ın bize haber verip inanmamızı istediği, cennet, cehennem, cin, melek bunların hepsi gayb âlemidir. Şehâdet âlemi de görülen ve bilinebilen âlemdir. Bilginin konusu olan âlemdir. Bu âlemi de İslâm âlimleri yine ikiye ayırmışlardır: A- Bilinenler (varlar), B- Bilinmeyenler (yoklar) Bilinmeyenler, meselâ dün çiçek aşısı bilinmiyordu, ama bugün bilinmektedir. Veya şu anda benim cebimde ne olduğunu herkes bilemez ama ben bilebilirim. Yâni sizin için bilinmeyen benim için bilinendir. Veya meselâ doktorun bildiğini, mühendisin bildiğini herkes bilemez. Bunun gibi aslında şahâdet âleminin konusu olanlardır. Bilinen (varlar) lere gelince bunları da âlimlerimiz dört kısma ayırmışlardır. A- Üç boyutlular, B- İki boyutlular, C- Tek boyutlular, Ç- Boyutsuzlar. Üç boyutlular madde, iki boyutlular resim ve gölge, tek boyut-lular zaman, renk ve sayı, boyutsuzlar da nokta, namus, hareket, akıl gibi şeylerdir. Üç boyutlular dediğimiz maddeyi de ikiye ayırmışlardır: A- İradeli olanlar, İnsanlar, B- İradesiz olanlar, diğer varlıklar, hayvanlar bitkiler gibi. İradeli olanları da ikiye ayırmışlar. A- Kadın. B- Erkek. İradesiz olanları da ikiye ayırmışlar. A- Ruhlular. B- Ruhsuzlar. Ruhsuz olanlar, toprak, hava, su ve ateş gibi şeylerdir. Ruhlu olanları da ikiye ayırmışlar. A- Bitkiler, B- Hayvanlar diye. İşte âlimlerimizin bu şekilde tasnif ettikleri veya insanların bildikleri, bilemedikleri sayılabilecek ne kadar âlemler varsa bunların hepsinin Rabbi Allah’tır. Bunların tümünü yaratan, yoktan var eden, hayat programlarını tespit eden, hepsini doyuran, koruyan, yaşatan, ayakta tutan ve hepsinin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde olan, hepsinin kendisine boyun büküp yasalarına teslim oldukları Rabb, Allah’tır. İşte bizler Fâtiha sûresinin bu bölümünde tüm âlemlerin ve bizim Rabbimiz olan böyle bir Allah’a hamd ediyoruz. Böyle bir Allah’ı övüyor, böyle bir Allah’ın övdüklerini övüyor, böyle bir Allah’ın bizim adımıza seçip, beğenip gönderdiği hayat programını övüp başımıza taç yapıyoruz. Ve O’nun övmediklerini, beğenmediklerini de övmeyeceğimize, sevmeyeceğimize, onlara sahip çıkıp benimsemeyeceğimize, hayatımızda onlara yer vermeyeceğimize dair ahitte bulunuyoruz. Bu konuda Rabbimize söz veriyoruz. Hamdımızı sadece O’na ait kılacağımıza, O’ndan başkalarını asla hamd edip emirlerini dinlemeyeceğimize, O’ndan başkalarının arzularını gerçekleştirip, yasalarını uygulamayacağımıza, O’ndan başkalarının gösterdikleri, çektikleri yerlere gitmeyeceğimize söz veriyor, ahitte bulunuyoruz. Ve her gün en az kırk defa da bu ahitlerimizi yeniliyoruz. O halde günde kırk defa Rabbimize verdiğimiz bu ahitlerimizi bozmamalıyız. Ahitlerimize sâdık kalmalıyız. Namazlarımızda Rabbi-mize verdiğimiz bu sözlerimizi unutup, namaz sonrası hayatımızda o hayata karışacak söz sahibi başka Rabler, başka efendiler bularak Allah’la dalga geçmeye çalışmamalıyız. Hayatı parçalayıp bir bölümünü Allah kaynaklı, öteki bölümünü başka Rabler, başka İlâhlar kaynaklı düzenleyerek şirkin içine düşmemeliyiz.