Fâtiha Suresine Dön

Fâtihaالفاتحة

2. Ayet

2Fâtiha Suresi

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ

Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

2: “Hamd Âlemlerin Rabbine mahsustur.” Hamd kelimesinin bir kaç mânâsı vardır, inşallah şöyle kısaca özetlemeye çalışalım: 1- Hamd; hamd etmek, tam ve mükemmel kabul etmek de-mektir. Eksiksiz ve kusursuz kabul etmek demektir. Bu mânâda hamd yalnız Allah’a aittir. Zira tam ve mü­kemmel olan, eksiksiz ve kusursuz olan sadece Allah’tır. Allah dı­şında herkes ve her şey eksiktir, nâkıs­tır, kusurludur, mükemmel değildir. “Hasan çok iyi ama ah şöyle ol­masaydı” “Şu yazı çok güzel ama ah şurası şöyle olmasaydı” “Şu halı çok güzel ama ah şu renk uyumu şöyle olsaydı” deriz değil mi? Ne­den? Çünkü Allah dışında her şey eksik ve nâkıstır. Hiç bir şey tam ve mükemmel değildir. Ama Al­lah için böyle bir şey düşünemeyiz. Al­lah mükemmeldir, tamdır, eksiksiz ve kusursuzdur. O halde hamd sadece Allah’a aittir. 2- Hamd övmek, methetmek, senâ etmek demektir. Bu mânâ-da da övgü sadece Allah’a aittir. Bizler günde en az kırk defa namaz-larımızda Rabbimize bu ahitte bulunuyoruz. Diyoruz ki; “Ya Rabbi! Hamdimiz, övgümüz, senâmız sadece sanadır. Sadece sana hamd eder, sadece seni överiz.” Tabi Allah’ı övmek demek O’nun za­tını öv-mekle beraber, aynı zaman O’nun övdüklerini de övmek de­mektir. Öyleyse biz namazlarımızda okuduğumuz bu âyetle günde en az kırk defa “Ya Rabbi, biz sadece seni överiz, sadece senin övdükle­rini överiz. Senin övüp beğenmediklerini asla övüp beğenmeyiz. Se­nin övüp beğenmediklerini asla sahiplenmeyiz” diyoruz. O halde, Rabbimize böyle bir ahitte bulunduğumuz namaz son­rası hayatımıza bir bakalım. Eğer günde kırk defa namazları­mız­da; “Ya Rabbi, biz sadece seni ve senin övdüklerini överiz” dediğimiz halde, namaz sonrası hayatımızda Allah’ın övmediklerini övmeye, Al­lah’ın övdüklerini de övmemeye kalkışırsak, bilelim ki bu halimizle Al­lah’a verdiğimiz bu sözü nakzederek O’nunla dalga geçmiş, O’na iftira etmiş oluruz Allah korusun. Meselâ Allah’ın övmediği bir evi, ev tefri­şini, Al­lah’ın övmediği bir sofrayı, Allah’ın övmediği bir kazanma har­cama düzenini, Allah’ın övmediği bir meslek seçimini, Allah’ın övme­diği bir alfabeyi, Allah’ın övmediği bir hukuk sistemini, Allah’ın övme­diği bir ekonomik anlayışı, Allah’ın övmediği bir eğitim sistemini, Al­lah’ın övmediği bir kılık kıyafet modelini, Allah’ın övmediği bir düğün modelini, hâsılı Allah’ın övmediği bir yaşam biçimini, bir ha­yat tarzını hamd etmeye, övmeye ve sahiplenmeye kalkışırsak Allah korusun günde kırk defa Rabbimize verdiğimiz sözümüzü bozuyor ve başkala­rını hamd ederek, başkalarının yasalarını, başkalarının ürünlerini öve­rek, kabullenerek şirk içine düşmüş oluyo­ruz. Demek ki bir şey övülecek, bir şey methedilecek, kabullenile­cek, sa­hiplenilecek ve hamd edilecekse unutmamalıyız ki o şey ancak Allah’la ilgisi kadarıyla övülecek ve hamd edilecektir. Yâni Allah’ın öv­düğü övülecek, övmediği de asla övülmeyecektir. Namazlarımızda bu sözü veriyoruz Rabbimize. Öyleyse şimdi bir bakın ha­yatınıza. Bir ba­kalım hayatımıza. Acaba namazlarımızda söz ver­diğimiz gibi sadece Allah’ı ve O’nun övdüklerini mi övüyoruz? Yoksa Allah’ın övmedikle­rini övmeye, hamd etmeye, sahiplen­meye mi çalışıyoruz? Yâni ya bi­zim namazlarımızda dediğimiz doğrudur, ya da namaz dışı hayatı­mızda yaptığımız doğrudur. Namazdaki söylediğimiz Rabbimizden ol­duğuna göre kesinlikle doğru olan o dur. Çünkü Rabbimizin bizden istediği o dur. Şimdi Allah için bir düşünelim. Namazlarımızda Allah’a ne söz veriyoruz ve kimleri ve neleri övüyoruz namaz sonrası hayatımızda? Meselâ bir adam ki, namaz kılmıyorsa, müslümanca bir hayat ya­şa­mıyorsa bu adamın durumu, konumu, makamı ne olursa olsun asla övülmesi mümkün değildir. Çünkü Allah’ın övmediğini bir mü’minin öv­mesi düşünülemez. Namazsız bir adam Allah’ın övmediği bir adam-dır. Bir eğitim sistemi ki, temeli materya­lizme dayanıyor, Allah âyetlerinin kokusuna bile müsaade etmi­yorsa, Allah’ın övmediği böyle bir eğitim sistemini bir Müslümanın övmesi, hamd etmesi, yâni ona sahip çıkması, gerek kendisini, gerek ço­cuklarını böyle bir eğitimin kucağına teslim etmesi mümkün değildir. Bir kılık-kıyafet anlayışı ki, Allah onu övmüyor, bir Müslümanın bunu sahiplenmesi, bunu hamd etmesi kesinlikle mümkün değildir. Al­lah’ın övmediği bir gelinlik ki Sirilanka’-dan getirtilmiş, dünyada eşi ve benzeri yok. Bir Müslümanın böyle bir gelinliği övmesi, sahip­lenmesi, giymesi mümkün değildir. Bir düğün ki onda din adına sadece mevlit okunmuş, bir Müslümanın bunu hamd etmesi, öv­mesi mümkün değildir. Bir sofra ki israflı, ya da haramlarla hazırlanmış ve onu Allah ve Resûlü övmemiş. Böyle bir sofrayı bir Müslümanın övmesi asla mümkün değildir. Tamam, sadece Allah’ın övdüklerini övecek, Allah’ın beğen­diklerini sahipleneceğiz, bunu anladık da acaba Allah’ın neleri ve kim-leri övdüğünü nereden bileceğiz? Bizler Allah’ın övdüklerini Allah’ın kita­bından ve Rasulullah Efendimizin hayatından öğreniyoruz. Çünkü ke­sinlikle biliyo­ruz ki Allah’ın Resûlü Allah’ın övdüklerini övmüş ve mahza Allah’ın övdüğü bir hayatı yaşamıştır. Rabbimizin kitabı bunu tescil etmektedir. Öyleyse bir sofra ki Al­lah’ın Resûlü hayatı boyunca onun başına oturmamış, benimsememiş, hamd etmemiş. Şimdi böyle bir sofrayı mü’minin övmesi mümkün değildir. Me­selâ karşınızda iki sofra var. Birisinde etlisinden, sütlüsünden, tatlısından, Panama mu­zundan, anzer balına, geyik sütünden ceylan pastırmasına kadar ak­lınıza ne geliyorsa her şey var. İkinci bir sofra daha var ki sadece çor-ba, yahut tuz biber var. Hangisini översiniz bunların? Eğer birinci sofrayı över, ikincisini reddederse­niz Fâtiha’da Allah’a verdiğiniz sözü bozuyorsunuz demektir. Hamdi Allah’a mahsus kılmıyorsunuz, Allah’ı ve O’nun övdükle­rini övmüyorsunuz demektir. Allah korusun da bugün insanlar, namazlarında Allah’a ver­dik-leri ahitlerini bozuyorlar. Allah ve Resûlünün övmediklerini övmeye, hamd etmeye çalışıyorlar. Allah’ın övmediği bir hukuku, Allah’ın öv­mediği bir siyasal yapıyı, Allah’ın övmediği bir yaşam biçimini, Allah’ın övmediği bir eğitim yapılanmasını, Allah’ın övmediği bir kılık kıyafet anlayışını, Allah’ın övmediği bir kazanma harcama usulünü övmeye ve sahiplenmeye çalışıyorlar. İmanı olan değil pa­rası olan övülüyor. Namazı olan değil villası olan övülüyor. Takvası güzel olan değil sesi güzel olan övülüyor. Ahlâkı olan değil mesleği ve şöhreti olanlar övü­lüyor. İlmi yüce olan değil arabası pahalı olanlar övülü­yor. Halbuki ke­sinlikle bilelim ki Allah’ın övdüklerini övmedikçe, Allah’ın övdüklerini sahiplenmedikçe hamdi Allah’a ait kılmış ola­mayız. Allah’ın övdüğü bir yaşam biçimini, Allah’ın övdüğü bir ha­yat tarzını övmedikçe, bile­lim ki Fâtiha’da Allah’a verdiğimiz bu ahdi nakzediyoruz, yok sayıyo­ruz demektir. Unutmayalım ki; Allah’ın övdüğü hayat tümüyle, Allah’ın söz sahibi olduğu bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, her saniyesinde Al­lah’ın egemen olduğu bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, Allah için ya-şanan bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayat, yaptırıcısı, belirle­yicisi Allah olan bir hayattır. Allah’ın övdüğü hayatta, dünyanın âhirete ter­cih edil-mesi yoktur. Allah’ın övdüğü hayatta, dünya adına âhiretin ikinci plana atılması yoktur. Allah’ın övdüğü hayatta, dünya zevklerine gömülüp kulluğu terk etmek yoktur. Allah’ın öv­düğü hayatta, Allah’ın kitabından, Allah’ın hayat programından ha­bersiz bir şekilde heva ve hevesler istikâmetinde yuvarlanıp git­mek yoktur. Allah’ın övdüğü ha­yat-ta, ilim öğrenmek vardır, Kur’an ve sünneti tanımak ve hayatı on­larla düzenlemek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta, Allah’ın arzularını her şe-ye tercih etmek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta, az yemek, az uyumak, çok yorulmak, vahyi tanımak, hakkı insanlara tebliğ etmek ve bu uğurda çile çekmek vardır. Allah’ın övdüğü hayatta sürgün var­dır, sorgulanma vardır, hapis vardır, işkence vardır, maldan ve can­dan, eşten dosttan geçme vardır, kan vardır, şahâdet vardır. İşte böyle bir hayatı be­nimseyen, kabullenen, hamd eden kişi “Elhamdülillah” demeye hak kazanmış, hamdi Allah’a ait kılmış de­mektir. Allah’ı övmüş, Allah’ın övdüklerini övmüş demektir. Değilse bir kişi namazla­rında dilini kaybedecek kadar “Elhamdülillah” dese de, onun bu ifadesi boştur, yalandır, Allah’la dalga geçmedir. 3- Öyleyse buradan hamdin bir üçüncü mânâsını söyleye­lim: Demek ki bu mânâda hamd, hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Hayatı İslâmlaşan bir Müslüman, İslâmlaşan hayatına “Elhamdülil­lah” deme-ye hak kazanıyor demektir. Çünkü hamd Müslümanca bir haya­tın so-nucudur. Bakın Rabbimiz bu gerçeği anlatırken, Kur’an’ın başka bir yerinde şöyle buyurmaktadır: 10: “Oradaki duaları: "Münezzehsin ey Allah'ım" dirlik temennileri: "Selâm size" ve dualarının sonu da: "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamd olsun" dur.” (Yunus 10) Bir hayat ki, neticesinde “Elhamdülillah” gerçekleşecek. Bir ha­yat ki, sonunda o hayatı yaşayanlar “Elhamdülillah” demeyi hak ede­ceklerdir. İşte bu hayat, Allah ve Resûlünün bizden istediği hayattır. Allah’ın kitabıyla ortaya koyduğu, Rasûlullah Efendimizin de bizzat pratik hayatıyla örnekleyip açıkladığı bir hayattır bu. Yâni Allah’ın Re­sûlü bu hayatı bizzat yaşamıştır. Çünkü bir gün, Ayşe annemizden onun hayatı sorulunca mü’minlerin annesi: “Sizler Kur’an oku­muyor musunuz? Onun hayatı mahza Kur’andı” buyurur. Eğer onun yolunun yolcusu olan ve her yönden onu taklit etmek zo­runda olan bizler de onun yaşadığı gibi bir hayat yaşarsak o zaman bu hayata “Elhamdülillah” demeye yü­zümüz ve hakkımız olacak de­mektir. Peki ne yapmıştı Allah’ın Resûlü? Nasıl bir hayat yaşamıştı? Mekke’de peygamberlik görevine başladığı günlerde Rabbi-miz: “Ey örtülerine bürünen peygamber! Kalk ve uyar! Kalk ve çevreni uyandır! Gece kalkıp Kur’an oku! Gündüz onu yaşa ve çev­rendekilere ilan et! Gece Rabbinle istişare et! Gündüz de Rabbinin büyüklüğünü ilan et!” buyurmuştu. Rabbinden aldığı bu emirle, Rabbinden aldığı bu hayat programıyla öyle bir kalkmıştı ki Allah’ın Resulü, ömrünün so-nuna kadar bir daha yatma nedir, uyku durak ne­dir bilmemişti. Öm-rünün sonuna kadar bir tek geceyi bile ihmâl etme­den kalkıyor, Kur’-an okuyor, gündüz de tak tak kapıları çalarak gece ilgi kurduğu Allah âyetlerini, Rabbinden aldığı mesajı insanlara ilan etme, du­yurma ve onunla insanları diriltme savaşı veriyordu. Gittiği kapıdan hüsnü kabul görmese de, eli boş dönse de yine “Elhamdülil­lah” diyordu. Neden? Çünkü Allah’ın istedi­ğini yapıyor, Allah’ın iste­diği hayatı yaşıyor, Allah’ın övdüğüne talip oluyordu. Eğer şu anda bi­zim de böyle bir derdimiz varsa, biz de her gece kalkıp Kur’anla ilişki içine giriyor, iliklerimize kadar Allah vahyini özümlemek ve insanlara duyurmak derdiyle dertlenebiliyorsak, o zaman biz de ha­yatımıza “El­hamdülillah” diyelim. Yaşadığımız hayatımıza hamd edelim. Yine Allah’ın Resûlü vefatı esnasında, bir yahudi çocuğu­nun baş ucuna gidiyor, acaba onu son deminde cehenneme kaçı­rır mıyım endişesiyle heyecandan kalbi ve kafası kaynıyor ve son derece titrek bir sesle o çocuğu imana davet ediyordu. Müslüman olması için âdeta yalvarıyordu ona. “Evlâdım, gel Müslüman ol ve kurtul diyordu.” O ço­cuğun bu mübarek nefese kulak verip son anında kelime-i şahâdet getirmesi karşısında Allah’ın Resûlünün etekleri sanki mücevherlerle doluyor, yüzü gülüyor ve “Elhamdülil­lah” diyerek sevinçle oradan ay­rılıyordu. “Elhamdülillah” ki cennete bir kişi daha kazandırmıştı. “El­hamdülillah” ki cehennem bir üyesini daha kaybetmişti. “Elhamdülil­lah” ki Allah’ın kendisinden istediğini yapabilmişti. İşte böyle bir amele “Elhamdülillah” denebilir. Eğer şu anda si­zin de böyle bir heyecanınız varsa, hiç durmayın siz de “Elhamdülillah” deyin. Sizler de eğer in­sanları cennete kazandırma, cehennem yollarına barikatlar koyma derdiyle çırpınabiliyorsanız, bu işi kendinize iş edinmişse­niz, dert edinmişseniz “Elhamdülillah” deyin. Mekke’de, Medine’de üst üste üç gün karnı doymuyor, gün­lerce ocağı yanmıyor, bacası tütmüyor. Çoğu zaman kepeği alınma­mış arpa ekmeği bulabiliyor ve sonunda böyle bir hayata “Elhamdü­lillah” diyordu Allah’ın Resûlü. “Elhamdülillah” ki Allah’ın istediği, Al­lah’ın övdüğü bir hayatı yaşıyordu. “Elhamdülillah” ki dünyaya meyle­dip, dünya nîmetlerinin içine gömülüp âhireti, hesabı, kitabı ve kulluğu ihmâl etmiyordu. “Elhamdülillah” ki dünya onu kendisine kul köle edi­nememişti. Eğer sizler de böyleyseniz, “Elhamdülillah” deyin. Tebliğ için gittiği, insanları cennete kazandırmak için gittiği Ta-if’ten kan revan içinde dönüyor, ama o yine “elhamdülillah” di­yordu. Elhamdülillah ki, insanlara Allah’ı duyurmuştu. Elhamdülillah ki, Allah için gitmişti ve görevini başarmıştı. Elham­dülillah ki dönüşünde Allah ona Ninova’lı Addas’ı nasip etmişti. Eğer sizler de Allah için akrabala­rınıza, komşularınıza gidebilmişseniz, başka şeylere üzüldüğünüz kadar Allah için de üzülebilmişseniz elhamdülillah deyin. Mekke’de müşrikler tarafından boykota maruz kalıyor, Ebu Ta­lip mahallesinde üç yıl boyunca muhasara altında kalıyor, yarı aç yarı tok çile çekiyor, göz yaşı döküyor, ama sonunda “elhamdülillah” di­yordu. Elhamdülillah ki, Allah’ın istediği hayat buydu. Elhamdülillah ki, Allah adına katlandığı sıkıntılar ve gösterdiği sabır karşısında Allah’ın nusreti gelmiş ve müşriklerin Kâbe’nin duvarına astıkları boykot an­laşmasını güveler yemiş bitirmişti. Elhamdülillah ki onun sabrını gören kâfir çocuklarından pek çoğunun kalbi erimiş, ve onun kervanına ka­tılmıştı. Mekke’de, doğup büyüdüğü şehirde tüm kapılar yüzüne ka­panı­yor, evini barkını terk edip hicrete mecbur kalıyor, sonunda “el­hamdülillah” diyordu. Elhamdülillah ki, Allah’ın istediğini yapı­yordu. Elhamdülillah ki, Allah ona yepyeni bir vatan nasip edi­yordu. Elham­dülillah ki, Allah ona Akabe’de biat edecek, onu kendi şehirlerine da­vet edecek yiğitler gönderiyordu. Elhamdülillah ki, davası Medine’de çığ gibi hüsnü kabul görüyordu. Bütün bunlardan şunu anlıyoruz. Demek ki; “elhamdülillah” ha­yatın İslâmlaşması demektir. Elhamdülillah, İslâmlaşan bir hayatın sonucudur. Aslında elhamdülillah’ı anlamak Kur’an’ı anla­mak demek­tir. Elhamdülillah, Kur’an da Allah’ın istediği hayatı ya­şamak demektir. Şimdi bir adam düşünün ki, Kur’an’dan ve sünnetten haberi yok, Al­lah’ın kendisinden istediği hayattan haberi yok. Müslümanım diyor, ama henüz Müslümanlığın farkında değil. Hayatında her türlü İslâm dışı şeyler mevcuttur. Sof­rasında içki eksik olmuyor. Kazanmasında ve harcamasında Allah söz sahibi değil. Zevkini tatmin edecek kadın, müzik, televizyon gibi her türlü İslâm dışı eğlencelere düşkün. Haya­tında sınır tanı­madan, haram helâl dinlemeden, dilediği gibi bir hayat yaşıyor. Şimdi bu adam İslâm’la, Kitap ve Sünnetle tanışınca, Allah’ın iste­diği gibi bir Müslüman olmaya karar verince, hayatındaki İslâm dışı her şeyi atacak ve sonunda “elhamdülillah” diyecektir. İşte, bunu yapabilen bir kişinin “elhamdülillah” demeye hakkı vardır. Çünkü el­hamdülillah, hayatın İslâmlaşmasının adıdır. Çünkü Uhut’ta yiğit sahabe Amr ibni Cemuh kendisini şa­ha-detten, Allah ve Resûlünün cihad çağrısından engellemeye çalışan, kendisini meşgul eden ağzın­daki hurmaları tükürdüğü anda “Elham-dülillah” demişti. Elhamdülil­lah ki, Allah’la arasına giren o en­geli aşa-bilmiş, nefsinin arzularına teslimden kurtulup Allah’ın istedi­ğine koşa-bil­mişti. Bir başka yiğit, Abdullah bin Revaha da nefsinin cimrili­ğini yenip en kıymetli bahçesini Allah yolunda infak edebildiği gün,” el-hamdülillah” demişti. Bir başka yiğit Hz Ömer Efendimiz, ya­şama ar-zusundan vazgeçip Allah adına sırtına zehirli bir hançer sapla­nıp şa-hâdetin kokusunu aldığı anda “elhamdülillah” demişti. Hayat İslâmlaşmalı ki, kişi o hayata “elhamdülillah” diye­bilsin. Böyle değilse İslâm dışı bir hayata “elhamdülillah” demek, Allah’a en büyük iftiradır. Bir Müslüman düşünün ki; Allah’ın ken­disi için hayat programı olarak indirdiği kitabından ve kulluk örneği peygamberinin hayatından habersiz. Âhiretten, hesaptan ve kitaptan habersiz, tıpkı bir kâfir gibi keyfine göre aklına ne geliyorsa yapı­yor. Kendisinin hızla cehenneme gidişi, hanımının, çocuklarının hızla cehenneme gidişi, onu hiç düşündürmüyor. Şimdi bu adam yaşadığı bu hayata nasıl “el­hamdülillah” diyebilir? Dünyada yaşadığı hayatı Müslümanlaştıkça Müslü­manlaşan hayatına, Müslüman hamd edecek, “elhamdülillah” diye­cektir. Ama Kur’an’ın başka âyetlerinden de anlıyoruz ki, Müslü­manlar sadece bu sözü dünyada değil, aynı zamanda Cennette de Rablerinin kendile­rine lütfettiği, o güzel hayatı gör­dükleri zaman da elhamdülillah diye­cekler ve kendilerine bu ha­yatı sağladığı için Rablerine hamd ede­ceklerdir. Yunus sûresindeki âyeti az evvel okudum: …Ve dualarının (davalarının) sonu da: "Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun” dur.” (Yunus 10) “Allah Odur; Ondan başka İlâh yoktur. Hamd, dün­yada da âhirette de O’nun içindir; hüküm de O’-nundur. Yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas 70) Hamd âlemlerin Rabbine aittir. Rab; terbiye eden, hü­küm ko­yan, kanun vaz eden, yeryüzünde yarattığı her canlının hayat prog­ramını çizen, her varlığın kulluk programını belirleyen demektir. Rab; kişiye yaptığını yaptıran, yapmayıp terk ettiğini terk ettiren varlık de­mektir. Yaptıklarımızın tümünü bize yaptıran, bizim hayatımızda ege­men olan güç, sebep, saik, otorite neyse bizim Rabbimiz odur. Şu anda bizi hareket ettiren güç neyse bizim Rabbimiz odur. Meselâ eğer ben bu kardeşlerime Fâtiha sûresini anlatırsam bana para verirler, bana değer verirler, beni alkışlarlar niyetiyle gelmiş an­latı­yorsam benim Rabbim bu istediğim şeylerdir. Veya, farz edin ki ya­rın adaylığımı koyacağım, bu kardeşlerin oylarına ihtiyacım olacak, beni bir tanısınlar niyetiyle gelmiş konuşuyorsam, Rabbim odur ve Allah’-tan bir şey istemeye hakkım yoktur. Ama, benim burada bu ko­nuşma-yı yapmamı Allah istiyor, Allah istediği için ben bunu yapmak zorundayım ni­yetiyle gelmiş konuşuyorsam, beni şu anda konuşturan güç, se­bep, saik, otorite Allah’sa,o zaman benim bu konuda Rabbim Al­lah’tır ve mükâfatını O’ndan isteyeceğim demektir. Sizler de şu anda ne için buradaysanız, sizi burada topla­yan sebep ne ise, Rabbiniz O’dur. Eğer sizler de, ben de rıza şar­tıyla Al­lah’tan başka güçler, Allah’tan başka sebepler adına bura­daysak siz­lerin de, benim de Rabbimiz Allah değildir. Konuşan ne için konuşu­yorsa Rabbi O’dur, dinleyen ne için dinliyorsa Rabbi O’dur. Biraz önce namaz kılındı. İmam ne için imamlık yapıyorsa Rabbi odur, cemaat ne için gelip cemaat olmuşsa Rabbi odur. Öğ­retmen ne için öğretmenlik yapıyor, talebe ne için öğreniyorsa Rabbi odur. Yaptığımız amelleri­miz de şunlar şunlar da olabilir; ama ben bunu Allah istediği için yapı­yorum demek, Allah’ı Rab bilmek anlamınadır. Demek ki Rabb; kişinin hayat programını belirleyen var­lık de­mektir. İnsanın hayat programını belirleyen kim ise onun Rabbi odur. İnsan, kimin arzularını gerçekleştiriyorsa, kimin dediği gibi yaşamaya çalışıyorsa, onun Rabbi odur. Daha öncede söylediğimiz gibi Rabb; insanın yaptıklarını yaptıran yapmadıklarını da yaptırmayan güçtür. Şöyle giyiniyor veya böyle giyinmemeye çalışıyoruz. Peki Kim söyledi bunu? Kimi razı etmek için böyle yapıyoruz? Yâni böyle giyinirken bu­nun yaptırıcısı kim ise, bilelim ki o konuda Rabbimiz odur. Moda mı? Toplum mu? Çevre mi? Âdetler mi? Töreler mi? Müdür mü? Amir mi? Yö­netmelikler mi? Yasalar mı? Yoksa Allah mı? Kim dedi böyle giyi­nin diye? Kimdir bize bunu yaptıran? Kim ise işte, kişinin Rabbi odur. Birine küsüyoruz, yaptırıcısı kim? Allah mı? Yoksa bir başka sebep mi? Allah mı? Yoksa menfaat mı? Birini seviyoruz. Kim dedi di-ye? Birileriyle beraber olmaya çalışıyoruz. Kimi memnun etmek için? Filan mektepte okuyoruz. Kim dedi bunu? Evimizi şöyle şöyle tef­riş ediyoruz. Kim dedi diye? Şu şu meslekleri seçiyoruz, kim dedi? Evet yaptıklarımızın yaptırıcısı kim ise bizim Rabbimiz odur. Öy­leyse geçen ay neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Allah için bunları bir düşünün. Veya geçen haftayı unuttunuz, dün neler yaptınız? Bu­gün neler yaptınız ve kim yaptırdı bunları size? Bunu düşünmek zo­run-dayız. Yaptıklarımızı yaptıran, yapmadıklarımızı terk ettiren kim? Meselâ namaz kılıyoruz, kıldıran kim? Diz kireç­lenmelerini önlemek için ise O zaman Rabbimiz odur. Oruç tutu­yoruz, tutturan kim? On bir ay yorulan midelerimizi dinlendirmek, perhiz yapmak, vücut güzelleş­tir-mek için ise o zaman Rabbiniz odur. Yaptıklarımız konusunda bu böyle olduğu gibi yapmayıp terk ettiklerimiz konusunda da böyledir. Negatif davranışlarımız konusunda da etkili varlık kimse bizim Rabbimiz odur. Meselâ içki içmiyoruz, sebep nedir? Siroza yakalanı­rız, kara­ciğeri kaybederiz diye mi? O zaman bilesiniz ki Rabbiniz sağ­lığınızdır. Allah yasakladı diye ise O zaman Rabbiniz Allah’tır. Zina yapmıyorsunuz, sebep nedir? Eids hastalığına yakalanma korkusu ise Rabbiniz odur. Allah haram kıldı diye ise Rabbiniz Allah’tır. İşte mü’min, bunu düşünen ve yaptıklarını Allah istedi diye , ki­tabında böyle söylüyor diye yapan, ve yaptıklarının tümünü Allah’a lâyık ola­rak yapan kimselerdir. Çünkü Bizi yaratan, büyütüp besleyen, koruyup doyuran, bi­zim için yeryüzünde yasa belir­leyen Rabbimiz Allah’tır. O’nun tarafın­dan getirildiğimiz şu dünya hayatında neler yapıp, neler yapmayaca­ğımızı, O’na ait olan bu hayatımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen Allah’tır. Bizim boynumuz­daki kulluk iplerinin ucu elinde olan ve çek­tiği yere gitmemiz gere­ken Rabbimiz O’dur. Gündüz hayatımızın, gece hayatımızın, aile hayatımızın nasıl olacağını, hukukumuzun, eğitimimizin, sosyal ve siyasal yapılanmalarımızın nasıl olacağını, soframızda nelerin bulunup, nelerin asla bulunmayacağını, neleri yi­yip, neleri yemeyeceğimizi, nerelerden kazanıp, nerelerde harcaya­cağımızı, çocuklarımızı nasıl eğitece­ğimizi, hanımlarımızla nasıl bir münâsebet kuracağımızı, kılık kıyafetimizin nasıl olacağını, hâsılı tüm hayat programımızın nasıl olacağını belirleyen Rabbimiz Allah’tır. Müslüman, Allah’ın seçimini kendisi için seçim kabul eden, ya da bir başka deyişle seçimini Allah’tan yana kullanan kişidir. Müslü­man iradesini Al­lah’a teslim eden kişidir. Müslümanım diyen birisinin gerek kendisi hakkında, gerek evi ve ev halkı hakkında, gerek malı ve işi hak­kında söz söyleme ve hüküm beyan etme hakkı yoktur. Bir müslüman asla, bu benim zevkimi okşamıyor, bu bana yakışmıyor, bu benim mantığıma ters geliyor, diyemez. Bunu ancak Allah’a inanma­yan bir kâfir diyebilir. Çünkü o Allah’a inanmamıştır. Ben Allah filan ta-nımam. Ben kendi hayatımı ken­dim belirlerim demiştir ve dilediğini yapabileceğine inanmıştır. Ama bizler Allah’a iman etmiş insanlarız. Öyleyse kâfirler gibi bizim muhayyerlik hakkımız, seçme hakkımız yoktur. Allah’ın bizim adımıza seçtikleri ve be­ğendikleri güzeldir, gerisi boştur ve batıldır. Demek ki Rabb, günlük hayat programını çizendir. Gün­lük ha­yatımızın tümünde Rabbimiz Allah olmalı. Hayatımızın bazı bölümle­rinde Rabbimiz Allah, bazı bölümlerinde de başka Rab’lere, başka efendilere hizmet etmemeliyiz. 24 saatin tümünde Rabbimiz Allah ol­malı. Hayatımızın tümünde boyunlarımızdaki kulluk ipinin ucu Allah’ın elinde olmalı. Eğer günlük hayatımızın herhangi bir biriminde arzuları Rabbimizin arzularıyla çatışan bir varlığın arzularını gerçekleştirmeye yönelirsek, o zaman -Allah korusun- hayatımızda başka rab’ler edin-mişiz demektir. Emirleri ve arzuları istikâmetinde hareket ettiğimiz bu varlık baba­mız, annemiz, karımız, kocamız, çocuklarımız, patronu­muz, devletimiz, nefsimiz, şeytanımız olabilir. Allah'ın arzula­rıyla bun-ların arzusu çatıştığı zaman Allah’ın arzuları tercih edilecek ki sonun-da Allah’tan başka Rabbimiz yok diyebilelim. Ama -Allah korusun- hal-i pür melalimize baktığımız zaman kor­kunç bir manzara görüyoruz. Camide sözünü dinlediği­miz bir Rabbimiz var, sosyal hayatımızda da hayatımıza hâkim başka Rab’le-rimiz var. Camide bir Rabbin şuurundayız ki; fazla yanan elektrik varsa söndürüyoruz. Çünkü O Rab savurganlığı ya­saklamıştır. Ama evi­mizde, yahut dükkânımızda, işyerimizde öyle yanıp giden elektrikler var ki bizi hiç enterese etmiyor. Bu hali­mizle demek istiyoruz ki; sanki ev hayatımıza, iş hayatımıza Allah karışmaz. O konuda söz sahibi başka Rablerimiz var. O sadece ibâdet hayatımıza karışır, ama ev tefrişimize, düğünümüze, ticare­timize, meslek hayatımıza, cebi­miz-deki paramıza, kazanmamıza, harcamamıza, hukukumuza, eğitimimi-ze, siyasal yapılanmamıza, evimize aldığımız avizemize, serdiğimiz halı­mıza karışmaz. Sanki O’nun hükmü ve oto­ritesi sadece camiye ve ibâdete mahsustur. Halbuki bizim, kul olarak hayatımızın tümü ibâdettir. İbâdetin dışında tutabileceğimiz bir tek saniyemiz bile yoktur . Bi­naenaleyh ha-yatımızın her saniyesinde Rabbimiz Allah olmalı­dır. Yerken, içer­ken, yatarken, kalkarken, konuşurken, yürürken, ticaret yaparken, tır­nak keserken, çocukla­rımızla konuşurken, birine bir şey anlatırken, bir ko-nuda karar ve­rirken, düşünürken, gülerken ağlarken, severken, kü-serken, her ân, her saniye bizim için kulluk ve ibâdettir. Her ânımızda Rabbimiz Allah olmalıdır. İbâdet sadece namaz, oruç, abdest, hac ve zekattan ibaret değildir. Hayatımızın tamamı ibâdettir. Hayatımızın tümünde Allah’ı dinlemeliyiz. Sabahleyin erken kalkıp namaz kılmalıyım, neden? Çünkü bu konuda benim kulu olduğum Rabbim öyle istiyor. Yemeğimde sof­ramda içki olmayacak, Rabbim öyle istiyor. Yerken, içerken, giyerken, harcarken israf etmeyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Konu­şurken hep hayır konuşacağım, yalan söylemeyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Gece Kur’an okuyacak, anlayacak ve gündüz onu yaşayacağım, baş­ka-larına anlatacak ve ilan edeceğim, Rabbim öyle istiyor. Harama el sürmeyeceğim, başkalarının namusuna el uzatmayacağım, kendi na-musuma sahip çıkacağım, Rabbim öyle isti­yor. Çocuklarıma, hanı­mı-ma, komşuma, arkadaşlarıma, talebele­rime her fırsatta Allah’ı an­lata-cağım, Rabbim öyle istiyor. En çok O’nu öveceğim, en çok O’nu gündeme alıp O’ndan bahsedeceğim, O’nu ölçü alacağım, Rabbim öyle istiyor. Hukuk olarak O’nun hu­kukunu hamd edeceğim, kılık kı­yafet olarak O’nun seçtiğini hamd edeceğim, Rabbim öyle istiyor. Ha­yatı-mın tümünde sadece O’nun çektiği yere gideceğim. Ondan baş­kası-nın önünde eğilmeyeceğim, O’ndan başkalarının yasalarını be­nimse­meyeceğim, Rabbim öyle istiyor. Hâsılı tüm hayatımda sadece O’nu dinleyecek ve yüzümü sadece O’na döneceğim, Rabbim öyle is­tiyor. O Allah benim Rabbimdir. Benim ondan başka arzu­sunu yerine getireceğim, emir ve yasaklarını hayatımda uygulaya­cağım, daraldı­ğım zaman kendisine dua edip imdadıma çağıraca­ğım, sığınıp koru­naca-ğım Rabbim, efendim yoktur. Evet önemine binaen bunu bir kere daha söyleyip âyetin öteki bölümüne intikal edeyim inşallah. Arkadaşlar, unutmayalım ki yaptık­larımızın yaptırıcısı, yapmayıp terk ettiklerimizin de terk ettiricisi kimse bizim Rabbimiz odur. Yâni pozitif ve negatif tüm amellerimizde haya­tımızda etkili varlık kimse, neyse Rabbimiz odur. Dikkat ederseniz ka­birde bize sorulacak ilk soru da bu olacaktır. “Men Rabbuke” “Rab-bin kim?” Düşünebiliyor musunuz? Bir adam 50-60 sene bu dünyada bir hayat yaşayacak. Yaşadığı bu süre içinde özgür irade­siyle pozitif ve negatif pek çok şeyler yapacak. Sonra da ölüp kabre konulunca kendisine çok basit bir soru gelecek. Rabbin kim? Bu basit soruya herkes cevap verebilir gibi geliyor. Ama iş öyle değildir. Bunun mânâ-sı şudur: Orada pozitif ve negatif her bir amelimiz gündeme geti­rilip bu konuda Rabbin kimdi? Buyurulacak. Hayatında iken şöyle bir kıya-fetten yana olmuştun, bu konuda Rabbin kimdi? Kimi memnun etmek için böyle giyinmiştin? Kim istemişti bunu? diye sorulacak. Bu dün-yada âkıl ve bâliğ olduğumuz andan son nefesimizi vereceğimiz ana kadar tüm yaptıklarımız ve yapmadıklarımız tek tek ortaya dökü­lecek ve her biri konusunda Rabbimizin, yâni onun yaptırıcısının kim olduğu sorulacak. O zaman basit bir soru değil bu soru değil mi? İşte Rabb budur ve Rabbimiz hesap gününde bu konuda bizim yardımcı­mız olsun inşallah. Ama O Rabbim sadece benim değil, bütün âlemlerin Rabbidir. Güneş, Ay, Yıldızlar, galaksiler, yürüyenler, sürünenler, can­lılar, can­sızlar, akıllılar, akılsızlar, bilinenler ve bilinmeyenler ola­rak, görülenler görünmeyenler olarak göklerde ve yerlerde ne varsa, O bütün âlemle­rin sahibidir, mâlikidir, otoritesidir, Rabbidir. Bütün varlıkları yaratan, öldüren, büyüten, küçülten, besleyen, doyuran, sevk ve idare eden, hayat programlarını çizen, haklarında kanun koyan O’dur. Evet O bütün âlemlerin Rabbidir. İslâm âlimleri âlemi şöyle tasnif etmişlerdir: Âlem “Ma si-vallah” demektir. Yâni âlem, Allah dışında her şey demektir. Âlimle­rimiz önce âlemi iki kısma ayırmışlardır: 1: Gayb âlemi, 2: Şehâdet âlemi. Gayb âlemi bilginin konusu değildir. Bu âlem bilinemez, gö­rüle­mez. Bu âlem ancak imanın konusudur. Kur’an’ın bize haber verip inanmamızı istediği, cennet, cehen­nem, cin, melek bunların hepsi gayb âlemidir. Şehâdet âlemi de görülen ve bilinebilen âlemdir. Bilginin ko­nusu olan âlemdir. Bu âlemi de İslâm âlimleri yine ikiye ayırmışlardır: A- Bilinenler (varlar), B- Bilinmeyenler (yoklar) Bilinmeyenler, meselâ dün çiçek aşısı bilinmiyordu, ama bu­gün bilinmektedir. Veya şu anda benim cebimde ne olduğunu herkes bilemez ama ben bilebilirim. Yâni sizin için bi­linmeyen benim için bili­nendir. Veya meselâ doktorun bildiğini, mühendisin bildiğini herkes bilemez. Bunun gibi as­lında şahâdet âleminin konusu olanlardır. Bilinen (varlar) lere gelince bunları da âlimlerimiz dört kısma ayırmışlardır. A- Üç boyutlular, B- İki boyutlular, C- Tek boyutlular, Ç- Boyutsuzlar. Üç boyutlular madde, iki boyutlular resim ve gölge, tek boyut-lular zaman, renk ve sayı, boyutsuzlar da nokta, namus, hare­ket, akıl gibi şeylerdir. Üç boyutlular dediğimiz maddeyi de ikiye ayırmışlardır: A- İradeli olanlar, İnsanlar, B- İradesiz olanlar, diğer varlıklar, hayvanlar bitkiler gibi. İradeli olanları da ikiye ayırmışlar. A- Kadın. B- Erkek. İradesiz olanları da ikiye ayırmışlar. A- Ruhlular. B- Ruhsuzlar. Ruhsuz olanlar, toprak, hava, su ve ateş gibi şeylerdir. Ruhlu olanları da ikiye ayırmışlar. A- Bitkiler, B- Hayvanlar diye. İşte âlimlerimizin bu şekilde tasnif ettikleri veya insanların bil­dik­leri, bilemedikleri sayılabilecek ne kadar âlemler varsa bunla­rın hepsinin Rabbi Allah’tır. Bunların tümünü yaratan, yoktan var eden, hayat programlarını tespit eden, hepsini doyuran, koruyan, yaşatan, ayakta tutan ve hepsinin boyunlarındaki kulluk ipinin ucu elinde olan, hepsinin kendisine boyun büküp yasalarına teslim ol­dukları Rabb, Allah’tır. İşte bizler Fâtiha sûresinin bu bölümünde tüm âlemlerin ve bi­zim Rabbimiz olan böyle bir Allah’a hamd ediyoruz. Böyle bir Allah’ı övüyor, böyle bir Allah’ın övdüklerini övüyor, böyle bir Al­lah’ın bizim adımıza seçip, beğenip gönderdiği hayat programını övüp başımıza taç yapıyoruz. Ve O’nun övmediklerini, beğenme­diklerini de övmeye­ceğimize, sevmeyeceğimize, onlara sahip çı­kıp benimsemeyeceği­mize, hayatımızda onlara yer vermeyeceği­mize dair ahitte bulunuyo­ruz. Bu konuda Rabbimize söz veriyoruz. Hamdımızı sadece O’na ait kılacağımıza, O’ndan başkalarını asla hamd edip emirlerini dinleme­yeceğimize, O’ndan başkalarının ar­zularını gerçekleştirip, yasalarını uygulamayacağımıza, O’ndan başkalarının gösterdikleri, çektikleri yerlere gitmeyeceğimize söz veriyor, ahitte bulunuyoruz. Ve her gün en az kırk defa da bu ahitlerimizi yeniliyoruz. O halde günde kırk defa Rabbimize verdiğimiz bu ahitleri­mizi bozmamalıyız. Ahitlerimize sâdık kalmalıyız. Namazlarımızda Rabbi-mize verdiğimiz bu sözlerimizi unutup, namaz sonrası hayatımızda o hayata karışacak söz sahibi başka Rabler, başka efendiler bularak Allah’la dalga geçmeye çalışmamalıyız. Hayatı parçalayıp bir bölü­münü Allah kaynaklı, öteki bölümünü başka Rabler, başka İlâhlar kaynaklı düzenleyerek şirkin içine düşmemeliyiz.