Fâtiha Suresine Dön

Fâtihaالفاتحة

7. Ayet

7Fâtiha Suresi

صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ

Kendisine nimet verdiklerinin yoluna (ilet). Gazaba uğramış ve sapkınların (yoluna) değil.

Dipnot

Nimet verilenler Nisâ Suresi 69. ayette belirtildiği gibi; nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerdir.

Sünnet, gazaba uğrayanların Yahudiler; sapkınların ise Hristiyanlar olduğunu belirtmiştir. (Tirmizi, 2954, Adiy b. Hatim’den)

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

7: “O kendilerine nîmet verdiğin mutlu kimselerin yoluna. O gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna de­ğil.” Evet ya Rabbi! Kendilerine inam ettiğin, nîmet verdiğin, nî­met­lerine ulaştırdığın peygamberlerinin, salih kullarının yoluna bizi ilet. Nîmet, insanların kendisiyle lezzet bulduğu şeydir. Allah’ın, kullarına in’am buyurduğu nîmetler sayılamayacak kadar çoktur. Nîmetleri önce ikiye ayırıyoruz: a- Uhrevî nîmetler, b- Dünyevî nîmetler diye. Uhrevî olanlar Rabbimizin imtihanı kazanan kullarını cen­nete koyması ve orada gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, akılların alamayacağı nîmetleriyle onlara in’am etmesidir. Dünyevî nîmetleri de ikiye ayırıyoruz: a- Vehbî olanlar. b- Kesbî olanlar. Kesbî nîmetler, mal kazanmak, nefsi pisliklerden korumak ve arındırmak, ilim elde etmek, ahlâk kazanmak gibi nîmetlerdir. Vehbî olanları da ikiye ayırıyoruz: a- Maddî olanlar. b- Manevî olanlar. Maddî olanlar idrak, fehim, anlayış, nutuk, konuşmak gibi nî­metlerdir. Manevî olanları ise, insana ruh üfürülmesi, akıl verilmesi, yara­tılması gibi nîmetlerdir. Burada dikkat edilecek bir husus da şudur ki; Rabbimiz, pey­gamberler ve salih kullarının dışındakilere de bu nîmetlerinden ver­miştir. Ama başı nîmet gibi görülüp de sonu hüsranla biten nî­metlerin hiç birisi gerçek mânâda nîmet değildir. Başı cefa ve mahrumiyet gibi görünse de sonu safa ve mutluluk ile biten nîmet, nîmettir. Onun için­dir ki, burada; “Kendilerine nîmet verdiğin pey­gamberlerinin yoluna ilet!” diyoruz ve de; “Gazap ettiklerinin, dalâlette bıraktıklarının yoluna değil” diyoruz. Evet, Rabbimizden sırat-ı müstakim istiyoruz. Çünkü sırat-ı müstakim, nîmet-i uzma’dır. En büyük nîmettir. Nîmetlerin en bü­yü-ğüdür. En önde istenmesi gereken nîmettir. Çünkü unutmaya­lım ki, herhangi bir nîmetin yoluna, usulüne, kanununa nail olmak, o nîmete sadece bir kere değil, sürekli nail olmak demektir. Meselâ birisinden on bin lira istemek yerine ondan on bin liraya ulaşabile­cek bir yolu, bir usulü istemek çok daha evlâdır. Çünkü karşıdaki belki bir kere vere­cektir, iki kere, üç kere verecektir on bin lirayı ve bitecektir. Ama on bin liraya ulaşmanın yolunu öğrenmek de­mek, her zaman ona ulaşma imkânına sahip olmak demektir. Veya meselâ bir problemin çözümü konusunda sizden yardım isteyen bir çocuğa, o problemi çözüverme­nizle o problemin çözüm yolunu, usulünü göstermeniz elbette farklı olacaktır. Problemi çözüvermek yerine, o ve benzeri tüm problemleri her zaman çözebileceği bir yolu, bir usulü öğretirseniz, artık o çocuk her defasında çözüm için size gelmeyecek, her zaman kendisi çöze­bilecektir. İşte eğer biz burada, Rabbimizden bir kısım nîmetler istesey­dik, ya Rabbi bana şu nîmeti ver, bu nîmeti ver deseydik, bu talep gerçekten çok küçük bir talep olacaktı. Ya Rabbi her şeyi ver desey­dik, yine küçük bir talep olurdu. Çünkü böyle bir dua ka­bul olduğu za-man belki bir kaç defa o nîmeti verirdi Rabbimiz, ama nîmetin de­vamı mümkün olmazdı. Fakat burada olduğu gibi, ya Rabbi bize nî­metlerin yolunu, usulünü göster diye dua edince, bir kere değil sürekli o nîmetlere ulaşma imkânını elde etmiş ola­cağız demektir. Bunun en kısa, en öz ifadesi de sırat-ı müstakim­dir. Çünkü bu yolda nîmetlerin tamamı vardır. Bu yola giren kişi her ân tüm nimetlerle beraber olma imkânına sahip olacaktır. Peki biz bunu nereden bildik? Nasıl bildik ki, Rabbimizden bunu istiyoruz? Hayır, biz bilmedik, Rabbimiz bildirdi bunu bize. Böyle dememiz gerektiğini, Fâtiha sûresini indiren Rabbimiz öğretti bize. O-nun içindir ki, bu sûreye talim-i mesele denir. Yâni isteme­nin usu­lünü, yolunu gösteren sûre anlamına. Bir nîmetin yolunu bilmek, her zaman o nîmete ulaşmamız anlamına gelecektir. Rabbimizden sırat-ı müstakim istiyoruz, ama burada bir is­tis-na yapıyoruz. “Nîmet içinde yüzüp de haktan, sırat-ı müsta­kimden sa-pıp gitmiş, bu yüzden de gazaba uğramış ve dalâlette kalmış in­san-ların yoluna bizi iletme ya Rabbi!” Kendilerine gazap ettiklerinin ve sapmışların, sapanların, sa-pıkların yoluna değil. Biliyoruz ki; tarih içinde sırat-ı müstakimden iki sapma ol­muştur. Birisi yahudi’nin sapması, öbürüsü de hıristiyanın sap­ması. Biri madde lehine, mânâ aleyhine bir sapma. Mânâyı inkâr ederek, mânâyı, ruhu reddederek materyalistçe bir sapma, diğeri de mânâ lehine, madde aleyhine bir sapmadır. Yâni maddeyi inkâr ede­rek, maddeyi reddederek, mânâcı kesilerek, ruhçu kesilerek bir sap­madır. Bunlardan birincisi yahudi’nin sapması, ikincisi de hı­ristiyanlık dünyasının sapmasıdır. Yahudiler mânâyı, ruhu redde­derek, insanı sadece maddeden ibaret zannederek materyalistçe bir anlayışı ya­sallaştırarak sapmış, hıristiyanlar da insanın mad­desini, bedenini, be­deninin ihtiyaçlarını bile reddederek ayakları yerden kesilmiş, ruhçu bir anlayışın savunucusu kesilerek sap­mıştır. Bunların birisi ifrat, diğeri de tefrittir. İslâm bunun ikisini de red­deder. İslâm ikisi arasında dengeyi kuran bir dindir. İslâm, Allah’ın di­nidir. İnsanı yaratan, onu herkesten iyi tanıyan Rabbimiz; onun bede­nini de, ruhunu da, bedeninin ihtiyaçlarını da, ruhunun ihtiyaçlarını da inkâr etmez. İnsanın dünyadan oluşan çamur yö­nünü de, Allah’tan gelme ruh yönünü de göz ardı etmeyen bir dindir. Ve İslâm’ın ortaya koyduğu yol, sırat-ı müstakim, bu iki sap­manın ikisini de reddeden bir yoldur. Bir de bu sapmayı şöyle de anlayabiliriz. Yahudi’nin sapma-sında ilim var amel yok, hıristiyanın sapmasında da amel var ilim yok. Böyle bir sapma. Bu ümmet içinde ilmi olup ta amel işlemeyenler ya-hudi’ye, ilimsiz eğri büğrü amel işleyenler de hıristiyanlara benze­mek-tedir. Ve işte böylece Fâtiha sûresiyle günde en azından kırk defa bu tür sapmalardan ve sapanlardan Allah’a sığınmaktayız. İlimsiz amelden de, amelsiz ilimden de, böylece ortaya konan sapıklıklardan da Allah’a sığınıyoruz. Evet böylece Rabbimizin bir sûresini daha ta­nıma imkânı bul­duk. Bundan sonra kılacağımız namazlarımızda inşallah Fâtiha bilen birileri olarak bunun şuuru içinde namazları­mızı kılalım. Namazda Rabbimize verdiğimiz sözlerimizi, namaz sonrası hayatımızda muha­faza ederek, Fâtiha’nın muhtevasına uygun bir hayat yaşamaya çalı­şalım. Namazda verdiğimiz bu sözlerimizi, namaz sonrası hayatı­mız-da unutmayalım inşallah. Velhamdü lillahi Rabbil Âlemin.