Ğaşiye Suresine Dön

Ğaşiyeالغاشية

22. Ayet

22Ğaşiye Suresi

لَسْتَ عَلَيْهِمْ بِمُصَيْطِرٍۙ

Onları (iman ve salih amele) zorlayacak değilsin.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

21-22. “Ey Muhammed! Sen öğüt ver! Esasen sen sadece bir öğütçüsün. Sen, onlara zor kullanacak değilsin.” Ey Peygamberim! Senin görevin sadece budur. Sen onlara Rabbinin âyetleriyle öğüt ver. Rabbinin âyetlerini duyur onlara. Çünkü bu kitap zikradır, bu kitabın âyetleri tezkiradır. Kitap, peygamber için de, kavmi için de şereftir. Bu kitap peygamber için de, ümmeti için de zikirdir. Peygamberle ümmet bu konuda bir tutulmaktadır. Yani Peygamber için tavsiye edilen şey ümmeti için de geçerlidir. Peygamberi cennete ulaştıracak, peygamberi cehennemden kurtaracak olan şey aynı zamanda ümmeti için de geçerlidir. Peygamberimiz bu kitabı bir zikir kabul etmiş ve kendisine vahyolunan bu kitabın tamamına iman edip yaşamıştır. Öyleyse biz de onun gibi olmalıyız. Biz de bizim için zikir olan bu kitabın tümüne iman edip tümünü yaşamanın kavgasını vermek zorundayız. Bu Kur’an hem Peygamber (a.s) için, hem de bizim için zikirdir, zikradır, tezkiradır. Yani kulaklara küpe olması, akılların en üst köşesine yazılıp hiç unutulmaması ve sürekli hafızalarda canlı tutulması ve hayatın kendisiyle düzenlenmesi gereken bir tezkiradır. Unutmayalım ki Peygamberin de bizim de sorgumuz bu kitaptan olacaktır. Bu kitabı zikir ve zikra kabul edip etmediğimizden, bu kitabı, hayat kitabı kabul edip etmediğimizden, hayatımızı bu kitapla düzenleyip düzenlemediğimizden, hayat programımızı bu kitaptan alıp almadığımızdan, bu kitaba göre yaşayıp yaşamadığımızdan sorulacağız. İmanlarımızı, amellerimizi, kavillerimizi, düşüncelerimizi, sevgilerimizi, nefretlerimizi, hukukumuzu, eğitimimizi bu kitaba dayandırıp dayandırmadığımızdan sorulacağız. Peygamber de bu kitaptan hesaba çekilecek bizler de. Peygamber de bu kitabı yaşadığı için cennete gidecek, bizler de bu kitapla beraber olduğumuz ve onun istediği hayatı yaşadığımız için cennete gitme imkânı elde edeceğiz. Bunun başka bir yolu da yoktur. Kitabı tanımadan, Sünneti tanımadan, Kitabın ve peygamberin gösterdiği yoldan gitmeden cennetin bulunması kesinlikle mümkün değildir. Evet: “Ey Peygamberim, sen insanları bu kitapla uyar! Senin görevin sadece budur. Senin bunun ötesinde bir sorumluluğun yoktur. Senin iman, İslâm konusunda onları zorlama hakkın yoktur. Zorla sen onları müslüman yapamazsın,” buyrularak peygamberimizin inanmayanlar karşısında teselli edildiğini görüyoruz. Âyetin devamında buyuruluyor ki, “Ey peygamberim! Sen onlara musâydır değilsin. Onların kalplerine sahip değilsin. Onların kalplerine hükmetme yetkisine sahip değilsin. Kalplerine nüfuz edip onları kontrol edemezsin.” Dikkat ederseniz Rabbimiz burada Peygamberin konumunu, fonksiyonunu anlatıyor. Rabbimiz dünyada Rablerinin velâyetinden çıkıp kendilerine Allah berisinde bir takım veliler bulup onların himayesine girmeye çalışan insanlara diyor ki: “Ey insanlar, unutmayın ki insanların kalplerine hakim olan, kalplere hükmeden sadece Allah’tır. İnsanların hesaplarını Allah tutmaktadır. Onların sicillerini, amel defterlerini tutan Allah’tır. Onların yaptıklarının hesabını soracak olan Al-lah’tır. Binaenaleyh ey peygamberim! Sen onların üzerlerine musaydır değilsin. Yani bu insanların kaderleri senin elinde değildir. Bu insanların kalplerine hükmeden sen değilsin ki onları hemen bu dine kazandırasın. Bu insanların kaderleri senin elinde değil ki, sana karşı gelen bu insanların defterlerini dürüp onların işlerini bitiriveresin.” Rabbimiz burada peygamberin konumunu ve fonksiyonunu belirlemektedir. Ama anlıyoruz ki bu hitap peygamberden çok onun muhataplarınadır. Yani bilesiniz ki ey insanlar, bu Allah’ın elçisinin elinde bile bir şey yoktur. Hal böyleyken, sizin hayatınızda etkili zannettikleriniz, Allah berisinde kendilerini veliler edindiğiniz, hayatınıza karışma yetkisi verdiğiniz bu varlıklara da ne oluyor? Sizin Allah berisinde kerâmet sahibi zannettikleriniz, Allah yanında kendilerinde güç ve kuvvet var zannedip kendilerine dua edip imdadınıza çağırdığınız, kendilerine sığınmaya çalıştığınız bu varlıklara da ne oluyor? denmektedir. Cahiliye toplumlarında ruhanîlerin, ruhanî liderlerin kendilerine karşı çıkan, kendilerine isyan eden insanları bir anda mahvedecekleri şeklinde yaygın bir inanış vardı. Öyle ki, bu kişilerin öldükleri zaman bile kendilerine saygısızlık eden kimseleri mahvedeceklerine inanılırdı. Hattâ hayatlarında pek fazla etkili olmayan bu insanların öldükten sonra kınından sıyrılmış bir kılıç kesildiğine inanılırdı. Nitekim bugün de hayatları boyunca bu tür sapıklıklara asla iltifat etmeyen nice salih kişilerin ölümlerinden hemen sonra, bazı kurnaz müritleri onların isimleri ve kemikleri üzerinde çok kârlı bir ticaret kurmuşlardır. Yok şöyle uçarlardı, böyle asar keserlerdi filân. İşte tüm bu bâtıl inanışları kökünden kazımak için yeryüzünde en üstün yaratığı peygamberi hakkında bile Rabbimiz buyurur ki: “Ey Resûlüm! Muhakkak ki sen benim elçimsin. Seni insanların hayatına karışma, onlara vahiy gönderme konusunda odak nokta seçtim. Seni vahiyle şereflendirdim. Ama senin görevin sadece insanlara doğru yolu, hak yolunu, hidâyet yolunu göstermendir. Onların kaderleri ve kısmetleri senin elinde değildir. Sen onların kalplerine hükmedemezsin. Bir bakışınla onları yola getiremezsin. İnsanların geleceklerini sen belirlemiyorsun. İnsanların amellerinin karşılığını vermek senin elinde değildir. Bütün bunlar sadece Allah’a aittir. Onları koruyan Allah’tır, sen değilsin. Onları doyuran Allah’tır, sen değilsin. Onları hidâyete ulaştırmak sana değil, Allah’a aittir. Onların kalplerine etkili olan Allah’tır, sen değilsin. Kalplerine hükmedip onları doğru yola getirecek olan Allah’tır, sen değilsin.” İşte peygamberin fonksiyonu budur. Bakın En’âm sûresinde Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “De ki: Sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, benimle aranızdaki iş bitmiş olurdu.” Allah zulmedenleri en iyi bilendir.” (En’âm 58) Sizin acele istediğiniz azap da benim elimde değildir. Eğer sizin acele istediğiniz şey benim elimde olsaydı, çoktan sizin işinizi bitirmiş olurdum. Burada Rabbimiz risâletle ulûhiyeti, kendisiyle peygamberini ayırıyor. Peygamber sizin gibi bir beşerdir, binaenaleyh peygamberi Allah makamında görmeye ve Allah’tan istemeniz gereken bir şeyi peygamberden istemeye kalkışmayın, diyor. Rabbimiz, peygamberden bile bir şey istenmemesi gerektiğini anlatıyor. Bunun için de peygamberine diyor ki: “Peygamberim! Sen onlara de ki: Sizin acele tarafından istediğiniz azap benim elimde değildir. Ben İlâh değilim, ben sizin gibi bir beşerim. Ben ancak bir elçiyim. Sizin istediğiniz azabı göndermeye benim gücüm yetmez. Bu benim işim değil, onu ancak Allah gönderir. Eğer benim buna gücüm yetseydi, o zaman benimle sizin aranızdaki işi hemen bitirirdim, sizin defterinizi dürerdim.” Bir peygamber bile böyle derken, adam diyor ki: “İnsanların kalplerinin tasarrufu bizim efendi hazretlerinin elindedir. Bir bakışıyla kalpleri değiştirme yetkisine sahiptir. Eğer bizim efendi elinin tersiyle bir iterse onların işi bitiverir. Onun gazabına uğrayanın, onun gözünden ve gönlünden düşenin parçası bile bulunmaz.” Garip şeyler bunlar! İşte görüyoruz birilerini yok etmeye, birilerine azap göndermeye Allah’ın peygamberinin bile gücü yetmiyor. İnsanların kalplerine hükmedip onları Müslümanlaştırmaya Resulullah’ın bile gücü yetmiyor. Peygamberim, sen onları kitapla uyar.