4. “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden, yere gireni ve ondan çıkanı, gökten ineni ve oraya yükseleni bilen O’dur. Nerede olursanız olun. O, sizinle beraberdir. Allah yaptıklarınızı görür.” Allah ki, gökyüzü ve yeryüzünü altı günde yaratmıştır. Bu altı gün bizim bildiğimiz altı gün değildir. Yaratılış günüdür bu. Bu konuda fazla bir bilgimiz de yoktur. Meselâ Kur’an’da, Meâric’de melek günü anlatılır: “Melekler ve Cebrâil, miktarı elli bin yıl olan o derecelere bir günde yükselirler.”(Meâric 4) Âyetin beyanıyla meleğin bir günü, bizim elli bin yılımıza bedeldir. Bir melek günü, eşittir elli bin yıl. Bir de dünya günü, âhiret günü vardır. Yevmü’d-dünya, yevmü’l-âhire. Yani dünyanın tüm ömrü için bir gün, âhiret için de bir gün denmiş ki, bu bizim bildiğimiz şu yirmi dört saatlik bir gün değildir. Bir de burada anlatılan yaratılış günü vardır, Allah altı günde yarattı diye ki, bunun mahiyetini bilmiyoruz. Allah öyle dediği için inanıyoruz ve geçiyoruz. Böylece iman etmek zorunda olduğumuzu Kur’an bize öğretir. Gökler ve yer altı günde yaratılmış. Zaten arzı bile tam olarak bilemeyen, merkezine inemeyen, gökyüzünün sadece birinci semâsının az bir bölümünü seyredebilen bizler bu altı günün ne demek olduğunu nereden bileceğiz? Allah hem “Kün fe yekün” diyor, hem altı gün diyorsa, buna aynen inanmanın ötesinde yapabileceğimiz bir şey yoktur. Allah ki yere gireni, ondan çıkanı, semâdan ineni, semâya çıkanı, arza bakanı, semâya nazar edeni, hepsini bilendir. Öyle bilir ki Allah, toprak altındaki her tane, her yaprak, her fidan, yeryüzüne düşen her damla yağmur, gökyüzüne yükselen her gram bulut ve buhar, hepsi Allah’ın bilgisi altındadır. Eğer tüm bunları ihata edecek bilgisi olmasaydı, böylesine muazzam bir âlemin nizamının kurulmasına imkân ve ihtimal olmazdı. “Sonra Allah arşı istivâ etmiştir.” Arş bizim bilebildiğimiz, algılayabildiğimiz mekânların üzerinde, ötesinde bir gerçektir. Arş, Kürsîyi kuşatmıştır. Kürsî’yi koskoca bir çölün ortasına atılmış, küçücük bir yüksük farz ettirecek kadar büyük bir âlem. Kürsî de semâvâtı kuşatmıştır. Kürsî’nin yanında semâvâtta yine koskoca bir çölün ortasına atılmış bir yüksük kadardır. Semâvât ta yedi semâ olarak her biri diğerini çölün ortasına atılmış bir yüksük farz ettirecek kadar kuşatmıştır. Birinci semâ da dünyamızı kuşatmıştır ki, onun yanında dünyamız tıpkı çölün ortasına atılmış bir yüksük kadardır. Şimdi arş yanında dünyanızın ne kadar küçüldüğünü anladınız değil mi? Allah arşı istivâ etmiştir. Allah arşın üstündedir. Peki nasıl? Na-sılı bilinebilir mi? Allah’ça bir istivâyla Allah arşın üstündedir demenin ve aynen böylece teslim olmanın ötesinde ne diyebileceğiz ki? Arş, kürsî… “ Madem ki Allah ta arşın üzerinde, bizden nasıl haberdar olacak? Bizi nereden görecek? Bizim hayatımıza nasıl muttalî olacak?” filân demeyin sakın. Beni arşın üstündedir diye sakın işim bitmiş, kenara çekilmiş zannetmeyin. Çünkü: Siz neredeyseniz Allah sizinle beraberdir. Siz neredeyseniz? Hangi ortamdaysanız, zamanın ve mekânın hangi bölümündeyseniz Allah sizin yanı başınızdadır, sizinle beraberdir. Gerçekten mi? Gerçekten öyle mi inanıyorsunuz? Yani her an, her zaman Allah’ın sizinle beraber olduğuna gerçekten inanıyor usunuz? Arabayla yolda giden kişiye arkanda trafikler var denince, tavrı nasıl hemen değişiyor değil mi? Veya dükkanında ticaretle meşgul olan birine, “maliyeciler burada!” denince nasıl değişiyor değil mi? Veya “şu anda radar kontrolü altındasınız!” filân denince adamın hareketlerini nasıl kontrol altına aldığını bilirsiniz. Peki şu anda Allah yanında, yanı başında, seninle beraber denince de insan değişmeliydi değil mi? Hani küllî bir imanımız var bizim. Kur’an ne demişse doğrudur. Allah, Kur’an’ında ne anlatmışsa doğrudur. Kur’an’da anlatılanların tümüne inanıyoruz. Onun için Müslümanız zaten. Münâfık ve kâfirler tümüne böyle inandık derlermiş de, -bizzat inandık dedikleri âyetlerle, tek tek âyetlerle yüz yüze gelince de reddediverir, yan çiziverirlermiş. Bakın Yâsîn sûresindeki bir âyet-i Kerîm’e o hususu şöyle anlatır: “Zaten Rabbinin âyetlerinden herhangi biri kendilerine geldiğinde ondan hep yüz çevire gelmişlerdir.” (Yâsîn 46) Bütün bu âyetlerden dolayı Rabblerine şükredecekleri, Rable-rine teslim olup kulluğa yönelecekleri yerde, Rabblerinin bir âyetiyle karşılaşmaya görsünler, yaptıkları sadece ondan yüz çevirmek, gör-mezden gelmek, yok farz etmek, ilgilenmemek, kör ve sağır kesilmektir. Halbuki onlara düşen bakmak, görmek, duymak, işitmek ve hemen boyun eğerek onunla yol bulmaya, onunla hayatı düzenlemeye koşmaktır. Nankör insanlar Allah’ın kendilerine açtığı bu rahmet kapılarından istifade etmek istemiyorlar. Kendilerine hangi âyet gelirse gelsin, hangi âyet arz edilirse edilsin, ister metlûv, ister meşhûd yan çiziyorlar, ilgilenmiyorlar, ciddiye almıyorlar. Anlıyorlar aslında, duyuyorlar, kavrıyorlar, farkına varıyorlar âyetlerin, ama görmezden, duy-mazdan, anlamazdan geliyorlar. Sadece akılları değil, duyuları da kal-mamıştır bunların. Soruyorsunuz adama, Allah ne derse doğru mu? Doğru. Kur’-an ne derse doğru mu? Doğru. Peki o zaman “Allah sana şunu dedi! Hadi bakalım!” denince de oradan fırlarlarmış. Yani tümden inandım dediği Kur’an’ın tek tek âyetleriyle karşı karşıya gelince yan çizerlermiş. Allah korusun, sanki bizim de zaman zaman bir kenara attığımız bir âyet bu. “Siz neredeyseniz Allah oradadır.” Siz neredeyseniz Allah sizinle beraberdir. Kendinizi Allah’la beraber bir düşünseniz! Bir saatliğine, iki saatliğine kendinizi Allah’la beraber bir düşünün. Düşünün ki, Allah sürekli yanı başınızda. Bir gününüzü, bir saatinizi düşünün. Düşünün ki, Allah yanı başınızda. Düşünün ki, siz O’nun huzurundasınız. Allah atlatılmaz, Allah’tan gizlenilmez, Allah diskalifiye edilmez biliyorsunuz. O zaman bir saat da olsa Allah’la beraberliğinizi bir düşünün. Adım atarken de Allah yanınızda, konuşurken de Allah yanınızda, severken, küserken, alırken, satarken, giyinirken, soyunurken de Allah’ı yanınızda düşünün. İnsan çok farklı olur değil mi? Ama tabii Allah’ı tanımamız gerekecek bunun için. Esmâsıyla, sıfatlarıyla tanımamız gerekecek. O zaman etkili olacaktır bu beraberlik. Değilse Allah’ı tanımıyorsak, nasıl güç kudret sahibi, nasıl azamet sahibi bir Allah olduğunun farkında değilsek elbette O’nun huzurunda oluşumuz bizde pek fazla etkili olmayacaktır. Dilim varmıyor söylemeye ama, Allah korusun, biz Allah’ın hayatımıza karıştığına inandığımız konularda Allah’ın bizimle beraber olduğuna inanıyoruz, diğer konularda sanki Allah hâşâ bizimle beraber değil. Kimileri fâiz konusunda çok titiz davranırken, çocuğunu eğitmeye dikkat etmiyor. Sanki fâiz konusunda Allah yanı başında da, çocuklarının Müslümanca eğitimi söz konusu olduğu zaman Allah yanında değil. Kimileri annesiyle bir hafta görüşmemeye tahammül edemez-ken, aylar, yıllar hiç rahatsız olmadan Kur’an’la ve Resûlü’yle görüşmeden hayatını sürdürebiliyor. Her hafta annesiyle görüşmesi gerektiği konusunda Allah’ı yanı başında biliyor, ama aylar yıllar Kitapla ve peygamberle görüşmezken sanki Allah yanında değil. Veya sofrada ekmek kırıntılarının yere saçılması konusunda yanı başındaki Allah’ın görmesinden utanan kimi Müslümanlar, âyet ve hadislerin hükümlerinin kendi hayatında, toplum hayatında paramparça, darmadağın olması konusunda Allah’la beraber olduğunu düşünmüyor bile. Ekmek kırıntılarını yere saçmamaya dikkat ederken, dökülenleri toplama çabası içine girerken Allah’ı yanında bilen adam, karısının, kızının namusunu çarşı-pazarda, dükkanlarda, tezgahtarların önünde yerlere saçarken sanki Allah’ın yanında olduğunun hiç farkında değil. Kimileri kazanırken Allah yanında da, harcarken yanında değil. Kazanırken çok dikkatli, ama harcarken sanki Allah huzurunda değil, sanki Allah kendisini görmüyor. Kimileri âyet ve hadisleri başkalarına anlatırken Allah’la beraber de, anlattıklarını kendine mal etme, yani kendine duyurma, onlarla amel etme veya çoluk-çocuğuna duyurma konusunda sanki Allah’la beraber değil. Allah korusun, dilim varmıyor söylemeye de, sanki biz Allah’ı seccade başında düşünüyoruz sadece. Sadece camide düşünüyoruz Allah’ı. Sadece camide Allah bizimle beraber, sadece camide Allah huzurundayız ama camiden çıkınca Allah bizimle beraber değil. Meselâ namaz bitince adam soruyor: “Efendim sağdan mı döneceğiz? Yoksa soldan mı döneceğiz?” Niye? Rabbi ile işi bitti ya adamın. Sanki “ya Rabbi tamam! seninle işim bitti!” diyor ve camiden, seccadenin başından ayrılırken böyle gerisin geriye çıkmaya, kıbleye ensesini dönmemeye çalışıyor. Niye? Allah orada ya. Arkasında Allah yok ya. Allah hep orada ya! Sanki dışarıda Allah yok. Sanki dışarıdaki hayatına Allah karışmıyor. Veya işte camiden çıkarken takkesini, sarığını çıkarıp cebine indiriyor. Niye? Tapınma bitti ya. Allah’ın huzurundan çıktı ya. Tamam, bundan sonra artık başkalarının huzurundadır adam. Allah korusun, biz Allah’ı böyle düşünüyoruz. Bazen çok az O’nunla beraber, ama uzun zaman da O’ndan ayrılmış farz ediyoruz kendimizi. Sanki Hristiyan dünyadan nakil, kiliseye hapsedilmiş, camiye veya seccadeye hapsedilmiş bir Allah’a inanıyoruz. Mescide, vicdanlara hapsedilmiş, sınırları, sahâlârı daraltılmış, dışarıda, sosyal hayatta hiç mi hiç etkinliği olmayan bir Allah’a inanıyoruz sanki. Hâşâ, üçlü bir Rabbimiz var: 1) Sosyal hayatımızda bize hakim olan, sosyal hayatta hakim olduğuna inandığımız bir Rabbimiz var, sanki Hıristiyan âlemi. Düğünümüzün şekli, yemek servisimizin biçimi, ziyaret ve ziyafetlerimiz, perdelerimiz, mutfağımız, çatalımız, kaşığımız, kılık-kıyafetimiz, ütümüz, yakamız, yenimiz, sanki hemen hemen Hristiyan âlemden nakil. Hayatımızın bu bölümlerini sanki Hristiyanlık dünyası dolduruyor. 2) İkinci bir Rabbimiz daha var, hâşâ bize emreden, yap! diyen, yapma! diyen, o da Yahudilik dünyası. Meslekî hayatımız, ekonomik hayatımız, kazanmamız, harcamamız, dünyaya doymayışımız, dünyayı kıble edinişimiz böyle. Adam müşterinin cebindekini kendi cebine aktarabilmek için her çareye baş vuruyor. Sanki her çare meşrû onun için. Veya adam oturuyor bir makama, yapıştığı o makamı kaybetmemek adına her şey mubah onun için. Her şeyini fedâ ediyor. Okuldan diplomayı alabilmek için her şeyini fedâ ediyor adam. Sanki Yahudi âlem… 3) Bir de Rabbimizin Allah olduğu, Allah kaynaklı bir âlemimiz var bizim. Bugüne kadar hiç mi hiç abdestin sırasını sormak için başkasını aramamışızdır, başkasına sormaya gitmemişizdir. Hep Allah’a sormuşuzdur onu. Sabah namazının kaç rekat olduğunu ne Yahudi bilir, ne de Hristiyan âlem bilir. Hiç sormayız onlara, Allah’a sorarız bunu. Çünkü bu konuda Rabbimiz Allah’tır. Allah korusun, sadece camiye veya seccadeye hapsedilmiş bir Müslümanlığımız kalıyor geriye. Böylece adam tesbihini de seccadede yapıyor, zikrini de seccadede yapıyor, namazını da orada bitiriyor. Sadece anneler gününde anneyi hatırlayanlar ama ondan sonra bir yıl boyunca hiç hatırlamayanlar, hiç annenin hatırını sormayanlar gibi, sadece seccadede Allah’ı hatırlıyoruz. Ama bilesiniz ki: