10. “Onlardan sonra gelenler; “Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalbimizde mü’minlere karşı kin bırakma; Rabbimiz! Şüphesiz Sen şefkatlisin, merhametlisin” derler.” Medine’deki Ensâr ve Muhâcirûn’dan söz ettikten sonra şimdi de onlardan sonra gelenlerden söz edecek Rabbimiz. Az evvel özellikleri anlatılan insanlar vefat ettikten sonra onların arkalarından bir takım insanlar gelecek. İşte onlardan sonra gelenlere gelince, onlar şöyle derler: “Rabbimiz bizi bağışla, bize mağfiret buyur, bizim kusurlarımızı örtüver, bizim eksiklerimizi görme, ciddiye alma. Bizden önce iman etmiş kardeşlerimize de mağfiret buyur. Onların kabahatlerini de örtbas ediver. Bizden önce Sana istediğin gibi iman etmiş, kitabına ve peygamberine istediğin gibi inanmış, istediğin kulluğu yaşamış, Müs-lümanca bir hayat yaşamış olanlara da mağfiret buyur. Onlar da, bizler de senin istediğin gibi kulluk etmeye çalışıyoruz. Ama insan olmamız hasebiyle bizim gafletimiz, cehaletimiz, unutkanlığımız, hevâlarımız, heveslerimiz, kusurlarımız vardır. Karşımızda bizi Senden ve Sana kulluktan koparacak düşmanlarımız vardır. Ne kadar da Sana lâyık kulluklar yapmaya çalışsak ta, mutlaka eksiklerimiz olacaktır. Bizimkileri de, bizden önceki selef kardeşlerimizinkileri de kapatıver.” Kim bunlar? Biziz. Demek ki bizler böyle olmak, böyle yapmak, böyle demek zorundayız. Bizden önce nesillerimize, seleflerimize sövmeyeceğiz, onları kötülemeyeceğiz. Bilâkis onlara istiğfar edeceğiz, dua edeceğiz. İşte Rabbimiz bizden bunu isti-yor. Başka ne diyeceğiz? “Mü’minlere karşı kalbimizde hiç bir kin, hiç bir garaz, hiçbir düşmanlık bırakma ya Rabbi!” diyeceğiz. Gerçekten bir mü’minin ken-disi gibi inanan, iman ettiklerine inanan, teslim olduğu gibi Allah’a teslim olan kardeşlerine karşı kalbinde bir kinin bulunması kesinlikle dü-şünülemez. Mü’min, mü’min kardeşlerini daima sever. Karşısındaki mü’min kardeşi ne kadar da hata sahibi olursa olsun, ne kadar da kusur sahibi olursa olsun, mü’min onu her zaman sevecektir. Ama onu sever olması, elbette o mümin kardeşinin hatalarına göz yumması, onu günahlarını sîneye çekmesi anlamına gelmeyecektir. Onu uyarmaması, onu düzeltmeye çalışmaması, ona karşı emr-i bi’l ma’ruf ve nehy-i ani’l münker yapmaması anlamına gelmeyecektir. Zaten ona karşı bunları yapması da, ona karşı sevgisinin, merhametinin ifadesidir. Tıpkı bir annenin çocuğuna karşı tavrı gibi. Öyle değil mi? Ne olursa olsun, her anne-baba çocuğunu sever, ama çocuğu yanlışa gittiği zaman, canını bile ortaya atarak onu kurtarmaya gayret eder. İşte bizler de mü’min kardeşlerimizi böylece sevecek, onların iyiliği için, onların cenneti için kendimizi fedaya hazır olacağız. Müslümanlıklarının farkında olmadan, kitaplarının ve peygamberlerinin farkında ol-madan bir kısım mü’min kardeşlerimiz cehenneme doğru giderken, elbette bizlerin bir kenarda eli kolu bağlı durmamız mümkün değildir. Oturduğumuz yerden onları kötülemek, onlara kin tutmak, onların aleyhinde konuşmak hiçbir şeyi halletmez. Çünkü kendi âzâlarından her hangi birisi rahatsızlanan bir kişi elbette ona karşı ilgisiz kalamadığı, onu kendi haline terk edemediği gibi, bir Müslüman da asla kendisinden bir parça olan, vücudunun uzuvlarından bir parça olan bir Müslüman kardeşine karşı bîgâne kalamaz, onun cehenneme doğru gidişine göz yumamaz. Allah için sevdiğimiz o kardeşlerimizi Allah için uyarmaya, onların cennet yollarını açıp, cehennem yollarına barikatlar koymak için çırpınacak, bu uğurda her şeyimizi fedaya hazır olacağız. Hakaret etmeden, küçümsemeden, gazaplanmadan onların imdadına koşacak ve şöyle diyeceğiz: “Bir zamanlar bizler de onlar gibiydik. Bir zamanlar biz de Kitap sünnet bilmezdik. Rabbimiz bize hidâyetini gönderdi, bize doğru yolunu gösterdi. Bizi başkaları eliyle hidâyete erdiren Rabbimiz, inşallah onları da bizim elimizle hidâyete erdirir! Ey bizim Rabbimiz! Muhakkak ki Sen çok merhametlisin, çok şefkatlisin!” İşte bu özelliklere sahip nesiller arka arkaya geliyorlar. Her sonra gelen nesil, kendisinden bir önce gelen neslin yapmış olduğu güzel amellerin, salih amellerin, güzel yolların üzerine bir şeyler ilâve edip, İslâm için bir takım hizmetler ortaya koyduğu takdirde sadece peygamber çağında değil, her çağda aynı fazîleti, aynı üstünlüğü, aynı izzet ve şerefi elde edecektir. Tıpkı selefleri gibi hem dünya zaferlerini, hem de âhiret başarılarını elde edeceklerdir. Ama unutmayalım ki bizler ne zaman bir dünya zaferine ulaşmışsak, ne zaman bir âhiret başarısını elde edecek noktaya gelmişsek içimizde münâfıklar vardır. Onlar asla rahat durmayacak, asla bize rahat vermeyeceklerdir. Bizim başarılarımızı asla hazmetmeyeceklerdir. Bizim dünya ve ukbâ başarılarımızı engelleyebilmek için Allah düşmanı kâfirlerle işbirliği içine gireceklerdir. Bundan sonraki âyetinde Rabbimiz o hususu şöylece hatırlatıyor: