9. “Daha önceden Medine’yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler, kendilerine hicret edip gelenleri severler; onlara verilenler karşısında içlerinde bir çekememezlik hissetmezler; kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerinden önde tutarlar. Nefsinin tamahkârlığından korunabilmiş kimseler, işte onlar saadete erenlerdir.” Daha önce Medine’yi bir yurt olarak hazırlayanlar, Medine’yi yurt edinmiş olanlar, gönüllerine iman yerleşmiş, iman konusunda hem kendilerini, hem de Medine’yi hazırlamış olanlar… Daha önce Medine’den bir grup insan gelip Akâbe’de Rasulullah Efendimize biat etmişler ve Mekke’de zor durumda olan Rasulullah ve Müslümanlar için hicret yurdu olarak Medine’yi hazırlama gayreti içine girmişlerdi. Çünkü iman için bir hazırlık yapılmalıydı. İmanın bir yere girebilmesi için elbette mü’minlerin bir hazırlık yapmaları gerekmektedir. İşte Medineli Ensâr Medine’de bunu yaptı. Rasulullah ve Mekke’li Müslümanlar geldiği zaman Medine’de içine iman girmemiş bir tek ev kalmamıştı. Müslümanlar sadece kendi evlerini değil, diğer evleri de imana hazırlamışlardı. Kendilerine gelecek muhâcir kardeşlerine barınma imkânı hazırlamışlardı. Nerede ciddi bir İslâmî kavga varsa, orada mutlaka muhâcir de vardır, ensâr da vardır. Müslümanlardan kimileri muhâcir, kimileri de ensâr olacaklardır. Bu durum kaçınılmazdır. Kimileri verdikleri İslâ-mî kavganın sonunda zalimler tarafından evlerinden, barklarından, yurtlarından edilecek; kimileri de onları kendi evlerinde, kendi yurtlarında barındırma hazırlığı içinde olacaktır. İşte Rabbimiz buyuruyor ki, “Bana kulluk, Benim istediğim bir hayatı yaşamak sebebiyle muhâcir konumuna düşmüş kardeşlerinizi ülkenizde, evlerinizde barındırabilmek, onların yüzlerini güldürebilmek için bir hazırlık yapın. Onları bağrınıza basın ve kardeşleriniz olarak sevin.” Gönüllerine iman yerleşmiş olan mü’minler işte böyle kendilerine hicret edip gelen mü’min kardeşlerini severler. Onlara bir şeyler verme yarışı içine girerler. Onlara verilenler konusunda içlerinde bir çekememezlik hissetmezler. Allah’ın böylece onlara verdikleri şeylerden dolayı, ganîmetten onlara ayırdığı paydan dolayı bir sıkıntı duymazlar. Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile, kendileri ihtiyaç içinde kıvransalar bile onları nefislerine tercih ederler. O kardeşlerini kendilerinden önde tutarlar. İşte bunlar nefislerinin tamahkârlığından, bencilliğinden korunabilmiş kimselerdir ve işte böyle olanlar saadete erenlerdir. Dinleri için vatanlarını terk edip bizim yanımıza gelmiş kardeşlerimizi kendi nefislerimize tercih edeceğiz. Onları kendimizden önde tutacak, kendimizden önce düşüneceğiz. Çünkü biz kendi ülkemizde bulunmaktayız. Eşimiz var, dostumuz var, arkadaşımız, akrabamız var. İhtiyaçlarımızı her yerden her zaman sağlama imkânımız vardır. Ama öteki muhâcir kardeşimiz ülkesini, akrabalarını, arkadaşlarını, eşini, dostunu terk edip gelmiştir. Kimi kimsesi yoktur. Ev, barınak, yiyecek, içecek bulma imkânı yoktur. Bizler kendimizden önce o kardeşlerimizi düşünecek bir durumda olabilirsek, onları bağrımıza basabilirsek o zaman top yekûn ümmet olarak Müslümanların yüzü gülecek demektir. O zaman Rabbimiz bize yardım edecek ve hiçbir Müslümanın ne ev, ne yiyecek, ne içecek problemi kalmayacaktır. Böylece Müslümanlar ümmet olduklarının bilincine ereceklerdir. Bu konuda Rabbimizin bu yol gösterileri ve Rasulullah Efendimizin teşvikleriyle Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlar gerçekten çok hoş karşılandılar. Medineli Ensâr’ın onlara karşı sergiledikleri kardeşlik tavırları dillere destan olmuştur. Medine’li Müslümanlar evlerini muhâcir kardeşlerine terk ettiler. Mallarını, mülklerini onlara vermek istediler. Her şeylerini o kardeşlerine sundular. Kendi ihtiyaçları olsa bile kardeşlerini kendilerine tercih etmenin en güzel örneğini sundular. İşte kim böyle nefsini cimrilikten, bencillikten, sadece kendisini düşünmekten korur, müslüman kardeşlerini kendi nefsine tercih etme özelliği kazanırsa, işte hem dünyada, hem de âhirette felaha erenler, başarıya ulaşanlar, engelleri aşanlar bunlardır. Dünyada tüm problemleri çözüme ulaşan, güzel bir hayata kavuşan, âhirette de cennetin önündeki tüm engelleri yarıp geçmeye muvaffak olanlar bunlardır. Müslümanca yaşayıp Müslümanca ölebilme engelini, şeytan, nefis, kabir engelini, Mahşer, sırat, cehennem engelini aşarak Allah’ın cennetine ulaşanlardır bunlar. Tüm bu engelleri bir bir aşıp cennete ulaşmanın yolu nefsin cimriliğinden kurtulmaya, nefsi Allah’ın isteklerine teslim edebilmeye, Allah’ın arzularını kendi nefsimizin arzularının önüne geçirebilmeye ve sahip olduğumuz her şeyi Allah yolunda elimizden, gözümüzden çıkarabilmemize, Müslüman kardeşlerimizi kendimize tercih edebilmemize bağlıdır. Rabbimiz bizden bunu istemektedir. Rabbimiz bizden mu-hâcir kardeşlerimize tıpkı o günkü Ensâr efendilerimizin Muhâcir kardeşlerine karşı davrandığı gibi davranmamızı istemektedir. Bizler eğer Mekke’li muhâcir kardeşlerimizin konumundaysak onlar gibi davranmalı, yok eğer bize Medine’li Ensâr rolü düşmüşse, yine onlar gibi davranmalıyız. Arkadaşlar, İslâm kardeşliği çok önemlidir. Bakın bir hadislerinde Allah’ın Resûlü cennete gidişin ancak bu kardeşliğin sonucu olabileceğini anlatır: “Nefsim (canım) elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizler iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş olmazsınız. Size bir şey haber vereyim mi ki onu yaptığınız zaman birbirinizi seversiniz? Selâmı aranızda yayınız” (Riyâzu’s Salihin 309 nolu hadis) Resûl-i Ekrem efendimiz de; “vellezî nefsî” diye yeminle baş-lıyor. Bu bir yemin kalıbıdır. “Öyle bir varlık üzerine yemin ediyorum ki ben onun elindeyim”. Yâni “canım, hayatım elinde olan Allah’a yemin olsun ki” demektir. Ya da; “beni elinde tutan o Allah’tır, başkası değildir” anlamına bir ifade. Kimse beni elinde tutamaz, kimse bana istediklerini yaptıramaz, kimse beni güdemez, kimse beni var edemez, yok edemez, beni var eden, bana can veren, beni imtihan eden, bana benim varlığımı, imtihan özelliklerimi bağışlayan Allah’tır. İşte ona ye-minle söze başlıyorum diyor peygamberimiz. Kitabımızda pek çok sûrelerin başında bu tür yeminleri görürsünüz. Onlar aslında ne peygamberimizinkilere, ne de bizimkilere benzemez. Meselâ Tûr’a yemin eder Allah. Bazen de Belde-i Emin’e. Ya da Tîn’e, zeytine yemin eder. Bazen aya, bazen yıldıza, yıldızlara, güneşe, geceye, gündüze, ya da başka başka varlıklara yeminle başlar kimi sûreler. Bazen de sûre ortasında görürsünüz bu yeminleri. Bunlar, bu varlıkların Rabbi olan Allah’a yemin anlamı taşıdıkları gibi, bizim dikkatimizi çekmek için Rabbimizin kullandığı özel bir anlatım usûlüdür. Rahmân olan Rabbimiz bize karşı rahmet ve merhameti ge-reği bizim anlatılanları daha iyi anlamamız için böyle bir yöntem kullanır. Elbette onun ahlâkı ile ahlâklanan, ahlâkı onun kitabı tarafından belirlenen peygamber efendimiz de sözüne yeminle başlıyor. “Vellezî nefsî biyedihi” Peki ya bizler ne yapıyoruz? Hattâ Allah korusun da sanki yemin ederken yalan söyleyeceğimize bir belge gibi davranıyoruz bazen. Yâni bir adam yemin ediveriyorsa, hattâ biraz da çok yemin ediyorsa sanki yalanına bir kılıf buluyor gibi. Onun içindir ki çoğu bölgelerde çoğu zaman Allah’a yeminin fazla bir önemi kalmamıştır. Oysa bir insan inandığı Allah üzerine yemin eder, inandığım, Rabbim bildiğim Allah’a yemin olsun ki, ben onu şahit tutuyorum, onun huzurunda olmanın bilinciyle ciddiyetimi beyan ediyorum, sözümü buna göre söylüyorum diyorsa artık onda tereddütsüz bir doğruluk söz konusu olmalıydı. Heyhat, bir bölgede insanlar sanki bir birlerini kandırmak için; “inşallah, maşallah, vallah, billah’lar icat etmişlerse, artık oradaki insanların Allah’ın rubûbiyet ve ulûhiyetine inançlarına karşı bizim itima-dımız cidden sarsıldı demektir. Ne dersiniz? Hangi konumdayız? İnsanlar bize mi inanmıyorlar, yoksa biz mi insanlara inanmıyoruz? Ne fark eder, biz onların, onlar da bizim parçamız değiller miydi? Aynı vücudun organları konumunda değil miydik? Neden acaba insanlar bir birlerine karşı bu kadar güvensiz? Düşünün, sağ gözünüzün gördüğünü sol gözünüz de aynı görmek durumundadır. Yâni eşyayı iki gözle tek görüyorsunuz. Peki ya bu gözler bir birine ihanet etmiş olsa, bir birlerine güvenmemiş olsalar, rengi değişik, boyu değişik, tipi değişik diye gözler bir birlerine güvenmez olsalar ne olur halimiz? Peki ya elimiz ağzımıza güvenmeseydi, ağzımız elimize güvenmeseydi, getirdiğin yemek değil deseydi, kafa kalbe güvenmeseydi, kalp vücuda güvenmeseydi bu bedenlerimiz ne hale gelirdi? Peki müslümanlar şu anda o hale gelmemişler mi? Resûlullah Efendimiz sözüne yeminle başlıyor. Allah’a yemin ederek söylüyorum diyor. Beni elinde tutan Allah’a yemin olsun ki size söylüyorum diyor. Canım elinde olan, bana egemen olan Allah’a yeminle söylüyorum, dikkat edin, iyi dinleyin, titiz davranın, önemine bi-naen söylüyorum diyor. Konu gerçekten çok önemlidir. Hiç kimse kendi kendine, Allah ve Resûlünü yardıma çağırmadan çatlasa, patlasa da, insanlar ve cinler toplansa da kendi kendilerine bilemeyecekleri, bulamayacakları bil bilgi veriyor Allah’ın Resûlü. “La tedhulul cennete hattâ tü’minû” Eğer inanmazsanız, inanmamışsanız, iman edinceye kadar mümkün değil cennete giremezsiniz. Kesinlikle inanmadığınız sürece cennete giremezsiniz. İman edinceye kadar cennet ümidiniz olmasın. “Lâ tedhulû” Girmeyeceksiniz, girmeyin cennete. İstiyor muydunuz? Bir tehlike sezdiniz mi o za-man? Girip girmeme konusunda bir tehlikeden haberdar oldunuz mu? O zaman yapacağınız iş bellidir. İman sahibi olacaksınız. Ama Allah’ın istediği, elçisinin örneklediği gibi bir imanınız olacak. Önce kadere mi, yoksa kitaplara, meleklere mi? Önce Bakara’ya mı, yoksa Âl-i İmrân’a mı? Önce peygamberle birlik yaşamaya mı, yoksa öldükten sonra yeniden dirilmeye mi? Öyle değil, sen sıraya koyma, Allah nasıl isterse öyle. Bak peygamberimiz iman etmede bir bölüm, bir tavır be-lirliyor: “velâ tü’minû hattâ tehabbû” İşte bu kadar. “Bir birinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız” Yâni eğer sevişmiyorsanız, bir bi-rinizi sevmiyorsanız, Allah için birbirinize sevgiyle bakmıyorsanız. Sevdiğiniz noktayı Allah belirliyor. Sevişmenizin şeklini, biçimini, modelini, tavrını, hareketini, yasasını Allah ortaya koyuyor, ama buğzunuzu, nefretinizi, sevmemenizi de Allah belirliyorsa. Hattâ öyle iki genç, iki yiğit ki bir birlerini Allah adına seviyorlar, birliktelikleri de, ayrılıkları da o sevgi kaynaklı olursa onlar Allah’ın gölgesinde gölgeleneceklerdi ya. İşte bütün bunları birlikte hatırlayarak tekrar dönüyoruz hadis-i şerife. “velâ tü’minû hattâ tuhibbû” Bir birlerinizle sevişmedikçe, kaynaşmadıkça, kalpleriniz ülfet etmedikçe kesinlikle iman ettiğinizden söz etmeyin. Öyleyse bir birine raptedilmiş, bir birine bağlanmış, zincirleme bir birlerine irtibat halinde sunulan üç gerçek… Sevgi, iman ve cennete giriş. Seveceğiz birbirimizi, o zaman iman etmiş olacağız, iman edeceğiz ve o zaman cennete gireceğiz. “Evelâ edüllküm alâ şey’in” Size bir şey haber vereyim mi? Bir şeye delâlet edeyim mi? Size bir bilgi sunayım mı? Üzerinize bir şey uzatıvereyim mi? Semanıza bir şey indireyim mi? Hayatınıza bir şey indirgeyeyim mi? Üstelik; “İza faaltumuhu tehabebtüm” Eğer onu yaparsanız, bir birinizle sevişir, bir birinizi sevebilirsiniz. İman etmeye başlarsınız, böylece kendinizi cennet yolunda bulursunuz. Neymiş o? “Efşusselâme beyneküm” “Aranızda selâmı yayınız” Aranızda selâm yayınız. Selâm ortamını artırınız. Selâm verme imkânı bulunuz. Selâm verecek ve selâm verilecek insanlar olunuz. Selâm alma ortamın-da olunuz. Bir birinize selâm temennisini artırınız. İnsanların bir birleriyle selâmlaşmaları ortamında olunuz. Selâm; esenlik demektir. Selâm; gamsız, dertsiz, kasavetsiz, çilesiz, sıkıntısız, üzüntüsüz, yâni her tür olumsuzluktan uzak bir ortam demektir. Bu anlamıyla selâm; ancak cennetteki hayatın adıdır. İşte Kur’an bize cenneti, belki de o sebeple; “dâru’s selâm” diye tanıtır. Selâm yurdu, selâmet yurdu. Selâm; selâmette olmaktır. Rahat ve huzur içinde bulunmaktır. Gamsız kedersiz olabilmek, üzüntüden uzak bulunmak demektir. İşte ondan dolayı bir müslüman bir müslüma-na selâm verir. Sadece müslüman, müslümanla selâmlaşır. Böylece der ki; “Allah sana selâm versin, Allah seni selâmda kılsın, ya da Allah seni dâru’s selâmda, yâni cennette kılsın” İşte bu sadece müslü-man için söylenir. Allah’ın selâm diye bir adının olduğunu biliyoruz. Hattâ Haşr sûresinin 23. âyeti Allah’ın bu adını bize hatırlatıyor. Allah selâmdır. Hem teslimiyet dini olan İslâm’ı ortaya koyandır, hem kendisine teslim olunması gerekendir, hem esenlik verendir, hem esenlik yurdu olan cennetin sahibidir, hem sadece onunla selâmete ulaşılan, o selâmda tutarsa, o selâmete erdirirse ancak o zaman selâmette olunur. Namazdan sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz; “Allahümme entes selâm ve minkes selâm” dememizi ister. Aynı konu değil mi? Selâm veriyoruz namazda, “esselâmü aleyküm ve rahmetullah” diyoruz. Dönüp bir de sol tarafımıza selâm veriyoruz. İşte namazdayken insan aslında Allah’ın selâm sıfatını canlı bir eylem olarak hatırlıyor, bunu da sözlü olarak ifade ediyor arkasından. “Allah’ım, sen selâmsın, selâmet de sendendir” diyerek. Zeynep Gazâlî zindanda beni selâm kurtardı diyor. Ben namazla yalnız olmadığımı anladım diyor. Allah’la beraber, meleklerle beraber olduğumu anladım diyor. Aslında selâm ve selâmet insanın yarınki özleminin adıdır. Cennet özleminin ifadesidir. Müslümanlar bir birlerine işte böyle dua etmelidirler karşılaştıklarında. Yâni; “ey kardeşim, Allah sana cennet versin! Cennete gidesin” demelidirler. Müslümanlar hangi şart altında olurlarsa olsunlar buna fırsat kollarlar, imkân ararlar. Meselâ koşuyor biri, diğeri duruyor. Birisi yürüyor, diğeri bekliyor. Veya ayaktadır birisi, diğeri oturuyor. Biri tek başına, ötekileri çoktur. Birisi binitlidir, diğeri yayadır. Ne fark eder? Karşılaştılar mı mutlaka bir birlerine selâm vermelidirler. Ama bunun da bir kuralı vardır elbette. Daha bir hareket halinde olan, daha bir etkin durumda olan, daha bir çok olan diğerine selâm versin. Ayakta olan oturana, yürüyen durana, koşan yürüyene, binitli olan yaya gidene, az olan çok olana selâm versin. Bunlar kolay, zaten alışkanlık haline getirdiğimiz bir dua modeli. Selâmün aleyküm ve aleyküm selâm. Ama önemli olan karşımızdaki cennetlik olasın, Allah sana cennet versin, ben senin için cennet diliyorum diyebilmektir. Hattâ sahabeyi görüyoruz, eğer birlikte yürüyen iki kişinin arasını bölecek bir ağaç çıkmışsa karşılarına, ağaçtan sonra tekrar yan yana gelmişlerse yine bir birlerine selâm veriyorlardı. Ama değmez miydi? Fırsat değil miydi? Bunu değerlendirmek zorunda değiller miydi? Yâni bir birlerine Allah sana cennet versin demeli değiller miydi? Ama bu konuda dikkatli olacağımız bir bölümü de söyleyelim inşallah. Bunu bir reflekse dönüştürmemeliyiz. İçimizden biri girse ya-nımıza; “Selâmün aleyküm” çıksa dışarıya tekrar girse; “Selâmün a-leyküm” sonra otursa; “Selâmün aleyküm”. Hattâ birimizin önüne gelse “Selâmün aleyküm” ötekisinin önüne gelse “Selâmün aleyküm” herkese tek tek selâm verse. Öyle olmaz galiba değil mi? Müslümanlar birinin yediği yemeğin artığını bir başkalarına ikram edebilirler, bu güzel bir şeydir. Ama özellikle öyle yapmaya çalışmak, yani hep karşısındakine artık sunmaya çalışmak ne kadar abes değil mi? Birisi bir bardaktan su içmiş, arta kalanı da diğer bir müslüman içivermiş, ne kadar güzel. Ama bu işi kural haline getirip, hayır sen bundan bir yudum al, ben de senin artığını içmek istiyorum demenin anlamı yoktur. İşte selâm konusunda da hayatı yaşarken selâmlaşmanın önemini anlamaya çalışıyoruz. Demek ki selâm bize sevgi kazandıracak, sevgimizi artıracak mış. Tek vücudun organı olduğumuzu bildiğimiz insanlarla tanışmak, bir birimize cennet temennisinde bulunmak, bir birimize Allah’tan gamsız, dertsiz bir hayat dilemek ne güzeldir. Fakat birisi açıktan, alenen günah işlerken selâm veremiyoruz. Meselâ içki içerken ya da tuvalette ve banyoda iken selâm vermemiz gerekmiyor. Onun dışında karşımızdaki eğer cennete gitmesi gereken birisiyse, cennete götürücü bir eylemin içindeyse elbette ona selâm vereceğiz. Bunlar üzerinde ihtilâf olmayan şeylerdir. Ama ya dalga geçiyorlarsa, “aman sende, selâm ağacı mı olduk? Gelirken selâm, giderken selâm, bu kadarı da fazla oldu filan diyorlarsa, yâni istemiyorlarsa zorla da vermenin anlamı yoktur. Ya da biz tekrar vermeye çalışalım, yanlışını düzeltsin için ona bir kere daha selâm verelim. Onun cennetini istiyorsak duralım, elimizi uzatıp müsafaa edelim ve Allah’tan onun affını dileyelim. Bakın Resûlullah Efendimiz Riyazu’s salihin de 891. hadiste diyor ki: “İki müslüman karşı karşıya gelip müsafahalaşmışlarsa daha onlar bir birlerinden ayrılmadan Allah onları affeder” Müsafaha; yâni sağ ellerin avuç içlerini bir biriyle birleştirip tokalaşmak, elleri bir birine daha bir kenetlemek. Tek elle mi yoksa çift elle mi yapılır, o esnada salavat getirilir mi onları bilmiyorum. Ama bir hadisten biliyorum ki böyle bir durumda her iki müslüman da bir birlerine istiğfar etmelidirler. “Allah sana mağfiret etsin, senin için Allah’tan ğufran isterim, bağışlanmanı isterim” şeklinde karşıdakine istiğfar gerekir. Selâm denilince bir de onun yerine kullanılır mı acaba diye sorular gelir bazen. “İyi günler” “İyi geceler” “hayırla sabahlar” “mutlu ge-celer” “günaydın” “tünaydın” “merhaba” “selâm”… Büyük şehirlerden birinde toplu taşıma araçlarından belediye otobüsüne binmiş birisi ve hemen karşısına çıkıveren bir tanıdığına; “merhaba” demiş. Yüksek sesle böyle sabahın erken saatlerinde böyle bir merhabalaşma adamın birinin garibine gitmiş, şöyle kafayı uzatmış; “Ahmetçiğim, Selâ-mün aleyküm” demiş ona da. Arkadan birine de belki de lâyık gördüğü için “iyi günler” demeye çalışmış. Şimdi acaba insanlar bunu yerine göre mi kullanıyorlar yoksa kendileri yere göre mi şekil alıyorlar onu bilmiyorum, ama bu tür selâmlaşmaları görüyoruz. Merhaba diyor insanlar. Kendilerince bunu selâmlaşma kabul ediyorlar. Ama bunların hiç birisi selâmlaşma değildir. En güzel temennilerin içinde toplan dığı bir kelime sadece “esselâmu aleyküm” sözcüğüdür. Karşınızdaki kişinin işinin, aşının, dükkanının, tezgahının, gününün, gecesinin, ai-lesinin, çocuklarının, zamanının, mekânının, durumunun, parasının, pulunun, anasının, babasının iyi olmasını iyi olmasını isteyeceksiniz. Hepsini birden saymanıza gerek yok, hepsinin yerine deyin ki selâ-mün aleyküm. Yetmez mi? O zaman ilâve edin: “Esselâmü aleyküm ve rah-metullah” Daha mı istiyorsunuz; “Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhu” İşte bunla selâmın mükemmelleridir. Alırken de benzerini yapıyoruz. Hiç olmazsa aynıyla mukabele edelim. Böylece karşımızdakine selâm, rahmet ve bereket duasında bulunuyoruz. Onun selâmda, selâmette, rahmet ve bereket ortamında olmasını istiyoruz. Ama sadece selâm kelimesine gelince, galiba meselâ Fransızca’da salu kelimesi selâm demektir. Eğer insanlar İslâm modeli, Allah ve Resûlünün istediği model selâmı kullanmak istemezler, müslümanca bir tavırdan yana olmak istemezlerse bu selâm sözü elbette İslâm’ın selâmının yerini tutmayacaktır. Ama Kur’an okuyoruz, meselâ Hûd sûresinin 69. âyetine bakarsanız melekler İbrahim aleyhisselâma uğradıklarında ona selâm dediler. “Selâm” dediler. Allah’ın elçilerinin bu selâmlarına mukabele olarak İbrahim aleyhisselâm diyor ki; “selâm” Zannederim ki buradaki ifadeler, hani bizim bazen “selâm söyledi” “onun sana selâmı var” “se-lâm götür” demenin Arapça karşılığı gibi geliyor bana. Yâni o gelen melekler Hz. İbrahim’e selâmı söylediler, Hz. İbrahim de onları selâmı söyledi şeklinde anlaşılacaktır. Çünkü Resûlullah efendimizin birisine: “semmillah” demesi gibi. “Besmele çek” demesi gibi. Halbuki bismillah denir. Burada da onların selâm demeleri selâm nasıl söylenirse onu söylemeleri anlamına gelecektir. Bir de cennette selâm var biliyoruz. Meselâ Yâsîn sûresinin 58. âyeti “Selâmün gavlen min Rabbirrahîm” “Allah’ın cennettekilere sözlü bir selâmı var” şeklindedir. Yine vâkıa sûresinin 26. âyetinde de Rabbimiz mü’minlerin selâmlaşmalarından söz ediyor. “illa gıylen selâmen selâma” Cennette boş söz, lüzumsuz, günaha sokan sözler duyulmayacak, orada sadece duyulan selâm olacak. Önüne gelen selâm, selâm deyip geçecek şeklinde değil, orada selâm verme olacak, herkes birbirine selâm verecek, selâm temennisinde bulunacak. Çünkü İbrahim sûresinin 23. âyetinde cennette müslümanların böyle selâmlaşacaklarından söz ediliyor. “tahiyyetühüm fiyha selâm” Bir birlerine hayat temennileri, bir birlerine can bağışlamaları, yâni tahiyyeleri orada selâm ile olacaktır. Dirilik temennileri, canlılık temennileri. Allah seni selâmetinde kılsın, selâmette devam edesin. Belki de bu âyetler eşliğinde düşündüğüm içindir, Furkân sûresinde Rahman’ın kullarının tarifini okurken: Allah diyor ya: “Ve iza hatabehümül cahilune galu selâma” Cahillerle karşı karşıya geldiklerinde onlara selâmı hatırlatırlar, selâmı ikame etmeye, selâmı var kılmaya, selâmı gündeme getirmeye çalışırlarmış. Öyleyse bu şekildeki selâm atamız Adem’den bu yana bizim değişmeyen selâmımızdır. İlk günden bu yana böylece öğrenmiş, böylece öğretilmiştir bize. Belki o sebeple hayatın mihveri, dinin direği olan namaz selâm ile bitiyor. Peki ya boş eve girerken ne yapacağız? O zaman da selâm verecek miyiz der misiniz? Nasıl yapıyorsunuz? Peki telefonlarda na-sıl yapacağız? Yazışmalarda nasıl edeceğiz? Selâm yazacak mıyız? Bununla ilgili Hz Ayşe annemizden bir nakil söyleyeyim. “Mektuba yazılan cevap selâmın alınma makamıdır” diyor Ayşe annemiz. Demek ki selâm verenin selâmını almak zorunda olduğumuz gibi, mektup yazana da cevap yazmak zorundaymışız, bir kere bu baştan selâmmış. Ama mektubuna selâmla başlayan birisine o selâmın bir de yazılı olarak iadesi gerekmez mi? Çünkü Resûlullah Efendimiz mü’minin mü’-min üzerindeki haklarını sayarken; “reddusselâm” selâmın karşıya iade olduğunu haber veriyor. Telefon konuşmaları duyuyorum. Sanki insanlar belki de menfaat hesabıyla, para pul hesabıyla mı ki diyeceğim, şöyle iki saniye üç saniye kısa olsun da bir kontur az gitsin dercesine selâm vermeden söze başlıyorlar. Ama karşımızdakine cennet temennisinde bulunmanın zaman israfı olduğunu kim iddia edebilir? Boş eve girince yine aynı şekilde orada birilerinin varlığına inanan bizler, meleklerin orada varlık sebebinden dolayı: “Esselâmü aleyna ve alâ ibâdillâhissalihîn” demeliyiz. Buraya kadar anlattıklarımızdan selâmın herkese yayıp ulaştırmak gerektiğini anladık. Peki acaba kim kime selâm verir probleminde şimdiki sosyal yapı da göz önünde bulundurularak, kadın ve erkek bir birleriyle nasıl selâmlaşsınlar? Erkekleri anladık. Peki kadın ve erkek nasıl olacak? Kadınlar erkeklerin kimi olur, nesi olur? Ya ka-rısı, ya anası, ya kızı, kız kardeşi, yeğeni, halası, teyzesi, nenesi veya torunu, ya da komşusu, akrabası, ya da daha genel ifadeyle aynı mekanda yaşadığı her hangi bir kadındır o. Asansörde karşısına çıkmıştır, kapının ziline basmıştır da karşısına çıkmıştır, kim o demiştir, ya da sokakta, caddede, hayatın yaşandığı bir ortamda karşılaşan kadınlar ve erkekler ne yapsınlar? Eğer onlar töhmet altında olmak, farklı anlaşılmak makamında değillerse elbette birbirlerine selâm versinler. Halanızın evine gidiyorsunuz, tabii selâmün aleyküm. Ama halanızın kızı da vardı, elbette ve aleyküm selâm. Çünkü hemen acele selâm vererek ona; ben senin cennetini isteyen bir kardeşin pozisyonunda, hayatımın yaşanması gereken bir bölümünü burada icra etmek için buraya girmiş bulunuyorum, bunu böylece bil, beni böylece bil diyeceğiz. O da ve aleyküm selâm diyorsa ne kadar hoş. Hele asansörde bu çok daha önemli değil mi? Ben ona başta selâm temennisinde bulunmalı değil miyim? Ama farklı anlaşılır diye korktuğunuz bir makamdaysanız o zaman vermeyebilirsiniz. Lâkin selâm dışında konuştukları halde selâm vermemeyi anlayamıyorum. Ama eğer müs-lüman değil biliyorsak o zaman vermeyiz o ayrı konu. Bazen benden sonra yanıma gelene şakavari şöyle diyorum: Hayrola, beni mi müs-lüman görmedin, yoksa kendinden mi şüphen var? Niye selâm vermedin? Deyiverdiğim oluyor. Selâm öyleyse insanların sevişmelerinin bir başlangıcı, müslü-manlıklarının, müslümanlaşmalarının bir başlangıcı, sevişince iman etmelerinin bir başlangıcı ve nihayet sonunda cennete gitmelerinin bir başlangıcı olduğunu unutmayalım. Riyazu’s salihîn 873 numarada bu konuda bir hadis daha var, inşallah onu da okuyalım. “izenteha ehadüküm ilel meclisi fel yüsel-lim, feiza erade en yegume fel yüsellim, feleysetil ûlâ bi ehagga minel âhira” “Sizden biriniz bir yere giriyorsa, gidiyorsa selâm versin. Oradan ayrılmak istiyorsa selâm versin. İyi bilsin ki birinci ikinciden daha iyi, daha güzel değildir.” Yâni karşılaşırken selâm, ayrılırken yine selâm verilecek. Peki bu ne sağlayacakmış bize? Baştaki hadiste onu söyledim. Unutmayalım ki mü’minler olarak birbirimizi sevmemiz, bir birimizin zararını gündeme getirmemizle olacaktır. Birbirimizi cennete kazandırmak, cehennemden, cehennem yolundan alıkoymakla olacaktır. Sevelim, sevdiğimizi söyleyelim birbirimize, ama onun zararını ona duyurmayalım öyle mi? Sevgi öpücükleri gönderelim birbirimize, ama onun cehenneme gidişine göz yumalım öyle mi? Cennete kazandırmak için çalışmayalım, cehennemden kurtuluşu için uğraşmayalım, ama ona kendisini çok sevdiğimizi söyleyelim öyle mi? Benim bildiğim sevmek, sevişmek onun cennetine uğraşmak, cenneti için sevişmek, cehennemden kurtarmak için sevişmektir. Aramızda selâmı yayarak, Allah sana cennet versin, Allah sana cennete versin. Allah sana cennet versin diyen iki kişiyi düşünün. Üzerinde yanlışlar var, gözünde, kulağında, kafasında. Kalbinde ve beyninde küfürler var. Neler ve neler var onda hata ve isyan olarak. Ve o adam ona Allah sana cennet versin diyor. Namazsız ve niyazsız arkadaşına. İçkili ve kumarlı arkadaşına. Kitaptan ve sünnetten habersiz arkadaşına. Ona selam veriyor ve seviyor onu öyle mi? Sevişiyorlar mı bunlar? Ar-kasından kuyusunu kazdığı arkadaşına. İhanet ettiği, iftira ettiği arkadaşına. Hanımına göz diktiği, parasına plan kurduğu arkadaşına. Ya da cehenneme gidişine göz yumduğu arkadaşına selâm veriyor öyle mi? Bir de isterseniz öteki türlü düşünün. Selâmlaşacak aslında da görmüyor, görüşmüyor ama. Ona en son selâm vereli altı ay olmuştur. Babasını bir buçuk yıldır görmüyordur. Arkadaşını beş senedir görmüyordur. Aslında severdi onu, sevişecekti. Komşu mu? Selamlaşıyordur ara sıra onunla üç ayda bir beş ayda bir veya bayramdan bayrama. Böyle selâmlaşma değil, selâmın yayılacağı, yaygınlaştırılacağı bir toplumsal yapıda insanlar birbirlerine selâm verecekler. Selâmlaşma ortamları çoğaltılacak, selâmlaşma imkanları çoğaltılacak, selâmda ciddilik olacak. İşte o zaman birbirlerini sevmiş olacaklar, iman etmeye başlayacaklar ve bu imanlarından dolayı cennet yolu-nun yolcusu olacaklar. Kendisinin ihtiyacı olduğu halde başkasını kendi nefsine tercih etme duygusu, cömertliğin bir üst derecesi ve hatta ondan da daha büyük bir fazilet ve davranış. Diğerkamlık yani îsâr; bir kimsenin, ken-disinin muhtaç olduğu bir şeyi başka bir muhtaca vermesi, onu ken-dine tercih etmesi, başkasını kendinden daha çok düşünmesi demek-tir. Bu büyük fazilete ulaşanları Cenâb-ı Allah Kur'an-ı Kerim'de işte böylece övmüştür. Ebu Hureyre'den gelen bir rivâyete göre: "Bir gün Hz. Pey-gamberin huzuruna bir adam geldi ve açlıktan takatinin kesildiğini söyledi. Resûlullah, hanımlarına bu adama bir şeyler vermeleri için haber gönderdi. Hanımları evlerinde sudan başka bir yiyecek bulun-madığını söyleyince Resûl-i Ekrem: "Bu gece bu adamı kim misafir edecek?" dedi. Bunun üzerine Ensâr'dan biri: (Ebu Talha olduğu rivâ-yet edilmektedir) Ya Rasulullah, ben misafir ederim, dedi. Onu evine götürdü. Evde hanımına yiyecek bir şey bulunup bulunmadığını sor-du. Karısı da yalnız çocukların yiyeceği kadar bir şey bulunduğunu söyledi. O da: "Öyleyse onları bir şeyle avut, sofraya gelmek isterler-se uyut. Misafirimiz eve gelince lambayı söndür, ona kendimizi de yi-yormuş gibi gösterelim," dedi. Sofraya oturdular. Misafir karnını do-yurdu. Kendileri karanlıkta yiyormuş gibi davrandılar ve aç yattılar. Sabah olunca ev sahibi Peygamberimiz (s.a.s.)'in yanına gitti. Rasû-lullah ona: "Bu gece misafirinize karşı yaptığınız davranıştan Allah razı oldu. " buyurdu. Allah Teâlâ da onlar hakkında yukarıdaki âyet-i kerimeyi indirdi. (Riyâzu’s-Salihîn, I, 586-587) Yermuk savaşında meydana gelen bir olay îsâr'ın (Diğerkam-lığın) en güzel bir örneğidir. Hz. Huzeyfe şöyle anlatıyor: "Yermuk harbinde, yaralılar arasında kalan amcamın oğlunu aramak üzere sa-vaş alanında geziyordum. Yanımda biraz su vardı. Hava da çok sı-caktı. Amcamın oğlunu buldum. Su isteyip istemediğini sordum. Ba-şıyla isterim, dedi. Tam suyu içireceğim sırada öteden birisi, "Ah su", diye inledi. Amcazâdem gitmemi ve suyu ona içirmemi işaret etti. Git-tim, baktım ki Âsım'ın oğlu Hişâm. Tam ona su vereceğim sırada baş-ka birisi "Su!" diye inledi. Hişam da suyu içmedi ve beni ona gönderdi. Arayıp buldum, fakat kendisine suyu ulaştırıncaya kadar o şehit ol-muştu. Hemen Hişâm'ın yanına koştum, o da şehit olmuştu. Bari suyu amcamın oğluna içireyim diye onun yanına gittim, fakat o da şehit olmuştu. Nihâyet su elimde kaldı. Allah hepsine rahmet etsin."