İnfitâr Suresine Dön

İnfitârالانفطار

14. Ayet

14İnfitâr Suresi

وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ي جَح۪يمٍۚ

Facirlerse elbette cehennemdelerdir.

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

13-16. “İyiler, şüphesiz, nîmet içindedirler. Allah’ın buyruğundan çıkanlar cehennemdedirler. Ceza günü oraya girerler. Oradan bir daha ayrılamazlar.” Ebrâr olanlar cennette nîmet içindedirler. Ebrâr Allah’a Allah’ın istediği gibi iman eden kimselerdir. Aristo’nun, Ebu Cehil’in, şeytanın inandığı gibi, ya da müşrik ehl-i kitap dünyanın inandığı gibi değil. Al-lah’a Allah’ın istediği biçimde inanan, yani kitabında bizden istediği bi-çimde hayatın tümüne karışan, hayatımızın tümünde bizden kulluk is-teyen ve hayatımızın tümünde bizimle birlikte olan bir Allah’a inanan kişilerdir ebrâr olanlar. Yerken, içerken, kazanırken, harcarken, giyinirken, soyunurken, alırken, satarken, severken, küserken hattâ tırna-ğımızı kesmemize varıncaya kadar tüm hayatımızda yalnız kendisini dinlememizi isteyen ve kendisiyle birlikte başkalarını da dinlememiz konusunda bizi soğanın dişisinden bile kıskanan bir Allah’a inanıyorsak işte biz ebrâr’danız. Başka? Âhiret gününe iman eden kimselerdir onlar. Âhiret gününe i-man, hesap-kitap konusuna iman demektir. Âhirete inanan kişi hesap-kitap konusunda korku sahibi olan kişi demektir. İnsanlar neden korkarlarsa, ona karşı titiz davranırlar. İşte ebrâr’dan olan mü’min böyle bir korku duyan kişidir. Her adım atışında, her duruşunda, yani pozitif ve negatif her eyleminde korku içinde olan kişidir. Ya bu konuda hesaba çekilirsem! Ya bu bakış yarın karşıma bir dosya olarak çı-karsa! Ya bu hareket yarın hesaba çekilirken aleyhime çıkarsa! Ya cehenneme sürüklerse beni bu duruş! diye sürekli bir korku içinde bulunur ebrâr olanlar. Bakara’nın ifadesiyle her an Allah’la karşı karşıya gelivereceğine inanan insanlar. Ha şu köşeyi döndüm dönmeden, ha şu lokmayı yuttum yutmadan, ha şu cümleyi bitirdim bitirmeden ölüverecek ve Rabbimle karşı karşıya gelivereceğim inancıyla, heyecanıyla yaşayan kişidir. Sonra meleklere iman eden kimselerdir onlar. Meleklere iman demek, Allah’ın melekler vasıtasıyla bizimle diyalog kurduğuna iman demektir. Yani Allah’ın kendi köşesine çekilmeyip her an melekleri vasıtasıyla dünya işlerini idare ettiğine, her an yanımızda olduğuna, bu melekleri vasıtasıyla yeryüzüne karıştığına, yeryüzünde seçtiği peygamberlerine bu melekleri vasıtasıyla bizim hayatımızı düzenlemek üzere mesajlar gönderdiğine, vahiy gönderdiğine ve bizi bununla sorumlu tuttuğuna iman demektir. Melekler vasıtasıyla bizim amellerimizi tespit ettiğine, melekleri vasıtasıyla bizi bize isâbet edecek belâlar ve musîbetlerden koruduğuna, melekleri vasıtasıyla bizim karımızı, boramızı, yağmurumuzu sağladığına iman demektir. Sonra Allah’ın kitaplarına iman eden kimselerdir o birr sahipleri. Kitaba iman demek, hayatı onunla düzenlemek üzere kitaba iman demektir. Kitaba iman demek, içindekilere iman demektir. İçindekilerin doğruluğuna ve uygulanırlılığına, uygulanması gerektiğine iman demektir. Sonra Allah’ın Nebilerine iman eden kimselerdir onlar. Peygambere iman demek, onun örnekliliğine iman demektir. Peygambere iman demek, Allah’ın bizden istediği kulluğu icra ederken mutlak manada kendisine uyulması gereken model insan oluşuna, numune insan oluşuna iman demektir. Peygambere iman, onun hayat programına iman demektir. Peygambere iman, onun Allah’tan getirip haber verdiği şeylerin tamamının doğruluğuna iman demektir. Peygambere iman, Allah’ın onun vasıtasıyla insan hayatına karıştığına iman demektir. İşte böylece peygambere inananlar ebrâr’dırlar. Sonra malı sevmekle beraber, ya da mala ihtiyaçları varken, sevdikleri halde onu yakın akrabaya, yetimlere, miskinlere, yolda kal-mışlara, dilencilere, köle ve esirlere verenlerdir onlar. Sonra namazı Allah’ın istediği biçimde ikâme edenler. Yani onu bir takım hareketler manzumesi olarak değil veya sadece şekli olarak belli bir yöne yönelmekten ibaret olarak değil, dinlerinin direği olarak, sosyal hayatlarının düzenleyicisi olarak namazı ikâme edenler. Zekâtı verenler. Mallarında Allah’ı söz sahibi kabul ederler. Söz verdikleri zaman ahitlerini yerine getirenlerdir onlar. Hem Allah’a verdileri ahitlerini, hem de kendi aralarında birbirlerine verdikleri sözlerini yerine getiren kimselerdir onlar. Sonra fakirliğe sabrederler, Allah’ın taksimine razı olurlar, hastalığa sabredenler, savaşta, cihadda döneklik göstermeyip dişlerini sıkanlar, sabredenlerdir onlar. Önceki sûrelerde Rabbimizin kendisi için kullandığı bu ifade-nin; “berr'in” Kur'an'da bu sûrenin bu âyetinde aynı zamanda insan-lar, daha doğrusu peygamberler hakkında da kullanıldığını görüyoruz. Resûl-i Ekrem'e "birr" nedir diye sorulduğunda şu âyet-i keri-meyi okumuşlardır: "Birr, yüzünüzü doğu ve batı yönüne çevirmeniz değildir fakat birr Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve nebilere iman eden, sevdiği halde malı yakınlara, yetimlere, miskinlere, yolda kalmışa, dilenenlere ve bo-yunduruk altındakilere infak eden, namazı kılan ve zekâtı veren, ahitleştiklerinde ahdini yerine getirenler, zorluk hali, zarar anları ve güçlük zamanında sabredenlerdir. Onlardır sâdık olanlar; ve onlardır muttaki olanlar" (Bakara, 2/177) Âyette açık olduğu üzere, "birr" hem imanı, hem de aşağı yu-karı bütün amelleri (nafilelere varıncaya değin) içine almaktadır. Bir diğer husus "birr"in şahıslaştırılmasıdır; yani âyet "birr"i amel olarak değil, bir kişi olarak sunmaktadır. Zaman zaman belirttiğimiz gibi, in-san maddi gaflet örtüsünden sıyrıldığı zaman ameliyle özdeşleşir. Ar-tık ona mümin yerine iman; muhsin yerine husn ve berr yerine birr diyebiliriz. Aynı zamanda o, âlim olmaktan ilm olmaya da geçer. İra-desini Allah'ın iradesinde eriten ve ilâhî irade karşısında adeta bütü-nüyle edilgen duruma geçen insan, Allah'ın her yarattığı gibi güzel olur ve hayatıyla, kimliğiyle şahsiyetiyle bol bir hayr ve iyilik (birr) halini alır. Âyetten anlaşılan bir diğer husus birr'in "sıdk ve takva"yı da içine almasıdır. Birr konusunda gelen diğer âyetler, yukarıdaki kap-samlı âyetin bazı yönlerini açıklayıcı niteliktedir. Sözgelimi, malın ze-kâtını vermek farzdır; infak, farzı içine aldığı gibi fazlasını da kapsar. Kur'an duruma göre ihtiyaçtan arta kalanın infak edilmesini emreder. "Birr", infak ederken kişinin sevdiği şeyden vermesini içine alır. "Sevdiğinizden infak etmedikçe birr'e erişemezsiniz.." (Âli İmrân, 3/92). Yine Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor: ‘Birr’, bol bol iyilik etmek, ha-yır işlerinde geniş olmak anlamına geldiği gibi, aynı zamanda fail (öz-ne) ismidir ve iyilikte bulunan demektir. Mü’minler, çok iyilikte bulu-narak, takvada çok geniş olarak ‘birr’in bizzat kendisi haline gelirler. Tıpkı salih amel işleyerek imanıyla özdeşleşen müslümana ‘iman’ de-nilmesi gibi. İyilik ve takvada ileri geçen bol bol ihsanda bulunan, ak-rabalarına ve diğer insanlara bol bol iyilik eden, iyi davranan kimseler artık ‘birr’in bizzat kendisi olurlar. Böyle kimselere Kur’an ‘ebrâr’ de-mektedir. Bakara eksenli tanımını yapmaya çalıştığımız bu ebrâr olanlar, yarın cennette nîmet içinde olacaklardır. Buna mukabil füccâr olanların, Rablerine karşı gelenlerin, günah yolunda yürüyen, çirkinlikler işleyenlerin de bunların tamamen aksine cehennem azabı içinde olacaklarını ve bir an bile cehennemden gaip olmayacaklarını, yani bir an bile oradan kurtulamayacaklarını, ya da bir lahza bile azaplarının hafifletilmeyeceğini anlatıyor Rabbimiz.