İnşirâh Suresine Dön

İnşirâhالشرح

1. Ayet

1İnşirâh Suresi

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ

Biz göğsünü genişletip (hidayete ve hayra elverişli hâle) getirmedik mi?

Dipnot

Allah’ın hidayet bahşetmesi hakkında bk. 6/En’âm, 125

Tefsir

Besâirü'l-Kur'ân

1. “Ey Muhammed! Senin göğsünü açmadık mı?” Senin göğsünü, günlünü açmadık mı? Sana bir inşirâh, bir iç genişliği, bir gönül ferahlığı vermedik mi? Senin kederini giderip sıkıntılarını dağıtmadık mı? Senin kalbine genişlik ve ferahlık vererek sana rahat bir nefes alma imkânı vermedik mi? Yani senin göğsünü İslâm için, Allah’a iman, hakkın marifeti için açmadık mı? Kalbini yumuşatıp onu bir hikmet kabı ve yeri kılmadık mı? Ve seni günahların olma ihtimalinden koruduk, peygamberlikten önce ve sana vahy gelene kadar seni muhafaza ettik ve sen bütün pisliklerden tertemiz idin. Güvenilir kaynakların rivâyetine göre şerhu’s sadr veya şak-ku’s sadr Rasûlullah Efendimizin hayatında başına iki defa gelmiş bir hadisedir. Birisi Rasûlullah Efendimizin kendi beyanlarından da anlaşıldığı gibi çocukluk döneminde süt annesinin yanındayken melekler tarafından gerçekleştirilen bir ameliyat sonunda göğsü yarılmış, içi imanla, metanetle, cesaret ve sabırla doldurulmuştur. İkincisi de yine mahiyetini, gerçek yönünü bilemediğimiz ancak efendimizin kendi beyanlarından anladığımız kadarıyla Mirac öncesi bir sadır açılması hadisesi vardır. Allahu âlem bu iki ameliyeyle, Nübüvvet gibi gerçekten çok büyük ve zor bir görevi Allah’ın istediği biçimde icra edebilmek, Nübüvvet düşmanları karşısında dimdik ayakta durabilmek, tüm düşmanlıklara, tüm reddedişlere ve yalanlamalara karşı tek başına durabilmek için Rasûlullah Efendimize harikulade bir cesaret ve sabır verilmek, güçlü kılınmak istenmektedir. Peygamber, Peygamber olarak aslında daha doğuştan vahye dayanabilecek bir dayanıklılık içinde yaratılmıştır. O daha doğuştan Allah’ın emirlerini, Allah’ın vahyini telâkki ve icraya tahammülü olan bir insan olarak yaratılmıştır. Çünkü Allah’tan vahiy telâkki, vahyi icra öyle alelâde bir insanın dayanabileceği, yapabileceği bir şey değildir. Zira biz biliyoruz ki Rasûlullah Efendimize vahiy gelirken bazen bir devenin üzerinde oluyordu da vahyin ağırlığından, azametinden devenin ayakları kumlara gömülüyor, Allah’ın Resûlü kış gününde buram buram ter döküyor, kendinden geçer gibi oluyordu. Kolay değildi bu iş. Dağların bile dayanamayacağı, azametinden dağların bile parça parça olacağı vahye dayanmak kolay bir şey değildir. Allah’ın meşhûd âyetleri karşısında semavat ve arz bile dayanamamaktadır. Bakara sûresinde bu âyetler karşısında etkilenmeyen, kaskatı kesilen kâfirin kalbine mukabil taşların bile etkilendikleri anlatılır. Allah’ın hava, su, güneş, oksijen gibi meşhûd, yani görsel âyetleri karşısında taşların bile etkilenerek parça parça oldukları, kimilerinin Allah’ın su âyetine dur diyemeyerek içlerinden su fışkırttıkları, sinelerinde suya yol verdikleri, su âyetinin kalplerine kadar nüfuz ettiği, kimilerinin de parçalanarak tuz buz oldukları anlatılır. Allah’ın vahyini telakki nasıl zor bir işse o vahyi icra edip uygulamak daha zordur. İşte yeryüzünde kendisine vahiy gönderilecek, gönderilen vah-yi bizzat kendi şahsında, kendi hayatında uygulayarak, Allah’ın istediği hayatı, Allah’ın istediği kulluğu örnekleyerek, çevresine gösterecek, ey kullarım sizden aynen bunun gibi bir kulluk istiyorum diye Allah’ın kendisini tüm öteki kullarına göstereceği bir örnek, bir üsve, bir Pey-gamber olarak elbette onun hem bu vahye dayanacak, hem de onu icra edecek bir dayanıklılık içinde olmalıydı. Zira peygamber örnekti. Peygamber her şeye göğüs geren, her şeye tahammül edendi. Büyük bir dâvâyı omuzlayan kişi olarak elbette yeme-içme, açlığa-susuzlu-ğa, dertlere, ıstıraplara dayanma konusunda, alaylara yalanlamalara sabredip göğüs germe konusunda Rasûlullah Efendimiz elbette farklı yaratılmalıydı ve farklı yaratılmıştır da. Zira Rabbimiz ona özel bir görev yüklemiştir. Bu ayrı bir görevdir. Meselâ Cenâb-ı Hakk kadına doğurma gibi özel bir görev yüklemiş ve bu özel görevini icra edebilmesi için de ona özel bir takım yetenekler vermiştir değil mi? Kadının vücudu, yapısı, kanı, kasları, damarları bu işe müsait hale getirilmiştir. Hattâ damarlarından süzülüp gelen çocuğun beslenebileceği süt, doğar doğmaz yavrusuna karşı işlemeye başlayan ana şefkatiyle kadın daha yaratılıştan bu işe yatkın olarak dizayn edilmiştir. Erkekte yoktur bu özellikler. Çünkü er-keğin böyle doğurma gibi bir görevi yoktur. Erkek daha çok çalışmaya, kazanmaya, savaşmaya, hüküm vermeye, hükmü icra etmeye müsait yaratılmıştır. Eğer erkek te kadın kadar merhametli, şefkatli, ince olsaydı o zaman yeryüzünde denge bozulur, hüküm verilemez ve verilen hüküm uygulanamazdı. Veya eğer kadın da erkek gibi olsaydı o da hiçbir zaman çocuk doğuramaz ve onu büyütüp yetiştiremezdi. Ama bu erkek gaddardır, zalimdir, kadın da merhametlidir, demek değildir. Onlar rollerine müsait olarak öyle yaratılmış, berikiler de kendilerinden beklenilene göre böyle yaratılmıştır. Nasıl ki Rabbimiz kendisine çocuk doğurma ve yetiştirme gibi özel bir görev yüklediği kadını yaratırken ona bu iş için özel bir kısım yetenekler vermişse, onu bir kısım özelliklerle donatmışsa, işte aynen bunun gibi Peygamberini de doğuştan bu ri-sâlet yüküne katlanabileceği, buna dayanabileceği bir gönül genişliği, bir kalp İnşirâhı, bir dayanıklılık, göğsünde bir açıklık, bir iç ferahlığı vermiştir diyoruz. Yani daha yaratılırken Rasûlullah Efendimizin ya-ratılış icabı göğsü genişletilmiştir. Birinci anlayışa göre bu iş yaratılırken olmuştur. Yaratılıştan Rasûlullah Efendimiz risâlet vazifesini icraya dayanıklı olarak yaratılmıştır. Bir ikinci görüşe göre bu gönül açıklığı, bu kalp genişliği ve İnşirâhı sonradan olmuştur. Yani yaratılış sonrası gerçekleştirilmiştir. Eğer bu anlayış doğruysa, eğer ondaki bu iç genişliği, bu kalp inşirâhı, bu gönül ferahlılığı yaratılış sonrası hayatında gerçekleştirilmişse o zaman hatırımıza şu soru geliyor: Peki acaba bu açıklık öncesi ne durumdaydı Allah’ın Resûlü? Yani bu açıklıktan önce kapalılık döneminde ne vardı Rasûlullah’ta da Allah onu açmıştı? Nasıl bir kapalılık durumundaydı Allah’ın Resûlü ki Allah biz onu açmadık mı? diyor. Önceki durumu neydi, nasıldı Rasûlullah’ın ki biz onu değiştirmedik mi? diyor Rabbimiz. İnşirâh-ı sadr’dan veya şakku’s sadr’dan önce Rasûlullah’ın hayatında bakın şunları görüyoruz. Şu kapalılık durumlarına şahit oluyoruz: 1. Rabbimizin kendisine vahyini ulaştırdığı ilk günlerinde Allah’ın Resûlü tedirgindi. Zira ilk günlerde Allah’ın Resûlü Alâk sûresin-de de ifade ettiğimiz gibi neye uğradığını, başına gelenlerin ne mânâya geldiğini bilmiyordu. Çünkü Allah’ın Resûlü bu ilk dönem Allah’ı da, meleği de, vahyi de, risâleti de, peygamberliği de bilmiyordu. Bütün bunlara yabancıydı. Onun içindir ki Hira’da melek kendisine ilk seslendiğinde beyninden vurulmuşa dönmüştü. Bunun ne anlama geldiğini, kendisine seslenen bu varlığın kim olduğunu bilemediği için çok korkuyordu. “Acaba bu bir melek midir? Yoksa bir şeytan mıdır? Acaba doğru mu gördüm? Yanlış mı gördüm?” Soruları beynini zorluyor, ak-lını karıştırıyor, kalbini daraltıyor, göğsünü sıkıyor ve bir cevap ta bu-lamıyordu. Bu kapalılıklar arasında, bu belirginsizlikler içinde büyük sıkıntılar içine düşmüştü Allah’ın Resûlü. İçinde bir darlık, ruhunda bir sıkıntı, kalbinde bir daralma ve bunalma vardı da Rabbimiz ona bu işin aslını anlatıverdi. Kendisinin Allah’ın elçisi olduğunu, vahye odak nokta seçildiğini, yeryüzünde pek az insana nasip olan peygamberlik şerefine yüceltildiğini, kendisine gelen varlığın bir melek olduğunu, kendisine Rabbinden vahiy getirdiğini, artık bundan sonra Rabbinden gelen vahye inanması ve hayatını bu vahiyle düzenlemesi gerektiğini, Allah’ın istediği biçimde bir kulluk yaşaması gerektiğini, Allah’tan kendisine gelen bu hayat programını kendisi algılayıp uyguladığı gibi çevresindeki Allah kullarına da duyurması gerektiğini anlatıverdi de, Ra-sûlullah Efendimizin kalbini serinletiverdi, içini genişletiverdi, kalbine bir huzur, bir sükun koyuverdi Rabbimiz. İşte yaratılış sonrası şerhu’s sadr’ı böyle anlıyoruz. 2. Sonra bu derdi bitmişti Rasûlullah’ın. Bu belirginsizlik sona ermişti ama bu defa da içini başka bir dert, başka bir karamsarlık sar-mıştı. O da şuydu: Evet doğru, O bir melektir ve ben Rabbimin elçisiyim. Daha önce İbrâhim’i, Mûsâ’yı, Îsâ’yı elçi seçerek onlara hayat programı gönderen Rabbim şimdi de bana vahiy gönderiyordu. Bu tamamdı ama acaba bu büyük dâvânın üstesinden gelebilecek miyim? Acaba bu dâvâyı insanlara ulaştırabilecek miyim? Acaba bunun altından kalkabilecek miyim? İşte bu defa da bunun derdiyle yanmaya başlamıştı Allah’ın Resûlü. İçi daralıyor, kalbi sıkışıyor, gönlüne kasvetli bulutlar çöküyordu. Allah’tan, Allah’ın yasalarından, dinden, imandan mahrum olarak çevresinde hızla cehenneme doğru, ateşe doğru giden insanları görüyor, yanmaya doğru gidenleri gördükçe bunun derdiyle içi yanıyor, kalbi kan ağlıyordu. Bunlara nasıl ulaşabilecekti? Bunları nasıl kurtarabilecekti? Sevdikleri vardı. Vefasını gördüğü kimseler vardı. Bunlara din duyurma, vahiy ulaştırma derdi onu yemek, içmek, yatmak, uyumak, kendini düşünmek gibi şeylerden uzak tutuyordu. Âdeta kendi kendisini helâk edecek duruma geliyordu da Rabbimiz buyurdu ki: “Ey Muhammed! Bu inanmayanların ardından üzülerek nerdeyse kendini mahvedeceksin!” (Kehf 6) Peygamberim! Neredeyse bu iman etmeyenlerin arkasından iman etmiyorlar, yola gelmiyorlar, istenilene yaklaşmıyorlar diye kendini parçalayacaksın. Bunlar Rablerini tanımıyorlar, Rablerinin hayat programını bilmiyorlar, yaşadıkları vahiy dışı bir hayatla, Rable-rinden başkalarına kulluk ederek Rablerine karşı iftiralarda bulunuyorlar, Rablerini gereği gibi tanımıyorlar diye neredeyse kendi kendini helâk edeceksin. Kendini mahvediyorsun. Ne gerek var buna peygamberim? Kendi kendini parçala diye kim dedi sana? Böyle bir sorumluluğun olduğunu nerden çıkardın sen? Hangi âyet dedi sana bunu? Yani bu adamların yola gelmeyişlerinden senin sorumlu olduğunu ve bunu becerinceye kadar kendi kendini yiyip bitirmen gerektiğini kim dedi sana? Yok yok, vazgeç bundan. Senin böyle bir sorumluluğun yok. Ben sana böyle bir yük yüklemedim. Bırakıver hainleri iman etmiyor-larsa, canları cehenneme. Onlar senin Rabbini tanıdığın gibi tanıyıp O’na teslim olmuyorlarsa, yerdekilere Rabbinin sıfatlarını vererek on-lara kulluk etmeye çalışıyorlarsa, onların kanunlarını Rabbinin kanun-larına tercih etme budalalığında bulunuyorlarsa sen üzülme, canları cehenneme onların. Kendini harap etmene, kendi kendini yiyip bitirmene değmez onlar için. Sen tebliğ edersin, anlatırsın duyurursun, eğer iman ederlerse, Allah’ın istediği biçimde bir hayat yaşarlarsa hem dünyada hem de âhirette kurtulacaklar. Yok eğer ayak diretirler, iman etmezler ve burunlarının doğrusuna giderlerse cehenneme kadar yolları var onların. Hem dünyada rezil rüsva olacaklar hem de âhi-rette cehennemin berzahına yuvarlanacaklar onlar. İnsanların iman etmeyişleri, Allah’a ve Allah’ın âyetlerine karşı vurdumduymaz davranarak, Allah’a ve Allah’ın elçisine karşı Müstek-birce bir tavır takınarak süratle ateşe doğru gidişleri karşısında kahrolan, mahvolan ve yerinde duramaz hale gelen Allah’ın Resûlü’ne en büyük teselli kaynağı oluyordu bu âyetler. Böylece içindeki daralmaları gideriyor, kalbindeki sıkıntılarını dağıtıyor, inşirâh-ı sadrı gerçekleştiriyor, rahat bir nefes almasını sağlıyordu Rasûlullah’ın. Değilse bu şartlar altında nasıl rahat etsindi Allah’ın elçisi? Ya-nı başında hızla cehenneme gidenleri görüyordu. En yakınları, akrabaları Allah’ı ve onun azabını tanımadan gafilce bir hayat yaşıyordu. Top yekûn çevresi ateşe doğru gidiyordu. Kadınlar, erkekler, çocuklar, babalar, analar bilmeden ateşe doğru koşuyorlardı. Acı acı bunu seyreden Allah’ın Resûlü mahvoluyor, perişan oluyor ve zaman zaman dengesini kaybediyordu. Göz göre göre bu insanların farkında olmadıkları cehenneme gidişlerine vicdanı razı olmuyor, yüreği dayanmıyordu. Üzüntüsünden, çaresizliğinden kendini yiyip bitiriyordu âdeta. Nasıl oluyor da bu insanlar anlamıyorlar? Nasıl oluyor da bu insanlar ateşe can atıyorlar? diye dengesini kaybe-decek noktaya geliyordu da Rabbimiz onu bu âyetleriyle teselli ediyor, içini rahatlatıyordu. Sen görevini yap peygamberim! Senin görevin bu insanları hidâyete ulaştırmak değil. Sen sana düşen tebliğ görevini yap, gerisini bize bırak diyordu. İşte inşirâh-ı sadrı bir de böyle anlıyo-ruz. Öyleyse bu âyet çerçevesinde bizler de çevremizde Allah’ı tanımadıkları, Allah’ın elçisiyle ve Allah’ın kendilerine gönderdiği kitabıyla diyalog kurmadıkları, Allah’ın kendileri için belirlediği hayat tarzını bilmedikleri için cehenneme doğru koşan insanları gördükçe üzülmeli, yerimizde duramaz hale gelmeli ve tıpkı Efendimiz gibi onların kurtuluşu için çırpınmalı ve onların cennete gidişlerini kendimize dert ve iş edinmeliyiz. Yeryüzünde en büyük derdimiz, en büyük problemimiz, kafa yoracağımız en birinci işimiz bu olmalıdır. Gerekirse aç kalmayı, gerekirse meteliksiz olmayı bile göze alarak Allah’ın kullarının kurtuluşunu en büyük dert edineceğiz. Üzüleceğiz, çalışacağız, çırpınacağız ama âyetin uyarısıyla hareket edeceğiz. Şu gerçeği hiç bir zaman unutmayacağız ki Rabbimizin Peygamberine anlattığı konu, Rabbimizin yeryüzünde değişmeyen bir ya-sasıdır. Bu yasa gereği yeryüzünde kâfirler de olabilecektir. Rızası ol-mamakla beraber yeryüzünde kâfirin olabileceğini bildirmektedir Rab-bimiz. Rabbimizin muradı gereği yeryüzünde biz ne yaparsak yapalım, biz ne kadar çırpınırsak çırpınalım cehenneme gidenler de olabilecektir. Yeryüzünde hiç kâfir insan kalmasa, yeryüzünün tamamı Müslüman olsa ve bu Müslümanların arasında bir tek kâfir kalsa, bütün dünya Müslümanları toplansa da bu bir tek kâfiri Müslüman yapma imkânımız yoktur. Yeryüzünde bir tek kâfiri bile Müslüman yapamayacağımızı, onu hidâyete ulaştıramayacağımızı bilerek, buna inanarak, hidâyetin Allah’a ait olduğunu anlayarak kendimizi dengede tutmaya çalışacağız. 3. Allah Resûlünün nübüvvet öncesi kalbi, kafası karmakarışıktı. Rasûlullah Efendimizin yaşadığı Mekke toplumunun ve dünyanın durumu belliydi. Çevresinde gördüğü Yahudi’nin, Hristiyanın, Me-cûsînin, müşriklerin dinlerinin, yollarının yanlışlığını, bozukluğunu biliyordu, görüyordu. Arapların Hanifliklerinden de memnun değildi. İbrâhim’in yolunda olduklarını iddia eden bu insanların putların gölgesinde bozuk düzen bir hayat yaşadıklarını görüyordu. Onlar da bunlar da bozuktu, yanlıştaydı. Bunu biliyordu ama işin doğrusunun ne olduğunu bilmiyordu, bilemiyordu. Duhâ sûresinde şöyle buyrulur: “Peygamberim! Seni bilgisiz, yolsuz yordamsız bulup da doğru yola eriştirmedik mi?” (Duhâ 7) Peygamberim, sen usul nedir, yol yordam nedir bilmiyordun da Biz sana usul, yol yordam öğretmedik mi? Sen Allah’ı, dini, İslâm’ı, Kur’an’ı, Sünneti bilmezdin de bütün bunları sana biz öğretmedik mi? Sen daha önce namaz, abdest, oruç, hac nedir bilmiyordun da bunları sana Biz öğretmedik mi? Sen önceden Bakara’yı, Âl-i İmrân’ı, Nisâ’yı, İnşirâh’ı bilmiyordun da bütün bunları sana Biz öğretmedik mi? Öy-leyse bu âyetle birlikte söylersek Allah’ın Resûlü bunun yolunu bil-miyordu. Meselâ şu anda siz bir problemle karşı karşıya bulunsanız ve bu problemin çözüm yolunu da bilmeseniz, kalbiniz ve kafanız karmakarışık olur, içiniz daralır. Ama bu problemin çözüm yolunu öğrendiğiniz anda içiniz rahatlayıverir. Öyleyse şerhu’s sadr her tür zihin karışıklığından, her çeşit tereddütten kurtulup hakkı, hakikati, doğruyu bulmaktır. Tüm problemlerin çözümü konusunda yalnız İslâm’ın, yalnız Kur’an’ın, yalnız şeriatın doğru olduğuna, hak olduğuna inanmaktır. İşte böyle daraldığı bir dönemde bir kurtuluş reçetesi lâzımdı, herkes için bir yol lâzımdı. Ama bunun ne olacağını, nasıl olacağını bilmiyordu Allah’ın Resûlü. Bir problemle karşı karşıyaydı ama çözüm yolunu da bilmiyordu. İşte bu sebeple içinde bir sıkıntı, kalbinde bir darlık vardı da sonunda Allah ona bir din, bir şeriat gönderdi, bir yol, yordam, bir usul tarif buyurunca, bir çözüm yolu gösterince içi, kalbi rahatlayıverdi. Artık ne yapması gerektiğini, nereden başlaması gerektiğini anlayınca kalbine bir genişlik, ruhuna bir inşirâh geliverdi. 4. Şerhu’s sadr, En’âm’daki bir âyetin işaretiyle kalbin İslâm’a açılması, gönlün İslâm’a meylettirilmesi, İslâm’ın sevdirilmesi mânâsına gelir. Bakın En’âm’da Rabbimiz bu hususu şöyle anlatır: “Allah kimi doğru yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet'e açar, kimi de saptırmak isterse, göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, inanmayanları küfür bataklığında bırakır.” (En’âm 125) İşte bu âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki Allah kimi hidâyet etmek isterse, kimi hidâyete erdirmek ve hidâyette devamlı kılmak isterse onun göğsünü, onun kalbini İslâm’a genişletir. Onun sadrını İslâm’a açıverir. Dikkat ederseniz bu âyet-i kerîmesinde Rabbimiz hidâyet ve dalâletin kanununu, iman ve küfrün yasasını anlatır. Elbette ki bunun ikisi de Allah’a aittir. Hidâyet de, dalâlet de, iman da, küfür de Rabbi-mize aittir. Ama kimin hidâyette, kimin de dalâlette kalıcı olduğu belli olmadığı için biz sürekli Rabbimizden hidâyet istemek zorundayız. Yani bugün hidâyette olsak bile yarın bu durumu koruyup koruyamayacağımız belli olmadığı için bunu Allah’tan sürekli istiyoruz. Rabbimiz bizi yaratmış, bizim karşımıza iki yol çıkarmıştır. Bi-risi küfür yolu, ötekisi de iman yolu. Birisi hidâyet, ötekisi de dalâlet. İnsanların önünde bu yolların ikisi de açıktır. İradelerinde serbest bırakılan tüm insanlar iman ya da küfür, hak ya da bâtıl, hidâyet ya da dalâlet bu ikisinden birini seçebilme özelliğinde yaratılmışlardır. İşte hür iradeleriyle onu isteyip talep edenler için bakın Rabbi-miz diyor ki: Biz onun göğsünü İslâm’a, hidâyete açarız. Öyleyse yeter ki biz iyi bir Müslüman olmak isteyelim. Yeter ki biz özgür irademizle hidâyeti tercih edelim. Yeter ki biz hidâyette olmak ve hidâyette kalmak isteyelim. Kesinlikle bilelim ki Allah bizim için onu yaratacak ve bizim göğsümüzü istediğimiz şeye açacaktır. Bir sahâbî Allah’ın Resûlüne sorar: “Ey Allah’ın Resûlü, acaba göğsün İslâm’a açılmasının mânâsı ne demektir?” Hoş doktorlar da açarlar insanların kalplerini. Ne adına açarlar onlar? Elbette tedavi adına açarlar onlar. Tedavi adına, ameliyat adına, incelemek adına, ya da çevredeki talebelerine göstermek adına açarlar onlar. Sahâbenin bu sorusu karşısında Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Kalbin İslâm’a açılması Allah’ın bir nûrudur ki Allah onu oraya koyar. Allah onu oraya koyduktan sonra kul onunla inşirâh bulur.” Sahâbe tekrar sorar: “Peki bunun işareti nedir ey Allah’ın Resûlü? Yani bizim kalbimizin Rabbi-miz tarafından İslâm’a açıldığını, oraya Rabbimiz tarafından bir nûr konulduğunu nereden anlayacağız?” Allah’ın Resûlü buyurur ki: “Bunun alâmeti odur ki kişi İslâm’a, imânâ, Kur’an’a, Sünnete, cennete ve itaate, ölüme, hazırlığa yönelir” diyor. Evet demek ki kim kendisi için hidâyeti diler, hidâyeti tercih ederse Allah onun önüne öyle bir ufuk açar ki, o kadar rahat bir gönül huzuruna kavuşur ki, İslâm’ı çok rahat yaşar. Allah’a çok rahat kulluk yapar. Allah’ın emir ve yasaklarının tümünden razı olur. Emirlerini ye-rine getirmek ve yasaklarından sakınmak onun için çok kolay hale ge-lir. Eğer şu anda bizim içimizde bir daralma varsa, Allah’ın emirlerini yerine getirme konusunda içimizde bir isteksizlik varsa, namaza karşı bir arzu, tesettüre karşı bir meyil yoksa o zaman Allah korusun biz istemiyoruz Allah da bizim için yaratmıyor diyeceğiz. Allah bizim kalplerimizi İslâm’a açmıyor, İslâm’ı, kulluğu yaşama konusunda içimize bir ferahlık, kalbimize bir genişlik koymuyor demektir, Allah korusun. Eğer şu anda içimizde bir sıkıntımız var ve biz Müslümansak o zaman şu iki şıktan birisi geçerlidir: Ya okuduklarımız, öğrendiklerimiz İslâm, biz Müslüman değiliz, yahut da biz Müslümanız, ama okuduklarımız, öğrendiklerimiz, hedeflediklerimiz İslâm değil. Meselâ işte şu anda yaptığımız gibi âyet ve hadis öğreniyoruz. Kur’an ve Sünnet okumaya, öğrenmeye çalışıyoruz. Tamam bu güzeldir, ama okudukça, öğrendikçe huzurumuzun artması, içimizin ge-nişlemesi, kalbimizin İnşirâh bulması gerekirken, eğer bunun tamamen tersine huzursuzluğumuz artıyorsa o zaman yeni öğrendiğimiz dinle önceki dinimiz, önceki anlayışımız, önceki hayat programımız çatışıyor ve biz huzursuz oluyoruz demektir. Yani önceki dinimizi, önceki anlayışımızı, önceki hayatımızı terk edemediğimiz için bu yeni öğrendiğimiz din bizim için huzursuzluk kaynağı oluyor demektir. Ya okumayalım, ya öğrenmeyelim gerçek dini, yahut da eğer öğreniyorsak öncekileri terk edelim. Önceki dinimizden, önceki düşüncelerimizden, önceki anlayışlarımızdan, önceki hayatımızdan vazgeçmeyeceksek bu okumalarımızın hiçbir mânâsı olmadığı gibi, bu yeni öğrendiklerimiz bizim hayatımızda sürekli huzursuzluk kaynağı olmaya devam edecektir. Öyleyse okuduklarımıza bir dikkat edelim. Eğer okuduklarımız İslâm dışı şeyler ama biz Müslümansak, bu da huzursuzluk kaynağı olacaktır. Meselâ Allah’ı hep Şedîd’ül İkâb olarak öğrenen kişi sürekli huzursuz olur. Neden? Çünkü aynı zamanda Ğafuru’r-rahimdir Allah. Veya hedeflemelerimiz de eğer İslâmî değilse yine bu bizde huzursuzluk kaynağı olacaktır. Meselâ üç kişiyle devlet hedefleyen kişi sürekli huzursuz olacaktır. Çünkü İslâm’da tek hedef devlet değildir. İslâm’da hedef Müslüman olmak ve Müslümanca bir hayat yaşamaktır. Bu Müslümanlığımızın içinde devletin ne kadar yeri varsa o kadar yer vereceğiz. Veya gücümüz neyse o kadar. Değilse devlete ulaşamamış pek çok Peygamber hedefine ulaşamamış sayılacaktır. Son olarak bir de inşirâhı sadrı Şuarâ sûresindeki âyetle de söyleyelim: “Mûsâ dedi ki: “Rabbim! Doğrusu beni yalanlamalarından korkuyorum; göğsüm daralıyor, dilim açılmıyor. Onun için Harun’a da elçilik ver.” (Şuarâ 11,12) Tâ-Hâ sûresindeki ifade de şöyleydi: “Mûsâ: “Rabbim! Göğsümü genişlet, işimi kolaylaştır, dilimin düğümünü çöz ki sözümü iyi anlasınlar,” dedi.” (Tâ-Hâ 2528) Firavun ve toplumuna onları uyarmak ve risâletini ortaya koymak üzere görevlendirilen Hz. Mûsâ böyle diyordu. “Ya Rabbi göğsüm daralıyor, içim sıkılıyor, bana bir yardımcı vererek beni destekle.” İşte bu âyet-i kerîmeden anlıyoruz ki şerhu’s sadr Peygamberlik görevini rahat bir şekilde yapabilmek, peygamber düşmanlarının karşısında dimdik durabilmek, düşmanlarının saldırılarına karşı koyabilmek için Allah tarafından elçilerine verilen bir güç, bir destek, bir cesaretti ki Rabbimiz Peygamberine işte bu cesareti veriyordu. Kendisine Allah tarafından böyle bir destek verilen Allah’ın Resûlü artık hiçbir şeyden zerre kadar korkmaz, acele etmez, telaşlanmaz, zorluklar ve sıkıntılar karşısında yıkılmaz ve ümitsizliğe düşmez hale gelmiştir. Bu öyle bir cesaretti ki insan tek başına tüm dünyaya meydan okur. İşte böylece Rabbimiz Peygamberinin tüm korkularını kaldırıyor, tüm sıkıntılarını gideriyordu. Rasûlullah Efendimizin böyle bir sıkıntısı yoktu artık. Allah’ın dinini, Allah’ın kitabını insanlara duyurma konusunda en ufak bir çekincemesi kalmamıştı. Öyleyse bizler de eğer bu kitabı Allah istiyor diye anlatırsak, Allah istiyor diye insanlara ulaştırma kavgası içine girersek kesinlikle bilelim ki artık bizim de içimizde böyle bir sıkıntımız kalmayacaktır. Allah bize de destek verecek, bize de yardım edecek ve bizim de içi-mizde en ufak bir sıkıntı kalmayacak, kalbimizde bir inşirâh, içimizde bir ferahlık meydana gelecektir. Acaba ben bu insanlara İnşirâh sûresini anlatırsam, ben bu insanlara Allah’ın âyetlerini duyurursam bana ne derler? Beni nasıl karşılarlar? Acaba kabullenirler mi kabullenmezler mi? Acaba şöyle mi anlarlar? Böyle mi değerlendirirler? diye bu konuda zerre kadar bir sıkıntımız, bir tereddüdümüz kalmayacaktır Allah’ın izniyle. Allah hep yanımızda ve yardımımızda olacaktır, bunu asla unutmayalım. Peygamberin sana böyle bir özelik verdik. Sonra: